27 Haziran 2013 Perşembe




İŞTE  HAYAT  BUDUR...
(Satranç ve Tavla' nın hikayesi)

Eskiden, imparatorlar, krallar ve yöneticiler sadece askeri güç ve başarılarıyla değil, zeka oyunlarıyla da birbirlerini sınarlarmış; kim daha zeki ya da kimin etrafındakiler daha zeki diye. İşte satranç ve tavlanın da güzel bir hikayesi var bu anlamda. Tavla deyip geçmeyin! Bence tavla bir tasarım harikası. Neden mi? Cevabı için okumanız gerek.


Hint İmparatoru "satranç" oyununu Pers İmparatoruna, yanında bir mektupla gönderip oyunu çözmesini ister. Mektuptaki mesajda:

PERS İMPARATORUNA;
Kim daha çok düşünüyor,
Kim daha iyi biliyor,
Kim daha ileriyi görüyorsa,
O kazanır.
İŞTE HAYAT BUDUR...

Pers İmparatoru da vezirine oyunu çözmesini ve başka bir oyun tasarlayarak cevap vermesini isteyince; başvezir " tavla" yı tasarlar ve cevabi mesajla Hint İmparatoruna gönderir.

HİNT İMPARATORUNA;
Kim daha çok düşünüyor,
Kim daha iyi biliyor,
Kim daha ileriyi görüyorsa,
O kazanır.
AMA BİRAZ DA ŞANSTIR.
İŞTE HAYAT BUDUR...


Çok düşünerek, iyi bilerek, ileriyi görerek sonunda kazanmak güzel de kendimize, hayata bir şans vermek gerek. Biraz değil, daha fazla! İşte hayat budur diyebilmek için.




21 Haziran 2013 Cuma





PRAG' DA BULUNAN ASTRONOMİK SAATİN KUKLALARI NE ANLATIYOR?
 



                                                                


                                                                                                      
                                                                                                    
Prag' da bulunan dünyaca ünlü Astronomik Saat Kulesi' nin dört kuklası bize ne anlatmak istiyor dersiniz? Yukarıdaki kuklalara bakıp, size neyi hatırlattığını, neleri çağrıştırdığını biraz düşünmek ister misiniz?

Kuklalar,  insanı; insanın hırslarını, zaaflarını, hayattan zevk alışını, hayata karşı isteksizliğini ve ölümü anlatıyor. İnsanı  dört küçük kuklayla özetlemiş Hunuş Usta.Bunu yaparken, Ferrarisini satmaya bile gerek duymamış! Bilgeliğinin ve ustalığının karşılığını gözlerine mil çekilmesiyle almış.  Kral bile olsa, insan kıskançlık ateşinden kurtulamıyor ve ustayı o ateşte yakabiliyor.

15.yy dan günümüze insanla ve insanın yaptıklarıyla ilgili değişen pek bir şey yok aslında. Hala hırslarının peşinden koşuyor, kibirleniyor, cimrilik ediyor, hayatın tüm zevklerini yaşıyor, hiç ölmeyecekmiş gibi. Bunları yaparken de ölüm aklının ucundan bile geçmiyor. Tıpkı, ölümü temsil eden iskelet kuklasının, kafasını aşağı yukarı sallayarak, ölümü hatırlatmasına rağmen diğer üç kuklanın o yana bakmamaları, iskeleti görmezden gelmeleri gibi...


Dip Not: Saat, Güneş' in, Ay' ın ve  Dünya' nın konumlarını gösterdiği için astronomik bir saattir.
Elindeki aynayla kendine bakan kukla; " kendini beğenmişliği, kibri" ,
Elinde altın torbası tutan kukla; " cimriliği ve aç gözlülüğü" ,
İskelet kuklası; " yaşama karşı isteksizliği ve ölümü" ,
Elinde mandoline benzer müzik aleti tutan kukla; " eğlence ve sefahata düşkünlüğü" sembolize eder.
Saatin altında bulunan dört küçük kukla da bilimi, adaleti, astronomiyi ve eğitimi sembolize eder.


Görsel, forum.saatforumu.com adlı web sitesinden alınmıştır.


19 Haziran 2013 Çarşamba





  • GİTMEK Mİ  ZOR, KALMAK MI?
(DOĞU' DAN UZAKTA)


Doğu' yu en iyi anlatan yazar diye anılan, benim içinse, tüm kitaplarını keyifle okuduğum yazar olan  Amin Maalouf' un " Doğu' dan Uzakta" romanını okuyorum. 

Roman özetle; Gençliklerinin en güzel dönemlerini birlikte geçiren bir grup gencin ülkelerinde patlak veren iç savaştan sonra, farklı yerlere dağılmasını ve yıllar sonra ortak arkadaşlarından birinin cenazesi dolayısıyla tekrar ülkelerine dönmeleriyle başlayan 16 günlük süredeki yüzleşmeyi anlatıyor.

" Açıkça belirtilmese de Lübnan iç savaşının getirdiği yıkımlara ve Ortadoğu coğrafyasının yaşadığı kültürel, tarihsel ve toplumsal sorunlara dair çok çarpıcı gözlemlere de yer veren Doğu' dan Uzakta' da Maalouf yine en iyi bildiği şeyi yapıyor: Doğu' yu anlatıyor."

Yazar,insan ilişkilerini ve insanın ülkesine olan sadakatini ve ihanetini irdelerken " Vicdan yumağını çözmek de en az duygu ipliklerini çözmek kadar zordur." diyerek, hayat yolunda ilerlerken, sadece ihanet ile sadakat arasında tercih yapmak zorunda kalınsaydı işlerin kolaylaşacağını ama insanın çoğunlukla iki bağdaşmaz sadakat, veya -bu da aynı kapıya çıkar- iki ihanet arasında tercih yapmaya zorlandığını belirtir.Ve günü geldiğinde, olayların baskısıyla insanların kendi tercihlerini yapmak zorunda kalabileceklerine,  taraflar açısından bakıldığında ihanetin ve sadakatin  anlam bulacağına dikkat çeker.

Ülkesindeki iç savaştan kaçarak, kendi iradesiyle sürgün hayatını tercih eden( giden) baş kahramanın iç sesi, gitme gerekçelerini şöyle dile getirmektedir: " ...Her insanın gitmeye hakkı vardır, onu kalmak için ikna etmesi gereken ülkesidir - koca koca laflar etmeye meraklı siyasetçiler ne derse desin. ' Ülken senin için ne yapabilir diye sorma, sen ülken için ne yapabilirsin, onu düşün.' Milyardersen, üstelik kırküç yaşında ABD başkanı seçilmişsen bunu söylemek kolay! Ama ülkende ne çalışabiliyor, ne tedavi olabiliyor, ne barınabiliyor, ne eğitim alabiliyor, ne özgürce oy kullanabiliyor, ne görüşlerini ifade edebiliyor, ne de sokaklarda dilediğin gibi dolaşabiliyorsan, John F. Kennedy' nin bu meşhur sözü kaç para eder ki? Beş para etmez!
Önce ülken sana karşı belli taahhütleri yerine getirecek. Orada tüm haklara sahip bir yurttaş olarak görüleceksin, baskıya, ayrımcılığa, hak etmediğin mahrumiyetlere maruz kalmayacaksın. Ülken ve yöneticileri sana bunları sağlamak zorunda, yoksa sen de onlara hiçbir şey borçlu olmazsın.
.......................
"

Ülkede kalmayı tercih edenler ise faziletli bir tevekkülle şunları söylüyorlar: " Bizim Doğu Akdeniz böyledir, değişmez, hizipler, iltimas, rüşvet, edepsiz bir nepotizm her zaman olacak, buna alışmaktan başka bir seçeneğimiz yok." Bütün bunları reddedenleri, kibirli olmakla hatta hoşgörüsüzlükle suçluyorlar.

Alışmaktan başka bir seçeneğimiz yok diyerek ülkede kalmak mı zor, yoksa başka bir ülkede sürgün olarak yaşamak üzere gitmek mi? Gidenler, geri döndüklerinde umduklarını bulabilecekler mi, yoksa hayal kırıklığına mı uğrayacaklar? Bunu öğrenmek istiyorsanız,  gidenlerin ve kalanların öyküsünü merak ediyorsanız  romanı okumanız gerekecek...


" Dip Not: Tırnak içine alınan bölümler Amin Maalouf' un " Doğu' dan Uzakta" romanından aynen alınmıştır.



17 Haziran 2013 Pazartesi




İLETİŞİM



" En uzak mesafe ne

Afrika' dır

Ne Çin, ne Hindistan,

Ne seyyareler,

Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan...

En uzak mesafe;

İki kafa arasındaki mesafedir

Birbirini anlamayan..."

Can Yücel


Sağlıklı iletişimin koşulları; anlatma, anlama ve anlaşmadır. Duygu ve düşüncelerimizi başka insanlara anlatmanın, aktarmanın çeşitli yolları vardır. Kimisi yüz yüze konuşarak iletişim kurar, kimisi beden diliyle, kimisi de televizyon, telefon, internet ve sosyal paylaşım siteleriyle.

