Çin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2021 Cumartesi

 


COVİD-19 AŞISININ PATENT HAKLARI TARTIŞILIRKEN



8 Mayıs 2021 Cumartesi günü(bugün) Sözcü gazetesinde atılan başlığı okuyunca, tarihe not düşmek adına bu yazıyı yazmaya karar verdim. Başlık şöyleydi: "Avrupa karıştı...Macron ve Merkel karşı karşıya: BioNTech'e veto". Ve başlığın altında;" Fransa, AB'nin BioNTech'ten çocuk ve gençler için almak istediği 900 milyon doz güçlendirilmiş aşıyı veto etti, ortalık karıştı. AB zirvesinde kıyamet kopuyor. Macron, Merkel'e karşı BioNTech aşısının patent haklarının kaldırılmasını savundu." şeklinde haber devam ediyor.

31 Aralık 2019'da Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) Çin Ülke Ofisi, Çin'in Hubei eyaletinin Wuhan şehrinde etiyolojisi bilinmeyen pnömoni vakalarını bildirmiştir. 7 Ocak 2020'de etken daha önce insanlarda tespit edilmemiş yeni bir koronavirüs (2019-nCOV) olarak tanımlanmış ve ardından Dünya Sağlık Örgütü tarafından salgın nedeniyle tüm dünyada pandemi ilan edilmiştir. Covid-19 virüsünü alanlar, salgının ilk dönemlerinde nefes alamamaktan boğularak can verirken ve ölümler hızla artarken, dünyadaki bilim insanları da virüse karşı aşı geliştirmek için canla başla çalışmaya başladılar. Hatırladığım kadarıyla, Çin, Almanya ve ardından Rusya aşıyı bulduklarını açıkladılar ve hızlı üretime geçerek bu lanetli virüse karşı üretilen aşıyı insanlığın yararına sundular. Tabii ki bulunan Covid-19 aşısı, ülkelere bedava verilmedi, verilmiyor da. Aşılar bedeli mukabilinde dağıtılıyor, çünkü patent hakları var. İşte sıkıntı da tam burada başlıyor; parası olanlar aşıyı alıp vatandaşlarını aşılarken (bazı ülkeler aşılamanın %100'e ulaştığını açıkladılar), geri kalmış ya da yoksul ülkelerin halkı, aşılanmak için ülkelerine aşının gelmesini bekliyorlar hala. Pandemi süreci tüm dünya insanlarını ve ekonomilerini etkilediğine göre, soruna ortak bir çözüm bulunması gerektiği kanaatindeyim. Bu da ancak patent haklarının kaldırılmasıyla mümkün olur diye düşünüyorum. Çünkü, bilim tarihinde bunun çok güzel bir örneği var; Dr. Edward Jenner. Bu adı duymayanların kim bu adam, diye sorduğunu duyar gibiyim. 

Kendimi övmek gibi olmasın ama her türlü tarihe olan müthiş ilgim ve merakımdan elbette ki bilim tarihi de nasibini aldı. Ve bilim tarihinden bazı isimler zihnime kazındı; bunlardan biri çiçek hastalığının aşısını bulan Dr. Jenner, diğerlerinden ilk aklıma gelenler; saçını bilim için süpürge eden ve nihayetinde bilim için canını veren Madam Curie ve Tanzimat döneminde, bilim, felsefe, edebiyat eleştirisi, biyografi alanlarında eserler vermiş sıra dışı bir Osmanlı aydını olan Beşir Fuad'dır. Beşir Fuad, intiharı (bileklerini keserek intihar etmiştir) ile hayatına son vermenin yanı sıra ölüm sırasında hissettiklerini bir gözlem olarak kaydetmeyi amaçladı ve bunu başardı, arkasında birkaç satırlık bir tasvir bıraktı. Şimdi gelelim insanlık tarihinde bulduğu çiçek aşısıyla en çok hayat kurtaran kişi olarak değerlendirilen Dr. Jenner'in çalışmalarına.

EDWARD JENNER (Aşıyı bulup, çiçek hastalığının kökünü kazıdı; bağışıklık fikrinin babası oldu)

Bugün başta çiçek aşısı olmak üzere, bulaşıcı hastalıkları önlemek ve bu hastalıklara karşı bağışıklık kazandırmak için uygulanan "aşı yöntemini" ilk uygulayan, İngiliz doktor Edward Jenner'di. Jenner, önce Avrupa'da, ardından da Amerika'da aşı yönteminin gelişmesini sağlayarak milyonlarca insanın hayatını kurtardı.

