Ütopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ütopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2021 Salı

 


KIZILDERİLİLER HAKKINDA AZ BİLİNEN GERÇEKLER



Çocukken okuduğum çizgi romanlardan tanıdığım ve tanıdıkça doğayla uyumlu  yaşamları, doğaya olan sevgi ve saygıları nedeniyle, Kızılderilileri ve kültürlerini hep sevdim. Dolayısıyla Kızılderililerle ilgili yazılan kitapları okuyarak bu doğasever halkı yakından tanımaya çalıştım. İşte bu okumalarımdan beni etkileyen iki kitabı sizlere tanıtıp bu kadim halkla ilgili öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum.

Kitaplardan ilki, Sunay Akın'ın Kız Kulesi'ndeki Kızılderili kitabıdır. Akın'ın kitabı,  Amerika'nın keşfinden başlayıp, keşif sonrasında Amerika Kıtası'nın asıl sahipleri ve yerli halkı olan Kızılderililerin  işgalcilerle olan ilişkilerini, savaşlarını, kültürlerini anlatan deneme tadında güzel bir kitap.

Yıllar önce "Vahşi Batı, Western" filmlerini izlemiş, Teksas, Zagor, Kaptan Swing, Teks" gibi çizgi romanları okumuş biri olmama rağmen, Kızılderililerle ilgili hala bilmediklerim varmış meğer.

Sunay Akın'ın kitabı bir Afrika atasözüyle başlıyor: "Arslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir." Kitabı okuyup bitirdiğimde yazarın neden bu sözü seçtiğini anladım. Kızılderililerin halk olarak ortak bir dili ve alfabeleri yoktur, yani yazı dilleri yoktur. İngilizlerin George Guess diye bildikleri "Sequoya" adlı bir melez(annesi Chorekee, babası ise beyaz), 1821 yılında Latin harflerinden yararlanarak 86 işaretli bir hece yazısı oluşturmuştur. Tüm Kızılderililer tarafından kullanılan bir alfabenin özlemini duyan Sequoya'nın bu düşüncesi gerçekleşemez. Dolayısıyla, Kızılderililerin kendi tarihlerini yazacak tarihçileri de olamamıştır. Geriye avcıyı öven tarih yazarları kalmıştır, ki onlar da arslanları neden yazsınlar ki, kendi başarılarını abartarak övmek varken!

Kız Kulesi'ndeki Kızılderili kitabında, ilginç bulduğum ancak pek duyulmadığını ve bilinmediğini düşündüğüm bilgileri şöyle sıralayabilirim:

- 3 Ağustos 1492 yılında, Santa Maria, Nina ve Pinta adlı üç gemiyle okyanusa açılan Kristof Kolomb'un tayfalarından biri, 12 Ekim 1492'de ilk karayı görür.  Avcının tarih kitaplarında, Pinta'nın direğinde bulunan ve "Kara...Kara..." diye bağıran tayfanın "Trianalı Rodrigez" olduğu yazar. Oysa, karayı ilk gören "Chris" adındaki bir kara derilidir!

- Karaya ayak bastığında Kızılderililerle karşılaşan Kolomb, seyir günlüğüne şunları yazar: "Kızılderililer, kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silahları yok. Onlara keskin kılıçlarımızı gösterdik. Keskin demir silahları ilk kez gördükleri belli. Bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler." İşte, Kızılderililerle beyaz adam arasındaki ilk kan böyle akar. Sonra da akan kan hiç durmaz!

- Kolomb, 28 Ekim 1492'de demir attığı Küba'yı Çin sanır. Karaya ilk adımını bu topraklarda atar.

- Amerika'ya 1493, 1498 ve 1502 yıllarında da seferler düzenleyen Kolomb, her seferinde Kızılderililer, papağanlar ve az miktarda altınla geri döndüğünden "Sinek Amirali" diye adlandırılır.

- Kovboy filmlerinin kahramanları 1865 yılından sonra Colorada ve Nevada'da altın madenlerinin bulunmasından sonra ortaya çıkarlar. Bu filmlerde kovboylar sarhoş olup sağa sola ateş etmekten ve hızlı silah çekmekten başka bir şey yapmazlar ama beyaz adam oldukları için onlar iyi, Kızılderililer her daim kötüdür.  