Sanayileşme kültürünün, yavaş yavaş yaşamımıza egemen olması ve buna bağlı olarak gelişen son teknolojileri kullanma zorunluluğu iş yaşamını olduğu kadar özel yaşamı da etkilemektedir.  Artık,internet ve sosyal paylaşım siteleri iletişimin vazgeçilmezleri arasındaki yerini almıştır. İnsanlar duygu ve düşüncelerini herhangi bir baskı hissetmeden, özgürce internet ortamında dile getirebilmektedirler. Gerçek yaşamda bulamadıkları düşünce özgürlüğü ortamını sanal dünyada bulmakta; dünyanın diğer ucundaki kişilerle hızlı ve kolay iletişime geçebilmenin keyfini çıkarmaktadırlar. Önemli olan iletişim kurabilmektir çünkü insan olarak buna mecburuz. Kendini anlatamıyorsan veya anlattığında karşındaki seni anlamıyorsa, anlamamakta direniyorsa nasıl anlaşma sağlanabilir? Anlaşmanın sağlanamadığı yerde çatışma olur, kaos ortamı oluşur. Böyle bir şeyi kimse istemez. Öyleyse sağlıklı ve doğru iletişim kurabilmek için çatışma dili olan "sen dili" nden kaçınıp, iletişim dili olan " ben dili" ni kullanmalıyız ki, iki kafa arasındaki mesafeyi kısaltalım ya da mesafeyi ortadan kaldıralım.Bu günlerde güzel ülkemin insanlarının bu mesafeyi kısaltmaya,daraltmaya çok ihtiyacı var...







4 Haziran 2013 Salı






BENDEN  SELAM  OLSUN  BOLU  BEYİ' NE

(KÖROĞLU DAĞI)



İnsan, yaşamında bir kez olsun zirvede olmanın hazzını yaşamalı diye düşünüyorum. Tabii ki, dağların zirvesinden söz ediyorum. Yoksa, özel yaşamında, iş yaşamında  bu hazzı yaşayanlar mutlaka olmuştur. Ben de,  ilk zirve deneyimimi yaşamak için Köroğlu Dağı' na çıkacak olan Dağcılık Kulübüne baş vurduğumda heyecanlıydım; zirveye çıkabilecek miydim, çıktığımda neler hissedecektim ve en önemlisi hava koşulları zirve için müsait olacak mıydı?

2 Haziran' da, günlük güneşlik bir havada sabah erkenden  Bolu' ya doğru yola koyulduk. Bolu' nun Kıbrısçık ilçesini geçtikten sonra, tırmanışa başlayacağımız dere yatağına indik. Köroğlu Tepesi' ni henüz uzaktan görüyorduk. Parkurun belli bir seviyeye kadar olan kısmını ormanda; çamların  arasında, dökülmüş kozalaklar ve kahverengi iğne yapraklarından oluşan kaygan bir zeminde tırmandık. Sonra irili ufaklı kayaların oluşturduğu zeminde tırmanış devam etti. Bu arada, hava muhalefet etmeye başladı; tırmanış başladığında hafif çiseleyen yağmur, yükselti arttıkça şiddetini artırıyordu. Böyle devam ederse zirve yapmak imkansız gibi gözüküyordu, dağın özelliğinden dolayı. Şanslıydık, şiddetli rüzgar ve yağmura rağmen zirve yapabildik: 2499 metre yükseklikte Köroğlu Tepesindeydik. Zirvede kendimi bir kartal gibi güçlü ve özgür  hissettim, sınırlarımı zorlamanın getirdiği özgüvenle artık, her güçlüğü aşabilirdim. Tepeden aşağıya bakarken korksam da,  kollarımı iki yana açarak kartal gibi süzülmeyi hayal ettim ve Köroğlu' nun şu dizelerini  geçirdim aklımdan: " Benden  selam olsun Bolu Beyi' ne. Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır." Hayalim kısa sürdü, zirvede fazla kalamadık. Çünkü, rüzgar şiddetlendi ve yağmur doluya dönüştü. Ani olarak düşen hava sıcaklığı nedeniyle sanki kış geri gelmiş gibiydi; ellerim, yüzüm adeta buz kesti. Öyleki, zirvenin altında rüzgara açık bir şekilde otururken ve yağmurla karışık dolu keskin bir bıçak gibi yüzüme çarparken sandiviçimi çantamdan zor çıkarabildim. Rüzgar çıldırmışçasına estiği için neye el atsam uçuyordu. Benim için unutulmayacak bir öğlen yemeği oldu. Mola kısa sürdü ve inişe geçtik. İnişler daha yorucu ve zor olsa da beni fazla yormadı. Orta derecenin üstü zorlukta olan bir parkurdan inişi gerçekleştirdik.  Gördüğüm şelalenin sesi ve güzelliği tüm yorgunluğumu unutturdu. İlk zirvem, güzel bir deneyim ve anı oldu benim için.

 Oldum olası efsanesi,destanı olan dağları severim. Bu dağların yaşadığına inanırım ve efsaneleri kulaktan kulağa aktarıldıkça yaşayacaklarına. Onlar, efsanelerin canlı tanıklarıdır bana göre. İşte bu nedenledir ki, ilk zirvemi Köroğlu Dağı' nda yapmak istedim.Köroğlu kavganın, özgürlüğün sembolüdür halk arasında. Halk O' nu sever. Çünkü zalim Bolu Beyi' ne baş kaldırmıştır. Baş kaldırı sebebi  babasının intikamını almak için önce kişisel olsa da, daha sonra zenginden alıp fakire dağıttığı için toplumsal ve siyasal bir boyuta dönüşmüştür. Ruşen Ali' yi Köroğlu olarak ünlendiren de sanırım bu dönüşüm olmuştur. Öyleki, efsane 16. yy' dan günümüze, taşıdığı mitolojik unsurlarla birlikte ulaşmış ve dağlar var olduğu sürece de yeni nesillere ulaşmaya devam edecektir.


İlgilenenler için: Köroğlu Dağları İç Batı Karadeniz' deki sıradağlardır. İç Anadolu Bölgesini, Karadeniz Bölgesine bağlayan bu sıradağların en yüksek noktası Aladağ kütlesi üzerindeki Köroğlu Tepesi(2499 m) ' dir.

Köroğlu Destanı, kahramanı Ruşen Ali' nin ve babası Koca(seyis) Yusuf' un Bolu Beyi ile mücadelelerini ele alır. Kahramanı 16. yy' da yaşamış Halk Ozanı Köroğlu' dur ( Ruşen Ali). Bu destan Yaşar Kemal' in "Üç Anadolu Efsanesi" kitabında anlatılmaktadır.

Köroğlu' nun atı " Kırat" da ünlüdür.



31 Mayıs 2013 Cuma






BİLGİ  ÜSTÜNE  SÖYLENENLER

İnsan, yaşamak ve varlığını sürdürebilmek doğayı ve çevresini tanımak, diğer varlıklara hükmedebilmek ve merakını gidermek için bilgi edinir. Bu bilgi edinme insanın en temel güdülerinden biridir. Her zaman ve her yerde bir şekilde bilgiye ulaşmaya çalışır, sorular sorar. İşte bu nedenledir ki, bilginin tarihi insanın tarihi kadar eskidir. Farklı yüzyıllarda, farklı coğrafyalarda ve farklı kültürlerde yetişen bilge insanların bilgi  üstüne söyledikleri:

"İnsan gönlü, dipsiz denizdir. Bilgi de, onun dibinde yatan incidir. inciyi denizden çıkarmadıkça, o, ister inci olsun, ister çakıl taşı, farketmez."
Yusuf Has Hacip - Kutatgu Bilig

" İnsan bir deryadır ilimle mahir
  İlimsiz insanın şöhreti zahir
  Cahilden iyilik beklenmez ahir
  işleği, ameli, hali yalandır."
  Aşık Veysel

" Hiç kimse size, içinizdeki bilginin şafağında halen yarı uykuda olandan bir zerre fazlasını açıklayamaz. Takipçileri arasında mabedin gölgesinde yürüyen bir öğretmen, size bilgeliğini değil sadece inancını ve sevgisini verebilir. Eğer gerçek bir bilgeyse, bilgeliğinin evine davet etmek yerine, sizi kendi aklınızın eşiğine doğru yönlendirir."
Halil Cibran

" Kendini okyanusta bir damla sanma. Bir damlanın içinde kocaman bir okyanussun."
" Soru da bilgiden doğar, cevap da."
Mevlana

Dikkatimi çeken, çağlar boyunca bilginin, derya, deniz ve okyanusla betimlenmiş olması; aleni  veya  metafor  olarak. Bilginin sonsuzluğunu anlatmak için sanırım. Bu  betimleme günümüzde de geçerliliğini sürdürüyor hala. 







27 Mayıs 2013 Pazartesi




EFSANELERİN  DAĞI: KAZ DAĞI ( İDA  DAĞI )



Antik Dönemdeki adıyla İda, günümüzdeki adıyla Kazdağları, benim içinse Efsanelerin Dağı' na trekking grubuyla gitmeye karar verdikten sonra, hayallerimin gerçeğe dönüştürülmesi süreci de başladı. Gitmeden önce yöre, Kazdağları ve bu dağlarda üretilen efsanelerle ilgili araştırma yaptım. Dünyada kaç tane dağ vardır ki, efsaneleşen? Ama, güzel ülkemizde epeyce var; hatırladığım kadarıyla Nuh Tufanı ile anılan Ağrı Dağı, Kommagene Kralı  I. Antiochos' un  yaptırdığı Tanrı heykellerinin bulunduğu Nemrut Dağı bunlardan sadece ikisi.

