21 Nisan 2024 Pazar

 


HZ. İSA'NIN MENDİLİNİN (MANDYLION) HİKAYESİ


Hikayeye göre, Kral V. Abgar, Hz. İsa'nın suretinin çıktığı mendili Edessa'da alıyor, İsa'nın tasviri. (wikipedia.org)


İbrahim Peygamber, Eyüp Peygamber ve Musa Peygamberin kayınpederi olan Şuayb Peygamberin (Tevrat'ta geçen adı Yitro) yaşadığı yer olarak kabul edilen Şanlıurfa bu nedenle Peygamberler şehri diye anılır. Hristiyanlığın buradaki başlangıcı ise çoğunlukla efsanelere dayanır. İşte bu efsanelerden biri Hz. İsa'nın Mendilinin hikayesidir. Hikayeyi yerel rehberimizin anlattığı şekliyle sizlere aktaracağım.

Urfa hükümdarı kara lakaplı Ukkama V. Abgar, Hz. İsa'nın tebliğini kabul eden ilk kral olarak kabul edilir. Bununla birlikte bazı araştırmacılar Hristiyanlığa olumlu yaklaşan ilk kralın V. Abgar'dan birkaç yüzyıl sonra yaşayan Büyük Abgar olduğunu ileri sürerler. 

Efsaneye göre Abgar, elçisi Hannan'ı Roma İmparatoru Tiberius'a gönderir. Elçi Urfa'ya dönüşünde Kudüs'e uğrar ve orada yeni bir peygamber çıktığını öğrenir. Hannan, Edessa'ya (Urfa'nın antik adı) geldiğinde Kudüs'te duyduklarını Abgar'a anlatır. Ve  Kudüs'te yeni çıkan İsa Peygamber'e Yahudilerin iyi davranmadığını, kendisiyle alay ettiklerini de ekler. Hz. İsa'nın hasta olanlara şifa verdiğini, körlerin gözlerini açtığını, kötürümleri yürüttüğünü, ölüleri dirilttiğini de söyleyince Abgar, Hz. İsa'ya  bir mektup göndererek kendisini hükümdarı olduğu Edessa'ya(Urfa) davet eder, burada yaşayabileceğini söyler. Ama Hz. İsa bu daveti geri çevirir, Kudüs'te kalması gerektiğini bildirir. Davetin üstünden altı yıl geçer. Kral Abgar, cüzzam hastalığına yakalanır. Daha önce hastalara şifa dağıttığını öğrendiği Hz. İsa'ya Edessa'ya gelip kendisini bu dertten kurtarmasını istediği bir mektup daha yazar. Mektubu elçisi Hannan ile Kudüs'e gönderir. Hz. İsa ile görüşen Hannan kralın mektubunu kendisine iletir. Mektubu okuyan Hz. İsa, yüzünü yıkamak için su ister. Yüzünü yıkadıktan sonra boynundaki dua örtüsü ile yüzünü siler ve mucizevi olarak, yüzünün sureti örtüye çıkar. Bu örtüyü (mendil) kralın elçisi Hannan'a vererek mendili krala götürmesini ister. Kral mendili alınca yaralarına sürer ve cüzzam hastalığından kurtulur, iyileşir. İyileşen kral hastaların iyileşmesi için örtüyü/mendili bir yapının/sarayın girişinde yaptırdığı bir bölmeye koydurtur.

Sonraları şehre yapılan saldırılardan "kutsal mendili/örtüyü" korumak için sur kapısı yanındaki bir duvara saklamışlar. 525 yılında meydana gelen sel sırasında ortaya çıkana kadar da örtü unutulmuş. Kutsal örtünün meydana çıkması mucize olarak görülmüş. Fetihler sırasında Müslümanların eline geçen kutsal örtü, Bizanslılarla yapılan bir savaş sonrasında esir değiş-tokuşunun ön koşulu olarak öne sürülmüş ve mendil alınarak İstanbul'a götürülmüş. İstanbul'un 1204 yılında Haçlılar tarafından yağmalanması sonrasında ise kutsal örtü/mendil Ayasofya'dan alınmış ve Vatikan'a götürülmüş. Kutsal örtü hala burada sergilenmektedir. Sergilenen bu kutsal örtüyü 31 Aralık 1999'da Vatikan'da görmüştüm ama bizim topraklarımızda başlayan hikayesini bilmiyordum. GAP gezimde hikayeyi öğrenmiş oldum ve güzel ülkemin topraklarının tümüne bir kez daha hayran kaldım. İyi ki bu topraklarda doğup büyümüşüm ve iyi ki bu benzersiz ülke benim anavatanım...


