Beethoven etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beethoven etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2018 Cumartesi




KİTAPÇIDAN ALDIM BİR KİTAP, OKUDUM BİN KİTAP


Büyük küçük hemen herkes tarafından bilinen bir bilmece vardır; "Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane". "Nedir?" diye, sorulur ardından. Cevap hazırdır; "Nar."

Uğradığım kitapçılarda raflardaki her bir kitaba bakarken nedense bu bilmece gelir aklıma ve kendi kendime gülümserim. Yine mi? diye. Sanırım kitabı nara benzeten ender insanlardan biriyim. Nar sayılamayacak kadar çok yararı ile bedenimizi besler, kitap da beynimizi. Böyle düşününce absürd bir durum yok ortada değil mi? Öyle ya beynimizin de bedenimiz gibi beslenmeye, açlığının doyurulmasına ihtiyacı var. Bu açlığı gidermenin en iyi yolu da  olabildiğince fazla kitap okumaktan geçer.

Ben, "zarfa değil, mazrufa bakmak gerek" diye düşünenlerdenim. Nice bedenler gördüm besili, sapasağlam ama bu bedenlerdeki beyinler  aç ve sefil. Nereden mi anlıyorum? Konuşmalarından, oturup kalkmalarından yani davranışlarından tabii ki. Ne tehlikelidir bu aç beyinler, bir bilseniz. Bunların çoğu nöronlarının yetersizliğinden, var olanların da her gün öldüğünden haberdar bile değildir, öylesine göbek şişirmeye dalmışlardır ki. Hayal edin lütfen; dev bir vücutta, minik bir beyin. Çok komik durmuyor mu sizce de?

İnsanların kıskançlığından, ikiyüzlülüğünden, boş sohbetlerinden kaçmak istediğimde kitaplarım sığınağım olur.  Tam da bu anlarda Montaigne'i ve kütüphanesini düşünmekten alıkoyamam kendimi. Kitaplara olan düşkünlüğü bilinen Montaigne, Bordeaux Parlamentosu'nda 13 yıl danışman olarak çalıştıktan sonra kendini kitaplara adamak için emekliye ayrılır. Okumak hayatının tesellisidir ve şöyle der:
"Okumak beni çekildiğim bu inzivada avutuyor; hem aylaklığın ağırlığından hem de sohbetleriyle canımı sıkan misafirlerden kurtarıyor. Eğer çekilen acı, altından kalkılamayacak kadar ağır değilse okumak acının açtığı yaraları da iyileştiriyor. Tatsız, düşüncelerden kurtulmak için tek yapmam gereken kitaplara başvurmak."

Kitapla ilgili duygularımı yazmama  neden olan, yeni aldığım bir kitap oldu, ki gerçekten de okumaya başladığımda içindeki bilgiler, bir narın parçalanmasından sonra ortaya saçılan tanelerinden çok daha fazlaydı. :) Bu kitabı okuduğumda sanat ve bilim dünyasının görünmeyen yüzünü gördüm, dönem filmi izler gibi kahramanları hayalimde canlandırdım. Dağılan nar tanelerine bakınca çokluğunu görüyoruz, bir kitabı okuyunca da bilginin sonsuzluğunu. Bakmak ve okumak. İkisini bir arada yapabileceğimiz bu  eylemin tek öznesidir kitap...

Sanırım kitabın adını merak ediyorsunuz. Heyecanı artırmak için adını sona sakladım. Ahmet Altan'ın "bir hayat bir hayata değer" adlı  deneme kitabından söz ediyorum. Bakın kitabın  içinde neler var?

-Beethoven tek bir kadını çok sevdi hayatında. Ona mektuplar yazdı, onun için besteler yaptı. Adını hiç kimseye söylemedi. Kimse bilmedi onun sevdiği kadının adını.

-Juan Ramon Jimenez, karısı Zenobia'ya aşıktı. Karısı hastalandı, ölüm döşeğine düştü. Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldığını, sırf Zenobia ölmeden öğrenebilsin diye Nobel Komitesi zamanından önce açıkladı. Zenobia öldü sonra. Jimenez bir daha tek satır yazmadı.

