23 Haziran 2026 Salı

 



BAHÇESARAY MÜKÜS ÇAYI




Van'ın dağların arasına saklanan Bahçesaray ilçesinin eşşsiz doğasını gidip görmek gerek. Yıllardır çözülemeyen ulaşım sorunu nedeniyle ilçe nüfusunun göç vermesi ilçede yaşayanları üçte bir oranında azaltmış. 1630 metre rakımlı bu küçük ilçeye varmak için Bitlis-Hizan bağlantılı stabilize yolu takip ettik. Bu yol eski olmasına rağmen tüm mevsimlerde açıkmış. Stabilize yol yılan gibi kıvrılarak dağlara doğru ilerledi, yükselti 2800 metreye ulaşınca mola verdik ve fotoğraf çektik. Çevredeki tüm dağlar ve zirveleri Mayıs ayı olmasına rağmen karla kaplıydı. Sonrasında  yine kıvrım kıvrım ve dolambaçlı yollarla inişe geçerek ilçe merkezine ulaştık. Yolculuk kolay değildi. İlçede yaşayanların en önemli geçim kaynağı ceviz ve bal üretimiymiş. Tarım ve hayvancılık da yapılıyormuş. Ama yüksek dağların arasında kalan ilçe topraklarında tarım yapmanın zorluğu da tartışılmaz. 



Müküs Çayı, ilçe merkezine yaklaşık iki kilometre uzaklıkta Subaşı mevkiinde ulu bir dağın eteklerinde bulunan bir mağaradan devasa bir debiyle çağlayarak akıyordu. Dağlardan süzülen kar suları mağaranın içinden çıkarak, adeta bir şelale gibi çağıldayarak hem seyrine doyumsuz bir manzara oluşturuyor hem de müzik şöleni sunuyordu. Mağara ve çevresi masal diyarıydı sanki. Şairlerin bu coşkulu akıştan esinlenip şiirler yazmasına şaşırmamalı.



Binlerce yıldır aynı kaynaktan fışkırarak Bahçesaray, Beğendik ve Pervari topraklarına can veren bu eşsiz su, Pervari çıkışında Çatak Nehri ile buluşur ve birlikte Botan Vadisi'ne hayat taşırlar. Ardından Irak topraklarına süzülür, Dicle Nehri'ne karışır ve sonunda Basra Körfezi'nin engin sularına kavuşur. Bu nedenle Dicle'nin başlangıcı sayılır. 1500'lü yıllarda yaşamış büyük alim ve şair Feqiye Teyran, birçok eserini Müküs Çayı'nın serin kıyılarında kaleme almıştır. O meşhur "Ey Av ü Av" şiirinde Müküs Çayı ile konuşur; suyun hikmet dolu cevaplarını dizeleriyle bizlere aktarır. 



Müküs Suyu, Türkiye'nin en yüksek pH değerine sahip, berraklığı ve kalitesiyle nam salmış bir sudur. Buz gibidir; içildiğinde tadı adeta şerbeti andırır. Rivayete göre her Cuma akşamı Cennet'in Kevser Suyu'ndan iki damla Dünya'ya düşer: Bir damla Nil Nehri'ne, bir damla ise Müküs Çayı'na...

Hazır oraya kadar gitmişken ben de Müküs Çayı'ndan bir damla içiverdim. Müküs Çayı'nda bol miktarda alabalık olduğu söylendi ama balık yapan/satan bir lokanta göremedim. Dolayısıyla tereyağında alabalık yiyemedim. :(








Not: Videolar ve fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!



19 Haziran 2026 Cuma

 



KLASİK KÜRT EDEBİYATININ YUNUS EMRE'Sİ OLARAK KABUL EDİLEN FEQİYE TEYRAN KİMDİR?





Feqiye Teyran Kürt Edebiyat tarihinde önemli bir yere sahiptir. Diğer bütün Kürt Şairleri gibi bir İslam bilgini olan Feqiye Teyran, Klasik Kürt edebiyatının Yunus Emresi olark kabul edilir. Feqiye Teyran (1560-1640) Van'ın Bahçesaray (Müküs) ilçesinde yaşamış mutasvvuf, şair ve masal yazarıdır. Asıl adı Muhammed olup kuşların dilinden anladığı rivayet edildiği için "Kuşların Öğrencisi" anlamına gelen Teyran mahlasını almıştır.



Feqiye Teyran tabiatın anlatıcısıdır. Bu yüzdendir ki ona kuşların sultanı, padişahı, kralı denmez de öğrencisi denir. Kuşlarla konuştuğu söylenir. Onların dilinden onlara seslenirmiş. Onlara şiirler yazmış, onlarla kendini bir tutmuştur. Derler ki şu Küre-i Arz'da kuşların diline vakıf olmuş bir Hz. Süleyman vardır. Bir de Feqiye Teyran...