Kutsal mendil, Vatikan. (wikipedia.org)

Notlar:

- Vatikan'daki örtünün gerçekliği tartışmalıymış. Hz. İsa'nın suretinin kopyası olduğu düşünülüyormuş. Hannan iyi bir ressammış ve kutsal örtünün kopyasını yapıp asillere dağıttığı ihtimali de varmış.

- Kral Abgar'a Hz. İsa tarafından gönderilen gerçek kutsal örtünün Urfa'daki Ulu Cami'nin kuyusuna atıldığı ve bu kuyuda olduğu söylenmektedir. Bu kuyu özenle korunmakta ve suyu hala kullanılmaktadır.

- Bu hikayede anlatılan "Kutsal Mendildeki Yüz", Aytunç Altındal'ın "Yoksul Tanrı" kitabına konu olmuştur.

- Urfa'da yakılan ve söylenen türkülerde geçen mendil, işte bu hikayeye gönderme yapıyormuş. Yani türkülerdeki mendil, sıradan bir mendil değilmiş; sembolik anlamı varmış. 



16 Nisan 2024 Salı

 


MEZOPOTAMYA'NIN (BEREKETLİ HİLAL) İNCİLERİ

"Şehirlerin de bir ruhu vardır. Bir şehirde yaşayan insanlar zamanla yaşadığı şehrin ruhuyla karakteristik açıdan özdeşleşirler." - İbn-i Haldun



9-13 Nisan 2024 tarihleri arasında yaptığım GAP turu ve Mezopotamya kültür gezisine katılacağım için çok heyecanlıydım. Çünkü bu bölgeye yapacağım ilk gezim olacaktı. Tarihe olan merakım yüzünden bölge tarihiyle ilgili onca kitap okumuştum. Oralara gidip okuduklarımı yerinde görmek ise hayalimdi. Örneğin Zülfü Livaneli'nin HUZURSUZLUK kitabı Mardin'i çok güzel anlatır. Gaziantepli yazar Ahmet Ümit ise KAVİM kitabında, düzen ve din gibi hassas konuları işlerken Arap Aleviliği, Süryanilik ve Hristiyanlık gibi dini temalarla ilgili bilgiler sunar. Ve yine Buket Uzuner'in tabiat dörtlemesinin dördüncü kitabı olan ATEŞ, kadim geleneklerden ve Mezopotamya'dan bahseder. Okuduğum kitaplardan ilk aklıma gelenler bunlar. Başka kitaplarda vardır mutlaka. 

Bilirsiniz ilkokul bilgisidir; "Fırat ve Dicle nehirleri, ülkemiz sınırından çıktıktan sonra Basra Körfezi'ne dökülmeden önce birleşerek Şatt'ül Arab veya Ervend Rüd adını alır. İşte bu iki nehir arasında kalan bölgeye Mezopotamya adı verilir" diye. Antik Yunancada Mesopotamia: İki nehir arasındaki bölge demek olup Süryanice'deki  Beyt Nahrin adı ise Nehirler ülkesi anlamını taşır. Günümüzde bu bölgede toprağı bulunan ülkeler şunlardır: Irak, Kuzeydoğu Suriye, Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Güneybatı İran. M.Ö. 7.000 öncesi yiyecek üretimi bu merkezlerde başladığı için (ilk buğday üretimi) bu bölge "bereketli Hilal" olarak adlandırılır. Bereketli Hilal'de tarım, "temel bitkiler" diye adlandırılan sekiz bitkinin evcilleştirilmesiyle başladı. Bu temel sekiz bitki şunlardır: çift sıralı buğday, tek sıralı buğday, arpa, mercimek, bezelye, nohut, acı burçak ve keten bitkisi. Kısaca Mezopotamya hakkında bilgi verdikten sonra gezi boyunca edindiğim izlenimlerimi yazmaya başlayabilirim. Ama, izlenimlerimi yazmadan önce minik bir uyarı yapmam gerekiyor. Eğer bu bölgeye gitmeyi düşünüyorsanız, ki gitmenizi şiddetle öneririm- bayram tatillerini seçmeyiniz. Daha rahat gezip görebilmek için bayram harici günlerde seyahat etmenizi öneririm. Çünkü bölgenin her bir yanı, bayramda aşırı kalabalıktı, tabiri caizse "iğne atsan yere düşmezdi." Kalabalık nedeniyle yerel rehberin verdiği bilgileri zorlanarak duyuyordum ve fotoğraf çekerken hep bir itiş-kakış, önde bulunma telaşı vardı. Tarihi yerlerde, özellikle kapalı mekanlardaki rahatsız edici gürültü ve uğultu da cabası!