-Oğul Alexsander Dumas, pahalı bir fahişeye aşık olmuştu. Aslında bütün Paris bu veremli genç kadının peşindeydi. O kadın ise sadece Lizst'i sevdi. Onu terk eden tek erkek de Lizst oldu. Oğul Dumas, sevdiği kadın ölünce Kamelyalı Kadın'ı yazdı. Verebileceği en büyük armağanı verdi ona.

-Dünyanın en ünlü mimarlarından Louis Kahn, bencil ve çirkin bir erkekti. Bir tren istasyonunun tuvaletinde 74 yaşında ölü bulunduğunda, arkasında kendisine aşık üç kadın bıraktı. Oğlu, babası gibi birisini onların neden sevdiklerini merak edip o kadınları tek tek dolaştı.
(Arka kapak yazısından)

Kitaptan Notlarım:

- Kitaba adını veren Bir Hayat Bir Hayata Değer bölümünde, Turgenyev'in unutulmaz eseri Babalar ve Oğulları'nın  güçlü karakteri  Bazarov anlatılıyor. Bir nihilisttir bu genç tıp öğrencisi. Her türlü siyasal düzeni, ahlakı, aileyi reddeder, sadece bilimin ve aklın doğruyu bulabileceğine inanır. Benim de çok severek okuduğum yazarlardan biri olan Turgenyev, Dostoyevski'nin ve Tolstoy'un da edebiyat anlayışını etkilemişti. Hatta, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'daki Raskolnikov (bu hukuk öğrencisini çok sevmişimdir) karakterini yazarken, Bazarov karakterinden etkilendiği hep söylenir.

-Kadınlara karşı epey insafsız davranan, tıpkı yonttuğu mermerler kadar sert ve dayanıklı yapısı olan ve insanlık tarihinin en büyük heykeltraşlarından biri olarak kabul edilen Rodin, ancak altmışlı yaşlarına yaklaştığında ünlü olur. Hatta yaptığı Balzac heykeliyle bütün Paris alay eder. Ya sonra? Rodin, kendisinden yirmi dört yaş küçük bir heykeltraşla Camille Claudel'le tanışır. Paris'in entelektüel sosyetesini uzun yıllar konuşturan, kitaplara, filmlere konu olan, kadınlarla erkekler arasında hala tartışılan en dramatik aşkını Camille ile yaşar. Rodin'in en ünlü heykellerinden biri olan "öpüşme"nin bu aşktan doğduğu söylenir. Ve bu gel-gitli aşkın sonunda Rodin sanat tarihinin en erişilmez başarılarına doğru yürür, Camille ise akıl hastanesine doğru. Ve Camille bir daha o hastaneden çıkamaz, orada ölür.

-Gustav Flaubert'in  "Madam Bovary" adlı romanı yayımlandığı tarihten itibaren  tüm dünyada tutuldu ve çok sevildi. O roman binlerce yıldan beri tekrarlanan bir kederi, bir yalnızlığı, çaresizliği, hayallerinin peşinden giden bir kadını toplumun yalnızlaştırıp cezalandırmasını anlatıyordu.
Üstelik insanlığın en unutulmaz kitaplarından birini yazan  G. Flaubert, yazdığı kitaptan dolayı eleştiriliyor, tutuklanıyor ve yargılanıyordu. 
Kendini yapayalnız hissediyordu.
Dostu Turgenyev'e yazdığı bir mektupta, "Ne kadar yalnız olduğumu bir bilsen! Konuşacak kim var ki? Zavallı ülkemizde edebiyatı hala umursayan kim var? Belki de yalnızca bir kişi? Ben! Kaybolmuş bir ülkenin enkazı ve romantizmin eski fosili," diyordu.

-Ve kitapta en beğendiğim bölüm; Edward R. Murrow'un anlatıldığı bölüm oldu. Ünlü sinema sanatçısı George Clooney, "Amerikan yayıncılığının en büyük azizi" diye anılan Murrow'un hikayesini anlatan bir film çevirdi. Bir tür "efsane" olan Murrow gerçekten de insanlara anlatılmayı hak ediyordu. Çünkü o dürüst ve cesurdu. Merak ediyorsanız eğer, bu bölümü kitaptan okumalısınız. :) 

-Oğul Dumas'ın "Kamelyalı Kadın" romanını temel alan G. Verdi "La Traviata" operasını besteledi.





