30 Kasım 2013 Cumartesi




GÜZELLİK  BAKAN  GÖZDEDİR


" Padişahın biri, Mecnun' un aşkından deli divane olup çöllere düştüğü Leyla' yı çok merak eder. Leyla' nın bulunup huzuruna getirilmesini emreder. Leyla' yı bulup getirirler. Padişah Leyla' yı görünce hayretler içinde kalıp sorar:
- Mecnun' un aşkından deli divane olup dağlara, çöllere düştüğü Leyla sen misin? Senin öyle fevkalade bir güzelliğin olmadığı gibi, sıradan bir kadından hiçbir farkın yok. Hal böyle iken nasıl olur da Mecnun senin için deli divane olur?

Leyla hiç tereddüt etmeden cevap verir:
- Padişahım sus!.. Çünkü sen Mecnun değilsin. Bendeki güzelliği görebilmen için sende Mecnun' un gözlerinin olması ve bana Mecnun' un gözleriyle bakman gerekir, der.

Padişah bu haklı sözler karşısında söyleyecek bir şey bulamaz, susup kalır."
( Nevzat Tarhan, Mesnevi Terapi)


Güzelliğin göreceli bir kavram olduğunu , güzellikte tek tip olmadığını, çeşitlilik olduğunu anlatan güzel bir hikaye. 

Bu hikayede, Leyla,kendisinin ne olduğunun farkındadır ve Mecnun' un kendisini abarttığının bilincindedir. Ama derler ya" aşkın gözü kördür" diye. Bu körlük, sevdiğine hissedilen yoğun duygular nedeniyle, onun kusurlarının görülememesi halidir ki, aksi olsaydı adı "aşk" olmazdı herhalde değil mi?

Gerçekten de güzellik bakan gözdedir, bakmasını bilene...Çünkü," insan kalbinde ne taşırsa dünyayı da öyle görür" der Goethe.


28 Kasım 2013 Perşembe




BİR  "SELFIE"  İSENİZ , DİKKAT !..


Selfie, Oxford Sözlüğü tarafından 2013 yılının "kelime"si seçildi. Selfie' nin Türkçe karşılığı "amatör otoportre çekimi" demek. Tahmin edeceğiniz üzere bugün güncel bir konuyu yazmak istedim.

Çevremde, yakınımda bulunan ergen gençlerin ellerinden düşürmedikleri oldukça pahalı ve çok amaçlı kullanımı olan android ve akıllı telefonlarla durmaksızın fotoğraf çekmelerini, sonra bu fotoğrafları instagram' da paylaşmalarını, aldıkları "like" larla sevinçten havaya zıplamalarını gördüğümde,  bu durumun yalnızca bize özgü olduğunu düşünüyordum. Bütün ergenler, sanki söz birliği etmişçesine aynı pozları veriyorlardı: Ördek dudak, Einstein gibi dil çıkarmak ve uykulu, mahmur gözlerle baygın baygın bakmak. Bir genç, nasıl bu kadar kendini çirkinleştirerek poz verir ya da otoportre çekip sosyal medyada paylaşabilir ve bunu neden yapar diye düşünüyordum. Zaman zaman yakınım olan gençleri de uyarıyordum. Taa ki, Vogue Türkiye Dergisinde Yaprak Aras' ın konuya ilişkin yazısını okuyana dek. İşte o yazıdan seçtiklerim: " Selfie, otoportre anlamına gelen self portrait' tan türetilmiş bir sözcük. Time dergisinin, 2012' nin en çok kullanılan kelimelerinden biri seçtiği selfie' yi, internetin muzip sözlükleri şöyle açıklıyor: ' Kişinin facebook gibi sosyal ağlara koymayı planlayarak çektiği otoportre. Bu karelerde fotoğrafı çekenin kolunu görebilirsiniz. Bu, kişinin fotoğrafını çekecek arkadaşı olmadığına işarettir. Bu insanlar kendi fotoğraflarını kendileri çekip sosyal medyaya koyarak internet arkadaşı edinmeye çalışırlar.' Amaç arkadaş veya hayran edinme...Veya en basitinden "like" alarak kısa süreli de olsa tatmin yaşama, beğenilme, onaylanma.

Selfi' lerin hem çekimi hem de paylaşımı son zamanlarda iyice arttı. Facebook ve Twiter' le başlayan fenomen, Tumbir ve özellikle de İnstagram' ın yaygınlaşmasıyla çığırından çıktı. İnstagram' da selfie etiketiyle arama yaptığınızda karşınıza 14 milyon sonuç geliyor. Bu rakama etiket kullanmayanların dahil olmadığını düşünecek olursak sosyal medyanın hızla bir selfie çöplüğüne dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz."

İnsan neden kendi fotoğrafını çeker? Otoportreciler, fotoğrafları kendilerini ifade etme yöntemi ve bazen de bir nevi oyunculuk olarak görüyorlar. Bu konuyla ilgili olarak aynı yazıda, Prof.Dr. Alper Hasanoğlu," Sosyal Medya, çok net bir şekilde var olan bir şeyin görünür hale gelmesini sağlıyor" diyerek selfie fenomenini narsistik kişilik bozukluğuna bağlıyor: " Bu insanlar başarısız narsistler. Başarılı narsistler, iyi kariyerleri ve iyi hayatlarını daha da görünür yapmak için çaba göstermez. Görünür olmayı zaten başarmıştır. Ama hem narsist hem de başarısızsa, üç-beş like ile anlık tatmin yaşarlar." Hasanoğlu, insanın kendini görmek istediğiyle yaşadığı gerçeklik arasında derin bir uçurum varsa depresif, mutsuz ve kıskançlık duygularıyla bezeli hale gelebileceğini söylüyor. " Görünür olarak da bunu ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Ama bu bir kısır döngü. Çünkü bu sanal onaylanmalar kısa sürüyor ve kişi aynaya dönüp baktığında, gerçekte öyle olmadığını biliyor. Gerçek ' ben 'i görse, belki de like etmeyecek."

Selfie' ler, bu yazıyı okuyunca kızabilirler. Ancak, Prof.Dr. Alper Hasanoğlu' nun görüş ve analizlerine katılmamak mümkün değil...Eğer bir selfie iseniz, aman dikkat edin derim! Çünkü, paylaştıklarınız kişiliğinizi ele veriyor. Ördek dudak, uykulu gözler ve dil çıkarmış bir ağız kişiliğinizin deşifre edilmesine değer mi? Düşünün ve karar verin. Çekeceğiniz otoportrenin ışığı ve açısı ne kadar iyi olursa olsun "bir örnek" pozların orijinal olmadığının farkına varacak, gerçek "ben" i göreceksiniz...Sadece birazcık düşünün ve düşünmekten korkmayın lütfen.




26 Kasım 2013 Salı




MEMNUNİYET


Benden zarar gelmez

Kovanındaki arıya

Yuvasındaki kuşa;

Ben kendi halimde yaşarım

Şapkamın altında.

Sebepsiz gülüşüm caddelerde

Memnuniyetimden;

Ve bu çılgınlık delicesine

İçimden geliyor.

Dilsiz değilim susamam

Öyle ölüler gibi

Bu güzel dünyanın ortasında

Rüştü Onur ( 1920, Devrek-2 Aralık 1962, İstanbul. 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi-İlhami Soysal)


Yüzümdeki sebepsiz gülüşün nedenini merak edenler, şimdi anladınız mı beni...