- İnanması zor ama edebiyatımızda kovboy filmlerinin ve kovboyların şiirini yazan şairlerimiz vardır. Behçet Necatigil, Ülkü Tamer ve Salah Birsel bunlardan üçüdür. Kitapta şiirleri mevcuttur. Bu değerli şairlerimiz kovboylara şiir yazdıklarına göre, beyaz adamın tarafını tutuyorlardı herhalde!

- Buffalo Bill ününü, attığı kurşunlarla değil, tabancasının kabzasıyla rakiplerinin başlarına vurup korkutarak kazanmıştır. Bu yüzden, unvanından doğan "Buffaloing" sözcüğü günümüzde de, "gözdağı vermek" anlamında kullanılır.

- 1995 yılında sinemalarda vizyona giren "Pocahontas" çizgi filmi beyaz adam ile Kızılderili bir kadın arasındaki aşkı anlatır. Çizgi filmde anlatılan hikaye gerçek bir hikayedir ama hikayenin sonu filmdeki gibi hüzünle bitmez. Gerçek hikaye şöyle: Tütün tüccarı John Rolfe, Kızılderili prensesi Pocahontas ile evlenmek ister. Pocahontas Kızılderililerin büyük reisinin kızıdır. O tarihlerde beyaz adamın bir yerliyle evlenebilmesi için valinin onayı gerekiyordu. John Rolfe'nun valiye verdiği dilekçede Pocahontas ile evlenme gerekçelerinden biri, "Tanrının yüceltilmesi, kendi kurtuluşum ve dinsiz bir yaratığı gerçek tanrıya ve İsa'nın dinine döndürmek" idi. Evlenmek istediği kadına(Pocahontas) yaratık diyen beyaz adam, validen çıkan izinle evlenir. John Rolfe, Pocahontas evliliği Virginia tarihindeki ilk İngiliz -Kızılderili evliliğidir. Pocahontas, filmin final sahnesinin aksine kocasıyla birlikte İngiltere'ye gider. O artık, barbar ve vahşi olmaktan kurtarılmış uygar bir İngiliz kadınıdır! Öldüğünde mezar taşına yeni adını yazdırır kocası; "Rebeca..."

- Amerika'nın keşfi sonrası Kızılderililerin öldürülmesinin tek nedeni, yerlilerin topraklarında bulunan altın ve gümüş madenlerine sahip olmak ve bu zenginlikleri Avrupa'ya taşımaktı. Kristof Kolomb, zengin olmak umuduyla yola çıkmıştı ve kraliçenin desteğini alabilmek için ona şu vaatte bulunmuştu: "Majeste, hayalimin gerçekleşmesiyle bir başka amacım daha var: Alıp getireceğimiz tüm altın, gümüş ve mücevherlerle Kudüs'ü kurtarabiliriz." Beyaz adamın düşlerindeki "Altın Ülke"nin adı ise Eldorado'dur.

- Kolomb'un rotası Hindistan'a değil, altın bulmaya çevriliydi. Eli boş dönse de, 1848'de kıtanın batı kıyılarında altın bulunduğu haberinin yayılması ile Amerika'ya  göç dalgası başlar. Bu göç dalgası Kızılderililere barış anlaşmasıyla verilen son toprakların da beyaz adam tarafından işgaline neden olur. Bu yüzden Maksim Gorki, Amerika'yı anlatan kitabına "Sarı Şeytanın Ülkesi" adını verir.

Altın bulunduğu haberinin yayılması üzerine adına "Altın Kapı" denilen San Fransisco Limanı'nda gemilerin yer bulması olanaksızdır artık.

- San Fransisco Limanı'nda demirleyen gemilerin arasında dolanıp yelkenleri söken,  Bavyeralı yahudi bir ailenin çocuğu olan bir göçmen vardır: adı "Loeb" dir. Madencilere yelken bezinden sağlam pantolonlar dikecek ve zenginleşecek olan Loeb, "Yeni Dünya"da adını değiştirir. Onun adı artık  "Levi Strauss"tur. İşte, hemen herkesin yakından tanıdığı kot markası "Levis" böyle doğar.