Müküs beylerinden birinin oğlu olmasına rağmen beyliği reddederek ömrünü tasvvufa, ilme ve doğaya adamıştır. Eserlerinde ağırlıklı olarak ilahi aşk, doğa sevgisi, insanlık ve hoşgörü işlenmiştir. Şiirleri hem yazılı hem de sözlü gelenekle günümüze ulaşmıştır. Önemli eserleri; Bersisa (Ünlü Papaz Hikayesi), Qevla Hespe Reş (Kara Altın Öyküsü) ve halk hikayesi formatında Şexe Senan'dır. (bahcesaray.gov.tr)

Bahçesaray (Müküs) ilçesine gitmeden önce Feqiye Teyran adını "Ay Dilbere" türküsünü dinlerken duymuştum. Türkünün hikayesini de Feqiye Teyran'ın türbesinde rehberimiz anlattı. Derler ki, aşık olduğu beyin kızına kavuşamayan Teyran, kendisini ilahi aşka ve doğa aşkına adamış.



Efsanevi Aşkın Hikayesi 

Bir gün Feqiye Teyran dere kenarında balık tutarken güzel bir kızın ellerini görür. Kısa bir süre sonra, dönemin beyinin (Mir) evine yemek almaya gittiğinde kapıyı açan Mir'in kizi Sinem'i görür ve dere kenarında gördüğü ellerin sahibini hemen tanır ve Sinem'e sırılsıklam aşık olur. Sinem'de kapıda gördüğü Feqi Teyran'a sevdalanır. Aşkları karşılıklıdır. Ancak Mir'den kızını isteyen Feqiye Teyran yoksul bir medrese öğrencisidir ve Mir kızını ona vermek istemez. Bunun üzerine Mir'in kızı Sinem, aşkından hastalanıp yatağa düşer. Kızının hasta yatağında gittikçe eridiğini gören Mir, Feqiye Teyran'ı çağırtır ve kızıyla evlenebilmesi için önüne imkansız bir şart koşar. Şartı şudur: "Düğün günü kızımın yüzünü örtmem için Mısır'dan Fistana Mirari'yi getirirsen Sinem'i sana veririm. O dönemde sadece Mısır'da bulunan ve paha biçilemeyen özel bir kumaştır Fistana Mirari.

Feqiye sevdiğine kavuşmak için diyar diyar gezer, çölleri aşar. Efsaneye göre bu uzun ve meşakkatli yolculuğu sırasında kuşlarla dost olur, onlardan ayrılmadığı için Feqiye Teyran "Kuşların Öğrencisi" mahlasını alır. Ancak Feqiye geri döndüğünde çok geçtir. Ayrılığa dayanamayan Sinem, kahrından ölmüştür.

Feqiye Teyran'ın en çok bilinen şiiri, sevdiğinin ölümünden sonra yazdığı "Ay Dibere" adlı şiiridir. Ve bu şiir türkü olarak söylenmekte olup, 400 yıldır halk arasında dilden dile dolaşmaktadır. Benim de severek dinlediğim bir türküdür.

Yaşar Kemal, Karıncanın Su İçtiği adlı romanında Feqiye Teyran'ın kuşlarla muhabbetini sihirli sözcüklerle anlatır. Ve de ölümünü.

1640 yılında Bahçesaray'da vefat eden Feqiye Teyran'ın türbesi, Kartal (Verezuz) köyündedir. Bahçesaray'a 15 km mesafede olan türbeye ana yoldan aşağıya doğru dik merdivenlerle iniliyor. Türbenin çevresi yeşillik ve ağaçlarla çevrili. Dolayısıyla şairin konuştuğu kuşların sesini dinlemek mümkün burada. Herkes yukarı çıktıktan sonra "Feqiye Teyran  Yolu" denilen ve Feqiye Teyran'ın şiirinden dizelerin yer aldığı yolun kıyısında oturup bir süre sessizlikte kuşların cıvıltısını dinledim. Yeşillikler arasında, sessizlikte yankılanan kuş sesleri çok huzur vericiydi. 







