11 Mayıs 2019 Cumartesi







ST.  PAUL YOLU(AZİZ PAULUS) SÜTÇÜLER-YAZILI KANYON-KÖPRÜLÜ KANYON-KÖPRÜÇAY-TAZI KANYONU-ÇALTEPE-ADAM KAYALAR-SELGE ANTİK KENTİ-ADADA ANTİK KENTİ-KRAL YOLU ETAPLARI


                                
St. Paul Yolu bir kültür rotası olduğundan, St. Paul'u tanımadan, yaptıklarını bilmeden onun yürüdüğü antik yollarda yürümek normal doğa yürüyüşü olur diye düşündüğümden, yola çıkmadan önce, St.Paul hakkında bir araştırma yaptım. Gördüm ki, Aziz Paul aslında Anadolu topraklarının çocuğu imiş. Kilikya'dan Tarsuslu bir yahudiymiş. Yani Tarsus'ta doğmuş. St. Paul, Aziz Pierre ile birlikte erken Hristiyan misyonerlerinin en ünlüsü ve hatta en etkilisi olarak kabul edilmektedir. Aziz Paul'un doğum yeri  ve aynı zamanda yaptığı tüm yolculuklarda uğradığı, ilk Hristiyanlık topluluklarını oluşturduğu yerleşimlerin büyük bölümü Türkiye sınırları içerisindedir. Hristiyanlığın Kudüs'ten Anadolu'ya buradan da Avrupa'nın içlerine yayılmasında en büyük pay kuşkusuz Aziz Paul'undur. Günümüzün en modern ulaşım araçlarıyla bile aylar sürecek olan yolları, karşılaştığı birçok zorluğa rağmen takip etmekten vazgeçmemiş, Hz. İsa'nın öğretilerini gece gündüz demeden korkusuzca yaymış, Roma'nın aşırı tepkisine ve sonunda ölüme gidecek kaderini bilmesine rağmen yolunu terk etmemiştir. Suriye, Kıbrıs ve Yunanistan'da da yolculuklar yapmışsa da kuşkusuz en çok vakit geçirdiği ve öğretilerini yaydığı, en güney ucundan en batısına kadar neredeyse tamamını dolaştığı yer Türkiye'dir.

Aziz Paulus, farklı yıllarda üç ayrı rota izleyerek Anadolu'da kurduğu kiliseleri denetlemek ve Hristiyanların ne durumda olduklarını gözlemlemek için zorlu yolculuklara çıkar. Üçüncü yolu(M.S. 53-57) Jerusalem'e(Kudüs) gelerek tamamlar.

Jerusalem'de (Kudüs), Roma askerleri tarafından tutuklanır ve yargılanır. Ve Aziz Paul'un dördüncü ve son yolculuğu başlar (M.S. 59-69). Yargılama sonrası deniz yoluyla İtalya'ya, ardından kara yoluyla Taverns üzerinden Rome'ye (Roma) getirilir ve Rome'de hapse atılır. Daha sonra da M.S. 64 veya M.S. 67 yılında idam edilir. Böylece, Aziz Paul'un ilki Antakya'dan başlayan ve yıllar süren yolculukları da sona erer. (*)

İşte St. Paul Kültür Rotası; Hristiyanlığın Batı Avrupa'da yayılmasında oldukça etkili olan Aziz Paul'un M.S. 46 - 48 yılları arasındaki yolculuğunun günümüzdeki güzergahını kapsar. Türkye'nin ikinci uzun mesafeli yürüyüş rotası olan St. Paul Yolu, Antalya'da bulunan iki farklı kolla 500 kilometre uzunluğa sahiptir ve bu iki farklı kol , Roma Antik Kenti olan Adada'da birleşir.

18-20 Mayıs 2018 tarihleri arasında  St. Paul Yolu'nun Tota-Kasımlar, Kesme-Kasımlar ve Sağrak-Adada Antik Kenti-Kral Yolu etaplarını yürümüş, bu yolun yabanıllığı ve bakirliğine hayran olmuştum. Yolun devamını yürümek için sabırsızlanıyordum. Keşif yürüyüşü yapmak için bir araya gelen ankarahiking grubundan dokuz arkadaşıma katılarak, aradığım fırsatı yakaladım. 

