İNSANLAR, MEŞE AĞACINI NEDEN ASLA EVCİLLEŞTİRMEYİ BAŞARAMADILAR?
İNSANLAR, MEŞE AĞACINI NEDEN ASLA EVCİLLEŞTİRMEYİ BAŞARAMADILAR?
MAYMUN ÇIKMAZ AĞACI
Antalya'da ilk olarak şehirlerarası otobüs terminaline dikilen ve burada yetiştirilen maymun çıkmaz ağacı, dikenli gövdesi ve sonbaharda çiçek açmasıyla dikkat çekiyor.
Anavatanı Brezilya'dan getirilerek Türkiye'de yetiştirilen Chorisia speciosus ağacı, gövdesinin kalın ve büyük dikenlerle kaplı olması nedeniyle "maymun çıkmaz ağacı" olarak anılıyor. Nesli tükenmekte olan bu ağacın en belirgin özelliklerinden biri sonbaharda çiçek açması. Yılda yalnızca iki baharda çiçek açan maymun çıkmaz ağacı, hem ismi hem de dikenli gövdesiyle dikkati çekiyor.
Gövdesinin tamamını saran dikenler, dallarında bulunmayan ağaç, pembe ve beyaz olmak üzere iki renkte kokulu çiçekler açıyor. Türkiye'de peyzaj sektöründe oldukça tercih edilen bu ağaç türü, sonbahar aylarında çiçek açınca seyirlik manzaralar oluşturuyor.
Akdeniz Üniversitesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü'nden Prof. Dr. Osman Karagüzel, bu türden bazı ağaçların bulundukları anavatanında bazı tehlikelere karşı kendilerini korumak için bir tür savunma mekanizması geliştirdiğini, o nedenle gövdesinin dikenli olduğunu anlattı. Meyve tohumlarına zarar verilmemesi için bu türden dikenli bir yapıya sahip olduğunu kaydeden Prof. Dr. Karagüzel, "Sonbaharda ağaçlar yaprak ve çiçeklerini dökerken bu ağaç tam aksine oldukça büyük sayılabilecek çiçekler açıyor. Bunlar hafif kokulu çiçekler. Sonra bu çiçekler meyveye dönüşüyor ve o meyvelerden tohumları toprağa düşüyor dedi.
Kaynak: haberturk.com
Maymun Çıkmaz Ağacına ait tüm fotoğraflar 1 Ekim 2019'da Antalya/Konyaaltı'nda tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.
SAVAŞ VE AÇLIK BİR ARADA OLURSA
Goethe, "açlık en akıllı balıkları bile oltaya getirir" der. Aç balık karnını doyurmak için oltadaki yeme yüzer, yemi yer ve kancaya takılır. İnsan ve hayvan organizmasında bu denli etkilidir açlık. Öyle ki, açlık hak, hukuk, dost, düşman, anne, baba, bebek, çocuk da tanımaz; sadece aç olanın kendi fiziksel ihtiyacının doyurulmasına bakar. Çünkü organizmanın temel içgüdüsü olan var olma ve hayatta kalmaya odaklanır.
Milyonlarca insanın öldüğü II. Dünya Savaşı hakkında genellikle savaşın ve kahramanca yapılan şehir savunmalarının anlatıldığı onlarca kitap yazılmış, bir o kadar da film çekilmiştir. Ama savaş sırasında öncelikli olarak orduda savaşan askerlerin yiyeceğini düşünmek zorunda kalan savaşan devletler, sivil halkın açlıktan yavaş yavaş ve acılı bir şekilde ölmesini görmezden gelmiştir. Eğer yönetmenliğini Xiaogang Feng'in yaptığı 2012 yılı Çin yapımı Back to 1942 (1942'ye Dönüş) adlı filmi tesadüf eseri izlemeseydim, II. Dünya Savaşı sırasında Çin'in Henan Eyaleti'nde yaşanan büyük kıtlığı ve resmi rakamlara göre üç milyon insanın açlıktan öldüğünü bilmeyecektim. Çinli yönetmen Feng, tarihe Çin kıtlığı(1942 - 1943) olarak geçen Henan'daki kıtlığı filme çekerek hem tüm dünyaya duyurmuş hem de "doğal afet" nedeniyle oluşan kıtlığın, insan eliyle çıkarılan savaşla birleştiğinde insanlar için iki kat daha ölümcül olduğunu gözler önüne sermiş.
Filmin konusu şöyle: Film bir radyo konuşmasıyla Çin Cumhuriyeti'nin Eksen Devletler (Japonya, Almanya, İtalya) karşısında Müttefik Devletlerin safında yer aldığını bildirmesiyle başlıyor. Savaş sırasında Çin'i ikinci kez işgal eden Japonlar, Çin'in Henan Eyaleti'ne kadar ilerlemişlerdir. 1942 yılında çekirge sürüleri tarafından yenilen tahıllar ve kuraklık nedeniyle Henan'da halk açlık çekmektedir. Bu nedenle yerlerini, yurtlarını bırakıp sırf karınlarını doyurmak ve açlıktan ölmemek için mülteci olmayı kabullenerek göç etmektedirler. Henan Eyaleti'nde zengin bir derebeyi olan Fan, bu kıtlıktan etkilenmemiştir. Ambarları tahıl ve yiyecek doludur. Ancak bir gün yiyecek bulmak üzere yola düşen eşkıyalar Fan'ın evini basar ve oğlunu öldürürler. Evini de yakarlar. Evsiz kalan Fan yanına uşağını, eşini, ölen oğlunun hamile karısını ve de kızını alarak diğerleri gibi yola düşer. Uyanık Fan, tedbir olarak sakladığı yiyecek ve paralarını da yanına almıştır ancak yolda soyulur ve zengin derebeyinin, yoksullardan hiçbir farkı kalmaz. Artık yoksullar gibi açlıkla mücadele etmek zorundadır. Filmin ilerleyen bölümlerindeki açlık sahneleri insanın içini çok acıtmakta diyebilirim. Bir kilo darı için karısını, çocuğunu satanların yanında, Fan'ın da16 yaşındaki kızını darı karşılığı geneleve satış sahnesi, "açlığın" ne menem bir şey olduğunu yönetmen, kafamıza balyozla indiriyor sanki. Savaş sırasında ve açlıkla mücadele ederek hayatta kalma savaşı veren mültecilerin göçü esnasında orada bulunan Times muhabiri Amerikalı gazeteci bölgenin içler acısı haline yakından tanıklık eder ve durumu bir rapor halinde gazetesine gönderir.
Filmi izledikten sonra, II. Dünya Savaşı süresince başka kıtlık çeken ülkeler var mı diye kısa bir araştırma yaptım. Bu vesileyle o ülkelerden de bahsetmek istiyorum. Belki o ülkelerde yaşanan açlıkla ilgili de filmler çekilir. Kim bilir?
- II. Dünya Savaşı'nın henüz başladığı 1Ekim 1940'da Yunanistan İtalyan ordusu tarafından işgal edilir. Almanların desteğini alan İtalyan Faşist Diktatör Mussolini, Alman ordusuna gereken erzakı temin edebilmek için depolar, mandıralar, çiftliklere el koyarak yağmalatır. Güç durumda kalan Yunan halkı açlığa mahkum edilir. Birkaç ay sonra da açlıktan ölümler başlar. Sokaklarda açlıktan ölenler kamyonlarla toplanıp toplu mezarlara gömülür. Pire ve Atina'da yaşanan açlıktan dolayı yetmiş bin kişi ölür. Ölümlere seyirci kalamayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 2400 tonluk kuru yük gemisi olan Kurtuluş adlı gemiyle üç kez Atina limanına yardım gönderir. Dördüncü seferinde çok eski bir gemi olan Kurtuluş, yüküyle birlikte batar. Ama başka gemilerle Yunanistan'a birkaç kez daha yardım gönderilir.
