Rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2026 Çarşamba

 



HAYRAN OLDUĞU PUŞKİN İLE AYNI SONU PAYLAŞAN RUS ŞAİR 

MİHAİL LERMONTOV KİMDİR?




Fransız özgürlükçü düşüncesinden belirgin biçimde etkilenen Rus şair ve yazar Mihail Lermontov (1814-1841), ustası ve hayranı olduğu şair Puşkin'in bir düelloda yaşamını yitirmesi üzerine "Şairin Ölümü" şiirini yazar. Puşkin'in bir düelloda öldürülmesi üzerine yazdığı bu şiir, dilden dile dolaşarak, matbaadan matbaaya basılarak çığ gibi büyür ve başta St. Petersburg olmak üzere bütün Rusya'ya yayılır. Çarlık Rusya'sının yenilikçi akımlara karşı olduğu, korkulu bir tavırla hareketlenen devrimci bir algıyı bastırmak için sansür uyguladığı bir dönemde böylesine bir şiirin elden ele dolaşması elbette kaygı vericidir. Çar I. Nikola şiiri okuduktan sonra: "Hoş dizeler...Söyleyecek söz yok! Yasaya göre gereği yapılsın" der.

Bunun üzerine Lermontov, Kafkasya'ya, Nijgorod Süvari Alayı'na sürülür. Çünkü o bir asteğmendir. Bir yıl sonra sürgün cezası affedilir ve St. Petersburg'a döner. 1841 yılında kralcı bir Fransız subayı ile yaptığı düello sonucunda 27 yaşında yaşamını yitirir. Ustası Puşkin'le aynı kaderi paylaşır. 

Kısacık hayatında iz bırakan şiirler yazmış ve şiirlerinde betimlediği insanlık ve dünya halleri yüzyıllar geçse de güncelliğini korumaktadır.

Mihail Lermontov'un tek romanı olan "Zamanımızın Bir Kahramanı" unutulmaz ve hala tartışılan Peçorin karakteriyle, dünya edebiyatının başyapıtları arasında yer almaktadır. Romanda, genç ve yakışıklı bir subay olan Grigoriy Aleksandroviç Peçorin'in hikayesi anlatılmaktadır. Bu genç subay, başkalarının mutsuzluğu için çabalaması yetmezmiş gibi zevk için kötülük etmekten de çekinmez.

Sürgüne gönderildiği Kafkasya coğrafyasını ve orada yaşayan insanların geleneksel davranışlarını çok iyi gözlemleyen ve yazan Lermontov, aynı zamanda Gürcistan'da bulunan Kayşavur Dağı ve vadisini, Kazak ve Çerkez köylerini öylesine canlı betimlemiş ki, adeta sözcüklerle fotoğraf çekmiş...Gud Dağı'na çıktığında duygularını şu şekilde ifade etmiş:

".....dünyanın bu kadar tepesinde olmaktan sevinçliydim; tabii çocuksu bir duyguydu bu; ama toplum kurallarından kurtulup tabiata bu kadar yaklaşınca, insan çocuklaşmadan edemiyor: Sonradan edinilmiş ne varsa akıp gidiyor insandan, ruh temizleniyor, eskiden nasılsa, bir gün yine nasıl olacaksa, o durumu alıyor. Benim gibi yabani dağlarda dolaşmış, uzun zaman onların garip biçimlerini incelemiş, aralarını dolduran havayı büyük bir istekle içine çekmiş bir insan, o büyülü manzaraları anlatma, çizme duygumu anlar." (s:37)

Roman kahramanı Peçorin'i eleştirenler için Lermontov'un cevabı şöyledir:

"Beyler, Zamanımızın Bir Kahramanı bir tek kişinin portresi değildir; kuşağımızın gittikçe artan kötülüklerinden yaratılmış bir portredir. Bana bir insanın bu kadar kötü olamayacağını söyleyeceksiniz yine; ben de diyeceğim ki, madem bir sürü tirajik ve romantik haydutun varlığına inandınız, neden Peçorin gerçeğine inanmıyorsunuz? Yoksa bu kişideki gerçek payı sizin istediğinizden daha mı fazla?" (Yazarın Önsözü'nden.)

Lermontov'un "Zamanımızın Bir Kahramanı" romanını okudum, çok beğendim ve okumanızı öneririm. Yazarın kendi sözleriyle yazımı sonlandırmak isterim: "Bazı okuyucular Peçorin'in kişiliği hakkında benim düşüncemi öğrenmek isteyebilirler. Cevabım kitabın adıdır. "Ama kötü bir ironi!" diyeceklerdir. Acaba?"


 

12 Ocak 2026 Pazartesi



ABD'NİN TARİHSEL MAYDANOZLUĞU (!)



Tarih okumayı seven bir okur olarak yazmak istemesem de, günümüzde olup biten devletlerarası gelişmeleri neden-sonuç ilişkisi ile düşünüp bağdaştırdığımda, yazmayı adeta bir görev sayıyorum! Doğru mu yapıyorum, emin değilim…

3 Ocak 2026’da ABD askeri kuvvetlerinin, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini yatağından paketleyip hiçbir direnişle karşılaşmadan alıp götürmeleri ve ABD’de yargılanmak üzere hapishanede tutmaları, dünya kamuoyunda şaşkınlıkla karşılanmaktan öteye geçmedi, geçemedi…

Maduro’nun demokrasiyi, hukuku, insan haklarını yok saydığı bir “tek adam” rejimi kurduğu; mafyanın, kaçakçıların ülkede cirit attığı; Venezuela halkının derin bir yoksullukla boğuştuğu; nüfusu 30 milyon olan ülkeden 10 yılda 8 milyon Venezuela vatandaşının göç ettiği belirtiliyor. Ancak Maduro’nun ve ülkesinin bu durumu, ABD saldırısını meşrulaştırmaz. Sonuçta ABD saldırısı, bağımsız bir devletin başkanına yapılmıştır ve kabul edilemez. Görünen o ki Venezuela konusunda; BM çaresiz, AB ülkeleri sessiz kalmış, bazı ülkeler de iki yüzlü davranarak alelacele yapılan bir kınamayla saldırıyı geçiştirmişlerdir.


İşte dünya kamuoyu Maduro’yu ve yatağından alınış biçimini tartışırken, aklıma “Batı ve ABD bunu hep yapıyor” diye kendi tarihimizden yaşanmış üç olay geldi.
İlki, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve her ne kadar ölümü intiharmış gibi gösterilse de aslında öldürüldüğü;


İkincisi, 27 Mayıs 1960 darbesi ve Menderes’in idam edilmesi;


Üçüncüsü ise 12 Eylül 1980 darbesi ile demokrasinin askıya alınması.


Kardeşi Sultan I. Abdülmecid ölünce yerine Osmanlı tahtına çıkan Sultan Abdülaziz (1861–1876), 15 yıl tahtta kalmış; Sultan I. Abdülmecid’in izinden yürümüş ve Osmanlı devlet politikasını değiştirmemişti. Düşünce şuydu:


“Uzak Doğu, Orta Doğu ve Akdeniz bölgesine egemen olan İngiliz ve Fransızlar, Rusya’nın bu bölgelere yayılmasını istemiyorlar. Öyleyse İngiliz ve Fransızların, Rusya’nın buralara yayılmasını önlemek için Osmanlı Devleti’ni ayakta tutup güçlendirmeleri gerekir. Bu durumda Osmanlı ancak İngilizlerin ve Fransızların her istediklerini yerine getiren bir devlet olursa parçalanmayacak ve ayakta kalacaktır. Yaşamasını sürdürmek için gereksindiği her şeyi İngilizlerden, Fransızlardan isteyecektir.”
(Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı / Yeni Osmanlı Tuzağı, 21. Basım, Otopsi.)


