Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2025 Cumartesi

 


ATATÜRK'ÜN PEK BİLİNMEYEN İZMİR HATIRASI




Atatürk'ün eşi Latife Hanım, Atatürk'le yaşadıkları döneme ait konuşmamasıyla bilinir. Ama gazete arşivlerini tararken 1956 tarihli Dünya gazetesinde bir röportaja rastladım. Bu röportajda neden hiç konuşmadığını "Bana bir gün 'Askerce söz ver...' dedi. 'Beraber geçen hayatımıza ait hiçbir gazeteciye bir şey söylemeyeceksin.' Ben de kendisine askerce söz verdim. Sözümde duruyorum..." sözleriyle anlatıyor.

Latife Hanım'la yapılan bu söyleşide ilginç bir anekdot da yer alıyor. Latife Hanım anlatıyor:

"Evli bulunduğumuz sıralarda idi. İzmir'de idik. Doktorların tavsiyeleri mucibince gayet asude bir hayat geçirmesi, istirahat etmesi lazımdı. Bu tavsiyelere birkaç gün riayet edebildi. Geceleri bir türlü uyuyamıyordu. Bir gece, 'Latife...'dedi. 'Atlı tramvaya binmek istiyorum. Haber ver hep beraber gidelim.'

İstirahat etmesi için rica ettim. Kabul etmediler. Yavere haber verdim. Tramvayın hazır edilmesi için telefon edildi. Hep beraber gittik. Yaşlıca bir sürücü atları kamçılıyordu. Atatürk, 'Baba...' dedi. 'Kamçı vurmadan süremez misin?'

Sürücü vazifesinin ehli bir adam tavrıyla, 'Tabii sürülemez paşam. Yürümezler..' deyince Atatürk yerinden fırladı: 'Durdur atları. Yerine ben geçeceğim.'

Bir hamlede sürücünün yerine geçti. Dizginleri eline aldı. Kamçıyı havada şaklatarak atları sürmeye başladı. Tuhaf değil mi? Atlar daha hızlı gidiyordu. İhtiyara döndü:

'Nasıl idare edebiliyor muyum? Ben de senin gibi idareciyim. Ben de yüzlerce, binlerce, on binlerce insanı idare ettim. Onları ölüme giden yola seve seve naklettim. Fakat kamçı kullanmadım...' dedi.


Yazarın Yorumu: "Aslında gerçek Atatürk ile Türkiye bir türlü tanışamadı. Karşıdevrimciler tüm güçleriyle karaladılar. Hala da öyle. Kendine Atatürkçü diyenler için de konforlu bir alan oldu. Sadece ismini maddi manevi kullandılar, devrimci Atatürk'ü unutturup bürokratik oligarşinin örtüsü yaptılar."


Kaynak: Saklı Gerçekler TARİHLE HESAPLAŞMA TÜRK NAZİLER, MUSTAFA HOŞ. Destek Yayınları, s:83-84.

Görsel: RAY HABER (ESKİ İZMİR Facebook Sayfası)



29 Ağustos 2023 Salı

 


ATATÜRK'ÜN KADINLARIMIZA VERDİĞİ HAKLAR İLE LİDİA POET'İN HUKUK MÜCADELESİ ÜZERİNE


Yarın 30 Ağustos "ZAFER BAYRAMI"nı kutlayacağız. Zafere giden yolda içeride ve dışarıda birçok engelleri aşmışız ve bu uğurda şehitler vermişiz. Bu vesileyle başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere tüm şehitlerimizi sevgi, saygı ve rahmetle anıyorum. Güzel vatanımızı düşman işgalinden kurtardıkları ve bizlere bağımsızlığımızı kazandırdıkları için kendilerine sonsuz minnet duyuyorum.