- Kanada bölgesindeki Kızılderililer paraya "Fransız Yılanı" adını takmışlardır. Ne isabetli bir tanımlama!

- Fransız şair Arthur Rimbaud "Sarhoş Gemi" şiiriyle ünlenir. Şair bu şiirinde Kızılderililere işkenceci rolü verirken, kendisine beyaz adam rolünü biçer. Beyaz adam rolünü çok sevmiş olmalı ki, şiirden vaz geçip köle ticareti yapmaya başlar.

- Amerika'ya ilk zenci köleler 1619 yılının Ağustos ayında Hollandalılar tarafından getirilir.

- Kızılderililerin topraklarını işgal ederek ellerinden alan beyaz adam bununla yetinmez ve kıtanın kuzeyine doğru ilerlemeye başlar. Burada yakaladıkları av hayvanlarını pişirmeden çiğ olarak yiyen bir toplulukla karşılaşır ve onlara "çiğ et yiyen" anlamına gelen "Eskimo" adını verirler. Eskimoların kendi dillerinde adları ise "İnnuit"tir.

- Kolomb öncesi Kızılderililer atın nasıl bir hayvan olduğunu bilmiyorlardı. Kıtaya at, beyaz adamla birlikte gelir. Öyle ki, yerliler ata binmiş İspanyol askerlerini mitolojide yer alan Sentorlar gibi tek bir yaratık sanırlar.

- Kolomb'un Amerika'ya adım atmasıyla beyaz adam, domates ve patatesle tanışır.  Ardından da Avrupa patates ve domatesle tanışır. İlginç olan ise Fransızların uzun bir süre kadınlara domatesi "aşk meyvesi" olarak sunmasıdır!

- Kızılderililerin dilinde "Cherokee" mağara insanı demektir. Cherokeeler, 1838-39 yılları arasındaki göçlerine "gözyaşı izleri" adını verirler. Batıya gitmeye zorlandıklarında, küçük bir grup bunu kabul etmeyip Dumanlı Dağlar'a saklanır. İşte dağ aracı olan jeepe "Cherokee" adının veriliş nedeni budur!

- Kızılderililerin bir kolu olan Cheyenneler atlara "Güzel İnsanlar" derler ve diğer hayvanlar gibi atlara da son derece saygılı davranırlar. 1541 yılında beyaz adamlar Mississipi Nehri'ni geçerken atlardan bazılarını ellerinden kaçırırlar. Uzmanlar,  yabani at sürülerinin bu kaçan atlardan oluşturulduğuna inanırlar (Kolomb öncesi kıtada at yoktu). Bu at nesli İspanyolca "yoldan çıkmış" anlamına gelen "Mustang" diye bilinir.

- İlginçtir ki, Kızılderililer kafa derisi yüzmeyi, beyaz adamdan öğrenmiştir. Oysa tam tersi bilinmektedir. Kafa derisi yüzmenin hikayesi kitapta anlatılmaktadır.

- Baba filmleriyle yakından tanıdığımız aktör Marlon Brando, Kızılderililerin direnişine destek veren sanatçıların başında gelir. Anılarını derlediği Annemin Öğrettiği Şarkılar adlı kitabında şunları yazmıştır: "İnsanların çoğunun, bu ülkenin, onun asıl sahipleri olan Kızılderililerden çalındığı, bu insanların milyonlarcasının ülkelerini çalanlar tarafından öldürüldüğü gerçeğini ciddiye almamasını hiç, ama hiç anlayamıyorum." (s:136) 

Baba filmiyle 1972 yılında en iyi oyuncu Oscar'ı verilen Marlon Brando, ödülü reddetmiş, törende hazırladığı bildiriyi okuması için salona "Küçük Tüy"ü göndermiştir. Oscar'ı reddeden ilk sanatçı Brando'dur.

- Seattle kenti, Kızılderili Reis Seattle'ın adını taşımaktadır.

