27 Aralık 2025 Cumartesi

 

GÜZ SONATI EŞLİĞİNDE NASIL DÖNÜŞÜRÜZ? 



Sevgiyle ilk tanıştığımız yer neresi? Annemizin kucağı mı? Her anne bilinçli bir tercih olarak mı evlat sahibi olur? Kurduğumuz bu bağ sadece bir genetiğin sonucu olamaz mı? Yaşamın döngüsü içinde gerçekleşen bir biyolojik olay… Anne… Baba… Evlat… Sahi kim yüklüyor bu rollere anlamları? Herkese göre olması gerekeni, “ideali" kim çiziyor? Ve neden insanların sırtlarına ağır ağır yüklüyoruz alt tarafı sahip oldukları bir rolü? Beklentiyle açıyoruz kalbimizi, koşullarla sunuyoruz sevgimizi.

Hayata bir sahnede açıyoruz gözlerimizi. Roller çoktan dağıtılmış, replikler ezberletilmiş oluyor. Ruh, kimlik denilen dar kalıplara sıkıştırılıyor; görevler kutsanıyor. Sevgi şartlı, suçluluk kalıcı, itaat erdem sayılıyor. Öz benlik sessizce geri çekiliyor. Biz ise “olmamız gereken”i oynuyoruz: Düzenin yazdığı karakteri...

Sonrası, hiç doymayan bir açlık.

Ne kadar verdiğini sansan da karşılığı olmayan, tatmin edilmemiş beklentiler… Doğallığını yitirmiş bir sevgiye muhtaç, yaralı insanlar topluluğu. Adını aile koyduğumuz bu yapı, çoğu zaman birbirine bakıp da birbirini göremeyenlerden oluşuyor.

Peki ya biri, kendisine biçilen rolü reddederse? Sadece kendi sesiyle konuşmaya, kendi ritmiyle yürümeye cesaret ederse? “Olması gereken” hayatı yaşayamamak gerçekten bir çöküş müdür, yoksa yaratıcı bir kırılma mı? Sevilmekle değer kazanmadığına inanan bir bilinçten, yaşama değer katmayı dert edinen bir hayat filizlenmez mi? Bu yol insanı daha sahici, daha özgün kılmaz mı? Aradığı anlamla daha erken karşılaştırmaz mı?

Ingmar Bergman’ın Güz Sonatı işte tam da bu soruları, yüksek sesle bağırmadan, bir anne ile kızın arasına sıkışmış sessizlikler üzerinden sorar. Evet, yazının devamı spoiler içerir. Ama içersin. Bu filmi izlemeden de okuyun. Çünkü bu bir suçun failini aradığımız film değil. Kuralları kimin koyduğunu teşhir etmeye çalışan bir dava hiç değil. Bu, her aynaya baktığımızda yeniden oynayan bir film. Zaten var olan ama hâlâ dönüşmeyi bekleyen.

Filmde Eva, içe dönük, kırılgan ve bastırılmış duygularla yaşayan bir kadındır. Annesinin ilgisizliği ve eleştirileriyle büyümüş olmanın izlerini taşır. Sessiz görünümünün altında derin bir öfke, hayal kırıklığı ve kabul edilme ihtiyacı vardır. Film boyunca annesiyle yüzleşerek kendi acısını dile getirmeye çalışır. Eva, sessizliği ve sakinliğiyle tanımlanan, duygularını uzun süre içinde tutmuş bir karakterdir. Hayatı boyunca uyum sağlamayı, incitmemeyi ve beklentileri karşılamayı öğrenmiştir. Bu tutum, bir zayıflıktan çok, çocuklukta gelişmiş bir hayatta kalma stratejisi olarak görülebilir. Duygularını bastırarak denge kurmayı seçmiştir.