23 Kasım 2013 Cumartesi




A. SCHOPENHAUER' E  ÖVGÜLER


Arthur Schopenhauer (1788-1860 ) Alman filozof ve düşünür. Hinduizm ve Budizm felsefesinden etkilenerek, dünyevi bir yaşamdan el çekmeyi ve bir keşiş gibi yaşamayı, mutluluğu artırmayı değil, acıları azaltmanın yollarını arayan bir yaşam şeklini öneren felsefesi, aklın(Rasyonalizm) temele oturtulduğu felsefe tarihinde yeni bir bakış açısı anlamına geliyordu. Ve felsefesi, Psikoloji, Psikanaliz, Müzik, Edebiyat gibi entelektüel ve sanatsal alanlarda büyük etki gösterdi. En ünlü eseri " İstenç ve Tasarım Olarak Dünya "dır.

İşte! Edebiyat ve sanat alanında büyük başarılar göstermiş yazar ve sanatçıların A. Schopenhauer hakkında söyledikleri övgü dolu sözler: " Yalnızca Thomas Mann( Buddenbrooks Kitabı) değil, başka pek çok zihinde de A. Schopenhauer' e borçlu olduğunu kabul eder. Tolstoy, Schopenhauer için " insanlar arasında eşi olmayan bir dahi" diyordu. Richard Wagner' e göre o " Cennetten gönderilen bir armağandı." F. Nietzche, Leipzig' deki kullanılmış kitap satan bir dükkandan eski püskü bir Schopenhauer kitabı aldıktan ve onun ifadesiyle  o dinamik, kederli dahinin zihni üzerinde çalışmasına izin verdikten" sonra hayatının bir daha asla aynı olmadığını söylemiştir."

Schopenhauer, Batı dünyasının entelektüel haritasını sonsuza dek değiştirmiştir ve o olmasaydı çok daha zayıf bir Freud, Nietzche, Hardy, Witgenstein, Beckett, İbsen ve Conrad' ımız olurdu." 
Irvin Yalom, Bugünü Yaşama Arzusu, (Schopenhauer Tedavisi)

"Homo homini lupus" der Schopenhauer. Yani" insan insanın kurdudur." Kendi ifadesi ile iki ayaklılar dünyada cehennemi yaratırlar.Haksız da sayılmaz değil mi?Bu söz, Sartre' ın " Çıkış Yok" adlı kitabının da esin kaynağıdır.


Batı dünyasının entelektüel haritasını sonsuza dek değiştiren bu karamsar,yalnız, insansevmez diye bilinen filozof, çektiği aşk acıları açısından değerlendirildiğinde, belki de filozofların en hassasıdır. O kadar hassastır ki, bir dizi kaniş besleyip en yakın dostluklarını onlarla kurar. Ona göre hayvanlarda insanların sahip olmadığı bir zarafet ve yumuşak başlılık vardır:" Hangi hayvana baksam büyük keyif alıyorum; onlara bak
mak beni çok mutlu ediyor" der. Filozof köpeklerine düşkünlüğünü onlara "Efendim" diye hitap ederek gösterir; hayvan haklarıyla da ilgilenmeye başlar. 1840 yılında Schopenhauer yeni bir kaniş alır ve ona, Brahmanlarca dünya ruhu olduğuna inanılan Atma' nın adını verir. Genel olarak Doğu dinlerine, özellikle de Brahmanlığa ilgi duymaktadır. 1850' de köpeği Atma ölür. Schapenhauer bu defa kahverengi bir kaniş alır. Butz adını verdiği bu köpek onun en sevdiği kanişi olur. Mahallenin çocukları köpeği " genç Schopenhauer" diye çağırırlar.
(Alain de Botton- Felsefenin Tesellisi) 
İnsanlardan esirgediği sevgiyi, şefkati köpeklerine verir, o bir hayvanseverdir çünkü.

Yazımı, Schopenhauer' ın üzerinde çok düşündüğüm bir sözüyle sonlandırıyorum. Belki siz de düşünmek istersiniz: " En büyük bilgelik şu andan zevk almayı hayatın en büyük amacı kılmaktır, çünkü tek gerçek budur, başka her şey düşünce oyunudur. Ama bunun en büyük budalalığımız olduğunu da söyleyebiliriz, çünkü yalnızca kısa bir süre için var olan ve bir rüya gibi kaybolan içinde bulunduğumuz bu an asla ciddi bir çabaya değmez." Ne dersiniz, değmez mi?





21 Kasım 2013 Perşembe




AŞIKLIK  GELENEĞİ


Aşıklık geleneği, kökü çok eskilere dayanan bir gelenek olsa da günümüzde gereken özeni ve ilgiyi göstermediğimizden, yalnız Artvin, Erzurum ve Kars illerinin muhtelif yerlerinde bu geleneği sürdüren aşıklara ve aşık atışmalarına rastlanılmaktadır. İşte! tam da bu nedenle, unutulmaya yüz tutmuş bu güzel geleneğimizi hatırlatmak, bilmeyenlere anlatmak üzere bugünkü yazımı "Aşıklık Geleneği" ne ayırmak istedim.

Aşıklık geleneğinin tarihsel süreci şöyle: " Türkler sık sık yurt değiştirerek, dünyada geniş bir alana yayılmışlar, tarihsel süreç içinde pek çok kültür, inanç sistemi ve dinlerin etkisinde kalarak farklı uygarlıklar yaşamışlardır. Bu nedenle Orta Asya' dan günümüze değişen ve gelişen bir edebiyatları olmuştur.

Aynı uygarlığa bağlı kültürler, aynı dünya görüşünde birleşirler. Bir uygarlığın dünya görüşü de o uygarlığa özgü bir edebiyat anlayışı doğurur. Edebi eserler de yaşayan bir kültür topluluğunun değerler sistemine göre şekillenir.

Aşıklık geleneği, kültür varlığının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Aşıklık çağlar süren deneyimlerden geçerek biçimlenmiş, kendine özgü icra töresi, geleneğe dayalı yapısı, aşık olmak ve aşıklığı sürdürmek için uyulması gereken kuralları olan bir gelenektir. Ülkemiz çok köklü bir geçmişe sahiptir. Bu kültürel zenginlik aşıklık tarzı şiir geleneğine de yansır. Bu geleneğin ürünleri toplumun yaşama biçimini, olaylar ve durumlar karşısındaki tavrına, çevresine, dünyayı algılayışına ışık tutar. Tarihsel gelişim sürecinde Türk insanının sanat beğenisinin, kimliğinin belirlenmesinde önemli rol oynar. Aşıklık geleneği toplum yaşamında kaynaşmayı, birlikteliği sağlar. Aşıklık geleneğinin halkın ortak düşüncelerini dile getirmesi yönüyle Türk kültürünün korunmasında, yaşatılmasında önemli işlevi vardır.

