28 Temmuz 2013 Pazar




DEMOGRAFİK  KIŞ MI  GELİYOR?


21. yüzyılın ilk on yılında dünya nüfusları üzerinde yapılan araştırmalar gösteriyor ki, dünya nüfusu 2050 yılına kadar 9 ila 10 milyar arasında bir rakama ulaşacak ve ardından azalmaya başlayacak. Bunun birkaç nedeni var. Doğum kontrol yöntemlerine kolay ulaşılması, birçok ülkede aile planlamasının ciddi olarak uygulanması ve tabii ki ailelerin gelir seviyelerinin yükselmesi. Bunların beraberinde getirdiği bariz küçülme eğilimleri  21. yüzyılın başında tehlikeli bir hal alıyor. Öyleki, BM araştırmacılarının özel bir proje kapsamında hazırladığı tahmine göre dünyanın önde gelen 60 ülkesinin nüfusu 2050 yılına kadar önemli ölçüde azalacak. Bu 60 ülke, dünya nüfusunun % 44' ünü oluşturuyor. Örneğin, Rusya' nın nüfusu 2050 yılına kadar % 22 azalacak. Doğal nüfus artış oranı şu anda sadece 0,7.

Tıp bilimindeki baş döndüren hızlı gelişmeler ve buluşlar insan ömrünü uzatmakta ve bu durum yaşlı nüfusun artmasına neden olurken, doğurganlık oranındaki düşüşler de genç nüfusun azalmasına neden olmaktadır. Araştırmalar  nüfusun azalmasının, bir ekonomik krizin sonucu  değil, aksine, ülke zenginleştikçe doğal artış oranının daha çabuk düştüğünü gösteriyor. BM verilerine göre 1980' li yıllarda Japonya ve Avrupa' daki doğurganlık oranı kadın başına 1,8 çocuk iken, bu doğurganlık oranı 2009' da 1,3 seviyesine düştü.Bu sayı demografik denge için gerekli 2,1 değişim seviyesinin % 40 altındadır.

Dünya nüfusunun azalmasını "demografik kış" olarak adlandıranlar var. Onlara göre, bu ani değişimi ortaya çıkaran, altı eğilimin biraraya gelmesiydi. " Dünyadaki yaş dağılımını şekillendiren altı eğilim şunlar:

* Çalışan ve eğitimli anneler daha az çocuk doğurmayı seçiyor.
* Aileler her çocuğa daha fazla yatırım yapabilmek için daha az çocuk sahibi oluyor.
* Etkin doğum kontrol araçları istenmeyen çocuk sayısını aza indiriyor.
* Evlenmeden birlikte yaşama giderek yaygınlaşıyor. Genellikle evli olmayan çiftler, birlikteliklerini evliliğe dönüştürenlerden daha az çocuk sahibi oluyor.
* Dünyanın her yerinde ve toplumun her kesiminde yüksek boşanma oranları çiftleri, boşanma ihtimalini düşünerek çocuk yapmamaya veya daha az çocuk yapmaya itiyor.
* Dünyada büyük bir nüfusu destekleyecek kaynağın bulunmadığına inanan ve böyle bir dönemde fazla çocuk sahibi olmanın " sorumsuzluk " olduğunu hisseden kişiler var.

Bu eğilimlerin bir araya gelmesi tüm dünyada doğurganlık oranlarının düşmesine; Avrupa, Japonya ve sonunda Çin' ' in (sorumsuz aile planlaması politikaları sonucu) de nüfuslarının azalmasına neden oldu.
....................................."  (  Prof. David Passig  2050-İKİ BİN ELLİ )

Dünyada nüfus azalmasının diğer bir deyişle "demografik kış" ın, gittikçe eksilen kaynaklar açısından iyi olduğunu düşünenlerin olacağını belirten Prof. David Passig, bu eğilimin sadece ekonomiye ve çevreye değil, aynı zamanda insanoğlunun aile anlayışına ve aileyi korumak için gerekli yöntem ve araçlara da etkisinin olabileceğini belirterek şöyle devam ediyor: " Ekonomik açıdan bu eğilimin talep ve tüketim oranlarının düşmesine yol açacağını söylemek abartılı olmaz.Günümüzde daha az çocuk olması, ileride ekonomiyi döndürecek büyük alımlar yapacak daha az insanın olması demektir. Sosyal açıdan da az sayıda çocuk, ileride büyük sayıda yaşlı nüfusa bakacak sosyal güvenlik ağlarını destekleyemeyecek kadar küçük bir iş gücü demektir. Ulusal açıdan bu eğilim, her toplumu canlı tutan yeni ve yaratıcı fikirlerin yeterli sayıda olmayacağını , bunun da sanayide duraklamaya ve kültürde donmaya yol açacağını gösteriyor."

Bütün bunlar düşünüldüğünde, insanlığın geleceği  " demografik kış "a mı giriyor diye endişelenmeli miyiz, yoksa  dünyada varolan kaynakların kıtlığını göz önünde bulundurarak, açlık ve sefaletten ölümlerin azalacağını düşünerek "demografik kış" ın gelişine sevinmeli miyiz?



26 Temmuz 2013 Cuma




SEVDİĞİM  SÖZLER


" İnsanlar olaylar yüzünden değil, o olaylar hakkındaki düşünceleri yüzünden rahatsız olur." Epictetus


" Her insan kabul edilmiş olanı değil, doğru olanı uygulamaya çalışmalıdır."
Aristo


" Doktor iyileştirir, doğa iyi eder."
Aristo


" Doğru pabucunu giymeden, yalan dünyayı dolaşır."
Mark Twain


"İsteklerinizi, hayallerinizi küçümseyen kişilerden mümkün mertebe uzak durun! Ruhu küçük in-
sanlar, başkalarını da daraltmak, azaltmak ister."
Mark Twain


" Bencillik insanın istediği gibi yaşaması değil, başkalarından onun gibi yaşamasını istemesidir."
Oscar Wilde


" Başarının ana babası çoktur, başarısızlık ise yetimdir."
Budha


" Dünya karşılaştığınız fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinizle ilgilenir."
William Mc Fee


" Vicdan, kanunların kanunudur."
La Martin


20 Temmuz 2013 Cumartesi



İLKLERİ  GERÇEKLEŞTİREN  KADINLAR


Geçmişte ve günümüzde erkek egemen bir anlayışın ve bu anlayışın hüküm sürdüğü yönetimlerin varlığı yadsınamaz bir gerçektir. Tarih sahnesinde kadınlar baş role uygun görülmemişlerdir maalesef! Ancak, hırsları, yaratıcılıkları, zekaları, bilime olan düşkünlükleri, ülkelerine olan bağlılıkları ve sınırsız güce ulaşmak için çevirdikleri entrikalarla " baş rol" benim diyebilen ve erkek egemen anlayışa kafa tutarak onların önüne geçen cesur kadınlar da olmuştur. Aşağıda bu kadınlardan bazılarını ve hangi konularda ilkleri gerçekleştirdiklerini okuyacaksınız. Eğer bir değerlendirme yapılacak olursa bunu, o cesur kadınların yaşadığı çağ ve dönemler dikkate alınarak yapılmalıdır, ki ancak o zaman ne kadar çetin bir mücadele verdikleri anlaşılabilir. 

- Osmanlı' da ilk beyaz gelinlik giyen, Sultan II. Abdülhamid' in kızı Prenses Naime Sultan' dı ve Gazi Osman Paşa' nın oğlu Kemalettin Bey' le evlenirken, bembeyaz gelinliğiyle çıkmıştı saray kapısından.

- Kraliçe Victoria, düğününde beyaz gelinlik giyen ilk kadındı! Onun ardından beyaz gelinlik dünya çapında moda oldu.

- Avrupa' da ilk yüksek topuklu ayakkabıları giyen kadın Catherina De Medici idi. Fransız sarayına ilk girişinde etkileyici bir izlenim bırakmak istemiş ve minyon tipli olduğu için topuklu ayakkabı giymişti. Ayrıca, Fransa' da tütünü ilk kullanan da yine Catherine De Medici idi.

- Osmanlı padişahlarından biriyle nikahla evlenen ilk gayrimüslim kadın Hürrem Sultan' dı.

- Kraliçe I. Elizabeth, asları ile bizzat yüz yüze görüşmeyi tercih eder, motivasyon tekniklerini başarıyla kullanmasıyla tanınırdı. İngilizler bu yüzden kendisine" ilk profesyonel halkla ilişkiler uzmanı" der!

- Florence Nightingale, Kırım Savaşı sırasında, istatistiki analiz yöntemini ilk uygulayan kişi oldu. Ayrıca, ölümünden üç yıl önce İngiliz Kralı' ndan Britanya İmparatorluğu ve İnsanlık Yüksek Hizmet madalyası alan ilk kadın olmuştu.

- Marie Curie, 1906' da Fizik Profesörü ve Sorbonne' de öğretim görevlisi ilk kadın oldu. Ayrıca, radyoaktivite üzerine yaptığı çalışmalarla iki kez Nobel Ödülü kazandı ve Radyoloji biliminin kurucusu oldu. Aynı zamanda Nobel alan ilk kadındı.

- Amelia Earhart, Atlantik' i yolcu olarak geçen ilk kadın (1928) olmanın yanı sıra, Atlantik' i tek başına geçen ilk kadın (1932) ve Autogyro (uçak helikopter arası bir taşıt) uçuran ilk kadın olma şerefine nail oldu.