Annesiyle ilişkisi, Eva’nın kendilik algısını derinden etkilemiştir. Sevilme ve görülme ihtiyacını açıkça talep etmek yerine, bunu içselleştirmiştir. Bu da onun duygusal dünyasında yoğun bir yalnızlık yaratır. Eva, acısını dramatize eden ya da dışa vuran biri değildir; onun kırılganlığı sessiz, sabırlı ve derindir. Eva’nın yüzleşme anları, bir saldırıdan çok anlaşılma arayışıdır. Konuştuğunda amacı suçlamak değil, yıllardır kelimeye dökemediği duygulara biçim vermektir. Öfkesi vardır, ama bu öfke yıkıcı değil; geç kalmış bir dürüstlük gibidir.

Bergman, Eva’yı “kurban” olarak idealize etmez. Onu, geçmişin yükünü taşıyan, buna rağmen bağ kurmaktan vazgeçmeyen bir insan olarak resmeder. Eva’nın trajedisi, kırılganlığında değil; uzun süre kendini geri plana koymuş olmasındadır.

Anne Charlotte ise ünlü ve başarılı bir piyanisttir. Güçlü ve kendine odaklıdır. İşine büyük bir tutkuyla bağlıdır. Sanatını kendini ifade etme aracı olarak görür. Ve bu nedenle sanatını ve kariyerini annelik sorumluluklarının önüne koymuştur. Yaşamını müzik ve sanat üzerinden kurmuştur. Disiplinli, çalışkan ve zihinsel olarak güçlüdür. Sanat onun için sadece bir meslek değil, var olma biçimidir. Bu yoğun odaklanma, duygularını ifade etme ve başkalarının duygularını sezme biçimini şekillendirmiştir.

İnsanlarla ilişkilerinde çoğu zaman akıl ve kontrol ön plandadır. Duygusal yakınlık kurmakta zorlanır; bunun yerine analiz etmeyi, açıklamayı ve rasyonelleştirmeyi tercih eder. Bu tavrı, özellikle anne rolünde mesafe olarak algılanır. Ancak bu mesafe, bilinçli bir sevgisizlikten çok, kendi sınırlarını ve kırılganlıklarını koruma biçimi olarak adlandırılabilir. Charlotte geçmişte verdiği kararlarla —özellikle annelikle kariyer arasındaki tercihleriyle— yüzleşmekte zorlanır. Suçluluk duygusu taşısa da bunu açıkça ifade etmek yerine savunmacı bir dil kullanır. Bu da onu soğuk değil ama duygusal olarak erişilmesi güç bir karakter haline getirir.

Bergman, Charlotte’u “kötü bir anne”den ziyade, kendi kapasitesi ve eksiklikleriyle sınırlı bir insan olarak çizer. Onun trajedisi, sevememesi değil; sevgiyi nasıl göstereceğini ve paylaşacağını tam olarak bilememesidir.

Film boyunca, bu iki karakterin birbirine yönelttiği eleştiriler, kimi zaman bir Chopin Prelüdü’nün tuşlara dokunan hüzünlü tereddüdünde, kimi zaman ayrı odaların sessizliğine gömülen yarım cümlelerinde, kimi zamansa fırtına koparmaya cesaret edememiş düşüncelerin titreye titreye karşılıklı bakışlara sığdırıldığı anlarda kendini açığa vurur. Film sonunda ise, anne ile kız, kendilerine yıllar boyunca biçilmiş rollerin dar kalıplarından sıyrılarak, kimliklerine uzaktan ve daha sakin bir yerden bakmayı öğrenir. Birbirlerinden bir şey talep etmektense, yalnızca sevebilme niyetlerini, tüm kırılganlıklarıyla ve cesaretle dile getirdiklerinde bir hafifleme çöker üzerlerine.

Eva, yıllardır içinde biriken öfkenin annesinin evinden ayrılmasına sebep olduğunu fark ettiğinde derin bir acıyla yüzleşir. Bir mektup yazar; artık annesinden sevgi beklemek yerine, sevginin sorumluluğunu kendi omuzlarına alacağını, onu kaybetmeyeceğini söyler. Bu satırlarda Eva, sevginin kurbanı olmadığını, susarak, bekleyerek, içinden konuşarak çocukça bir ısrarın içine hapsolduğunu idrak eder.