15. yüzyıldan sonra Anadolu' da aşık tarzı edebiyat geleneği başlamış, ozanın yerini aşık, kopuzun yerini "karadüzen, bağlama, çöğür, tanbura, cura" vb. almıştır. Efsaneye tarihin kaynaştırıldığı, sözlü gelenekte oluşmuş ozan-baksıların taşıdığı kültür, aşık tarzı şiiri beslemiştir. Aşık tarzı şiir geleneği; İslamiyet, Anadolu ve Osmanlı kültür potasında şekillenerek yeni coğrafyada  yeni bir bakışla, yeni bir hayat anlayışına ve zevkine cevap verecek bir biçim ve öz kazanmıştır." ( Günümüzde Yeniden Yapılanan Aşıklık Geleneğinin Sosyo-Kültürel Boyutu, Prof. Dr.Erman Artan- Çukurova Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili Ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi)

Aşıklık geleneği içinde aşığı ortaya çıkaran önemli gelenekler ise "bade içme", " usta-çırak ilişkisi" ve " saz çalma" dır. Bade  içmeden aşık olunamıyor. Yani anlayacağınız her isteyen aşık olamıyor. Bade içme nasıl oluyor? " Aşık rüyasında bir pirin elinden bade içer. Sevgilisinin resmi ya da kendisi ile karşılaşır. Pir tarafından birtakım bilgilerle donatılır ve kendisine mahlas verilir. Aşık adayı uykusundan uyanır, ağzından burnundan kanlı köpükler boşanır ve bir süre baygın yatar. Daha sonra gönül ehli birisinin sazının tellerine dokunmasıyla kendine gelir ve son aşamada başından geçenleri şiirle anlatır, şiirin sonunda ise mahlasını alır."


Usta-çırak ilişkisi:" Usta-çırak eğitimi ustanın adaya teorik bilgilerini aktarmasından çok adayın icra sırasında ustayı dinlemesi ve izlemesi esasına dayalıdır. Bunun gerçekleşebilmesi için çırağın ustasıyla birlikte fasıllarda bulunması ve onun davranışlarını, şiir söylemesini, saz çalmasını izlemesi gerekir. Usta, çırağın belli seviyeye geldiğine inandığı zaman onun saz çalıp şiir söylemesine fırsat verir. Hatta çırağına mahlasını kendisi dahi verebilir. Bu sayede çırak da ustasından bağımsız olarak sanatını icra etme fırsatı bulur."


Saz çalma:"Saz çalmak aşıklık geleneği ve halk içinde kutsal sayılmıştır. Saz çalabilen aşıklar diğerlerine göre daha fazla itibar görmüştür. Aşıklar saz çalmayı genellikle ustalarından öğrenirler. Her aşık adayı başlangıçta ustasının tekniğini benimsemek durumundadır. Aşık sanatında ustalaştıkça kendi saz çalma tekniğini kendisi oluşturabilir..." (Barış Yıldız-Ayvan Dergisi)


Bu gelenek yüzyıllar boyunca devam ederek Halk Edebiyatı içinde yerini almış ve günümüzde de hala varlığını sürdürmektedir.  Gereken ilgi ve özen gösterilmezse bu güzel, eski geleneğimiz kaybolmakla karşı karşıya kalacaktır. Çünkü, günümüzde artık eskisi kadar ilgi görmüyor maalesef.


Aşıklar halkın sesini, duygu ve düşüncelerini duyurma işlevini üstlenirler. Düşünmeden edemiyorum: Günümüzde" Aşıklık geleneği" eskisi gibi itibar görmediği için, aşıklar köy köy, kasaba kasaba dolaşıp şiirlerini terennüm edemediklerinden mi, halkın sesi, duygu ve düşünceleri gereken yerlere ulaşamıyor ve sessizlik hüküm sürüyor?








18 Kasım 2013 Pazartesi




İLK  MODERN FİLOZOFLAR


On yedinci yüzyılda ortaya çıkan ilk modern filozoflar, Karanlık çağların sona erdiğini gözler önüne sermişti. Francis Bacon, Thomas Hobbes, Rene Descartes ve Galileo gibi isimler tarafından teşvik edilen felsefi devrimin ardından, dünyanın artık eskisi gibi olması mümkün değildi. " Bilgi güçtür," diye ilan eden Bacon, inanç ve kılıç arasında üçüncü bir hayati yol açmıştı: Bilim. Bilim sözcüğü o zamana dek henüz türetilmemişti, ancak Bacon' un deneysel bilgiye odaklanması ile dünyayı deneyimlemek ve üzerinde deneyler yapmak için yeni bir yöntem bulunmuştu.

Bacon' a göre, eğer güç bilgiden geliyorsa, bilgi de deneylemeden geliyordu. Bacon, hem deneyimin hem de nedenin dünyayı tanımak adına gerekli olduğunu savunuyordu. Dünya, bilimsel yöntemi bizlere kazandırdığı için Bacon' a büyük minnet borçludur.

 Büyük minnet duyduğum,Bacon' un sevdiğim bir sözünü bir doğasever olarak sizlere aktarmak istiyorum: " İnsan bilgisi ve insan gücü bir aradadır, çünkü nedenin bilinmediği yerde etki sağlanamaz. Doğanın buyruklarına uyulmalıdır... Doğanın inceliği, çoğu zaman duyguların ve kavrayışın inceliğinden büyüktür."


Not: Bacon, mali durumu iyi olan kültürlü bir aileden geliyordu ve bilgeliğini Latince olarak kayda dökmek için birkaç sekreter tutmuştu. Genç Thomas Hobbes' da Bacon' un sekreterlerinden biriydi. Hobbes, zamanla mesleğini iyi öğrenmiş, akıl hocasını geçmişti. İlk modern düşünürlerin önde gelenlerinden biri olan Hobbes, ilk siyaset bilimci ve ilk deneysel psikologdu.

Kaynak: Lou Marinoff - Prozac' ı Bırak, Platon' a Bak (Felsefe Terapisi)



14 Kasım 2013 Perşembe




ÇARİÇE DE OLSA O BİR  KADINDI:

BÜYÜK KATERİNA






" Yıkmaktan korktuğumun altını oyarım."
                                              II. Katerina

Rus Çariçesi II. Katerina' yı tanımayan, bilmeyen yoktur sanırım. İhtiraslı ve bir o kadar da zeki bir kadın olan Katerina, St. Petersburg' da kendisine  bağlı bir kadro oluşturarak, 1762' de tahta çıkan eşi Çar III. Peter' in , tebaasını hor görme eğiliminden, istikrarsızlığından  yararlanarak, İmparatorluk muhafızlarının da yardımıyla yıkmaktan korktuğu eşinin altını yavaş yavaş oyarak, Peter' i devirmiş ve Rus tahtının yeni sahibi olmuştur. Yani " kadının fendi, erkeği yendi" sözü gerçek olmuştur...

Çariçe de olsa, o bir kadındır; güzel, alımlı, ihtiraslı ve zeki. 16 yaşındayken,Rus tahtının varisi Holstein Dükü Peter' in karısı olmuştu. Dönemin siyasi içerikli birçok evliliğinde olduğu gibi bu evliliğin de her tarafından mutsuzluk akıyordu. O bir Alman prensesiydi, anavatanından Rusya'ya göçen. Hedefleri büyüktü ve zirveye daha hızlı ulaşmak için Rus Ortodoks Kilise' sine bile girmişti. Kocasının tahtının altını oyma çabalarının sonucunu Rusya' nın tek hakimi olarak aldı.
Çariçe olan Katerina, Fransız aydınlanma edebiyatı ile yakından ilgiliydi ve politik zihniyeti üzerinde bu akımın büyük bir etkisi vardı. Voltaire, ve Diderot gibi isimlerle sıkça yazışıyor, çalışmalarına mali destek veriyordu.

Katerina' nın tahta çıkmasıyla Rusya bambaşka bir ülke olacaktı. Ayakta zor duran ülkeyi, dünyanın sayılı güçlerinden biri yapacaktı. Ne de olsa, kurnazlıkla ele geçirdiği tahtın bulunduğu ülkeye (Rusya) bir kadın eli değmişti. Bu kadın eli Rusya' yı dönüştürecekti.

Kendisi sağken adının önüne "büyük" sıfatının konulmasına itiraz etmiş, " Yaptıklarımı bağımsız bir şekilde yargılama işini, gelecek kuşaklara bırakmak isterim" diyecek kadar da tevazu göstermiş.