- II. Dünya Savaşı'nda (1943 yılında) yankı uyandıran bir başka kıtlık, Britanya Hindistan'ında bulunan Bengal'de yaşanmış. Altmış milyonluk Bengal nüfusunun dört milyona yakın kısmı açlık, sıtma, sağlıksız koşullar, yetersiz beslenme ve nüfusun yer değiştirme gibi nedenlerden artan bir kıtlık ile karşı karşıya kalmış.
Bengal'de öncelikli konumda yer alanlara mal ve hizmetlere erişim kolaylığı sağlanmış, böylece tahıllara erişim yasağı gelmişti. Bunun yanında uluslararası ithalata erişim, Churchill'in savaş kabinesi tarafından reddedilmişti. Bengal'de her geçen gün insanlar açlıktan ölmeye devam ederken, eyalet hükümeti kıtlığın olduğunu kabul etmiyormuş. Yani kıtlık yok, yardım da yok.
Savaş zamanlarında kıtlık ve açlık insanları öldürürken, barış zamanlarında durum farklı mı peki? Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu'nun (UNICEF) 13 Temmuz 2020'de Roma'da yaptığı toplantı sonrasında hazırladığı rapora göre, "2019 yılında açlık çeken kişi sayısı 690 milyona ulaşmış. Açlık çeken kesime en çok Asya'da rastlanmakla birlikte, açlık en hızlı Afrika'da yayılmaktadır" denilmekte olup açlık sorununun pandemi ile birlikte artarak devam edeceği de vurgulanmaktadır.
-Film afişi Sinema Türk'ten alındı.
TUVALETİN BİLİNMEYEN TARİHİ
Sabah yataktan kalkar kalkmaz ilk nereye gidilir? Hemen herkesin cevabı aynıdır; tuvalete gidilir, diye. Adı ister WC olsun, ister yüznumara, ister hela, ister klozet, isterse Türk işi tuvalet, yeme-içme kadar biyolojik bir gereksinim olan boşaltım ihtiyacını karşılarken, hiç kimse tuvaletin tarihini düşünmez. Sanırım, bir tarihinin olduğunun da farkında değildir. Ama tuvaletin çok eskilere dayanan bir tarihi vardır. İlk insanın doğayı kullanarak giderdiği def-i hacet sorunu, insanların avcı-toplayıcılıktan, yerleşik düzene geçtikten sonra nasıl bir değişikliğe uğramıştır? Bugün kullandığımız tuvaletler ne zaman son halini almıştır? Tuvalet kağıdını ilk kimler kullanmıştır? Bu soruların cevaplarını merak ediyorsanız eğer, tuvaletin tarihine kısaca bir göz atmaya ne dersiniz?
NEOLİTİK ÇAĞ
Konya'da bulunan Çatalhöyük Neolitik (yeni taş devri) kenti yaklaşık 9.500 yaşındadır. İnsanlığın gelişiminde önemli bir evre olan yerleşik toplumsal hayata geçişle birlikte tarımın başlangıcı gibi sosyal değişim ve gelişmelere tanıklık eden Çatalhöyük Neolitik kentinde arkeologların yaptığı çalışmalara göre, Çatalhöyük'te pisliklerin istiflendiği ve evlerin arka bahçelerinde oluşturulan çöplüklere konulduğu kanıtlanmıştı. O dönemde Çatalhöyük nüfusunun 10.000 olduğu düşünülecek olursa bu üst üste yığılan pislik tepelerinin kent sağlığını tehdit ettiği ve salgın hastalıklara neden olduğu söylenebilir.
Tarım devrimiyle M.Ö. 3100 yıllarında İskoçya'nın Orkney adasında yaşayan 100 kadar adalı dışkılarını uzağa götürmeye üşendikleri için biriken dışkı tepeciklerini organik kozalar haline getirerek yeni yaptıkları evlerin yalıtımında kullandılar. Bu insanlar, sonradan evin içine yaptıkları küçük ama uzak odaları tuvalet olarak kullanmışlardı. Odaların bağlandığı ortak bir kanalizasyon sistemi de kazılarda ortaya çıkmıştı. Tuvaletlerin yanında çeşme ya da su kaynağı gibi bir ize rastlanmaması, burada yaşamış olan insanların yıkamaktan çok silmekle temizlendiklerini gösteriyordu. Birçok arkeolojist teorilerinde temizliğin yosun, deniz yosunu ya da etraftaki yapraklarla yapıldığını düşünüyordu.
Kısaca Neolitik Çağ şehir hayatının pilot programıydı; yeni nesillerin örnek alarak geliştirebileceği ilk modellerdendi. Gerçekten de Bronz Çağı beklentileri karşılamıştı.
BRONZ ÇAĞ
İndus Nehri'nin vadisinde yer alan Harappan medeniyetinin şehirleri M.Ö. 2600 yılında kurulmuştu. Harappan halkı temizlik konusuna titizlik göstermiş ve pisliklerini evlerin birbirine bağlı olduğu bir boru şebekesinden geçirerek evlerinden uzaklaştırmışlardı. Borularla gelen pislikler ise derin kazılan çukurlarda toplanmıştı. Evin uzak bir köşesinde tuvalet için ayrılan küçük bir odada oturakların altına açılan bir delik sayesinde tüm akıntı ve pislik direk borulardan kanala akıyordu. Ayrıca kirli banyo sularının bu kanala dökülmesi sifon görevini yapıyordu. Zengin evlerinde görülen bu sistem, fakirlerin evlerinde yoktu ama onlar da çanak şeklinde bir kaba yaptıkları tuvaletlerini arada sırada bu çukurlara boşaltıyorlardı.
Bronz Çağında Mısır'daki yoksul insanlar evlerindeki pislikleri kapılarının önüne yığarak Sahra sıcağında yanmasını beklerlerdi. Tezek diye bildiğimiz bu yığınlar tuğla yapımında ve farklı maddelerle karıştırılarak ısıtma ve yakacak olarak kullanılmıştı. Bugün ormandan yoksun Orta Anadolu köylerinde hayvan gübresinin biriktirilip, güneşte kurutulduktan sonra (tezek) yakacak olarak kullanılması ve evlerin duvarlarının sıvanması işleminin kökeninin Bronz Çağına dayandığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen, kültürel miras aktarımı düşünüldüğünde, tek değişikliğin insan pisliği yerine hayvan pisliğinin kullanılmasının şaşırtıcı bir yanı olmasa gerek.
Antik Yunanlar tuvaletlerini yapmak için bahçeye çıkarlardı. Hatta Aristophanes'in yazdığı "Kadınlar İş Üstünde" oyununda bahçede yapılan tuvaletin şakası yapılmaktaydı. Peki acil durumlarda Yunanlar dışkılama ihtiyacını nasıl karşılıyorlardı? Antik Yunanistan'da umumi tuvaletler bulunmadığı için, dışarıda ihtiyaç gidermek hem ayıptı hem de hoş karşılanmazdı. Tuvaletlerini yapmak için eve gidene kadar tutmak zorundaydılar. M.Ö. 7. yüzyılda yaşayan şair Hesiod, dış mekanlarda tuvalet yapmanın kötü bir durum olduğunu ve tanrıları aşağıladığını söylemiş ve yol kenarlarına, güneşe bakarak ya da gece tüm tanrıların uyanık olduğu anlarda tuvalet yapmanın büyük bir ayıp olduğunu da eklemişti. Tuvalet yapmanın en uygun saatleri şafak vakti ya da alacakaranlık zamanıydı.