Abdülaziz’in Abdülmecid’ten devraldığı bu devlet politikası, yabancılardan borç almak ve bunun karşılığında yabancılara toprak satmaktan ibaretti. Bunun üzerine Sultan Abdülaziz “7 Safer Kanunu”nu çıkarır. Kanun çıkar çıkmaz Yahudiler Filistin’de toprak almaya başlamış; İsrail Devleti’nin temelleri, Sultan Abdülaziz döneminde çıkarılan bu yasayla atılmıştı.


Abdülaziz döneminde devlet, dışarıdan borç bulamadığı takdirde memurların maaşlarını ödeyemez durumdaydı. Daha önce Avrupa devletlerinden aldığı borcun faizini de ödeyemez duruma düşünce, Avrupa, iflasını açıklayan Abdülaziz’e borç vermeyi kesmişti. Bunun üzerine Abdülaziz, Rus Büyükelçisi ile iş birliği yapan Mahmut Nedim Paşa’yı sadrazam yaparak borç almak için Rusların kapısını çaldırmıştı. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Abdülaziz’in Osmanlı Devleti’ni Avrupa yörüngesinden çıkarıp Rusya ile yakınlaşması, İngiliz-Fransızlarca desteklenen bir darbe ile devrilmesine yol açacaktı.


Adnan Menderes, 1955’te ihtiyaç duyduğu büyüklükte dış borcu ABD ve Avrupa’dan alamayınca sinirlenmiş; Sovyetler Birliği’nden borç almaya kalkışmış; 11 Nisan 1960’ta Moskova’ya gideceğini duyurup Kruşçev’i de Türkiye’ye davet ederek Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya davranmıştı. Gazeteciler Cemiyeti toplantısında, “Çin ve Rusya ABD’yi geçecek. Zira ABD tüketimci, ötekiler yatırımcı. Yüzde 30 yatırım yapıyorlar.” şeklinde konuşarak ABD’yi kızdırmıştı. Moskova’ya gideceğini açıkladığı 11 Nisan’dan yaklaşık bir buçuk ay sonra, 27 Mayıs 1960’ta askerî bir darbeyle başbakanlıktan uzaklaştırılmış, tutuklanıp yargılanmış ve idam edilmişti.
Rusya ile yakınlaşma istekleri hem Sultan Abdülaziz’in hem de Adnan Menderes’in sonu olmuştu. Her ikisi de bağımsız bir devletin yöneticileriydi; ama emperyalistlerin yerli iş birlikçileri eliyle içten çökertildiler.


12 Eylül 1980’de ise dış güçlerin parmağı ile bir “sağ-sol çatışması” yaratıldı. Bu durum gerekçe gösterilerek askerî darbe yapıldı ve demokrasi askıya alındı. Hapishanelerde uygulanan işkencelerde onlarca kişi öldü ya da sakat kaldı.


12 Eylül’ün, ABD istihbaratının ülkemizde yaptığı yoğun çalışmalarla gerçekleştirildiğini; İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin, 2011 yılında Bilgi Edinme Yasası kapsamında yapılan bir başvuru üzerine gizliliği kaldırılan 12 Eylül cunta darbesine ilişkin ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerini üç günlük bir yazı dizisiyle yayımlamasından sonra öğreniyoruz.


Bu belgelere göre, 27 Mayıs 1960’tan bugüne yapılan cunta darbelerinin hepsinin ardında ABD başta olmak üzere Batılı güçlerin olduğu zaten bilinen bir gerçekti. Bu konularda epeyce kanıt da mevcuttu. Örneğin 12 Eylül darbesini, 1970’li yıllarda CIA’nın Türkiye Şefi olan Paul Henze, ABD Başkanı Jimmy Carter’a “Bizim çocuklar başardı.” diye haber vermişti. Zaten darbeyi yapan bütün cuntacılar, darbe bildirilerinde “NATO dâhil bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız.” diyerek, kendilerine destek veren dış güçlere bağlılık sözünü en baştan verdikleri için, darbelerin ardındaki Batı desteğini anlamak için başkaca kanıta da gerek yok.


Yazımı uzatmamak için detaya girmiyorum. Konuyla ilgili detaylı bilgi için linki tıklayabilirsiniz:
https://www.setav.org/bizim-cocuklar-basardinin-belgeleri


Adnan Menderes’e Türkiye’de bir din devleti (Adnan Menderes'in 1954 yılında 3 bakanın istifasını alıp kendisini alkışlayan Demokrat Parti grubunda yaptığı konuşmada "Siz isterseniz Hilafeti bile geri getirebilirsiniz, söylemi buna örnektir) kurdurmak isteyen ABD, bunu başaramayınca 27 Mayıs’tan sonra 1965’te yapılan seçimlerde Amerikan yardımıyla seçimi kazanan Adalet Partisi hükümetini kurdurmuştu. Amerikalılar, seçim kazandıran yardımları karşılığında Demirel’den ulus devleti yıkarak yerine bir “Türk-Kürt Federasyonu” kurmasını “rica” etmişlerdi. Başbakan Süleyman Demirel, Amerikalıların bu rica adı altındaki dayatmasını Genelkurmay’a aktardığında askerlerin sert tepkisiyle karşılaşmış ve Amerika’nın kendisinden beklediği federasyon çalışmasını yürütememişti. Dikkatinizi çekmek isterim: Bugünkü Kürt sorununu çözme adı altında Türk-Kürt federasyonu kurdurma isteği, 60 yıl öncesinden dile getirilmiş ve uygulamak için zaman ve zemin kollanmış gibi gözüküyor!


Yazımı uzatmak istemiyorum. Sanırım meramımı anlatabildim. Tarihin tekerrür etmemesi için yaşananlardan ders çıkarmalıyız. Günümüzde şu bir gerçek ki “ekonomik” olarak güçlü olan bir devlet, güçsüz olanı şu veya bu bahaneyle uydusu hâline getirebilir. Ya uydu olmaya razı olursun ya da ekonomiyi güçlendirirsin. Bunun, şu veya bu parti iktidara gelirse şöyle olurdu, böyle olurdu, daha iyi olurdu v.s. demekle hiçbir alakası yok bence…


John Maynard Keynes’in çok beğendiğim şu sözüyle yazımı sonlandırayım:
“İnsanoğlunun temel sorunu, üç değişkeni bir araya getirmektir: Ekonomik verimlilik, sosyal adalet ve bireysel özgürlük.”


Kaynaklar:

- Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı / Yeni Osmanlı Tuzağı, 21. Basım, Otopsi.

- https://www.setav.org/bizim-cocuklar-basardinin-belgeleri


19 Kasım 2022 Cumartesi

 


RUS İMPARATORLUĞU'NUN SON ÇARI II.NİKOLAY VE AİLESİ NASIL VE NEREDE ÖLDÜRÜLDÜ?





Rusya'da 1917 yılında gerçekleşen Bolşevik İhtilali'yle çarlık yıkılmış, Çar II.Nikolay, 15 Mart 1917'de tahttan indirilmişti ama Sovyetler Birliği henüz kurulmamıştı. Ancak ülkenin idaresi geçici olarak kurulan Bolşevik hükümetinin eline geçmişti. İhtilalle birlikte yüzlerce yıldır Rusya'da hüküm süren Romanov hanedanı tahttan indirilmiş, Sibirya'da bulunan Yekaterinburg şehrindeki İpatiev Evi'nde zorunlu ikamete tabi tutulmuştu. Romanov ailesi 30 Nisan 1918'de İpatiev Evi'ne yerleştirildi. Hanedana ne yapılacağına sonra karar verilecekti. 

Adını 1723'te II.Yekaterina'dan alan, Ural Dağları'nın gölgesine yayılan Yekaterinburg, kurt ve ayı dolu sık ormanlarla çevriliydi ve başkentten çok uzaktaydı. Romanovların mahpus tutuldukları İpatiev Evi, kentin yerlilerince "Ölü Ruhlar Evi" olarak anılırdı. Oysa Kızıllar o kadar çok insan öldürmüş, cesetlerini Yekaterinburg dışındaki maden galerilerine, ormanda işaretsiz kitlesel mezarlara atmışlardı ki, halk Yekaterinburg'a "Ölü Ruhlar Kenti" adını takmıştı.