Öldükten sonra, Katerina' sına çok şey borçlu olan halkı, bu sıfatı ona çok görmeyecek ve adı  tarihe "Büyük Katerina" olarak geçecektir.

Edebiyat, sanat ve mimaride ülkesini şaha kaldıran bu sanatçı ruhlu kadını Büyük Katerina' yı, " yıkmaktan korktuğunun altını oyduğu" için yargılayabilir miyiz? Benim cevabım, belki klasik olacak ama o bir kadındı ve kadın, her çağda, her yerde ve her zaman kadındır...


Not: Yazı, Ali Çimen' in "Tarihi Değiştiren Kadınlar" kitabından esinlenilerek yazılmıştır.
Görsel, tr.wikipedia.org web sitesinden alınmıştır.


İlgilenenler için: 
Katerina dört yaşındayken Alman Hükümdarı I. Frederik' in huzuruna çıkarılmış, " Eteklerine boyum yetişmiyor ki! " diyerek eteğini öpmeyi reddettiği imparatoru kızdırmıştı.

Avrupa' dan satın aldığı 250 tabloyu sergilemek üzere St. Petersburg' da inşa ettirdiği Hermitage Müzesi, kendisinden sonra gelen hükümdarların da katkılarıyla dünyanın en eski ve en büyük müzelerinden biri haline geldi.




12 Kasım 2013 Salı




GENÇLİK  BİR  KİTAPTI


Gençlik bir kitaptı, okuduk bitti;

Canım bahar geçti çoktan, kış şimdi.

Hani sevincin, o cıvıl cıvıl kuş?

Nasıl, ne zaman geldi, nasıl gitti?

Ömer Hayyam


Bir kitabı sevdiyseniz eğer, bitmesin diye ağır ağır okumaz mısınız? Nihayet, kitap bittiğinde başa dönüp bakmaz mısınız? Ve baktığınızda yeniden okuma isteği duymaz mısınız? Bu isteği duyduğumda, düşünürüm; gençlik bir kitapsa ve o kitap içselleştirilerek okunmuşsa, yaşlılık bir ansiklopedi olmalı diye. Ansiklopedi, bir kitaptan daha farklı ve çeşitli konuları içerir, hacimlidir, az okunur  ama, çok sık başvurulan bir kaynaktır...Öyleyse, "kış geldi" diye neden üzüleyim ki? Hoş geldin kış, nasıl olsa sonun yine bahardır! Biraz "yaşlılığa övgü" gibi oldu ama neyse... Siz istediğinizi düşünebilirsiniz; " insan ne düşünüyorsa, odur " misali.


Not: Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf, " Semerkant "adlı romanında; Ömer Hayyam' ı ve Rubaiyat' ın el yazmasının tek örneğinin, Atlantik' in dibinde yatmasının öyküsünü anlatır. 14 Nisan 1912' yi 15 Nisan 1912' ye bağlayan gece, Hayyam' ın el yazması kitabı da Titanic gemisiyle birlikte Atlantik' in karanlık sularına gömülür. Bir daha gün yüzü görmemek üzere. Kitabı, iki kez okudum, Hayyam' ı tanımak isteyenler kitabı okumak isterlerse diye not düştüm.




9 Kasım 2013 Cumartesi




Pickwickian Sendromu


19. yüzyıl yazarlarından Charles Dickens' ın bu derece ünlü olmasında çağdaşı Londralı zengin Samuel Pickwick' in büyük katkısı oldu. Onun açtığı Pickwick adlı kulüp, müdavimlerinin kişilikleri nedeniyle dönemin Londra' sında son derece ilgi çekiyordu.

Nitekim gazetelerden biri bu kulüpte olan bitenleri izleme görevini çiçeği burnunda gazeteci Charles Dickens' e verdi. Dickens ilk ününü, " Pickwick Paper" adıyla yayımladığı yazılara ve onları topladığı " Pickwick Kulübünün Ardında Kalanlar" isimli kitaba borçludur. Dickens' in büyük bir beceriyle betimlediği karakterlerden aptal görünümlü, devamlı uyuklayan, kırmızı tombul yanaklı şişman kulüp hizmetkarı Joe, tıp dünyasının unutulmazları arasında şaşırtıcı bir yere sahiptir. 19. yüzyılın önemli tıp adamlarından Dr.Osler, şişman kişilerde horlama ve uyku bozukluğunun sıklığından söz ederken, Joe' yu bu tanımın en iyi örneği olarak göstermiştir. Gerçekten Joe' yu andıran hastalar için günümüzde bile Pickwickian Sendromu adı hala kullanılıyor.

Bilim adamları Dickens' ın Joe' sundan 200 yıl sonra uyku bozuklukları konusunda kafa yormaya devam ediyor. Uyku kuşkusuz ki vazgeçilmezlerimizden biridir. Ancak görünen o ki, Dickens' ın Joe' su gibi uyku sorunu olan insan sayısı sanılandan çok fazla.

Çağımızda uyku bozukluğuna neden olan etmenler; stres, uyarıcı tedavi veya madde kullanımı( kafein, sigara), anksiyete, depresyon, düzenli uyku hapı kullanma eğilimi, alkol, fiziksel aktivite eksikliği ve kötü uyku alışkanlığı olarak sıralanıyor. Yeteri kadar uyumayanların veya bir çeşit uyku bozukluğu olanların iş performanslarının düştüğünü, fiziksel ve zihinsel faaliyetlerinin olumsuz etkilendiğini tahmin etmek zor değil. Ayrıca uykusuzluk, kişinin bağışıklık sistemi ve bellek fonksiyonlarını da bozar.

Peki, iyi bir uyku için neler yapabiliriz? Gevşeme egzersizleri, ılık bir duş, uyku öncesi okuma ve yazma, hafif bir şeyler atıştırma veya yumuşak bir müzik işe yarayabilir. Uykusuzluk çekiyorsanız, denemenizde yarar var  derim...


Kaynak: Doç. Dr. Mustafa Çetiner - Sağlığınıza. Sağlıkla ilgili  az duyulmuş bilgilerin yanı sıra, anlaşılır, akıcı bir dille yazılan bu kitabı keyifle okuduğumu belirtmeliyim.


Görsel: Uyuklayan Joe - sinirbilim.org

7 Kasım 2013 Perşembe





BİR  TIP  MUCİZESİ: SÖĞÜT  AĞACI



Teknoloji ve bilim alanında yaşanan tüm gelişmelere rağmen, dünyanın en çok kullanılan ilacı, M.Ö. 5. yüzyıldan beri neredeyse hiçbir değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmiş olan Aspirindir. Dünyada milyonlarca insanın kullandığı Aspirin, baş ağrısından gut hastalığına kadar her türlü ağrıyı dindirmekte ve ateşli hastalıklarda ateşi düşürmekte antiflamatuar etkiye sahiptir. Bununla birlikte son araştırmaların sunduğu bilgilere dayanarak, kalp krizi ve inme riskini azalttığı da bilinmektedir.

