HAYRAN OLDUĞU PUŞKİN İLE AYNI SONU PAYLAŞAN RUS ŞAİR
MİHAİL LERMONTOV KİMDİR?
HAYRAN OLDUĞU PUŞKİN İLE AYNI SONU PAYLAŞAN RUS ŞAİR
MİHAİL LERMONTOV KİMDİR?
ABD'NİN TARİHSEL MAYDANOZLUĞU (!)
Tarih okumayı seven bir okur olarak yazmak istemesem de, günümüzde olup biten devletlerarası gelişmeleri neden-sonuç ilişkisi ile düşünüp bağdaştırdığımda, yazmayı adeta bir görev sayıyorum! Doğru mu yapıyorum, emin değilim…
3 Ocak 2026’da ABD askeri kuvvetlerinin, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini yatağından paketleyip hiçbir direnişle karşılaşmadan alıp götürmeleri ve ABD’de yargılanmak üzere hapishanede tutmaları, dünya kamuoyunda şaşkınlıkla karşılanmaktan öteye geçmedi, geçemedi…
Maduro’nun demokrasiyi, hukuku, insan haklarını yok saydığı bir “tek adam” rejimi kurduğu; mafyanın, kaçakçıların ülkede cirit attığı; Venezuela halkının derin bir yoksullukla boğuştuğu; nüfusu 30 milyon olan ülkeden 10 yılda 8 milyon Venezuela vatandaşının göç ettiği belirtiliyor. Ancak Maduro’nun ve ülkesinin bu durumu, ABD saldırısını meşrulaştırmaz. Sonuçta ABD saldırısı, bağımsız bir devletin başkanına yapılmıştır ve kabul edilemez. Görünen o ki Venezuela konusunda; BM çaresiz, AB ülkeleri sessiz kalmış, bazı ülkeler de iki yüzlü davranarak alelacele yapılan bir kınamayla saldırıyı geçiştirmişlerdir.
İşte dünya kamuoyu Maduro’yu ve yatağından alınış biçimini tartışırken, aklıma “Batı ve ABD bunu hep yapıyor” diye kendi tarihimizden yaşanmış üç olay geldi.
İlki, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve her ne kadar ölümü intiharmış gibi gösterilse de aslında öldürüldüğü;
İkincisi, 27 Mayıs 1960 darbesi ve Menderes’in idam edilmesi;
Üçüncüsü ise 12 Eylül 1980 darbesi ile demokrasinin askıya alınması.
Kardeşi Sultan I. Abdülmecid ölünce yerine Osmanlı tahtına çıkan Sultan Abdülaziz (1861–1876), 15 yıl tahtta kalmış; Sultan I. Abdülmecid’in izinden yürümüş ve Osmanlı devlet politikasını değiştirmemişti. Düşünce şuydu:
“Uzak Doğu, Orta Doğu ve Akdeniz bölgesine egemen olan İngiliz ve Fransızlar, Rusya’nın bu bölgelere yayılmasını istemiyorlar. Öyleyse İngiliz ve Fransızların, Rusya’nın buralara yayılmasını önlemek için Osmanlı Devleti’ni ayakta tutup güçlendirmeleri gerekir. Bu durumda Osmanlı ancak İngilizlerin ve Fransızların her istediklerini yerine getiren bir devlet olursa parçalanmayacak ve ayakta kalacaktır. Yaşamasını sürdürmek için gereksindiği her şeyi İngilizlerden, Fransızlardan isteyecektir.”
(Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı / Yeni Osmanlı Tuzağı, 21. Basım, Otopsi.)
Abdülaziz’in Abdülmecid’ten devraldığı bu devlet politikası, yabancılardan borç almak ve bunun karşılığında yabancılara toprak satmaktan ibaretti. Bunun üzerine Sultan Abdülaziz “7 Safer Kanunu”nu çıkarır. Kanun çıkar çıkmaz Yahudiler Filistin’de toprak almaya başlamış; İsrail Devleti’nin temelleri, Sultan Abdülaziz döneminde çıkarılan bu yasayla atılmıştı.