18. yüzyıl kıta Avrupa'sında veba, kolera ve verem gibi hastalıkların yanı sıra çiçek hastalığı da can alıyordu. İngiliz tarihçi Kenneth Warker'in 1954'te yayınladığı Tıp Tarihi isili kitabında belirttiğine göre, o dönemde çiçek salgını, kıta genelinde 60 milyon kişinin canını almıştı! 18. yüzyılda dünya nüfusunu düşündüğümüzde felaketin boyutları daha iyi anlaşılır. Warker'in aktardığı istatistiklere göre, her ülke halkının en az %80'i er geç çiçek salgınına yakalanıyordu. Bunların en az dörtte biri de ya ölüyor, ya görme yetisini kaybediyor (Aşık Veysel gibi) ya da çiçek bozuğu'na (çiçek hastalığında ya da su çiçeğinde görülen ufak sivilcelerden kalan izler) yakalanıyordu. Fransa Kralı XV. Louis de 1774'te çiçek hastalığından ölmüştü.

18. yüzyıl İngiltere'sinde de çiçek hastalığının tedavisi yoktu. Genellikle hastalığa yakalanan çocuklar ölüyorlardı. Dönemin matematikçilerinden biri şöyle demişti: "Hiçbir anne baba, çiçek hastalığını henüz geçirmemiş çocuklarını, kendi çocukları olarak görmüyor". İngiltere'nin Sadbury köyünde doktorluk yapmakta olan Jenner, sütçü kızların diğer insanlara göre çiçek hastalığına daha az yakalandığını gözlemlemişti. Araştırınca bu sütçü kızların daha önce inek çiçek hastalığına yakalandıklarını belirledi. Hayvancılıkla uğraşan bu kızlar, çiçek hastalığına yakalansalar bile, ya hastalığı gayet kolay atlatıyor veya herhangi bir ölümcül sonuçla karşılaşmıyorlardı. Çünkü inek çiçeği hastalığı, insanlara çiçek hastalığına karşı bağışıklık kazandırıyordu. Bunun üzerine Jenner, 14 Mayıs 1796'da James Philipps adında 8 yaşındaki bir erkek çocuğuna sol kolundan "inek çiçeği" cerahati verdi. İki ay sonra da çocuğa ,çiçek mikrobunu enjekte etti. Sonuç hayli ilginçti. Aşıladığı erkek çocuğu, çiçek hastalığına yakalanmamıştı. Bunun çiçek hastalığına karşı güvenli bir yöntem olduğu anlaşılınca da uygulama yaygınlaştı. Bugün aşılama olarak bilinen "vaccination" başlamış oldu. İngilizce "vaccination" kelimesi de, çiçek hastalığı ineklerden alınan örneklerle engellendiği için Latince'de inek anlamına gelen "vacca" kelimesinden türetilmişti.

Kuduz aşısını bulan Louis Pasteur, başka hastalıkları önlemek için aşı yöntemini geliştirene kadar çiçek, aşılama yoluyla önlenebilen tek hastalık olarak kalacaktı. Aşılamayı başlatan Jenner ve ondan yaklaşık 100 yıl sonra bunu diğer hastalıklar için de kullanmaya başlayan Pasteur'un çalışmaları sayesinde bağışıklık sisteminin yapısı anlaşıldı; mikroplar ve virüslerle mücadele yolunda büyük adımlar atıldı.

NOTLAR

--Her ne kadar Batı dünyası tarafından çiçek aşısını bulan ilk kişi olarak Dr. Edward Jenner diye lanse edilse de, çiçek aşısı henüz Jenner doğmadan önce (Doğumu 17 Mayıs 1749) Osmanlı topraklarında uygulanan bir yöntemdi. (Detaylı bilgi için aşağıda vereceğim linki tıklayabilirsiniz. Yabancı dilim, bilimsel makale okuyacak kadar ileri düzeyde olmadığı için ben, makaleyi Google çeviriyle okudum)

--İneklerden kaynaklanan çiçek hastalığını aşı ile tedavi edebileceğini öne sürdüğünde, Jenner alaya alındı. Gazetelerde kendisini hicveden karikatürler yayınlandı.