Kazdağları, Biga Yarımadasının en yüksek dağı olup Ege Bölgesi ile Marmara Bölgesini birbirinden ayırmaktadır. Çanakkale ve Balıkesir il sınırları içerisinde kalmaktadır. Kazdağı( İda), Kazdağları' nın (sıradağ) ortasında yer almaktadır. Bu yeşil dağlar, yaban kazlarının göç yolu üzerinde yer aldığı için Kazdağları olarak isimlendirilmiş aslında. Kaz çobanı Sarıkız ise malum efsane. İster efsaneye inanın, isterseniz ornitologların bilgisine, bu size kalmış. Ben, dağda yürürken efsaneye inanmayı tercih ettim. Çünkü, Sarıkızla, babasıyla ve Sarıkız' ın kazlarıyla birlikte yürümek istedim. Ayazma' dan uzakta yürüsek de, kendisine vadedilen  gücü, zenginliği reddedip,  sadece Afrodit' in verdiği sevgiyi kabul eden ve O' nu güzellik kraliçesi seçerek Hera ve Athena' yı kızdıran Paris' le de birlikte yürüdüm. Kazdağları yalnızca oksijenin bol olduğu değil, sevginin de bolca hissedildiği, gözlerin doğaya sevgiyle baktığı dağlar.Peki, biz o güzellikleri gözümüz gibi koruyabilecek miyiz?

Yürüyüşümüz,  Narlı' dan Kazdağı Tabiat Parkına  girişle başladı. Kızıl ve kara çamlardan oluşan ormanda yürümek, şırıl şırıl akan derelerin sesini dinlemek ve bol oksijeni solumak,efsaneleri duyumsamak : Masal diyarında gezinti bu olsa gerek...Masalı anlatan da sizsiniz, dinleyen de. Uzun bir yürüyüş ve zorlu bir inişten sonra masal dünyasından gerçek dünyaya " hoş geldiniz"  diyen pitoresk bir görüntü: Karşınızda  cennet gibi, Kelebekler (Gürlek Şelalesi ). Şelale gürleyerek, beyaz ve köpük saçan buz gibi sularını kayalardan aşağı akıtıyor. Altında oluşan doğal göl, durgunluğuyla adeta şelaleye meydan okuyor; kızgınlığın, gürlemen benim dinginliğimde kayboluyor diye. Burada saatlerce zaman geçirebilirsiniz, sıkılmadan. Biz de öğlen yemeğimizi gölün etrafında doğal plaj oluşturan kaygan kayaların üzerinde yedik, suyun esintiyle yüzümüze vuran serinliğinin tadına vardık. Gerçekten muhteşemdi, zorlu inişe değmişti. Sonra, her çıkışın bir inişi olduğu gibi, her inişin de bir çıkışı vardır misali aynı yoldan geri döndük. Yürüyüş sonlandığında, yorgun değildim. Bu durumun oksijen bolluğundan kaynaklandığı söylendi rehber tarafından. Doğruydu, çünkü başka hiç bir yerde böyle hissetmemiştim .Doğaseverlerle birlikte güzel bir yürüyüştü kısacası.

Kazdağı Tabiat Parkı girişinde yer alan tabelada yazan" İyiye ve güzele ulaşabilenler, zorlu yolları aşabilenlerdir " sözünün doğruluğunu zorlu yolu aşıp şelaleyi görünce onayladım. Güzele ulaşmıştım, iyiye ulaşmam da yakındı. Ayrıca, bu yürüyüşün benim için önemli bir yanı da 19 Mayıs günü gerçekleşmesiydi. Ve o gün,  Cennette bulunmamdı!...






22 Mayıs 2013 Çarşamba



TARİHTEN  NOTLAR -1-
(Son Hazaryalı)


Çiçek isminde bir Hazar prensesi Bizans imparatoru' yla evlenir ve bu evlilikten doğan çocuk, sonradan, Leon Hazar adıyla bu ülkeye imparator olur. Prenses Hristiyanlığı kabul eder. Bilindiği üzere Hazarlar, Yahudilik dinini kabul eden bir Türk devletidir. Prensesin çeyizleri arasındaki bir elbise sarayda dehşet ölçüsüne varan hayranlık uyandırır ve bu giysi "Çiçakyan" adıyla erkekler için tören kıyafeti olarak benimsenir.

İspanya' da bulunan Granada Hükümdarı' nın hekimi olan ünlü İshak Amon' un oğlu Jozef Amon, II.Bayezid' in özel hekimidir. Sultan Bayezid, çok sevdiği bu hekimden, İslamiyet' i kabul etmesini ister ve bunun simgesi olarak saraya beyaz sarık sararak gelmesi için üç gün süre tanır.( Osmanlı' da beyaz sarığı yalnızca Müslümanlar sarabilirlerdi.)
Amon, koynunda bir hançerle padişahın huzuruna çıkar ve " Haşmetlü Sultanım! Biz, çıkar uğruna ata dinimizi yadsıyacak olsaydık, bugün imparatorluğunuzda bulunmaz, mülkümüzün ve servetimizin bulunduğu İspanya' da otururduk. Senin gibi aydın ve bilge hükümdarın, inançlarımı zorlamayacağına inanıyorum. Ancak, kararında ısrarlı isen, ilk kez buyruğuna itaat etmeyeceğim, der ve ' Buyur, al şu hançeri ve göğsüme sapla!' diyerek hançerini ona uzatır. Padişah, ' Sadakatına hayranım. Karakter sağlamlığını takdir ediyor ve sana olan güvenimi koruyorum;' sözleriyle onu ödüllendirir.

Hazarlar' ın Karaitler boyundan gelen Karaylar İstanbul' a gelip Galata' da Karay- Köy diye bir mahalle kurarlar. Bugün oraya Karaköy denilmektedir.

Mısır' ın fethinden sonra, özellikle İstanbul' a sürgün getirilen Mısırlı ailelere gösterdiği adalet ve babasının hışmına uğrayarak hapiste çürüyenleri af edişi nedeniyle Sultan Süleyman' a halk arasında " Kanuni" denmeye başlar.


Kaynak: Cahit Ülkü - Son Hazaryalı Romanı.



16 Mayıs 2013 Perşembe




FUTBOLU  SEVMİYORUM


Derbi maçlarının veya önemli maçların olduğu günlerde haberleri izlemiyorum; futbol fanatiklerinin yaptıkları şiddeti görmemek, duymamak için. Ancak yine de kaçamıyorum ve duyuyorum üzülerek, içim burkularak. Anlayacağınız görmesem de duymamak mümkün olmuyor, savunma mekanizması olarak geliştirdiğim kaçış çöküyor...Enkaz altında kalınca, şu soruyu sormadan edemiyorum: Bir futbol topu ve o topla oynayan takım sevgisi bir insanın hayatından değerli midir? Bu soruya büyük küçük herkesin hayır diyeceğini biliyorum. Sözde " insan hayatı" her şeyden değerlidir de futbol maçlarından sonra pratikte neden değerini yitirir? Nedir, fanatikleri kan akıtacak, cinayet işletecek ruh haline bürüyen etmenler? Aşırı hırs mı? Tuttuğu takımın kazanmasıyla kendine prestij sağlama çabası mı? Aidiyet duygusu mu? Yoksa, sadece bir anlık cinnet mi? Maçtan sonra, bu holiganların içindeki şiddeti açığa çıkaran,  öldürme dürtüsünü körükleyerek gözlerini döndüren bunlardan hangisi?

Holiganizmle taraftarlığı bir birinden ayırmak gerekir. Holiganizm'in günümüzdeki anlamı "spor terörizmi" . Holiganlık, sporu şiddet yaratmaya alet etme amaçlı tutumken, taraftarlık ; bir şeyden, bir görüşten, düşünceden ya da birinden yana olma, ondan yana saf tutma anlamını içerir. Holiganların maçlara gelirken tek bir amaçları vardır: Kavga ve olay çıkarmak.  Holiganizm karşılıklı önyargı ve düşmanlıklardan beslenen sosyo-kültürel bir süreç olarak kabul ediliyor.

Gerçekten, bu konuda ülkemizde yeterli sayıda araştırma yapılmış mıdır? Bilmiyorum.  Ancak İngiltere' de holiganların kimlerden oluştuğuna dair binlerce araştırma yapılmış." Örneğin; Aberdeen Üniversitesi öğretim üyelerinden Richard Giulianotti, holiganların etnografik kökenlerine indiği araştırmasında sorunun, kentlerdeki diğer sosyal çelişkiler ile spor alanındaki rekabetin iç içe geçtiği bir sarmal halinde başgösterdiğine işaret etti. Giulianotti' ye göre, genç gruplar arasında son derece karmaşık, sosyal kökenleri bulunan, hem siyasi hem sosyal arka planı olan bir" Teritoryalizm", yani alan paylaşımı ve sahiplenmesi güdüsü de holiganizmi besleyen faktörlerden biri. " 

İşte,ülkemizde yapılan araştırmalardan birinin sonuçları":ELYADAL( Eleştirel Yaratıcı Düşünme ve Davranış Araştırmaları) nın" Futbolda Şiddet ve Fanatizm" konulu araştırmasına katılan toplam 437 katılımcıdan futbolda yaşanan şiddet olaylarından hangi kesim ya da kesimleri sorumlu tuttuklarına yönelik bilgi istenmiştir. Şiddet olaylarının sorumlusu olarak ilk sırada% 68.6' yla medya gösterilmiş, ardından% 63.8' le taraftarlar, % 52.4' le futbol kulüplerinin yönetimleri, % 46.9' la amigolar, % 30.4' le güvenlik güçleri, % 16.7' yle futbol oyuncuları, % 16.5' le hakemler, % 6.2' yle de teknik kadro sıralanmıştır. Medyanın ve kulüp yönetimlerinin şiddetin sorumlusu olarak algılanması gerçekten dikkat çekici ve galiba şimdi araştırılması gereken de bu algının ne kadar gerçek olduğu.