Birinci Gün: 

Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi, Halfeti, Birecik Barajı ve Barajda Tekne Turu

Gezimizin başlangıç noktası Gaziantep oldu. Ankara'dan dokuz saatlik bir yolculuktan sonra kente vardığımızda şiddetli bir yağış bizi karşıladı. Yağmur altında  Gaziantep Kalesi'ni gördükten sonra Zeugma Mozaik Müzesi'ne gittik. 

Zeugma Adı Nereden Geliyor?

Büyük İskender'in komutanlarından Selevkos Nikator kurduğu kente kendi adını vermiş ve bu bölge Selevkos Euphrathes olarak anılmıştır. M.Ö 64 yılında kent Roma hakimiyetine geçtiğinde ise adı "köprü başı" anlamına gelen  "Zeugma" olarak değiştirilmiştir. Medeniyetler ve kültürler arasında köprü olmayı sürdüren Zeugma, Sasaniler tarafından yok edilene dek, bu özelliğini sürdürmüştür. Zeugma, Kommagene Krallığı'nın en büyük dört kentinden biridir.

Zeugma Mozaik Müzesi, mozaiklerin kapladığı alan bakımından dünyanın en büyük mozaik müzelerinden biri olarak bilinmektedir. Müze kartıyla (Kart ücreti bir yıllık 60 TL olup 65 yaş üstü ve öğretmenler için ücretsizdir) giriş yapıldıktan sonra alt kattaki mozaikleri tek tek incelemeye başladık. Her bir mozaikle ilgili rehberimiz bilgilendirme yaptı. Mozaiklerde kullanılan ve çapları 3-8 cm arasında değişen kırmızı, sarı ve siyah taşların tümü Fırat Nehri kıyısından toplanmış ve mozaik sanatçıları tarafından resmedilmiş. Müzede sergilenen mozaikler, Geç Antik Dönem Kiliseleri ile Erken Süryani ve Hristiyan ikonografisine ait eserlerin yanı sıra Roma Dönemi'ne ait heykeller, sütunlar ve çeşmeleri de barındıran 2500 metrekarelik bir alanı kapsamaktadır.

Müzedeki mozaiklerin en ünlüsü, M.S II. Yüzyıl tarihli Maenad ya da daha tanınmış adıyla Çingene Kızı Mozaiği'dir. Mozaikte dikkati çeken Çingene kızının bakışları, Helenistik Dönem resim sanatında "üç çeyrek bakış" denen bir teknikle yapılarak kızın bakışlarını etkinleştirmiştir. Bu tekniği Leonardo Da Vinci "Mona Lisa" tablosunda kullanmıştır.