Aspirinin neden yapıldığını merak ettiniz mi hiç? Ben ettim, araştırdım ve yapımında "söğüt ağacı" nın kabuklarının kullanıldığını öğrendim. Günlük yaşamımızda gölgesinde bedava oturulan, su kıyılarının bu nazlı gelini aslında bir tıp mucizesiymiş. Nasıl mı? " Hipokrat, Aspirinin ya da aselitik asidin kuzeni olan bugünkü adıyla salisin olarak bilinen maddenin ilk farkına varan hekimdi. Bundan yaklaşık 2500 yıl önce, söğütgiller ailesinden ve salisin bakımından zengin bir ağaç olan söğüt ağacının kabukları ve yapraklarından elde ettiği tozu kullanarak ağrıyı dindiriyor ve ateşi düşürüyordu. Bugün ise Amerikalılar yılda yirmi milyonun üzerinde Aspirin tableti alıyorlar; fakat Amerikalılar bu kıtaya demir atmadan çok önce, Amerika' nın yerlileri söğüt ağacını oldukça çeşitli tedaviler için kullanıyorlardı. Hatta ilkel insanın bile, ateş düşürmek için bu ağacın kabukları ve yapraklarını çiğnediği öne sürülmektedir. Ayrıca Orta Çağ' da söğütün kabukları ve yaprakları her türlü ağrıyı dindirmekte yaygın bir şekilde kullanılmıştır.

Mide duvarını tahriş edebilen Aspirin, uygun dozlarda alındığında oldukça güvenilir bir ilaçtır. İlk kez 1898' de Friedrich Bayer ve kimyacı Felix Hoffman tarafından ticari amaçlarla yenilenmiştir. Hoffman, öncelikle babasının çektiği artrit ağrılarını dindirme amacıyla kullandığı bu salisilat bileşimine tesadüfen rastlamıştı; bu bileşim o tarihten kırkbeş yıl önce Charles Frederick von Gerhardt tarafından sentezlenen bir asetilsalisilik  asit bileşimiydi. Bayer ilaç şirketi, 1898' de " Aspirin " adını verdiği bu ilacın patentini alarak hemen satışına başladı."

Doğadaki tüm canlılar gibi, söğüt ağacı da saygıyı hak ediyor; insanların acılarını dindirdiği ve sağlıklarına kavuşmalarına yardımcı olduğu için. Söğüt ağacının gölgesinde otururken bunu hatırlayın lütfen. Ve unutmayın ki, Aristo şöyle demiştir: " Doktor iyileştirir, doğa iyi eder."


Kaynak: Dr. Eugene W. Straus, Alex Straus- Tıbbi Mucizeler ( Tıp Tarihinden Yaşamı Değiştiren 100 Gelişme )





4 Kasım 2013 Pazartesi




DEMİŞSİNİZ  ÖĞRENMEK  İSTEMEM HİÇBİR  ŞEY


Duyduğuma göre,
hiçbir şey öğrenmek istemem, demişsiniz.
Siz bir milyonersiniz öyleyse.

Korkunuz yok geleceğinizden,
pırıl pırıl önünüz, aydınlık.
Ne güzel kader hazırlamış ananız babanız size,
takılmayacak ayaklarınız hiçbir taşa.
Kalın isterseniz olduğunuz gibi,
ne olacak sanki öğreneceksiniz de.

Bazı zorluklar çıksa da karşınıza,
boş yere üzmeyin kendinizi;
Gösterirler size önderleriniz
yapmanız gereken şeyi.
Öğrenmişlerdir onlar nasıl olsa
bütün engelleri aşmanın yolunu,
bilirler nedir her devirde geçer akça.

İşte her şey önünüzde hazır, ne isterseniz,
gerek yok parmağınızı bile oynatmanıza.
Kurulmuş olsaydı düzen başka türlü,
o zaman gerekirdi bir şeyler öğrenmeniz.

Bertolt Brecht
Türkçesi: A. Kadir


Not: Epik tiyatronun öncülerinden olan Bertolt Brecht' in geçen sezon sahnelenen " Cesaret Ana ve Çocukları " oyununu izlemiş ve yazmıştım. İlgilenenler, oyunla aynı başlığı taşıyan yazımı okuyabilirler.




31 Ekim 2013 Perşembe




AŞK  YÜZYILI  BİTTİ
(Yeni Zamanlar)



Bu cümleyi ben kurmadım. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nuran Yıldız' ın Ekim 2013' te yayımlanan kitabının adı. Kitabı satın almadan önce incelediğimde, arka kapak yazısında (a)sosyal alem söylemini gördüm. Bu söylem ilgimi çekti. Çünkü, sosyal medya yerine (a)sosyal medya demeyi tercih eden ve bunu blogumda yazan ( blog başlığı: İsmen Sosyal, Cismen Asosyal Medya, 3 Kasım 2012) biri olarak, sosyal medya hakkındaki düşüncelerimin bir Akademisyence onaylanması gururumu okşadı diyebilirim.

Kitabın arka kapak yazısında; " Nuran Yıldız, Aşk Yüzyılı Bitti ile görünüşte özgür ama mutsuz, (a)sosyal alemde son derece kalabalık ama aynı zamanda fena halde yalnız, bolluk içinde ama kendi "içinde" yoksul olan günümüz bireyini anlatıyor. Sadece kadın-erkek ilişkilerinde değil, siyasette ve iş yaşamında da "biten aşk" ın sonuçlarını ortaya sererken, "yeni zamanlar" ın kadınının, erkeğinin, politikacısının, çalışan ve işvereninin üç boyutlu resmiyle karşı karşıya bırakıyor bizleri. Bireysel ve toplumsal dünyasında kafası karışık hepimiz için, dünyaya ve her türlü ilişkiye bakış açımızı değiştirecek, "ilaç gibi gelecek" bir kitap, Aşk Yüzyılı Bitti." yazmakta.

Kitapta, çağımız, günümüz için kullanılan "yeni zamanlar" söylemini çok beğendiğimi belirtmeliyim. En azından "uzay çağı" ya da "bilişim çağı" söyleminden daha geniş kapsamlı olarak geleceği tanımlıyor ve "yeni" sözcüğü daha sıcak geliyor insana ve her yeni gibi, umut vadediyor.

Nuran Yıldız, kitabında aşk' ta, İş' te, Siyaset' te yeni zamanları hem sosyolojik hem de iletişimcilik açısından geçmiş ve yakın zamandan örneklerle yalın, akıcı ve anlaşılır bir dille anlatıyor. Ve şu sonuca varıyor: " Her oluş-bitiş, iki büyük kavramı, o kavramlardaki değişimi anlamayı gerektiriyor: Şimdiki zaman ve birey."

Yazar," Katı olan her şey buharlaşıyor" saptamasından hareketle, bugünün bireyini, tam anlamıyla katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği bir evrenin parçası olduğu gerçeğini belirttikten sonra zamanın karakterini özetleyenin " Yeni Zamanlar " kavramı olduğunun altını çiziyor. Ve bu yeni zamanlarda, kendini ifade etme, kendini var etme süreçleri "dolma ve boşalma" ilişkisinden "alma ve verme" eylemine yerini bırakmış görünüyor diyerek şöyle devam ediyor: "Siyaset, iş ve aşk dünyasındaki tüm olup bitenler alma ve verme eylemi etrafında anlamlandırılabilir. İnsan yaşamına ilişkin bu üç büyük alanı belirleyen üretim sistemi ve nesneler dünyasıyla çevrili tüm eylemler, özünde "alma ve verme" yi üretir. Sistem bir tarafa "üret ve sat" derken, diğer tarafa "al ve (parasını) ver" demektedir. Basit bilgi.
Basit olmayan ise hayatın artık bir alma ve verme ilişkisi içinde geçiyor olması. Eskiden hayat bir dolma ve boşalma ilişkisiydi. Sanat öyleydi. Resim, roman, şiir sanatçının bir duyusal/duygusal boşalma işiydi. Aşk öyleydi; arzuyla dolmanın boşalmasıydı kavuşma. Buzdolabı dolu olanlar vardı, boş olanlar vardı. Cüzdanları boş olanlar ve dolu olanlar olduğu gibi.
Dolma ve boşalma dönemi bitti. Şimdi her şey bir alma ve verme ilişkisi: Alış-veriş! Sevgililer Günü. Herkes AVM' lerde. Anneler Günü. Herkes AVM' lerde. Babalar Günü de öyle. Yeni yılda da. Seçimler öyle değil mi? Verirsen alırsın! "