Şimdi diyeceksiniz ki başlıkla, zafer bayramının ne alakası var? Açıklayayım. Uzun zamandır izlemek istediğim bir dizi vardı ama fırsat bulup izleyememiştim. Bugün  Lidia Poet'in Hukuk Mücadelesi adlı altı bölümlük o diziyi izledim. Dizi hakkındaki görüşlerimi yazmadan önce, dizi boyunca ATAM'a rahmet okuduğumu belirtmeliyim. Avrupa ülkelerinden çok önce biz kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıdığı, kız çocuklarına eğitim hakkı verdiği  ve de tüm kamu kurum ve kuruluşlarında ayrım yapmadan kadınlara çalışma olanağı sağladığı içindi rahmet okumam. Ben bugün yüksek öğrenimli ve bir kamu kuruluşundan emekli bir kadınsam, bunu tamamen ATATÜRK'ün kurduğu Cumhuriyet'e,  dahası ATAM'ın kadınlara verdiği değer ve öneme ve kadınları "insan" olarak kabul etmesine borçlu olduğumun bilincindeyim çünkü. Kasıtlı olarak bunu yok sayanların veya bilincinde olmayan kadınların dönüp tarihe bakmaları gerekmez. Günümüz İslam Ülkeleri ile geri kalmış ülkelerdeki kadınların yaşam tarzlarına, kılık-kıyafetlerine ve eğitim-öğretimlerine bakmaları yeterli olur sanırım. 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü bir kez daha sevgi, saygı, minnet ve rahmetle anarken biz kadınları yücelten birkaç sözüne de yer vermek istiyorum.

"Milletimiz güçlü bir millet olmaya azmetmiştir. Bunun gereklerinden biri de kadınlarımızın her konuda yükselmelerini sağlamaktır."

"Ben, saygıdeğer hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, tersine pek çok yönlerde onların üstüne çıkacak bilgi ve kültürle donanacaklarına asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle inananlardanım."

"Kadınlarını okutmayan milletler yıkılmaya mahkumdur."

LİDİA POET'İN HUKUK MÜCADELESİ DİZİSİ 

Lidia Poet, 19. yüzyıl İtalya'sında ilk kadın avukattır. Dizide kadın avukatın, mesleğini icra edebilmesi için çektiği zorluklar ile bu zorluklara karşı  yılmadan verdiği mücadelesi anlatılmaktadır. 

Lidia Poet, 26 Ağustos 1855 yılında Torino'da doğmuştu. Torino Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirmiş ve 17 Haziran 1881'de diplomasını almıştı. Avukatlık yapabilmek için Torino Barosu'na kaydı yapılmışsa da daha sonra başsavcının itirazı sonucu, Baro kaydı iptal edilmiş ve avukatlık yapması yasaklanmıştı. Bu karara karşı temyize başvurmuş ancak yüksek mahkeme yerel mahkemenin verdiği kararı onaylamıştı. Mücadele etmekten yılmayan Lidia Poet, yine avukat olan ağabeyinin yanında önceleri ona yardımcı olmuş -ki ağabeyi bile kardeşinin avukatlık yapmasını hoş karşılamıyor- sonrasında ağabeyinin izni ile ona yardımcılık yapmış ve ondan çok daha başarılı olduğunu kanıtlamıştı. Dizide temyiz mahkemesi sonucunda İtalya'da avukatlık yapamayacağını anlayan Lidia Poet, Cenova'dan kalkacak gemiye binmek üzere özgürlükler ülkesi diye anılan Amerika'ya, daha doğrusu New York'a doğru yola çıkmadan önce ona destek olan kadınların desteği eşliğinde ailesi ile vedalaşıyordu. Ve dizi burada bitiyordu.

Merakımı gidermek için Lidia Poet'in sonraki yaşamı hakkında İnternet'te bir araştırma yaptım. en.wikipedia.org'da şu bilgiyi buldum: "Hayatının geri kalanında Poet uluslararası kadın hareketinde aktif olarak yer aldı. 17 Temmuz 1919 tarih ve 1176 sayılı kanunla kadınların bazı kamu görevlerinde bulunmalarına izin verildi. 1920 yılında 65 yaşında bir kadın olan Lidia Poet'in Baro'ya kaydedilmesi ve resmi olarak avukatlık yapması artık mümkün değildi." 

1920 yılında ülkemizde ise Türk milleti olarak kurtuluş mücadelesi veriyorduk. "Ya istiklal ya ölüm" diyerek şehit olmayı göze alan atalarımız verdikleri kurtuluş mücadelesini, 30 Ağustos 1922'de zaferle taçlandırdılar. Ve 29 Ekim 1923'te kurulan Cumhuriyet sonrasında kadınlarımız, hak ve hukuk konularında Avrupalı kadınları geride bıraktılar...