Futbolda yaşanan şiddet olaylarının nedeni olarak toplam 46 farklı neden belirtiliyor. Katılımcılara göre en önemli neden, Türkiye' deki eğitim seviyesi. Katılımcıların % 14.66' sı, Türkiye' deki eğitim seviyesinin oldukça düşük olduğunu ve futbolda yaşanan şiddet olaylarının da bu eğitimsizlikten ileri geldiğini öne sürüyorlar. % 7.92' lik bir oranda, insanların gündelik yaşamlarındaki sıkıntıları ve karşılaştıkları zorluklar nedeniyle deşarj olma ihtiyacı duyduklarını ve bu nedenle futbolda holiganizm ortaya çıktığını iddia ediyor. Araştırmaya katılan her 100 kişiden 7' si, holiganizmin nedeni olarak kulüp yöneticilerine atıfta bulunuyor. Bunun yanı sıra, ülkedeki dengesiz gelir dağılımı ve düşük gelir düzeyi de diğer bir neden olarak ortaya çıkıyor. İnsanlar düşük gelir düzeyi nedeniyle çatışmaların yaşandığını ve yaşanan bu çatışmaların da futbol sahalarına taşındığını ve hatta futbol sahalarının dışına kadar taştığını belirtiyorlar ( % 6.16). Kitle psikolojisinin, kendini bir grupla birlikte ifade etmenin ve kendini o grupla özdeşleştirmenin, bununla ilintili olarak pekişen ait olma duygusunun da söz konusu soruna neden olduğunun altı çiziliyor( % 5.92)." ( Guduwap.com ' un Tribün Terörü ve Bir Yaşam Biçimi: Holiganizm ' den alıntı.)

Yukarıda sonuçları verilen araştırmalar olayın sosyo-kültürel boyutlarıyla ele alınmış gibi gözüküyor. Bense, fanatikleri cinayet işlemeye yönelten psikolojik faktörlerin neler olduğuyla ilgili araştırma yapılıp yapılmadığını merak ediyorum. Bununla ilgili bir sonuç bulamadım maalesef. Ve yukarıdaki araştırma sonuçlarından çıkarılabilecek fanatik olan biri için takım taraftarı olmak " sadece bir etiket değil, çoğu zaman da yaşam biçimidir" şeklindeki çıkarıma katılmam mümkün değil. Yaşam biçimi diyerek, olayı sosyal yumuşatmaya vardırmak, taraftarın fanatikleşmesini kışkırtmaktan öteye gitmez:" Bu benim yaşam biçimim, kimse karışamaz" der geçer. Haksız da sayılmaz öyle değil mi?

 Anlatmaya çalıştığım nedenlerden dolayı, futbol demek bana şiddeti çağrıştırıyor. Ve ben şiddeti sevmiyorum. Futbol severler kızmasınlar ama bu çağrışımdan dolayı futbolu da sevmiyorum.






13 Mayıs 2013 Pazartesi




CÜCE  GEZEGEN




2005 yılında ezber bozan bir keşfe imza attı gök bilimciler: Güneş sisteminde bulunan 9 gezegenin haricinde bir gezegen olduğunu keşfettiler.Ve bu gezegenin, güneşe en uzak gezegen olan Plüton' dan daha büyük olduğunu saptadılar. Derken, gök bilimciler arasında "cüce gezegen" tanımı üzerinde tartışmalar başladı. Keşfedilen bu yeni gezegene bir isim vermek gerekiyordu. İşte bu tartışmalar nedeniyle, mitolojide kavga ve nifak tanrıçası olarak bilinen Eris' in adı verildi. Eris' in keşfi kendisinden daha küçük olan Plüton' u da yerinden etti: Uluslararası Astronomi Birliği Ağustos 2006 yılında yayımladığı bir bildiriyle, gezegen terimine yeni bir tanım getirdi. Bu yayımdan sonra, Eris' le birlikte Pluton da "cüce gezegen" sıfatını aldı.

Güneş sistemindeki gezegen sayısı Astronomi Birliği' nin kararıyla 8' e düşürüldü. 2006' dan itibaren ilköğretim öğrencilerinden başlayarak öğrenciler, güneş sisteminde 8 gezegen olduğunu öğrenecekler. Merak ediyorum doğrusu; öğrenciler arasında bu konuya ilişkin bir anket yapılsa Eris' ten haberdar olan öğrenci yüzdesi kaç olur?




11 Mayıs 2013 Cumartesi




DÜNYA  ATASÖZLERİ


Atasözü, sözlük anlamıyla" ataların, uzun denemelere, gözlemlere dayanan yargılarını genel kural, bilgece düşünce ya da öğüt olarak veren ve kalıplaşmış bir biçimi olan, halk tarafından benimsenmiş kısa, özlü söz" dür. Her milletin atasözleri vardır ve bu sözler halkın ortak yaratımıdır. Bu nedenledir ki Atasözleri,  toplumu her yönden yansıtır. Çünkü Atasözlerinde toplumsal ve doğal olaylar, kurallar, inanışlar, gerçekler, toplumun adet ve gelenekleri dile getirilir. Bir toplumun felsefesini anlamak için Atasözleri bize yardımcı olur. Bir durumu kısa ve özlü anlatması, yüzyılların süzgecinden geçerek günümüze ulaşması, kimi durumlarda öğüt vermesi Atasözlerinin toplum tarafından kabul görmesini sağlar.

 Arap Atasözleri, severek okuduğum Mısır' lı yazar Necip Mahfuz' un romanlarından. Diğerleri aldığım notlardan.

" Her şey üstüne üstüne geliyorsa, belki de sen ters gidiyorsundur."
Fransız Atasözü


" Yalanlarla ilerleyebilirsin ama oradan geri dönemezsin."
Rus Atasözü


" Ne yaptığını bilen bir düşman, gözü kara bir dosttan daha güvenlidir."
Arap Atasözü

" Gözler kendilerine, kulaklar ise başkalarına inanırlar."
Alman Atasözü

" Talihi olanların horozları bile yumurtlamaya başlar."
Rus Atasözü

" Senle dedikodu yapan, senin dedikodunu da yapar."
İrlandalı Atasözü

"Gözlerinin rengi, biçimi ne kadar farklı olursa olsun, gözyaşlarının rengi aynıdır."
Afrika Atasözü

" Kemik köpeğe şöyle der:' Çok sertim.' Köpek de cevap verir:' Olsun, zamanım var benim.' "
Arap Atasözü

" İntikam, soğuduğu zaman tadına varılan yemektir."
Roma Atasözü

" Hayat doğanın bir hediyesidir, ama iyi yaşamak için erdemli olmak gerekir."
Malay Atasözü

" Bu dünya bize dedelerimizden miras kalmadı, torunlarımızdan ödünç aldık."
Kızılderili Atasözü

" Temiz bir vicdandan daha yumuşak bir yastık yoktur."
Fransız Atasözü

" Güvensizlik, güven içinde olmanın anasıdır."
Fransız Atasözü

" Hayatın ilk yarısı, ikincisinin beklentisiyle geçer, ikinci yarısı ilkinin pişmanlığıyla."
Fransız Atasözü

" Değişim rüzgarları esmeye başlayınca, bazıları duvar inşa eder, bazıları ise rüzgar değirmeni."
Çin Atasözü

" Danışan dağı aşmış, danışmayan yolu şaşmış."
Türk Atasözü

" Yazın gölge hoş, kışın çuval boş."
Türk Atasözü



9 Mayıs 2013 Perşembe




BEYİN  EGZERSİZLERİ


Spor yaparak, beslenmemize dikkat ederek, zararlı alışkanlıklardan uzak durarak beden sağlığımızı korurken beynimizin sağlığını düşünüyor muyuz? Nasıl olsa genciz daha vakit var diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Vücudumuzdaki hücreler zamanla kendilerini yenileyebilme özelliğine sahipken, beyin hücreleri biz yaşadıkça sürekli ölerek azalmaktadır.

Beynimizdeki hücrelerin %90' ı glia hücrelerinden, %10' u nöronlardan oluşmaktadır. Yapılan araştırmalar gösterdi ki, nöronların elbirliği ile çalışması bizim düşünmemizi sağlıyor. Öyleyse, beyin egzersizleri yaparak nöronlara yardımcı olmalı, beyin sağlığını korumalıyız ki yaşlanırken hafızamızın gücü azalmasın ve beyin doğru düşünebilmeye devam etsin.

Bunun için neler yapabiliriz? Yaptığım araştırmada ve gittiğim "hafıza teknikleri" seminerinde öğrendiklerimi sizinle paylaşacağım. Burada önemli olan sağ ve sol beyin lob' larını aynı oranda çalıştırabilmek ve olumlu tutumla hafızayı güçlendirmek. Yani hafızanız zayıf olsa bile, bunu dillendirmemek ve" hafızam iyi " diyerek kendi kendinize telkinde bulunmak.

 Beyin egzersizleri yapmak hafızanızı güçlendireceği gibi yaşlılıkta bunama ve alzheimer gibi hastalıklara yakalanma olasılığını da geciktirecektir. Vücudumuzun komuta merkezi için vakit ayırmaya değmez mi? İşte! Yapmanız gerekenler:

Günlük yaşantınızda, alış-verişte hesaplamaları zihninizden yapın. Sonuç yanlış çıksa da doğrusunu bulana kadar devam edin.

Kitap okuyun. Kitapta ki karakterleri, yerleri, olayları zihninizde canlandırın.

Bulmaca çözün. Bulmaca eski bilgilerinizi tazeleyeceği gibi yeni sözcükler öğrenmenize de yardımcı olur.