Tarihte hiçbir ev İpatiev Evi kadar kanla yıkanmamış ve bununla üne kavuşmamıştır. Bu nedenle evden kısaca bahsetmek gerek. İpatiev Evi, 1880 yılında Rusya'daki madencilik sektörünün önde gelen isimlerinden birisi olan İvan Redikortsev tarafından inşa ettirildi. Daha sonra ev, 1908 yılında Nikolai İpatiev isimli bir mühendis tarafından satın alındı ve onun adıyla anılmaya başlandı. Bolşevik İhtilali'nden sonra ise ev boşalttırılarak "özel amaçlı ev" olarak adlandırıldı. Ve gerçekten de özel bir amaç için kullanıldı.



Bolşevikler İpatiev Evi'ni gerçek anlamda bir hapishaneye dönüştürdüler. Evin çevresini yüksek çitlerle kapattılar, aile üyelerinin dışarıdan haber almamaları için sıkı güvenlik önlemleri aldılar. Perdeler sürekli kapalı tutulmak zorundaydı. Hanedan ailesinin günde sadece on beş dakikalığına bahçeye çıkmalarına izin vardı. Evin üst katında hanedan üyeleri(Devrik hükümdar II.Nikolay, eşi ve beş çocuğu), alt katta ise hanedanın yardımcıları( hizmetçileri, aşçıları ve doktorları) yaşıyordu.

1918 yılının Temmuz ayında, İpatiev Evi'nin idaresi Yakov Yurovsky adlı bir devrimciye teslim edildi. Aslında Yurovsky, Romanov hanedanın infazından sorumlu kişi olarak seçilmişti. Yurovsky 17 Temmuz 1918 gecesi evdeki tutsakları yataklarından kaldırdı ve en kısa sürede bir yolculuk için hazırlanmalarını istedi. Hanedan üyelerine Beyaz Ordu kuvvetlerinin şehre yaklaştığını, bu nedenle şehri terk etmeleri gerektiğini söyledi. Romanov hanedanı ile birlikte yardımcılarının da İpatiev Evi'nin bodrumunda toplanmalarını emretti. O ana kadar eski Çar II. Nikolay, birinci dereceden kuzeni olan, dönemin İngiltere Kralı V.George'un kendisini ve ailesini kurtarma girişiminde bulunacağını umut ediyordu. Toplandıkları bodrum katında onlara kısa bir konuşma yapan Yurovsky, şöyle der ve II.Nikolay'ın tüm umutlarını yıkar; "Akrabalarınız sizi kurtarmak için girişimde bulundu ancak bu girişimler sonuçsuz kaldı." Gerçekten de V.George, tutsak haldeki Romanovları kurtarmak için harekete geçmişse de daha sonra çeşitli nedenlerden dolayı hanedanın İngiltere'ye getirilmesinden vazgeçildi. 

Hanedan üyeleri ve beraberindekiler bodrum katında bekletiliyordu. II.Nikolay, eşi ve 14 yaşındaki kan hastalığı bulunan oğlu için birer sandalye istedi. Diğerleri ise ayakta bekliyordu. Daha sonra Yukovsky komutasında bir grup silahlı adam içeriye girdi. Hanedan üyeleri ve beraberindekiler Yukovsky komutasındaki infaz mangası tarafından kurşuna dizilerek öldürüldü. Böylece 304 yıl süren Romanov yönetimi sona erdi. Rus İmparatorluğu'nun son hükümdar ailesi, İpatiev Evi'nin bodrumunda hayata veda etti.

İnfazın ardından hanedan üyelerinin cesetleri ormanlık bir alana gömüldü. Mezarların yerleri yıllar boyunca Sovyetler Birliği tarafından sır olarak saklandı. Hanedan üyelerinin mezarları ancak 1991 yılında, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ortaya çıktı. Ancak bulunan cesetler arasında hanedanın en küçük kızı Anastasia'nın cesedi yoktu. Bu durum kızın infazdan kurtulduğuna dair birtakım iddiaların ortaya atılmasına neden olmuştu. Fakat ceset 2007 yılında diğer hanedan mensuplarının gömüldüğü ormanlık alanda bulundu. Romanov hanedanının 65 üyesinin hayatta kalan 47'si ise yurtdışına sürgüne gönderildi.

Anastasia adının, "dirilen" ya da "yeniden canlanan" anlamına gelmesi, talihin tuhaf bir cilvesi değil de nedir? Anastasia'nın infazdan kurtulduğuna dair çeşitli söylentiler olsa da bunlardan en ilgincinin öyküsünü yazmadan geçemeyeceğim. Öykü şöyle:

"1920 yılında Berlin'de bir kanaldan kurtarılan, kimliğini kanıtlayacak hiçbir belge gösteremeyen ve bir psikiyatri kliniğine yatırılan dengesiz bir kadındı Anna Anderson. Kim olduğunu söylememekte ısrar ediyordu ama Rus Çar ailesiyle ilgili o kadar mahrem bilgilere sahip görünüyordu ki, destekçileri Çar'ın küçük kızı, ailesinin katledilesinden kurtulan Anastasia olduğunu iddia ettiler." 

Anastasia'nın  bu öyküsü filmlere, bir Brodway müzikaline ve sayısız kitaba da esin kaynağı oldu. Anastasia'nın varlığıyla cevapladığından çok soru yaratan gizemli, büyüleyici bir kadın olduğu söylenir. O soruların hala geçerli olduğunu iddia edenler var. 

Tarihi infazın ardından ev yıllar boyunca farklı amaçlar için kullanıldı. Bazen bir üniversitenin yönetim binası haline getirildi, bazen de Sovyet sanat eserlerinin saklandığı bir depo olarak değerlendirildi. Bununla birlikte ev, yıllar içerisinde Romanov hanedanının hatırasını yaşatmak isteyen Ruslar için son derece önemli bir merkez haline geldi. 

İşte bu nedenle Komünist Parti evin herhangi bir tarihsel önemi olmadığını belirterek yıkılmasını emretti. Ve İpatiev Evi, 1977 yılında yerle bir edilerek yıkıldı. 2003 yılına gelindiğinde ise İpatiev Evi'nin arazisi üzerine "Kanlı Kilise" olarak da anılan bir kilise inşa edildi..



Kaynak:

- Glenn MEADE, ROMANOV KOMPLOSU. KIRMIZIKEDİ, 8.Basım.

-listelist.com


15 Mart 2022 Salı

 


RUSYA-UKRAYNA SAVAŞINA DAİR


Rusya-Ukrayna çatışmasıyla ilgili birkaç şey yazmak istiyorum. Çünkü sosyal medya paylaşımlarına bakınca, her kafadan bir ses çıktığını görüyorum. ABD ve NATO'yu eleştirirsen Putinci ve Rusya taraftarı olmakla suçlanıyorsun, Putin ve Rusya'yı eleştirince de ABD ve NATO yanlısı olmakla! Ben ne "o"cu ne de "bu"cuyum. Bu savaşta ülkemin çıkarları neyi, nasıl yapılması gerektiriyorsa ondan yanayım. Bu nedenle Ukrayna-Rusya arasındaki çatışmanın öznel değil, nesnel değerlendirilmesinden yanayım. Yoksa "SAVAŞA HAYIR" sloganı atmak ve paylaşmak, hatta klavye kahramanlığı yapmak çok kolay. Keşke uluslararası meseleler sloganlarla çözülebilseydi de sabahlara kadar bağırıp çağırıp sloganlar atsaydık! 