Abdülaziz döneminde devlet, dışarıdan borç bulamadığı takdirde memurların maaşlarını ödeyemez durumdaydı. Daha önce Avrupa devletlerinden aldığı borcun faizini de ödeyemez duruma düşünce, Avrupa, iflasını açıklayan Abdülaziz’e borç vermeyi kesmişti. Bunun üzerine Abdülaziz, Rus Büyükelçisi ile iş birliği yapan Mahmut Nedim Paşa’yı sadrazam yaparak borç almak için Rusların kapısını çaldırmıştı. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Abdülaziz’in Osmanlı Devleti’ni Avrupa yörüngesinden çıkarıp Rusya ile yakınlaşması, İngiliz-Fransızlarca desteklenen bir darbe ile devrilmesine yol açacaktı.
Adnan Menderes, 1955’te ihtiyaç duyduğu büyüklükte dış borcu ABD ve Avrupa’dan alamayınca sinirlenmiş; Sovyetler Birliği’nden borç almaya kalkışmış; 11 Nisan 1960’ta Moskova’ya gideceğini duyurup Kruşçev’i de Türkiye’ye davet ederek Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya davranmıştı. Gazeteciler Cemiyeti toplantısında, “Çin ve Rusya ABD’yi geçecek. Zira ABD tüketimci, ötekiler yatırımcı. Yüzde 30 yatırım yapıyorlar.” şeklinde konuşarak ABD’yi kızdırmıştı. Moskova’ya gideceğini açıkladığı 11 Nisan’dan yaklaşık bir buçuk ay sonra, 27 Mayıs 1960’ta askerî bir darbeyle başbakanlıktan uzaklaştırılmış, tutuklanıp yargılanmış ve idam edilmişti.
Rusya ile yakınlaşma istekleri hem Sultan Abdülaziz’in hem de Adnan Menderes’in sonu olmuştu. Her ikisi de bağımsız bir devletin yöneticileriydi; ama emperyalistlerin yerli iş birlikçileri eliyle içten çökertildiler.
12 Eylül 1980’de ise dış güçlerin parmağı ile bir “sağ-sol çatışması” yaratıldı. Bu durum gerekçe gösterilerek askerî darbe yapıldı ve demokrasi askıya alındı. Hapishanelerde uygulanan işkencelerde onlarca kişi öldü ya da sakat kaldı.
12 Eylül’ün, ABD istihbaratının ülkemizde yaptığı yoğun çalışmalarla gerçekleştirildiğini; İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin, 2011 yılında Bilgi Edinme Yasası kapsamında yapılan bir başvuru üzerine gizliliği kaldırılan 12 Eylül cunta darbesine ilişkin ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerini üç günlük bir yazı dizisiyle yayımlamasından sonra öğreniyoruz.
Bu belgelere göre, 27 Mayıs 1960’tan bugüne yapılan cunta darbelerinin hepsinin ardında ABD başta olmak üzere Batılı güçlerin olduğu zaten bilinen bir gerçekti. Bu konularda epeyce kanıt da mevcuttu. Örneğin 12 Eylül darbesini, 1970’li yıllarda CIA’nın Türkiye Şefi olan Paul Henze, ABD Başkanı Jimmy Carter’a “Bizim çocuklar başardı.” diye haber vermişti. Zaten darbeyi yapan bütün cuntacılar, darbe bildirilerinde “NATO dâhil bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız.” diyerek, kendilerine destek veren dış güçlere bağlılık sözünü en baştan verdikleri için, darbelerin ardındaki Batı desteğini anlamak için başkaca kanıta da gerek yok.
Yazımı uzatmamak için detaya girmiyorum. Konuyla ilgili detaylı bilgi için linki tıklayabilirsiniz:
https://www.setav.org/bizim-cocuklar-basardinin-belgeleri
Adnan Menderes’e Türkiye’de bir din devleti (Adnan Menderes'in 1954 yılında 3 bakanın istifasını alıp kendisini alkışlayan Demokrat Parti grubunda yaptığı konuşmada "Siz isterseniz Hilafeti bile geri getirebilirsiniz, söylemi buna örnektir) kurdurmak isteyen ABD, bunu başaramayınca 27 Mayıs’tan sonra 1965’te yapılan seçimlerde Amerikan yardımıyla seçimi kazanan Adalet Partisi hükümetini kurdurmuştu. Amerikalılar, seçim kazandıran yardımları karşılığında Demirel’den ulus devleti yıkarak yerine bir “Türk-Kürt Federasyonu” kurmasını “rica” etmişlerdi. Başbakan Süleyman Demirel, Amerikalıların bu rica adı altındaki dayatmasını Genelkurmay’a aktardığında askerlerin sert tepkisiyle karşılaşmış ve Amerika’nın kendisinden beklediği federasyon çalışmasını yürütememişti. Dikkatinizi çekmek isterim: Bugünkü Kürt sorununu çözme adı altında Türk-Kürt federasyonu kurdurma isteği, 60 yıl öncesinden dile getirilmiş ve uygulamak için zaman ve zemin kollanmış gibi gözüküyor!
