28 Nisan 2013 Pazar




KEHLE-İ  İKBAL (TALİH  BİTİ )


Damat Rüstem Paşa'nın Süleymanname'de yer alan bir minyatürü, 16. yüzyıl
(tr.wikipedia.org)




Kanuni' nin Veziriazamı ve damadı olan Rüstem Paşa' nın lakabı kehle-i ikbal (talih biti) miş. Rivayet odur ki;  Paşa'nın hızla yükselmesini çekemeyenler ve onun şerrinden korkanlar daha da yükselip hele de Padişah' a damat olursa, başlarına bela olur düşüncesiyle Paşa' nın cüzzamlı olduğu dedikodusunu yayarlar. Ve bu hastalığa tutulan Padişah' a damat olmamalıdır derler. Bu dedikodu Dersaadet (İstanbul) e ulaştığında Rüstem Paşa Diyarbekir Beylerbeyi' dir. Dedikoduya sebep, Kara Rüstem Paşa' nın geçirdiği çiçek hastalığı nedeniyle suratının delik, deşik olmasıdır.

Kanuni  önce bu söylentilere inanmadıysa da; yabancı elçilikler dahi aynı dedikoduyla çalkalanınca şüpheye düşer. Biricik kızı Mihrümah Sultan' ı evlendireceği müstakbel damadı hakkında söylenenleri incelemesi ve  teşhis koyması için saray hekimlerinden Mehmet Ağa' yı tam yetkiyle Diyarbekir' e gönderir.

Hekim Mehmet Ağa, Rüstem Paşa' nın giysilerini, konağını v.s. gizlice tetkik eder, Paşa' nın hekimin ne sebeple oraya geldiğinden haberi yoktur. Bir gün hekimle paşa karşılıklı otururlarken hekim, Rüstem Paşa' nın alnında gezinen biti görür ve sevinir; biti alıp bir şişeye koyarak şişenin kapağına hava delikleri açar ki, bit İstanbul yolculuğuna dayanabilsin. Sonra paşaya Diyarbekir' e geliş nedenini açıklar, rahatlamış olarak.

Hekim Mehmet Ağa, saraya varınca bu biti Padişah' a övünçle gösterir: "Kur' an' a el basarım ki der, Rüstem Paşa cüzzamlı değildir. Bütün hekimler, hatta ahali bilir ki; bit cüzzamlıya yaklaşmaz." Kanuni, bu açıklamadan sonra kızı Mihrümah Sultan'la paşanın evlenmelerine onay  verir. 

Rüstem Paşa' nın biti, şansına yardım etmiş, sağlıklı olduğu bit sayesinde kanıtlanan paşa, Anadolu Beylerbeyliğine terfi ederek Padişah damatlığına da hak kazanmıştı.

Görülüyor ki; talihi olanların biti bile işe yarıyor. Rüstem Paşa' nın başına" talih  kuşu" yerine " talih biti" konmuş vesselam ve ondan sonra yürüyen paşayı kimse tutamamış...Rüstem Paşa' nın Osmanlı' da ilk rüşveti başlatan, alan ve damat olduktan sonra karısı ve Kayınvalidesi Hürrem Sultan' ın destekleriyle İmparatorlukta Padişah' tan sonraki en zengin ve varlıklı ikinci kişi olduğunu hatırlatmam gerek sanırım. Talihin böylesi, kimin başına diyelim?


Dip Not: Rivayet Cahit Ülkü' nün Rüstem Paşa Kitabından aktarılmıştır.


22 Nisan 2013 Pazartesi




KAN  GRUBUMUZDA  NE  YAZIYOR? 




Irksal özellikler ten rengine, etnik kökene, coğrafi konuma ya da kültürel köklere bağlı olsa da, insan ırkının ortak yönü kan kardeşliğidir. Bütün medeniyetlerin kan bağlarıyla kurulduğu, bilinen ilk insan olan Neandertal' den ( 500.000 yıl önce) günümüze tüm insanların kan gruplarının dört ayrı grupta toplandığı ve insan kimliğimizi oluşturmak için kan grubunun coğrafya ve ırkla iç içe geçtiği kanıtlandığından, kan grubu etnik kökenden daha belirleyicidir.

"İnsan ırkı dünyaya yayılmaya ve beslenme düzenini değişen şartlara göre adapte etmeye mecbur kalınca bu yeni beslenme düzenine uyum sağlayabilmek için sindirim ve bağışıklık sisteminde adaptasyonlar gerçekleşti. Bu değişimler, insan gelişiminin kritik noktalarına geldiği gözlenen, kan grubu oluşumları olarak yansıdı. işte! Kısaca, kan grubu oluşumlarının tarihsel süreci:

1-İnsan ırkının, besin zincirinin en üst sırasına yükselmesi( 0 grubunun gelişimini tamamlaması).
2-Avcı-toplayıcı formundan yerleşik çiftçi formuna geçiş(A grubunun ortaya çıkması).
3-İnsanların Afrika' daki yurtlarından Avrupa, Asya ve Amerika' ya göç etmesi ve ırkların birbiriyle karışması(B grubunun ortaya çıkması).
4-Birbiriyle hiç ilgisi olmayan grupların modern çağda bir araya gelmesi(AB grubunun ortaya çıkması).

Her kan grubu, atalarımızın beslenme düzeni ve davranış biçiminin genetik mesajını taşır. İlk çağlardan bugüne çok uzun zaman geçmiş olsa da bu mesajlar bizi hala etkilemektedir." (Dr. Peter J. D' Adamo- Kan Grubunuza Göre Beslenme)

En eski grup olan 0 grubu avcı olup verimli av alanları azalınca göç etmeye başladı ve et peşinde koşarak çook uzaklara gitti; Afrika' dan çıkıp Avrupa ve Asya' ya göç etti. Bu göç 0 grubu olan ana nüfusun bütün dünyaya yayılmasını sağladı.

Yerleşik hayata geçişle toprak işlenmeye ve hayvanlar evcilleştirilmeye başlanınca avcılık yetenekleri yerini farklı bir tür toplum dayanışmasına bıraktı: Planlama ve organize olma günlük hayata girdi. A grubu geni, ilk çiftçi toplumlarda gelişmeye başladı. 0 grubundan A grubuna geçiş çok hızlı oldu .Hayatta kalabilmek ve beslenme düzeni değişikliğine karşı koyabilmek için A grubu ortaya çıktı.

B grubu, ilk önce Hindistan' da ve Asya' nın Urallar bölgesinde Kafkas ve Moğol aşiretleri arasında ortaya çıktı ve Moğolların ve göçebe aşiretlerin yayılmasıyla B grubu Avrasya' ya yayıldı. B grubu, Avcı ve çiftçi arasında denge unsurudur adeta.

Çok nadir bulunan ve en son ortaya çıkan AB grubu, A grubu Kafkaslarla B grubu Moğolların karışımından ortaya çıktı. Evrimsel bir gizem olarak adlandırılır. Biyolojik olarak kompleks bir kan grubudur. Onları üzdüğünüzde bile kin tutmayan, sizi kollarınızı açarak karşılayan, her durumda en doğru şeyleri söyleyen kişilik  özelliklerine neden olduğundan, şifacı ve ruhani liderlerin çoğunun kan grubu olarak da bilinir.

Atalarımız bize, kan gruplarımıza yazılmış olan özel bir miras bırakmıştır. Öyle ki, bu miras bizim mizacımızı bile etkilemektedir. Yani, kan grubunuz kişilik özelliklerimizi ele vermektedir. Aman dikkat!


Dip Not:  Kan grubunuza göre kişilik özelliklerinizi merak ediyorsanız; Dr.Peter J. Adamo' nun Kan Grubunuza Göre Beslenme Kitabında bulabilirsiniz.




19 Nisan 2013 Cuma




BUNLARI  BİLİYOR MUSUNUZ?


Oxytocin hormonu fazla salgılananlarda "empati" duygusunun yüksek olduğunun nörobilimciler tarafından keşfedildiğini,

Arthur Miller' in "Cadı Kazanı" kitabının tiyatroya uyarlamasını Jean Paul Sartre' ın yaptığını,

İnsan düşüncesinin doğru bir şekilde odaklandığında, fiziksel kütleyi, etkileyebilme imkanına sahip olduğunun ( kaşık bükme v.s.) kanıtlandığını,

Günümüz Ortadoğusunun biçimlenmesinde(Irak-Mezopotamya)-Suriye-Kuveyt-Ürdün-Filistin ve Arap Yarımadasındaki ülkelerin sınırlarının çizilmesinde belirleyici olan kişinin, Çöl Kraliçesi diye anılan İngiliz Gertrude Bell olduğunu ve İngiliz Ajanı Arabistanlı Lawrance' ı, bir anlamda yetiştiren kişi de olduğunu,

Romalıların yiyecek ve içecekleri soğutmak için kurşun kaplar kullandığını; birçok tarihçinin Roma İmparatorlarının tuhaf davranışlarını zaman içinde kurşundan zehirlenmiş olma ihtimalleriyle açıkladığını biliyor musunuz?