30 Nisan saat 23.00'te  Ankara'dan yola çıktık. Sabahın erken saatlerinde Eğirdir'e vardık. Ve yola devam ederek Kovada Gölü'nde fotoğraf molası verdik. Günün erken saati olduğundan, göl ve çevresi ıssızdı ve zaman yalnızca bize aitti. Kentteki çağdaş yaşamın aceleciliği, burada yerini sakin bir dinginliğe bırakmıştı. Çevredeki asırlık ağaçlar, sanki şöyle fısıldıyorlardı kulağıma; "Sakinliğin tadını çıkar, doğada acele etmene gerek yok, zaman kavramı doğaya ait değil, siz insanların uydurması." Dinlemez miyim hiç, bu bilge ağaçların söylediklerini? Kampta geçireceğim ve dağlarda yürüyeceğim zamanlarda acele etmemeye, dinginliğin keyfini sürmeye karar verdim.


Kovada Gölü





Birinci Gün:Sütçüler - Yazılı Kanyon Etabı.

Muhteşem güzellikteki doğayı seyrede seyrede Sütçüler Kasabası'na vardık. Kamp için alışverişimizi yaptıktan sonra, yürüyüşe başladık. Varış noktamız Yazılı Kanyon'du. Dört saatlik tırmanış sonrası vardığımız tepede, havanın sıcaklığını bertaraf eden serin rüzgar eşliğinde çevreyi hayranlıkla izleyen gözlerim manzaranın güzelliği karşısında bayram etti. 





İlkbahar mevsiminin en güzel zamanları olduğundan, dağlar rengarenk çiçeklerle, mis gibi kokan adaçayı ve yabani kekiklerle bezenmişti. Hangi tarafa bakacağımı, hangi kokuyu içime çekeceğimi şaşırmış bir durumda yürümekteydim. O anlarda, gerçek dünyadan tamamen kopmuştum, sanki harikalar diyarında yürüyordum. Alice'ten tek farkım, ben kuyuya düşmemiştim ve nereye gideceğimi biliyordum. Hedefim; Yazılı Kanyon'a varmaktı. Bunun için de zor bir iniş yapmam gerekti, arkadaşlarımla birlikte. Sağlıklı bir şekilde Yazılı Kanyon'a indik. 1 Mayıs gününün tatil olması nedeniyle, kanyon ve çevresi kalabalıktı. İyi ki piknik yapanlar yoktu. Bu nedenle, çöp dağları da yoktu. Buna sevindim.










Yazılı Kanyon'dan sonra aracımıza binip bir gece konaklayacağımız pansiyona gittik. Pansiyon sahibi, aynı zamanda alabalık üretimi yapmaktaydı. Dolayısıyla, akşam yemeğimiz güveçte alabalıktı. Yemekten sonra, dinlenmek için odalarımıza çekildik. 

Sabah kahvaltı öncesi çevre turu yaparken, çok yakınımızda kamp kurmuş olan AFAD(Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) yönetici ve üyeleriyle karşılaştık.Sabah çayı ikram ettiler, çay içerken sohbet ettik ayak üstü. Orada bulunma nedenleri, eğitim çalışması yapmak içinmiş. "Doğada arama kurtarma" arazide zor şartlarda mahsur kalmış kişileri kurtarma ve doğal afet risklerine karşı (çığ, heyelan, kaya düşmesi ve kanyondan kurtarma eğitimleri) becerilerini geliştirmek amacıyla Yazılı Kanyon'da ve dağda tırmanış egzersizleri yapıyorlarmış. Bu tehlikeli ve insan hayatını kurtarmaya yönelik kutsal görevleri için kendilerine teşekkür edip, bir de hatıra fotoğrafı çektirip yanlarından ayrıldık.




  İkinci Gün: Köprülü Kanyon - Köprüçay - Tazı Kanyonu Etabı.