9 Haziran 2026 Salı

 



BOTAN VADİSİ MİLLİ PARKI / SİİRT




Doğu Anadolu gezimin en güzel yanlarından biri doğal güzelliğine hayran kaldığım Botan Vadisi Milli Parkı'nı görmek, Botan Çayı'nda tekne turu yapmak oldu. Ayrıca, Anadolu'nun zengin kültür mozaiğinden bir zenginliği yerinde görmek ve o kültürü yaşayanlarla sohbet etmek, sorduğum sorulara karşılık aldığım cevaplarla yöre kültürünü tanımış, bir süreliğine de olsa yaşayan kültürü paylaşmış oldum. Mustafa Kemal Atatürk'ün kültüre ilişkin söylediği şu  sözü kulağıma küpedir; "Kültür, insanın sahip olduğu değil, insanın içselleştirdiği ve paylaştığı şeydir." Tam da bu nedenle, farklı kültürleri tanımak ve kucaklamak, empatiyi geliştirir, önyargıları yıkar ve evrensel bir bakış açısı kazanmamızı sağlar diye düşünüyorum.

2019 yılında milli park ilan edilen Botan Vadisi, tarihinden çok doğal güzellikleri ve vadide yetişen endemik bitkileriyle ünlü. Ülkemin her bir yanı ayrı güzel, adeta bir cennet. Ülkemizde bulunan çoğu milli parkları gezdim, gördüm. Hem ulaşım kolaylığı hem de doğal güzellik bakımından Botan Vadisi Milli Parkı'nı ilk sıraya yerleştirdim.

Botan Vadisi Milli Parkı Siirt merkeze 25 km uzaklıkta. Siirt-Şırnak karayolundan varmak çok kolay. Siirt, Mezopotamya'nın giriş kapısı olduğundan hava çok sıcak oluyor. Bu nedenle milli parkı gezmek için en güzel zamanlar ilkbahar ve sonbahar aylarıdır. Endemik bitkileri görmek istiyorsanız Nisan ve Mayıs ayları ideal zaman.







Botan Vadisi'nin en ilgi çeken yerlerinden birisi Rasıl Hacar Tepesi ve orada bulunan kireç taşlarının oyulmasıyla Milattan önceki yıllarda oluşan ve barınma amçlı kullanılan iki oda bir salondan oluşan çok geniş Taşbaşı Mağarası'dır. Mağaranın hemen yanında dikine yükselen ve atlama taşı denilen bir kaya bloğu da bulunmaktadır. Mağaranın az ilerisinde ise Delikli Taş bulunmaktadır. Bu tepeden Botan Vadisi'ni tüm güzelliği ile izleyebildim. Bol bol fotoğraf çektim. Bu tepede yamaç paraşütü de yapılıyormuş.





Dicle Nehri'ninen önemli kolu olan Botan Çayı, Botan adı verilen tarihsel bir bölge olan;  Şırnak, Siirt, Mardin'in doğusu ve Batman bölgesini kapsıyor. Adını geçmişteki Botan Beyliği'nden almıştır. Bölgede bulunan Batman ili de adını Botan'dan alır. Ayrıca Sokrates'in öğrencisi Ksenofon M.Ö. 400 yılında yazdığı Anabasis (Onbinlerin Dönüşü) adlı eserinde Botan Çayı'ndan oldukça fazla bahsetmiştir. 




Botan Beyliği (1338-1855)

Botan Beyliği (veya Botan Emirliği), 1338 ile 1855 yılları arasında günümüz Türkiye'sinin Güneydoğu Anadolu (Şırnak, Siirt, Batman) ve Irak'ın Kuzey bölgelerinde hüküm sürmüş güçlü bir Kürt beyliğidir. Tarihi merkezi, Dicle Nehri kıyısındaki stratejik konumuyla Cizre'dir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde özerk bir yapıya sahip olmuş, merkeze bağlı ancak kendi içişlerinde bağımsız bir emirlik olarak varlığını sürdürmüştür. Osmanlı İmparatorluğunun merkeziyetçilik politikaları ve Tanzimat Fermanı ile birlikte, bu tarz özerk yapıların ortadan kaldırılmasının gerekliliği üzerine 1855 yılında Botan Beyliği, Osmanlı yönetimi tarafından feshedilerek doğrudan merkeze bağlanmıştır.

Anabasis Yolu, M.Ö. 401 yılında Pers prensi Kyros'un tahtı ele geçirmek için topladığı Yunan paralı askerlerinin (onbinler), Kunaksa Savaşı'nı kaybettikten sonra Babil yakınlarından başlayıp Siirt üzerinden Doğu Anadolu'yu geçerek Trabzon (Karadeniz) sahiline ulaştığı tarihi kaçış rotasıdır.

Ksenofon'un yazdığı Anabasis (Onbinlerin Dönüşü) eserinde Yunan ordusunun dönüş yolunda karşılaştığı ve ve geçmekte çok zorlandığı debisi fazla olan Botan Çayı Kentrites adıyla anılır.