Yazımı uzatmak istemiyorum. Sanırım meramımı anlatabildim. Tarihin tekerrür etmemesi için yaşananlardan ders çıkarmalıyız. Günümüzde şu bir gerçek ki “ekonomik” olarak güçlü olan bir devlet, güçsüz olanı şu veya bu bahaneyle uydusu hâline getirebilir. Ya uydu olmaya razı olursun ya da ekonomiyi güçlendirirsin. Bunun, şu veya bu parti iktidara gelirse şöyle olurdu, böyle olurdu, daha iyi olurdu v.s. demekle hiçbir alakası yok bence…
John Maynard Keynes’in çok beğendiğim şu sözüyle yazımı sonlandırayım:
“İnsanoğlunun temel sorunu, üç değişkeni bir araya getirmektir: Ekonomik verimlilik, sosyal adalet ve bireysel özgürlük.”
Kaynaklar:
- Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı / Yeni Osmanlı Tuzağı, 21. Basım, Otopsi.
- https://www.setav.org/bizim-cocuklar-basardinin-belgeleri
RUS İMPARATORLUĞU'NUN SON ÇARI II.NİKOLAY VE AİLESİ NASIL VE NEREDE ÖLDÜRÜLDÜ?
Adını 1723'te II.Yekaterina'dan alan, Ural Dağları'nın gölgesine yayılan Yekaterinburg, kurt ve ayı dolu sık ormanlarla çevriliydi ve başkentten çok uzaktaydı. Romanovların mahpus tutuldukları İpatiev Evi, kentin yerlilerince "Ölü Ruhlar Evi" olarak anılırdı. Oysa Kızıllar o kadar çok insan öldürmüş, cesetlerini Yekaterinburg dışındaki maden galerilerine, ormanda işaretsiz kitlesel mezarlara atmışlardı ki, halk Yekaterinburg'a "Ölü Ruhlar Kenti" adını takmıştı.
Tarihte hiçbir ev İpatiev Evi kadar kanla yıkanmamış ve bununla üne kavuşmamıştır. Bu nedenle evden kısaca bahsetmek gerek. İpatiev Evi, 1880 yılında Rusya'daki madencilik sektörünün önde gelen isimlerinden birisi olan İvan Redikortsev tarafından inşa ettirildi. Daha sonra ev, 1908 yılında Nikolai İpatiev isimli bir mühendis tarafından satın alındı ve onun adıyla anılmaya başlandı. Bolşevik İhtilali'nden sonra ise ev boşalttırılarak "özel amaçlı ev" olarak adlandırıldı. Ve gerçekten de özel bir amaç için kullanıldı.
Bolşevikler İpatiev Evi'ni gerçek anlamda bir hapishaneye dönüştürdüler. Evin çevresini yüksek çitlerle kapattılar, aile üyelerinin dışarıdan haber almamaları için sıkı güvenlik önlemleri aldılar. Perdeler sürekli kapalı tutulmak zorundaydı. Hanedan ailesinin günde sadece on beş dakikalığına bahçeye çıkmalarına izin vardı. Evin üst katında hanedan üyeleri(Devrik hükümdar II.Nikolay, eşi ve beş çocuğu), alt katta ise hanedanın yardımcıları( hizmetçileri, aşçıları ve doktorları) yaşıyordu.
1918 yılının Temmuz ayında, İpatiev Evi'nin idaresi Yakov Yurovsky adlı bir devrimciye teslim edildi. Aslında Yurovsky, Romanov hanedanın infazından sorumlu kişi olarak seçilmişti. Yurovsky 17 Temmuz 1918 gecesi evdeki tutsakları yataklarından kaldırdı ve en kısa sürede bir yolculuk için hazırlanmalarını istedi. Hanedan üyelerine Beyaz Ordu kuvvetlerinin şehre yaklaştığını, bu nedenle şehri terk etmeleri gerektiğini söyledi. Romanov hanedanı ile birlikte yardımcılarının da İpatiev Evi'nin bodrumunda toplanmalarını emretti. O ana kadar eski Çar II. Nikolay, birinci dereceden kuzeni olan, dönemin İngiltere Kralı V.George'un kendisini ve ailesini kurtarma girişiminde bulunacağını umut ediyordu. Toplandıkları bodrum katında onlara kısa bir konuşma yapan Yurovsky, şöyle der ve II.Nikolay'ın tüm umutlarını yıkar; "Akrabalarınız sizi kurtarmak için girişimde bulundu ancak bu girişimler sonuçsuz kaldı." Gerçekten de V.George, tutsak haldeki Romanovları kurtarmak için harekete geçmişse de daha sonra çeşitli nedenlerden dolayı hanedanın İngiltere'ye getirilmesinden vazgeçildi.