Köprüçay'ın kıyısında çadırlarımıza yerleştikten sonra Tazı Kanyonu'na yürüdük. Köprülü Kanyon, Isparta'nın Sütçüler ilçesinde başlayan ve Antalya'da denize dökülen Köprüçay'ın vadisidir. Köprüçay'ın vadisi'nde rafting de yapılabilmektedir. Bölgenin başlangıcında iki adet tarihi köprü bulunmaktadır. Köprülü Kanyon adını, bu tarihi köprülerden almıştır. Tarihi Eurymedon (Köprüçay) Vadisi'ne "Bilgelik Vadisi" de denilmektedir.











Tazı Kanyonu sınırları, Antalya Serik, Manavgat ilçeleri ile Sütçüler/Isparta arasında yer alan Köprülü Kanyon Milli Parkı içindedir.  Tazı Kanyonu'nun yan duvarlarının  200-400 metre yüksekliğinde olduğu söylenmektedir. Aşağıdaki benim çektiğim kısa videoyu izlediğinizde kanyonun derinliğinin ürkütücülüğünü görebilirsiniz.





Üçüncü gün: Çaltepe / Adam Kayalar / Selge Antik Kenti.

Manavgat ilçesine bağlı bir köy olan Çaltepe Köyü, Köprülü Kanyon'un başlangıç noktasından Isparta il sınırına kadar uzanan yemyeşil doğayla kucaklaşmış, şırıl şırıl akan çayı ile  şirin mi şirin bir köy. St. Paul Yolu'ndan tırmanarak  tepeye vardığımızda gördüğüm manzara nefes kesici güzellikteydi.







Adam Kayalar

Köprülü Kanyon Milli Parkı'nda , St. Paul Yolu üzerindeki, "Torosların Peribacaları", "Avatar Diyarı", "Antalya'nın Kapadokyası" gibi benzetmelerde bulunulan, 65 Milyon yaşındaki Konglomera kayalarından oluşan bölge, yerel halk tarafından "Adam Kayalar" olarak adlandırılmaktadır. Bozburun Dağı eteklerindeki tüm bölgeyi kapsayan, deniz tabanından yükselen kum ve çakıl alanlarının basınçla toprak ve mil ile birleşmesi sonucu oluşan kayalara konglomera kayalar denilmektedir. Bu alanda yürürken kendimi "Jurassic Park" filminin çekildiği Universal Stüdyolarında hissettim. Sanki, yosun tutmuş, küf kokan kayaların arasından önüme dinozorlar fırlayacakmış ta, yönetmenin "stop" emriyle, geri çekilmişler gibi.










Selge Antik Kenti

Bir Pisidia kenti olan Selge, M.Ö. 5. Yüzyıldan itibaren iskan edilmiş önemli bir yerleşimdir. Toros Dağlarının Güney yamaçlarında kurulmuş bir dağ kenti olmasına rağmen, Eurymedon(Köprüçay) Vadisi'ni izleyen yol ağı sayesinde Pamphylia kentleri ile ilişki kurmuştur. Kent en parlak dönemini Roma yönetiminde yaşamıştır. İyi durumda olan Selge Antik Tiyatrosu Romalılar tarafından inşa edilmiştir. Selge'nin bugünkü adı Altınkaya olup Manavgat'a bağlıdır.





Dördüncü gün: Adada Antik Kenti / Kral Yolu / Sağrak Köyü.

Pisidia Bölgesi'nin antik kentlerinden biri olan Adada, Isparta ili Sütçüler ilçesine bağlı Sağrak Köyü yakınındadır. Adada, sadece bölgenin değil, Anadolu'nun en sağlam kalabilmiş antik kentlerinden biridir. Çevresi çam ve ardıç ağaçlarıyla kaplı tepelerle sarılmış olan kentin, tonlarca ağırlıktan oluşan blok kayalarla döşeli Antik Roma (Kral) Yolu'nda ilerlerken, tarihten günümüze unutamayacağım bir kültür yolculuğu yaptım.