- Kızılderililerin güneş dansı yapmaları yakın bir zamana kadar yasaktı. Bu engelleri aşmak için direnenler, Richard Oakes reisliğinde 20 Kasım 1969'da Alkatraz Adası'nı işgal ederek, Amerika Birleşik Devletleri'nden bağımsız bir Kızılderili Cumhuriyeti kurarlar. Özgürlüklerine kavuşan Kızılderililer Alkatraz'dan beyaz adama şöyle seslenir: " Birçok söz verdiler ama yalnızca bir tanesini tuttular / Topraklarımızı alacaklarını söylediler ve aldılar." 1971 yılına kadar Kızılderililerin idaresinde kalan adanın iskelesinde okunan "Indian Landing" yazısının anlamı şudur: Kızılderili Toprakları...Adanın "Doğal Güzellikleri Koruma" kurumuna verilmesiyle Kızılderililerin özgürlükleri bir "operasyon" ile ellerinden alınır. Ve Alkatraz eğlence merkezine dönüştürülür! (s:174)

- Beyaz adamlarla yaptıkları savaşlarda fazla kayıp vermeyen Kızılderililerin asıl büyük kayıpları "rezervasyon" bölgelerine toplanmalarıyla başlar. Bu toplama kamplarında Kızılderililerin çiftçilik yapmadıkları gerekçesiyle toprakları sürekli ellerinden alınır. Toplama kampları dışındaki alanlarda ise buffalolar  öldürülür. Dolayısıyla bu yerli halk açlığa mahkum edilir. Açlıktan ve hastalık mikrobu bulaştırılarak dağıtılan battaniyelerden yayılan salgın hastalıklardan, savaşlardan daha fazla Kızılderili ölür. Savaşlarda yalnız erkekler ölürken açlık ve hastalıktan kadınlar, çocuklar ve bebekler de ölür. 

- ABD Senatosu 1871 yılında, yerlilerin bir ulus olamayacağı kararını alır. 1877'de yürürlüğe konulan "Dawes Genel Tahsis Yasası" gereğince de, Kızılderililere toplama kamplarının yolu görünür.

- Kızılderili toplama kamplarındaki sisteme hayran olan Adolf Hitler, bu toplama kamplarına bir araştırma heyeti gönderir. Heyetin getirdiği bilgilerden etkilenerek 1933'te, Almanya'nın Dachau kentinde ilk toplama kampını kurar.

- Kızılderililer, Aralık ayına "Geyiklerin Boynuzlarını Döktükleri Ay" derler. Şubat ayında dağlarda doğa yürüyüşü yaparken bazen bir ağacın altında bırakılmış, dökülmüş geyik boynuzlarına rastlamışımdır. Bundan sonra geyik boynuzlarının Aralık ayında döküldüğünü asla unutmam. :)

- Bazı Kızılderili kabilelerinde, doğum sonrası çadırdan çıkan baba, dışarıda gördüğü ya da duyduğu ilk şeyin adını bebeğe koyar: Avın peşinde koşan tilki, oturan boğa, çakan şimşek ya da gök gürültüsü. 

Beyaz adamın altın uğruna Kızılderili kültürünü yok etmesi gibi günümüz egemenleri de yine altın uğruna tüm insanlığı yok etmek istiyorlar! 19. yüzyılın ortalarında topraklarını satın almak isteyen beyaz adama Kızılderili Reis Seattle'ın yazmış olduğu mektuptaki şu satırlar, adeta günümüzü anlatmıyor mu? "Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakıyor. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir."

Kısaca tanıtmak istediğim ikinci kitap ise Ella Cara Deloria'nın Nilüfer adlı romanıdır. Deloria'nın kendisi bir Dakota(Siu) yerlisidir ve aynı zamanda etnologdur da. 