Dünya değişiyor , insanlar değişiyor ancak bu değişimin iyi mi, kötü mü olacağını kimse tahmin edemiyor. Sadece, bilimden teknolojiden geri kalmamak için bireyler, elinden geldiğince bu değişime ayak uydurmaya çalışıyor. " Sıklıkla söylenen " iyiye doğru gitmiyoruz " serzenişidir. Yalnız, emniyetsiz, güvensiz, narsist, ben merkezli, mutsuz ve karakteri aşınmış bireylerin dünyayı " iyiye götürmesi" ne kadar mümkün olabilir? " diye soran yazara cevabınız var mı? 
Ben, dolma ve boşalma dönemini özleyenlerdenim ve benim jenerasyonumun şanslı olduğunu düşünenlerdenim. Çünkü, bireyler arası iletişim direkt ve dolaysız yapılır, ben yerine biz tercih edilirdi. Yeni zamanlardaki değişimin neden ve sonuçlarını iyi analiz edenler ve uygulayanlar İş' te ve Siyaset' te başarılı olabilirler, ancak Aşk' ta başarılı olabileceklerini sanmıyorum. Duygulara ve hislere hiçbir şey hükmedemez çünkü. Ne olursa olsun  "aşk" bitmez!.. Yüzyıl bitse de.








29 Ekim 2013 Salı




TARİHTEN  NOTLAR -3-


- Tarık bin Ziyad, yedi bin kişilik ordusuyla 711 yılında, İspanya hükümdarı, Vizigotlu Kral Rodrique' in yüz bin kişilik ordusunu yenerek, teker teker Granada, Seville, Kurtuba ve Toledo' yu almış, Fransızlarla sınır oluşturan Pirene Dağları' na kadar ilerlemişti. Böylece Batı Avrupa' da sekiz asır sürecek bir egemenlik kurmuştu: Endülüs Emevileri.

1492 yılında, Granada' nın emiri, İslamın Halifesi, Endülüs' ün tek müslüman hakimi, Ebu Abdullah On İkinci Muhammed adını taşıyordu. İspanyolların bir türlü dilleri dönmediği için emire Boabdil el Chico ( Küçük Ebu Abdul ) diyorlardı. Boabdil, savaşmadan, kendi elleriyle Granada şehrinin anahtarını Kastilya Kraliçesi İzabella ve kocası Aragon Kralı Ferdinand' a teslim ederek El Hamra sarayını üzülerek terketmişti. Ve gemiyle, Kuzey Afrika' ya dönmüştü. On yıllar sonra sefalet içinde ölecek, çocukları ve torunları dilenci olarak yaşayacak Boabdil' den geriye son bir kez Granada' yı izlediği, Cebel-i Tarık' ın öbür ucundaki bu dağın adı kalacaktı:
Puerto del Suspiro del Moro; Mağribli' nin Son İç Çekişi.
Sokak lambaları, yel değirmenleri ve çiçek dizili yolların Endülüs' te icat edildiğini  belirtmeliyim. ( Beyazıt Akman- Son Sefarad )


-" Kanadalı William Stephenson tartışmasız istihbarat dünyasının en renkli karakterlerinden biriydi. Birinci Dünya Savaşı' na savaş pilotu olarak katılmış, 26 Alman uçağı düşürmüş, esir kampından kaçmış, hatta kaçarken de Alman birliklerinin pozisyonlarına dair notlar almıştı. İkinci Dünya Savaşında İngiliz İstihbaratı adına çalışan Stephenson, ABD Başkanı Roosevelt' e, Almanların Orta ve Güney Amerika' yı sömürgeleştirmeyi hedefleyen planlarını getirmeyi başarmıştı. Üstelik her iki dünya savaşı arasında da boş durmamış, hafifsıklette dünya boks şampiyonu olmuş, havada sürat rekoru kırmış ve radyo-elektronik alanında kablosuz fotoğraf nakledicisi gibi icatlar yaparak milyoner olmuştu! James Bond' un yaratıcısı Ian Fleming bir keresinde " James Bond gerçek bir ajanın romantize edilmiş halidir. Gerçek olanıysa Stephenson' dur" demişti. Stephenson 1924' te kendi icadı olan cihazla Amerika' dan İngiltere' ye fotoğraf geçerek ilk kablosuz veri transferini gerçekleştirmiştir." ( Ali Çimen - Tarihi Değiştiren Gizli Servisler, Popüler Tarih )

- Uzun yıllar boyunca, asillere " mavi kan " denilmekteydi. Bunun nedeni gümüştür. Mücevherli küçük altın kutuların içinde muhafaza edilen mercimek büyüklüğündeki gümüş tanelerini her gün içen asiller, bir süre sonra vücutlarında gümüşün stoklanması nedeniyle ciltleri gri-mavi bir renge dönüşürdü. Aslında, bu cilt rengi "argyria" hastalığına yakalandıklarının göstergesiydi. Asiller, hastalanmamak ve bulaşıcı hastalıklardan korunmak için bu minik gümüş tabletleri içmekteydiler. Yani,  mavi kan deyimi varlığını "argyria" hastalığından almaktadır.





27 Ekim 2013 Pazar




GÜNEŞ  DELİSİ


Akan suyu severim ben

Işıldayan karı severim

Bir yeşil yaprak

Bir telli böcek

Yeşeren tohum

Güneşte görsem

Sevinç doldurur içime

Bir günü

Güzel bir günü

Güneşli bir günü

Hiç bir şeye değişmem

Onun için savaşı sevmem

Onun için zulmü sevmem

Onun için yalanı sevmem

Bilirim yaşamaz güneşte

Bilirim yaşamaz yanyana aşkla

Ne haksızlık

Ne korku

Ne açlık

Necati CUMALI ( İlhami Soysal - 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi )


Ben bir güneş delisiyim; güneşi ve güneşli günleri özleyen...


İlgilenenler İçin: Necati Cumalı, 1921' de Florina/ Yunanistan' da doğdu, 10 Ocak 2001' de İstanbul' da öldü. İlk ve orta öğrenimini, Kurtuluş Savaşı' ndan sonra ailesinin yerleştirildiği Urla' da ve İzmir' de yaptı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi (1941). Avukatlık, basın ataşeliği yaptı. İlk şiiri Urla Halkevi dergisi Ocak' ta çıkmıştı(1939). Garipçilerin ( Orhan Veli ve arkadaşları) ve öteki 1940 kuşağı şairlerinin ortak konu ve yazışlarından, bir süre sonra sıyrılarak, yalın bir duyarlığın şairi oldu. Şiirlerine net bir görünümle, birey halleri( seviler, ayrılıklar, özlemler, acılar vb.) gündelik hayat, toplum ve dünya durumu, yansıdı hep. Şiirimize kalın, aydınlık bir Cumalı çizgisi çizdi. 1955' ten sonra şiiri, hikayeyi, oyunu, romanı birlikte ilerletti. Yazdığı bütün türlerde uzatmalardan kaçınan, şiirli bir yoğunluk yarattı. ( a.g.e. s: 322)




25 Ekim 2013 Cuma




CEVİZ  AĞACI  FOTOĞRAF  ÇEKER Mİ?