Diziyi biraz da duygusallıkla izledim. Çünkü kızı avukat olan bir anneyim. Ve bu dizide anlatılan İtalya'nın ilk modern avukatı olan Lidia Poet'nin verdiği mücadeleleri izleyince, mücadeleye gerek kalmadan ve hiçbir zorluk çekmeden biz kadınlara eğitim-öğretim ve de çalışma hakkı veren/tanıyan ATATÜRK'ü ve yaptıklarını hatırlatmayı kendime görev saydım. Umarım yazımı okuyanlar, Lidia Poet'in hayatından esinlenilerek çekilmiş olan bu diziyi izledikten sonra ne demek istediğimi çok daha iyi anlayabileceklerdir.



27 Mayıs 2023 Cumartesi

 



NÜZHET; NAZIM HİKMET'İN 'MİNNACIK' KADINININ BİLİNMEYEN HAYATI




Nazım Hikmet'in " O mavi bir devdi. / Minnacık bir kadını sevdi." dizeleriyle başlayan şiirindeki minnacık kadını merak etmeyen yoktur sanırım. O minnacık kadın, Nazım Hikmet'in ilk eşi Nüzhet Berkin'dir. Hakkında çok az şey bilinen ama kendisinden bahsedilirken adının yanına mutlaka "hanım" eklenen. Nazım Hikmet'in şiirler yazdığı diğer kadınlar sadece adlarıyla anılırken hem de.

Cambridge Üniversitesi öğretim üyelerinden Arın Dilligil Bayraktaroğlu, Nüzhet Berkin'in yaşam öyküsünü kaleme aldığı kitabının "Sunuş" yazısında, Nüzhet Hanımı tanıyanlar, onun nezaketi, zarafeti ve ayakta kalma azmi açısından ne kadar büyük bir kişilik olduğunu bilirler diyerek kitabın adının "NÜZHET" olmasından, isminin yanına hanım koymadığı için hem ailesinden hem de okurlardan özür diler. Bu özrün nedenini kitabı okuyup bitirince anladım ve yazara hak verdim. Onun hakkında bilgi sahibi olunca, ben Nüzhet Hanım'ın azmini, kararlılığını ve hayatta dik duruşunu çok sevdim diyebilirim.

Kitap, iki bölümden oluşuyor. Birinci Bölüm, Osmanlı Günleri. İkinci Bölüm, Cumhuriyet Günleri. Dolayısıyla kitap Nüzhet Berkin'in ve yakın çevresinin yaşadıklarını anlatırken tarihimizin 1876'dan başlayıp 1987' yılına dek süren yüz yıllık  sosyal, siyasal ve tarihsel değişimlerini de aktarması bakımından çok önemli.

Nüzhet Hanım'ın ailesi Kafkas göçmenidir. Annesi Hoşnaz Hanım ve ablası Kevser Hanım, öksüz kalınca küçük yaşta saraya verilirler. Annesi Hoşnaz Hanım Saray eğitimi almış ve yaşı gelince evlendirilerek saraydan çıkarılmış. Kısa bir süre sonra eşi ölmüş. İkinci evliliğini İsmet Bey'le yapan Hoşnaz Hanım'ın üç çocuğu olmuş. Kızları Melahat ve Nüzhet ile oğlu Refik.

Nüzhet 1900 yılında doğar. Aynı yıl babası ölür. Henüz yedi aylık bir bebektir.  Annesi onu sarayda gördüğü eğitimle yetiştirir. Hoşnaz Hanım, büyük kızı Melahat'i İtthat ve Terakki'ye mensup "Taninci" lakabıyla anılan Muhiddin Birgen'le evlendirir ve hep beraber yaşamaya başlarlar. O sıralar Nüzhet 12 yaşındadır ve bundan sonra Muhiddin Bey'i baba olarak bilecek ve hep sevgi ve saygı gösterecektir.