Böylece kocası Viktor’un filmin başında işaret ettiği o noktaya varır: Büyümek, özlemekle yetinmek değil; hayallerini ve umutlarını taşıyabilme cesaretini gösterebilmektir. Eva, filmin sonunda acısıyla yüzleşip ondan kaçmayı bırakır; özgürleşerek büyür. Ve aslında neye ihtiyacı olduğunu nihayet anlar: Tıpkı annesi gibi, tutkuyla ve aşkla bağlanabileceği bir amaca—yalnızca ve yalnızca ona. Ve bunun yolu, Charlotte’un Chopin’nin eseri için söylediği gibi, “onunla kendi mücadeleni verip zafere ulaşmasıdır.”

Film, tüm akışı boyunca bize sessiz ama ısrarlı bir hakikati fısıldar: İnsanı içsel yalnızlığa mahkûm eden kader değildir; duygusal olarak büyümeyi erteleyen o çocukluk hâlidir. Belki de bu yüzden çağımızda bu kadar çok insan kendini yalnız sanır. Oysa yalnızlık her zaman bir ceza değildir; henüz ilişki kurmayı öğrenememiş, duyguda olgunlaşmamış ruhlara tanınmış bir bekleme süresidir.

Eleştiri, egonun eline geçtiğinde yargıya dönüşür; egodan arındığında ise aydınlatır. Ego ile kurulan eleştiri daraltır, sınırlar çizer; egodan azade olanı ise alan açar, genişletir. İlki benliği savunur, ikincisi hakiki duyguyu görünür kılar. Maalesef ki eleştirinin büyük kısmı egodan beslenir; farkındalık payına düşen ise inceliklerle donatılmış küçük bir ışıktır. Dilerim hepimizin yolu, egonun sertliğini geride bırakmış; sözüyle yaralamayan, farkındalığıyla usulca uyandıran, ışığımız olan ruhlara düşsün.

Ve farkındalık,  tıpkı bir sonat gibi kendi iç dünyasında yol alır; kimi zaman sessizce düşündürür, kimi zaman fırtına gibi duygularını açığa çıkarır. Bölümleri, onun yaşadığı sevinç, keder ve çatışmaların izlerini taşır; melodileri, ruhunun derinliklerinde verdiği mücadeleyi ve bulduğu zaferi dile getirir. Her notasıyla konuşur, her sessizliğiyle düşündürür; zamanın ötesinde bir varlık gibi, insanın kendisiyle yüzleşmesini sağlar. Ve nasıl başlarsa öyle biter; aynı özle ama artık farklı bir ruhla...

Konuk Yazar: Özüm Arda Sefer

16 Aralık 2025 Salı

 



KEDİLERE GÜZELLEME

(Minicik bir kedi yavrusu bir sanat şaheseridir. - Leonardo da Vinci)




Sokakta yanınızdan bir kedi geçtiğinde içiniz ısınmıyor mu? Hele yanınıza yaklaşıp kafasını bacaklarınıza sürdüğünde, başını okşayıp sevgi dolu sözlerle onunla konuşurken içiniz erimiyor mu? Sanırım cevabınız evettir. Bu arada aklıma Nurullah Ataç'ın bir sözü geldi. Yazmadan geçemeyeceğim. "Kedileri ille herkes sevsin demeyeceğim ama ben, kedi sevmeyenlerle anlaşamam." Ben de dediğinizi duyar gibiyim. :)

Kediler böyledir işte; siz isteyince değil, kendisi isteyince size yaklaşır ve kendini sevdirir. Kediler karakteri olan evcil hayvanlardır. Her birinin karakteri de farklıdır, tıpkı biz insanlar gibi...

Başlığa "Kedilere Güzelleme" adını koydum ama şair değilim, kediler için şiir yazayım. Ancak, ünlü şairler, kedilerine öyle güzel şiirler yazmışlar ki, bu şiirlerden söz edeceğim. Ülkemizde kedi şiirleri antolojisi hazırlanırken, çıkış noktası; Jean Burden'in "Köpek düzyazıdır, kedi şiir" iddialı sözü olmuş. 