Üç kattan oluşan müzenin giriş katı ve üst katı ziyaretçilere açıktı. Alt kat ise kapalıydı. Bayram nedeniyle aşırı kalabalık olan müzeye giriş için yaş haddi belirlenmediğinden küçük çocukların duvarlara yapıştırılmış mozaikleri ellemesi, duvardan çıkartmak için zorlamasını görünce dayanamadım. Güvenlik görevlisine gidip çocukları ve ailelerini uyarmalarını istedim. Bana verdiği cevap şuydu; "Ne yapayım? Bayram ve çok kalabalık. Hangi birini uyarayım?" Görevliyle tartışıp ilk günden moralimi bozmak istemedim. Ama bu benzersiz mozaiklerin müzede böylesine korumasız bırakılmasına hem üzüldüm, hem de kızdım. İyi ki Çingene Kızı Mozaiği, ayrı olarak karanlık bir odada ışıklandırılarak ve de el değmeyecek yükseklikte sergileniyor. Aksi olsaydı, zaten diğerlerine göre küçücük olan kızımızdan bir taş kalmazdı yerinde. Zaten çoğu mozaiklerin yarısı yok, resimler eksik kalmış. Eksik olan mozaik parçaları yabancılar tarafından çalınarak ülke dışına çıkarılmış. Bu mozaiklerin bir kısmı geri alınmış. Eksik olanların da geri alınması için çalışmalar sürdürülüyormuş. Dolayısıyla, müzede acil olarak güvenlik görevlilerinin sayısı artırılmalı, güvenliğe çok önem verilmeli ve mutlaka müzeye giriş için yaş sınırı konulmalı. Yedi yaş ve altındaki çocuklar mozaikten ne anlar? Oyuncak sanıp sökmeye çalışırlar tabii! 






















Mozaik Müzesinde Sergilenen Freskolar

İtalyanca Fresko (taze) kelimesinden türemiş olan fresk/fresko; yeni sürülmüş ıslak sıva üstüne boyalarla resim yapma tekniğine ve bu teknikle yapılmış resimlere denir. Fresk tekniğinin öncelikli amacı, duvara sürülen sıva kurumadan resmi bitirmektir. Resim ve sıva aynı anda kuruyunca duvar resimleri, diğer duvar resimlerine göre daha dayanıklı olmaktadır. Sıva kuruduktan sonra resmin düzeltilmesi veya renginin değiştirilmesi gibi bir olanağı yoktur. Zahmetli ve uğraş gerektiren bir tekniktir.



Müzeden çıktıktan sonra 17. Yüzyıldan bu yana faaliyette olan ünlü Tahmis Kahvesi'ne gittik. Şanlıurfa ve Gaziantep'te çokça tüketilen menengiç kahvesinin tadına baktım. Pek beğendiğimi söyleyemem (içerken Antep fıstığı tadını aldım) ama sevenleri çokmuş. Tahmis Kahvesi'nde, menengiç kahvesinin çıkış nedenini öğrendim. 1800'lü yıllarda Osmanlı Devleti'nin Arabistan bölgesinde yaptığı savaşlar nedeniyle Yemen'den kahve gelmemeye başlamış. Kahveyi çok seven yöre halkı, kahvenin yerine alternatif arayışına girmiş ve menengiç kahvesini keşfetmiş. Keşif sonrası da kahveyi çok sevmiş. Bir rivayete göre IV. Murat'ın Bağdat seferi sırasında burada dinlendiği ve kendisine Tahmis Kahvesi'nde kahve ikram edildiği de söylenmektedir. Anlayacağınız üzere, padişahın kahve içtiği mekanda ben de bir fincan kahve içtim ama kahvenin tadı acı değildi. Ben acı kahve sevenlerdenim.







Menengiç kahvesi, Gaziantep Tahmis Kahvesinin adı ile özdeşleşmiş, çünkü çıkış noktası Tahmis Kahvesiymiş. Yörede, Antep fıstığı ağacının aşılanmamış haline yani yabani fıstık ağaçlarına menengiç deniyormuş. Menengiç kahvesi başka yörelerde ise farklı adlarla anılırmış. Bunlar; çedene kahvesi, bıttım kahvesi, çitlembik kahvesi ve melengiç kahvesiymiş. 

Menengiç kahvesini içtikten ve bakırcılar kapalı çarşısını gezdikten sonra otobüsle Sakin Şehir (Cittaslow) Halfeti'ye gittik.

Halfeti (Saklı Cennet)

Rehberimizden öğrendiğime göre, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde hemen her şey simgelerle anlatılırmış. Yeri geldiğinde, türkülere konu olan "mendilin" neyi, hangi efsaneyi simgelediğini anlatacağım. Etkileyici bir hikaye olduğunu söyleyebilirim. 