17 Nisan 2013 Çarşamba




FEMİNİST

Tanzimattan sonra edebiyatımıza giren hikaye;yalın bir olay örgüsü,kısa ve özlü anlatımı, karakterlerin az olması ve okunduğunda insanda yoğun duygular uyandırması nedeniyle okunması kolay, yazılması ise ustalık gerektiren bir edebi türdür. Ünlü hikayecilerimizin isimlerini saymak gerektiğinde akla hemen Ömer Seyfettin, Sait Faik Abasıyanık gelir. Ders kitaplarında da bu iki yazarın hikaye örnekleri vardır. Oysa isimleri az duyulmuş olsa da, çok güzel hikayeler yazan yazarlarımız vardır. Bu yazımda, Mahmut Şevket Esendal'ın(29.3.1883-16.5.1952) Feminist hikayesinin özetini aktaracağım. 

İşte hikaye:" Vilayet memurları yemeğe çıkarlar. İstatistik Müdürü Salim bey, merdivenlerden inerken, ayrı ayrı  kalemlerde çalışan birkaç gencin aralarında konuştuklarını ve içlerinden birinin elini göğsüne vurarak, arkadaşlarına meydan okur gibi:
-Ben feministim, feminist... dediğini duyar.
Bu" feminist" sözü Salim beyin aklına takılır. Çokça kullanılan bir söz. Manası ne olsa gerek? "Kadıncı" demek mi? Yemekten sonra dairede çalışırken gene aklına gelir. Bir bilenden sormalı diye düşünür.
Akşam üstü, merkez kahvesinde tavla seyrederken yeniden hatırladığı bu soruyu, yanındaki masada oturan orta mektep hocalarından Aytaş beye sorar:
-Aytaş bey, der, feminist ne demektir?
Aytaş bey, uykudan uyandırılmış gibi süzük gözlerle döner, Salim beye bakar" Beni imtihan mı edeceksin?" demek ister gibi:
-Sanki bilmiyor musun? der.
-Biliyorum ama, gene de soruyorum. Biliyorsan söyle.
Aytaş bey, dargın:
-Birader, der. Hem biliyorsun, hem de gene ne diye soruyorsun?
Salim bey sıkılır.
-Söylesen ne olur, der. Belki bilmediğim var da onu öğrenmek istiyorum!
Öteki yüzünü çevirmeyerek:
-Bilmiyorum, birader, der.
Tavla oynayanlardan biri, eski "Sahil Sıhhıye" memurlarından Kerim bey, eşi, akranı arasında bilgiç geçinen biridir. Aytaş beye, Salim beyin ne sorduğunu sorar.
-Hiç canım, alay etmek istiyor.
Salim bey kızar gibi olur.
-Hiç alay etmek istemiyorum, der. Feminist ne demektir, diye soruyorum. Ne olur, sorulmaz mı?
Kerim bey, pulları düzelterek:
-Yani, feminist ne demektir, bilmiyor musunuz? der.
-Farzediniz ki bilmiyorum, yahut biliyorum da gene soruyorum.
-Güzel, feminist sizce ne demektir?
-Bence ne demekse demek, ben sizden soruyorum.
-Biz söyleyeceğiz ama, siz bildiğinizi bir söyleyin bakalım!
-Ben bildiğimi söyleyecek olsam, sizden hiç sormam.
Kerim beyin arkadaşı bu muhabbetten sıkılınca, tavla oynamaya devam ederler.
Salim bey susar. Bu kelimeden sezindiği manayı iyice, açıkça bilmediği için, söylemek istemiyordu. Karşısındakiler de onun gibi olmalıydılar ki onlar da söylemekten çekindiler. Söz de böyle kaldı. O günlerde eski Fransızca hocalarından Cemil beye rastgelir. Ona sorar:
-Cemil bey, bu feminist ne demektir?
-Feminist, işte, feminin var ya!..Fem, fam, ikisi bir asıldandır. Malum, kadın demek. La femme, müennes, ancak feministi nasıl tercüme etmeli?..Bana kalsa tercüme ederken...
Cemil bey düşünür, sonra dilimizin dil olmadığını, aradığınız tabirin karşılığının bulunamadığını, geçen sene toplanan komisyonda bu konuyu gündeme getirdiğini ancak ödenek yoktur denilerek konunun ertelendiğinden bahisle dilimizden şikayet eder ve konuyu Salim beyin biraderinin askerlik işine getirerek  değiştirir. Sonra da müsaade isteyerek gider.
Salim bey düşünür, araya lakırdı karıştı, feministi anlayamadık der.
Birkaç gün sonra, bir akşam üstü, bilmem hangi dairenin hangi kaleminin müdürü, genç ediplerimizden R.Raif beye rastgelir. Salim bey feministi ona da sorar:
-Kuzum, Rıfat bey, der, bu feminist ne demektir?
-Feminist? Feminizm, azizim nasıl arz edeyim...
.......
Raif bey, sözü dolandırıp "Nerkis" mecmuasında yazdığı yazılara getirip Salim beye o yazıları görüp görmediğini sorar. Şimdilerde ne öyle bir mecmua çıktığını, ne de öyle yazan olmadığını çünkü okuyanın kalmadığını söyler. Sorusuna cevap alamayan Salim bey susar. İçinden" bunu bilen elbette vardır ya, ben rastgelemedim" diye düşünür. Ve ondan sonra her önüne gelene sormağa başlar.
-Recai bey, sen çok bilgiçsin, feminist nedir?
-Tuvalet sabunu!
-Nasıl tuvalet sabunu? Ben sana bu kelimenin manasını sordum.
-Ben sabun soruyorsun sandım!
-Kabahat bende, seni bilirim de gene de soruyorum.
Birkaç gün sonra, gene bir arkadaşına:
-Hikmet beyefendi, affedersiniz, bir istirhamım vardı. Feminist nedir?
-Azizim, bir meslek. Bir de gazetesi vardı sanıyorum. Bir gazete çıkarıyorlardı...Tarihi efendim, 1800...evet, 1874-1875 olacak. Evet ama, bir kere de bakar arz ederim. Haaa, yok pardon, o "Femina" idi. Evet Femina! Ve tesis tarihi efendiiim, 1908 yahut 1909 olacak. Diğeri şimdi hatırımda yok, evde bakar arz ederim.

Bazı şeyler böyledir. Tilkinin kuyruğu gibi. Kapanın bir biçimsiz yerine sıkıştı mı, çıkmaz.Salim bey, bu rahatsızlıkla, bu feministi o kadar sordu ki, sonunda adı feminist kaldı. Dahası, ona bu adın nereden kaldığını bilmeyenler, onu bu meslek sahiplerinden biri sandılar; kadınlar müsamerelerinde konferans vermeğe çağırıyorlar, yeni çıkan gazeteler kadın sahifeleri için ondan yazı istiyorlar. " 

Bu hikayeyi her okuduğumda, güleyim mi, ağlayayım mı karar veremiyorum bir türlü. Gülmek istiyorum, çünkü geldiğimiz bu noktada değişen pek bir şey yok!..Hala, konudan bihaber insanlar, kavramsal anlamını bilmediği konularda ahkam kesiyorlar, ağzı olan konuşuyor yani.
Ağlamak istiyorum, çünkü bilgiye değer verilmiyor ama bilgiçlik taslayanlar baş tacı ediliyor, yok yere ünlü olmaları sağlanıyor. Bu öyküyle, Simone de Beauvoir' ın kulakları çınlamış mıdır merak ediyorum doğrusu. Öykünün yazıldığı tarihte yaşıyordu da.


Kaynak: Türk Hikaye Antolojisi- Varlık Yayınları' ndan (Şubat-1975) aktarılmıştır.