Bu romanı özel kılan, kendisi de bir yerli olan kadın yazarın Kızılderili kültürünü, bir Siu kadınının yaşamını, biz okurlara kadın bakış açısıyla roman formatında  aktarmasıdır. Beyaz adam ve Kızılderililer arasındaki ilişkiler çoğunlukla  savaşçıların ya da misyonerlerin gözünden anlatılmış ve film yapılmıştır. Bu kitap ve filmlerin büyük çoğunluğunda da beyaz adam uygar ve iyi, Kızılderililer vahşi ve kötü olarak tanıtılmıştır. Kalıpları yıkmak adına okunması gereken bir kitap. Kitapta paylaşımın güzelliğini ve erdemini anlatan şu sözü yazmadan edemeyeceğim:

"Paylaşmak, Dakota yaşantısının temelini oluştururdu. Bunun mantığı şuydu: herkes verirse, herkes alır; bu kaçınılmazdır. Bu yüzden yaşlılar sürekli olarak hatırlatırdı: 'Misafirperver olun; verici olun. Hiçbir şey verilemeyecek kadar kıymetli değildir'." Çocuklar bu sözleri duyarak büyür ve bu fikir kafalarında iyice yer ederdi. (s:91) 

Doğaya ve yaşayan tüm canlılara saygı duyan diğer Kızılderililer gibi Siular da  hayvanların yiyeceklerini aldıklarında, aç kalmamaları için aldıklarının karşılığında başka bir yiyecek bırakırlardı. Kitapta ilgimi çeken ağaç kesme ritüeli var ki, okuyunca bu yerli halka hayran olmamak mümkün değil. Ağaç kesme ritüelinin diğer bir adı da "Kuşlardan Özür Dileme" ayinidir. Çünkü ağaçlar kuşların yuvasıdır, evidir. Ağacı keserek onların yuvasını yok ediyorsunuz. 

İşte kutsal adamın bu ayini yönetirken söyledikleri:

"Siz! Ey bulutların tepelerinde kanat çırpan canlılar,

Bana kulak verin!

Sen, ağaçkakan,

Sen, kızılgerdan,

Sen, ak kanat:

Bu, senin ağacın, senin evin.

Yavrunu burada büyüttün.

Bugün güzel bir genç, kendini kurban olarak adıyor,

Senin ağacına ihtiyacı var ve sana sesleniyor:

'Ağacını alıyorum, halkım senden öğrenebilsin diye.

Yavrularını büyütmeyi öğrensinler senden şefkatle,

'Halkım ancak böyle ayakta kalır!"

Ve ardından gruplar yere bağdaş kurup birlikte "Ağacın Ağıdı" adı verilen şarkıyı söylerler. Ağacı kesmek başlı başına bir şerefti. Bunu yapmak için kabilede sevilen gençlerden dört kız, dört erkek seçilir ve bu sekiz kişi ağaca ilk baltayı vururlardı. (s:185)


Not: Sayfa numarası verdiğim paragraflar, kitaptan direkt alıntıdır. 



8 Ocak 2015 Perşembe




SAİT FAİK' İN ÜTOPYASI
Son Kuşlar Adayı Terk Ederken

"Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu" der Sait Faik, "Lüzumsuz Adam" da... Kimdir ki bu sokakları dolduran adamlar? Hem sevişmeyecek olduktan sonra, neden böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlardır?

Aklı ermez ustanın...Olgunluk dönemindedir artık...

Öykülerinde anlattığı o güzelim sıradan insanların kendi yüreğinde yarattığı merhamet duygusunun yerini, kasvetli bir yılgınlık almıştır. Aslında insanoğlu kalleş, budala, hırsız, yalancıdır. 

Şehir, sabahtan akşama insanların birbirlerine nasıl kazık atacaklarını hesapladığı, yozlaşmış bir para tapınağıdır. Çare, doğada, adadadır.

Bütün ütopyalar gibi, Sait Faik' in hayalini kurduğu ülke de bir adadır. Orada doğa bakir, insanlar yalın ve yalansızdır. Balıkçı teknelerinde, yıkık dökük teknelerde yoksul yaşarlar. Kimin Türk, kimin Rum ya da Ermeni olduğunu umursamazlar. Para için dostluklarını satmazlar. Bir topal martının yasını tutarlar.

Anakaranın alternatifidir ada... Araya giren denizin kuşatması ve koruması altındadır. kirlenmiş şehre inat, tertemiz ve aydınlıktır. Ama son döneminde adadaki sığınağı da çöker Sait Faik' in...