13 Aralık 2018 Perşembe




FARK YARATAN ÜNLÜLERİN ÖLDÜKTEN SONRA ÇALINAN ORGANLARI

Onlar için ünlü olup da sıradan insanlar gibi yaşamak zorken, öldükten sonra da sıradan insanlar gibi mezarlarında sükun içinde  yatmalarına izin verilmemiş; insanoğlunun merakı, onlar gibi olabilme isteği veya bencilliği yüzünden. Ya organları çalınmış ya da cesetleri mezardan çıkarılmış, başka yerlere götürülmüş.

Bizim buralarda ; "Ölüden şeytan bile vazgeçmiş" derler. Şeytanın bile vazgeçtiği ölüden, insanlar neden vazgeçmiyorlar ki, diye düşünmedim değil; Milan Kundera'nın "Kimlik" romanını okurken. Kundera, "Aşk"ı irdelediği bu romanında aynı zamanda  kimlik sorununu da  işlemiş. Sayfalarda ilerledikçe  yazarın, Haydn ve Einstein'in ölümüne ilişkin yazdıkları, ilgimi çekmişti. Satırların altını çizip, "araştır" diye not düşmüştüm. İşte altını çizmiş olduğum o satırlar:

"Haydn'ın ölüsü daha soğumadan başını bedeninden ayırmışlar; kaçık mı kaçık bir bilgin, beynini çıkarıp, müzik dehasının nerede yer aldığını saptasın diye! 
Ya Einstein'in başına gelen? Vasiyetini titizlikle yazarak, öldükten sonra kendisini yakmalarını istemiş. Bu isteğini yerine getirmişler, ne var ki ona yürekten bağlı, özverili çömezi, ustasının bakışlarını üstünde duyumsamadan yaşamaya katlanamayacağını düşünmüş. Yakılmadan önce, cesedin gözlerini çıkararak alkol dolu bir şişenin içine koymuş, böylelikle, kendisi de ölünceye kadar ustasının ona bakmasını sağlamış."

Öldükten sonra, Einstein'in beyninin incelenmek üzere cesedinden çıkarıldığı çok yazılıp çizilmişti ancak gözlerinin çıkarıldığını ilk kez okumuştum. Keza Haydn'ın başının kesildiğini de. Hem Mozart'ı hem de Beethoven'i etkilemiş olan ve "Baba Haydn" olarak da tanınan Avusturyalı ünlü besteci Joseph Haydn'dan söz ediyorum.


J. Haydn(1732-1809)

A. Einstein(1879-1955)

İki yıl gecikmeli de olsa konuyla ilgili araştırma yaptım. Araştırma sonucunda gördüm ki, organları çalınan birçok ünlü vardı. Saçlar, beyin, kalbin çalınması bir yana, çalınan organlar arasında sol göğüs(meme), penis ve üç parmak gibi ilginç organların yer alması çok şaşırttı beni.

Beethoven'in Saçları




Ludwig van Beethoven'in omuzlarına dökülen dalgalı saçları vardı.1827'de Viyana'da öldüğünde, o tarihte henüz 15 yaşında bir piyanist olan Frdinand Hiller, Beethoven'in saçlarından bir tutamını kesip, bazı saç tellerini de koparıp, maun bir kutunun ortasına oydurduğu camdan özel bir haznede yıllarca sakladı (Beethoven'in saçlarından hatıra örnekleri alan sadece Hiller değildir. Gömülürken, bir aslan yelesini andıran saçlarından neredeyse hiçbir şey kalmamıştı). Hiller maun kutuyu Avrupa'nın dört bir yanında verdiği konserlere hep yanında götürdü. 1883'te, oğlu Paul Hiller'e emanet etti. O da arkasına "Bu saçlar, Beethoven öldükten bir gün sonra, 27 Mart 1827'de babam Dr. Ferdinand v. Hiller tarafından kesilmiş ve bana 1 Mayıs 1883'te doğum günü hediyesi olarak verilmiştir" diye yazdı.*