Kitaplarını hayranlıkla okuduğumuz ünlü yazarlar kedi dostu olduklarını kitaplarına kedi adları vererek göstermişler. Sadece şair ve yazarlar mı? Ünlü ressamlar, çizerler de kedilerini tablolarında ölümsüzleştirmişler. 

Fransız şair, deneme yazarı Charles Pierre Baudelaire Le Chat (Kedi) başlıklı şiirinde, kedisini sevdiği kadına benzeterek şöyle der:

Gel, muhteşem kedi, aşk dolu kalbime;

Pençelerini geri çek, metal ve akik taşlarından yapılmış

güzel gözlerine bakmama izin ver.

...............................

Ruhumda kadınımı görüyorum. Bakışları, seninki gibi,

Sevimli bir canavar gibi, derin ve soğuk,

Bir ok gibi kesiyor ve yarıyor.

...............................

C. Baudelaire'in kedi şiirine okuduğum bir kitapta rastlamıştım. Ve bir kedi için yazılmış olan, okuduğum ilk şiirdi. Bu nedenle önceliğim oldu. :)

Dünya edebiyatında kedi dostu olarak tanıdığım ilk yazar da Mark Twain olmuştu. Twain, kedileri insanlardan daha çok severdi. Bir keresinde şöyle yazmıştı: "Tanrı'nın yarattıkları arasında kırbaçla dize gelmeyecek tek bir mahluk vardır. O da kedidir. İnsan kediyle melezlenebilseydi bu insanın hayrına olur, kediyse bu işten zararlı çıkardı." 

"Mark Twain, kedilere olan sevgisinde yalnız değildi: Mental Floss için yazan Sean Hutchison'a göre, TS Eliot, Patricia Highsmith ve Ernest Hemingway da dahil olmak üzere birçok ünlü 19. ve 20. yüzyıl Amerikalı yazar kedi beslemiş ve sevmişti."

Ayrıca, Dünya Edebiyatı'nda oldukça ünlü olan iki kitabı da unutmamak gerek; ilki, Edgar Allan Poe'nun "Kara Kedi Öyküsü", ikincisi de Honore de Balzac'ın "Top Oynayan Kedi Mağazası."

Türk Edebiyatı'nda da kedi için şiirler yazan ünlü şairlerimiz var. Kedi şiirleri antolojisi, Komşu Yayınevi'nin yayın koordinatörlerinden Saime Akat'ın derlediği şiirlerden oluşmakta. Kitapta, Necip Fazıl'dan Nazım Hikmet'e, Asaf Halet Çelebi'den Orhan Veli'ye, Behçet Necatigil'den Enis Batur'a uzanan geniş bir liste yer alır. Her şairin kedisiyle olan ilişkisi farklı. Dolayısıyla bu ilişkiyi dizelere döküş biçimleri de farklı. Örneğin; Haydar Ergülen, Mısır adlı kedisine şöyle seslenir: "İlk gözağrım benim, ilk şiirkızım, küçük aşkım, Mısır'ım." 

Kedili kitap isimlerine örnek vermek gerekirse, Kediler Krallara Bakabilir (Enis Batur), Üzgün Kediler Gazeli (Haydar Ergülen), Göçmüş Kediler Bahçesi (Bilge Karasu), Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm (Zülfü Livaneli), İstanbul'da Kedi (Gündüz Vassaf), Kedi Mektupları (Oya Baydar) ilk akla gelenler...

Poe'nun kara kedisinden söz etmişken okuduğum Sunay Akın'ın "Koyu Mavi Memleket Kumaşı" adlı kitabından yeni öğrendiğim kedilerle ilgili iki bilgiyi de yazmak isterim. :)

Galatasaray Lisesi'nde okuyan Ahmet Ayetullah adlı lise öğrencisi bir dergi çıkarmaya karar verir. Çocukluğunda dinlediği bir masalın etkisiyle derginin adını "Kara Kedi" koyar. Kara Kedi 36. sayı da sona erer. Ahmet Ayetullah mezun olmuştur çünkü. Dergide sadece yazılar değil, kendi çizimleri de yer alır. Ahmet Ayetullah Tıbbiye'yi bitirdikten sonra doktor olur. İki ay sonra da vefat eder. 