15 Nisan 2013 Pazartesi





MOĞOLLAR
(Yam - Pony Express 


Moğol steplerinde doğan bir çocuğun(Timuçin), sonraki yıllarda tarihin gördüğü en büyük imparatorluklardan birini, Moğol İmparatorluğu' nu(1206-1294) kurduğunu, bu imparatorluğun kuruluş harcında milyonlarca insanın kan ve gözyaşının bulunduğunu, bu nedenle; bazılarına göre muazzam bir imparatorluk kuran yaman savaşçılar, bazılarına göre de karşılarına çıkan her şeyi yok eden acımasız barbarlar olarak nitelendirildiklerini hatırlatarak, Moğollarla ilgili çok bilinmeyen tarihi olaylardan birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:

"Moğol İmparatorluğu, Cengiz Han(Hanlar Hanı) tarafından belirlenen ve düzen ya da kanun anlamına gelen "yassa"larla yönetilirdi. Kanunlar önünde herkes eşitti.Bütüne bakıldığında yasalara dayalı bu sıkı disiplin, Moğol İmparatorluğu' nu güvenli bir ülke haline getirmiş,"Moğol Barışı" kavramının doğmasına yol açmıştı.

Moğolların "Yam" olarak isimlendirilen oldukça etkili bir haberleşme sistemi vardı. Bir postacı bir ordudan diğerine ortalama 40 km kadar gider, postanın en hızlı şekilde ulaşmasını sağlamak için 40 km sonunda ya postayı başka bir haberciye verir ya da dinlenmiş bir ata binerdi. Moğol sürücüleri günde ortalama 200-300 km yol alırdı! 600 yıl sonra Amerika' da kurulan hızlı posta şirketi Pony Express, tamamen Yam' dan ilham almıştı.

Moğollar, iki kez Japonya' yı işgale yeltenmiş, her ikisinde de Moğol donanması, Japon denizinde kasırgaya yakalanarak imha olmuştu. Japonlar, kendilerini Moğollar' ın elinden kurtaran bu vakalara mucize gözüyle baktılar ve böylelikle ortaya "Kutsal Rüzgar" kavramı, diğer bir deyişle Kamikaze çıktı! Japonlar bu olaylardan 650 yıl sonra Pasifik' te savaştıkları Amerikan donanmasını hedef alan intihar saldırılarını gerçekleştiren pilotlarına da kamikaze diyeceklerdi."


Dip Not: Ali Çimen' in "Tarihi Değiştiren İmparatorluklar"kitabından alıntılanmıştır.








12 Nisan 2013 Cuma




SEVDİĞİM  SÖZLER


"İsteklerinizi, hayallerinizi küçümseyen kişilerden mümkün mertebe uzak durun! Ruhu küçük insanlar, başkalarını da daraltmak, azaltmak ister." Mark Twain

"Şeytan yalnızca sunar, insan isterse seçer." Oscar Wilde

"Başarının ana babası çoktur, başarısızlık ise yetimdir." Buda

"İnsan ne kadar az düşünürse o kadar çok konuşur." Montesquie

"Birileri arkanızdan konuşuyorsa, onlardan öndesiniz demektir." Anton Çehov




10 Nisan 2013 Çarşamba




BARIŞ  YERİ :  KUDÜS

Kral Davud  şehri inşa ettirdiğinde, yüzlerce yıl bitmeyecek bir savaşın başlangıcına neden olduğunu biliyor muydu acaba? Bilinmez ama, üç semavi dinin(Yahudilik, Hristiyanlık, Müslümanlık) kutsal kabul ettiği şehir olan Kudüs' ün İbranice adı olan Yeruşalayim "barış yeri" anlamına gelir. Ne yazık kİ barış yerinde savaş hiç bitmez! Dinler arası diyalog sağlanmadığı sürece de biteceğe benzemez.

Arapça el-Kudsu'ş Şerif, İbranice Yeruşalayim, İngilizce Jerusalem isimleriyle anılan Kudüs şehrinin kutsiyetinin: "Hristiyanlar için Tanrı' ya giden yol; İsa' nın çarmıha gerildiği ve göğe yükseldiği, son yemeğin yendiği Viç Dolorosa ve Haç Tepesi' nin bulunduğu kent; İsa' nın doğduğu Beytüllahim' in komşusu olmasından,
Müslümanlar için, Allah' a açılan kapı; İslamın üçüncü kutsal kenti; Hz. Muhammed' in efsanevi küheylanının sırtında, Mekke' den gelip mucizevi bir şekilde gökyüzüne yükseldiği yer(Mir'aç) olmasından,
Yahudiler için, ana yurtlarının simgesi; İbrani kavimlerini birleştiren Kral Davud' un kurduğu, Eski İsrail' in başkenti; Tanrı' yla yaptıkları sözleşmeyi, On Emri içeren taş tabletlerin bulunduğu kutsal sandığı koruyan şehir" olmasından kaynaklandığını biliyor musunuz? ( Janet Wallach-Çöl Kraliçesi)

Bu kutsal şehirde; Yahudiler için Ağlama Duvarı' nın, Hristiyanlar için Kıyamet Kilisesi' nin ve Müslümanlar için de Mescid-i Aksa' nın bulunması şehrin dinler arasında paylaşılamamasına neden olmakta.

"Batıda, bugün sadece İbranice Yeruşalim' in batı dillerindeki yazılış şekli olan Jerusalem kullanılmaktadır. Kuruluşundan bugüne kadar Kudüs şehrinin aldığı isimlere baktığımızda, buraya hakim olan toplumlardan hangisinin dili ile ifade edilirse edilsin, iki temel özellik göze çarpmaktadır: Barış ve Kutsallık. Ancak bu isimlerden birincisi her zaman ikincisine feda edilmiş ve Kudüs İslam hakimiyeti ve özellikle Osmanlı idaresi hariç tutulursa, tarih boyunca göz yaşı, zulüm ve büyük istilaların getirdiği büyük tahribatlara uğramıştır. Şehrin bu durumu içinde bulunduğumuz  yüzyılda da devam etmektedir."( Muammer Gül,  F.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi-2001)

24 Ağustos 1516' da Merc-i Dabık Savaşında Memluklerin bozguna uğraması sonucunda; Yavuz Sultan Selim' in Mısır yolunu emniyete almak için görevlendirdiği Vezir-i Azam Sinan Paşa tarafından fethedilen Kudüs, Osmanlı yönetimine girer.

Osmanlı yönetiminin, Kudüs' de bulunan kutsal yerlerin yönetimini üç semavi dinin temsilcileri arasında paylaştırarak  sorun çıkmasını nasıl engellediğini Falih Rıfkı Atay' ın yazdığı "Zeytindağı" kitabından öğreniyoruz: Zeytindağı Kudüs' de bulunan ve Yahudilerce kutsal kabul edilen dağın adıdır. Kitapta Kudüs' ün yönetimi şöyle anlatılır: İsa' nın mezarı etrafında çepeçevre Müslüman jandarmaları nöbet tutar. Kilise içinin her parçası bir başka millete ayrılmış: Her millet kendi yerini süpürür, yıkar ve taşı üstüne yalnız o milletin ayağı basar. Birinin süpürgesi ötekinin taşına dokunduğunda cinayet olur. Kilisenin anahtar bekçisi Müslüman olan bir Hocadır. Kilisenin bakım ve onarımının sevabını paylaşamadıklarında çıkan kargaşayı jandarmalar engeller ve onarımı Osmanlı yaparmış.

Dün, Osmanlı' nın kavgasız, gürültüsüz yönettiği bu kutsal şehirde, adına uygun bir şekilde barış rüzgarlarının esmesi ve bu rüzgardan tüm Ortadoğu' nun yararlanması dünya barışı için kaçınılmazdır. Barış ve kutsallıktan birinin diğerine feda edilmeden, barış yerinde birlikte hayat bulmaları zor değil. Yeter ki, bunun olabileciğine inananlar ilk adımı atma cesaretini gösterebilsinler.




                    
     
  

8 Nisan 2013 Pazartesi




ARTHUR SCHOPENHAUER'DAN İKİ ANEKDOT





Arthur Schopenhauer' in zekasıyla ilgili pek çok anekdot anlatılır. İşte onlardan ikisi:
Bir keresinde aynı yerde yemek yiyenlerden biri onun basitçe "bilmiyorum" diye yanıtladığı bir soru sorar. Adam, "Vay vay, sizin gibi büyük bir bilgenin her şeyi bildiğini sanırdım!" deyince Schapenhauer, "Hayır, bilgi sınırlıdır, yalnızca aptallık sınırsızdır," diye yanıt verir.