Einstein'in Beyni Bira Soğutucusunda

20. yüzyılın en önemli fizikçilerinden Albert Einstein 17 Nisan 1955 akşamı göğüs ağrısı şikayeti ile Princeton Hastanesi'ne yatırıldı. 76 yaşındaydı.Ertesi sabah, karın boşluğundaki en büyük atardamarın yırtılmasından(abdominal aort anevrizması) kaybedildi. Cesedine dokunulmaması ve yakılarak küllerinin denize serpilmesini vasiyet etmişti. Bu isteği kısmen yerine getirildi. Gerçi cenazesi yakıldı ve külleri savruldu ama, daha önce hastanenin patoloğu Thomas Harvey, dehasının sırrını çözmek istedi ve otopsisini yaptı. Bu işlemin izinsiz olması bir yana, beyni çıkartıp sakladığını da kimseler bilmiyordu. Otopsinin yapıldığı hemen ortaya çıktı elbette. Ama oğlu Arthur, "Einstein'in beyni bizim evde" diyerek, durumu sınıf öğretmenine söylemeseydi, beynin çalındığı ortaya çıkmayabilirdi. Harvey sadece beyni almakla yetinmedi. Gözlerini de çıkarttı ve Einstein'in göz doktoru Henry Abrams'a teslim etti. Halen New York'ta bir kasada durmaktalar.

Dr. Harvey, bütün ısrarlara rağmen beyni teslim etmeyince hastaneden kovuldu. Philadelphia'ya taşındı. Bir laboratuvar'da gerekli ön işlemlerden sonra beyni 240 kadar parçaya ayırdı, iki kavanoza dağıttı, üzerlerine formalin doldurdu. Önce bir tahta kutuya, kutuyu da bira soğutucusunun alt rafına yerleştirdi. Zaman zaman gazeteciler araştırma sonuçlarını sordular. O da bir yıl içinde yayınlayacağını söyleyip durdu.Böylece otuz yıl geçti.**

Bu araştırmanın sonucunu merak ediyorsanız eğer (* ve **) linki tıklayınız:
http://www.hurriyet.com.tr/beethoven-in-saclari-einstein-in-beyni-ve-baska-onemli-seyler-4836367

Yukarıda okuduğunuz üzere Kundera, "Kimlik"te Einstein'in gözlerini çıkartan kişinin onun çömezi olduğunu ve ustasının  gözlerinin kendisini izlemeden yaşayamayacağını düşündüğü için bunu yaptığını yazmıştı. Sevil Atasoy'un yazısında ise, Einstein'in beynini ve gözlerini çıkartan kişinin hastanenin pataloğu Thomas Harvey olduğu yazılı. Hangisi doğru veya değil bilmiyorum. Ama doğru olan şey, izinsiz ve vasiyetine aykırı olarak Einstein'in organlarının çalındığı olgusudur, ki yaşarken rahat yüzü göremeyen dahiye, ölümünde de rahat verilmemiştir.



2 Ocak 2018 Salı




 BEETHOVEN, YVES KLEIN, ANTONI GAUDI, 
PAUL GAUGUIN, GUGGENHEİM MÜZESİ
HAKKINDA ŞAŞIRTICI BİLGİLER


Bir müze bir şehrin yüzünü değiştirebilir mi? Bu sorunun cevabı için İspanya'nın Bask Bölgesi'nde yer alan Bilbao şehrinin bugünkü görünümüne bakmak yeterli olabilir. Mimar Frank Gehry, uzaylı hayallerinden fırlamış gibi görünen Modern Sanat Müzesi'ni inşa ettikten sonra Bilbao turist akınına uğramıştı. Dünyanın dört bir yanından sırf bu müzeyi görmek için gelen sanatçı ve sanatseverlerin akını devam ediyor bugün de.

Guggenheim Müzesi (Bilbao)

guggenheim.org

Gelişigüzel birbirine yaslanmış gibi duran eğri metal formların meydana getirdiği kıvrımlı bir kolaj denilebilir müze için. Uzayıp giden karmakarışık şekiller kütlesi, balık pulu gibi parlayan otuz binden fazla titanyum karo ile kaplanmıştır. Bu da yapıya, sanki fütüristik bir su canavarı nehir kıyısında güneşlenmeye çıkmış gibi, aynı anda hem organik hem de dünya dışı bir görünüm veriyor.