"Kara Kedi"nin sayfaları arasındaki çizimlerden biri okulun logosudur. Harf devriminden önce çizdiği için logoda okulun adında yer alan "Gayn" ve "Sin" harflerini kullanır. Sin harfinin yuvarlaklığının içine de logoyu çizen Ahmet Ayetullah, dergiye ad olan bir kara kedi resmi yerleştirir. Harf devriminden sonra okulun logosunda "G" ve "S" harflerini görürüz...Ve bu logo, Ahmet Ayetullah'ın öğrencisi olduğu Galatasaray Lisesi'ndeki bir edebiyat dersinde kurulan spor kulübünün formalarında çıkar karşımıza. Ne var ki Galatasaray'ın logosundaki kara kedi unutulur gider zaman içinde.


Galatasaray'ın ilk logosu. (İnternet görsellerden alıntıdır.)

Resim sanatında  ressam Abidin Dino, kuyruğu dik olarak resmeder kara kediyi. Altına da "Kara kedinin resmidir" notunu düşer. 

Kediyi tuvale tuvale dört ayaklı dünyasından kopararak, duyguları ve hareketleriyle taşıyan ressam ise Louis Wain'dir. Göğüs kanseri olan karısını mutlu etmek için kedileri Peter'in insanlaştırılmış resimlerini yapan sanatçı, karısını kaybettikten sonra da bu tarz eserler yapmayı sürdürür. Ancak şizofreni hastalığına yakalanır. 1939 yılında Napsbury Hastanesi'ne yatırılan Wain, ölene dek kedi resimleri yapmayı sürdürür. Bugün hala Louis Wain'in kedi resimleri, şizofrenin evreleri ve bu hastalığın daha iyi anlaşılması konusunda tıp bilimine hizmet etmeye devam etmektedir. 



Karısının ölümünden günler önce, çizimi 11 gün süren 150 karelik Bir Kedinin Noel Partisi(A Kitten's Christmas Party) serisi gazeteye basıldı.


"Kediyi kendine mal etmişti. Bir kedi stili, bir kedi topluluğu, koca bir kedi dünyası icat etti. Louis Wain'in kedileri gibi görünmeyen ve onlar gibi yaşamayan İngiliz kedileri kendilerinden utanırdı." Bilim kurgu yazarı HG Wells, 20. yüzyılın başında insanların kediler hakkındaki algılarını değiştirmesiyle ünlü İngiliz sanatçı, ressam, grafiker Louis Wain hakkında bunları söylüyor.



O yumuşak tüylü, pembe, beyaz, siyah, sarı, gri patili dostlarımız yapılan son araştırmalara göre, insanın duygu durumlarını hissedebiliyorlarmış. Evinde olmasa da sokakta kedi besleyen, onları okşayıp seven insanlara ne mutlu...İnsanlardan aldıkları (üstlendikleri) negatif enerjiyi sıcak ocak başında uyuyarak atıyorlarmış. Bu nedenle çok uyuyan kedilere kızmak yerine evdeki negatif enerjiyi azaltın ki kedilerin yükü hafiflesin...

Şair Turgut Uyar'ın çok bilinen bir sözü vardır; "Keşke bir şiir okumuş, bir kedi sevmiş olsaydınız. Belki bu kadar kirletmezdiniz dünyayı" diye. Bir şiir değil, onlarca şiir okudum. Bir kedi değil onlarca kedi sevdim, seviyorum. İzmir'deki evinde mutlu, mesut yaşayan Sofie ve Rüya, Samsun'daki bahçeli evinde hem özgürlüğün tadını çıkaran hem de mırlayarak evde tırmanmadık yer bırakmayan cana yakın Karabiber ve Mesti, kendisini pek sevdirmeyen ama her gittiğimde beni kapıda karşılayan pamuk topu Lucie sevdiğim, yumuşacık tüylerine dokunduğum kedilerden sadece beş tanesi. İyi ki varlar...Onların sevgisi sayesinde dünyayı kirletenlerden olmadığımı biliyorum. Ya siz?