3 bin yıllık tarihe sahip olan Şanlıurfa'nın Halfeti ilçesi, Birecik Baraj Gölü'nün kıyısında bulunan şirin bir yer. GAP'ın hayata geçmesi ile su tutan Atatürk Barajı sayesinde kurak topraklar su ile buluşmuş ve başta Harran Ovası olmak üzere bölge adeta yeşermiş, tam anlamıyla yeşil bir cennete dönüşmüş. Çiftçiler ovanın sulanması sayesinde topraktan yılda iki kez ürün almaya başlamışlar. İlk ürün olarak buğday ekilen topraklara Haziran sonu buğday hasadı yapıldıktan sonra pamuk ve mısır ekimi yapılır olmuş. Otobüsle saatler süren yolculuğumda, Harran Ovası'ndaki yemyeşil buğday tarlalarının ufka kadar uzandığını görmek, güzel ülkemin yeni bir tahıl ambarına kavuştuğunun en güzel kanıtıydı. Beni en çok şaşırtan ise Karadeniz ikliminde yetişen mısırın, Harran Ovası'nda da artık yetiştirilir olmasıydı, ki ülkem adına sevindim. 
























Anlatılagelen bir efsaneye göre, önceden Rumkale olarak bilinen şehir, Fatma ve Halil adında birbirine sevdalı iki gencin kavuşamayınca kendilerini Fırat'ın azgın sularına bırakmasının ardından bu iki gencin adlarının kısaltmasını alarak Halfeti olmuştur.

Birecik'in soyu tükenmekte olan kelaynak kuşlarını merak ediyordum ve yerinde görmek isterdim doğrusu. Ama bunun için Birecik'te yer alan Kelaynak Üretme İstasyonu'na gitmek gerekiyordu. Gezi programında olmadığı için gidemedim. OGM'nün sayfasında yer alan kısa bir bilgiyi paylaşmak isterim.

"1950'li yıllardan sonra, Dünya doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından açıklanan kırmızı listede nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan kelaynaklar, yapılan koruma kontrol faaliyetleri, bilinçlendirme ve özellikle istasyondaki çalışmalar neticesinde çoğalmaya başladı. İstasyondaki birey sayısı göçe gönderilecek sayıya ulaştı. Yapılan çalışmalar sonucunda kelaynakların yok oluş süreci durdurularak sayıları 2001'de 42 iken şu anda 303 bireye ulaşıldı.

"Göbeklitepe'de yapılan kazılarda ortaya çıkarılan kaya sütunlarında kelaynak kuşlarının figürlerine rastlanması, bu kuşların 10 bin yıl önce de bu topraklarda yaşadıklarının açık bir kaynağı oluyor."

Öğle yemeğini Birecik Barajı'nın marinasında göl üstünde yer alan bir lokantada yedik. Özellikle Şabut balığı yememizi önerdi yerel rehberimiz. Çünkü endemik olan bu balığı başka bir yerde bulmamız mümkün değilmiş. Şabut balığını  sazana benzettim. Sazan balığının etini sevmediğim için bu endemik balığı da yemedim. Yalnızca Fırat ve Dicle Nehri'nde yetişen Şabut balığı, İsrailliler  tarafından kutsal kabul ediliyormuş. Çünkü İsraillere domuz eti haram kılınınca, bir arayışa geçmişler ve şabut balığını kendilerine kutsal görerek bu balığı tüketmeye başlamışlar. Bugün ise İsraillerin elinde şabut balığı yok. Dolayısıyla  bu balık onlar için çok kıymetli. 



Yemek sonrası bir saat sürecek olan Birecik Baraj Gölü'nde  tekne turuna çıktık. Kişi başı 200 TL olan tekne turunu mutlaka yapmanızı öneririm. Tekneyle açıldıkça coğrafi oluşumları, Nemrut Kalderası'na benzettim. Manzara olağanüstüydü. Kaptanın çaldığı müzikler eşliğinde halay başı olarak başlattığım halaya katılımlarla güzel bir halay da çektik teknede ve yol yorgunluğumuzu unuttuk.