--Çiçek aşısını denediği insanlar arasında kendisinin 11 aylık bebeği de vardı.

--Çiçek aşısını bulunca, pahalı olur ve parası olmayanlar alamaz düşüncesi ile buluşunun patentini almadı.

İşte Dr. Jenner'ın, insanların hayatını, daha doğrusu yoksulları düşünerek aldığı bu karar beni çok etkilemiş ve bu yazıyı yazmama neden olmuştur. Günümüzde insanlar corona salgınından sapır sapır dökülürken, maddi kazancın, insan hayatının önüne geçmesini  kabullenemiyorum bir türlü. Gerekçesi ne olursa olsun maddiyat, insan hayatından daha kutsal ve değerli değildir. Dolayısıyla, yazımın başında yer verdiğim haberdeki "patent hakları" tartışmasının sonucunu merak ve endişeyle bekliyorum. Belki biri veya birileri Dr. Jenner'i hatırlar ve onun yaptığını yaparlar diye. Yine de ben, Thomas Jefferson'ın 1806'da Edward Jenner'a yazdığı mektuptan ufak bir hatırlatma yapayım; kim bilir birileri duyar ve düşünür.

"Gelecek kuşaklar tarihe baktıklarında, baş belası bir çiçek hastalığı olduğunu ve bunun kökünün senin tarafından kazındığını okuyacaklar."


Kaynaklar

-- Tarihi Değiştiren Bilginler - Ali Çimen, Timaş Yayınları, 5. Baskı.

--https://theconversation.com/judging-jenner-was-his-smallpox-experiment-really-unethical-54362


Görsel: nytimes.com (Dr. Edward Jenner, 8 yaşındaki James'i aşılarken.)


17 Şubat 2021 Çarşamba

 

AĞLARSA ANAM AĞLAR, GERİSİ YALAN AĞLAR



Bugün anladım ki, insan bir yaş daha alınca, eski yıllarına duyduğu özlem artıyormuş. Durup düşününce de olumlu ve güzel olan anılarını bilinç üstüne çıkarmak için geri çağırıyormuş. Ben de öyle yaptım ve anılarımın eşliğinde, on beş yaşımdaki okul yıllarıma geri döndüm. Yazımı okuyan sizler de bugün bana yol arkadaşlığı yapacaksınız. Umarım bu yol arkadaşlığından memnun kalırsınız. :)

Lise birinci sınıfta, edebiyat öğretmenimiz, Maksim Gorki'nin "ANA" romanını dönem ödevi olarak vermişti. Okuma sonrası hazırlayacağımız kitap inceleme raporundan alacağımız not, direkt ortalamaya geçecekti. Ödev önemliydi yani.
O zamana kadar Rus Edebiyatı'nın tüm klasiklerini okumuştum. En sevdiğim Rus yazarlar, Dostoyevski ve Turgenyev'di. Ama Gorki'yi hiç okumamıştım. Ödev verildikten sonra, kitabı okumak için okul kütüphanesine gittim ve ANA'yı alıp  okumaya başladım. Sayfalar bir türlü ilerlemiyordu, kendimi zorladım ama ne mümkün. Baktım olmayacak, kütüphane memuruna gidip, "başka bir yazarın "ANA" kitabı var mı" diye sordum. Kütüphane memuru raflara gidip, bana Pearl S.Buck'un "Ana" romanını getirdi ve "bu var" dedi. Alıp okumaya başladım, kitap su gibi akıyordu adeta. Tamam dedim kendi kendime ben bu kitabı okuyup dönem ödevimi hazırlayacağım. Sonra edebiyat öğretmenimle görüştüm ve zoraki kabul ettirdim, Buck'un romanını incelemeyi. Okul dönemi sona erdi, tüm sınıf Gorki'nin Anasını okumuş, çok beğenmiş ve incelemelerini vermişti. Bir tek benim anam farklıydı. Sonuç olarak, her daim tam not aldığım edebiyat dersinden bu kez tam not alamamıştım. Üzülmedim çünkü kimsenin tanımadığı bir yazarla tanışmış, yazarla ilgili bilgileri de ansiklopediden edinmiştim. 