Bina 1997'de ortaya çıktığında The New Yorker, Mimar Frank Gehry'yi " titanyum peleriniyle dalgalı formda fantastik bir hayal gemisi" tasarladığı için övmüştü. Dünyadaki başka eleştirmenlerse, "Zamanımızın en güzel binası!" "Merkür zekası!" "Şaşırtıcı bir mimari beceri!" diyerek hayranlık göstermişlerdi. 

Japon sanatçı Fujiko Nakaya'nın eseri Sis Heykeli (The Fog Sculpture), hava akımının etkisiyle, zaman içinde oluşup dağılan bir sis duvarından yapılmış devrimci bir eserdir. Esintiler ve atmosfer koşulları günden güne değiştiği için heykel her seferinde farklı bir biçimde belirmektedir. Sisi oluşturmak için köprünün altına delikli borular döşenmiş ve gölete sis püskürtülmektedir.

Müzenin önünde bulunan dev karadul(örümcek) heykelinin adı Maman'dır. Ve bu heykel klasik çakışma kavramının mükemmel bir örneği olarak kabul edilmektedir. Karşıt arketip kuralların, en az onun kadar cüretkar bir çakışması. Karadul doğada korkulan bir yaratıktır, kurbanlarını ağında yakalar ve öldürür. Ölümcül olmasına karşın burada, hayat vermeye hazır halde, dışarı sarkmış bir yumurta kesesiyle tasvir edilmiş. Bu onu hem avcı hem de hayat veren haline getiriyor. İncecik bacakların üstüne konmuş güçlü bir karın, hem güç hem de kırılganlık ifade ediyor. 


Karadul Heykeli. (kesfetsene.com)

Sanatçı Jenny Holzer'in eseri olan, on iki metre uzunluğunda dokuz adet LED ışıklı tabelada, AIDS'in dehşeti ve geride kalanların çektiği acılarla ilgili Bask dilinde, İspanyolca ve İngilizce yazılar geçmektedir.




Kemik iletimi teknolojisi ve Beethoven
Kemik iletimi teknolojisi. Transdüserler sesi doğruca çene kemiğimize iletiyor ve oradan da doğruca kokleaya gönderiyor. Kemik iletimi teknolojisinin asıl mucidi on sekizinci yüzyıl bestecisi olan Beethoven'di. Kulakları sağır olduktan sonra piyanosuna bağladığı metal çubuğu, çalarken ısırarak çene kemiğindeki titreşimler sayesinde mükemmel biçimde duymayı başarmıştı.

Yves Klein
Guggenheim Müzesi'nin zemininde bulunan ve yaklaşık 560 metrekare olan Yves Klein'in Yüzme Havuzu (The Swimming Pool) adlı resmi, mavisinin tonu nedeniyle Klein Mavisi olarak adlandırılmaktadır. Çünkü bu rengi Klein icat etmiştir. Klein, resimdeki derinliğin, kendi ütopik dünya görüşünün maneviyatını ve sınırsızlığını çağrıştırdığını savunuyordu.

Yüzme Havuzu, Klein (guggenheim.org)  

Klein en çok mavi tablolarıyla bilinir, ama Boşluğun İçine Sıçrayış (Leap Into The Void) isimli rahatsız edici bir yanıltıcı fotoğrafıyla da tanınıyor.1960'da sergilendiğinde hafif bir paniğe sebep olmuştu. Rahatsız ediciliğin ötesindeki fotoğrafta iyi giyimli bir adam, yüksek bir binanın tepesinden kaldırıma kuğu dalışı yapıyordu. Aslında resim hileliydi; photoshop icat edilmeden çok önce dahice tasarlanmış ve jiletle kurnazca rötuşlanmıştı. 

Boşluğa Sıçrayış, Klein (yvesklein.com)

Bundan başka Klein, Monoton Sessizlik (Monotone Silence) isimli bir müzik parçası da besteledi. Bir senfoni orkestrası yirmi dakika boyunca tek bir D-majör akordu çalıyor. Ayrıca tek nota sadece ilk an için çalınıyor. Devamında orkestra kıpırdamadan oturup yirmi dakika boyunca "tam sessizlik" sergiliyor. Bu gösteri kulağa geldiği kadar sıkıcı değildir. Maviye boyanmış üç çıplak kadın, sahnedeki dev tuvallerin üstünde yuvarlanır. 