Schapenhauer' e bir kadın tarafından ya da kadınlar ve evlilikle ilgili bir soru sorulduğunda istisnasız ters tepkiler alıyordu. Bir keresinde ne kadar mutsuz bir evliliği olduğunu uzun uzadıya anlatan çok geveze bir kadının arkadaşlığına katlanmak zorunda kalır. Schopenhauer onu sabırla dinler, ama kadın kendisini anlayıp anlamadığını sorduğunda, "Hayır, ama kocanızı anlıyorum," diye yanıt verir.


Dip Not: Anekdotlar Irvin Yalom- Bugünü Yaşama Arzusu' ndan alınmıştır.


5 Nisan 2013 Cuma



SULTAN II.BAYEZİD NASIL "VELİ" OLDU?




 13/14 Eylül 1509 yılında meydana gelen, İstanbul, Rumeli ve Çorum civarını harabeye çeviren Kıyamet-i Suğra( Küçük Kıyamet) diye anılan  müthiş deprem sırasında Osmanlı tahtında II.Bayezıd oturmaktadır. Artçı depremler günlerce sürer. Öyleki Padişah İstanbul' dan Edirne' ye gider. Edirne' de tufan gibi yağan yağmur sonrasında her tarafın çamur ve balçık deryası  olduğunu görünce de dayanamaz ve İstanbul' a geri döner. Topkapı Sarayı' na girişinde Padişah' a ilham gelir ve İstanbul' un değişik yerlerinde dört yüz kuyu açılmasını emreder. Lağımcılarla bostancılar kuyuların yerlerini kestiremeyip tartışmaya başlayınca müneccimbaşının öğüdüne uyulur; dört tane doksan dokuzluk tesbih, Veli Bayezid hazretleri "imdi" der demez divandaki dört vezirin hep birden asılmasıyla koparılıp taneleri ak ipekliden sergi üstüne saçılır ve her bir kehribarın durduğu yerden cihet tutulup ona göre Dersaadet' in dört yüz yerinde derin kuyular açılır. Bayezid' in kerametinden olsa gerek, dünyanın oynaşması o saatte durur.Dört gün sonra Padişah' ın ululuğu sahih olunca dört yöne tellallar salınıp" Hazret-i Bayazid' i Veli sayesinde Gazab-ı İlahi' nin yatıştırıldığı, bundan böyle kul takımından kimsenin taştan bina eylemeyeceği, İnşa'Allah yaz gelmeden tüm memleketin yeniden mamur hale getirileceği" herkese duyurulur.(Cahit Ülkü-Rüstem Paşa Kitabı' ndan)

Dört yüz kuyuyu açtırmasıyla depremi sona erdirdiğine inanılan Padişah, kullarının gözünde bir "Veli" dir artık; Veli Bayezid olarak tarihteki yerini alacaktır.
Ancak fermanıyla taş bina yapılmasını yasaklayan Veli Padişah'ın, İstanbul' a ne büyük kötülük yaptığı daha sonraki yıllarda anlaşılacaktır. Ahşap evlerin yapılmasıyla ve evlerin yapımı sırasında yola taşmalara göz yumulmasıyla daralan yollar, çıkacak olan İstanbul yangınlarına müdaheleyi oldukça zorlaştırır. Bizans döneminden kalan yapılar bu yangınlarda yanar, kül olur.

Bilmenizi istedim sadece. Çünkü tarih, bugünü hazırlayan dündür.Ve bugün de yarını hazırlayan dün olacaktır...







1 Nisan 2013 Pazartesi




POLİTİK  DOĞRULUK MU, YOKSA İKİYÜZLÜLÜK MÜ?


1990' lı yıllarda Amerikan Kültüründe popüler olan Politik Doğruluk( political correctness) özetle; cinsiyet, ırk, kültür, sakatlık, yaş ve diğer kişilik özelliklerinin olabildiğince az gücenmesini amaçlayan dil, fikir, kural ve davranışlardır. 

Güncelliğini hiç kaybetmeyen politik doğruluk kavramı, gerçekten doğruluğu mu ifade ediyor, yoksa insanı ikiyüzlülüğe mi itiyor? Cevabı verebilmek için doğruluk ve politika sözcüklerinin anlamlarını bilmek, sonra da bu iki sözcükten üretilen kavramın nasıl anlam kargaşasına yol açtığının ayrımına varmak gerekir. Politikanın anlamlarından birisi; bir hedefe varmak için karşısındakilerin duygularını okşamak, zayıf noktalarından veya aralarındaki uyuşmazlıklardan yararlanmak gibi yollarla işini yürütmektir.(T.D.K.Sözlüğü) Felsefik olarak doğruluk ise düşüncenin gerçekle uyuşması; yargı ve önermelerin gerçeğe uygun olmasıdır. O halde  düşüncemiz gerçekle uyuşmuyorsa, düşüncemizi karşımızdakini incitebilir endişesiyle kıvırarak söylüyorsak yani politika yapıyorsak politik doğruluktan söz edebilir miyiz? Kafanız karıştı değil mi? Çoğumuz sözcükleri ya da kavramları duyduğumuz veya bir yerden okuduğumuz şekliyle kullanırız ama bu sözcük ya da kavramların neler ifade ettiğini, anlamlarını merak edip araştırmayız bile.

Politik doğruluğun, yapabileceğimiz en kötü şeyin birini rahatsız etmek, incitmek olduğunu varsayan bir fikir olduğunu düşünürsek herkesin bir şeylerden rahatsız olmamasını nasıl sağlayabiliriz veya sağlamalı mıyız? Tabii ki hayır. İnsan, doğası gereği farklı olandan, farklı düşünenden, değişikliklerden rahatsız olur. Bazılarının espri anlayışı, başarısı, cesur olması diğerlerini rahatsız eder. Rahatsızlık veriyor diye bütün bu özelliklerden vazgeçilmeli mi? Yoksa rahatsızlık verse de farklılıkları yeni şeyler ortaya çıkarabilmek için mi değerlendirmeli? 







30 Mart 2013 Cumartesi




HÜZÜNLÜ  GÜLÜMSEME


 "..........
 Kalplerini gülümseme maskesi arkasına saklayarak daha fazla kırılmaktan korumaya çalışanlar, bir gün artık sahiden gülümseyemediklerini fark ederler. Çünkü artık gülüşün gerçek dürtüsünü ve rengini unutmuş, böylece yitirmişlerdir. Unuttuklarımızı yitiririz! Ancak daha önce incinmiş olanlar, hüzünlü bir gülüşün arkasına saklanarak güvende olmayı unutma acısına tercih ederler çoğunlukla..."
Buket Uzuner- Uyumsuz Defne Kaman' ın Maceraları- Su Kitabından.

Görünüşe aldanmamak bu olsa gerek. En üzgün oldukları zamanda bile gülümseyen, dudakları gülerken içleri kan ağlayanlar gülüşlerine hüzün bulaştığının farkında değildirler belki. Oysa, kalbin aynası olan gözler, gülen dudakları  yalanlar. Kalpleri kırıldığı için acı çekmekten korkanlar, hüzünlü bir gülüşün arkasına sığınırlar.Sanki güvende olacaklarmış gibi.






28 Mart 2013 Perşembe




BAHAR  ŞİİRİ


Bu sabah mutluluğa aç pencereni
Bir güzel arın dünkü kederinden
Bahar geldi bahar geldi güneşin doğduğu yerden
Çocuğum uzat ellerini

Şu güzelim bulut gözlü buzağıyı
Duy böyle koşturan sevinci
Dinle nasıl telaş telaş çarpıyor
Toprak ananın kalbi

Şöyle yanı başıma çimenlere uzan
Kulak ver gümbürtüsüne dünyanın
Baharın, gençliğin ve aşkın
Türküsünü söyleyelim bir ağızdan

Ataol Behramoğlu

Toprak ananın adrenalini güneş, baharla birlikte toprak ananın kalbini nasıl telaşla çarptırıp uyanışını sağlıyorsa, bahar da sizinkini sağlasın! Bunun için pencerelerinizi açık tutmanız yeterli. Hırsız girer diye korkmayın! Uyanışlar, hırsızların korkulu rüyasıdır unutmayın! 