Tekne baraj gölünde yol aldıkça sular altında kalan eski Halfeti, bugünkü adıyla Savaşan Köyü'nü gördük uzaktan. Bu köy, Şener Şen'in başrolünü oynadığı "EŞKİYA" filminin çekildiği yer olmasıyla da ünlenmiş. Savaşan Köyü'nü geçtikten sonra Rumkale'yi gördük. Burada geçtiği söylenen ve anlatılan birçok efsane varmış. Birkaçını yazmak isterdim ama yazım uzayacak diye yazmıyorum. 

Kaptanımız, sadece minaresi su üstünde kalan, Ulu Cami'nin orada fotoğraf molası verdikten sonra, tornistan ederek marinaya döndü. Ve ben karaya ayak bastıktan sonra dünyada sadece Halfeti'de yetişen "siyah/kara gülün" peşine düştüm. Onları yerinde görmek hayalimdi çünkü. Birkaç esnafla konuşup siyah gülleri görmek istediğimi söyledim. Siyah güllerin henüz açmadıklarını, Mayıs ayında açmaya başlayacaklarını söylediler. Üzüldüğümü gören bir esnaf, "Abla kurutulmuş siyah gül" ya da "karagül kolonyası" verelim dediler. Karagül kolonyası alacaktım ama tüm kolonyalar plastik şişelerde olduğu için almadım. İkram ettiler, kokusu güzeldi. Şimdi diyeceksiniz ki neden siyah gül bu kadar önemli? Bir söylentiye göre siyah gülleri ilk kez buraya Fransızlar getirmiş. Buranın iklimini çok seven siyah güller tomurcuktan sonra açılınca da siyah rengini koruyorlarmış. Ancak gül  koparıldığında rengi koyu kırmızıya dönüşüyormuş. Başka yerlerde yetişen siyah güller ise tomurcukken siyah ama açtıklarında bordo renge dönüşüyorlarmış. Yerel rehberin anlattığına göre eski Halfeti'de açan siyah gülleri, burası sular altında kalınca, yeni Halfeti'ye taşımışlar ama siyah açan güller artık siyah açmaz olmuş. Siyah renkli olan tomurcuklar açılınca, artık renkleri koyu kırmızıya dönüşüyormuş.

Halfeti'nin siyah güllerinden söz edince, son yıllarda popüler olan "Halfeti Koku Festivalini" anmadan geçmek olmaz. Birecik Barajı nedeniyle bir bölümü sular altında kalan Halfeti'nin dünyaca ünlü karagülünün yanında burada pek çok çiçek türü de yetiştirilmektedir. İlçede düzenlenen koku festivalinde, festival kapsamında koku atölyeleri oluşturulmuş. Ve yine festival kapsamında "Mezopotamya Sümbülünü" yerinde koklamak için 6 kilometrelik bir yürüyüş gerçekleştirilmiş. Tam da sümbüllerin boy gösterdiği mevsim olmasına rağmen bu nadide çiçeği maalesef göremedim. İlk kez 1888'de Halfeti'de toplanan, 1977'de "Speta" adlı yabancı bir araştırmacı tarafından bilim dünyasına tanıtılan "Mezopotamya Sümbülü", 2004'te Harran Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hasan Akan tarafından 116 yıl sonra yeniden tespit edilmiş. Geçmişi 5 bin yıla dayanan bir çiçek olan Mezopotamya Sümbülünün bölgede çok az kaldığı, hatta soyunun tükendiği düşünülüyormuş. Ama bu kadim çiçekler Halfeti'de yeniden boy vermişler. Tabletler ve eski yazıtlarda sıkça bahsedilen Mezopotamya Sümbülünü yerinde görmeyi ve antik çağ kokusunu almayı çok isterdim doğrusu. Ama olmadı.


Mezopotamya Sümbülü (Alıntıdır)

Güzel, dolu dolu geçen bir gün sona ererken ve gün yerini geceye bırakırken akşam yemeğini almak ve dinlenmek üzere otele gittik. Ertesi gün erken kalkılacak. Programda Göbeklitepe, Harran Ulu Cami (Dünyanın ilk üniversitesi), Harran Kümbet Evleri ve Balıklı Göl'ü (Abraham Lake) gezip görmek var. 


Not: Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.