Yararlandığım Kaynaklar:

(*) Şiir, fleursdumal. org'dan kısaltılarak alındı.

(**) smithsonianmag.com

(***) artfulliving.com.tr

(****) Sunay Akın, Koyu Mavi Memleket Kumaşı. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Ocak 2025.

(*****) bbc.com/turkce (Wain'e ait iki resim alındı.)



13 Aralık 2025 Cumartesi

 


MAYMUNLARI İDAM ETTİREN PADİŞAH




Kanuni Sultan Süleyman'ın torunu, II. Selim'in oğlu olan Sultan Murat, III. Murat olarak 1574 yılında yirmi sekiz yaşındayken tahta çıktı. 1595'e kadar yirmi bir yıl padişahlık yapan III. Murat döneminde, hiç unutulmayan ve dedikodulara yol açan gülünç bir olay meydana geldi; maymunlar idam edildi. Komik ama gerçek!

O dönmede, korsan kadırgalarında maymun beslendiği anlatılır. Kadırganın direklerine tırmanan maymunlar, açık denizlerde, ufuklarda bir tekne göründüğü zaman çırpınarak bağırırlarmış. Maymunların bu bağırışlarıyla kaptanları uyarmış olurlarmış. Kaptanlar da tayfaları toplayarak savaş hazırlıklarına girişirlermiş. Maymunlar sayesinde düşman bir gemiye hazırlıksız yakalanmazlarmış. Bu nedenle kaptanlar maymunları severmiş, kadırgalarında bir iki maymun olmasını isterlermiş.

İyi de kaptanlar maymunları nereden bulacaklardı? Akdeniz kıyılarında maymun bulunmaz. Maymunlar ancak Afrika'nın tropikal bölgelerinden ve Hindistan'dan getirilirmiş. Teknelerin yolu da oralara hiç düşmezmiş.

O dönemde İstanbul'da Galata ve Azapkapı çarşılarında kafesler içinde maymun satışları oldukça yoğunmuş. Korsanlar maymunları buradan satın alırlarmış. Ama bu çarşı ve pazarlarda, maymunların cinsel organlarını sarkıta sarkıta dolaşmaları tutucu çevrelerde rahatsızlık yaratmış. Hani bu hayvandır dememişler. Ünlü bir hoca da ailelerin duyduğu bu rahatsızlığı ve tepkileri Padişah III. Murat'a iletmiş. Padişah da genel ahlakın korunması için maymun satışlarının yasaklanmasını ve kafeslerdeki maymunların da yok edilmesi için ferman çıkarmış.

Maymun satan dükkanlar kapatılmış ve bu ahlak düşmanı maymunların da boyunlarına ip geçirilmiş ve her biri Haliç kıyılarındaki ağaçlara asılmış. Maymunlar ağaçların dallarında çırpına çırpına can vermişler. (1)

Başka bir kaynakta padişaha halkın maymunlardan rahatsızlığını ileten ünlü hocanın adının Abdülkerim Efendi olduğu yazılır. Maymunların idamından sonra da bu hocaya "maymunkeş" lakabı verilir. Tarihçiler, Maymunkeş Abdülkerim Efendi öldüğünde birçok hayvansever İstanbullu'nun kutlamalar yaptığından bahseder. Yine tarihçiler, maymunların idam edildiği günü "İstanbul'da dalında maymun sallanmayan tek bir ağaç kalmadı" diye anlatır. (2)


Kaynaklar:

(1) Hıfzı Topuz, Şanlı Kanlı Yıllar-Osmanlı'da III. Murat ve III. Mehmet Dönemi. Remzi Kitabevi, 3. Basım, (s: 124-125)

(2) Reşat Ekrem Koçu, Tarihimizde Garip Vakalar. DK.

Görsel: Tarih Tarih Facebook topluluk sayfasından alındı.