26 Mart 2013 Salı





DÖNEKLERİN  ROL  MODELİ
JOSEPH  FOUCHE




İnsan sevdiği, hayran olduğu kişiyi rol modeli yapar; davranışlarında, hayata bakışında örnek aldığı bu kişinin izlerini taşır. Rol model her zaman olumlu olmayabilir, olumsuz rol modeli de olabilir. Günümüzde, sosyal medya, internet ve diğer iletişim araçlarının yaygın ve etkin kullanımı sayesinde olumsuz rol modeli çoğalmaktadır maalesef. İşte! Joseph Fouche, her devrin adamı olanlar, amaca ulaşmak için her yolu mübah görenler ve dönekler için bir rol modeldir. 18. ve 19. yüzyıllarda değil de günümüzde yaşasaydı, adına bir fan kulübü kurulur, icraatları en çok tıklanır ve söylemleri twitter da" tt" olurdu her halde.

Papaz okulunda yetişen, matematik öğretmeni Joseph Fouche, 1789 Fransız İhtilalinin en kanlı günlerinde"Lyon Kasabı" adıyla anılır.Napolyon' un polis bakanıdır. Devrim sürecinde jakobenlere katılmış, terör dönemindeki katliamlarda aktif rol oynamıştır. Daha sonra geri dönen monarşide de görev almış, makyevelist politikasıyla her devrin adamı olmuş, bu kimliğiyle ülkesinin siyasetinin yönünü belirlemiştir.

Stefan Zweig, "Bir Politikacının Portresi" adlı biyografik kitabında Joseph Fouche' yi" tarihteki en karaktersiz, dönek, çıkarı için herkese ihanet eden, iktidarda kalabilmek için karanlık işler çeviren bir politikacı" olarak tanımlar. Her politikacı adını tarihin sayfalarına altın harflerle yazdıramaz ki. Joseph Fouche adını sayfalara kasap olarak kanla, gözyaşıyla ve meşhur dönekliğiyle yazdırmıştır.

Yaşamının son yıllarında akıttığı kanda boğulmasa da, kanların oluşturduğu nehirle sürüklenmiş, Avusturya' ya sürgüne gönderilmiş, bütün ünvanları ve şerefi alınmış biri olarak ülkesine hasret bir şekilde ölmüştür.(1820)  J.Fouche' nin gerçek yüzünü görüp, sürgüne gönderen kişi, devrim sonrası giyotinde can veren XVI. Louis' in kardeşi XVIII. Louis' dir.

İyi ki, günümüzde Fouche gibi politikacı tipi yok! Olsaydı ne yapardık?


24 Mart 2013 Pazar




SEVGİ  ÜZERİNE


İnsanı, bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygudur sevgi. Sevginin temelinde bağlılık bulunduğundan ve ancak tanıdığımız birine bağlılık gösterebileceğimizi düşünürsek; hiç tanımadığımız birine sevgi verebilir miyiz? Evet.  Dr. Lou Marinoff, Felsefe Hayatınızı Nasıl Değiştirir? adlı kitabında bu konuda şöyle yazar: "Bir grup insanı, insanlıkları hakkında fazla bir bilgi sahibi olmadan, hangi dili konuştukları ya da nasıl sosyal adetleri olduğuna bakmaksızın sevmek kesinlikle mümkündür ve tercih sebebidir." İşte, bunun adı insanlık sevgisidir ve çıkarsız, karşılıksız olan bu sevgiye insanlığın gerçekten ihtiyacı vardır.
Sevgiden bir çok anlam çıkarılabilir çünkü sevgi pek çok şeydir. Felsefi olarak bakıldığında ise sevgi bir gizemdir ve hala çözülememiştir. İşte,bu gizemle ilgili gerçek bir olay: " Sevgi üzerine bilimsel araştırmalar yürütülmeye başlanıyor.Olağanüstü şeyler de keşfediliyor. Bir Amerikan Üniversitesinde, laboratuvarda kanserli hücre yetiştiren araştırmacılar, öğrencileri laboratuvara getirmeye karar verdiler. A.B.D' de öğrenciler çoğu zaman kobay olarak kullanılır. Onları kutunun etrafında topladılar ve kanserli hücrelere 'sevgi göndermelerini' istediler. Öğrenciler söyleneni yaptı ve araştırmacılar kanserli hücrelerin gerilediklerini bilimsel olarak kanıtladılar. Bu olguyu açıklayabilecek durumda değillerdi, öğrencilerin sevgi göndermek için ne yaptıklarını da somut olarak söyleyemezlerdi, ama sonuç tartışmasız ortadaydı: Hücreler geriledi." ( Laurent Gounell- Mutlu Olmak İsteyen Adam)

Sevginin gücü kanserli hücrelerde bile bu kadar etkiliyse, bu gücü ihtiyacı olsun veya olmasın insanlara dağıtmaktan ne diye kaçınalım ki? Sofokles' in söylemiyle; sevgi bizi hayatın bütün yükünden ve acılarından kurtarır . Verdiğimizde eksilmeyen, aksine verdikçe çoğalan ve bizi rahatlatan, tedavi eden, fazlasından zarar gelmeyen tek duygudur sevgi. Öyleyse insanları sevin; sevin ki sevgi çoğalsın, çoğaldıkça da sevgisizlik yok olsun.




20 Mart 2013 Çarşamba


ÖZGÜNLÜK

"İnsanlar, yaşamı için çok özgün standartlar belirleyen kişilere her zaman öfke duyarlar; çünkü bu adamın kendine bahşettiği sıra dışı uygulama, onların kendilerini sıradan canlılar gibi aşağılanmış hissetmelerine yol açar. "  Friedrich Nietzche

Herhangi biri olmak, alelade, renksiz bir yaşam sürmek insanın kendi tercihidir.Genellikle bu durum, çoğunluğa ayak uydurmayı, çoğunluk içinde dikkat çekmeden kaybolmayı gerektirir. Cesareti olmayanlar çoğunluğun sesine kulak verip "ben"liklerini yok sayarlar. Doğrusunun bu olduğuna inandıkları için de "ben"ini öne çıkaranları sevmezler ve dışlarlar. Oysa doğada bulunan   renkler, sesler ve biçimler çeşitliliğiyle  sıradanlığa meydan okumaktadır. Doğanın güzelliği de bu çeşitlilik ve değişiklikte değil midir?

Yalnız kendine özgü bir nitelik taşıyan ve bu niteliğiyle benzerlerinden ayrılan kişilere duyulan öfke neden? Sıradanlığı bozdukları için mi? Çoğunluktan farklı oldukları için mi? Kendi değerleriyle yaşayıp kendilerini değerli kıldıkları için mi? Yoksa, kim olduklarını unutmadıkları için mi? Cevap, Game of Thornes adlı dizideki George R.R.Martin' den gelir: Kim olduğunu asla unutma; çünkü emin ol dünya da unutmayacak. Bunu kendi gücün haline getir. Böylece asla zaafın olamaz. Bunu zırhın yap ki asla sana karşı, sana zarar vermek için kullanılmasın."

Kim olduklarını asla unutmayanları ve bunu kendi gücü haline getirenleri, özgün olanları (dahiler, sanatçılar, ressamlar, yazarlar, politikacılar) dünya gerçekten de unutmadı, sıradanları ise hatırlayan yok. Var mı?

Dip Not: Diziden alıntı yapılan söz, İngilizce aslından A.M. Kara tarafından çevrilmiştir.


18 Mart 2013 Pazartesi




YAŞAM KALİTESİNİN EN YÜKSEK OLDUĞU ÜLKE: FİNLANDİYA


"Amerika Birleşik Devletleri' nde yayımlanan Newsweek Dergisinin 2010 yılında dünya ülkeleri arasında yaptığı araştırmada Finlandiya yaşam kalitesinin en yüksek olduğu ülke oldu. Dergi, dünyada yaşanacak en iyi ülkeyi belirlemek amacıyla beş standarda baktı. Buna göre; eğitim, sağlık, yaşam kalitesi, ekonomik rekabet gücü ve siyasi durum koşulları göz önünde bulunduruldu."(www.milliyet.com.tr)

1811 yılına kadar İsveçli' lilerin egemenliği altında yaşayan Finliler, 1808 yılında Rus Çarı I. Aleksandr' ın Finlandiya' nın büyük bir kısmını işgal etmesi üzerine zaman içinde Rusya' nın egemenliği altına girer. Rusya' da yapılan 1917 devriminden sonra Finliler bağımsızlığına kavuşurlar ancak halk yoksul, ülke perişandır. Ne yapmalı, bu durumdan nasıl kurtulmalı? Ülke aydınlarının cevap aradıkları bu sorunun cevabını nasıl bulduklarını Rus vatandaşı bir rahip olan Grigory Petrov "Beyaz Zambaklar Ülkesinde" adlı kitabında anlatıyor bir bir.