Antoni Gaudi
Doğanın sadık bir öğrencisi olan Antoni Gaudi, organik biçimlerden mimari ilham alıyordu. Yerden kendi kendine bitmiş gibi görünen eğrisel çizgilerle oluşturulmuş biyomorfik yapılar tasarlarken "Tanrı'nın doğal dünyasını" örnek alıyordu. Bir zamanlar Gaudi'nin "Doğada düz çizgiler yoktur." dediği bilinir ve onun eserlerinde düz çizgilere gerçekten de pek seyrek rastlanırdı.

"Yaşayan mimari" ve "biyolojik tasarımın" atası diye anılan Gaudi, binalarını göz alıcı renkli "kılıflara" sokmak için daha önce benzeri görülmemiş marangozluk, demir, cam ve seramik işleri icat etmişti.


Parc Güell, Gaudi (Erasmusu.com)

Ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra, şimdi bile onun eşsiz tasarımlarını görmek için dünyanın her yanından Barselona'ya turist akın eder. Eserleri arasında parklar, kamu binaları, özel konutlar ve elbette başyapıtı Sagrada Familia yer alır. Eleştirmenler "kumdan kuleleri" Barselona semalarına hakim olan bu dev Katolik kilisesini, "sanat tarihindeki başka hiçbir şeye benzemediğini" söyleyerek över.
Sagrada Familia öylesine dev bir yapıydı ki, temeli atıldığından bu yana yaklaşık yüz kırk yıl geçmesine rağmen inşası hala devam ediyordu.


Sagrada Familia, Gaudi (ArchDaily.com)

Gaudi'nin en ünlü binalarından biri de Casa Mila'dır. Çok katlı cephesi ve dalgalı taş balkonlarıyla kazı yapılmış bir dağı andıran bu göz kamaştırıcı "konut" şimdilerde "taş ocağı" anlamına gelen "La Pedrera" ismiyle anılıyordu. Bu ev, UNESCO tarafından Dünya Mirası Sit Alanı ilan edilerek korumaya alınmıştır. Casa Mila, kendi üzerine dönen sonsuz bir dalga ve binanın içine inen iki kıvrımlı uçurumun meydana getirdiği bir sonsuzluk işareti şeklinde tasarlanmıştır. Yer yer yıkılmış gibi duran bu üstü açık aydınlıkların her biri yaklaşık otuz metre derinliğindedir ve binanın tepesinden bakıldığında iki dev obruğu andırır.


Gaudi'nin şok edici modernist tasarımları önceleri çevresinde beğenilmemiş olsa da Casa Mila'dan tüm dünyadaki sanat eleştirmenleri tarafından övgüyle bahsedilmiş ve kısa zamanda Barselona'nın en parlak mimari mücevherlerinden biri haline gelmiştir. Binayı sipariş veren işadamı Pere Mila otuz yıl boyunca karısıyla birlikte binanın en geniş ana dairesinde oturmuş, geri kalan yirmi daireyi kiraya vermiştir. Günümüzde Passeig de Gracia 32 adresinde yer alan Casa Mila, tüm İspanya'daki en seçkin ve en gıpta edilen adreslerden biri sayılır.

Paul Gauguin
Gauguin'in yaklaşık üç buçuk metre eninde, bir buçuk metre boyunda olan "Nereden Geliyoruz? Biz Neyiz? Nereye Gidiyoruz"  adlı çalışması en tanınmış çalışmalarından biridir. Bu ünlü sanat eseri 1800'lü yılların sonunda sembolist hareketin somut örneklerinden biri haline gelen ve modern sanatın önünü açan Fransız postempresyonist Paul Gauguin, bu tablosunda düzensiz fırça darbeleriyle Tahitililerle hayvanların yaşadığı bir ormanı tasvir etmiştir. 


withgoodreasonradio.org

Gauguin eserinin Fransızcanın tersine, sağdan sola doğru okunmasını istemişti. En sağda; hayatın başlangıcını temsil eden bebek, bir kaya parçasının üstünde uyuyordu. Nereden geliyoruz?

Ortadaki farklı yaş gruplarından insanlar gündelik işlerini görüyorlardı. Biz neyiz?