Bu savaş bizim dışımızda gözükse de ülkemizin jeo-stratejik önemi nedeniyle, sonuçları itibarıyla bizi de etkileyecek. Dolayısıyla, ülke olarak NATO ve Rusya arasında denge unsuru olmak durumundayız, ki şimdiye kadar bu denge korundu. Bundan sonra da dengenin korunacağına inanmak istiyorum. Savaş çığırtkanlığı yapanlara asla prim verilmemeli, Nato'yu göreve çağıranlara kulaklar tıkanmalı diye düşünüyorum. Neden? Çünkü:

Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski, Batı'nın iyi bir algı yönetimi sayesinde üç ay içinde politika kulvarına giren ve cumhurbaşkanı seçilen bir sanatçı. Yine Batı'nın kışkırtması ve yardım vaatleriyle Rusya'ya kafa tutma gafletinde bulunan deneyimsiz bir siyasetçi. Şimdi bu deneyimsiz ve hırslı politikacının yaptığı hataların ceremesini tüm dünya çekebilir. Yorumlarda Üçüncü Dünya Savaşı'nın çıkabileceğinin dillendirilmesi bile dünya kamuoyu için bir felaket niteliğinde. Dünya henüz pandeminin ekonomik, sosyal ve ruhsal yaralarını saramamışken üstelik. 

Zelenski deneyimli bir politikacı olsaydı eğer, akılcı bir politika izleyerek ülkesini savaşa sokmazdı. Belli ki komedyen cumhurbaşkanının tarih bilgisi eksik! Yoksa tarihten ders alır ve halkına bu felaketi yaşatmazdı. Tarihi boyunca Rusların egemenliğinde kalan Finlandiya NATO'ya girmeme karşılığında Rusya ile saldırmazlık antlaşması imzalamıştı. Yine, II. Dünya Savaşı'nda Sovyetler Birliği'nin işgal edip de demirperde ülkeleri arasına katmadığı tek ülke olan Avusturya'nın NATO'ya katılmama karşılığında Batı tarzı demokrasiyi ülkesine getirmeyi başarmış olmasını örnek alıp, ülkesini savaşa sokmazdı Zelenski. Orta yol her zaman vardı ama Zelenski bunu göremedi ya da görmek istemedi.

Velhasılı, 1992 yılına dek "Soğuk Savaş" nedeniyle Doğu-Batı cephesinde bir denge vardı. SSCB'nin dağılmasından sonra, dengeler ABD ve İngiltere lehine bozuldu. Dolayısıyla bu iki ülke Nato'yu adeta kendi çıkarları için kullanmaya başladığı da uzmanlar tarafından açıklandığı üzere bir gerçek. Peki, Doğu-Batı arasındaki dengeyi kim sağlayacak ya da bu denge yeniden sağlanabilecek mi? İşte asıl olan bu sorunun cevabının verilmesidir. Yoksa, dün Irak, Suriye, Libya'da olanlar bugün Ukrayna'da yaşanıyor. Yarın ülkemizde yaşanmayacağının garantisini kim verebilir? İşte tam burada ATATÜRK'ün "Yurtta sulh, dünyada sulh" ilkesinin ne kadar isabetli ve doğru olduğunun farkına varıp, ülke olarak hamlelerimizi buna göre yapmalıyız diye düşünüyorum.

Hani Rusların bir atasözü vardır; " Ayıyı dansa kaldıran kendi yorulduğunda değil, ayı yorulduğunda oturur" diye. Zelenski, ayıyı dansa kaldırdı bir kez!





24 Ağustos 2018 Cuma




YAKIN AMA UZAK KOMŞUMUZ: RUSYA
SELAM MOSKOVA!


Rusya gezime ilişkin izlenimlerimi iki blog yazısıyla(Moskova ve St. Petersburg) sizlere aktaracağım. Rusya bu, yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük ülkesi, tarihi çok eskilere dayanıyor ve 1917 devrimiyle dünyayı etkiliyor, tek yazıyla anlatılamaz ki. 

Rusya'ya gitmek için vize almak gerekiyor. Vize almak yeterli mi? Hayır. Bize Rusça yazılmış beyaz bir kağıt verdiler ve bu kağıdın çok önemli olduğunu söylediler. Eğer bu kağıdı kaybedersek vizemiz dahi olsa Rusya'ya giremeyeceğimiz özellikle vurgulandı. Bu kağıt neden önemliydi acaba? Bunu da Rusya'ya girdiğimde öğrenecektim. Şöyleki; Rusya federal bir devlet olduğundan, federe birimler arasındaki seyahatlerde üç günden fazla kalanların gittikleri yerde yerel bir yetkili birime başvurup kayıt olmaları zorunlu. Buna Rusça'da "registratsiya" yani kayıt işlemi deniyor. Bu kural yerli-yabancı herkes için geçerli. Bize verilen beyaz kağıtta, kayıt işlemlerimiz önceden yapılmıştı yani(nerede, kaç gün kalacağımız belli olduğundan).

THY'nın İstanbul-Moskova seferiyle iki buçuk saatlik bir uçuşla Moskova'da bulunan dört havalimanından biri olan Vnukovo Havalimanına indik. Uçak iniş için alçaldıkça aşağıda gördüğüm yoğun orman dokusu ve yeşillik nedeniyle acaba başka bir kente mi iniyoruz diye endişelendim bir an. Daha yere inmeden anladım ki ben bu şehri seveceğim. Düz bir ovada ucu bucağı gözükmeyen yeşil bir örtü ve masmavi bir gökyüzü; yeşil ve mavinin dayanılmaz birlikteliği. Tam bir görsel şölen. Şaşırmıştım; iç ve dış faktörlerin de etkisiyle  zihnimde canlandırdığım Moskova, soğuk, karanlık, yeşili olmayan gri bir kentti. Havalimanından kent merkezine yaptığımız bir saatlik yolculuk süresince gördüğüm yeşil güzellik devam etti.

Moskova, Rusya Federasyonu'nun başkenti. Siyasi konumuyla tarih boyunca önemli bir rol oynayan Moskova, geniş bir ovada Oka Nehri'nin kollarından biri olan Moskova Nehri kıyısında kurulmuş. Şehir adını bu nehirden almış. Moskova Rusya Federasyonu'nun en büyük şehri. Ayrıca sanayi, kültür, eğitim ve bilim merkezi. Moskova Devlet Üniversitesi ise dünyaca ünlü. 

Moskova'nın şehir olarak tarihini, güce nasıl eriştiğini merak etmişimdir hep ve rehberimize sordum o da kısaca anlattı(Rehberimiz, Hermitaj Müzesi Türkoloji mezunu bir Rus'tu ve Hermitaj müzesini  gezerken ne kadar şanslı olduğumu düşünmüştüm; her bir eseri, değerli parçaları öylesine detaylı anlattı ki, sıradan bir Rus'tan daha fazla bilgi sahibi olduğumu söyleyebilirim rahatlıkla).

Moskova'nın büyüme ve güç kazanma öyküsü çok ilginç. Önceleri sıradan bir beylik olan Moskova Knezliği(Beyliği), 14. yüzyıldan itibaren merkezi otoriteyle kuduğu iyi ilişkiler neticesinde, diğer beyliklerin önüne geçmiş. Peki merkezi otorite kimmiş dersiniz? Tatarlar. Tatarlar Rusya topraklarını ele geçirdikten sonra tüm beylikleri haraca bağlıyorlar. Moskova Knezliği de Tatarlar adına, diğer Rus beyliklerinin vergisini toplamaya başlıyor. Zamanla zenginleşen Moskova Beyliği, Timur'un akınlarıyla zayıflayan Altın Ordu Devleti'ne(ki bu devletin kurucusu Cengiz Han'ın torunu Batu Han'dır) isyan ediyor ve 3. İvan döneminde bağımsızlığını kazanıyor.

4. İvan ise Altın Ordu Devleti'nden geriye kalan Kazan, Astrahan gibi Tatar beyliklerini de ortadan kaldırarak hem beyliğini genişletmiş hem de siyasi gücünü artırmış. Bu nedenle kendisine İvan(Grozniy) "korkunç" lakabı takılıyor. Daha sonra iktidar Romanov Hanedanlığına geçİyor.