- Eva Peron, Arjantin' de evinin dışında pantolon giyen ilk kadın oldu.

- Margaret Thatcher, İngiltere' de üç dönem başbakanlık yaptı. Başbakanlığı boyunca devletin ekonomideki rolünü en aza indirmek için uyguladığı ve başlangıçta halkın canını acıtsa da son tahlilde başarılı olduğu kabul edilen özelleştirme ve dolaylı vergilendirme gibi politikaları, kendi adıyla anılan bir ekonomik felsefe doğurdu: Thatcherizm.

- Valentina Vladimirovina Tereşkova, 16 Haziran 1963' te uzaya çıkan ilk kadın ünvanını aldı.

- 1988 yılında Başbakanlık koltuğuna oturan Benazir Butto, " İslam coğrafyasının ilk kadın başbakanı" sıfatını aldı.

- Hz. Muhammed peygamberliğini ilan ettiğinde, ona iman eden ilk Müslüman kadın Hz. Hatice oldu.

Özgürlük savaşçısı Rosa Parks' ı anmadan olmaz.Birçok tarihçiye göre Amerika' daki sivil halklar hareketinin fitilini o ateşlemişti. Nasıl mı? " Takvim yaprakları 1 Aralık 1955' i gösteriyordu. İşte o gün, Montgomory Alabama' da siyahi bir kadın bindiği otobüste yerini beyaz bir yolcuya vermeyi reddederek, tarihin akışına kuvvetli bir fiske vurdu. Rosa Parks adındaki bu cesur kadın, şehir düzenini bozmak iddiasıyla tutuklanmış. ama onun kendi çapındaki bu destansı başkaldırısı, Amerika' daki ayrımcılığı ortadan kaldıran özgürlük şahlanışının düğmesine basmış; Parks' ı özgürlük tutkunu kitlelerin sevgilisi yapmıştı."



Kaynakça: 1- Tarihi Değiştiren Kadınlar - Ali Çimen.
                    2- Hasret - Canan Tan.




15 Temmuz 2013 Pazartesi




ÇAĞIN  RUHU


Yanlış okumadınız! Ruh, sadece insanlara özgü değildir. Her çağın bir ruhu vardır ve o çağda yaşayan, var olan insanlar ve toplumlar çağın ruhuna uygun davranırlar veya o ruha uymaya zorlanırlar. Toplumlar böyle işler. Almanlar buna " Zeitgeist " diyorlar yani " Çağın ruhu ".

Nasıl ki ruh olmazsa insan bedeni etkinliğini kaybeder, hayat gücü yok olursa, toplumlar da bulunduğu çağın ruhuna uygun davranmazsa "ruh karmaşası" yaşarlar. Çağın ruhuna uyanlar ne utanmalı, ne de gurur duymalı; çünkü herkes şu veya bu biçimde ona uyar.

Amin Maalouf, "Doğudan Uzakta" kitabında bu konuyu şöyle dile getiriyor: " İnsanlar her çağda kendi düşüncelerinin sonucu olduğuna inandıkları görüşler dile getirir ve duruşlar benimser, halbuki bunlar aslında 'Çağın ruhu' ndan kaynaklanır. Bu tam anlamıyla bir kader sayılmaz, istersen önünde kolay durulamayacak aşırı güçlü bir rüzgar diyelim." Kimileri buna "günün modası" da diyebilirler. Ancak, bu deyim durumu basite indirger.

Bu aşırı güçlü rüzgar karşısında ne yapılabilir? Kendini rüzgara bırakıp savurduğu yere gidebilirsin istemeden veya daha az zarar vermesini engellemek için birtakım önlemler alabilirsin işe yarayıp yaramadığını görmeden.

Globalleşen dünyada her şey birbirini etkilemekte iken, bu güçlü rüzgarın etkisinden korunabilmek hayli güç. Dolayısıyla ülkemiz de bu rüzgardan payına düşeni alıyor. Öyleyse, doğal yaşam ve ekolojiyi korumaya yönelik etkinlikleri konjonktüre ve "Çağın ruhu" na göre değerlendirmek gerekmez mi? Doğru bir değerlendirme, doğru sonuçlar doğuracağı gibi hata yapma olasılığını da azaltır.





9 Temmuz 2013 Salı

DOST TAVSİYESİ



HALİL CİBRAN'DAN DOST TAVSİYESİ


İnsanlar bazen dost birinin önerilerine ihtiyaç duyarlar; duygu karmaşıklığını gidermek, vereceği bir kararın sonuçlarının olumlu olmasını sağlamak veya aslında kararı bellidir de kendine bir destek aramak için. Nedeni ne olursa olsun bir dosta (akıllı ) ihtiyaç vardır, paylaşmak için, paylaşımlarını dinlemek için. Dost dediğin sevdiğin, güvendiğin bir kişi olmaktan öte gönüldaşındır. Rahatlıkla gönlündekileri açabilirsin, çünkü seni yargılamayacağını bilirsin.

Halil Cibran da bir dostuna tavsiye veriyor; aslında tavsiyesi "dost" olarak gördüğü tüm insanlara. Payınıza düşeni alıp almamak, Cibran' ı dost olarak kabul edip etmemek size kalmış. Şimdi tavsiyeyi okumaya ne dersiniz?

" Dostum,

Güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat arkana bakma...

Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de...

Unutma,

Yolcu değişir, yol değişir; ama menzil değişmez.

Yolcuya bakıp yolunu tanıma. Yola bak, yolcuyu tanı! Yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.

Vahim olan yolun yolcusuz olması değil; asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır.

Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal...

"En doğru yol en dikensiz yoldur" diyenler seni aldatıyorlar.

Onlar karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambası altında arayan şaşkınlardır.

Aldırma..."

Arkasına değil, yola bakanlara ve dikenli yolların yolcularına. Hiçbir yolcu yolsuz kalmasın ki, amaçsız, gelgeç yaşamasın.



5 Temmuz 2013 Cuma



PERS İMPARATORLUĞU


Dünyanın çok uluslu ilk siyasi yapılanması olarak kabul edilen Pers İmparatorluğu ( M.Ö. 550- M.Ö. 330) yılları arasında yani günümüzden 2 bin 500 yıl önce oldukça parlak bir medeniyetti. Döneminin en geniş topraklarına sahipti ve bu geniş coğrafyada egemenliği altında bulunan her tür milletin kendi yerel kültürlerini yaşamalarına olanak tanımıştı. Taa ki, Büyük İskender' in hışmına uğrayıp yenildikten sonra tarih sahnesinden çekilinceye dek.

İmparatorluğu yönetenler, Büyük Cyrus geleneğini izleyerek yerel kültürlerin yaşamasına izin vermişlerdi. Tarihte eşine az rastlanır  şekilde, fethedilen toprakların halklarının din ve fikir hürriyetini garanti altına almışlardı. Günümüz söylemiyle "liberal" bir ekonomi ve siyaset izleyen bu imparatorluğun yönetimi altındaki halklar, şefkatli idare tarzından  memnundular.

" Kökleri 3 bin 500 yıl öncesine uzanan ve Perslerin İslam' dan önceki dinleri olan Zerdüştçülük M.Ö. 600-650 yıllarında imparatorluğun resmi dini olarak kabul görmüş, Pers kültürünün ayrılmaz unsurlarından biri olmuştur. Ahameniş imparatorlarının teşvikiyle imparatorluğun her köşesine yayılmış olan bu antik dönem inancı, insanların yıldızlar ve gezegenlere bakarak kendilerine tanrı seçtiği bir dönemde, bugünkü Ortadoğu ve onu çevreleyen geniş bir halka içindeki topraklarda yaşayan halkları birleştiren ilk dindi.

Pers İmparatorluğu yaklaşık iki asır boyunca süper güç olarak kaldı. Birçok tarihçiye göre Batı ile Doğu arasındaki ilk gerçek ve sürekli etkileşimi başlatan Persler, farklı din, dil ve kültürlerden halkları barış içerisinde yaşatmayı başaran ilk imparatorluğa imza atmıştı. Roma İmparatorluğu'nun yükselişinden önce hukuk devleti nosyonunun ilk temsilcisi olmuş Perslerin ayrıcalığı ve önemi, farklı dünyaların halklarının tek bir merkezi idare altında hem kültürel hem de ekonomik olarak zenginleşebileceğini göstermiş olmalarıydı. Belki de imparatorluğun felsefesini en güzel şekilde, I. Darius' un lahitinin üzerine kazılan şu vecize özetliyordu:

' Yüce yaratıcının desteğiyle; adalete inanıyor, haksızlığı lanetliyorum. Arzum, hiçbir zayıfa güçlüler tarafından haksızlık yapılmamasıdır.' " ( Kaynak: Tarihi Değiştiren İmparatorluklar - Ali Çimen )

Adalete inanan, haksızlığı lanetleyen, daha da ötesi zayıfa haksızlık yapılmamasını buyuran böyle yöneticilerin elbette ki yönetim tarzları da şefkatli olur. Acaba " devlet baba" deyimi buradan mı geliyor diye düşünmedim değil.

Antik dönem Pers yöneticilerinin, yönetimleri altındaki  halkların dinine, diline ve kültürüne gösterdiği hoşgörüyü günümüz yöneticileri ve toplumlarında niye göremiyoruz? Göremediğimiz için de Perslerle aynı coğrafyada bulunan Ortadoğu' da kaos, kan ve gözyaşı hiç bitmiyor? Paylaşılamayan ne? Bu konuda, Perslerin tarihinden öğreneceğimiz çok şey var...