Perslere karşı savaşan ve komutanları öldüğü için ülkelerine dönmeye çalışan Yunan paralı askerleri, dağlık Kardukya (Karduchi) bölgesinden geçerken Botan Nehri (o zamanlar nehirmiş) ile karşılaşırlar. Nehrin  bir tarafında düşman kabileler, diğer tarafında ise Pers süvarileri onları beklemektedir. Ordunun nehri zorlu geçişi ve yaşadıkları bu gerilim Ksenofon tarafından detaylıca tasvir edilir. (DergiPark, 31 Ocak 2024, Sayı:79)

Eser, Anadolu'nun antik çağ coğrafyasına ve yerel halklarına ışık tutması bakımından büyük bir tarihi öneme sahiptir. (Vikipedia)

Botan bölgesini gezerken aklımda, ezberimde olan Ahmed Arif'in "ANADOLU" şiirinin ilk dörtlüğü vardı:

Beşikler vermişim Nuh'a

Salıncaklar, hamaklar,

Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,

Anadoluyum ben,

Tanıyor musun?


Not: Anadolu'yu tanımak için gezip görmeye devam...








Not: Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!



3 Haziran 2026 Çarşamba

 



"VADİDEKİ GÜZEL ŞEHİR; BİTLİS




"Seyahat etmek, önyargıyı, bağnazlığı ve dar görüşlülüğü öldürür" der Mark Twain. Dolayısıyla seyahat etmeye devam ederek, güzel ülkemin fazlaca bilinmeyen, tanınmayan ilçe ve köylerine dar ve engebeli yollardan geçerek, yemyeşil ovalar ve başı karlı dağları seyrederek Bitlis'e ulaştık. Bitlis adının Büyük İskender'in komutanlarından biri olan "Bedlis"ten geldiği söylenmektedir.



Tarihi:

Bitlis, vadi içinde kurulduğundan "Vadideki Güzel Şehir" diye anılır. Bitlis, M.Ö. 400 yıllarında Urartuların yerleşim alanıydı. Daha sonra sırasıyla Asurlular, Medler, Persler ve Bizans yönetiminde kaldı. 13. yüzyılda Eyyübiler, Harzemşahlar ve Moğolların saldırısına uğrayan Bitlis, 1514 yılında gerçekleşen Çaldıran Savaşı sonrasında Osmanlı egemenliğine girdi.Birinci Dünya Savaşı sırasında bir süre Çarlık Rusya'nın işgali altında kalan Bitlis, Cumhuriyetin ilanından sonra il yapıldı.



Bitlis'te  Büyük İskender Hangi Adla Anılır?

Rehberimizin anlattığına göre, Bitlis'te ve bölge halkına Makedonya Kralı Büyük İskender  kimdir diye sorarsanız, kimse bilmez bu adı. Çünkü Büyük İskender "İskender'i Zülkarneyn" olarak anılır ve bilinir. Bunun nedeni şöyle açıklanmaktadır: Halk hikayelerinde anlatılagelen ve Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde yazılanlara göre, Makedonyalı Büyük İskender ile Kur'an-ı Kerim'de adı geçen  hükümdar Zülkarneyn'in aynı kişi olduğu kabul edilir. Bu nedenle İskender, dini ve mistik bir kişilik kazanarak bu isimle anılır. Şerefname'nin yazarı Sultan Şerefeddin yazdığı Farsça kitabında İskender için iki boynuzlu İskender diye söz eder.Çünkü İskender'in alnında boynuz şeklinde iki et parçası vardı.  

Bitlis merkezinde ilk durağımız, Bitlis Kalesi idi. Kaleden şehir merkezini, Bitlis Çayı'nın dingin akışını izleyerek tarihi Bitlis çarşısına doğru ilerledik. Bitlis çayı, Doğu Anadolu'yu, Güneydoğu'ya bağlar, Botan çayı ile birleştikten sonra Dicle Nehri'ne katılır. Bitlis vadisi ise bölge coğrafyasının zorlu yapısına rağmen tarih boyunca önemli bir ulaşım rotası olmuştur.

Bitlis Kalesi:



Şehrin merkezinde dik bir vadi üstünde yükselen kalenin Makedonya Kralı Büyük İskender tarafından komutanı Bedlis'e yaptırdığı rivayet edilir. Kale çıkılması zor ve sarp bir tepe üzerinde yapıldığından çevresinde savunma hendeği yoktur. Kalenin yapımı ile ilgili söylenegelen bir de efsanesi vardır. Şöyle ki; Büyük İskender, komutanı Bedlis'e "Buraya öyle bir kale inşa et ki, kuşatılsa bile hiçbir kral, hiçbir ordu bu kaleyi fethedemesin. Bedlis, kalenin inşaatını bitirdikten sonra, İskender kaleyi kuşatır ama alamaz, geri çekilir. Sonrasında komutan Bedlis, kaleden çıkarak kalenin anahtarını İskender'e verir. İskender de Bedlis'i  bölgeye vali yapar.