Hanedan üyeleri ve beraberindekiler bodrum katında bekletiliyordu. II.Nikolay, eşi ve 14 yaşındaki kan hastalığı bulunan oğlu için birer sandalye istedi. Diğerleri ise ayakta bekliyordu. Daha sonra Yukovsky komutasında bir grup silahlı adam içeriye girdi. Hanedan üyeleri ve beraberindekiler Yukovsky komutasındaki infaz mangası tarafından kurşuna dizilerek öldürüldü. Böylece 304 yıl süren Romanov yönetimi sona erdi. Rus İmparatorluğu'nun son hükümdar ailesi, İpatiev Evi'nin bodrumunda hayata veda etti.
İnfazın ardından hanedan üyelerinin cesetleri ormanlık bir alana gömüldü. Mezarların yerleri yıllar boyunca Sovyetler Birliği tarafından sır olarak saklandı. Hanedan üyelerinin mezarları ancak 1991 yılında, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ortaya çıktı. Ancak bulunan cesetler arasında hanedanın en küçük kızı Anastasia'nın cesedi yoktu. Bu durum kızın infazdan kurtulduğuna dair birtakım iddiaların ortaya atılmasına neden olmuştu. Fakat ceset 2007 yılında diğer hanedan mensuplarının gömüldüğü ormanlık alanda bulundu. Romanov hanedanının 65 üyesinin hayatta kalan 47'si ise yurtdışına sürgüne gönderildi.
Anastasia adının, "dirilen" ya da "yeniden canlanan" anlamına gelmesi, talihin tuhaf bir cilvesi değil de nedir? Anastasia'nın infazdan kurtulduğuna dair çeşitli söylentiler olsa da bunlardan en ilgincinin öyküsünü yazmadan geçemeyeceğim. Öykü şöyle:
"1920 yılında Berlin'de bir kanaldan kurtarılan, kimliğini kanıtlayacak hiçbir belge gösteremeyen ve bir psikiyatri kliniğine yatırılan dengesiz bir kadındı Anna Anderson. Kim olduğunu söylememekte ısrar ediyordu ama Rus Çar ailesiyle ilgili o kadar mahrem bilgilere sahip görünüyordu ki, destekçileri Çar'ın küçük kızı, ailesinin katledilesinden kurtulan Anastasia olduğunu iddia ettiler."
Anastasia'nın bu öyküsü filmlere, bir Brodway müzikaline ve sayısız kitaba da esin kaynağı oldu. Anastasia'nın varlığıyla cevapladığından çok soru yaratan gizemli, büyüleyici bir kadın olduğu söylenir. O soruların hala geçerli olduğunu iddia edenler var.
Tarihi infazın ardından ev yıllar boyunca farklı amaçlar için kullanıldı. Bazen bir üniversitenin yönetim binası haline getirildi, bazen de Sovyet sanat eserlerinin saklandığı bir depo olarak değerlendirildi. Bununla birlikte ev, yıllar içerisinde Romanov hanedanının hatırasını yaşatmak isteyen Ruslar için son derece önemli bir merkez haline geldi.
İşte bu nedenle Komünist Parti evin herhangi bir tarihsel önemi olmadığını belirterek yıkılmasını emretti. Ve İpatiev Evi, 1977 yılında yerle bir edilerek yıkıldı. 2003 yılına gelindiğinde ise İpatiev Evi'nin arazisi üzerine "Kanlı Kilise" olarak da anılan bir kilise inşa edildi..
Kaynak:
- Glenn MEADE, ROMANOV KOMPLOSU. KIRMIZIKEDİ, 8.Basım.