Romalılar ise umumi tuvaletler konusunda Yunanlara göre daha hoşgörülüydüler. Roma halk tuvaletleri (forica) insanların ihtiyaç gidermek için oturdukları uzun banklardan oluşuyordu. Banklardaki deliklerden aşağıdaki kanala akan pislikler toplu yerleşimden uzağa taşınıyordu. O dönemde Roma'da 144 adet halk tuvaleti bulunuyordu.
Antik Roma'da lavabolar ve çeşmeler tuvalet olarak kullanılan odaların köşelerine yapılıyordu, atık kanalları da zeminin en kenarından giderek hijyenik koşulları oluşturuyordu. Ancak kanaldan yükselen pis kokuyu gidermek için kimsenin yapabileceği bir şey yoktu.
Antik kanalizasyonların arkeolojik keşifleri neticesinde, kanallarda birçok kirli bezle karşılaşılmıştı. Tarihi kaynaklara göre bu bezler bir çubuğun üzerinde duruyordu. Tarihçilerin yaptığı açıklamaya göre muhtemelen bu bezler, odanın kenarlarından akan suda yıkanıyordu ve sirke dolu bir kase içinde bekletilip kokusu en aza indirilmeye çalışılıyordu. Ama sağlıklı olması imkansızdı.
Kanalizasyonlar Roma mühendisliği için muazzam örnek teşkil etse de bu teknoloji tüm halka açık değildi. Kullanım izni ancak ücretini ödeyenlere tanınıyordu. Romalı zenginlerin evinde tuvalet için ayrı bir oda vardı. Yunanlar gibi Romalılarda da ev içi tuvaletler statü göstergesiydi. Bu nedenle tuvaletler som altından yapıldığı gibi elmas taşlarla da süsleniyordu. Gariban Romalılar ise hacetlerini kaselere yapıp pencereden dışarı boşaltıyorlardı.
ORTAÇAĞ
Tuvalet konusunda insanoğlu çok kısa sürede zirveye ulaşmıştı. Roma İmparatorluğu çökünce, kendisiyle beraber tuvalet ve temizlik alışkanlıklarını da alıp götürmüştü. Atık su akan tepecikler, umumi tuvaletler ya da çubuklara bağlı bezler yoktu.
İslam dini hijyeni çok ciddiye alıyordu ve tuvalete gittikten sonra mutlak temizlenerek oradan çıkmak zorunluluğu vardı. Hz. Muhammed'in hadislerinden birinde eğer gerekirse çakıl taşlarıyla bile taharet yapılabileceğini söylüyordu. Yani ilk olarak Araplar küçük taşları tuvalet kağıdı olarak kullanmışlardı. Ortaçağda tuvalette temizlenmek için Mısırlılar papirus, Romalılar parşömen kullanırken Uzakdoğu'da Çinliler ucuz kalitede kağıt kullanıyorlardı.
Japonlar nehir kıyısına yaptıkları evlerinden tuvaletlerini direk suya yapıyorlardı. Antik Japon dilinde kawa-ya(nehir evi), tuvaletlerin su kenarlarına inşa edildiklerini gösteriyordu.
Ortaçağda suya atık bırakan sadece Japonlar değildi. İngiltere'deki Londra köprüsünün üzerine boylu boyunca umumi tuvaletler yapılmıştı. Ve bütün dışkılar ve idrar köprünün altından akan Thames Nehri'ne dökülüyordu. Atıklar nehre düştüğü için köprü her zaman temiz gözüküyordu. Böylece ne kanalizasyona ne de çukura gerek yoktu. Nehir pisliği şehirden alıp uzaklaştırıyordu.
SOYLULAR
VIII. Henry, tuvaletini temizlemek için tuttuğu çalışanına "Kakanın Dadısı" ismini vermişti. Çalışanın tek görevi kralın soylu atığını temizlemekten ziyade, çıkardığı gazı koklayarak ve kakayı inceleyerek herhangi bir hastalık olup olmadığını bulmaktı. Maaşı çok yüksek olan bu dadılık o zamanın İngiltere'sinde son derece prestijliydi. Çünkü krala en yakın olan kişi, "kakanın dadısı"ydı. :)
Kral VIII. Henry'nin kızı I. Elizabeth'in torunu olan Sir John Harrington 1590'lı yıllarda sifonlu tuvaleti icat etmişti. Torununun zekasıyla büyülenen I.Elizabeth, bu soylu icadı hemen Richmond Sarayı'na yaptırmıştı. Sir John Harrington tuvalette zaman geçirirken okumak için tuvaletin yanına bir de gazete ve dergilik eklemişti. Yani bugün klozette otururken dergi ya da gazete okuyorsanız bunu Sir Harrington'a borçlusunuz. :)
Fikirleriyle Protestanlığın ilk adımlarını atan Alman Keşiş Martin Luther, rahatsızlığı nedeniyle tuvalette saatlerce ıkınmak durumunda kaldığı için ofisinin içine kalıcı bir tuvalet yaptırmıştı. Arkadaşlarına yazdığı mektuplarda, tuvalette verdiği savaşı anlatıyor, bok üzerinden şeytana suçlamalar yapıyordu.
Fransa'da durum ise içler acısıydı. Kral XIV. Louis kendisini ziyaret etmek için Versay Sarayı'na gelen soyluları tuvalet odasında ve oturak üstünde karşılardı. Ve devlet işlerini burada konuşurdu. 1684 yılına kadar bu durum devam etti. XIV. Louis nereye gitse yanında seyyar bir tuvaletçisi her zaman vardı. Yani kral herkesin ortasında rahatça tuvaletini yapıyordu.
XIV. Louis'in öldüğü günlerde bir yasayla saray koridorlarında haftada bir atık temizliği yapılacaktı. Saray koridorlarına atık bırakanlar sadece saraya gelen yabancılar değillerdi. Bir defasında kralın annesinin de bir resmi binanın bahçesine tuvaletini yaparken görülmüştü. O nedenle insanların merdiven altı gibi yerlere tuvaletini yapması genel bir olaydı.
Kralla birlikte Fontainebleau sarayına gidenler, tuvaletlerin sadece dış mekanlara yapılabildiğini göreceklerdi. Yani lortlar ve leydiler sokaklara ve bahçelere tuvaletlerini yapıyorlardı. Bir rivayete göre, kanalizasyon çalışması yapılmadan önce, Paris sokakları insan dışkısından oluşan derelerden geçilmiyordu. Bu dışkı ve pislikler pantolon paçalarına bulaşmasın diye ilk topuklu ayakkabıları erkekler giymişti. Daha sonra bacakları güzel ve boyu uzun gösterdiği için kadınlar da topuklu ayakkabı giymeye başlamıştı.
16. ve 17. yüzyıllarda orta sınıf evlerde Jerry adı verilen koyu renkli lazımlıklar bulunuyordu. Jerry'nin portatif olması 18. yüzyıl salonlarında bile işe yarıyordu. Yemek yiyen soylular sıkıştıklarında hizmetçileri lazımlıklarını getiriyor ve odanın bir köşesinde soylular sıkıntılarını atıyordu. Tuvalete gitmiyordunuz, tuvalet size geliyordu. Bir tarafta yemek yiyenler, diğer tarafta def-i hacette bulunanlar aynı odada bulunmaktan hiç rahatsızlık duymuyorlardı.