Kitabın Bulgarca çevirisinin önsözünde şöyle yazar: "Grigory Petrov Finlandiya' da uzun yıllar yaşadığından, Fin' lerin önceki halleriyle sonradan kurdukları yüksek uygarlığa nasıl eriştiklerini görmüş ve bu değişim ve ilerlemeyi kendine özgü sanatlı üslubuyla anlatmıştır.
Bir milletin; kamu kuruluşlarının, okullarının ve askeri kurumlarının birbiriyle iş birliği yaparak ülkeyi kalkındırmak ve yükseltmek için neler yaptıklarını açıkça göstermiştir. Dr.Bojkof"

G. Petrov'un kitabı 1920' li yıllarda yazdığını ve Finlandiya' nın bağımsızlığını Ekim 1917 devriminden sonra ilan ettiğini düşünürsek kısa sürede büyük işler başardıklarını görebiliriz. G. Petrov yaşıyor olsaydı sanırım Newsweek' in araştırma sonucuna hiç şaşırmazdı, hatta sonucu doğru tahmin ederdi.

Finlandiya' nın yaşam kalitesinin bu kadar yüksek olması tesadüfi değil; Fin halkı, ülkelerinin kalkınması için el ele yılmadan çalışmışlar ve her şeyden önce buna yürekten inanmışlar ve başarmışlar.

Bir milletin uyanışını sağlamak için, illa da kahramanlara ihtiyaç yoktur; milletin yükselmesi  için fedakarlık gösterebilecek ve başarıdan başarıya koşarken yorulmayacak kahraman ruhlara ihtiyacı vardır. O ruh halkın kendisinde zaten vardır, uyandırmayı bilmek gerekir sadece.





15 Mart 2013 Cuma




AĞLAMAK  İÇİN  GÖZDEN  YAŞ MI  AKMALI?


Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı?
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
Hırsızlık; para, mal mı çalmaktır?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
Solması için gülü dalından mı koparmalı?
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
Öldürmek için silah, hançer mi olmalı?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş kurşun olamaz mı?

Victor Hugo (Fransız şair ve yazar)

Romantizm akımının öncülerinden Victor Hugo; ağlamak, gülmek, sevmek, çirkin, güzel, özlem, hırsızlık, ölmek ve öldürmek gibi insana dair duygu ve düşüncelerin davranışlara yansımasını sadece sorularla, okuru düşünmeye yönlendirerek dile getirmiştir bu şiirinde. Duygu ve hayale verdiği değerle, romantiklerin "deha yürektedir" sloganını işlemiştir.





14 Mart 2013 Perşembe



AY  ÇÖREĞİ


Büyük şehirlerde yaşayanlar, işe yetişme telaşı içinde olduklarından kahvaltılarından feragat ederler çoğu zaman. Durağa giderken yolun üstünde bulunan bir pastaneden alınan simit veya ay çöreği iş yerinde içilen çaya eşlik eder. Zamanı veya parası olmayanlar için öğle yemeği, okula giden küçük çocuklar için de alelacele beslenme çantasına konulan kurtarıcıdır ay çöreği.

Fransızların milli kruvasan çöreğini nasıl ürettiklerini ve kruvasanın aslında, Avrupa' nın Osmanlı korkusundan kurtulmasını sembolize ettiğini  biliyor musunuz?

1683'de Osmanlı Ordusu , Hristiyanlığın doğudaki son önemli üssü olan Viyana' yı kuşatır ama Viyana düşmez.. Dinlerini, canlarını ve mallarını kurtardıklarına çok sevinen halk, kıtlık olmasına rağmen Osmanlı bayrağındaki hilale benzeterek kuruvasanı icat eder. Çeşitli söylenceler olsa da kruvasanın ilk Viyana' da üretildiği öyküsü yaygındır: Avusturya İmparatoriçesi Marie Theresa' nın kızı Marie Antoinette, Fransız Veliaht Prensi XVI. Louis' le evlenince hilal şeklindeki çöreği Fransız saray çevresine tanıtır. Buna önceleri Türk çöreği dense de daha sonra kruvasan adını alır. Zira, "Croissant" Fransızca hilal ay demektir.

Marie Antoinette saraya gelin gitmeseydi, kruvasan Fransızların milli çöreği olur muydu sorusunun cevabını yemek tarihçileri ve yemek kültürü uzmanlarına bırakarak kruvasanın korkudan kurtulmanın simgesi olduğunu ve  yerken öyküsünü hatırlamanın ay çöreği ve kruvasana tarihsel bir tat ve değer kattığını düşünüyorum.

12 Mart 2013 Salı




YALANCININ  CEZASI


"Yalancının cezası kimsenin kendisine inanmayışı değil, asıl kendisinin kimseye inanmayışıdır."
Bernard Shaw

İnsan neden yalan söyler ki? Birini gülümsetmek  ya da ağlatmak için mi? Yoksa, kendini korumak, sevdiklerine zarar gelmesini önlemek için mi? Ya da sadece alışkanlıktan  mı? Cevap her ne olursa olsun, yalanın aldatmak amacıyla bilerek ve gerçeğe aykırı olarak söylenen, uydurma ve asılsız söz olduğu gerçeğini değiştirir mi? Tabii ki hayır.

Yalanın özünde aldatmak vardır. Yalan söyleyen kişinin amacı da başkalarını aldatmaktır. Yalan söyleyerek ilerlemeye çalışır, ancak geriye bir dönüş yapmak istediğinde; neyi, ne zaman, nasıl söylediğini hatırlamadığından bu isteğini gerçekleştiremez, olduğu yerde kalır. Yalanın renginin pembe olması da sonucu değiştirmez. Bir kez yalan söylenmeye başlandığında, yalan başka bir yalanı doğuracağından yalancı, fasit bir daire içinde döner, durur. Ta ki kendini kandırdığını, kendi yalanlarına kendisinin de inandığını fark edene ve bu fark edişle çemberi kırana kadar...

Yalancı, kendini çok akıllı, diğer insanları aptal sanır; söylediklerine inandıkları için. Aslında, bilmez ki yalana inanışın altında bir rahatlama,  güven duyma, süre kazanma, günü kurtarma ve şişkin bir ego vardır. Ve her bir yalan, beraberinde şüpheyi de getirir, ikisi ayrılmaz yol arkadaşıdırlar.

Bir kez yalan söylediğiniz ortaya çıktığında, artık kimse size inanmaz, siz de kimseye inanmazsınız. Çünkü, "dervişin fikri neyse, zikri de odur" misali, siz de başkalarının size yalan söylediğini düşünerek kimseye güvenemezsiniz. İnsanlara güvenmeden toplum içinde yaşamak, ölmeden cehennemi görmek gibi değil midir? İşte, yalancı dünyada cehennemi gören kişidir,. Yalancının cezası da budur...




10 Mart 2013 Pazar




BİBLİYOTERAPİ


Hayatın karmaşıklığı karşısında kendimizi kaybettiğimizde, yani beynimizdeki nörokimyasal ileticilerin, beyin fonksiyonları üzerinde parazit yapacak şekilde üretilmesine ve salınmasına neden olacak  bir sorunla karşılaştığında her insan farklı tepkiler verir: Kimi, sorunu yok sayarak rahatlamaya çalışır, kimi rahatlamak için bir psikologa ya da psikiyatra gider, kimi yakın arkadaşlarıyla paylaşımda bulunarak yükünü hafifletmeye çalışır, kimi spor yapar, müzik dinler, kimi Tanrı' ya, kimi de kitaplara sığınır. Tüm bunları isteyerek yapmak ve yapılan etkinlikten zevk almak şarttır. Aksi halde, fayda sağlanması mümkün değildir. Çünkü, kendimizi bulmamızı, amaçlarımızı gerçekleştirmemizi ve doğru olanı yapmamızı sağlayacak bir ilaç henüz bulunmamıştır. İlaçlar sadece bizim kontrolümüz dışında olan genetik, biyolojik, ve çevresel bir etkenden kaynaklanan hastalıklarda başarılı olabilmektedir.

Psikiyatride ruh sağlığını koruyan ve önleyici ruh sağlığında kullanılan yöntemlerden birisi bibliyoterapidir. Bir kitapsever olarak, ruhsal durumuma göre seçtiğim kitapları okuyarak sıkıntılarımı atlatmaya çalıştığım yıllarda bibliyoterapinin varlığından bile haberim yoktu. Son yıllarda  terapi içerikli ve kişisel gelişim kitaplarının yaygınlaşması ve Türkçeye çevrilmesi ile bu kavramla sıkça karşılaşır olduk.  Peki, nedir bibliyoterapi?