Ve sol tarafta derin düşünceler içinde oturmuş yaşlı kadın kendi ölümünü tahayyül ediyor gibiydi. Nereye gidiyoruz?

Dikkate değer bir şey yapmıyormuş gibi duran köpekler, kediler ve kuşlar; fondaki ilkel bir tanrıça heykeli, bir dağ, birbirine sarılmış kökler ve ağaçlar. Ve elbette, yaşlı kadının yanında duran Gauguin'in ünlü "tuhaf beyaz kuş"u "kelimelerin lüzumsuzluğunu" temsil ediyordu.



Kaynak: 
Dan Brown, BAŞLANGIÇ
Çeviren: Petek Demir İncek
Altın Kitaplar

Yazıdaki tüm bilgiler, bu kaynaktan tarafımca derlenmiştir.






8 Mayıs 2015 Cuma




  KLASİK MÜZİK  VE  DÖNEMLERİ


Kimi, klasik müziği çok sever, kimisi  sevmez. Kimi  nefret eder,  kimisi de prestij meselesi yapar; sever gibi görünür. Klasik müzik, genelde yüksek kültür seviyesi ile bağdaştırılan, popüler veya folk müziğinden ayrı Batı Avrupa kökenli müzik türüdür diye tanımlanabilir. En önemli özelliği çok sesli olmasıdır. 

Bir yerlerde okudum: Son yıllarda yapılan araştırma sonuçlarına göre; anne karnındaki bebeğe (6 ve 7. ayında) klasik müzik dinletilmesi  bebeklerin psikolojik, bilişsel ve bedensel gelişimlerinde olumlu etki yaratıyor.. Yapılan bir diğer araştırma ise Brahms dinletilen prematüre bebeklerin daha çabuk geliştiklerini kanıtlıyor. Hatta, başuçlarında her gün iki saat Mozart dinletilen bebeklerin daha zeki oldukları, ineklere daha iyi süt vermesi için Mozart dinletildiği, Japonya' daki bir bira fabrikasında, bira mayası oluşurken Mozart çaldığı ve o biranın daha pahalı satıldığı şaşırtan  gerçeklerden birkaçı yalnızca. Müzik, ruhun gıdası olduğu kadar,  bedenin çalışma verimini artıran bir katalizör de aynı zamanda.


Klasik müziği sevenlere dönemleri ve klasik müziğin tarihi seyrini  kısa bir hatırlatma mahiyetinde aşağıdaki notlarım.


1- BAROK DÖNEM: 1600-1750 


Barok Müzik, kesin biçimler ve ince süslerle belirlenmiş müzik türüdür. Temsilcileri: Bach, Vivaldi, Handel, George Telemann, Jean-Philippe Rameau (En ünlüleri)


ARA: ODA MÜZİĞİ




2 -KLASİK DÖNEM: 1750-1820 


 Barok' tan daha sade eserler ortaya çıkmıştır. Temsilcileri: Haydn, Mozart, Beethoven


ARA: SENFONİ




3 -ROMANTİK DÖNEM: 1820-1900 


Sanatın zamana sığmazlığını, sanatın sınırsız oluşunu, özlem taşıdığını, politik olduğunu ve bir sanatçının kişiliğini sanat eseri aracılığı ile ifade ettiği gibi fikirleri romantiklerden alırız.


Temsilcileri: Schubert, Schumann.


ARA: VİRTİÖZ


Mendelsohn, Chopin, Liszt


ARA: İTALYAN OPERASI


Donizetti, Rossini, Verdi, Puccini


ARA: SENFONİ ORKESTRASI


Berliöz, Çaykovski, Brahms, Wagner


ARA: ORKESTRA ŞEFİ




4- POSTROMANTİZM DÖNEMİ VEYA WAGNER' DEN SONRA: 1900 ve sonrası, günümüz.


Milliyetçilik duygusu veya milli gurur yerleşince yapılan müzik. Temsilcileri: Mahler, Debussy, Strauss, Stravinsky, Şostakoviç


ARA: NOTA OKUMA 




Müziği, özellikle Klasik müziği seven biri olarak Nietzsche' nin şu sözünü yazmadan edemeyeceğim:


"Yozlaşmış uygarlığın yeniden dirilişi müzikle olacak!"