Yaptığım araştırmada, bazı tarihçilere göre, bugünkü çağdaş Rusya'nın temelinde tarihi süreklilik gereği Moğol İmparatorluğu, Altın Ordu Devleti ve Tatar Hanlıkları yatıyor. İç içe geçen kültürler ve bu kültürlerin şekillendirdiği kimlikler nedeniyle Rus denilen milletin Slav, Türk ve Fin-Ugur kabilelerinin karışımı olduğu söyleniyor. İşte ünlü  "Rus'u kazı, altından Tatar çıkar" sözü de buradan kaynaklanıyor.

Rusya'nın beylikten devlete, devletten imparatorluğa geçişinde sırasıyla 3. İvan, 4. İvan ve Deli(Büyük) Petro'nun ayrı bir yeri bulunuyor. Öyleki, gezi sonunda rehbere şunu söyledim; "Rusya demek Deli Petro demekmiş." Gerçekten de Petro inanılmaz hayal gücü ve geniş öngörüsüyle Rusya'yı "Rusya" yapan bir çar.

Moskova, iki yüz yıllığına başkenti St. Petersburg'a kaptırsa da, güvenlik kaygılarıyla Sovyet iktidarında yeniden eski güç ve önemine kavuşuyor. Tarih boyunca Moskova'nın güce tapınma ilgisi Rusya'ya kazandırdığı bir kimlik haline dönüşmüş: Güçlü ve zengin olan itibar ve saygı görüyor her dönem. Altta kalanın canı çıksın dersem abartmış olmam. Moskova'nın ünlü geniş bulvar ve caddelerinde gördüğüm süper lüks araçları, hiçbir Avrupa başkentinde görmedim. İlginç değil mi? Ülkede sözü geçen oligarklar sanki ve siz onları görmeseniz de varlıklarını hissediyorsunuz.

Kent merkezine vardığımızda dikkatimi çeken ilk şey, çok geniş caddeler ve bu caddelerin temizliği oldu. Yerde tek bir sigara izmariti bile yok. Sonra dilenciler görürüm düşüncesiyle çevreye bakınmaya başladım, hani Rusya ekonomisi çok kötü diye lanse ediliyor ya. Moskova'da kaldığım süre boyunca ara sokaklar dahil bir tek dilenci görmedim, Suriyeli de görmedim. Putin, Suriyelileri ülkeye sokmuyormuş nedeni de "Suriye'yi kim karıştırıp bu hale getirdiyse, onlar alsınlar ülkelerine" diyormuş!

Rus kültürünü yansıtan en önemli şehirlerden biri olan Moskova, aynı zamanda döneminin Çarlık ve Sovyetler Birliği'nin izlerini taşıması açısından da önem taşıyor. Şehrin oldukça düzenli bir yapısı olduğundan kolay geziliyor. Rehberimizin söylediğine göre kağıt üstünde nüfusu 15 Milyon olan Moskova'nın gerçek nüfusu 20 Milyonmuş. Buna inanmak çok zor, çünkü geniş cadde ve bulvarlar gün içinde çok tenhaydı, öyleyse bu nüfus neredeydi? Tabii ki çalışıyorlardı. İstanbul gibi vıcık vıcık değildi sokaklar, insan kalabalığı yoktu; sakin ve sessizdi. Hava günlük güneşlik, nem yok, yeşil çok...Daha ne olsun? St. Petersburglu olan rehberimiz, daha sonra kendi şehrini gezdiğimizde bana sürekli olarak sordu: "Moskova mı daha güzel, St. Petersburg mu ve hangi şehri sevdin?" Cevabım hiç değişmedi: "Moskova". Ruslar, Moskova'ya "anne", St. Petersburg'a "baba" diyorlarmış. Anne; evlatlarını koruyup kollayan, gerekirse evlatları için canını feda eden, baba ise evlatlarına bilgi, kültür veren, onları eğiten ve hayata hazırlayan sıfatlarına haiz olduğundan. Ben "anne"yi çok sevdim...

II. Dünya Savaşı'nda Ruslar 25 Milyon kayıp vermişler ve bugün hala demografik açıdan kadın nüfus, erkek nüfustan fazla(dört kadına bir erkek düşüyor). Yani, savaşın sona ermesinden bu yana 73 yıl geçmiş ama fark hala kapanmamış. Bu nedenledir ki Rus kadınları, hayatın her alanında(tarım, bilim, sanayi,eğitim, fabrika, ev, atölye) çalışmak zorunda kalmışlar. Kendi işlerini kendileri görmüşler. Bugünün çağdaş Rusyasında durum tam tersine dönmüş: Kadınlar temel önceliği, kendisinin ve ailesinin tüm sorumluluğunu üstlenebilecek zengin bir koca veya sevgiliye bırakmışlar. Erkek zengin ve güçlü değilse evlenmiyor ya da sevgili olmuyorlarmış. Bu, Rus toplumunun geleneksel ahlak anlayışına ve Sovyetlerdeki kadının kendi ayakları üstünde durması gerektiği ilkelerine aykırı olsa da gerçek bu. Toplumsal hayattan tarihi ve turistik yerlere geçelim, ne dersiniz?

Moskova'da Gezilecek Yerler

St. Vasiliy Katedrali:
Kubbeleri Rusya'daki çeşitli halkları temsil eden Aziz Vasiliy Katedrali ve diğer kiliselerin kubbeleri soğan şeklinde. Bu mimariyi bizden, biz de aslında Bizans'tan almışız. İşlemeli rengarenk bu kilise ihtişamıyla Kızıl Meydan'da göz kamaştırıyor. Renklerini ve ince işlemelerini izlemeye doyamadım.






Kızıl Meydan
Bilinenin aksine "Kızıl Meydan"ın adı, çok kan dökülmesinden dolayı kanın renginden değil, meydanın dört bir yanında bulunan saray ve kiliselerin güzelliğinden geliyor. Komünizm zamanında Sovyet askerleri tarafından bu meydanda dünyaya güçlerini göstermek için tören ve resmi geçitler yapılsa da meydanın adı komünist dönemden çok öncelere dayanıyor. Kızıl Meydan adını eski Rusçadaki "güzel" kelimesinden almış ama çağdaş Rusçada "kırmızı" anlamına gelen "krasniy/aya" kelimesi dünyaca ünlü Kızıl Meydan'a adını vermiş.Yani eski Rusçadaki Güzel Meydan, yeni Rusçada Kızıl Meydan'a dönüşmüş.

Kızıl Meydan oldukça geniş ve dört bir yanı saray ve kiliselerle çevrili. Hepsi de göz kamaştırıyor. St. Vasiliy Katedrali'nin tam karşısında Devlet Tarih Müzesi, çaprazında GUM alışveriş merkezi ve bunun karşısında ise bütün ihtişamıyla Kremlin(Kale) bulunuyor. Rusya Federasyonu, devlet başkanının resmen ikamet ettiği Kremlin'den yönetiliyor. Meydanın en görünür yerinde de Lenin'in Mozolesi yer alıyor. Mozolenin içinde bulunan Lenin'in mumyası, yetkililerce bilinmeyen bir yere götürülüyor, sonra da geri getiriliyormuş. Biz şanslıydık ve mozoleye girip Lenin'i görebildik. Fotoğraf çekmek kesinlikle yasaktı. Ben Lenin'in yüzüne öylesine dalmışım ki, ilerlemem konusunda uyarıldım. Lenin sanki uyuyordu ve az sonra uyanıp ayağa kalkacaktı; öylesine etkileyiciydi.