18. yüzyıldan itibaren ayrı bir tuvalet fikri hızlıca yayılmıştı. Özellikle evlerin arka bahçesine konulan ve dış oda denilen tuvaletlerin altına çukur kazıyorlardı. Atıklar bu çukurda toplanıyordu. Ez kaza çukura düşen (ki sıkça düşen oluyordu) olursa, çıkabilsinler diye tuvalete halat koyuyorlardı.
Sir John Harrington'un 16. yüzyılda icat ettiği sifonlu tuvaleti sadece büyükannesi I. Elizabeth'i şaşırtmak için yapmıştı ve sadece iki adet üretmişti. Dolayısıyla buluşu dünyaya yayılmamıştı. Ama sifonlu tuvaletler yine Britanyalılar tarafından icat edilmişti. 1775 yılında Alexander Cumming, sifonlu tuvaleti icat etmesinin yanı sıra deliğe bağlı boruları S şekline getirip kokuyu da yok etmeyi başarmıştı. İşte bugün kullanılan klozetlerin babası Alexander Cumming idi. Artık ev sahipleri hacetlerini tencerelere ve kaselere yapmak zorunda kalmıyorlardı. Bu yeni WC'ler sessizdi, temiz ve kokusuzdu. Daha sonraları yapılan modern tasarımlı evlere su tesisatları döşendikçe, sifonlu tuvaletler de yeraltına yapılan kanalizasyon borularıyla kokusuz bir şekilde şehir dışına çıkarılmaya başlandı. 20. yüzyılda ise sifonlu tuvaletlere yapılan küçük uyarlamalarla hem su tasarrufu sağlanmış hem de hijyeni artırmıştı.
Tuvalet kağıdının tarihi, tuvaletin tarihinden ayrı düşünülemez. Çinlilerin 9. yüzyılda tuvalet kağıdı kullandığı biliniyor. Fakat tuvalet kağıdı ancak 1857 yılında New York'lu Joseph Gayetty'nin seri üretimi sonrasında yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Tuvalet kağıtlarındaki ferforje kesikler 1870 yılında, çift kat kağıtlar ise 1940'ta üretilmeye başlanmıştı.
Tuvalet kağıdı üretimi için yoğun ağaç kesimi yapılıyordu. Bunu önlemek adına 1980 yılında Japonlar elektronik ve akıllı tuvalet kağıdı üreterek ağaçları kurtardılar. Bu elektronik tuvalet kağıdı önce spreyi ile temizlik yapıyor ardından üflediği havayla nemi yok ediyordu. Bu yüksek teknoloji aleti, tam anlamıyla kıçlardan elleri çekmiş ve kağıt kullanımını azaltmıştı. Ülkemizde bu son teknoloji tuvalet kağıdı kullanımı var mı, varsa nerelerde kullanılıyor herhangi bir bilgim yok. Bilgisi olan varsa yorum yazabilir ve katkı sağlayabilir.
Not: WC (Su klozeti, Water Closet)
Yazıyı hazırlarken yararlandığım kaynak: Greg Jenner - BİR GÜNDE BİR MİLYON YIL, Taş Devrinden Telefon Çağına Gündelik Yaşamın Merak Edilen Tarihi. Çeviren: Kerem Efendioğlu. indigo kitap.
YERYÜZÜNÜ İNCİR AĞAÇLARI MI KURTARACAK?
- 80 milyon yıldır yeryüzünde var olan incirin tarihi, insandan çok daha eskidir.
- Yeryüzünde 750'den fazla incir türü olduğu söyleniyor. İncir ağacı diğer bütün bitkilerden daha fazla yabanıl hayatı besler. Yeryüzünde 1200 canlı türü incirle beslenir.
- İncir ağacı insanın evriminde ve medeniyetin doğuşunda da rol oynamıştır.
- Her incir türünün döllenmesini sağlayan kendine özgü bir yaban arısı vardır. Bu ortaklık 80 milyon yıl önce gelişmeye başlamıştır.
- Ficus religiosa adıyla bilinen incir türü iki bin yıldan fazladır Budistlerin ve Hinduların ibadetinde yer alıyor.
- Asya'nın tropik ve tropik altı bölgelerinde gelişen kültürler incir ağacını iktidar sembolü ve ibadet yeri olarak gördü. Bunlar arasında banyan adıyla da bilinen Hint incirinin önemli bir yeri vardır.
- Eski Mısır'da firavunların mezarına başka şeylerin yanı sıra kuru incir de konurdu.
- Türkiye'de yetişen incr (Ficus carica) birçok eski medeniyet için önemli bir besin oldu. Sümer kralı Urukagina beş bin yıl önce incirden söz etmiştir. Kral II. Nabukadnezar, Babil'deki asma bahçelere incir ağaçları ektirmiştir. İsrail'in Kral Süleyman'ı incire şarkılarda övgü dizmiştir. Antik Yunan ve Romalılar ise inciri cennetten gönderilen meyve olarak görmüştür.
- Tarih boyunca incir ağacının sadece meyvesi değil, kabuğu, yaprakları, kökleri ve reçinesi ilaç olarak kullanılmıştır.
- Yanardağ bölgelerinde kurumuş lavların arasından önce incir ağaçları yetişir ve diğer bitkilerin yetişmesinin önünü açar. Bilim insanları ağaçtan arındırma nedeniyle yok olan orman bölgelerinde ormanın yeniden gelişmesini hızlandırmak için önce incir ağaçları dikiyor.
- Bütün bunlar iklim değişikliğinin etkileri bakımından incir ağacının gelecek için umut vaat ettiğini gösteriyor.
- Yeryüzünde birçok kültür ve inanç incir ağacını kesmeyi yasaklamıştır. Fakat bu inançlar yavaş yavaş unutulmaya yüz tutuyor. Bunları canlandırmak işimizi kolaylaştıracaktır. (*)
- Tarım bitkisi geliştirmenin ikinci adımı, M.Ö. yaklaşık 4.000 yılında meyve ağaçları ile zeytinsi yemiş ağaçlarını evcilleştirmek oldu. Bunlar arasında zeytin, incir, hurma, nar ve üzüm vardı. Bu ürünleri yetiştirenler tam olarak yerleşik köy hayatına geçen insanlardı.
- Bereketli Hilal'de ilk evcilleştirilen dört meyvenin hepsinin Doğu Akdeniz'in çok ötelerine kadar yayılmış yaban çeşitleri vardı. Zeytin, üzüm ve incir ilk olarak Doğu Akdeniz'de evcilleştirilmişti. (**)
- Ficus carica, meyveleri yenilebilen incirin botanikteki adıdır. Kökeni Küçük Asya'ya dayansa da Kaliforniya'dan Portekiz ve Lübnan'a, Karadeniz kıyılarından Afganistan'ın tepelerine ve Hindistan'ın vadilerine kadar çok geniş bir coğrafyada bulunur.
- En sert kışlarda incir ağaçlarını hendeklere gömmek ve baharda yeniden çıkarmak tuhaf ama bir o kadar da yerleşmiş bir gelenektir. (Sert kışlarda incir ağacını hendeğe gömme geleneğini ilk kez duydum)
- Adem ile Havva'nın cennetten kovulmasına neden olan yasak meyve elma değil, incirmiş. Bütün dinlerde ve inançlarda yaradılış hikayelerinde incire yer verilmiş.
- İncir ağaçları çok eskiden beri kutsal sayılır. Birçok kültürde incir ağacının gövdesinde ruhlar barındırdığına inanılır; kimi iyidir bu ruhların, kimi kötü, kimi de kararsız ama hepsi de konudan bihaber olanların gözünden ıraktır.
- Bir sepet içinde Tiber nehrine bırakılan Romulus ve Remus adlı ikiz kardeşlerin Ficus ruminalis'in köklerine takılmasıyla dişi kurt tarafından bulunduğu rivayet edilir.