Toroslarda Aziz Paulus'un yürüdüğü yollarda, onun ayak izlerini takip ederek, aşılması zor tepelere tırmanırken zorlandığımda, bir adım daha atamayacağımı düşündüğümde, aklıma hemen Hume'un şu sözü gelir: "Eğer burada durup daha ileri gitmeyeceksek, niçin bu noktaya kadar geldik?" Ve yola devam ederim; bir başka yol ve yolculuğun dayanılmaz heyecanını duyumsayarak. Keşfetme arzum, her daim yorgunluğumu alt eder.









Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz ve paylaşılamaz.
(*) ispartakulturturizm.gov.tr'den tarafımca derlendi.



9 Nisan 2019 Salı




PUŞKİN VE GÖZYAŞI ÇEŞMESİ


Puşkin ve eşinin heykeli/Arbat Caddesi/Moskova

Puşkin'in doğduğu ev/Arbat Caddesi/Moskova



Rus edebiyatında doğuyu ilk defa gerçekçi çizgilerle işleyen Puşkin, 1799' da Moskova' da doğmuş ve 29 Ocak 1837' de, henüz 38 yaşındayken bir düelloda hayatını kaybetmiştir.
Puşkin' in nesir olarak yazdığı ilk eser, 1827 yılında başladığı, "Büyük Petro' nun Arabı"dır. Puşkin' in bu eserinde kahramanı büyük dedesidir.Petro' nun Arabı olarak tanımladığı dede, Osmanlı' ya giden ilk Rus elçisi Tolstoy tarafından satın alınan ve Rusya' ya gönderilen siyahi bir çocuktur. Tolstoy ve Puşkin gibi iki dev yazarın büyük dedeleri de, yaşamlarının bir dönemlerinde karşılaşmıştır böylece... Dede Tolstoy' un , dede Puşkin' i köle olarak" satın aldığı" yer İstanbul' dur.

Puşkin' deki Türk etkisi, ya da daha genel bir tanımlamayla doğu etkisi, Puşkin' in şiir sanatına farklı bir duygusallık kazandırır. Şairin Türkiye' den Rusya' ya göçen Kalipso Polihroni adlı İstanbullu bir Rum kızından çok sayıda Türkçe şarkı ve şiir öğrendiği bilinmektedir. Şair, bu İstanbullu kıza aşıktır da aynı zamanda.

Puşkin' in, 1829 yılında çıkan Rus-Osmanlı savaşı nedeniyle cepheye gitmesine izin verilmiştir.  1839 yılında yayınlanan "Erzurum Yolculuğu" kitabı, şairin ilk yurt dışı gözlemlerini yansıtması açısından ayrı bir değere sahiptir. Erzurum Yolculuğu, şair Ataol Behramoğlu tarafından Türkçe' ye çevrilmiştir. (1)

Temmuz 2018'de Rusya gezimle ilgili Moskova ve St. Petersbug başlıklarıyla iki yazı yazmıştım. Bugün okuduğumda,  iyi ki yazmışım dedim, kendi kendime. Sadece fotoğraflara bakmak yetmiyor, güzellikleri hatırlamak için. O anlarda neler hissettiğimi ve ne gibi düşüncelere sahip olduğumu ancak yazıyla aktarabilirim ve sonrasında da yazdıklarımı okuyarak hatırlayabilirim  çünkü. St. Petersbug gezimi yazdıktan sonra Puşkin Kasabası'nı yazmak istemiş ama ihmal etmiştim. Okuduğum bir kitap, bana ünlü yazarı  hatırlatınca yazmak istedim bu güzel kasabayı ve Puşkin'i.  

Puşkin kasabası, St. Petersburg'a bir saat uzaklıkta harika bir yer. Özellikle Katerina Sarayı ve bu sarayda bulunan "Kehribar Oda" çok ünlü. Kasabanın asıl adı, Çar Kasabası anlamına gelen Tsarskoe Selo iken Sovyetler Birliği döneminde kasabanın adı değiştirilerek Puşkin'in adı verilmiş. Ünlü şair ve yazarın okuduğu lise bu kasabada ve Katerina Sarayı'nın yanı başında bulunuyor. Bir de kasabanın hemen girişinde Puşkin'in heykeli yer alıyor; gelen konukları,  sanki "kasabama hoş geldiniz" der gibi selamlıyor bu heykel.