Beyaz Meydan(Katedral Meydanı)
Kızıl Meydan'da bulunan Kremlin dört saray, dört katedralin bulunduğu bölüm. Bu meydanda bulunan üç kilise İtalyan mimarlar tarafından inşa edilmiş. Bir tanesi ise Rus mimarlar tarafından. Rusların inşa ettiği katedrale merdivenlerle çıkılıyor. Merdivenlerin nedeni, kiliseye dua etmek için gelenlerin içeriye girmeden önce merdivenleri çıkarken dualarını iyice düşünmeleri için zaman kazandırmakmış. Hani bir söz vardır ya "Dualarına dikkat et, gerçek olabilir" diye o misal.








Nazım Hikmet'in Mezarı
Büyük şair Nazım Hikmet, 1963 yılında öldüğünde Novodevichy Manastırının bahçesinde bulunan mezarlığa  gömülür. Bu mezarlıkta Rusya'ya hizmet etmiş bilim adamları, politikacılar, şair ve yazarlar kısacası dünya çapında isim yapmış ünlüler yatmakta. Nazım Hikmet'in mezarının hemen sol yanında Boris Yeltsin'in renkli mezarı yer alıyor. Nazım Hikmet her ne kadar vasiyet olarak Anadolu'da bir köy mezarlığına gömülmeyi istemişse de bu dileği yerine getirilmemiş. Moskova'daki Novodoviçi mezarlığında Gogol, Çehov ve Mayakovski ile birlikte yatıyor. Nazım Hikmet'in eşi Vera Tulyakova 20 Mart 2001 yılında kansere yenik düşüp öldüğünde vasiyeti üzerine Nazım Hikmet'in hemen yanı başına gömülür. Mezarı ziyaret edenler dikdörtgen bir mermer taşında Vera'nın adının yazılı olduğunu görürler. Bir ara Nazım Hikmet'in mezarının Türkiye'ye getirilmesi gündemdeydi. Ancak eşi Vera'nın  Nazım Hikmet'in yanına gömülmesinden sonra mezarın ülkemize nakledilmesi neredeyse imkansız. Çünkü Vera yaşarken sadece ondan izin alınması gerekiyormuş eşi olduğu için. Ama artık o aile mezarlığında yatıyor sayılıyor .Rus geleneklerine göre mezarın nakli için Vera'nın çocuklarından, kardeşlerinden ve onların ailelerinden izin almak zorunluymuş. Yani, neredeyse Vera'nın yedi sülalesinden izin almak gerekiyor, ki bu çok zor. Nazım'ın mezarını ülkesine getireceğim diyenlerin sözü şov yapmaktan ileri gidemez anlayacağınız.






Yeraltındaki Müze: Moskova Metrosu
Moskova metrosu yalnızca bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda müzeleri aratmayan istasyonlarıyla bir kültür mirası. Moskova metrosunun her bir istasyonunda farklı bir mimari sanat akımıyla karşılaşmak mümkün. Biz, ikisi barış temalı olmak üzere ünlü yedi istasyonu gezdik. Ve bu gezimiz iki saati aşkın sürede gerçekleşti. Uzunluğu 300 kilometre olan ve her yıl yeni istasyonlar eklenen metro ile ilgili bir de espri varmış; "Bu gidişle Moskova-St. Petersburg metro ağıyla birleşecek" diye. Dört katlı ve yer yer 110 metreye ulaşan derinliğiyle dünyanın en büyük metro sistemlerinden biri olan Moskova metrosu 15 Mayıs 1935'te açılmış. Bir sanat eseri gibi inşa edilen metro sisteminde çok sayıda sanatçı ve mimarın yanı sıra 75 bin işçi çalışmış. II. Dünya Savaşı'nda hava saldırılarında 500 bin insan için sığınak olmuş. Bugün ise 5 milyon insanı rahatça alabileceği söyleniyor. Savaş sırasında bile metro inşaatı devam etmiş ve yedi istasyon eklenmiş. İstasyonlar arasının çok uzun olduğunu söyleyebilirim. Bir istasyonda bulunan köpek heykelinin burnunu okşayarak dilek tutmak adetmiş. Ben de okşadım ve bir dilek tuttum. :) Bakalım, dileğim gerçekleşecek mi?
Moskova metrosu dakik olmasıyla da ünlü ve çok hızlı. Biniş-iniş süresi 30 saniye ve günde 9 milyon yolcu taşıyormuş.








Moskova Metro haritasında bulunan kahverengi çemberin bir de öyküsü var. Şöyle: Orijinal projede yer almayan çember, Stalin'in emriyle projeye eklenir. Bir toplantıda Stalin içtiği kahve fincanını metro haritasının üstüne koyar. İçmek için fincanı eline aldığında haritanın üstündeki fincanın bıraktığı kahverengi izi görür ve yanındakilere gösterir. Ve ardından metro hatlarının bu şekilde düzenlenmesini ister. Bugün kahverengi çember ile gösterilen bu bölgeden bütün hatların aktarması yapılır. Yanı aktarma istasyonları çember üzerindedir.



Eski Arbat Caddesi
Arbat Caddesi eski ve yeni olmak üzere paralel iki cadde. Eski Arbat Caddesi tarihi ve turistik olması nedeniyle trafiğe kapalı ve bir kilometre uzunluğunda bir cadde. Caddenin girişinde ünlü Prag Lokantası yer alıyor. Caddede ilerledikçe Puşkin'in evi ve evin karşısında karısıyla birlikte heykeli bulunmakta. Puşkin, Ruslar tarafından çok seviliyor ve değer veriliyor. Çünkü Puşkin Rus diline kazandırdığı yüzlerce yeni kelimeyle bugün konuşulan Rusçanın ve Çağdaş Rus Edebiyatının kurucusu sayılıyor. Arbat Caddesinde yaşayanlar arasında Çaykovski, Mayakovski ve Ribakov gibi ünlü isimler de yer almakta. Çehov, ünlü oyunu "Üç Kızkardeş"i ilk kez burada Prag Lokantası'nda sahneye koymuş. 

20. yüzyılın başlarında Arbat Caddesi'nde bulunan elçilik binasında Alman Büyükelçisi'nin devrimciler tarafından öldürülmesiyle Lenin'i iktidara taşıyan isyan burada başlamış. Bu nedenle caddenin Rus tarihinde önemli bir yeri var.

Bugün ise cadde, sokak müzisyenleri, sokak ressamları, palyaçolar, hediyelik eşyaların satıldığı küçük dükkanlar, kafe ve pastahanelerin bulunduğu sanat ruhunu yansıtan şirin bir yer olmuş.Caddenin tarihini bildiğimden, cadde üstündeki Mc Donalds'ı görmek bende bir burukluk yaratmadı değil. 
Hediyelik eşyalardan en çok satılanlar; matruşka bebeklerin yanı sıra eski SSCB döneminden kalma orak-çekiçli şapkalar ve tişörtlermiş. Paranız çoksa ve hayvansever değilseniz satılan kürk şapkaları, eldivenleri, kalpakları satın alabilirsiniz. Ben alış-verişe ayıracağım zamanı gezerek ve bir kafede kahve içerek değerlendirdim.