- Yahudilikte, incir ağacının altında oturmak, derin, sofuca bir Tevrat çalışması yapmakla ilişkilendirilegelmiştir nicedir. Ve her ne kadar İsa o malum çıplak incir ağacından pek hazzetmese de yaralarına sürdüğünde Hezekiya'yı kurtaran şifalı lapanın incirden yapıldığı söylenir.
- Hazreti Muhammed, cennette görmek istediği bir ağaç varsa onun incir olduğunu söylermiş -Kur'an da incir adıyla anılan bir sure var.
- Buda, tam da bir Ficus religiosa'nın altında meditasyon yaparken erişmiş aydınlanmaya.
- Bedeviler, anlaşmazlıklarını incir ağacının gölgesinde hallederler; Dürziler, incir kabuğunu saygıyla öpüp incir ağacının etrafına kişisel nesnelerini yerleştirerek marifet'e ulaşmak için dua ederler.
- Hem Araplar hem de Yahudiler evlilik hazırlıklarını incir ağacının yanında yaparlar ve önlerine çıkacak her türlü fırtınayı salimen atlatabilecek kadar sağlam yuvalar kurulacağını umarlar.
- Kenya'daki Kikuyu kadınları hamile kalmak istediklerinde kendilerini incir ağaçlarının özsuyuna bularlar ve ne zaman birisi kutsal bir mugumo'yu kesmeye kalkacak olsa yine aynı kadınlar incir ağacını cesurca savunurlar.
- İncir ağacı çeşitli kültürlerde şu isimlerle anılır; kutsal ağaç, dilek ağacı, lanetli ağaç, hayaletli ağaç, esrarengiz ağaç, tekinsiz ağaç, ruh-hırsızı ağaç. (***)
- Heredot, kuru inciri Lidya'da yaşamın on temel nimetlerinden biri olarak saymış.
- Anadolu topraklarında yetişen ve adını Karia bölgesinden alan Ficus carica yani siyah incir, antik uygarlıklarda bolca tüketilen bir meyveydi.
- Anadolu'da halk arasında "yemiş" olarak da adlandırılan incire "ballı darı", "bardacık" şeklinde de isim verilir.
- Anadolu'da halk arasında incirle ilgili çokça inanış var: Muğla/Fethiye'de incir ve ceviz ağaçlarının altında devamlı yatılmayacağına, eğer yatılırsa inme ineceği ya da ölünceye dek sakat kalacağına; İzmir, Balıkesir, Aydın yöresinde incirin yılanı çektiğine ve meyveleri yenmeyen "erkek incir" olan iğlek'in bereket getirdiğine inanılıyor. Manisa/Akhisar civarında, incir ağacından düşenin iflah olmayacağı, ağacın uğursuz olduğuna inanılır. Mersin/Anamur civarında incir ağacının altına kirli su dökülmez, incir odunu yakılmaz.
- Deyimlerimize de girmiş çokça; "darı unundan baklava , incir ağacından oklava olmaz", "ocağında incir ağacı bitmek", "bir çuval inciri berbat etmek", incir çekirdeğini doldurmamak" gibi...
- Eril ve dişil özellikleri aynı anda barındırdığı için olsa gerek incir ağacı hayatın ve aşkın sembolü olarak kabul görmüş. (****)
Sonuç olarak, çok sayıda dinsel ve kültürel birçok söylenceye konu olan incir ağacı, hem insanlık tarihine tanıklık etmiş hem de onu biçimlendirmiştir. Yeryüzünün geleceği açısından incir ağacını ciddiye alsak iyi olur. İlginç bir ağaç çünkü. :)
Yararlandığım Kaynaklar:
(*) - https://www.bbc.com/turkce/vert-earth-38680161
(**) - Jared Diamond, TÜFEK, MİKROP VE ÇELİK, (s: 162-174)
(***) Elif Şafak, KAYIP AĞAÇLAR ADASI, DK.
(****) acikradyo.com.tr
ATATÜRK'ÜN KADINLARIMIZA VERDİĞİ HAKLAR İLE LİDİA POET'İN HUKUK MÜCADELESİ ÜZERİNE
Yarın 30 Ağustos "ZAFER BAYRAMI"nı kutlayacağız. Zafere giden yolda içeride ve dışarıda birçok engelleri aşmışız ve bu uğurda şehitler vermişiz. Bu vesileyle başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere tüm şehitlerimizi sevgi, saygı ve rahmetle anıyorum. Güzel vatanımızı düşman işgalinden kurtardıkları ve bizlere bağımsızlığımızı kazandırdıkları için kendilerine sonsuz minnet duyuyorum.
Şimdi diyeceksiniz ki başlıkla, zafer bayramının ne alakası var? Açıklayayım. Uzun zamandır izlemek istediğim bir dizi vardı ama fırsat bulup izleyememiştim. Bugün Lidia Poet'in Hukuk Mücadelesi adlı altı bölümlük o diziyi izledim. Dizi hakkındaki görüşlerimi yazmadan önce, dizi boyunca ATAM'a rahmet okuduğumu belirtmeliyim. Avrupa ülkelerinden çok önce biz kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıdığı, kız çocuklarına eğitim hakkı verdiği ve de tüm kamu kurum ve kuruluşlarında ayrım yapmadan kadınlara çalışma olanağı sağladığı içindi rahmet okumam. Ben bugün yüksek öğrenimli ve bir kamu kuruluşundan emekli bir kadınsam, bunu tamamen ATATÜRK'ün kurduğu Cumhuriyet'e, dahası ATAM'ın kadınlara verdiği değer ve öneme ve kadınları "insan" olarak kabul etmesine borçlu olduğumun bilincindeyim çünkü. Kasıtlı olarak bunu yok sayanların veya bilincinde olmayan kadınların dönüp tarihe bakmaları gerekmez. Günümüz İslam Ülkeleri ile geri kalmış ülkelerdeki kadınların yaşam tarzlarına, kılık-kıyafetlerine ve eğitim-öğretimlerine bakmaları yeterli olur sanırım.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü bir kez daha sevgi, saygı, minnet ve rahmetle anarken biz kadınları yücelten birkaç sözüne de yer vermek istiyorum.
"Milletimiz güçlü bir millet olmaya azmetmiştir. Bunun gereklerinden biri de kadınlarımızın her konuda yükselmelerini sağlamaktır."
"Ben, saygıdeğer hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, tersine pek çok yönlerde onların üstüne çıkacak bilgi ve kültürle donanacaklarına asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle inananlardanım."
"Kadınlarını okutmayan milletler yıkılmaya mahkumdur."
LİDİA POET'İN HUKUK MÜCADELESİ DİZİSİ
Lidia Poet, 19. yüzyıl İtalya'sında ilk kadın avukattır. Dizide kadın avukatın, mesleğini icra edebilmesi için çektiği zorluklar ile bu zorluklara karşı yılmadan verdiği mücadelesi anlatılmaktadır.