Aradan çok uzun yıllar geçti, Gorki'nin Anasını yeniden okumak istedim. Farklı zamanlarda iki kez romana başlamama rağmen yine bitiremedim. Roman beni darlıyordu sanki, bir türlü okuyamıyordum ve hala okuyamıyorum. Anlayacağınız üzere, Rus Edebiyatı'nda okumadığım, daha doğrusu okuyamadığım tek yazar olarak kaldı Maksim Gorki. Gorki'yi sevenleri duyabiliyorum, arkamdan konuşmayın lütfen. :)

Bu kadar açıklamadan sonra eminim Buck'un "ANA"sını merak etmişsinizdir ve yazarın adını duymayanlar da kim olduğunu merak etmiştir. Kısa bir bilgi vermek istiyorum; artık elimizde imkanlar çoğaldı. İsteyen, istediği bilgiye kolayca erişebiliyor ama olsun, yine de sizi zahmetten kurtarayım. :)

Pearl S. Buck, 1931 yılında 'The Good Earth' İyi Dünya adlı eseriyle Pulitzer Ödülü'nü kazanmış. İngilizce özgün adı 'The Mother' olan Ana eseriyle de 1938 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştır. Yazar Amerikan asıllı olmasına rağmen ömrünün büyük kısmını Çin'de geçirmiş, eserlerinde de Çin ve Çin'deki sosyal yaşamla ilgili konuları işlemiştir. Çin'de akademik çalışmalar yapmak için uzun süre bulunmuş, Amerika'ya döndüğünde kendini Çin'de çok daha iyi hissettiğini düşünerek Amerikalı bir misyoner rahiple evlenip tekrar Çin'e yerleşmiştir. Yazarın Ana adlı eserinde Çin'deki çiftçi bir kadının hayatı anlatılmıştır. 

Pearl S. Buck, Nobel Ödülü'nü alan Amerikalı ilk kadın yazardır. Yazar Ana adlı eseriyle Nobel Ödülü'nü aldıktan sonra, bu ödülü alması hakkında çeşitli söylentiler çıkmış ve ödülü hak etmediği anlamına gelecek çıkışlar ve eleştiriler almıştır. Kimi edebiyat çevreleri ve akademisyenler, onun bu ödülü hak edecek bir kültürel birikime sahip olmadığını, Nobel Ödülü'nün Buck'a verilmesinin İsveç Akademisi'nin kötü bir değerlendirilmesi olarak yorumlamışlardır.

Bu tepkiler bir hayli ses getirmiş, Nobel Edebiyat Ödülü Komitesi'nde bu olay Pearl Buck sendromu olarak nitelendirilmiş, sonraki yıllardaki ödül dağıtım kriterlerinde ödül, 5 kişilik kısa listeye ilk defa girene verilmemesi ilkesiyle çözümlenmiştir.

Ana'nın Konusu
Roman Çin'de kırsal bir kesimde tarımla uğraşan bir ailenin ve bir Ana'nın boşluk, hiçlik ile geçen hayatını, sadece doymak, aç kalmamak için yaşayan insanların mücadelesini, nine, ana, oğul, koca ile birlikte yaşayan bir köylü kadının hayatını ve  birkaç köylünün renksiz ve tamamen sıradan köy yaşantılarını dile getirmektedir. Köylü ve bir çiftçi ailesinin Ana'sı olan Çinli kadının yaşadığı yoksulluk, açlık, sefalet ve çaresizliğini anlatan roman, Çin'deki feodal hayatı tüm yalınlığı ile dile getirmektedir. 

Nerede, ne zaman çocuğu için ağlayan bir anne görsem bu anım gelir aklıma. Ve okuduğum Buck'un Ana'sındaki, adını bile söylemeyen adsız anayı hatırlarım. Romandaki Çinli ana, aslında her yerdedir; Anadolu'dadır, Afrika'dadır, Güney Amerika'dadır. Çinli adsız Ana evrenseldir çünkü. Ve biliyorum ki, "ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar." Diliyorum ve umuyorum ki, dünyanın neresinde olursa olsun "ANALAR AĞLAMASIN ARTIK." Ve sesimin yettiği kadarıyla bağırmak istiyorum, "ANALARA KIYMAYIN EFENDİLER." Çünkü:

Analardır adam eden adamı
aydınlıklardır önümüzde gider.
Sizi de bir ana doğurmadı mı?
Analara kıymayın efendiler.
           Bulutlar adam öldürmesin.

Nazım Hikmet
Şubat/1955


Kaynak: Yazar Pearl S.Buck ile ilgili bilgiler, edebiyatvesanatakademisi.com'dan alınmıştır.