Sanki deniz, anakaranın kirini, pasını ada sahillerine taşımış, adalıları da hırsla, açgözlülükle, bencillikle tanıştırmıştır.
"Son kuşlar" da adayı terk etmiştir.
İşte o zaman, "Haritada Bir Nokta" öyküsünü kaleme alır.
Hayal kırıklığını anlatır.
Öyküdeki adam, büyük şehirde yorulmuş, kirlenmiş, sevmiş sevilmemiştir. Sonra bir motorla adaya sığınmış, orada parasını alın teriyle kazanan namuslu insanlar arasında sessiz, sakin bir hayat hayali kurmuştur.

"Kağıtsız, kalemsiz balığa çıkacaktım, yazmayacaktım" dedirtir kahramanına...
Lakin bir sabah, balıktan dönmüş bir kayığı temizleyen 8 kişi görür. 7' si adalı, 1' i yabancıdır.Balığı pay ederken yabancıya vermezler. O elini uzatacak olduğunda da, "Dur bakalım, dağdan gelip bağdakini kovmayalım" derler.

Çevredekiler itiraz edecek gibi olursa da yabancı, "Zararı yok, vermesinler istemez" der ve boynunu büküp vapura doğru yürür. Şöyle yazar Sait Faik:

"Söz vermiştim kendime, yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında  sakin, ölümü bekleyecektim. Yapamadım. Koştum tütüncüye, kağıt kalem aldım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum, öptüm. Yazmasam deli olacaktım."

Sait Faik' in ütopya adası da teslim alınmıştı.
Bu öyküyü yazdıktan iki yıl sonra öldü. *

Şimdiki durumu bilmiyorum ama eskiden liselerde, Tarih ve Edebiyat derslerinde, Thomas More' un 1516 yılında yayımladığı ve hayalindeki ideal toplumu anlattığı kitabı "Ütopya" anlatılırdı, okutulurdu. Ben, bu "düşülke" yi çok sevmiştim; gerçekleşmesi olanaksız hayal bile olsa... Peki kimdi bu Thomas More?
Thomas More, İngiliz Kraliyet Şansölyesi unvanına sahip "hümanist" bir diplomattı. Hristiyanlık dünyasını altüst eden "Kraliçe" yi  boşamasına karşı çıktığı için VIII. Henry' nin emriyle 1535 yılında kafası kesilerek idam edildi. Neden bu bilgiyi verdim? Çünkü, bizim de bir ütopya yazarımız var; bu pek bilinmese de:Sait Faik Abasıyanık. Ve Sait Faik' in ütopya' sını gerçekleştirmek zor da değil... Bunu gerçekleştirmek için insanların sadece, yalandan dolandan, bencillikten ve açgözlü olmaktan uzak durmaları yeterli olacaktır. Tabii, hırslarına yenik düşmezlerse... Çok mu hayalperestim dersiniz? Öyle bile olsa, hiç olmazsa bir "ütopya" m var, Sait Faik Abasıyanık'ınkine  benzer...



Can DÜNDAR - BİZ Kültür Yolcuları, Türkiye' nin yaşayan, Solan Renklerinin Peşinde (DenizKültür Yayınları)




3 Eylül 2013 Salı




TÜM DİLEKLERİMİZ KABUL OLSAYDI 


" Tüm dilekler anında kabul olsaydı, insanlar hayatlarını nasıl meşgul eder, nasıl zaman geçirirdi? Bu yarışın Ütopya' da gerçekleştiğini, orada her şeyin kendi kendine yetiştiğini, nar gibi kızarmış hindilerin etrafta uçuştuğunu, aşıkların hiç aksilik olmadan kavuştuğunu ve hiç zorlanmadan ilişkilerini yürüttüğünü hayal edin; böyle bir yerde bazıları can sıkıntısından ölür ya da kendini asar, bazıları kavga edip birbirini öldürür, böylece doğanın onlara vereceğinden daha fazla acıya kendi kendilerine sebep olurlardı."
Arthur Schopenhauer


Hayal ettim ve hayal dünyasının tek düzeliğinden, sıkıcılığından, amaçsızlığından, hareketsizliğinden ve daha da önemlisi her dileğimin anında gerçekleşmesinden bıkıp, can sıkıntısından ölmemek için hayallerimden uyandım ve  yeryüzüne yani gerçek dünyaya döndüm. Ee ne demişler? "Bal yiyen baldan bıkarmış." Varsın, tüm dileklerim gerçekleşmesin! Duygularım, düşüncelerim,acılarım ve sevinçlerimle yaşadığımı hissediyorum ya, bu bana yeter...