Rutinin dışına çıkın. Bununla beyninizi şaşırtın. Diş fırçalarken farklı elinizi kullanın, yürürken geri geri gidin, sağ elinizle yazıyorsanız sol elinizi kullanmaya çalışın v.b.

İzleyerek öğrendiklerinizi veya aldığınız tarifleri hayata geçirin. Tabii ki pratikte uygulanabilir olanları.

Bir resim veya fotoğrafı inceleyip gözlerinizi kapatın, resmin veya fotoğrafın detaylarını düşünün.

Satranç ve dama gibi zeka oyunları oynayın. Bu oyunlar hızlı düşünmenize yardımcı olur.

Yabancı bir dil öğrenmeye çalışın, buna imkanınız yoksa yabancı kelimeleri öğrenip dilimizdeki karşılıklarını tekrarlayın.

Hayal kurun. Yapmak istediklerinizi ve yapacaklarınızı hayal edin.

Gördüğünüz gibi, beyni sağlıklı, hafızayı güçlü kılmak zor değilmiş. Şimdiden hepinizin beynine sağlık. Nöronlarınız uzun ömürlü olsun.
 

 


7 Mayıs 2013 Salı




İKİ  PRENSES


Shawakis kentinde kadın erkek, çoluk çocuk, herkes tarafından sevilen bir prens yaşardı. Hayvanlar bile ormandan onu selamlamak için gelirlerdi.

Ama insanlar arasında karısının onu sevmediği hatta nefret ettiği konuşulurdu.

Bir gün komşu kentin prensesi Shawakis prensesinin ziyaretine gelir. Başlarlar sohbete. Laf dönüp dolaşır kocalarına gelir.

Shawakis prensesi söze başlar ve:
" Senin kocanla yaşadığın mutluluğa gıpta ediyorum. Yıllardır da mutlu mesud yaşıyorsunuz. Ben ise kocamdan nefret ediyorum. Bana ait değil sanki o tek başına yaşıyor. Bu dünyadaki en mutsuz kadın benim" der.

Misafir prenses ona bakar ve der ki:
" Sevgili arkadaşım gerçek şu ki sen kocanı seviyorsun. Evet, öyle ve hala tükenmemiş bir arzuya sahipsin ona karşı. Bahçedeki kaynak gibi, kadın için hayattır bu. Asıl acınması gereken ben ve kocamdır. Çünkü sessizce katlanıyoruz birbirimize yıllardır. Ve siz ve diğerleri buna mutluluk diyorsunuz".

Halil Cibran - Gezgin ( Tercüme: Ercan Güneş)

 İçinde duygu barındırdığı için nefret bile olsa tükenmeyen arzu mudur mutluluk? Yoksa " içi beni yakar, dışı seni" misali birbirine sessizce katlanmak mı? Ya da her ikisi mi? Hiç biri mi? Bence,   bakan değil, gören gözlere göre   değişir.  Mutluluk, hiç bir şey beklemeden herkesi sevmektir, sevebilmektir.







5 Mayıs 2013 Pazar




YAŞAMIN  SIRRI  ÇÖZÜLÜYOR MU?



Günlük uğraşılar, yaşama dair rutin sıkıntılar o kadar çok vakit kaybettiriyor ki insana, dünyada olup bitenleri bazen es geçiyor: Yorgunluğunu atabilmek, dinlenebilmek için iletişim kanallarını devre dışı bırakıyor.  Oysa, bilim insanları durmadan, dinlenmeden çalışıyorlar, insan yaşamını uzatabilmek, daha kaliteli kılabilmek ve evrenin sırrını çözebilmek için. İşte! insanları yakından ilgilendiren, kimsenin kayıtsız kalamayacağı harika bir keşfin haberi:

" İsveç' in Karolinska Enstitüsü' ndeki Nobel Kurulu, 2012 yılı tıp-fizyoloji alanında iki bilim insanını ödüle layık gördü. İngiliz John Gurdon ve Japon Şinya Yamanaka, " hücrelerin özelleşmesi ve gelişimi hakkında çığır açan yeni bilgilere ulaşılmasını sağlayan araştırmaları dolayısıyla ' Nobel Ödülünü' kazandı.

İki bilim insanı, " olgun hücrelerin pluripotent olmak için programlanabileceklerini keşfetti. Gurdon ve Yamanaka, gerçekleştirdikleri çalışmalarda, özelleşmiş hücrelerin vücuttaki her dokuya dönüşebilecek olgunlaşmamış hücrelere dönüşebileceğini ortaya çıkardı. Yapılan keşif, hücrelerin ve organizmaların nasıl geliştiği hakkında devrim yaratabilecek yeni bir anlayış ortaya koydu.

Pluripotent, embriyonik gelişimin erken safhalarında, tüm bir canlıyı oluşturabilme yeteneğine sahip olan henüz farklılaşmamış hücreler anlamına geliyor." ( ntvmsnbc- 8 Ekim 2012)

Anladığım kadarıyla bu keşif şu anlama geliyor: Olgun hücreleri alıp geriye programlayarak yeni bir canlı oluşturabilme yeteneğine sahip henüz farklılaşmamış hücrelere dönüştürebiliyorlar.Bu özelleşmiş hücreler yeni bir canlı oluşturabileceği gibi, her dokuya dönüşebilecek olmaları nedeniyle eskiyen, işlevini yerine getiremeyen organların yerine yenilerinin oluşumuna da olanak tanıyor. Belki de yakın bir gelecekte organ nakli tarihe karışacak ve parası olan , yaşama doymayan veya yaşamdan vazgeçmek istemeyen insanlar, olgun hücrelerini geriye programlatıp yeniden hayata merhaba diyecekler. Tabii ki yeni doğmuş bir bebek olarak. Ne muhteşem bir keşif ama.

Teşekkürler John Gurdon ve Şinya Yamanaka...Beyninize sağlık...






1 Mayıs 2013 Çarşamba




KADIN  CİNAYETLERİNİN  SORUMLUSU  OTHELLO  SENDROMU MU?

Ülkemizde işlenen kadın cinayetlerinin nedenlerinden biri kıskançlıktır." Seven kıskanır" sloganıyla beslenen ruhlar, yerli yersiz kıskançlıklarla sevdiğine dünyayı dar eder. Sonra da "ya benimsin, ya kara toprağın" diyerek, kendisine yar olmayan kadını, kara toprağa gönderir.

Ünlü psikanalist Freud, normal kıskançlığın bile mantık dışı bir olay sayılması gerektiğini, böyle bir duygunun bilinç denetimi altında olmadığını dile getirir. Mantık dışı bir olay sayılması, kıskançlığı masumlaştırmaz, patolojik yapar.

Adını ünlü yazar William Shakespear' in "Othello" adlı eserinden alan "Othello Sendromu" diğer adıyla "Patolojik Kıskançlık" rahatsızlığı; kişinin sevdiği birini hastalık derecesinde kıskanması durumu olarak ifade edilmektedir. Öfke, baskı ve tehditlerle öldürmeye kadar gidebilen bir rahatsızlıktır. Çoğunlukla erkeklerde görülür; sevgiyi, sevgiliyi kaybetme korkusu, sadakatinden şüphe v.s. kıskançlık sebepleri arasındadır.

Psikiyatr Dr. Sümer Öztanrıöver, Othello Sendromuna ilişkin :" Bütün hezeyanlarda olduğu gibi hastanın aldatıldığına olan inancı, mantıklı açıklamalardan ve gerçek kanıtlardan etkilenmez. Eşinin telefona geç cevap vermesi, kapıyı geç açması, vücuttaki bir morluk, elbisedeki leke, perdenin açık olması aldatmanın kanıtları olarak görülür. İşlenen birçok cinayetin faili Othello Sendromu olabilir" dedi.  Eşine işkence edip cinayet işleyen bir çok erkeğin, Othello Sendromu çeken hastalar olabileceğini ekleyerek aşırı kıskançlığın özellikle gençler arasında sevginin kanıtı olarak görüldüğünü kaydederek," ılımlı bir kıskançlığın kabul edilebileceğini , ancak partnerinin davranışlarını, giyim tarzını, arkadaşlarını, seçimlerini değiştirmeye yönelik girişimler, hastalıklı bir kıskançlığın göstergesidir.Kıskanılan kişi ödün verdikçe, kıskançlık da artacaktır. Ödün verilmediği için biten ilişkinin acısı, ömür boyu prangaya mahkûm yaşamaktan kat kat iyidir." dedi.(10 Şubat 2012 tarihli Hürriyet Gazetesi(Sağlık-Yaşam)

Eşinden şiddet gören kadınların, kadın korunma evlerinde korunmaya alınması ve mahkemelerin verdiği evden uzaklaştırma cezasının kadınları koruyamadığını  gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde okuyoruz maalesef. Şiddet eğilimi gösteren koca, bir şekilde kafasına koyduğunu gerçekleştiriyor, hem de alenen ve kimse müdahale etmiyor göz göregöre gelen cinayete. Neymiş efendim, aile-namus meselesine karışılmazmış. Kim demiş? Belli değil. Ve belli olmayan saçma sapan bir söz uğruna, nice canlar kaybediliyor. Devlet, mağduru koruyamıyor.

Kıskançlık insan doğasında varolduğuna ve bilinç denetiminde olmadığına göre; kıskançlığın azı karar, çoğu zarar diyebiliriz miyiz? Kıskançlık nedeniyle işlenen cinayetlerin faili "Othello Sendromu" olabileceğine göre; bu rahatsızlığı olanlara tanı konularak, tedavilerinin yapılması cinayetleri önleyebilir mi? Bekleyip görmek yerine bir an önce çare bulmalıyız. Bulmalıyız ki, nice masum canlar kaybedilmeden, bu kanayan yara iyileştirilsin...