Lidia Poet, 26 Ağustos 1855 yılında Torino'da doğmuştu. Torino Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirmiş ve 17 Haziran 1881'de diplomasını almıştı. Avukatlık yapabilmek için Torino Barosu'na kaydı yapılmışsa da daha sonra başsavcının itirazı sonucu, Baro kaydı iptal edilmiş ve avukatlık yapması yasaklanmıştı. Bu karara karşı temyize başvurmuş ancak yüksek mahkeme yerel mahkemenin verdiği kararı onaylamıştı. Mücadele etmekten yılmayan Lidia Poet, yine avukat olan ağabeyinin yanında önceleri ona yardımcı olmuş -ki ağabeyi bile kardeşinin avukatlık yapmasını hoş karşılamıyor- sonrasında ağabeyinin izni ile ona yardımcılık yapmış ve ondan çok daha başarılı olduğunu kanıtlamıştı. Dizide temyiz mahkemesi sonucunda İtalya'da avukatlık yapamayacağını anlayan Lidia Poet, Cenova'dan kalkacak gemiye binmek üzere özgürlükler ülkesi diye anılan Amerika'ya, daha doğrusu New York'a doğru yola çıkmadan önce ona destek olan kadınların desteği eşliğinde ailesi ile vedalaşıyordu. Ve dizi burada bitiyordu.
Merakımı gidermek için Lidia Poet'in sonraki yaşamı hakkında İnternet'te bir araştırma yaptım. en.wikipedia.org'da şu bilgiyi buldum: "Hayatının geri kalanında Poet uluslararası kadın hareketinde aktif olarak yer aldı. 17 Temmuz 1919 tarih ve 1176 sayılı kanunla kadınların bazı kamu görevlerinde bulunmalarına izin verildi. 1920 yılında 65 yaşında bir kadın olan Lidia Poet'in Baro'ya kaydedilmesi ve resmi olarak avukatlık yapması artık mümkün değildi."
1920 yılında ülkemizde ise Türk milleti olarak kurtuluş mücadelesi veriyorduk. "Ya istiklal ya ölüm" diyerek şehit olmayı göze alan atalarımız verdikleri kurtuluş mücadelesini, 30 Ağustos 1922'de zaferle taçlandırdılar. Ve 29 Ekim 1923'te kurulan Cumhuriyet sonrasında kadınlarımız, hak ve hukuk konularında Avrupalı kadınları geride bıraktılar...
Diziyi biraz da duygusallıkla izledim. Çünkü kızı avukat olan bir anneyim. Ve bu dizide anlatılan İtalya'nın ilk modern avukatı olan Lidia Poet'nin verdiği mücadeleleri izleyince, mücadeleye gerek kalmadan ve hiçbir zorluk çekmeden biz kadınlara eğitim-öğretim ve de çalışma hakkı veren/tanıyan ATATÜRK'ü ve yaptıklarını hatırlatmayı kendime görev saydım. Umarım yazımı okuyanlar, Lidia Poet'in hayatından esinlenilerek çekilmiş olan bu diziyi izledikten sonra ne demek istediğimi çok daha iyi anlayabileceklerdir.
NAZIM HİKMET'İN PEK BİLİNMEYEN YÖNLERİ VE İLK KEZ GÜN YÜZÜNE ÇIKAN FOTOĞRAFLARI
ELVEDA ÜLKEM
Cezayir, Akdeniz'e kıyısı olan, güney bölgeleri Sahra Çölü'ne kadar uzanan, toprak büyüklüğü bakımından Sudan'dan sonra Afrika Kıtası'nın ikinci büyük ülkesi. Başkenti Cezayir şehri. Halkı Arap ve Bedevilerden oluşmakta.
Osmanlı Devleti'nin yükselme döneminde topraklarına kattığı Cezayir, Osmanlılar için önemli olsa gerek türkülerinde, oyun havalarında Cezayir'e yer ve önem verilmiş. Bir de gidenin gelmediği Yemen'e ağıtlar yakılmış...
300 yıldan fazla Osmanlı egemenliğinde kalan Cezayir, Padişah Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı toprağı olmuş. Akdeniz'de korsanlık yapan Hayreddin Paşa (Hızır Reis, ki Kanuni Sultan Süleyman kendisine Barbaros diyordu), Oruç Reis'in ölümü üzerine Padişah Yavuz Sultan Selim'e itaat etti. Sultan Selim de emrine iki bin asker vererek onu Cezayir Beylerbeyi tayin etti. İşte bu tarihten itibaren yani 1518'de Cezayir'de Osmanlı hakimiyeti resmen başladı.
14 Haziran 1830'da Fransızlar Cezayir'i işgal etti. İşgal sonrası ülkede başlayan ayaklanmalar yedi yıl kadar sürdü. Ve nihayet Cezayir'de 132 yıl devam eden Fransızların sömürge yönetimi 5 Temmuz 1962'de ülkenin resmen bağımsızlığını ilan etmesiyle son buldu.
Cezayir ile ilgili bu kısa tarihi neden yazdım? Dünyaca ünlü Enrico Macias'ın çok hüzünlü bestesi "Adieu mon pays" (Elveda Ülkem) şarkısını dinlerken, şarkının bir gemide yazıldığı ve gemi yolculuğunun öncesi geldi aklıma. Belki bu şarkıyı dinlerken sizler de hikayesini bilirseniz, dilini anlamasanız bile şarkıdaki ülke özlemini ve sevgisini derinden hissedersiniz diye yazmak istedim.
1961 yılında Cezayir bağımsızlık savaşının kızıştığı günlerde, Cezayir'in bağımsızlığına karşı olan ve Fransızların tarafını tutan Cezayir'deki Yahudi ve Avrupa kökenliler, direnişçiler tarafından öldürülür. İşte öldürülenlerden biri de Gaston Gherenassia'nın kayınbabasıdır. Bunun üzerine Gaston eşini de yanına alarak bir daha dönmemek üzere Cezayir'den ayrılıp Paris'e gider. Yaptığı gemi yolculuğu sırasında da ayrıldığına üzüldüğü ülkesi için "Elveda Ülkem" şarkısını yazar. 1962 yılında şarkıyı TV'de seslendirmesi üzerine şarkı, Fransızca konuşulan ülkelerde ve sömürgelerde tanınır ve sevilir. Üne kavuşan Gaston Gherenassia'da adını değiştirir ve Enrico Macias olur.
Adieu mon Pays adlı şarkıyı dinlemek için linki tıklayabilirsiniz:
https://www.youtube.com/watch?v=1hXaatUJwvI
Osmanlı Devleti'nde de günümüze ulaşan Cezayir için yakılmış türkü ve oyun havası vardır ve "Cezayir" adı ile anılmaktadır. Cumhuriyet döneminde ise, ünlü şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın "CEZAYİR TÜRKÜSÜ" başlıklı şiirini Cezayir için yazdığını biliyor muydunuz? Bu şiiri merak edenler "siirakademisi.com" web sayfasından okuyabilirler.
"Cezayir'in Harmanları Savrulur" adlı tarihi türküyü ve oyununu linki tıklayarak izleyebilirsiniz.
https://www.youtube.com/watch?v=6_hqk3ziyGU
Notlar:
- "Kara ayak" / "Pied-noir" : Kuzey Afrika'da, özellikle Cezayir'de doğmuş, büyümüş Fransızların takma adı. (Louis Althusser, Gelecek Uzun Sürer)
- Cezayir doğumlu Fransız filozof Albert Camus'a da "kara ayak" diyorlar mıydı acaba? Düşünmeden edemiyorum. Böyle düşünmemin nedeni; 1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Camus'nun ödül sonrası verdiği röportajda saklı.
- Cezayir bağımsızlık savaşı (1 Kasım 1954 - 19 Mart 1962) sekiz yıl sürmüştür.
DİSTOPİK BİR HİKAYE; DALGA
Nereden, nasıl başlasam bilemiyorum. Giulio Cavalli'nin "DALGA" kitabını okumayı yeni bitirdim. Sarsılmadım desem yalan olur. Aslında distopik hikayeleri okumaya alışığım. Hatta okuduğum distopik kitapların adlarını da verebilirim;
-George Orwell, 1984 / -William Golding, Sineklerin Tanrısı / -Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya / -Anthony Burgess, Otomatik Portakal / -Jose Saramago, Körlük. Bir de distopyanın şafağı sayılan Yevgeniy İvanoviç Zamyatin'in "BİZ" adlı kitabını da ekleyebilirim.