Dip Not: 
- Ahameniş Hanedanı, Antik İran' da kurulan ilk Pers Devletidir.

- Ünlü Kral Yolu' nu (Pers Kral Yolu) ve diğer antik ticaret yollarını geliştirmişlerdir.

- Pers İmparatorları, "Kralın Gözleri ve Kulakları" adını verdikleri özel bir yapılanmayla hem istihbarat topluyor, hen de eyaletlerde görev yapan valileri denetliyorlardı.

- Lyon Üniversitesi' nden Prof. Dr. Remy Boucharlat' a göre Persler, antik çağın hidroloji( su bilimi) mühendisleriydi. Geliştirdikleri ileri sulama kanal ve teknikleriyle çöl ortasındaki şehirlerini vahaya çevirmişlerdi.

- Batı tarafından uzun bir süre İran halkını, devletini ve antik dönemdeki imparatorluklarını tanımlamak için Persian( Pers, Persli) terimi kullanılmış, bu durum İran Şahı Rıza Pehlevi' nin uluslararası toplumdan devletini( Farsların kendi ülkeleri için kullandıkları şekilde) " İran" olarak isimlendirmelerini istediği 1935 yılına dek sürmüştür.


4 Temmuz 2013 Perşembe

DÖNÜŞÜM




DÖNÜŞÜM



Bugün nedense, Kafka' nın Dönüşüm kitabıyla ilgili  bir şeyler yazmak geldi içimden. Kafka' nın ünlü uzun hikayesi "Dönüşüm" şöyle başlar: " Huzursuz edici rüyalarından uyandı bir sabah Gregor Samsa ve kocaman bir böcek haline gelmiş buldu kendini. Alabildiğine sertleşmiş sırtının üstünde yatıyor, başını azıcık yukarı kaldırdığında hilal biçimli bölmelere ayrılıp bir tümsek gibi görünen kahverengi karnını görüyordu; bu karın tümseğini kapatan yorganı kayıp yere düştü düşecek halde, güçlükle duruyordu. Bedeninin diğer yanlarıyla kıyaslandığında, içler acısı görünen sayısız bacakcık şaşkınca, gözlerinin önünde habire kımıldanıyordu."

Gregor Samsa, gördüklerinin rüya olmadığını anladığında " ne olmuşum böyle? " diye sorar kendine. Ve dönüşümüne neden olan olaylar geçer zihninden: Babasının borçlarını ödemek için sevmediği bir işte çalışmaktadır. Bir şirkette pazarlamacıdır. Ailesinin geçimini sağlamak için adeta kendisini feda etmiştir; yaptığı rutin işten bıkmış, ruhu yalnızlaşmış, hayattan fazla bir beklentisi kalmamıştır. Gregor Samsa' nın böceğe dönüşümü tam da bu zamanda olmuştur. Bilinçaltına itilmiş duygu veya isteğin, karşıtı görünümünde veya başka bir biçimde bilince yükselmesidir yaşadığı. Diğer adıyla transformasyondur.

Bir kitap aynı kişi tarafından değişik zamanlarda okunduğunda farklı yorumlanabileceği gibi, farklı insanlar da aynı kitabı değişik yorumlayabilirler. Bu biraz da okuyucunun ilgisine, algıda seçiciliğine ve idrakına bağlıdır. Kafka' nın bütün çalışmaları gibi "Dönüşüm" de farklı şekillerde yorumlanmıştır." Stanley Corngold ' Eleştirmenin Çaresizliği' adlı kitabında farklı açıklamalara yer vermiştir. Birçoğu ' toplumun farklı olana yaptığı muamele' etrafında toplanmıştır. ' Yaşamdan kopmanın verdiği yalnızlık ve gelecekten herhangi bir şey ummamak' da bu açıklamalar arasındadır. Yaptığı rutin işlerden memnun olmayan , ailesinin borcu nedeniyle çalışan ve onu zamanla yarıştıran bu işten kurtulmanın yolu belki de böcek olmaktır. Bazıları da öykünün insan varlığının saçmalığının üzerinde durduğunu belirterek; varoluşçuluğa gönderme yapar.

Michael Löw ise Franz Kafka--Boyun Eğmeyen Hayalperest kitabında şöyle der: "Aile içi totalitarizm üzerine bu ünlü ve korkutucu masalı anlamak için, Kafka'nın Babama Mektubunda, babanın onu 'bir parazit" ve 'bir böcek' olarak kabul etmesinden şikayet ettiğini hatırlamak gereksiz olmaz. Elbette bu boyut esrarengiz kalan ve bütün şiirsel eserler gibi sonuçta 'açıklanamaz' olan hikayenin 'anlam'ını asla ortadan kaldırmaz."





1 Temmuz 2013 Pazartesi




BİR  UMUT


Yorgunsun, uzaklardan gelmişsin;

Yitirmişsin neyin varsa birer birer,

Bir sağlık, bir sevinç, bir umut...

Onlar da neredeyse gitti gider.

* * * *

  Dost bildiğin insanların yüzleri

  Aynalar gibi kapkara.

  Suyu mu çekilmiş bulutların?

  Dönmüşsün kuruyan ırmaklara.

* * * *

Taşlara düşen saat gibi,

Ne artı, ne eksi.

Bir sağlık, bir sevinç, bir umut

Hikaye hepsi.

Cahit Sıtkı Tarancı


Sağlığı, sevinci, umutları hikaye olmayanlara ve dostlarının yüzleri ayna gibi parıldayanlara...






27 Haziran 2013 Perşembe




İŞTE  HAYAT  BUDUR...
(Satranç ve Tavla' nın hikayesi)

Eskiden, imparatorlar, krallar ve yöneticiler sadece askeri güç ve başarılarıyla değil, zeka oyunlarıyla da birbirlerini sınarlarmış; kim daha zeki ya da kimin etrafındakiler daha zeki diye. İşte satranç ve tavlanın da güzel bir hikayesi var bu anlamda. Tavla deyip geçmeyin! Bence tavla bir tasarım harikası. Neden mi? Cevabı için okumanız gerek.


Hint İmparatoru "satranç" oyununu Pers İmparatoruna, yanında bir mektupla gönderip oyunu çözmesini ister. Mektuptaki mesajda:

PERS İMPARATORUNA;
Kim daha çok düşünüyor,
Kim daha iyi biliyor,
Kim daha ileriyi görüyorsa,
O kazanır.
İŞTE HAYAT BUDUR...

Pers İmparatoru da vezirine oyunu çözmesini ve başka bir oyun tasarlayarak cevap vermesini isteyince; başvezir " tavla" yı tasarlar ve cevabi mesajla Hint İmparatoruna gönderir.

HİNT İMPARATORUNA;
Kim daha çok düşünüyor,
Kim daha iyi biliyor,
Kim daha ileriyi görüyorsa,
O kazanır.
AMA BİRAZ DA ŞANSTIR.
İŞTE HAYAT BUDUR...


Çok düşünerek, iyi bilerek, ileriyi görerek sonunda kazanmak güzel de kendimize, hayata bir şans vermek gerek. Biraz değil, daha fazla! İşte hayat budur diyebilmek için.




21 Haziran 2013 Cuma





PRAG' DA BULUNAN ASTRONOMİK SAATİN KUKLALARI NE ANLATIYOR?
 



                                                                


                                                                                                      
                                                                                                    
Prag' da bulunan dünyaca ünlü Astronomik Saat Kulesi' nin dört kuklası bize ne anlatmak istiyor dersiniz? Yukarıdaki kuklalara bakıp, size neyi hatırlattığını, neleri çağrıştırdığını biraz düşünmek ister misiniz?

Kuklalar,  insanı; insanın hırslarını, zaaflarını, hayattan zevk alışını, hayata karşı isteksizliğini ve ölümü anlatıyor. İnsanı  dört küçük kuklayla özetlemiş Hunuş Usta.Bunu yaparken, Ferrarisini satmaya bile gerek duymamış! Bilgeliğinin ve ustalığının karşılığını gözlerine mil çekilmesiyle almış.  Kral bile olsa, insan kıskançlık ateşinden kurtulamıyor ve ustayı o ateşte yakabiliyor.

15.yy dan günümüze insanla ve insanın yaptıklarıyla ilgili değişen pek bir şey yok aslında. Hala hırslarının peşinden koşuyor, kibirleniyor, cimrilik ediyor, hayatın tüm zevklerini yaşıyor, hiç ölmeyecekmiş gibi. Bunları yaparken de ölüm aklının ucundan bile geçmiyor. Tıpkı, ölümü temsil eden iskelet kuklasının, kafasını aşağı yukarı sallayarak, ölümü hatırlatmasına rağmen diğer üç kuklanın o yana bakmamaları, iskeleti görmezden gelmeleri gibi...


Dip Not: Saat, Güneş' in, Ay' ın ve  Dünya' nın konumlarını gösterdiği için astronomik bir saattir.
Elindeki aynayla kendine bakan kukla; " kendini beğenmişliği, kibri" ,
Elinde altın torbası tutan kukla; " cimriliği ve aç gözlülüğü" ,
İskelet kuklası; " yaşama karşı isteksizliği ve ölümü" ,
Elinde mandoline benzer müzik aleti tutan kukla; " eğlence ve sefahata düşkünlüğü" sembolize eder.
Saatin altında bulunan dört küçük kukla da bilimi, adaleti, astronomiyi ve eğitimi sembolize eder.


Görsel, forum.saatforumu.com adlı web sitesinden alınmıştır.