Stalin'in Yedi Kızkardeşi

Moskova'da gezdiğim, yürüdüğüm sokak ve caddelerde Stalin'in bir heykeline rastlamadım ama nereye baksam Stalin'in yedi kızkardeşini gördüm. II. Dünya Savaşından sonra Stalin'in Moskova'nın silüetini gökdelenlerle süsleme hayali bugün yedi adet olan gökdelenlerin yapımıyla gerçekleşmiş ve bu binalar, Stalin'in Yedi Kızkardeşi olarak adlandırılıyor. Yedi gökdelenle ilgili çeşitli varsayımlar ileri sürülüyor, efsaneler anlatılıyor. Hepsi bir yana, gotik mimariyi sevmeyen ben, gökdelenlerin özgünlüğüne ve ihtişamına hayran oldum. Bu efsanelerden biri şöyle: Moskovalı bir astrolog Stalin'e der ki; "eğer inşaatı söyleyeceğim gün ve saatte başlamak üzere ve yedi yılda tamamlanmış ve aynı gün ve saatte bitirilmiş yedi bina yaptırırsan senin adın dünya durdukça yaşayacak." Ve gerçekten de 7 Eylül 1947, saat 13.00'da başlayan yedi inşaat yedi yıl sonra aynı gün ve satte bitirilmiş. Temellerin atıldığı gün kentteki tüm inşaat çalışmaları durdurulmuş. Hikaye size tuhaf geldi değil mi? Pozitif bilime dayalı Sovyet yönetiminin lideri Stalin bir astrologa nasıl inanır diye. Büyüklerimden dinlediğim kadarıyla Rusya'nın mistik bir ülke olduğunu biliyordum ama Stalin'e hayret ettim doğrusu. Rehberimizin söylediğine göre, Rus toplumu doğaüstü ya da gizemli güçlere hep inanmış, Sovyetler döneminde bile vaz geçmemiş. Fallar, büyüler, hurafeler günlük yaşamın bir parçası ve ona göre hareket ediliyor. Bu ilgi tuhaf gibi gözükebilir ama gerçek.

Stalin'in Yedi Kızkardeşi olarak adlandırılan binalar, Moskova Devlet Üniversitesi (Metro Universitet), Dış İşleri Bakanlığı(Eski Arbat), Ağır Sanayi Bakanlığı, Ukrayna Oteli, Leningradskaya Oteli, Kudrinskaya Meydanı ve Koteinicheskaya Binası (Tagansky).



Gökdelenlerden bahsetmişken göz kamaştıran modern gökdelenlerin bulunduğu "Moskova City"den de söz etmem gerek. Burası öyle bir yer ki yanına yaklaşamıyorsunuz; oligarkların ve çok zenginlerin oturdukları bu son derece modern tasarımlı binalar çok güvenlikli ve çok pahalıymış. İçeriye ticari taksinin bile girmesine zor izin verilen adeta özerk bir bölge. Otobüsle kaç kez önünden geçtik ama fotoğraf çekemedim. Peki bu lüks gökdelenleri kim yapmış dersiniz? Bir Türk firması olan Rönesans Holding. Gururlandım.

Bolşoy Tiyatro Binası

Dünyaca ünlü Bolşoy Bale Topluluğunun gösterilerini yaptığı bina. Rusya'da bale sanatına çok önem veriliyor. Bolşoy tiyatro binası 1805 yılında çıkan yangında kül olduktan sonra, daha büyük bir tiyatro salonu inşa edilmiş ve 1825'te açılarak "Moskova Kraliyet Bolşoy Tiyatrosu" adıyla hizmete girmiş.



Rusya'da balenin tarihi ve gelişim sürecini anlatan "Matilda" filmi, Balerin Matilda Kshesinskaya'nın gerçek yaşam öyküsünden uyarlanarak çekilmiş tarihi bir film. Filmin çekildiği mekanları gezmiş olmanın verdiği keyfiyle izledim filmi. Rehberimize öneri için teşekkürler.


Lubyanka Binası

Tverskaya Caddesi'nde yer alan bu bina Rusya istihbaratının merkez karargahı. Binanın ana caddeye bakan kısmında, KGB'nin efsane ismi Andropov'un kabartması bulunuyor. Binanın göründüğünden daha fazla katının yer altında olduğu söylendi. Binanın işlevsel olup olmadığı hakkında net bir bilgi yok.Bazı geceler binada tek bir ışık gözükmezken, bazı geceler tüm ışıklar yanıyormuş. Binanın fotoğrafını çekmedim, ne olur ne olmaz diye. :) Öyle ya tarihte türlü işkencelerin odağı olması, KGB ve Sovyetler üçlüsünün bendeki algısı korkuydu çünkü. Çok fazla film izlemiştim.

Rusya'da günlük yaşam, başka bir yazı konusu. Ben yemeklerinden bahsetmek istiyorum. Rusya'nın kendine özgü bir mutfağı yok ama yerel yemekleri çok. Ünlü borç çorbasını, kreplerini(blini) ve Rus Salatası'nı saymazsak tabii. Borç çorbasını tatmadım ama çok sevdiğim balık çorbasını tattım. Diyebilirim ki gezdiğim ülkelerde tattığım balık çorbasından daha lezzetli bir çorba içtim Moskova'da. Üstelik çorbanın içinde tatlı su karidesleri de vardı. Azeri garsona, çorbayı çok beğendiğimi söyleyip, yarın akşam tekrar geleceğimi söyledikten sonra ikinci akşam çorbadaki karideslerin sayısı artmıştı. :) St. Petersburg'da içtiğim balık çorbasını(denize kıyısı olmasına rağmen) beğenmedim. Bu yönüyle Moskova'yı Ankara'ya benzettim. Hani bizde söylenir ya; "balığın tazesi ve  iyisi Ankara'da yenir" diye. Doğrudur.

Rusya'da votka çok tüketiliyor. Şöyle bir atasözü varmış; "Çirkin kadın yoktur, az votka vardır." Şimdi bu söz, kadınlara hakaret mi, iltifat mı, yorumu size bırakıyorum. Girdiğim tüm restoranlarda kocaman sürahilerle renkli sıvılar içiyorlardı. Rehberimize sordum nedir diye. Suyla reçelin karışımıymış ve Ruslar tarafından çok sevilen bir içecekmiş, adı "mors"muş. E tabii soğuk ülke, enerji için tatlı şart.

Moskova'nın gece yaşamının çok renkli olduğu söylendi ama ben gece yaşamını sevmediğimden bu konuda bir bilgi veremeyeceğim maalesef. Eğlenmek yerine dinlenmeyi ve sokaklarda gezmeyi tercih ediyorum.

Moskova 74 yıllık komünizm geçmişini unutmuş gözükse de eski rejimin katı kuralları günlük yaşamda varlığını hissettiriyor hala. Her şey kurallara göre yapılıyor, kural dışılık söz konusu değil. Bu konuda en ufak taviz vermiyorlar. Moskova, geçiş sürecinin şaşkınlığını atmışa benziyor. Yeni sisteme kolay adapte olmuş. Hırsızlık konusunda uyarıldık, ki her yerde var olabilen bir durum. Cadde ve sokaklar gayet güvenliydi. Gerçekten de Napolyon'un dediği gibi; "Moskova Rusya'nın kalbiydi." Ve ben bu kalbi çok sevdim.





Aklınızda Bulunsun! (Rusya'ya seyahat etmeyi düşünüyorsanız eğer)

- Pasaportlar, otele giriş yapıldığında toplanıyor ve ancak çıkış işlemi yapıldıktan sonra size teslim ediliyor. Polis pasaport sorduğunda elinizdeki otelin oda kartını gösteriyorsunuz. Bu uygulamanın yalnız Türklere mi, yoksa tüm turistlere mi uygulandığını bir türlü öğrenemedim.

-Derdinizi İngilizce anlatmaya boşuna uğraşmayın, kimse İngilizce bilmiyor. Türkçe olarak anlatırsanız daha iyi anlaşırsınız. Çünkü Sovyetler dağıldıktan sonra iş bulmak için Moskova'ya gelen Türki Cumhuriyetlerden Azeriler, Özbekler, Tacikler, Ahıska Türkleri, Gürcüler gayet iyi Türkçe konuşuyorlar. Moskova'da Rusça'dan sonra en yaygın konuşulan dil Türkçe. Zorluk çekmedim. 

- Sarı ticari taksi sayısı yeterli değil, zaten kullanmanız önerilmiyor, güvenli olmayabilirmiş. Bunun yerine internet taksiciliğini tercih edin. Tabii bunun için rehberden yardım almanız gerekiyor.