28 Nisan 2013 Pazar




KEHLE-İ  İKBAL (TALİH  BİTİ )


Damat Rüstem Paşa'nın Süleymanname'de yer alan bir minyatürü, 16. yüzyıl
(tr.wikipedia.org)




Kanuni' nin Veziriazamı ve damadı olan Rüstem Paşa' nın lakabı kehle-i ikbal (talih biti) miş. Rivayet odur ki;  Paşa'nın hızla yükselmesini çekemeyenler ve onun şerrinden korkanlar daha da yükselip hele de Padişah' a damat olursa, başlarına bela olur düşüncesiyle Paşa' nın cüzzamlı olduğu dedikodusunu yayarlar. Ve bu hastalığa tutulan Padişah' a damat olmamalıdır derler. Bu dedikodu Dersaadet (İstanbul) e ulaştığında Rüstem Paşa Diyarbekir Beylerbeyi' dir. Dedikoduya sebep, Kara Rüstem Paşa' nın geçirdiği çiçek hastalığı nedeniyle suratının delik, deşik olmasıdır.

Kanuni  önce bu söylentilere inanmadıysa da; yabancı elçilikler dahi aynı dedikoduyla çalkalanınca şüpheye düşer. Biricik kızı Mihrümah Sultan' ı evlendireceği müstakbel damadı hakkında söylenenleri incelemesi ve  teşhis koyması için saray hekimlerinden Mehmet Ağa' yı tam yetkiyle Diyarbekir' e gönderir.

Hekim Mehmet Ağa, Rüstem Paşa' nın giysilerini, konağını v.s. gizlice tetkik eder, Paşa' nın hekimin ne sebeple oraya geldiğinden haberi yoktur. Bir gün hekimle paşa karşılıklı otururlarken hekim, Rüstem Paşa' nın alnında gezinen biti görür ve sevinir; biti alıp bir şişeye koyarak şişenin kapağına hava delikleri açar ki, bit İstanbul yolculuğuna dayanabilsin. Sonra paşaya Diyarbekir' e geliş nedenini açıklar, rahatlamış olarak.

Hekim Mehmet Ağa, saraya varınca bu biti Padişah' a övünçle gösterir: "Kur' an' a el basarım ki der, Rüstem Paşa cüzzamlı değildir. Bütün hekimler, hatta ahali bilir ki; bit cüzzamlıya yaklaşmaz." Kanuni, bu açıklamadan sonra kızı Mihrümah Sultan'la paşanın evlenmelerine onay  verir. 

Rüstem Paşa' nın biti, şansına yardım etmiş, sağlıklı olduğu bit sayesinde kanıtlanan paşa, Anadolu Beylerbeyliğine terfi ederek Padişah damatlığına da hak kazanmıştı.

Görülüyor ki; talihi olanların biti bile işe yarıyor. Rüstem Paşa' nın başına" talih  kuşu" yerine " talih biti" konmuş vesselam ve ondan sonra yürüyen paşayı kimse tutamamış...Rüstem Paşa' nın Osmanlı' da ilk rüşveti başlatan, alan ve damat olduktan sonra karısı ve Kayınvalidesi Hürrem Sultan' ın destekleriyle İmparatorlukta Padişah' tan sonraki en zengin ve varlıklı ikinci kişi olduğunu hatırlatmam gerek sanırım. Talihin böylesi, kimin başına diyelim?


Dip Not: Rivayet Cahit Ülkü' nün Rüstem Paşa Kitabından aktarılmıştır.


22 Nisan 2013 Pazartesi




KAN  GRUBUMUZDA  NE  YAZIYOR? 




Irksal özellikler ten rengine, etnik kökene, coğrafi konuma ya da kültürel köklere bağlı olsa da, insan ırkının ortak yönü kan kardeşliğidir. Bütün medeniyetlerin kan bağlarıyla kurulduğu, bilinen ilk insan olan Neandertal' den ( 500.000 yıl önce) günümüze tüm insanların kan gruplarının dört ayrı grupta toplandığı ve insan kimliğimizi oluşturmak için kan grubunun coğrafya ve ırkla iç içe geçtiği kanıtlandığından, kan grubu etnik kökenden daha belirleyicidir.

"İnsan ırkı dünyaya yayılmaya ve beslenme düzenini değişen şartlara göre adapte etmeye mecbur kalınca bu yeni beslenme düzenine uyum sağlayabilmek için sindirim ve bağışıklık sisteminde adaptasyonlar gerçekleşti. Bu değişimler, insan gelişiminin kritik noktalarına geldiği gözlenen, kan grubu oluşumları olarak yansıdı. işte! Kısaca, kan grubu oluşumlarının tarihsel süreci:

1-İnsan ırkının, besin zincirinin en üst sırasına yükselmesi( 0 grubunun gelişimini tamamlaması).
2-Avcı-toplayıcı formundan yerleşik çiftçi formuna geçiş(A grubunun ortaya çıkması).
3-İnsanların Afrika' daki yurtlarından Avrupa, Asya ve Amerika' ya göç etmesi ve ırkların birbiriyle karışması(B grubunun ortaya çıkması).
4-Birbiriyle hiç ilgisi olmayan grupların modern çağda bir araya gelmesi(AB grubunun ortaya çıkması).

Her kan grubu, atalarımızın beslenme düzeni ve davranış biçiminin genetik mesajını taşır. İlk çağlardan bugüne çok uzun zaman geçmiş olsa da bu mesajlar bizi hala etkilemektedir." (Dr. Peter J. D' Adamo- Kan Grubunuza Göre Beslenme)

En eski grup olan 0 grubu avcı olup verimli av alanları azalınca göç etmeye başladı ve et peşinde koşarak çook uzaklara gitti; Afrika' dan çıkıp Avrupa ve Asya' ya göç etti. Bu göç 0 grubu olan ana nüfusun bütün dünyaya yayılmasını sağladı.

Yerleşik hayata geçişle toprak işlenmeye ve hayvanlar evcilleştirilmeye başlanınca avcılık yetenekleri yerini farklı bir tür toplum dayanışmasına bıraktı: Planlama ve organize olma günlük hayata girdi. A grubu geni, ilk çiftçi toplumlarda gelişmeye başladı. 0 grubundan A grubuna geçiş çok hızlı oldu .Hayatta kalabilmek ve beslenme düzeni değişikliğine karşı koyabilmek için A grubu ortaya çıktı.

B grubu, ilk önce Hindistan' da ve Asya' nın Urallar bölgesinde Kafkas ve Moğol aşiretleri arasında ortaya çıktı ve Moğolların ve göçebe aşiretlerin yayılmasıyla B grubu Avrasya' ya yayıldı. B grubu, Avcı ve çiftçi arasında denge unsurudur adeta.

Çok nadir bulunan ve en son ortaya çıkan AB grubu, A grubu Kafkaslarla B grubu Moğolların karışımından ortaya çıktı. Evrimsel bir gizem olarak adlandırılır. Biyolojik olarak kompleks bir kan grubudur. Onları üzdüğünüzde bile kin tutmayan, sizi kollarınızı açarak karşılayan, her durumda en doğru şeyleri söyleyen kişilik  özelliklerine neden olduğundan, şifacı ve ruhani liderlerin çoğunun kan grubu olarak da bilinir.

Atalarımız bize, kan gruplarımıza yazılmış olan özel bir miras bırakmıştır. Öyle ki, bu miras bizim mizacımızı bile etkilemektedir. Yani, kan grubunuz kişilik özelliklerimizi ele vermektedir. Aman dikkat!


Dip Not:  Kan grubunuza göre kişilik özelliklerinizi merak ediyorsanız; Dr.Peter J. Adamo' nun Kan Grubunuza Göre Beslenme Kitabında bulabilirsiniz.




19 Nisan 2013 Cuma




BUNLARI  BİLİYOR MUSUNUZ?


Oxytocin hormonu fazla salgılananlarda "empati" duygusunun yüksek olduğunun nörobilimciler tarafından keşfedildiğini,

Arthur Miller' in "Cadı Kazanı" kitabının tiyatroya uyarlamasını Jean Paul Sartre' ın yaptığını,

İnsan düşüncesinin doğru bir şekilde odaklandığında, fiziksel kütleyi, etkileyebilme imkanına sahip olduğunun ( kaşık bükme v.s.) kanıtlandığını,

Günümüz Ortadoğusunun biçimlenmesinde(Irak-Mezopotamya)-Suriye-Kuveyt-Ürdün-Filistin ve Arap Yarımadasındaki ülkelerin sınırlarının çizilmesinde belirleyici olan kişinin, Çöl Kraliçesi diye anılan İngiliz Gertrude Bell olduğunu ve İngiliz Ajanı Arabistanlı Lawrance' ı, bir anlamda yetiştiren kişi de olduğunu,

Romalıların yiyecek ve içecekleri soğutmak için kurşun kaplar kullandığını; birçok tarihçinin Roma İmparatorlarının tuhaf davranışlarını zaman içinde kurşundan zehirlenmiş olma ihtimalleriyle açıkladığını biliyor musunuz?



17 Nisan 2013 Çarşamba




FEMİNİST

Tanzimattan sonra edebiyatımıza giren hikaye;yalın bir olay örgüsü,kısa ve özlü anlatımı, karakterlerin az olması ve okunduğunda insanda yoğun duygular uyandırması nedeniyle okunması kolay, yazılması ise ustalık gerektiren bir edebi türdür. Ünlü hikayecilerimizin isimlerini saymak gerektiğinde akla hemen Ömer Seyfettin, Sait Faik Abasıyanık gelir. Ders kitaplarında da bu iki yazarın hikaye örnekleri vardır. Oysa isimleri az duyulmuş olsa da, çok güzel hikayeler yazan yazarlarımız vardır. Bu yazımda, Mahmut Şevket Esendal'ın(29.3.1883-16.5.1952) Feminist hikayesinin özetini aktaracağım. 