Puşkin Kasabası'ndaki Puşkin Heykeli


Puşkin'in okuduğu lise.

Liseyi yapan mimarın büstü.


Moskova ve St. Petersburg'da edindiğim izlenime ve rehberimizin söylediğine göre, Ruslar şair ve yazar Puşkin'e çok düşkünlerdi ve onu çok seviyorlardı. Öyleki Rus Devrimi'ni gerçekleştiren Lenin'den daha çok heykeli vardı Moskova ve St. Petersburg'da. Stalin'in ise, gözlemime göre esamisi okunmuyordu. Puşkin, genç yaşta düelloda ölmeseydi, ölümsüz eserlerini vermeye devam ederdi kuşkusuz. 18. yüzyılın sonlarına doğru başlayan Çağdaş Rus Edebiyatı'nın halen daha en önemli temsilcisi sayılan Puşkin'in adı ülkenin resmi kültür enstitüsüne de verilmiş. Rus diline yüzlerce kelime kazandırması nedeniyle bugün konuşulan Rusçanın da atası kabul ediliyor ve büyük saygı görüyor. Adına Rusya'nın her yerinde anıtlar ve heykeller bulunuyor. 

Benim Puşkin'in eserleriyle tanışmam "Yüzbaşının Kızı" romanıyla, erken yaşlarda oldu. Rus Edebiyatı'nı seviyordum çünkü. Rusya'yı tanımak, Ekim Devrimi'nin iç dinamiklerinin neler olduğunu öğrenmek istiyorsanız bu romanı okumanızı öneririm naçizane.


Şiir okuyan Puşkin Heykeli/St. Petersburg

St. Petersburg'da rehberimiz serbest zaman verdiğinde, hayat hikayesini bildiğim, eserlerini keyifle okuduğum Puşkin'in düellodan önce, son kahvesini içtiği Nevski Caddesi No:18'de bulunan tarihi kafeye gittim.  İki katlı, küçük bir yerdi. Kafenin içi Puşkin'in resimleri ve eşyalarıyla doluydu, sanki bir kafe değil de küçük bir Puşkin Müzesi'ydi. Kafe işliyordu ve kahve servisi yapılıyordu.

Bu kafenin önemi şuradan geliyor: Puşkin'in genç ve güzel karısının bir subayla ilişkisini anlatan bir mektup, ünlü yazara gönderilir. Bunun üzerine Puşkin, iyi silah kullanamamasına rağmen subayı düelloya davet eder. Puşkin, düelloya gitmeden önce son kahvesini bu kafede içer ve düelloya gider. Düelloda ağır yaralanan Puşkin, üç gün sonra ölür ve St. Petersburg'da gömülür (29 Ocak 1837, henüz 38 yaşındadır). Bu kafede Puşkin'in masa başında oturan bal mumu heykeli vardı. Heykeli izlerken, tarihe kısa bir yolculuk yaptım. Orada içtiğim kahvenin kırk yıl değil, yüz kırk yıl hatırı olacaktır, benim nezdimde.


Puşkin 


Puşkin Kafe







Puşkin Kafenin Tavan Süslemesi


Başlıkta yazdığım Puşkin'in Gözyaşı Çeşmesi'yle ilişkisine gelince, Puşkin'in Bahçesaray(Gözyaşı) Çeşmesi ile ilgili dillere destan bir şiiri vardır. Önce Bahçesaray Çeşmesi'nden bahsetmeliyim.

Diğer adıyla Gözyaşı Çeşmesi Hansaray'da bulunmaktadır. Kırım Hanı Giray Han tarafından, çok sevdiği ve genç yaşta ölen eşi Dilara Bikeç anısına "Dünya durdukça bu çeşme de benim gibi ağlasın" diyerek Bahçesaraylı bir taş ustasına (kimilerine göre İranlı Ömer Usta'ya) 1763 yılında bu çeşmeyi yaptırmıştır.