19 Haziran 2013 Çarşamba





  • GİTMEK Mİ  ZOR, KALMAK MI?
(DOĞU' DAN UZAKTA)


Doğu' yu en iyi anlatan yazar diye anılan, benim içinse, tüm kitaplarını keyifle okuduğum yazar olan  Amin Maalouf' un " Doğu' dan Uzakta" romanını okuyorum. 

Roman özetle; Gençliklerinin en güzel dönemlerini birlikte geçiren bir grup gencin ülkelerinde patlak veren iç savaştan sonra, farklı yerlere dağılmasını ve yıllar sonra ortak arkadaşlarından birinin cenazesi dolayısıyla tekrar ülkelerine dönmeleriyle başlayan 16 günlük süredeki yüzleşmeyi anlatıyor.

" Açıkça belirtilmese de Lübnan iç savaşının getirdiği yıkımlara ve Ortadoğu coğrafyasının yaşadığı kültürel, tarihsel ve toplumsal sorunlara dair çok çarpıcı gözlemlere de yer veren Doğu' dan Uzakta' da Maalouf yine en iyi bildiği şeyi yapıyor: Doğu' yu anlatıyor."

Yazar,insan ilişkilerini ve insanın ülkesine olan sadakatini ve ihanetini irdelerken " Vicdan yumağını çözmek de en az duygu ipliklerini çözmek kadar zordur." diyerek, hayat yolunda ilerlerken, sadece ihanet ile sadakat arasında tercih yapmak zorunda kalınsaydı işlerin kolaylaşacağını ama insanın çoğunlukla iki bağdaşmaz sadakat, veya -bu da aynı kapıya çıkar- iki ihanet arasında tercih yapmaya zorlandığını belirtir.Ve günü geldiğinde, olayların baskısıyla insanların kendi tercihlerini yapmak zorunda kalabileceklerine,  taraflar açısından bakıldığında ihanetin ve sadakatin  anlam bulacağına dikkat çeker.

Ülkesindeki iç savaştan kaçarak, kendi iradesiyle sürgün hayatını tercih eden( giden) baş kahramanın iç sesi, gitme gerekçelerini şöyle dile getirmektedir: " ...Her insanın gitmeye hakkı vardır, onu kalmak için ikna etmesi gereken ülkesidir - koca koca laflar etmeye meraklı siyasetçiler ne derse desin. ' Ülken senin için ne yapabilir diye sorma, sen ülken için ne yapabilirsin, onu düşün.' Milyardersen, üstelik kırküç yaşında ABD başkanı seçilmişsen bunu söylemek kolay! Ama ülkende ne çalışabiliyor, ne tedavi olabiliyor, ne barınabiliyor, ne eğitim alabiliyor, ne özgürce oy kullanabiliyor, ne görüşlerini ifade edebiliyor, ne de sokaklarda dilediğin gibi dolaşabiliyorsan, John F. Kennedy' nin bu meşhur sözü kaç para eder ki? Beş para etmez!
Önce ülken sana karşı belli taahhütleri yerine getirecek. Orada tüm haklara sahip bir yurttaş olarak görüleceksin, baskıya, ayrımcılığa, hak etmediğin mahrumiyetlere maruz kalmayacaksın. Ülken ve yöneticileri sana bunları sağlamak zorunda, yoksa sen de onlara hiçbir şey borçlu olmazsın.
.......................
"

Ülkede kalmayı tercih edenler ise faziletli bir tevekkülle şunları söylüyorlar: " Bizim Doğu Akdeniz böyledir, değişmez, hizipler, iltimas, rüşvet, edepsiz bir nepotizm her zaman olacak, buna alışmaktan başka bir seçeneğimiz yok." Bütün bunları reddedenleri, kibirli olmakla hatta hoşgörüsüzlükle suçluyorlar.

Alışmaktan başka bir seçeneğimiz yok diyerek ülkede kalmak mı zor, yoksa başka bir ülkede sürgün olarak yaşamak üzere gitmek mi? Gidenler, geri döndüklerinde umduklarını bulabilecekler mi, yoksa hayal kırıklığına mı uğrayacaklar? Bunu öğrenmek istiyorsanız,  gidenlerin ve kalanların öyküsünü merak ediyorsanız  romanı okumanız gerekecek...


" Dip Not: Tırnak içine alınan bölümler Amin Maalouf' un " Doğu' dan Uzakta" romanından aynen alınmıştır.



17 Haziran 2013 Pazartesi




İLETİŞİM



" En uzak mesafe ne

Afrika' dır

Ne Çin, ne Hindistan,

Ne seyyareler,

Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan...

En uzak mesafe;

İki kafa arasındaki mesafedir

Birbirini anlamayan..."

Can Yücel


Sağlıklı iletişimin koşulları; anlatma, anlama ve anlaşmadır. Duygu ve düşüncelerimizi başka insanlara anlatmanın, aktarmanın çeşitli yolları vardır. Kimisi yüz yüze konuşarak iletişim kurar, kimisi beden diliyle, kimisi de televizyon, telefon, internet ve sosyal paylaşım siteleriyle.

Sanayileşme kültürünün, yavaş yavaş yaşamımıza egemen olması ve buna bağlı olarak gelişen son teknolojileri kullanma zorunluluğu iş yaşamını olduğu kadar özel yaşamı da etkilemektedir.  Artık,internet ve sosyal paylaşım siteleri iletişimin vazgeçilmezleri arasındaki yerini almıştır. İnsanlar duygu ve düşüncelerini herhangi bir baskı hissetmeden, özgürce internet ortamında dile getirebilmektedirler. Gerçek yaşamda bulamadıkları düşünce özgürlüğü ortamını sanal dünyada bulmakta; dünyanın diğer ucundaki kişilerle hızlı ve kolay iletişime geçebilmenin keyfini çıkarmaktadırlar. Önemli olan iletişim kurabilmektir çünkü insan olarak buna mecburuz. Kendini anlatamıyorsan veya anlattığında karşındaki seni anlamıyorsa, anlamamakta direniyorsa nasıl anlaşma sağlanabilir? Anlaşmanın sağlanamadığı yerde çatışma olur, kaos ortamı oluşur. Böyle bir şeyi kimse istemez. Öyleyse sağlıklı ve doğru iletişim kurabilmek için çatışma dili olan "sen dili" nden kaçınıp, iletişim dili olan " ben dili" ni kullanmalıyız ki, iki kafa arasındaki mesafeyi kısaltalım ya da mesafeyi ortadan kaldıralım.Bu günlerde güzel ülkemin insanlarının bu mesafeyi kısaltmaya,daraltmaya çok ihtiyacı var...







4 Haziran 2013 Salı






BENDEN  SELAM  OLSUN  BOLU  BEYİ' NE

(KÖROĞLU DAĞI)



İnsan, yaşamında bir kez olsun zirvede olmanın hazzını yaşamalı diye düşünüyorum. Tabii ki, dağların zirvesinden söz ediyorum. Yoksa, özel yaşamında, iş yaşamında  bu hazzı yaşayanlar mutlaka olmuştur. Ben de,  ilk zirve deneyimimi yaşamak için Köroğlu Dağı' na çıkacak olan Dağcılık Kulübüne baş vurduğumda heyecanlıydım; zirveye çıkabilecek miydim, çıktığımda neler hissedecektim ve en önemlisi hava koşulları zirve için müsait olacak mıydı?

2 Haziran' da, günlük güneşlik bir havada sabah erkenden  Bolu' ya doğru yola koyulduk. Bolu' nun Kıbrısçık ilçesini geçtikten sonra, tırmanışa başlayacağımız dere yatağına indik. Köroğlu Tepesi' ni henüz uzaktan görüyorduk. Parkurun belli bir seviyeye kadar olan kısmını ormanda; çamların  arasında, dökülmüş kozalaklar ve kahverengi iğne yapraklarından oluşan kaygan bir zeminde tırmandık. Sonra irili ufaklı kayaların oluşturduğu zeminde tırmanış devam etti. Bu arada, hava muhalefet etmeye başladı; tırmanış başladığında hafif çiseleyen yağmur, yükselti arttıkça şiddetini artırıyordu. Böyle devam ederse zirve yapmak imkansız gibi gözüküyordu, dağın özelliğinden dolayı. Şanslıydık, şiddetli rüzgar ve yağmura rağmen zirve yapabildik: 2499 metre yükseklikte Köroğlu Tepesindeydik. Zirvede kendimi bir kartal gibi güçlü ve özgür  hissettim, sınırlarımı zorlamanın getirdiği özgüvenle artık, her güçlüğü aşabilirdim. Tepeden aşağıya bakarken korksam da,  kollarımı iki yana açarak kartal gibi süzülmeyi hayal ettim ve Köroğlu' nun şu dizelerini  geçirdim aklımdan: " Benden  selam olsun Bolu Beyi' ne. Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır." Hayalim kısa sürdü, zirvede fazla kalamadık. Çünkü, rüzgar şiddetlendi ve yağmur doluya dönüştü. Ani olarak düşen hava sıcaklığı nedeniyle sanki kış geri gelmiş gibiydi; ellerim, yüzüm adeta buz kesti. Öyleki, zirvenin altında rüzgara açık bir şekilde otururken ve yağmurla karışık dolu keskin bir bıçak gibi yüzüme çarparken sandiviçimi çantamdan zor çıkarabildim. Rüzgar çıldırmışçasına estiği için neye el atsam uçuyordu. Benim için unutulmayacak bir öğlen yemeği oldu. Mola kısa sürdü ve inişe geçtik. İnişler daha yorucu ve zor olsa da beni fazla yormadı. Orta derecenin üstü zorlukta olan bir parkurdan inişi gerçekleştirdik.  Gördüğüm şelalenin sesi ve güzelliği tüm yorgunluğumu unutturdu. İlk zirvem, güzel bir deneyim ve anı oldu benim için.