İşte hikaye:" Vilayet memurları yemeğe çıkarlar. İstatistik Müdürü Salim bey, merdivenlerden inerken, ayrı ayrı  kalemlerde çalışan birkaç gencin aralarında konuştuklarını ve içlerinden birinin elini göğsüne vurarak, arkadaşlarına meydan okur gibi:
-Ben feministim, feminist... dediğini duyar.
Bu" feminist" sözü Salim beyin aklına takılır. Çokça kullanılan bir söz. Manası ne olsa gerek? "Kadıncı" demek mi? Yemekten sonra dairede çalışırken gene aklına gelir. Bir bilenden sormalı diye düşünür.
Akşam üstü, merkez kahvesinde tavla seyrederken yeniden hatırladığı bu soruyu, yanındaki masada oturan orta mektep hocalarından Aytaş beye sorar:
-Aytaş bey, der, feminist ne demektir?
Aytaş bey, uykudan uyandırılmış gibi süzük gözlerle döner, Salim beye bakar" Beni imtihan mı edeceksin?" demek ister gibi:
-Sanki bilmiyor musun? der.
-Biliyorum ama, gene de soruyorum. Biliyorsan söyle.
Aytaş bey, dargın:
-Birader, der. Hem biliyorsun, hem de gene ne diye soruyorsun?
Salim bey sıkılır.
-Söylesen ne olur, der. Belki bilmediğim var da onu öğrenmek istiyorum!
Öteki yüzünü çevirmeyerek:
-Bilmiyorum, birader, der.
Tavla oynayanlardan biri, eski "Sahil Sıhhıye" memurlarından Kerim bey, eşi, akranı arasında bilgiç geçinen biridir. Aytaş beye, Salim beyin ne sorduğunu sorar.
-Hiç canım, alay etmek istiyor.
Salim bey kızar gibi olur.
-Hiç alay etmek istemiyorum, der. Feminist ne demektir, diye soruyorum. Ne olur, sorulmaz mı?
Kerim bey, pulları düzelterek:
-Yani, feminist ne demektir, bilmiyor musunuz? der.
-Farzediniz ki bilmiyorum, yahut biliyorum da gene soruyorum.
-Güzel, feminist sizce ne demektir?
-Bence ne demekse demek, ben sizden soruyorum.
-Biz söyleyeceğiz ama, siz bildiğinizi bir söyleyin bakalım!
-Ben bildiğimi söyleyecek olsam, sizden hiç sormam.
Kerim beyin arkadaşı bu muhabbetten sıkılınca, tavla oynamaya devam ederler.
Salim bey susar. Bu kelimeden sezindiği manayı iyice, açıkça bilmediği için, söylemek istemiyordu. Karşısındakiler de onun gibi olmalıydılar ki onlar da söylemekten çekindiler. Söz de böyle kaldı. O günlerde eski Fransızca hocalarından Cemil beye rastgelir. Ona sorar:
-Cemil bey, bu feminist ne demektir?
-Feminist, işte, feminin var ya!..Fem, fam, ikisi bir asıldandır. Malum, kadın demek. La femme, müennes, ancak feministi nasıl tercüme etmeli?..Bana kalsa tercüme ederken...
Cemil bey düşünür, sonra dilimizin dil olmadığını, aradığınız tabirin karşılığının bulunamadığını, geçen sene toplanan komisyonda bu konuyu gündeme getirdiğini ancak ödenek yoktur denilerek konunun ertelendiğinden bahisle dilimizden şikayet eder ve konuyu Salim beyin biraderinin askerlik işine getirerek  değiştirir. Sonra da müsaade isteyerek gider.
Salim bey düşünür, araya lakırdı karıştı, feministi anlayamadık der.
Birkaç gün sonra, bir akşam üstü, bilmem hangi dairenin hangi kaleminin müdürü, genç ediplerimizden R.Raif beye rastgelir. Salim bey feministi ona da sorar:
-Kuzum, Rıfat bey, der, bu feminist ne demektir?
-Feminist? Feminizm, azizim nasıl arz edeyim...
.......
Raif bey, sözü dolandırıp "Nerkis" mecmuasında yazdığı yazılara getirip Salim beye o yazıları görüp görmediğini sorar. Şimdilerde ne öyle bir mecmua çıktığını, ne de öyle yazan olmadığını çünkü okuyanın kalmadığını söyler. Sorusuna cevap alamayan Salim bey susar. İçinden" bunu bilen elbette vardır ya, ben rastgelemedim" diye düşünür. Ve ondan sonra her önüne gelene sormağa başlar.
-Recai bey, sen çok bilgiçsin, feminist nedir?
-Tuvalet sabunu!
-Nasıl tuvalet sabunu? Ben sana bu kelimenin manasını sordum.
-Ben sabun soruyorsun sandım!
-Kabahat bende, seni bilirim de gene de soruyorum.
Birkaç gün sonra, gene bir arkadaşına:
-Hikmet beyefendi, affedersiniz, bir istirhamım vardı. Feminist nedir?
-Azizim, bir meslek. Bir de gazetesi vardı sanıyorum. Bir gazete çıkarıyorlardı...Tarihi efendim, 1800...evet, 1874-1875 olacak. Evet ama, bir kere de bakar arz ederim. Haaa, yok pardon, o "Femina" idi. Evet Femina! Ve tesis tarihi efendiiim, 1908 yahut 1909 olacak. Diğeri şimdi hatırımda yok, evde bakar arz ederim.

Bazı şeyler böyledir. Tilkinin kuyruğu gibi. Kapanın bir biçimsiz yerine sıkıştı mı, çıkmaz.Salim bey, bu rahatsızlıkla, bu feministi o kadar sordu ki, sonunda adı feminist kaldı. Dahası, ona bu adın nereden kaldığını bilmeyenler, onu bu meslek sahiplerinden biri sandılar; kadınlar müsamerelerinde konferans vermeğe çağırıyorlar, yeni çıkan gazeteler kadın sahifeleri için ondan yazı istiyorlar. " 

Bu hikayeyi her okuduğumda, güleyim mi, ağlayayım mı karar veremiyorum bir türlü. Gülmek istiyorum, çünkü geldiğimiz bu noktada değişen pek bir şey yok!..Hala, konudan bihaber insanlar, kavramsal anlamını bilmediği konularda ahkam kesiyorlar, ağzı olan konuşuyor yani.
Ağlamak istiyorum, çünkü bilgiye değer verilmiyor ama bilgiçlik taslayanlar baş tacı ediliyor, yok yere ünlü olmaları sağlanıyor. Bu öyküyle, Simone de Beauvoir' ın kulakları çınlamış mıdır merak ediyorum doğrusu. Öykünün yazıldığı tarihte yaşıyordu da.


Kaynak: Türk Hikaye Antolojisi- Varlık Yayınları' ndan (Şubat-1975) aktarılmıştır.








15 Nisan 2013 Pazartesi





MOĞOLLAR
(Yam - Pony Express 


Moğol steplerinde doğan bir çocuğun(Timuçin), sonraki yıllarda tarihin gördüğü en büyük imparatorluklardan birini, Moğol İmparatorluğu' nu(1206-1294) kurduğunu, bu imparatorluğun kuruluş harcında milyonlarca insanın kan ve gözyaşının bulunduğunu, bu nedenle; bazılarına göre muazzam bir imparatorluk kuran yaman savaşçılar, bazılarına göre de karşılarına çıkan her şeyi yok eden acımasız barbarlar olarak nitelendirildiklerini hatırlatarak, Moğollarla ilgili çok bilinmeyen tarihi olaylardan birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:

"Moğol İmparatorluğu, Cengiz Han(Hanlar Hanı) tarafından belirlenen ve düzen ya da kanun anlamına gelen "yassa"larla yönetilirdi. Kanunlar önünde herkes eşitti.Bütüne bakıldığında yasalara dayalı bu sıkı disiplin, Moğol İmparatorluğu' nu güvenli bir ülke haline getirmiş,"Moğol Barışı" kavramının doğmasına yol açmıştı.

Moğolların "Yam" olarak isimlendirilen oldukça etkili bir haberleşme sistemi vardı. Bir postacı bir ordudan diğerine ortalama 40 km kadar gider, postanın en hızlı şekilde ulaşmasını sağlamak için 40 km sonunda ya postayı başka bir haberciye verir ya da dinlenmiş bir ata binerdi. Moğol sürücüleri günde ortalama 200-300 km yol alırdı! 600 yıl sonra Amerika' da kurulan hızlı posta şirketi Pony Express, tamamen Yam' dan ilham almıştı.

Moğollar, iki kez Japonya' yı işgale yeltenmiş, her ikisinde de Moğol donanması, Japon denizinde kasırgaya yakalanarak imha olmuştu. Japonlar, kendilerini Moğollar' ın elinden kurtaran bu vakalara mucize gözüyle baktılar ve böylelikle ortaya "Kutsal Rüzgar" kavramı, diğer bir deyişle Kamikaze çıktı! Japonlar bu olaylardan 650 yıl sonra Pasifik' te savaştıkları Amerikan donanmasını hedef alan intihar saldırılarını gerçekleştiren pilotlarına da kamikaze diyeceklerdi."


Dip Not: Ali Çimen' in "Tarihi Değiştiren İmparatorluklar"kitabından alıntılanmıştır.