Çeşme asıl yerindeyken her bir su damlasının çıkardığı ses, akustiğin de yardımıyla insana ağlama, hıçkırık sesi gibi gelir ve bu sesi dinleyen herkesi derinden etkilermiş. II. Yekaterina'nın talimatıyla çeşme bugünkü yerine konulunca bu özelliği kaybolmuş.

1822 yılında ünlü Rus şair ve yazar Puşkin, sürgünde iken gezdiği Hansaray'dan ve çeşmenin hikayesinden çok etkilenmiş ve "Bahçesaray Çeşmesi" (Bahçısarayskiy Fontan) adlı eserini yazmış. Şiir, o dönemde Çarlık Rusyası'nda ve Avrupa'da meşhur olmuş. İşte o şiirden iki kıta:

Bahçesaray Çeşmesi

Aşk fıskiyesi, ölümsüz çeşme!
Sana armağan olarak iki gül getirdim.
Seviyorum bitimsiz konuşmanı
Ve şiirsel gözyaşlarını senin.
***
Ey, solgun yıldızı haremin!
Burada da mı unutuldun yoksa?
Yoksa sadece mutlu düşler miydi
Mariya ve Zarema.

Çeviri: Ataol Behramoğlu (2)

Kimilerine göre, Puşkin'in bu şiirinden dolayı Kırım'ın tamamında Türkçe(Kırım Tatarca) isimleri Rusça ve Yunanca uydurma isimlerle değiştiren Çarlık yönetimi, Bahçesaray isminin değiştirilmesine cesaret edemez. Bu popülarite Hansaray'ın da daha fazla tahrip edilmesini önler. Şimdi bu minnettarlığın bir göstergesi olarak Gözyaşı çeşmesinin yanı başında Puşkin'in de bir büstü yer almaktadır. Çeşme, daha sonraları Boris Asafyev'in aynı adlı bale eserine de ilham kaynağı olmuştur.

Adına çeşme yapılan, şiirler yazılan Dilara Bikeç'in türbesi Bahçesaray'da Hansaray'ın duvarına bitişiktir. Bazı kaynaklarda Gözyaşı Çeşmesi'nin türbenin duvarına bitişik olarak yapıldığı da belirtilmektedir.


Gözyaşı Çeşmesi



Kaynaklar:
(1) Orhun Şemin - Perihan Yücel, İki Kıyı Bir Deniz (Denizkültür Yayınları)

(2) Üstün Dökmen, Menderes-Irmağın Gölgesi

(3) Gözyaşı çeşmesinin hikayesi ve çeşme görseli- vatankirim.net

Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiş olup, izinsiz kullanılamaz.





29 Mart 2019 Cuma



MENDERES
Irmağın Gölgesi



Günümüzün önemli sorunlarından biri de bir toplulukta suçlanmak, dışlanmak, canından bezdirilmektir. Bir insanın ya da bir nesnenin ne zaman, kimin tarafından, neyle suçlanacağını, bezdiriye(mobinge) uğrayacağını kestirmek güçtür.*

Mobinge uğrayan kişi büyük bir çaba göstererek kendisine atılan suçlamalardan kurtulsa bile çevresiyle ilişkilerinde sıkıntı yaşar. İşte okuduğum kitabın baş kahramanı İsmail, babası İbrahim bey başta olmak üzere, annesi ve ağabeyi tarafından bezdiriye uğramış, Rus Dili ve Edebiyatı mezunu olan ve birkaç dil bilen bir gençtir. Aile içi mobinge uğrama nedeni, aklı ermeye başladığından itibaren aile içinde sürekli duyduğu; "Sen doğduktan sonra, annenin rahmi alındı. Sen doğacak kardeşlerinin katilisin" şeklindeki sözlerdir. Üniversiteyi bitirdikten sonra babasının aile şirketinde çalışmaya başlar İsmail. Ancak o, aile şirketinde çalışmak istememektedir. Çünkü ağabeyi Hasan Adnan, İsmail'le alay eder, onu çalışanların yanında küçük düşürür, tartışırlar sık sık. Ve bir gece babasıyla şiddetli bir tartışmaya giren İsmail, ertesi sabah bir karar verir; Büyük Menderes Irmağı boyunca, doğduğu yerden başlayıp, denize döküldüğü yere kadar tek başına yürüyecektir. Bu yürüyüş isteğinin nedenini ve niçin Menderes Irmağı'nı seçtiğini kendisi de bilmez. Bildiği, sadece yürümek istediğidir. Bunu ancak yürüyüşünü tamamladığında yani Menderes'in denize kavuştuğu yere vardığında anlayacaktır. Anladığı zaman ise tüm yaşamını değiştirecek bir karar verecektir. 