Prof. Dr. Nevzat Tarhan" Mesnevi Terapi" kitabında bibliyoterapiyi şöyle tanımlar ve devam eder: " Bibliyoterapi, kişinin ruhsal problemlerinin çözümünde rehberlik sağlaması için seçilmiş okuma materyallerinin kullanılmasıdır. Uzman desteğinde uygulandığında tedavi edici olur. Kişi kendisine verilen metinleri bireysel olarak okuyup, analiz edip faydalanırsa tedaviye katkı sağlar.
..................
Psikoterapide "halk terapisi" denilen bir teknik vardır. Bu terapide kişiye hikayeler verilir ve hikayeler üzerinden o kişinin zihinsel dönüşümü sağlamaya çalışılır. Bir bakıma hikayelerin pedagojik anlamları üzerinde durulur. Hikayeler kullanılarak yapılan psikoterapi yöntemine "bibliyoterapi" deniyor.Bu yöntem psikologların kullandığı ve bilimsel olarak tavsiye edilen bir yöntemdir."

İster hikayelerdeki metaforlar ile kendi yaptıklarınızı kıyaslayarak sorununuzu aşmanın yollarını arayın, ister sevdiğiniz bir romanın kahramanı ile kendinizi özdeşleştirin, ister okuduğunuz bir kitaptaki etkilendiğiniz kişiyle empati kurun ama tedaviye dönük değişime açık olun. Okuduğunuz hikaye ve kitaplardan elde ettiğiniz çıkarımlarla sorunlarınızı tartışarak çözebileceğinizi fark edeceksiniz. Bu bağlamda, paradigmanızı değiştirmekten, yeniliklerden korkmayın. Bunu yapmayı başardığınızda, bibliyoterapinin işe yaradığını göreceksiniz.


9 Mart 2013 Cumartesi




YİN  VE  YANG


Çin felsefesinde, insanların doğadaki olayları algılayışlarında karşılaştıkları genel tanımlamada: Yin; edilgeni, karanlığı, dişili, olumsuzu ve tüketimi betimler. Gece demek.
Yang; etkeni, aydınlığı, erili, olumluyu ve üretimi betimler. Gündüz demek. Sürekli bir mücadele içinde olan yin ve yang birlikte bütünü yaratırlar. Yin ve yang içlerinde karşılıklı olarak zıtlıkları barındırırlar.
Lou Marinoff" Prozac' ı Bırak, Platon' a Bak" kitabında zıtlıklar arasındaki bağı şöyle açıklar: "Heraklit ' Hastalık sağlığı güzel ve iyi kılar, ' diye yazarken, Lao Tzu da ' Zor ve kolay birbirini tanımlar,' cümlesini kaleme almıştır. Hem antik Yunanlı, hem de Çinli düşünürler esas olarak zıtlıklar arasında bağ olduğunu, zıtlıkların karşılıklı varoluşlarını tamamlamak için birbirine ihtiyaç olduğunu düşünmektedir. Bu da zıt fikirleri savunma mevzuuna yepyeni bir ışık tutmaktadır."

Varoluşsal bütünlük için zıtlıkların mücadelesi ne kadar gerekliyse, insan varoluşu için de zıtlıklara duyulan ihtiyaç o kadar gereklidir: Hayatı anlayabilir miydik, eğer ölüm olmasaydı. Doğrunun adını bilebilir miydik, eğer yanlış olmasaydı. Veya tam tersi...



7 Mart 2013 Perşembe




KADIN  NEYSE  GENE  O'DUR



13. yüzyılda, Mevlana' nın kadına verdiği değer, kadının iç dünyasını çok iyi anlaması ve tahlil etmesi, herhalde 30 yıl kadınlar üzerinde çalıştığı halde onları çözemediğini söyleyen Freud' u bile şaşırtmıştır! Mevlana, Fihi ma fih adlı eserinin 20.bölümünde; mayasında fenalık bulunan kadının, bu fenalığı mutlaka tatbik imkanı bulacağını belirterek, gizli her şeyin insanın merakını uyandıracağından(tecessüs), şehir sokakları ekmekle dolu olsa, köpekler dahi yemekten kaçınsalar, sarılarak gizlenmiş bir ekmeğin herkesin ilgisini çekeceği misalini vererek şöyle der: "Kadın nedir, dünya ne? İster söyle, ister söyleme; o neyse gene O' dur; yaptığını bırakmayacaktır o. Hatta söyledikçe daha da beter olur...Şöyle ki, halk koltuğuna, yenine sakladığın, vermemeye, göstermemeye savaştığın o ekmeğe öylesine düşer ki, bu düşkünlük haddi, sınırı aşar gider. Çünkü insan 'men edildiği şeye düşer.' Kadına gizlen diye emrettikçe onda kendini gösterme isteği çoğalır, durur; halkta da, o kadın ne kadar gizlenirse, onu görmek isteği o kadar artar.

Şu halde sen oturmuşsun, iki tarafın da isteğini kızıştırıyorsun. Sonra da bunu doğru düzen bir şey sanıyorsun; oysa ki bu iş bozgunculuğun ta kendisidir. Kadının mayasında kötü bir işte bulunmamak varsa, yapma desen de, demesen de, iyi huyuna, temiz yaradılışına uyacak, ona göre hareket edecektir o. Yok tersine, mayası pisse, gene kendi yolunu tutacaktır o. Gerçekten de yapma etme, görünme demek, isteği artırır ancak, başka şeye yaramaz."

 İnsan, izzetinefsine hakim olmalı, özsaygısını kaybetmemeli; aksi halde insan olarak kalabilir mi? Bu durumda, kadın-erkek farketmez.Başkalarını düzeltmek için önce kendimizi düzeltmeliyiz galiba.






5 Mart 2013 Salı





YİYECEK  ÜRETİMİ - MİKROP  İLİŞKİSİ


İlk insanlar, yaban hayvanları avlayarak ve yaban bitkileri toplayarak geçiniyorlardı. Bunlar avcı / yiyecek toplayıcı topluluklardı. Son 11.000 yıl içinde bazı halklar yiyecek üretimine geçerek; yaban hayvan ve bitkileri evcilleştirdiler. Evcilleştirdikleri bu hayvan ve bitkileri yemeye başladılar. Bugün hala yeryüzündeki insanların çoğu ya kendi ürettikleri, ya da başkalarının kendileri için ürettikleri yiyecekleri tüketiyorlar, yaban hayvanları ve yaban bitkileri yiyerek geçinen birkaç insan topluluğunun dışında.

" Tarihöncesinde farklı halklar yiyecek üretimine farklı zamanlarda geçtiler. Avustralya yerlileri gibi bazı halklarsa hiç geçmedi. Geçenler arasında bazıları( örneğin eski Çin) başkalarından bağımsız olarak kendi kendilerine geçtiler, bazılarıysa ( örneğin eski Mısır) bu işi komşularından öğrendi. Yiyecek üretimi tüfeklerin, mikropların ve çeliğin gelişiminin dolaylı bir önkoşuluydu. Bunun sonucu olarak da, farklı kıtalarda halkların çiftçiliğe ve hayvan yetiştiriciliğine geçip geçmeme ya da geçiş zamanlarındaki coğrafi farklılıklar, bu halkların daha sonraki yazgıları arasındaki benzemezlikleri büyük oranda açıklar." ( Jared Diamond - Tüfek, Mikrop ve Çelik)

Yiyecek üretimine geçmenin yani yerleşik hayata geçişin faydaları şunlardır: Yaban bitki ve hayvan türleri arasında pek azı insanlar için yenilebilir iken, evcilleştirilmiş hayvan ve bitkilerin tamamı insanlar tarafından yenilebilir. İşlenen topraktan elde edilen ürünler, yaban hayvan ve bitkilerle geçinen insanlara göre çok daha fazla çiftçiyi ve hayvan yetiştiricisini doyurabilir: Çünkü evcil hayvanların etinden, sütünden, gücünden ve gübresinden faydalanılarak çok daha fazla insanın karnı doyurulur. Bitkilerle hayvanların evcilleştirilmesi fazla yiyecek üretimine yol açarak nüfus yoğunluğunun artmasına neden olmuştur: Bir yerde yerleşik olmak doğum aralıklarının kısalmasını sağlamıştır. Yerleşik hayat yiyecek fazlasının depolanmasına elverişlidir, çünkü insan depoladığı yiyeceğin yanında kalarak onu koruyabilir. Avcı / yiyecek toplayıcılar ise yiyecek bol da olsa onu koruyamazlar, çünkü göçebedirler. Yiyecekler depolanmaya başlanınca, bir grup insan başkalarının ürettiği yiyecekleri ele geçirebilir ve karnını doyurma gereğinden kurtulabilir, böylece bütün zamanını siyasal faaliyetlere harcayabilir. Yiyecek üretimi ve depolanması asker beslemeyi kolaylaştırdığından sürekli bir ordunun kurulmasını sağlayarak fetih savaşlarını başlatmıştır.