 Oldum olası efsanesi,destanı olan dağları severim. Bu dağların yaşadığına inanırım ve efsaneleri kulaktan kulağa aktarıldıkça yaşayacaklarına. Onlar, efsanelerin canlı tanıklarıdır bana göre. İşte bu nedenledir ki, ilk zirvemi Köroğlu Dağı' nda yapmak istedim.Köroğlu kavganın, özgürlüğün sembolüdür halk arasında. Halk O' nu sever. Çünkü zalim Bolu Beyi' ne baş kaldırmıştır. Baş kaldırı sebebi  babasının intikamını almak için önce kişisel olsa da, daha sonra zenginden alıp fakire dağıttığı için toplumsal ve siyasal bir boyuta dönüşmüştür. Ruşen Ali' yi Köroğlu olarak ünlendiren de sanırım bu dönüşüm olmuştur. Öyleki, efsane 16. yy' dan günümüze, taşıdığı mitolojik unsurlarla birlikte ulaşmış ve dağlar var olduğu sürece de yeni nesillere ulaşmaya devam edecektir.


İlgilenenler için: Köroğlu Dağları İç Batı Karadeniz' deki sıradağlardır. İç Anadolu Bölgesini, Karadeniz Bölgesine bağlayan bu sıradağların en yüksek noktası Aladağ kütlesi üzerindeki Köroğlu Tepesi(2499 m) ' dir.

Köroğlu Destanı, kahramanı Ruşen Ali' nin ve babası Koca(seyis) Yusuf' un Bolu Beyi ile mücadelelerini ele alır. Kahramanı 16. yy' da yaşamış Halk Ozanı Köroğlu' dur ( Ruşen Ali). Bu destan Yaşar Kemal' in "Üç Anadolu Efsanesi" kitabında anlatılmaktadır.

Köroğlu' nun atı " Kırat" da ünlüdür.



31 Mayıs 2013 Cuma






BİLGİ  ÜSTÜNE  SÖYLENENLER

İnsan, yaşamak ve varlığını sürdürebilmek doğayı ve çevresini tanımak, diğer varlıklara hükmedebilmek ve merakını gidermek için bilgi edinir. Bu bilgi edinme insanın en temel güdülerinden biridir. Her zaman ve her yerde bir şekilde bilgiye ulaşmaya çalışır, sorular sorar. İşte bu nedenledir ki, bilginin tarihi insanın tarihi kadar eskidir. Farklı yüzyıllarda, farklı coğrafyalarda ve farklı kültürlerde yetişen bilge insanların bilgi  üstüne söyledikleri:

"İnsan gönlü, dipsiz denizdir. Bilgi de, onun dibinde yatan incidir. inciyi denizden çıkarmadıkça, o, ister inci olsun, ister çakıl taşı, farketmez."
Yusuf Has Hacip - Kutatgu Bilig

" İnsan bir deryadır ilimle mahir
  İlimsiz insanın şöhreti zahir
  Cahilden iyilik beklenmez ahir
  işleği, ameli, hali yalandır."
  Aşık Veysel

" Hiç kimse size, içinizdeki bilginin şafağında halen yarı uykuda olandan bir zerre fazlasını açıklayamaz. Takipçileri arasında mabedin gölgesinde yürüyen bir öğretmen, size bilgeliğini değil sadece inancını ve sevgisini verebilir. Eğer gerçek bir bilgeyse, bilgeliğinin evine davet etmek yerine, sizi kendi aklınızın eşiğine doğru yönlendirir."
Halil Cibran

" Kendini okyanusta bir damla sanma. Bir damlanın içinde kocaman bir okyanussun."
" Soru da bilgiden doğar, cevap da."
Mevlana

Dikkatimi çeken, çağlar boyunca bilginin, derya, deniz ve okyanusla betimlenmiş olması; aleni  veya  metafor  olarak. Bilginin sonsuzluğunu anlatmak için sanırım. Bu  betimleme günümüzde de geçerliliğini sürdürüyor hala. 







27 Mayıs 2013 Pazartesi




EFSANELERİN  DAĞI: KAZ DAĞI ( İDA  DAĞI )



Antik Dönemdeki adıyla İda, günümüzdeki adıyla Kazdağları, benim içinse Efsanelerin Dağı' na trekking grubuyla gitmeye karar verdikten sonra, hayallerimin gerçeğe dönüştürülmesi süreci de başladı. Gitmeden önce yöre, Kazdağları ve bu dağlarda üretilen efsanelerle ilgili araştırma yaptım. Dünyada kaç tane dağ vardır ki, efsaneleşen? Ama, güzel ülkemizde epeyce var; hatırladığım kadarıyla Nuh Tufanı ile anılan Ağrı Dağı, Kommagene Kralı  I. Antiochos' un  yaptırdığı Tanrı heykellerinin bulunduğu Nemrut Dağı bunlardan sadece ikisi.

Kazdağları, Biga Yarımadasının en yüksek dağı olup Ege Bölgesi ile Marmara Bölgesini birbirinden ayırmaktadır. Çanakkale ve Balıkesir il sınırları içerisinde kalmaktadır. Kazdağı( İda), Kazdağları' nın (sıradağ) ortasında yer almaktadır. Bu yeşil dağlar, yaban kazlarının göç yolu üzerinde yer aldığı için Kazdağları olarak isimlendirilmiş aslında. Kaz çobanı Sarıkız ise malum efsane. İster efsaneye inanın, isterseniz ornitologların bilgisine, bu size kalmış. Ben, dağda yürürken efsaneye inanmayı tercih ettim. Çünkü, Sarıkızla, babasıyla ve Sarıkız' ın kazlarıyla birlikte yürümek istedim. Ayazma' dan uzakta yürüsek de, kendisine vadedilen  gücü, zenginliği reddedip,  sadece Afrodit' in verdiği sevgiyi kabul eden ve O' nu güzellik kraliçesi seçerek Hera ve Athena' yı kızdıran Paris' le de birlikte yürüdüm. Kazdağları yalnızca oksijenin bol olduğu değil, sevginin de bolca hissedildiği, gözlerin doğaya sevgiyle baktığı dağlar.Peki, biz o güzellikleri gözümüz gibi koruyabilecek miyiz?

Yürüyüşümüz,  Narlı' dan Kazdağı Tabiat Parkına  girişle başladı. Kızıl ve kara çamlardan oluşan ormanda yürümek, şırıl şırıl akan derelerin sesini dinlemek ve bol oksijeni solumak,efsaneleri duyumsamak : Masal diyarında gezinti bu olsa gerek...Masalı anlatan da sizsiniz, dinleyen de. Uzun bir yürüyüş ve zorlu bir inişten sonra masal dünyasından gerçek dünyaya " hoş geldiniz"  diyen pitoresk bir görüntü: Karşınızda  cennet gibi, Kelebekler (Gürlek Şelalesi ). Şelale gürleyerek, beyaz ve köpük saçan buz gibi sularını kayalardan aşağı akıtıyor. Altında oluşan doğal göl, durgunluğuyla adeta şelaleye meydan okuyor; kızgınlığın, gürlemen benim dinginliğimde kayboluyor diye. Burada saatlerce zaman geçirebilirsiniz, sıkılmadan. Biz de öğlen yemeğimizi gölün etrafında doğal plaj oluşturan kaygan kayaların üzerinde yedik, suyun esintiyle yüzümüze vuran serinliğinin tadına vardık. Gerçekten muhteşemdi, zorlu inişe değmişti. Sonra, her çıkışın bir inişi olduğu gibi, her inişin de bir çıkışı vardır misali aynı yoldan geri döndük. Yürüyüş sonlandığında, yorgun değildim. Bu durumun oksijen bolluğundan kaynaklandığı söylendi rehber tarafından. Doğruydu, çünkü başka hiç bir yerde böyle hissetmemiştim .Doğaseverlerle birlikte güzel bir yürüyüştü kısacası.

Kazdağı Tabiat Parkı girişinde yer alan tabelada yazan" İyiye ve güzele ulaşabilenler, zorlu yolları aşabilenlerdir " sözünün doğruluğunu zorlu yolu aşıp şelaleyi görünce onayladım. Güzele ulaşmıştım, iyiye ulaşmam da yakındı. Ayrıca, bu yürüyüşün benim için önemli bir yanı da 19 Mayıs günü gerçekleşmesiydi. Ve o gün,  Cennette bulunmamdı!...






22 Mayıs 2013 Çarşamba



TARİHTEN  NOTLAR -1-
(Son Hazaryalı)


Çiçek isminde bir Hazar prensesi Bizans imparatoru' yla evlenir ve bu evlilikten doğan çocuk, sonradan, Leon Hazar adıyla bu ülkeye imparator olur. Prenses Hristiyanlığı kabul eder. Bilindiği üzere Hazarlar, Yahudilik dinini kabul eden bir Türk devletidir. Prensesin çeyizleri arasındaki bir elbise sarayda dehşet ölçüsüne varan hayranlık uyandırır ve bu giysi "Çiçakyan" adıyla erkekler için tören kıyafeti olarak benimsenir.