Kitap oldukça sürükleyici bir yol hikayesi, İsmail'le birlikte siz de yolculuk yapıyor, onun sıkıntılarını siz de paylaşıyorsunuz  sanki. Bir doğa yürüyüşçüsü olarak ben de İsmail'le birlikte yol aldım, ırmak boyunca. Yolculuğumuz çok keyifliydi doğrusu. Kısacası, Üstün Dökmen hayatın içinden seni, beni, onu anlatıyor kitabında. Bir kitabın başarısı da okudukça onda kendini bulmak değil midir zaten?

Kitabı bitirdiğimde bana çok şey kazandırdığını fark ettim. Bunun için kazançlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum. İşte kitaptan seçtiklerim(kitaptaki sayfa sırasına göre):

-Belki de onun için dostun iyisi, bir akarsu misali konuşmadan onu dinleyen, sözünü ve yolunu kesmeyen, yanında sakin sakin akan bir ırmak olacaktı.

-Genelde, karısına şiddet uygulayan maganda tabiatlı erkekleri annelerin yetiştirdiği söylenir, anneler, kadınlar, yani toplumun mağdurları suçlanır. Oysa bu yanlıştır. Erkek egemen toplumlarda, kendilerine sınır konmamış erkekleri anneler değil, erkek egemen toplumun erkekleri yetiştirir. Anneler ise kocalarına sadece ayak uydurur. Bu durumun örneği sayılamayacak kadar çoktur.

-Güç, bir noktayı aştığında, ahlaka,sevgiye ve vicdana, "allahaısmarladık" der.

-Geleneksel bir tavra göre eşyanın fiyatından söz edilebilirdi ancak bir kitabın fiyatından söz edilemezdi; çünkü kitapların gerçek değeri parayla ölçülemez, yalnızca kitaplar, insanların alım güçlerine göre ödenebilir bir miktara satılırdı, bu miktara ise "kitabın hediyesi" denilirdi.

-Geçmişimizi, bilinçaltımızı aydınlatacak kitaplar, bazen sahaflarda çıkar ortaya. Geleceğimizin anahtarı bugünümüzde, bugünümüzün anahtarı ise geçmişimizde. Sahaflar, en az bir sıra rafta, en son çıkan kitapları da bulundurmalıdır kimine göre.

-Meletos ve iki arkadaşı Sokrates'i ölüme götüren dava sürecini başlatan kişilerdi. "Herkesçe bilinen doğruların aksini savunuyor" diye Sokrates'ten davacı olmuşlardı. Sokrates de "herkesçe bilinen doğruları" bilemediği için öldürülmüştü.

-Herkes bir soru soruyor ama sorduğu sorunun cevabını dinlemiyordu. Çünkü, soru sormak özgürlüktür, dinlemek ise sınırlılıklar getirir. Bu yüzden olsa gerek, iyi niyetli dürüst insanlar bile, sormayı severler ancak mümkün olduğunca dinlememeye çalışırlar. Doğa ise insandan farklı bir dosttur ve bizi dinler, gözler, ona yaptıklarımızı hisseder ama asla soru sormaz bize.

-Eğer tartışılacak bir şeyler varsa, donmuş ve dogmatik şeylerden başka, yaşamda var demektir dünyada.

-Aslında para, her şeyin efendisidir ve parayla önyargılar bile el değiştirebilir.

-Dalgalar bir gelip bir gidecekti ama sonuçta kumsal ve deniz değişmeyecekti.