Peki, DALGA beni neden bu kadar sarstı? Çünkü yazar, günümüzde yaşanan ve ülkeler için ciddi bir kriz olarak görülen sığınmacılar sorununu ve göçmenlerin dalga dalga Roma'ya bağlı sakin ve küçük bir kasaba olan DF'ye akışlarını anlatırken kasaba halkının kriz anlarında yaşanan hallerine dikkat çekerek, insanlık ve insani değerleri sorgulatıyor bizlere. Hem de en acımasız ve sert bir gerçekçilikle. Belki de kısa bir zaman sonra romanda geçen olayların, yaşanabileceğini okura düşündürtmesinden kaynaklı bir sarsıcılığı da var diyebilirim. Kitabı bitirdikten sonra, "neden olmasın" diye düşündüğümü itiraf etmeliyim.
İtalyan yazar Giulio Cavalli ilk kez Türkçeyle buluşuyor Dalga kitabı ile. Cavalli, 1977'de Milano'da doğdu. Roman ve oyun yazarlığının yanı sıra Left Dergisi ve çeşitli gazetelerde yazıyor. Politik oyunları ve İtalyan mafyasının perde arkasını ele aldığı kitaplarıyla tanınıyor. 2018'de Dalga'yı, ve 2021'de bu romanın devamı niteliğindeki Yepyeni Ahit'i yayımladı.
Giulio Cavalli - Dalga - Arka Kapak Tanıtımından
"Sakin bir balıkçı kasabası olan DF'nin yazgısı, yaşlı balıkçı Ventimiglia'nın denizde bir ceset bulmasıyla kabusa evrilir. Daha ilk cesedin kimliği teşhis edilemeden kasabanın kıyılarına başka cesetler sürüklenir. Her açıdan birbirinin tıpatıp benzeri cesetlerin sayısı kısa sürede on binleri geçtiğinde hükümetten destek göremeyen DF, sorunu kendi yöntemleriyle çözmeye karar verir. Ve başlangıçta toplum sağlığının korunması amacıyla yürütülen eylem planı zamanla çığırından çıkar..."
Benim Yorumum
Giulio Cavalli, kitabında dalgayı hem gerçek anlamında hem de metaforik olarak göçmenler sorununa dikkat çekmek için kullanmış, ki bu adı ben çok isabetli buldum.. Çünkü göçmenlerin, yerli halk arasında "şeyleşmesini" çok çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Kitapla ilgili fazla bir ayrıntı vermek istemiyorum ama kafama takılan "şu şeyler" konusuna birazcık açıklık getirmek istiyorum. "Şu şeyler" diye bahsedilen denizden gelen insan cesetleri. Nihayetinde ölü de olsalar onlar yaşarlarken birer insandılar, madde veya eşya değildiler! Denizden istikrarlı bir şekilde her 48 saatte bir dalgalar halinde gelen on binlerce cesede "şu şeyler" ve bu cesetlerin depolandığı hangarlara "şu şeyler mezarlığı" denilerek insanları metalaştırmak insanlığa sığar mı, diye sordurtuyor yazar. İster istemez bunu düşünüyorsunuz. Ve romanın ilerleyen sayfalarında bu metalaştırma işinin cesetlerin her bir parçasından maksimum fayda sağlanacak biçimde pratiğe döküldüğünü hayretler içinde kalarak okuyorsunuz! Hatta tiksinerek!
İtalya'nın küçük bir sahil kasabasında geçen hikaye bilinmeyen bir zamanda geçmektedir. Kitabı okurken, aslında zamanın bir öneminin olmadığını çünkü bu insanlık ayıbı tablonun bugünü resmettiğini, DF adlı kasabanın dünyanın diğer yerlerini de temsil ettiğini anlayabiliyoruz. Tehlike dışarıdan göçmenlerle mi (sığınmacılar) geliyor (ölü bile olsalar), yoksa asıl tehlike insanın kendisi midir? Yani tehlike içte midir? İşte bu soruya cevap aranıyor.
Kitaptan Alıntılar
- Lilly, dalganın getirdiği ve gördüğü cesedi şöyle tanımlıyor: "Afrikalıydı galiba. Türk. Güneyli ya da Doğulu. Bizden biri değil. Sokakta karşılaşabileceğimiz insanlardan değil." (s: 33)
- "Yaklaşan bir felaketin işaretlerini hafife almak, onun gelip bizi hazırlıksız yakalaması için bir davettir." (s:34)
- "Savaşlar kişinin emrinde olan orduyla yapılır." (s:48)
- "Bazı devrimler işte böyle, tıkanıklığı tesadüf eseri tahliye etmeyi başaran bir öfkeden doğar." (s:94)
- "Tondini'nin hangarı, DF'deki herkesin ağzında şu şeyler mezarlığı olup çıkmıştı." (s:101)
- "Mutfak, yaşam gibidir: Evrensel boyutta nefret duyulan şey zamanla kabul edilir hale geliyor ve sonunda da çok arzulanan bir şey olup çıkıyor. Ölüleri şimdi yemeye başlayan şu DF'li yabaniler hakkındaki uluslararası basının verdiği yanıt üzerine Cattori şüphelerini dile getirdiğinde, ona yılan balıklarını anlattım." (s:151)
- "Önce seni yok sayarlar, sonra seninle alay ederler ve sana savaş açarlar. Sonunda sen kazanırsın." (s:152)
- "Göz yuvarları çorbası, dil fileto: Gelgitlerin bize taşıdığı bu etlerin hiçbir kısmı atılmaz. Hem de hiç. Tıpkı domuz eti gibi." (s:152)
- "Propagandanın işe yaraması için tanık olmaması gerekir: DF hakkında anlattıkları mutluluk, gitgide daha da korkak bir itaat haline gelen bir umuttur." (s:169)
- "O akılcıdır. Sağduyu, yenilmez güçler tarafından satın alınır, aykırı düşünenler her zaman haklıdır. Her zaman." (s:178)
- "Ve zengin oldu, daha önce olduğundan daha zengin oldu. Çok normal: Kimi felsefe yapar, kimi iş yapar ve kimi para kazanır, felsefe yapanlara da sadece başkalarının kazancı hakkında ahlak dersi vermek kalır." (s:178)
- " Cesetler mi? O şeyler hakkında cevap verme yetkim yok. Benim için onlar artık ceset falan değiller: hoş kokulu uçucuları buharlaştıran mumlar, hani şu porselen buhurdanlıklarda kullanılan alüminyum kenarlılardan. Onlar artık bundan ibaret." (s:185)
Kitap 222 sayfa ve iki bölümden oluşuyor. Devamı olan kitap Türkçeye çevrildiğinde onu da okumak isterim...
Notlar:
1- William Golding'in "Sineklerin Tanrısı" kitabıyla ilgili yazımı okumak isterseniz, linki tıklayınız: https://sahriye.blogspot.com/2013/02/cocuklarda-siddet-william-golding-in.html
2- Anthony Burgess'in "Otomatik Portakal" kitabıyla ilgili yazımı okumak için linki tıklayınız: https://sahriye.blogspot.com/2021/09/otomatik-portakal-anthony-burgessin.html
CAMPANULA (ÇANÇİÇEĞİ)
Tek, iki ya da çok yıllık otlardır. Çiçek kurulu tek ya da çok çiçeklidir. Çanak beş parçalıdır. Taç beş parçalı çan biçimlidir. Cins adı Latince küçük çan anlamına gelir. Cinsin taç yapısına işaret eder.