İspanya' da bulunan Granada Hükümdarı' nın hekimi olan ünlü İshak Amon' un oğlu Jozef Amon, II.Bayezid' in özel hekimidir. Sultan Bayezid, çok sevdiği bu hekimden, İslamiyet' i kabul etmesini ister ve bunun simgesi olarak saraya beyaz sarık sararak gelmesi için üç gün süre tanır.( Osmanlı' da beyaz sarığı yalnızca Müslümanlar sarabilirlerdi.)
Amon, koynunda bir hançerle padişahın huzuruna çıkar ve " Haşmetlü Sultanım! Biz, çıkar uğruna ata dinimizi yadsıyacak olsaydık, bugün imparatorluğunuzda bulunmaz, mülkümüzün ve servetimizin bulunduğu İspanya' da otururduk. Senin gibi aydın ve bilge hükümdarın, inançlarımı zorlamayacağına inanıyorum. Ancak, kararında ısrarlı isen, ilk kez buyruğuna itaat etmeyeceğim, der ve ' Buyur, al şu hançeri ve göğsüme sapla!' diyerek hançerini ona uzatır. Padişah, ' Sadakatına hayranım. Karakter sağlamlığını takdir ediyor ve sana olan güvenimi koruyorum;' sözleriyle onu ödüllendirir.

Hazarlar' ın Karaitler boyundan gelen Karaylar İstanbul' a gelip Galata' da Karay- Köy diye bir mahalle kurarlar. Bugün oraya Karaköy denilmektedir.

Mısır' ın fethinden sonra, özellikle İstanbul' a sürgün getirilen Mısırlı ailelere gösterdiği adalet ve babasının hışmına uğrayarak hapiste çürüyenleri af edişi nedeniyle Sultan Süleyman' a halk arasında " Kanuni" denmeye başlar.


Kaynak: Cahit Ülkü - Son Hazaryalı Romanı.



16 Mayıs 2013 Perşembe




FUTBOLU  SEVMİYORUM


Derbi maçlarının veya önemli maçların olduğu günlerde haberleri izlemiyorum; futbol fanatiklerinin yaptıkları şiddeti görmemek, duymamak için. Ancak yine de kaçamıyorum ve duyuyorum üzülerek, içim burkularak. Anlayacağınız görmesem de duymamak mümkün olmuyor, savunma mekanizması olarak geliştirdiğim kaçış çöküyor...Enkaz altında kalınca, şu soruyu sormadan edemiyorum: Bir futbol topu ve o topla oynayan takım sevgisi bir insanın hayatından değerli midir? Bu soruya büyük küçük herkesin hayır diyeceğini biliyorum. Sözde " insan hayatı" her şeyden değerlidir de futbol maçlarından sonra pratikte neden değerini yitirir? Nedir, fanatikleri kan akıtacak, cinayet işletecek ruh haline bürüyen etmenler? Aşırı hırs mı? Tuttuğu takımın kazanmasıyla kendine prestij sağlama çabası mı? Aidiyet duygusu mu? Yoksa, sadece bir anlık cinnet mi? Maçtan sonra, bu holiganların içindeki şiddeti açığa çıkaran,  öldürme dürtüsünü körükleyerek gözlerini döndüren bunlardan hangisi?

Holiganizmle taraftarlığı bir birinden ayırmak gerekir. Holiganizm'in günümüzdeki anlamı "spor terörizmi" . Holiganlık, sporu şiddet yaratmaya alet etme amaçlı tutumken, taraftarlık ; bir şeyden, bir görüşten, düşünceden ya da birinden yana olma, ondan yana saf tutma anlamını içerir. Holiganların maçlara gelirken tek bir amaçları vardır: Kavga ve olay çıkarmak.  Holiganizm karşılıklı önyargı ve düşmanlıklardan beslenen sosyo-kültürel bir süreç olarak kabul ediliyor.

Gerçekten, bu konuda ülkemizde yeterli sayıda araştırma yapılmış mıdır? Bilmiyorum.  Ancak İngiltere' de holiganların kimlerden oluştuğuna dair binlerce araştırma yapılmış." Örneğin; Aberdeen Üniversitesi öğretim üyelerinden Richard Giulianotti, holiganların etnografik kökenlerine indiği araştırmasında sorunun, kentlerdeki diğer sosyal çelişkiler ile spor alanındaki rekabetin iç içe geçtiği bir sarmal halinde başgösterdiğine işaret etti. Giulianotti' ye göre, genç gruplar arasında son derece karmaşık, sosyal kökenleri bulunan, hem siyasi hem sosyal arka planı olan bir" Teritoryalizm", yani alan paylaşımı ve sahiplenmesi güdüsü de holiganizmi besleyen faktörlerden biri. " 

İşte,ülkemizde yapılan araştırmalardan birinin sonuçları":ELYADAL( Eleştirel Yaratıcı Düşünme ve Davranış Araştırmaları) nın" Futbolda Şiddet ve Fanatizm" konulu araştırmasına katılan toplam 437 katılımcıdan futbolda yaşanan şiddet olaylarından hangi kesim ya da kesimleri sorumlu tuttuklarına yönelik bilgi istenmiştir. Şiddet olaylarının sorumlusu olarak ilk sırada% 68.6' yla medya gösterilmiş, ardından% 63.8' le taraftarlar, % 52.4' le futbol kulüplerinin yönetimleri, % 46.9' la amigolar, % 30.4' le güvenlik güçleri, % 16.7' yle futbol oyuncuları, % 16.5' le hakemler, % 6.2' yle de teknik kadro sıralanmıştır. Medyanın ve kulüp yönetimlerinin şiddetin sorumlusu olarak algılanması gerçekten dikkat çekici ve galiba şimdi araştırılması gereken de bu algının ne kadar gerçek olduğu.

Futbolda yaşanan şiddet olaylarının nedeni olarak toplam 46 farklı neden belirtiliyor. Katılımcılara göre en önemli neden, Türkiye' deki eğitim seviyesi. Katılımcıların % 14.66' sı, Türkiye' deki eğitim seviyesinin oldukça düşük olduğunu ve futbolda yaşanan şiddet olaylarının da bu eğitimsizlikten ileri geldiğini öne sürüyorlar. % 7.92' lik bir oranda, insanların gündelik yaşamlarındaki sıkıntıları ve karşılaştıkları zorluklar nedeniyle deşarj olma ihtiyacı duyduklarını ve bu nedenle futbolda holiganizm ortaya çıktığını iddia ediyor. Araştırmaya katılan her 100 kişiden 7' si, holiganizmin nedeni olarak kulüp yöneticilerine atıfta bulunuyor. Bunun yanı sıra, ülkedeki dengesiz gelir dağılımı ve düşük gelir düzeyi de diğer bir neden olarak ortaya çıkıyor. İnsanlar düşük gelir düzeyi nedeniyle çatışmaların yaşandığını ve yaşanan bu çatışmaların da futbol sahalarına taşındığını ve hatta futbol sahalarının dışına kadar taştığını belirtiyorlar ( % 6.16). Kitle psikolojisinin, kendini bir grupla birlikte ifade etmenin ve kendini o grupla özdeşleştirmenin, bununla ilintili olarak pekişen ait olma duygusunun da söz konusu soruna neden olduğunun altı çiziliyor( % 5.92)." ( Guduwap.com ' un Tribün Terörü ve Bir Yaşam Biçimi: Holiganizm ' den alıntı.)

Yukarıda sonuçları verilen araştırmalar olayın sosyo-kültürel boyutlarıyla ele alınmış gibi gözüküyor. Bense, fanatikleri cinayet işlemeye yönelten psikolojik faktörlerin neler olduğuyla ilgili araştırma yapılıp yapılmadığını merak ediyorum. Bununla ilgili bir sonuç bulamadım maalesef. Ve yukarıdaki araştırma sonuçlarından çıkarılabilecek fanatik olan biri için takım taraftarı olmak " sadece bir etiket değil, çoğu zaman da yaşam biçimidir" şeklindeki çıkarıma katılmam mümkün değil. Yaşam biçimi diyerek, olayı sosyal yumuşatmaya vardırmak, taraftarın fanatikleşmesini kışkırtmaktan öteye gitmez:" Bu benim yaşam biçimim, kimse karışamaz" der geçer. Haksız da sayılmaz öyle değil mi?

 Anlatmaya çalıştığım nedenlerden dolayı, futbol demek bana şiddeti çağrıştırıyor. Ve ben şiddeti sevmiyorum. Futbol severler kızmasınlar ama bu çağrışımdan dolayı futbolu da sevmiyorum.






13 Mayıs 2013 Pazartesi




CÜCE  GEZEGEN




2005 yılında ezber bozan bir keşfe imza attı gök bilimciler: Güneş sisteminde bulunan 9 gezegenin haricinde bir gezegen olduğunu keşfettiler.Ve bu gezegenin, güneşe en uzak gezegen olan Plüton' dan daha büyük olduğunu saptadılar. Derken, gök bilimciler arasında "cüce gezegen" tanımı üzerinde tartışmalar başladı. Keşfedilen bu yeni gezegene bir isim vermek gerekiyordu. İşte bu tartışmalar nedeniyle, mitolojide kavga ve nifak tanrıçası olarak bilinen Eris' in adı verildi. Eris' in keşfi kendisinden daha küçük olan Plüton' u da yerinden etti: Uluslararası Astronomi Birliği Ağustos 2006 yılında yayımladığı bir bildiriyle, gezegen terimine yeni bir tanım getirdi. Bu yayımdan sonra, Eris' le birlikte Pluton da "cüce gezegen" sıfatını aldı.