İhlasiye Medresesi:




Bitlis'te bulunan medreseler, dönemin eğitim, öğretim ve kültür hizmetlerini yürüten önemli kurumlardır. İhsaniye Medresesi, Bitlis il merkezinde bulunmaktadır. Medrese, V. Şerefhan'ın yazmış olduğu Şerefname eserindeki bilgilere göre 1589 yılında kendisi tarafından yaptırılmıştır. Klasik Selçuklu mimarisinin tüm özelliklerini taşımakta olup bahçesinde ziyaretgah olarak kullanılan türbeler vardır. Medrese, dikdörtgen planlı, düz damlı ve kubbesizdir. Köşelerde kulelerle desteklenmiştir. 


Şerefhan Kümbeti:


           

Kümbet, sekizgen bir plana sahip olup piramidal şeklinde bir külah ile örtülüdür. Yapımında düzgün kesme taş kullanılan kümbet, Selçuklu döneminin önemli kümbetlerden biridir.

Genellikle halk arasında kümbet ile türbe karıştırılır. Kısaca çatı yapısı konik şeklinde külah ve iki katlı olanlar kümbet, çatısı kubbeli ve genellikle tek katlı olanlar türbe olarak adlandırılır.Kümbetler daha çok Selçuklu dönemine ait karakteristik yapılardır. Türbeler ise daha çok Osmanlı döneminde yaygınlaşmıştır. 

Efsel Ağa (Apsal Ağa) Köprüsü:



Bu taş köprü, Bitlis Kalesi ile şehir merkezi arasındaki bağlantıyı sağlar. Tek kemerli olan taş köprünün 1690-1691 yıllarında inşa edildiği tahmin edilmektedir. Köprü Osmanlı dönemi izlerini taşımaktadır. Bitlis'te yürütülen "Dere Islah Projesi" kapsamında çevresindeki binalar yıkılarak köprü restore ediliştir.

Bitlis Ulu Camii:



Malazgirt Savaşı'ndan sonra Büyük Selçuklu Devleti'ne bağlı olarak Bitlis'te kurulan Dilmaçoğlu Atabeyliği zamanında yapılmış, 1150 tarihinde Dilmaçoğlu Fahreddin Devlet Şah zamanında yapılmıştır. Doğu-Batı doğrultusunda yapılan bu caminin kıble duvarında birbirine paralel üç nef ile mihrap üstünde bir kubbe bulunmaktadır. Bu kubbe, dışarıdan silindirik bir tambur üstüne oturmakta ve konik bir çatı ile örtülmüştür. Bitlis Ulu Camii, Selçuklu mimarisinin en eski ve en önemli örneklerinden biridir. Birçok deprem geçiren camii, 1441 yılında büyük bir yangına maruz kalmış ve onarılmıştır.



Şerefiye Camii Ve Külliyesi:

Külliye, Bitlis şehir merkezinde Kışla ve Hasor derelerinin birleştiği yerde kurulmuştur. Kitabeye göre Bitlis Emiri IV. Şerefhan tarafından 1529 yılında yaptırılan külliye; camii, medrese, türbe, imaret ve hamamdan oluşmaktadır. Şerefiye Cami'sinin doğu cephesindeki taş işçiliği ve geometrik motifler yapının en dikkat çekici detaylarındandır. Güney cephesinde yer alan beş kenarlı mihrap çıkıntısı ve yarım piramidal külahı ile öne çıkar.

Bitlis'te Beş Minare Türküsünün Hikayesi:

I. Dünya Savaşı sırasında Doğu Anadolu'yu işgal eden Rus ordusu, Bitlis'te büyük bir yıkım ve katliam yapar. Savaş bittikten sonra gurbette olan baba, memleketinin durumunu öğrenmek için oğlunu şehre gönderir. Bitlis'e giden oğlu, şehrin harap olmuş halini geri dönerek babasına anlatır. Der ki; "Şehirde hayata dair hiçbir iz yok, sadece beş tane minare ayakta kalmış." Bu sözler üzerine yıkılan baba diz çöker ve oğlunu yanına çağırarak gözyaşları içinde o ünlü ağıdı yakar; "Bitlis'te beş minare, beri gel oğlan beri gel..."


Not: Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!