-Mahkemede muhakeme olmalı; eğer mahkemede muhakeme yoksa, mahkeme bir duruşma olur yalnızca.

-Tiyatro toplumları uyandırır, müzik ise farklı toplumlar arasında kardeşlik uyandırır. Tarihten günümüze diktatörler, tiyatrodan, operadan korkmuşlardır. Ya yasaklamışlardır bunları ya emir kulu yapmaya çalışmışlardır.

-Kontrol edemediğiniz bir dünyada, kontrol edebildiğiniz şeyler birer ilaçtır.

-Votka Rus kızına benzer, içersin, ödersin biter. Rakı Türk kızı gibidir, yanında meze ister, balık ister, roka ister, en önemlisi muhabbet ister; öyle hemen kalkamazsın masadan, bazen hiç kalkamazsın.

-Toplum içindeyken, ya ezbere uyarsınız ya da insanlarla zıtlaşır, sürekli eski defterleri karıştırırsınız. Doğanın içinde ise kendinizle baş başa kalırsınız. Uzaklara yolculuk etmek, belki de bu yüzden olgunlaştırıyordu insanları.

-Kadınlar ne ister, erkekler ne? Kadınlar şöyle şöyle düşünür, erkekler böyle; kadınlar Venüs'ten erkekler Mars'tan! Ortalıkta uçan gezen bu tür düşüncelere baktığınızda, sanırsınız ki kadınlar ve erkekler iki  ayrı dünya. Oysa cinsiyetin sınırını çizdiği iki ayrı dünya yoktur bu dünyada. Filmlerde anlatılan iyiler-kötüler alemi de yoktur. Yalnızca güçlüler vardır bir yanda, zayıflar öte yanda.

-İleri toplumların ileri insanları bilimden, sanattan, doğadan, şehirden, kendi iç dünyalarından söz ederler. Gelişmekte olan, daha doğrusu geri kalmış toplumlarda ise insanlar politikadan, bir de hayat pahalılığından söz ederler.

-Haksızlığı yapanlar, haksızlığa uğrayanlar değişir; ama haksızlık hep aynıdır dünyada, hep aynı çehreyle çıkar ortaya. Ahlaki olan haksızları yenmek değil, haksızlığa karşı çıkmaktır. Haksızlığı yapan baban bile olsa karşı çıkacaksın.

-Aklın da hafızası vardı ama akıl, sayıları, paraları, insan yüzlerini, köşeleri, tehlikeleri filan tutardı aklında. Kalp ise, mutlulukları, hüzünleri, üzüntüleri, bitmemiş işleri, kırıklıkları, kalp yaralarını saklardı içinde. Bezdiriye uğramışsanız eğer, aklınız unuturdu bunu belki; ancak kalbiniz unutmazdı; çarptığı sürece içinde saklardı. Niçin? Bilinmezdi; çünkü saklardı.

-"Bir toplumun yükselmesine yol açan nedenler, onun çöküşüne de neden olur."
İbn-i Haldun

Kitapta Büyük Menderes'in mitolojik öyküsü de anlatılmış. Efsane şöyle: "Dinar'ın eski adı Kelainai idi. Kelainai kralı Meandr, Frigya'yı egemenliğine almak için Pessinus'a savaş açar. Savaş sırasında Tanrıça Kibele Ana'ya, 'Savaşı kazanırsam beni zaferim için ilk kutlayacak kişiyi  kurban edeyim' diye adakta bulunur. Zafer kazanıp şehrine dönerken, oğlu, kızı, annesi onu kutlamaya koşar. Bunu gören Meandr ise aklını kaçırıp kendini ırmağa atar."

Efsaneye göre bu olay üzerine ırmak Meander adını almıştı.

Yazar, obsesif olan İsmail ile, Menderes Irmağı'nın efsanesi arasında öylesine güzel bağ kurmuş ki, okuyunca şaşırdım. Ve kitap içinde bir kitap; "Irmağın Gölgesi"ni de biraz hüzünlenerek okudum. Hüznümün nedenini yazmayacağım, merak edenler kitabı alıp okumalı çünkü.

* Kitabın arka kapak yazısından.