Fotoğraf: www.frmtr.com


Başlığı okuyunca nereden çıktı bu saçma soru diye düşünebilirsiniz. Ama cevap vermeden önce yazıyı okumanızı öneririm. Sorunun cevabını sonra verirsiniz.

Bana bu soruyu  anımsatan; Yaşar Kemal' in yayımlanan son romanı " Tek Kanatlı Bir Kuş " oldu. 72 sayfalık bu kısa roman bir solukta okunuyor. Roman bana, Yaşar Kemal' in alışık olduğum üslubundan ve anlatım tarzından uzak gelse de, ceviz ağacına ilişkin  yazdıkları ilgimi çekti.

Romanın II. bölümünde " Ceviz ağacı çok değerlidir ama altında uyumayacaksın, gölgesi ağırdır. Bir de ceviz ağacının bir huyu vardır, budaklarından birisi oluşurken yakınında kim varsa, ne varsa hemencecik budağın içine resmini nakşediverir. Zamanla budakla birlikte resim de büyür. Ceviz budağından çok acaip resimler çıkmıştır. Ulu ağaçlar, bulutlar, denizler, uzun yollar, kamyonlar, otobüsler, otomobiller, sincaplar, tilkiler, ayılar, kurtlar, çakallar. Zinhar, ceviz ağacı altında cima etmeyesin, sakıncalıdır. Ola ki, resminiz olduğu gibi, o durumda budaklara çıkar." satırlarını okuyunca, ister istemez çocukluğuma döndüm: Bahçemizde bulunan büyük ceviz ağacının bol yapraklı ağır dallarının altında oyun oynadığım, gölgesinde uyuduğum o güzelim yıllara. Ve ağacın altında oturduğum her seferde anneannemin " cevizin altında oturulmaz " diye bana seslenişini duyar gibi oldum. Yıllar sonra, ceviz ağacım yaşlandı, çürümeye başlayınca da kesildi ve mobilyaya dönüştürüldü. Kesimden sonra, bir resim görebilmek umuduyla, ceviz ağacının kütüğüne bakmıştım ama  görememiştim; ya hiç kimseyi resim çekmeye değer bulmamıştı ya da hiç kimse, budak oluşumuna denk gelmemişti...

Anlayacağınız, ceviz ağacına ilişkin hikayelere, efsanelere yabancı değilim; bu hikayeleri dinleyerek büyüdüm. Gerçeği öğrenmek için de küçük bir araştırma yaptım ve ceviz ağacının fotoğraf çektiğine ikna oldum. Buna inanmak için marangoz olmaya , ya da ceviz ağacının kütüğünde illa bir resim görmeye gerek yok bence. Doğanın gizemlerinden biri ve bu gizeme akıl, sır erdirilemiyor.

Cevizin altında neden oturulmaması gerektiğinin cevabını da Cevizci Dede diye anılan Selami Bayrak veriyor: " Ceviz ağacı sülfür gazı salgılar. Havadaki diğer gazlardan daha ağır olduğu için dibe çöker ve cevizin altında oturanı sersemletir. Bu söz oradan geliyor. Halkta yanlış bir kanaat olarak yerleşmiş, zararı yok aslında. Üstelik sülfür gazının ozon tabakasını tamir etme özelliği var. Sırf bu sebepten dolayı dünyadaki ceviz ağacının sayısının artırılması gerekiyor. "

Fotoğraf tarafımdan çekilmiştir.


Şimdi, başlıktaki soruya "evet" dediğinizi duyar gibiyim. Ancak, gölgesinde oturacağımız, resmimizi çeksin diye bekleyeceğimiz ceviz ağacını nerede bulabiliriz ki?  Bırakın ceviz ağacını, ağaç bulmakta bile zorlanıyoruz, ağaç katliamından dolayı...






23 Ekim 2013 Çarşamba




MAVİ  YASEMİN
( Blue Jasmine )


Vizyonda bir Woody Allen filmi olur da gitmez miyim? Tabii ki gittim, Mavi Yasemin filmini izledim ve sizler için yazıyorum.

Woody Allen filmlerini sevmemin başlıca nedeni; filmlerinde içerik olarak kadın-erkek ilişkileri, cinsellik, evli çiftler arasındaki sorunlar, birbirini aldatan eşler ve hayatın anlamsızlığını kullanması ve tüm bunları bir dantel gibi ince ince işlemesidir. Olaylardan çok karakterler üzerinde durur ve karakterlerin kişilik analizlerini derinlemesine işler filmlerinde. Bir psikanalizci gibi karakter analizi yaptığını ve bunu da izleyicilere aktardığını düşünüyorum. ( Stefan Zweig' in yazmış olduğu biyografileri de aynı nedenle severek okuduğumu belirtmeliyim.)

Şimdi filmin konusuna geçebilirim: Jasmine( Cate Blanchett ), New York' lu çekici ve güzel bir ev kadınıdır. Üniversitede Antropoloji okurken son sınıfta okulu bırakmıştır. Bir partide Hal' le( Alec Baldwin ) tanışır ve evlenirler. Tanıştıklarında fonda " Mavi Ay " şarkısı çalmaktadır. Bu önemli, çünkü film süresince bu şarkının adı Jasmine tarafından sürekli dile getirilmekte. Hal, milyarder bir yatırımcıdır. Parasını cömertçe harcadığı için mali krize girer ve iflasın eşiğine gelir. Mesleği ve parası olmayan Jasmine, kocasının sayesinde zenginliğe çabuk alışır ( kim alışmaz ki) ve lüks içinde yaşamanın tadını çıkarır. Bu zengin ve gösterişli yaşamın Jasmine için bir bedeli vardır: Kocası, Jasmine adına bir şirket kurar ve şirkete ait evrakları ona imzalatır. Kocası batarsa Jasmine de batacaktır. Bunu içten içe bilen Jasmine çok da umursamaz. Ancak kocasının kendisini aldattığını öğrendiğinde( hem de birçok kez ) deliye döner ve kocasını FBI' ya ihbar ederek hem kendisini hem de kocasını mahveder. Beş parasız bir halde bir süreliğine San Francisco' nun taşrasında yaşayan, kendisi gibi evlatlık olan üvey kız kardeşinin yanına gider. Jasmine' in amacı zengin ve kariyer sahibi birini bulup evlenmek ve gösterişli yaşamına devam etmektir. Bunun için geçmişini unutmaya hatta silmeye bile razıdır. Yaşadığı travmanın etkisiyle kendi kendine konuşmaya başlayan Jasmine, aradığı adamı bulabilecek midir? Merak ediyorsanız filmi izlemeniz gerekecek. Filmin finali, etme-bulma dünyası dedirtiyor insana.

Filmden sonra düşündüm de; bir kadın aldatıldığını hisseder, bunu dile getirmese de, kocası inkar etse de. Jasmine de biliyordu ama kolayca elde ettiklerini kaybetmemek için bilmemezlikten, görmemezlikten geliyordu. Cate Blanchett' in oyunculuğu muhteşemdi, tüm ruhuyla oynamıştı. Öyle ki, gözlerinin içine baktığınızda çektiği ızdırabı görebiliyordunuz... Bu yıl verilecek olan " Oscar " heykelciğini havaya kaldırması beni şaşırtmaz.


Not: Woody Allen' in 2005' te izlediğim " Maç Sayısı " filminden sonra, en beğendiğim ikinci filmi oldu Blue Jasmine.