-listelist.com
RUSYA-UKRAYNA SAVAŞINA DAİR
Rusya-Ukrayna çatışmasıyla ilgili birkaç şey yazmak istiyorum. Çünkü sosyal medya paylaşımlarına bakınca, her kafadan bir ses çıktığını görüyorum. ABD ve NATO'yu eleştirirsen Putinci ve Rusya taraftarı olmakla suçlanıyorsun, Putin ve Rusya'yı eleştirince de ABD ve NATO yanlısı olmakla! Ben ne "o"cu ne de "bu"cuyum. Bu savaşta ülkemin çıkarları neyi, nasıl yapılması gerektiriyorsa ondan yanayım. Bu nedenle Ukrayna-Rusya arasındaki çatışmanın öznel değil, nesnel değerlendirilmesinden yanayım. Yoksa "SAVAŞA HAYIR" sloganı atmak ve paylaşmak, hatta klavye kahramanlığı yapmak çok kolay. Keşke uluslararası meseleler sloganlarla çözülebilseydi de sabahlara kadar bağırıp çağırıp sloganlar atsaydık!
Bu savaş bizim dışımızda gözükse de ülkemizin jeo-stratejik önemi nedeniyle, sonuçları itibarıyla bizi de etkileyecek. Dolayısıyla, ülke olarak NATO ve Rusya arasında denge unsuru olmak durumundayız, ki şimdiye kadar bu denge korundu. Bundan sonra da dengenin korunacağına inanmak istiyorum. Savaş çığırtkanlığı yapanlara asla prim verilmemeli, Nato'yu göreve çağıranlara kulaklar tıkanmalı diye düşünüyorum. Neden? Çünkü:
Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski, Batı'nın iyi bir algı yönetimi sayesinde üç ay içinde politika kulvarına giren ve cumhurbaşkanı seçilen bir sanatçı. Yine Batı'nın kışkırtması ve yardım vaatleriyle Rusya'ya kafa tutma gafletinde bulunan deneyimsiz bir siyasetçi. Şimdi bu deneyimsiz ve hırslı politikacının yaptığı hataların ceremesini tüm dünya çekebilir. Yorumlarda Üçüncü Dünya Savaşı'nın çıkabileceğinin dillendirilmesi bile dünya kamuoyu için bir felaket niteliğinde. Dünya henüz pandeminin ekonomik, sosyal ve ruhsal yaralarını saramamışken üstelik.
Zelenski deneyimli bir politikacı olsaydı eğer, akılcı bir politika izleyerek ülkesini savaşa sokmazdı. Belli ki komedyen cumhurbaşkanının tarih bilgisi eksik! Yoksa tarihten ders alır ve halkına bu felaketi yaşatmazdı. Tarihi boyunca Rusların egemenliğinde kalan Finlandiya NATO'ya girmeme karşılığında Rusya ile saldırmazlık antlaşması imzalamıştı. Yine, II. Dünya Savaşı'nda Sovyetler Birliği'nin işgal edip de demirperde ülkeleri arasına katmadığı tek ülke olan Avusturya'nın NATO'ya katılmama karşılığında Batı tarzı demokrasiyi ülkesine getirmeyi başarmış olmasını örnek alıp, ülkesini savaşa sokmazdı Zelenski. Orta yol her zaman vardı ama Zelenski bunu göremedi ya da görmek istemedi.
Velhasılı, 1992 yılına dek "Soğuk Savaş" nedeniyle Doğu-Batı cephesinde bir denge vardı. SSCB'nin dağılmasından sonra, dengeler ABD ve İngiltere lehine bozuldu. Dolayısıyla bu iki ülke Nato'yu adeta kendi çıkarları için kullanmaya başladığı da uzmanlar tarafından açıklandığı üzere bir gerçek. Peki, Doğu-Batı arasındaki dengeyi kim sağlayacak ya da bu denge yeniden sağlanabilecek mi? İşte asıl olan bu sorunun cevabının verilmesidir. Yoksa, dün Irak, Suriye, Libya'da olanlar bugün Ukrayna'da yaşanıyor. Yarın ülkemizde yaşanmayacağının garantisini kim verebilir? İşte tam burada ATATÜRK'ün "Yurtta sulh, dünyada sulh" ilkesinin ne kadar isabetli ve doğru olduğunun farkına varıp, ülke olarak hamlelerimizi buna göre yapmalıyız diye düşünüyorum.
Hani Rusların bir atasözü vardır; " Ayıyı dansa kaldıran kendi yorulduğunda değil, ayı yorulduğunda oturur" diye. Zelenski, ayıyı dansa kaldırdı bir kez!