17 Ekim 2013 Perşembe





İDİL  BİRET'İ DİNLEMEK



Müzik öğretmenim dünya çapında bir piyanistimizden ve onun başarılarından söz ettiğinde henüz çocuktum. Bu piyanistimizin adı; İdil Biret'ti ve bu adı hiçbir zaman unutmadım: Radyodan piyano resitallerini dinliyor, gazete ve mecmualardan haberlerini okuyordum. Çocuk kalbimle hayranlık duyduğum ve gururlandığım biriydi İdil Biret. Ben çocuktum, o ise benim yaşlarımdayken "Harika Çocuk"muş. İşte bu, hayranlığımın nedenini açıklıyor sanırım. 

11 Ekim 2013 Cuma gecesi, Şef Işın Metin yönetiminde Bilkent Senfoni Orkestrasının vereceği konsere gittiğimde fazlasıyla heyecanlıydım; solist İdil Biret' ti çünkü. Orkestra  severek dinlediğim iki bestecinin eserlerini seslendirecekti: L. van Beethoven ve D. Shostakovich.

Beethoven' in Leonore Uvertürü ile konser başladı. Bu eser bestecinin " Fidelio Operası " nın uvertürü olup Op. 138 numarası ile bestecinin ölümünden on yıl kadar sonra Viyana' da yayınlanmıştır. Bu yüzden bestecinin son eser numarasına sahiptir. " Vali Don Pizzaro tarafından haksız yere zindana atılan kocasını kurtarmak için Fidelio isminde bir erkek kılığına girip hapishanede çalışmaya başlayan kadın baş kahramanın adıdır Leonore."

Leonore Uvertürü, 1805-1814 yılları arasında birkaç kez revizyon geçirmiş ve 1814 yılındaki sahnelenmeler için ise Fidelio başlığıyla yeni bir uvertür yazılmıştır. O günden bugüne operanın sahnelenmelerinde bu son versiyon kullanılmaktadır. Tüm bunları yazdım, çünkü konserde, Beethoven' in müzikal kimliğinden biraz uzak olsa da " ilk versiyonu" seslendirildi. Bu nedenle müziği dinlerken kendimi özel ve ayrıcalıklı hissettim...

Ve sonra sahneye Beethoven' in 4 Numaralı Piyano Konçertosunu ( Sol Majör, Op. 58 ) seslendirmek üzere İdil Biret geldi ve piyanonun başına oturduğunda hıncahınç dolu salonda çıt çıkmıyordu. Salondaki izleyiciler sanki nefes bile almıyorlardı. Klavyenin üzerinde bir kelebek gibi uçuşan parmaklarının yaşı yoktu...Ön sırada oturmamın ve İdil Biret' in tam karşımda olmasının avantajıyla kulağım müzikte, gözlerim parmaklarındaydı. Parmaklarını takip ederken zorlandım. Konçertoyu ezbere çaldığını söylememe gerek yok sanırım. Dr. Onur Türkmen " Solist, yani piyano duygulanımlarını dinleyici ile dolaysız olarak paylaşan bir karakter taşır. Ancak bu paylaşımı klasik biçimin sınırları içinde yapar." der. Ve ben piyanonun bu dolaysızlığını seviyorum; bir de İdil Biret seslendiriyorsa. Konçerto sona erdiğinde üç kez bis yaptı sanatçı ve muhteşem yorumunu dinleme zevkini uzatmış olduk böylece.

Konserin ikinci bölümünde, Dimitri Shostakovich' in 1953 yılında yazdığı 10. Senfoni seslendirildi. Eser, bestecinin Stalin' in ölümünü acı bir şekilde kutlamasıdır ve değişik tepkiler almıştır. Eseri dinlediğim için şanslıydım, çünkü orkestralarca çok ender seslendiriliyormuş. Müziği çok sert ve öfkeli bulduğumu söyleyebilirim.

Konser salonundan ruhum gıdasını almış ve doygunluğa ulaşmış bir şekilde ayrıldım...Benim için İdil Biret' i dinlemek,  izlemek, çocukluğumun büyülü dünyasında gerçek adımlarla yürümek gibiydi. Bu adımları attırdığın için teşekkürler İdil Biret ve ellerine sağlık olsun ki daha uzun yıllar muhteşem yorumlarını dinleyebilelim...