Güneş sistemindeki gezegen sayısı Astronomi Birliği' nin kararıyla 8' e düşürüldü. 2006' dan itibaren ilköğretim öğrencilerinden başlayarak öğrenciler, güneş sisteminde 8 gezegen olduğunu öğrenecekler. Merak ediyorum doğrusu; öğrenciler arasında bu konuya ilişkin bir anket yapılsa Eris' ten haberdar olan öğrenci yüzdesi kaç olur?




11 Mayıs 2013 Cumartesi




DÜNYA  ATASÖZLERİ


Atasözü, sözlük anlamıyla" ataların, uzun denemelere, gözlemlere dayanan yargılarını genel kural, bilgece düşünce ya da öğüt olarak veren ve kalıplaşmış bir biçimi olan, halk tarafından benimsenmiş kısa, özlü söz" dür. Her milletin atasözleri vardır ve bu sözler halkın ortak yaratımıdır. Bu nedenledir ki Atasözleri,  toplumu her yönden yansıtır. Çünkü Atasözlerinde toplumsal ve doğal olaylar, kurallar, inanışlar, gerçekler, toplumun adet ve gelenekleri dile getirilir. Bir toplumun felsefesini anlamak için Atasözleri bize yardımcı olur. Bir durumu kısa ve özlü anlatması, yüzyılların süzgecinden geçerek günümüze ulaşması, kimi durumlarda öğüt vermesi Atasözlerinin toplum tarafından kabul görmesini sağlar.

 Arap Atasözleri, severek okuduğum Mısır' lı yazar Necip Mahfuz' un romanlarından. Diğerleri aldığım notlardan.

" Her şey üstüne üstüne geliyorsa, belki de sen ters gidiyorsundur."
Fransız Atasözü


" Yalanlarla ilerleyebilirsin ama oradan geri dönemezsin."
Rus Atasözü


" Ne yaptığını bilen bir düşman, gözü kara bir dosttan daha güvenlidir."
Arap Atasözü

" Gözler kendilerine, kulaklar ise başkalarına inanırlar."
Alman Atasözü

" Talihi olanların horozları bile yumurtlamaya başlar."
Rus Atasözü

" Senle dedikodu yapan, senin dedikodunu da yapar."
İrlandalı Atasözü

"Gözlerinin rengi, biçimi ne kadar farklı olursa olsun, gözyaşlarının rengi aynıdır."
Afrika Atasözü

" Kemik köpeğe şöyle der:' Çok sertim.' Köpek de cevap verir:' Olsun, zamanım var benim.' "
Arap Atasözü

" İntikam, soğuduğu zaman tadına varılan yemektir."
Roma Atasözü

" Hayat doğanın bir hediyesidir, ama iyi yaşamak için erdemli olmak gerekir."
Malay Atasözü

" Bu dünya bize dedelerimizden miras kalmadı, torunlarımızdan ödünç aldık."
Kızılderili Atasözü

" Temiz bir vicdandan daha yumuşak bir yastık yoktur."
Fransız Atasözü

" Güvensizlik, güven içinde olmanın anasıdır."
Fransız Atasözü

" Hayatın ilk yarısı, ikincisinin beklentisiyle geçer, ikinci yarısı ilkinin pişmanlığıyla."
Fransız Atasözü

" Değişim rüzgarları esmeye başlayınca, bazıları duvar inşa eder, bazıları ise rüzgar değirmeni."
Çin Atasözü

" Danışan dağı aşmış, danışmayan yolu şaşmış."
Türk Atasözü

" Yazın gölge hoş, kışın çuval boş."
Türk Atasözü



9 Mayıs 2013 Perşembe




BEYİN  EGZERSİZLERİ


Spor yaparak, beslenmemize dikkat ederek, zararlı alışkanlıklardan uzak durarak beden sağlığımızı korurken beynimizin sağlığını düşünüyor muyuz? Nasıl olsa genciz daha vakit var diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Vücudumuzdaki hücreler zamanla kendilerini yenileyebilme özelliğine sahipken, beyin hücreleri biz yaşadıkça sürekli ölerek azalmaktadır.

Beynimizdeki hücrelerin %90' ı glia hücrelerinden, %10' u nöronlardan oluşmaktadır. Yapılan araştırmalar gösterdi ki, nöronların elbirliği ile çalışması bizim düşünmemizi sağlıyor. Öyleyse, beyin egzersizleri yaparak nöronlara yardımcı olmalı, beyin sağlığını korumalıyız ki yaşlanırken hafızamızın gücü azalmasın ve beyin doğru düşünebilmeye devam etsin.

Bunun için neler yapabiliriz? Yaptığım araştırmada ve gittiğim "hafıza teknikleri" seminerinde öğrendiklerimi sizinle paylaşacağım. Burada önemli olan sağ ve sol beyin lob' larını aynı oranda çalıştırabilmek ve olumlu tutumla hafızayı güçlendirmek. Yani hafızanız zayıf olsa bile, bunu dillendirmemek ve" hafızam iyi " diyerek kendi kendinize telkinde bulunmak.

 Beyin egzersizleri yapmak hafızanızı güçlendireceği gibi yaşlılıkta bunama ve alzheimer gibi hastalıklara yakalanma olasılığını da geciktirecektir. Vücudumuzun komuta merkezi için vakit ayırmaya değmez mi? İşte! Yapmanız gerekenler:

Günlük yaşantınızda, alış-verişte hesaplamaları zihninizden yapın. Sonuç yanlış çıksa da doğrusunu bulana kadar devam edin.

Kitap okuyun. Kitapta ki karakterleri, yerleri, olayları zihninizde canlandırın.

Bulmaca çözün. Bulmaca eski bilgilerinizi tazeleyeceği gibi yeni sözcükler öğrenmenize de yardımcı olur.

Rutinin dışına çıkın. Bununla beyninizi şaşırtın. Diş fırçalarken farklı elinizi kullanın, yürürken geri geri gidin, sağ elinizle yazıyorsanız sol elinizi kullanmaya çalışın v.b.

İzleyerek öğrendiklerinizi veya aldığınız tarifleri hayata geçirin. Tabii ki pratikte uygulanabilir olanları.

Bir resim veya fotoğrafı inceleyip gözlerinizi kapatın, resmin veya fotoğrafın detaylarını düşünün.

Satranç ve dama gibi zeka oyunları oynayın. Bu oyunlar hızlı düşünmenize yardımcı olur.

Yabancı bir dil öğrenmeye çalışın, buna imkanınız yoksa yabancı kelimeleri öğrenip dilimizdeki karşılıklarını tekrarlayın.

Hayal kurun. Yapmak istediklerinizi ve yapacaklarınızı hayal edin.

Gördüğünüz gibi, beyni sağlıklı, hafızayı güçlü kılmak zor değilmiş. Şimdiden hepinizin beynine sağlık. Nöronlarınız uzun ömürlü olsun.
 

 


7 Mayıs 2013 Salı




İKİ  PRENSES


Shawakis kentinde kadın erkek, çoluk çocuk, herkes tarafından sevilen bir prens yaşardı. Hayvanlar bile ormandan onu selamlamak için gelirlerdi.

Ama insanlar arasında karısının onu sevmediği hatta nefret ettiği konuşulurdu.

Bir gün komşu kentin prensesi Shawakis prensesinin ziyaretine gelir. Başlarlar sohbete. Laf dönüp dolaşır kocalarına gelir.

Shawakis prensesi söze başlar ve:
" Senin kocanla yaşadığın mutluluğa gıpta ediyorum. Yıllardır da mutlu mesud yaşıyorsunuz. Ben ise kocamdan nefret ediyorum. Bana ait değil sanki o tek başına yaşıyor. Bu dünyadaki en mutsuz kadın benim" der.

Misafir prenses ona bakar ve der ki:
" Sevgili arkadaşım gerçek şu ki sen kocanı seviyorsun. Evet, öyle ve hala tükenmemiş bir arzuya sahipsin ona karşı. Bahçedeki kaynak gibi, kadın için hayattır bu. Asıl acınması gereken ben ve kocamdır. Çünkü sessizce katlanıyoruz birbirimize yıllardır. Ve siz ve diğerleri buna mutluluk diyorsunuz".

Halil Cibran - Gezgin ( Tercüme: Ercan Güneş)

 İçinde duygu barındırdığı için nefret bile olsa tükenmeyen arzu mudur mutluluk? Yoksa " içi beni yakar, dışı seni" misali birbirine sessizce katlanmak mı? Ya da her ikisi mi? Hiç biri mi? Bence,   bakan değil, gören gözlere göre   değişir.  Mutluluk, hiç bir şey beklemeden herkesi sevmektir, sevebilmektir.







5 Mayıs 2013 Pazar




YAŞAMIN  SIRRI  ÇÖZÜLÜYOR MU?



Günlük uğraşılar, yaşama dair rutin sıkıntılar o kadar çok vakit kaybettiriyor ki insana, dünyada olup bitenleri bazen es geçiyor: Yorgunluğunu atabilmek, dinlenebilmek için iletişim kanallarını devre dışı bırakıyor.  Oysa, bilim insanları durmadan, dinlenmeden çalışıyorlar, insan yaşamını uzatabilmek, daha kaliteli kılabilmek ve evrenin sırrını çözebilmek için. İşte! insanları yakından ilgilendiren, kimsenin kayıtsız kalamayacağı harika bir keşfin haberi:

" İsveç' in Karolinska Enstitüsü' ndeki Nobel Kurulu, 2012 yılı tıp-fizyoloji alanında iki bilim insanını ödüle layık gördü. İngiliz John Gurdon ve Japon Şinya Yamanaka, " hücrelerin özelleşmesi ve gelişimi hakkında çığır açan yeni bilgilere ulaşılmasını sağlayan araştırmaları dolayısıyla ' Nobel Ödülünü' kazandı.