1 Ekim 2012 Pazartesi





KORKULAN  ÜTOPYA (DİSTOPYA)   GERÇEKLEŞİYOR MU?



 Üzerinde yaşadığımız gezegen eskidikçe,insanlar yenileniyor,teknoloji takip edilemeyecek bir hızla değişiyor,ilerliyor. Bu değişim ve ilerleme bireyselleşen insanı ve yaşadığı toplumu her yönüyle etkiliyor.  Etkinin olumlu mu,olumsuz mu olacağını öngörmek zor olsa da yozlaşan toplumsal ilişkileri, giderek yalnızlaşan bireyleri,en son teknolojinin kullanımı ile yaygınlaşan sosyal medyanın işlevselliği sonucu parçalanan,dağılan aileleri gözlemledikçe  bu durumun pek de insanın hayrına olmadığını söyleyebiliriz.

Gerçekte var olmayan,ama gelecekte olabileceği düşünülen devlet ve toplum tasarımı olarak tanımlanabilecek ÜTOPYA hayal olmaktan çıkıyor mu?Gerçekleşmesi istenen olumlu ütopyaların merkezinde insan varken, gerçekleşmesinden korkulan ütopyaların (korku ütopyaları) merkezinde ise bilim vardır. HUXLEY'in "Yeni Dünyası"nda teknoloji toplumsal ilişkileri düzenleyen tek güçtür. Bu dünyada aileye yer yoktur;evlilik ayıptır ve bütün çocuklar yapay üreme yollarıyla dünyaya gelirler.
Tamamen bilimin denetimi altında bulunan bu yeni dünyada insana ait var olan ne varsa (duygu,düşünce ve sevgiye) yer yoktur. Bu yeni dünyada  bir nevi robot insan modeli yetiştirilir. Bu dünyada "dün"yoktur,yalnızca "şimdi"vardır. Dünümüzün olmadığını düşünebiliyor musunuz? Geçmişte yaşadığımız acı, tatlı, güzel, çirkin ne varsa, aslında olmadığını. Bu, belleğini yitirmek gibi bir şey değil mi? Belleğini yitiren kişi, kim olduğunu, nereye ait olduğunu nasıl bilebilir ki?
 
G.ORWEL'in 1984 ütopyasındaki "Ağabey seni gözetliyor"mottosu,günümüzde "Biri bizi gözetliyor"a dönüşmedi mi? Uydular, İnternet ve Sosyal Medya aracılığıyla özel yaşamın gizliliği diye bir şey kaldı mı? Kalmadı. Yakın gelecekte, kitapta sözü edilen Düşünce Polislerinin de olabileceği ihtimalini gözardı etmemek gerek. Yaşlı gezegenimize "yeni dünya" ismi ne de yakışır! Yaşlı bir vücuda, genç bir yüzün yakıştığı kadar.
                               
                       
Fransız filozof Henri BERGSON,ileri görüşlü davranarak ruhun teknolojik ilerleme ile birlikte mekanikleşebileceği ve bu durumun sosyal varlıklar olarak gelişimimizi etkileyebileceği konusunda uyarıda bulunmuştur. (Bu konu, Ruhbilimcileri ve toplumbilimcileri ilgilendiriyor. Onlar bir hal çaresi bulurlar elbet.)

Sözün kısası,teknolojik gelişmelerin ve bilimin  hayatımızı kontrol etmesine izin  vermeli miyiz yoksa teknolojiyi, bilimsel gelişmeleri biz mi kontrol altında tutmalıyız, insan olduğumuzu unutmadan. Bu sorunun doğru cevabı, galiba "zaman" da saklı. Bekleyip göreceğiz.
         
                    
    
                    .