12 Nisan 2013 Cuma




SEVDİĞİM  SÖZLER


"İsteklerinizi, hayallerinizi küçümseyen kişilerden mümkün mertebe uzak durun! Ruhu küçük insanlar, başkalarını da daraltmak, azaltmak ister." Mark Twain

"Şeytan yalnızca sunar, insan isterse seçer." Oscar Wilde

"Başarının ana babası çoktur, başarısızlık ise yetimdir." Buda

"İnsan ne kadar az düşünürse o kadar çok konuşur." Montesquie

"Birileri arkanızdan konuşuyorsa, onlardan öndesiniz demektir." Anton Çehov




10 Nisan 2013 Çarşamba




BARIŞ  YERİ :  KUDÜS

Kral Davud  şehri inşa ettirdiğinde, yüzlerce yıl bitmeyecek bir savaşın başlangıcına neden olduğunu biliyor muydu acaba? Bilinmez ama, üç semavi dinin(Yahudilik, Hristiyanlık, Müslümanlık) kutsal kabul ettiği şehir olan Kudüs' ün İbranice adı olan Yeruşalayim "barış yeri" anlamına gelir. Ne yazık kİ barış yerinde savaş hiç bitmez! Dinler arası diyalog sağlanmadığı sürece de biteceğe benzemez.

Arapça el-Kudsu'ş Şerif, İbranice Yeruşalayim, İngilizce Jerusalem isimleriyle anılan Kudüs şehrinin kutsiyetinin: "Hristiyanlar için Tanrı' ya giden yol; İsa' nın çarmıha gerildiği ve göğe yükseldiği, son yemeğin yendiği Viç Dolorosa ve Haç Tepesi' nin bulunduğu kent; İsa' nın doğduğu Beytüllahim' in komşusu olmasından,
Müslümanlar için, Allah' a açılan kapı; İslamın üçüncü kutsal kenti; Hz. Muhammed' in efsanevi küheylanının sırtında, Mekke' den gelip mucizevi bir şekilde gökyüzüne yükseldiği yer(Mir'aç) olmasından,
Yahudiler için, ana yurtlarının simgesi; İbrani kavimlerini birleştiren Kral Davud' un kurduğu, Eski İsrail' in başkenti; Tanrı' yla yaptıkları sözleşmeyi, On Emri içeren taş tabletlerin bulunduğu kutsal sandığı koruyan şehir" olmasından kaynaklandığını biliyor musunuz? ( Janet Wallach-Çöl Kraliçesi)

Bu kutsal şehirde; Yahudiler için Ağlama Duvarı' nın, Hristiyanlar için Kıyamet Kilisesi' nin ve Müslümanlar için de Mescid-i Aksa' nın bulunması şehrin dinler arasında paylaşılamamasına neden olmakta.

"Batıda, bugün sadece İbranice Yeruşalim' in batı dillerindeki yazılış şekli olan Jerusalem kullanılmaktadır. Kuruluşundan bugüne kadar Kudüs şehrinin aldığı isimlere baktığımızda, buraya hakim olan toplumlardan hangisinin dili ile ifade edilirse edilsin, iki temel özellik göze çarpmaktadır: Barış ve Kutsallık. Ancak bu isimlerden birincisi her zaman ikincisine feda edilmiş ve Kudüs İslam hakimiyeti ve özellikle Osmanlı idaresi hariç tutulursa, tarih boyunca göz yaşı, zulüm ve büyük istilaların getirdiği büyük tahribatlara uğramıştır. Şehrin bu durumu içinde bulunduğumuz  yüzyılda da devam etmektedir."( Muammer Gül,  F.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi-2001)

24 Ağustos 1516' da Merc-i Dabık Savaşında Memluklerin bozguna uğraması sonucunda; Yavuz Sultan Selim' in Mısır yolunu emniyete almak için görevlendirdiği Vezir-i Azam Sinan Paşa tarafından fethedilen Kudüs, Osmanlı yönetimine girer.

Osmanlı yönetiminin, Kudüs' de bulunan kutsal yerlerin yönetimini üç semavi dinin temsilcileri arasında paylaştırarak  sorun çıkmasını nasıl engellediğini Falih Rıfkı Atay' ın yazdığı "Zeytindağı" kitabından öğreniyoruz: Zeytindağı Kudüs' de bulunan ve Yahudilerce kutsal kabul edilen dağın adıdır. Kitapta Kudüs' ün yönetimi şöyle anlatılır: İsa' nın mezarı etrafında çepeçevre Müslüman jandarmaları nöbet tutar. Kilise içinin her parçası bir başka millete ayrılmış: Her millet kendi yerini süpürür, yıkar ve taşı üstüne yalnız o milletin ayağı basar. Birinin süpürgesi ötekinin taşına dokunduğunda cinayet olur. Kilisenin anahtar bekçisi Müslüman olan bir Hocadır. Kilisenin bakım ve onarımının sevabını paylaşamadıklarında çıkan kargaşayı jandarmalar engeller ve onarımı Osmanlı yaparmış.

Dün, Osmanlı' nın kavgasız, gürültüsüz yönettiği bu kutsal şehirde, adına uygun bir şekilde barış rüzgarlarının esmesi ve bu rüzgardan tüm Ortadoğu' nun yararlanması dünya barışı için kaçınılmazdır. Barış ve kutsallıktan birinin diğerine feda edilmeden, barış yerinde birlikte hayat bulmaları zor değil. Yeter ki, bunun olabileciğine inananlar ilk adımı atma cesaretini gösterebilsinler.




                    
     
  

8 Nisan 2013 Pazartesi




ARTHUR SCHOPENHAUER'DAN İKİ ANEKDOT





Arthur Schopenhauer' in zekasıyla ilgili pek çok anekdot anlatılır. İşte onlardan ikisi:
Bir keresinde aynı yerde yemek yiyenlerden biri onun basitçe "bilmiyorum" diye yanıtladığı bir soru sorar. Adam, "Vay vay, sizin gibi büyük bir bilgenin her şeyi bildiğini sanırdım!" deyince Schapenhauer, "Hayır, bilgi sınırlıdır, yalnızca aptallık sınırsızdır," diye yanıt verir.

Schapenhauer' e bir kadın tarafından ya da kadınlar ve evlilikle ilgili bir soru sorulduğunda istisnasız ters tepkiler alıyordu. Bir keresinde ne kadar mutsuz bir evliliği olduğunu uzun uzadıya anlatan çok geveze bir kadının arkadaşlığına katlanmak zorunda kalır. Schopenhauer onu sabırla dinler, ama kadın kendisini anlayıp anlamadığını sorduğunda, "Hayır, ama kocanızı anlıyorum," diye yanıt verir.


Dip Not: Anekdotlar Irvin Yalom- Bugünü Yaşama Arzusu' ndan alınmıştır.


5 Nisan 2013 Cuma



SULTAN II.BAYEZİD NASIL "VELİ" OLDU?




 13/14 Eylül 1509 yılında meydana gelen, İstanbul, Rumeli ve Çorum civarını harabeye çeviren Kıyamet-i Suğra( Küçük Kıyamet) diye anılan  müthiş deprem sırasında Osmanlı tahtında II.Bayezıd oturmaktadır. Artçı depremler günlerce sürer. Öyleki Padişah İstanbul' dan Edirne' ye gider. Edirne' de tufan gibi yağan yağmur sonrasında her tarafın çamur ve balçık deryası  olduğunu görünce de dayanamaz ve İstanbul' a geri döner. Topkapı Sarayı' na girişinde Padişah' a ilham gelir ve İstanbul' un değişik yerlerinde dört yüz kuyu açılmasını emreder. Lağımcılarla bostancılar kuyuların yerlerini kestiremeyip tartışmaya başlayınca müneccimbaşının öğüdüne uyulur; dört tane doksan dokuzluk tesbih, Veli Bayezid hazretleri "imdi" der demez divandaki dört vezirin hep birden asılmasıyla koparılıp taneleri ak ipekliden sergi üstüne saçılır ve her bir kehribarın durduğu yerden cihet tutulup ona göre Dersaadet' in dört yüz yerinde derin kuyular açılır. Bayezid' in kerametinden olsa gerek, dünyanın oynaşması o saatte durur.Dört gün sonra Padişah' ın ululuğu sahih olunca dört yöne tellallar salınıp" Hazret-i Bayazid' i Veli sayesinde Gazab-ı İlahi' nin yatıştırıldığı, bundan böyle kul takımından kimsenin taştan bina eylemeyeceği, İnşa'Allah yaz gelmeden tüm memleketin yeniden mamur hale getirileceği" herkese duyurulur.(Cahit Ülkü-Rüstem Paşa Kitabı' ndan)

Dört yüz kuyuyu açtırmasıyla depremi sona erdirdiğine inanılan Padişah, kullarının gözünde bir "Veli" dir artık; Veli Bayezid olarak tarihteki yerini alacaktır.
Ancak fermanıyla taş bina yapılmasını yasaklayan Veli Padişah'ın, İstanbul' a ne büyük kötülük yaptığı daha sonraki yıllarda anlaşılacaktır. Ahşap evlerin yapılmasıyla ve evlerin yapımı sırasında yola taşmalara göz yumulmasıyla daralan yollar, çıkacak olan İstanbul yangınlarına müdaheleyi oldukça zorlaştırır. Bizans döneminden kalan yapılar bu yangınlarda yanar, kül olur.

Bilmenizi istedim sadece. Çünkü tarih, bugünü hazırlayan dündür.Ve bugün de yarını hazırlayan dün olacaktır...