-Bir Rus'a "kazyol" yani keçi demek büyük hakaret sayılıyor. Ama "ayı" diyebilirsiniz, bu da iltifat sayılıyor. Çünkü "ayı" Rusya'nın simgesi ve güçlü, kuvvetli bir hayvan. Rehberimizin söylediğine göre "manyak" ve "durak"  sözcüklerini de kullanmayın. Manyak, bildiğiniz manyak "durak" ise "deli" demekmiş. Taksiciye ezkaza şu durakta ineceğim derseniz temiz bir dayak yermişsiniz. Benden uyarması.

Not: Tüm fotoğraflar bana aittir, izinsiz kullanılamaz.






18 Ekim 2017 Çarşamba





OYUN İÇİNDE OYUN





Oyun kavramı, zihnimizde ilk önce çocukları çağrıştırıyor değil mi? Oyunu çocuklar oynar çünkü, toplumun genelgeçer algısı böyle.Çocuklar kendilerini kelimelerle ifade etmeye başlamadan önce oyun, hikaye anlatma, resim çizme ile ifade ederler. Oyunlar çocuklara hayatı tanıtır, ruh ve beden sağlıklarının (bilişsel, duygusal,sosyal ve fiziksel) gelişimine katkıda bulunur. Oyun oynamayan veya oyun oynamayı sevmeyen bir çocuk düşünebiliyor musunuz? (Engelli olanlar hariç, ki onlar için de engellerine göre oyunlar geliştirilmekte.)
Kısacası, çocuk oyunsuz kalmaz, oyun da çocuksuz olmaz.

TV'de, basında, Mavi Balina oyunu ile ilgili haberleri izleyince, okuyunca dehşete düştüm; farkında olmadan evlerimizde katil mi yetiştiriyoruz diye. Farkında olmadan diyorum, çünkü hiçbir ebeveyn çocuğunun katil veya suçlu olmasını istemez. Öyleyse bu zararlı oyunlar çocuklarımıza nasıl ulaşıyor ve ebeveynler çocuklarının bu oyunu oynadıklarını nasıl anlayamıyorlar? Üstünde durulması gereken asıl sorun bu.Tabii bana göre. Sorunun çözümü ise şöyle olabilir:

Bilgisayar, internet ve televizyon kesinlikle  çocukların odasına konulmamalı, ortak kullanım alanında bulundurulmalı. Bilgisayarın ekranı size dönük olmalı.  Böylece ebeveynler çocukları kontrol edebilir. Yasaklama olmamalı aksi takdirde çocuk-genç istediğini yine yapar ama gizli olarak. Bu da çocuğun, sizin kontrolünüzden çıkması anlamına gelir, ki tavsiye etmem.

Günümüzde teknolojisiz yapamayacağımıza göre, çocukları teknolojiden uzak tutamayız. Bilgisayar oyunlarını oynamalarına izin verebiliriz ama oynama süresini biz ayarlayabiliriz. Yani bağımlılık yaratmamak adına kısıtlı bir zaman tanıyabiliriz çocuklara. Böylece çocuk disipline olur; ne zaman ders çalışacağını, ne zaman oyun oynayacağını, ne zaman bilgisayar karşısında zaman geçireceğini bilir, planlı ve programlı çalışmayı öğrenir. Yani, "Ağaç yaşken eğilir."

Ben, 18 yaşından küçüklerin cep telefonu kullanmalarından yana değilim. Cep telefonlarından yayılan radyasyonun çocukların beyninde hasar yaratacağına inanıyorum çünkü. Elbette cep telefonunu sık kullanan büyüklerin de. Çocuğa cep telefonu vermek gerekiyorsa eski tip telefonlar da işini görebilir. Çocuk akıllı olsun yeter, telefonun akıllı olması şart değil!

Evimizdeki tehlikenin büyüklüğünün farkına varabilmek için Mavi Balina intihar oyununun nasıl oynandığına bakalım biraz.  
Bu oyuna bir şekilde katılan kişilerden, çoğu şiddet içeren 50 talimatı yerine getirmesi isteniyor.

"50 günlük bir süreyi kapsayan bu komutlar arasında derin olmayacak şekliyle kol ve bacakların kesilmesi, belirli bir süre boyunca kimse ile görüşülmemesi, yüksek sesli olarak müzik dinlenilmesi gibi aşamalar yer alıyor.

50 günün sonunda ise kişiye son aşama olan "yüksekten atlayarak ya da kendini asarak" intihar etme komutu veriliyor.


Mavi Balina adlı oyunda yönetici konumunda olan kişilerin, kişisel bilgilerini ele geçirdikleri kurbanlarına şantaj da yaptığı bu şekilde oyunda kalmaya zorladıkları ifade ediliyor." *

Şu veya bu şekilde Mavi Balina intihar oyununa katılıp oynayan çocuk ve gençler, hiç tanımadıkları birinin komutuyla, hipnotize edilmişçesine hayatlarını sonlandırırken, oyun sahibi ya da sahipleri bizim çocuğumuzun hayatı üstünden kasalarını parayla dolduruyor. Oyun yöneticisi tarafından verilen görevlerin, gece yarısından sonra saat 02.00'da gerçekleştirilmesinin istendiği göz önünde bulundurularak, ailelerin "uyanık" olması gerekiyor. Uyumak veya ders çalışmak için odasına çıkan çocuğun ara sıra kontrol edilmesi şart. Öyle bir çağdayız ki artık, çocuklarımız evde güvende olsalar bile, kontrolleri bizde değil!

"Gençler arasında yayılan ve dünya çapında yüzlerce intihar olayıyla bağdaştırılan Mavi Balina isimli oyunun yaratıcısı Rusya'da 3 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ancak "oyunla" ilişkilendirilen ölümler sonlanmış değil."

2016 yılı Kasım ayında tutuklanan, oyunun kurucusu 22 yaşındaki Philipp Budeikin, duruşmalardan birinde, toplumda temizlik yaptığını söyleyerek, kurbanlarını "biyolojik atıklar" olarak tanımlamıştı.

İşte bu "biyolojik atık" tanımı kanımı dondurdu diyebilirim. Buna kafadan sakat biri karar verebiliyor ve çocuklarımızı böyle birinin insafına terkediyoruz. Niçin? Çünkü, çocuğumuz oyun oynuyor, sıkılmıyor, bizi rahat bırakıyor diye. Oyun deyip geçmemeli ve "oyun oynama" basite alınmamalı. Aksi halde sonuçları çok ağır olabiliyor. Nasıl mı? İşte cevabı:

Bu haberi duyduğumda, elimde olan kitabı henüz bitirmiştim. Altını çizdiğim satırlar, yine bir oyunla ilgiliydi. Ama bu oyun, Mavi Balina gibi sanal bir oyun değildi. Canlı kanlı bir oyundu.
Hatta, Nazilerin Almanya'yı teslim almalarına aracı olmuş bir kutu oyunu idi. İnandırıcı gelmedi değil mi? İnanmak güç ama gerçeklerin gün yüzüne çıkma gibi bir alışkanlıkları vardır. Alttaki paragraf gün yüzüne çıkan gerçekleri işaret ediyor...

"Bugün Nazilerin Almanya'yı teslim alabilmiş olmalarının nedeni, 'Juden raus' yani, 'Yahudiler  dışarı' tarzında kutu oyunları piyasaya sürüldüğünde karşı çıkılmamış olmasında aranmalıdır. Oyundur diye küçümsenmeyip piyasaya sürüldüklerinde karşı çıkılma cesareti gösterilseydi, bugün daha büyük bir cesaret göstermeye ihtiyaç kalmayacaktı. Bilmeyenler için söyleyeyim, sözünü ettiğim oyunun kartonunda şu ibare var: Altı Yahudiyi kov, kesin zafer kazan!"  **

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, Nazilerin Yahudiler'e yaptıkları malümunuz. Şimdi, "Mavi Balina" oyunu ile ilgili haberi okuduğumda "dehşete düştüm" diye yazmamın  nedenini anladınız sanırım...




* İtalik yazılanlar ve görsel, bbc.com/turkce den alınmıştır.
** Osman Balcıgil - Ters Kanatlı Şahin (s: 254)