Çiçekleri mavi, menekşe ya da leylak renklidir. Az da olsa beyaz renkli olanları da vardır. Cins özellikle Akdeniz havzası olmak üzere kuzey yarımküreye özgüdür. Rapunzel masalında cadıdan alınan bitkinin çançiçeği olduğu düşünülür.
MİTOLOJİK HİKAYESİ:
Aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite bakana güzellikten başka bir şey göstermeyen, diğer tanrıçaların peşinde olduğu sihirli aynasını kaybetmiş. Kaybolan aynayı fakir bir çoban çocuk bulmuş. Aphrodite bunu öğrenince, oğlu Eros'tan aynayı almasını istemiş. Ancak aynadaki görüntüsü karşısında büyülenen çocuk, Eros'a aynayı vermeyi reddetmiş. Aynayı zorla almaya çalışan Eros'la çocuk mücadele ederken yanlışlıkla ayna kırılmış ve binlerce parçaya bölünmüş. Efsaneye göre aynanın parçalarının düştüğü her yerde de çançiçekleri yeşermiş.
ENDEMİK TÜYLÜ ÇANÇİÇEĞİ
Dünyada sadece Kuşadası Dilek Yarımadası ve Söke/Doğanbey'de yetişen tüylü çançiçeği, Nisan ile Haziran ayları arasında mor çiçeklerini açar.
Çançiçeklerinin (Campanula) dünyada 300 türü bulunmaktadır. Ama tüylü dokusuyla bu türlerden ayrılan endemik çançiçeği (campanula tomentosa) Dilek Yarımadası'nda kaya ve duvar diplerinde yaşam bulmaktadır.
Türkiye için önemli bir değere sahip olan bu çiçeğin korunmasına Milli Parklar yetkililerince çok özen gösteriliyor. Dünya Koruma Birliği'nin Kırmızı Listesi'nde yer alan çiçeği koparanlara ya da zarar verenlere para cezası uygulanmaktadır. Nesli tükenmekte olan tüylü çançiçeğini koparanlara, 2872 Sayılı Çevre Kanununun 20. maddesi gereğince 244 bin 315 TL ceza kesilmektedir. Bu ceza miktarı 2023 yılı için belirlenmiş olup, her yıl artırılmaktadır.
Not: Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.
Yazı İçin Kaynaklar:
--kocaelibitkileri.com
--birgun.net
HI BARBIE, HI KEN...
Yazıya başlamadan önce şunu belirtmeliyim ki yazıda spoiler vermemek amacıyla filme dair sadece çıkarımlar bulunmaktadır. Filmin tamamı başka birçok güzel mesaj içermesine rağmen yazıyı kısa tutmak amacıyla bir kısmına yer verdim. Bu nedenle Barbie filmini izlemenizi tavsiye ederim :)
Son 20 yıldır nörolojik görüntülemeler, davranış genetiği, gelişim psikolojisi ve nöropsikoloji araştırmaları gösteriyor ki bir çocuk 400'den fazla psikolojik özellikle dünyaya gelir ve bu özellikler çocuk büyüdükçe ortaya çıkar. (Dr. Russel Barkley) Hiçbir çocuğun ruhu sizlerin yazmasını beklediği boş bir levha değildir. Hayatın içindeki etkileşim, dünyayı deneyimlemek, hayatı yaşıyor olmak, acı ve tatlı duyguları hissetmek bu psikolojik özelliklerin form değişimine neden olur. Ve bu değişimin yönü sizin seçimlerinize bağlıdır. Mutluluğu mu yoksa acıyı mı tercih ediyorsunuz? İyiyi ve kötüyü nasıl tanımlıyorsunuz? Hayatı gerçekten yaşıyor olmak bir mühendislik harikası gibi her şeyi kendi istek ve arzularınıza göre dizayn etmekle mi mümkündür? (Barbie Dünyası) Ya da karanlığın sadece henüz sökmemiş bir şafaktan geldiğinin farkında olmakla mı? (Gerçek Dünya) İşte Barbie filminin yaratıcıları Barbie'nin sihirli dünyasını hepimiz için öyle bir noktaya getiriyor ki insan olmanın muhteşemliğine, her türlü duygunun zıttı ile varoluşunun ruhun genişlemesini sağladığı ve dengenin evrenin temel yasası oluşuna değinerek her yaş grubu için izlenesi kılıyor.
Barbie ve Ken'nin kendi bulundukları dünyadan çıkıp gerçek dünyayı deneyimledikten sonra kadın ve erkek odaklı bir hayat yaratımının iki tarafı da hiç mutlu etmediği gibi tam olarak varoluş sancılarına sebep olduğunu kavramaları ve kendi potansiyellerini keşfetmenin tek yolunun dengede bir hayat olması gerektiğini anlamaları onları "çocuk olmaktan yetişkin olmaya" geçiriyor. Filmin senaristleri bu noktada büyümüş olduğunu düşünen yaşı büyük kişilere de gerçek anlamda "yetişkin" olmanın idrak etmekten, bakış açısını geliştirmekten ve değişim için kendine düşen sorumluluğu almaktan geçtiğini göstermiş oluyor. Barbie ve Ken sevgili olduklarından aslında şunu fark etmemizi istiyor; ilişkiler sahip olabileceğimiz en büyük aynalardır. Partneriniz size bir şeyler söyler ve bunu kendi bakış açısından çok basit bir şekilde söyleyebilir. Ama bu söylediği şey sizi tetikliyorsa öfkelendirip, sinirlendiriyorsa, kızgın hale getiriyorsa, o zaman içinizde bir yarayı deştiği anlamına gelir. Ve bu durum size iki şeyden birini yapma fırsatı verir. Birincisi, o kişinin ruhunuzun ve savunmasızlığınızın derinliklerine inmesini engelleyin, izin vermeyin, direninin, savunun, yaralarınızı yok sayın, duvarlarınızı yüksek tutun ve savaşı sürdürün. Ya da ikincisi, bunun iyileşmeniz ve bu duyguyu bırakmanız için bir fırsat olduğunun bilincine varın, kendi içinize bakın, sorgulayın, iyileşin, dönüşün. Seçim sizin..
Hepimiz çocukluk dönemimizde "görülmek" istedik. Yaptıklarımızın, başarılarımızın, oluşturduklarımızın, duygularımızın hatta söylemediklerimizin bile görülmesini, takdir edilmesini, onaylanmasını istedik. Ve büyüdük. Büyüdük ama yapmamız gereken bir değişimde, almamız gereken bir kararda, yaratmak istediğimiz bir şeyde gereken çaba ve cesareti gösteremediğimizde yani en özünde aslında dışarıya tersini gösteriyor olsak da KENDİMİZE GÜVENEMEDİĞİMİZDE... İşte orada o içimizdeki çocuk büyürken eksik kaldığı şeyi yani "görülmeyi" istiyor. Ve bunu da en yakınında kendi kalbine dokunan, ruhunu teslim ettiği diğer yarısından talep ediyor. Bu nedenle tüm hayat döngünüz boyunca filmin başlangıç sahnesinde olduğu gibi şunu unutmamalısınız. Hi Barbie, Hi Ken... Yani kısaca; seni görüyorum ve seni seviyorum...
Not: Barbie filmini sinemada izleyip, bu güzel ve özel yazıyı yazan konuk yazar canım kızıma teşekkürlerimle...Seninle gurur duyuyorum.
Görsel, onedio.com'dan alıntıdır.