İki bilim insanı, " olgun hücrelerin pluripotent olmak için programlanabileceklerini keşfetti. Gurdon ve Yamanaka, gerçekleştirdikleri çalışmalarda, özelleşmiş hücrelerin vücuttaki her dokuya dönüşebilecek olgunlaşmamış hücrelere dönüşebileceğini ortaya çıkardı. Yapılan keşif, hücrelerin ve organizmaların nasıl geliştiği hakkında devrim yaratabilecek yeni bir anlayış ortaya koydu.

Pluripotent, embriyonik gelişimin erken safhalarında, tüm bir canlıyı oluşturabilme yeteneğine sahip olan henüz farklılaşmamış hücreler anlamına geliyor." ( ntvmsnbc- 8 Ekim 2012)

Anladığım kadarıyla bu keşif şu anlama geliyor: Olgun hücreleri alıp geriye programlayarak yeni bir canlı oluşturabilme yeteneğine sahip henüz farklılaşmamış hücrelere dönüştürebiliyorlar.Bu özelleşmiş hücreler yeni bir canlı oluşturabileceği gibi, her dokuya dönüşebilecek olmaları nedeniyle eskiyen, işlevini yerine getiremeyen organların yerine yenilerinin oluşumuna da olanak tanıyor. Belki de yakın bir gelecekte organ nakli tarihe karışacak ve parası olan , yaşama doymayan veya yaşamdan vazgeçmek istemeyen insanlar, olgun hücrelerini geriye programlatıp yeniden hayata merhaba diyecekler. Tabii ki yeni doğmuş bir bebek olarak. Ne muhteşem bir keşif ama.

Teşekkürler John Gurdon ve Şinya Yamanaka...Beyninize sağlık...






1 Mayıs 2013 Çarşamba




KADIN  CİNAYETLERİNİN  SORUMLUSU  OTHELLO  SENDROMU MU?

Ülkemizde işlenen kadın cinayetlerinin nedenlerinden biri kıskançlıktır." Seven kıskanır" sloganıyla beslenen ruhlar, yerli yersiz kıskançlıklarla sevdiğine dünyayı dar eder. Sonra da "ya benimsin, ya kara toprağın" diyerek, kendisine yar olmayan kadını, kara toprağa gönderir.

Ünlü psikanalist Freud, normal kıskançlığın bile mantık dışı bir olay sayılması gerektiğini, böyle bir duygunun bilinç denetimi altında olmadığını dile getirir. Mantık dışı bir olay sayılması, kıskançlığı masumlaştırmaz, patolojik yapar.

Adını ünlü yazar William Shakespear' in "Othello" adlı eserinden alan "Othello Sendromu" diğer adıyla "Patolojik Kıskançlık" rahatsızlığı; kişinin sevdiği birini hastalık derecesinde kıskanması durumu olarak ifade edilmektedir. Öfke, baskı ve tehditlerle öldürmeye kadar gidebilen bir rahatsızlıktır. Çoğunlukla erkeklerde görülür; sevgiyi, sevgiliyi kaybetme korkusu, sadakatinden şüphe v.s. kıskançlık sebepleri arasındadır.

Psikiyatr Dr. Sümer Öztanrıöver, Othello Sendromuna ilişkin :" Bütün hezeyanlarda olduğu gibi hastanın aldatıldığına olan inancı, mantıklı açıklamalardan ve gerçek kanıtlardan etkilenmez. Eşinin telefona geç cevap vermesi, kapıyı geç açması, vücuttaki bir morluk, elbisedeki leke, perdenin açık olması aldatmanın kanıtları olarak görülür. İşlenen birçok cinayetin faili Othello Sendromu olabilir" dedi.  Eşine işkence edip cinayet işleyen bir çok erkeğin, Othello Sendromu çeken hastalar olabileceğini ekleyerek aşırı kıskançlığın özellikle gençler arasında sevginin kanıtı olarak görüldüğünü kaydederek," ılımlı bir kıskançlığın kabul edilebileceğini , ancak partnerinin davranışlarını, giyim tarzını, arkadaşlarını, seçimlerini değiştirmeye yönelik girişimler, hastalıklı bir kıskançlığın göstergesidir.Kıskanılan kişi ödün verdikçe, kıskançlık da artacaktır. Ödün verilmediği için biten ilişkinin acısı, ömür boyu prangaya mahkûm yaşamaktan kat kat iyidir." dedi.(10 Şubat 2012 tarihli Hürriyet Gazetesi(Sağlık-Yaşam)

Eşinden şiddet gören kadınların, kadın korunma evlerinde korunmaya alınması ve mahkemelerin verdiği evden uzaklaştırma cezasının kadınları koruyamadığını  gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde okuyoruz maalesef. Şiddet eğilimi gösteren koca, bir şekilde kafasına koyduğunu gerçekleştiriyor, hem de alenen ve kimse müdahale etmiyor göz göregöre gelen cinayete. Neymiş efendim, aile-namus meselesine karışılmazmış. Kim demiş? Belli değil. Ve belli olmayan saçma sapan bir söz uğruna, nice canlar kaybediliyor. Devlet, mağduru koruyamıyor.

Kıskançlık insan doğasında varolduğuna ve bilinç denetiminde olmadığına göre; kıskançlığın azı karar, çoğu zarar diyebiliriz miyiz? Kıskançlık nedeniyle işlenen cinayetlerin faili "Othello Sendromu" olabileceğine göre; bu rahatsızlığı olanlara tanı konularak, tedavilerinin yapılması cinayetleri önleyebilir mi? Bekleyip görmek yerine bir an önce çare bulmalıyız. Bulmalıyız ki, nice masum canlar kaybedilmeden, bu kanayan yara iyileştirilsin...






28 Nisan 2013 Pazar




KEHLE-İ  İKBAL (TALİH  BİTİ )


Damat Rüstem Paşa'nın Süleymanname'de yer alan bir minyatürü, 16. yüzyıl
(tr.wikipedia.org)




Kanuni' nin Veziriazamı ve damadı olan Rüstem Paşa' nın lakabı kehle-i ikbal (talih biti) miş. Rivayet odur ki;  Paşa'nın hızla yükselmesini çekemeyenler ve onun şerrinden korkanlar daha da yükselip hele de Padişah' a damat olursa, başlarına bela olur düşüncesiyle Paşa' nın cüzzamlı olduğu dedikodusunu yayarlar. Ve bu hastalığa tutulan Padişah' a damat olmamalıdır derler. Bu dedikodu Dersaadet (İstanbul) e ulaştığında Rüstem Paşa Diyarbekir Beylerbeyi' dir. Dedikoduya sebep, Kara Rüstem Paşa' nın geçirdiği çiçek hastalığı nedeniyle suratının delik, deşik olmasıdır.

Kanuni  önce bu söylentilere inanmadıysa da; yabancı elçilikler dahi aynı dedikoduyla çalkalanınca şüpheye düşer. Biricik kızı Mihrümah Sultan' ı evlendireceği müstakbel damadı hakkında söylenenleri incelemesi ve  teşhis koyması için saray hekimlerinden Mehmet Ağa' yı tam yetkiyle Diyarbekir' e gönderir.

Hekim Mehmet Ağa, Rüstem Paşa' nın giysilerini, konağını v.s. gizlice tetkik eder, Paşa' nın hekimin ne sebeple oraya geldiğinden haberi yoktur. Bir gün hekimle paşa karşılıklı otururlarken hekim, Rüstem Paşa' nın alnında gezinen biti görür ve sevinir; biti alıp bir şişeye koyarak şişenin kapağına hava delikleri açar ki, bit İstanbul yolculuğuna dayanabilsin. Sonra paşaya Diyarbekir' e geliş nedenini açıklar, rahatlamış olarak.

Hekim Mehmet Ağa, saraya varınca bu biti Padişah' a övünçle gösterir: "Kur' an' a el basarım ki der, Rüstem Paşa cüzzamlı değildir. Bütün hekimler, hatta ahali bilir ki; bit cüzzamlıya yaklaşmaz." Kanuni, bu açıklamadan sonra kızı Mihrümah Sultan'la paşanın evlenmelerine onay  verir. 

Rüstem Paşa' nın biti, şansına yardım etmiş, sağlıklı olduğu bit sayesinde kanıtlanan paşa, Anadolu Beylerbeyliğine terfi ederek Padişah damatlığına da hak kazanmıştı.

Görülüyor ki; talihi olanların biti bile işe yarıyor. Rüstem Paşa' nın başına" talih  kuşu" yerine " talih biti" konmuş vesselam ve ondan sonra yürüyen paşayı kimse tutamamış...Rüstem Paşa' nın Osmanlı' da ilk rüşveti başlatan, alan ve damat olduktan sonra karısı ve Kayınvalidesi Hürrem Sultan' ın destekleriyle İmparatorlukta Padişah' tan sonraki en zengin ve varlıklı ikinci kişi olduğunu hatırlatmam gerek sanırım. Talihin böylesi, kimin başına diyelim?


Dip Not: Rivayet Cahit Ülkü' nün Rüstem Paşa Kitabından aktarılmıştır.