21 Ekim 2013 Pazartesi




" AN "I  YAŞAMAK


Çağımız insanının sorunlarından birisi, mutlu olabilmek için değişik arayışlar peşinde koşmasıdır. Bir insanın yaşamı süresince mutlu olmayı amaçlaması doğaldır. Önemli olan o amaca ulaşmak için seçilen yolun sizi mutluluğa ulaştırıp ulaştırmayacağıdır.

Hızla gelişen bilim ve teknolojinin sunduğu olanaklar nedeniyle, yerinden bile kımıldamadan istediği her şeye sahip olabildiğini, evinden dışarı çıkmadan da yaşamını sürdürebildiğini gören birey, giderek yaşadığı toplumdan uzaklaşır ve yalnızlığa gömülür farkında olmadan. Böylece, yalnızlar kulübünün müdavimlerine yenileri eklenir...

Bilgi de dahil olmak üzere, her şeye en hızlı ve en kolay yoldan ulaşabilen bireylerin, yüzeysel de olsa her konuda " fikir " sahibi olması, ister istemez egolarının şişkinleşmesine yol açar. Ve şişkinleşen ego " benmerkezci " bir anlayış doğurur ki, bu da sadece kendisini düşünen, diğer insanların ne düşündüğünü önemsemeyen ve yaşadığı " an "a odaklanan bireylerin çoğalmasına neden olur. Günümüzün moda söylemi haline gelen " anı yaşa " sloganı, geçmişi yok sayar ve geleceğin belirsizliğinden kaygılanan bireyleri, bu kaygılarından uzaklaştırır. Anlık rahatlama sağlar. Çünkü " an " şimdiki zamanın bir parçasıdır; öncesi ve sonrası yoktur. Ve öncesi( dün ) olmayınca özlem, sonrası( yarın ) olmayınca da istekler yoktur. Peki, ama geçmiş ve gelecek düşünülmeden, sadece " an "ı yaşamak insanı mutlu eder mi? Bir süreliğine evet! Çünkü " an "ı yaşarken birine, bir yere, bir şeye bağlanma ihtiyacı duymayan birey sadece anın tadına varır ve mutlu olduğunu sanır. Ya sonra? Mutluluğu daim kılmak ve mutlu olmak için ne yapabiliriz? " Mutlu bir insan olmanın yolu öncelikle kendini sevme, beğenme ve yeterli özsaygıya sahip olmaktan geçer." diyen Hüseyin Şahin( Psikolojik Analizler Kitabı ), şu öyküyü anlatır:

" Bir bilgeye sormuşlar; " dünyada en mutlu insan kimdir?", diye.

" İşte, o dağdaki çobandır!..." demiş.

" Peki, neden?, diye sormuşlar.

" Çünkü, insan bildikleriyle yaşar, onun bildikleri koyunları ve çevresiyle sınırlı. Kendisini mutsuz

edecek veya kafasını karıştıracak fazla bir bilgiye sahip değil.


Şimdi soruyorum size: Bildiklerinizle mi yaşamayı, yoksa "an"ı mı yaşamayı tercih edersiniz mutlu olmak için? Kafam karışsa da, mutsuz olacağımı bilsem de ben, bildiklerimle yaşamayı tercih ederim...Çünkü, özlemlerim ve isteklerim var hala.




17 Ekim 2013 Perşembe





İDİL  BİRET'İ DİNLEMEK



Müzik öğretmenim dünya çapında bir piyanistimizden ve onun başarılarından söz ettiğinde henüz çocuktum. Bu piyanistimizin adı; İdil Biret'ti ve bu adı hiçbir zaman unutmadım: Radyodan piyano resitallerini dinliyor, gazete ve mecmualardan haberlerini okuyordum. Çocuk kalbimle hayranlık duyduğum ve gururlandığım biriydi İdil Biret. Ben çocuktum, o ise benim yaşlarımdayken "Harika Çocuk"muş. İşte bu, hayranlığımın nedenini açıklıyor sanırım. 

11 Ekim 2013 Cuma gecesi, Şef Işın Metin yönetiminde Bilkent Senfoni Orkestrasının vereceği konsere gittiğimde fazlasıyla heyecanlıydım; solist İdil Biret' ti çünkü. Orkestra  severek dinlediğim iki bestecinin eserlerini seslendirecekti: L. van Beethoven ve D. Shostakovich.

Beethoven' in Leonore Uvertürü ile konser başladı. Bu eser bestecinin " Fidelio Operası " nın uvertürü olup Op. 138 numarası ile bestecinin ölümünden on yıl kadar sonra Viyana' da yayınlanmıştır. Bu yüzden bestecinin son eser numarasına sahiptir. " Vali Don Pizzaro tarafından haksız yere zindana atılan kocasını kurtarmak için Fidelio isminde bir erkek kılığına girip hapishanede çalışmaya başlayan kadın baş kahramanın adıdır Leonore."

Leonore Uvertürü, 1805-1814 yılları arasında birkaç kez revizyon geçirmiş ve 1814 yılındaki sahnelenmeler için ise Fidelio başlığıyla yeni bir uvertür yazılmıştır. O günden bugüne operanın sahnelenmelerinde bu son versiyon kullanılmaktadır. Tüm bunları yazdım, çünkü konserde, Beethoven' in müzikal kimliğinden biraz uzak olsa da " ilk versiyonu" seslendirildi. Bu nedenle müziği dinlerken kendimi özel ve ayrıcalıklı hissettim...

Ve sonra sahneye Beethoven' in 4 Numaralı Piyano Konçertosunu ( Sol Majör, Op. 58 ) seslendirmek üzere İdil Biret geldi ve piyanonun başına oturduğunda hıncahınç dolu salonda çıt çıkmıyordu. Salondaki izleyiciler sanki nefes bile almıyorlardı. Klavyenin üzerinde bir kelebek gibi uçuşan parmaklarının yaşı yoktu...Ön sırada oturmamın ve İdil Biret' in tam karşımda olmasının avantajıyla kulağım müzikte, gözlerim parmaklarındaydı. Parmaklarını takip ederken zorlandım. Konçertoyu ezbere çaldığını söylememe gerek yok sanırım. Dr. Onur Türkmen " Solist, yani piyano duygulanımlarını dinleyici ile dolaysız olarak paylaşan bir karakter taşır. Ancak bu paylaşımı klasik biçimin sınırları içinde yapar." der. Ve ben piyanonun bu dolaysızlığını seviyorum; bir de İdil Biret seslendiriyorsa. Konçerto sona erdiğinde üç kez bis yaptı sanatçı ve muhteşem yorumunu dinleme zevkini uzatmış olduk böylece.

Konserin ikinci bölümünde, Dimitri Shostakovich' in 1953 yılında yazdığı 10. Senfoni seslendirildi. Eser, bestecinin Stalin' in ölümünü acı bir şekilde kutlamasıdır ve değişik tepkiler almıştır. Eseri dinlediğim için şanslıydım, çünkü orkestralarca çok ender seslendiriliyormuş. Müziği çok sert ve öfkeli bulduğumu söyleyebilirim.

Konser salonundan ruhum gıdasını almış ve doygunluğa ulaşmış bir şekilde ayrıldım...Benim için İdil Biret' i dinlemek,  izlemek, çocukluğumun büyülü dünyasında gerçek adımlarla yürümek gibiydi. Bu adımları attırdığın için teşekkürler İdil Biret ve ellerine sağlık olsun ki daha uzun yıllar muhteşem yorumlarını dinleyebilelim...