"Fetih savaşlarında aynı derecede önemli olan bir başka şey de evcil hayvanlara sahip insan topluluklarında ortaya çıkan hastalık mikroplarıydı. Çiçek, kızamık, grip gibi bulaşıcı hastalıklara yol açan ve yalnızca insanlarda görülen mikroplar, hayvanlara hastalık bulaştıran benzer mikropların mutasyon geçirmesi sonucu ortaya çıkmıştı. Hayvanları evcilleştiren insanlar, yeni yeni evrimleşen mikropların ilk kurbanlarıydı, ama bu insanlar o zaman yeni hastalıklara karşı önemli ölçüde bağışıklık kazandılar. Daha önce bu mikropları hiç almamış insanlarla böyle kısmen bağışıklık kazanmış insanlar karşılaştıklarında başlayan salgın hastalıklar  daha önce hiç bu mikropları almamış insanların % 99' a varan oranlarda ölümüyle sonuçlanıyordu. Böylece evcil hayvanlardan alınan mikroplar Amerikan yerlilerini, Avustralyalıları, Güney Afrikalıları, Büyük Okyanus adalarının halklarını Avrupalıların egemenlikleri altına almalarında belirleyici rol oynamıştır." ( Jared Diamond - Tüfek, Mikrop ve Çelik )

Atların ve develerin askeri amaçlarla kullanılması, hayvanlardan bulaşmış olan mikropların öldürücü gücü, yiyecek üretimiyle fetih arasındaki bağlantılardır. Yiyecek üretimine geçişin faydalarının yanında mikropların neden olduğu salgın hastalıkları ve fetihler için üretilen silahları görmezden gelemeyiz.  Yerleşik hayata göre daha eşitlikçi olan avcı / yiyecek toplayıcı topluluk olarak kalsaydık dünya nasıl bir yer olurdu? Düşünmeden edemiyor insan doğrusu.

 



1 Mart 2013 Cuma




AÇLIK  VE  KURTULUŞ


"Açlık, en akıllı balıkları bile oltaya getirir" der J.W. Goethe. Balık öleceğini bile bile karnını doyurmak için oltadaki yeme gider, yemi yer ve kancaya takılır. Bu denli etkilidir insan ve hayvan organizması üzerinde. Açlık, hak, hukuk, dost, düşman da tanımaz; sadece fiziksel ihtiyacın doyurulmasına odaklanır, organizmanın hayatta kalabilmesi için.

Bu bağlamda, açlık çeken düşmanınıza yardım eder misiniz, yoksa onun acı çekerek ölmesini mi izlersiniz? Bu sorunun cevabı, Türkiye-Yunanistan örneğinde saklıdır. Türkiye açlık çeken Yunanistan' ı izlemedi, yardım elini uzattı, binlerce insanı açlıktan ölmekten kurtardı:  II.Dünya Savaşı' nın henüz başladığı Ekim 1940' da Yunanistan' İtalyan Ordusu tarafından işgal edilir. Almanların desteğini alan İtalyan Faşist Diktatör Mussolini, Alman Ordusu' na gereken erzakı temin edebilmek için depolar, mandıralar, çiftliklere el koyarak yağmalatır. Güçsüz durumda olan Yunan halkı açlığa mahkum edilir. Birkaç ay sonra da açlıktan ölümler başlar. Sokaklarda açlıktan ölenler, kamyonlarla toplanıp toplu mezarlara gömülür. Pire ve Atina' da yaşanan açlıktan dolayı 70.000 kişi ölür.

İşte, tam bu sırada şaşırtan bir gelişme yaşanır: Türkiye de savaştan dolayı zor durumda ve sıkıntılı günler geçirmektedir. Savaşın tarafı değildir ama savaşın etkilerini hissetmekte, kıtlık çekmektedir. Erkekler silah altına alındığından tarımda çalışan nüfus azalmış, yaşanacak bir savaş ihtimaline karşı yiyecekler stoklanmış, ekmek, un, şeker, bez, gaz yağı karneye bağlanmıştır. Birçok ürün karaborsaya düşmüştür. Bütün bunlar, komşuda yaşananların yanında hafif kalmaktadır.

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 19 yıl önce büyük bir savaşta karşı karşıya gelmiş olduğu bir millete yardım etmek için alınan karara tereddütsüz imza atar. Kızılay harekete geçirilir, yurt genelinde başlatılan kampanya ile yiyecek ve ilaç toplanır. Halk un, patates, tahıl ve daha birçok malzemeyi yardım merkezine getirir. Bütün bunları komşuya ulaştırmak için Hükümet, Tavilzade Şirketi' ne ait, 1882 yılında inşa edilmiş 2400 tonluk bir kuru yük gemisini kiralar. Geminin adı çok manidardır: Kurtuluş.

14 Ekim 1941 günü Karaköy Limanı' ndan binlerce kişi tarafından uğurlanan Kurtuluş, Pire Limanı' na vardığında Türkçe ve Yunanca sevinç çığlıklarıyla karşılanır. Kurtuluş için gösterilen sevgi, gazetelerin sayfalarına taşınır. Çizilen karikatürlerde Kurtuluş erzak dolu çuvallarla gidiyor, sevgi ile dolup geliyordu.

Ekim, Kasım 1941 ve Şubat 1942 tarihlerinde üç sefer daha gerçekleştiren Kurtuluş Vapuru umudun da adı olur. Kurtuluş 18 Şubat 1942' de 2000 ton yiyecekle İstanbul' dan beşinci kez ayrıldığında şiddetli fırtınadan dolayı batacağından habersizdir. 20 Şubat' ı 21' e bağlayan gece Marmara Ada' sı açıklarında kayalıklara bindirerek batar, Yunanlının umutlarıyla birlikte Marmara' nın soğuk sularına gömülür.

Kurtuluş' tan sonra, yardımlar birkaç kez daha başka gemilerle yapılmaya devam eder.

İşte, Türkiye' nin Hatıra Defterinde yer alan anı böyle. Milletimiz, dün( Kurtuluş Savaşı yılları) vatanını işgalcilerden kurtarmak ve  bağımsızlığına kavuşmak için boğaz boğaza çarpıştığı ülkenin insanlarının açlıktan ölümüne razı olmamış, yardım elini uzatmıştır. Bununla, sadece II.Dünya Savaşı Tarihine değil, İnsanlık Tarihine de geçecek açlıktan kurtuluşun ve sevginin örneğini sergilemiştir.

Dip Not: Anı, Deniz Kültür Yayınlarından, Nebil Özgentürk' ün "Türkiye' nin Hatıra Defteri-1923' ten Günümüze" adlı kitabından alınmıştır. Kitapta, çok duymadığımız onlarca anı mevcut, bizi aydınlatacak.



27 Şubat 2013 Çarşamba




İYİLİK  NEYE  YARAR?
I
İyilik neye yarar,
öldürülürse iyiler çarçabuk,
ya da iyilik görenler?
Özgürlük neye yarar?
yaşarsa bir arada
özgürlerle tutsaklar?
Akılsız olmak madem ekmek sağlar herkese,
akıl neye yarar?
II
İyi insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
iyilik beklenmesin!
Özgür insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
kavuşsun özgürlüğe herkes,
özgürlük sevgisi geçersiz olsun!
Akıllı insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
akılsızlık zararlı olsun!
Bertolt Brecht
Özgürlük sevgisinin geçersiz olduğu, iyiliğin beklenmediği ve akılsızlığın zararlı olduğu bir dünya ne muhteşem olurdu. Düşüncesi bile güzel! Bertolt Brecht," Sezuan' ın İyi İnsanı" oyununun sonunda " Dünyayı mı değiştirmeli? İnsanı mı?" sorusunun cevabını yukarıdaki dizelerle kendisi vermiş aslında.