Nişantaşı'nda oturdukları apartman komşusu olan Hikmet Bey'in oğlu Nazım'la çocukluk arkadaşıdır Nüzhet. Sokakta karşılaştıklarında sohbet ederler. İleriki yıllarda yolları ayrılsa da Batum'da Nazım Hikmet'le karşılaşırlar. Ve Moskova'da eğitim gören Nazım'ın yanına giden Nüzhet, orada Rus usulüne göre onunla evlenir. Ailesi ise o sıralar Bakü'dedir ve bu evliliğe babası olarak gördüğü Muhiddin Bey, sıcak bakmaz. Zaten çift de kısa süre sonra, Nüzhet'in isteğiyle ayrılırlar. Nazım Hikmet bu ayrılığı kabul etmekte zorlanır ve Nüzhet'i hicveden sövgü dolu şiirler yazar. 

Nüzhet Hanım, Nazım'dan ayrıldıktan sonra Mehmet Servet Berkin ile evlenir ve ondan Güner (Baykal) ve Fatma Gülsen (Çizmeli) adlarında iki kızı olur. Sakin ve mutlu bir hayat sürdüren Nüzhet Hanım 1989'da hayata veda eder.




Eğitimli bir ailenin kızı olarak büyüyen Nüzhet Hanım, çok iyi yetişmiş, iki yabancı dil bilen (Almanca ve Fransızca) çevirmen ve öğretmendir. Cumhuriyetin kuruluşuna tanık olmuş ve Moskova'daki eğitimi sırasında sosyalizmin kuruluşunu da gözlemlemek imkanı bulmuştur. Kendisini tanımlamak gerekirse, Nüzhet Hanım tam bir Cumhuriyet kadınıdır. 

Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk dönemleri hakkında tarihsel ve toplumsal bilgileri öğrenmek veya bildiklerinizi yeniden hatırlamak için kitabı okumanızı öneririm. Roman tarzında yazıldığı için oldukça akıcı ve bir solukta okunuyor kitap.

Kitapta adı geçen Cumhuriyet Tarihi için önemli kişilerin adlarını kısaca yazmak isterim. Belki bu isimler hakkında araştırma yapabilirsiniz. Yazacağım kişiler anılmayı hak ediyorlar. Çünkü Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında büyük işler başarmışlar.

Muhiddin Birgen (1885-1951). Siyasetçi, gazeteci, Felsefe ve Edebiyat öğretmeni, Matbuat Umum Müdürü, Kooperatifçi, Azerbaycan Pedagoji Enstitüsü ve Üniversitenin Türkoloji bölümünde öğretim görevlisi.

Mehmet Servet Berkin (1899-1941). Felsefeci, sosyolog, yazar, eğitimci. Nüzhet Hanım'ın ikinci eşi.

Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976). Yazar, iktisatçı, tarihçi.

Agah Sırrı Levend (1893-1978). Edebiyat tarihçisi, siyasetçi, yazar.

Hilmi Ziya Ülken (1901-1974). Felsefeci, sosyolog, akademisyen, düşünür, yazar.

Reşat Nuri Güntekin (1889-1956). Yazar ve öğretmen.


Kitaptan Notlar:

- İstanbul işgal altındayken işgal askerleri, Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçişlerde(Üsküdar-Beyazıt arası) Osmanlılardan pasaport soruyorlarmış, ki ilk kez okudum bu durumu.

- Mustafa Kemal Paşa, Ankara'da Muhiddin Berkin ve Nüzhet Hanım'la birlikte yemek yer. Yemekte Nüzhet'e, Fransızca soru soran Atatürk, Nüzhet'in verdiği cevaptan çok etkilenir ve ona bir hediye vermek ister. O anda  önünde duran mercan tespihi "Benden bir hatıra olarak saklarsın" diyerek Nüzhet'e uzatır. Aynı tespihi halen Nüzhet Hanım'ın büyük kızı Güner Baykal saklamaktadır. 

- Nüzhet'in ablası Melahat ve baba bildiği eniştesi Muhiddin Birgen'in kızı Asude Zeybekoğlu, evlendikten sonra Matbuat Müdürlüğü'nde çalışmaya başlar. 1936 yılında müdürü Vedat Nedim Tör, İsmet Paşa tarafından İsviçre'nin Montreux Şatosu'nda Boğazlarla ilgili yapılacak görüşmeleri takip etmek üzere görevlendirilince yanına henüz 22 yaşında olan Asude Zeybekoğlu'nu da alır. 22 Haziran-20 Temmuz arası yapılan görüşmeleri basın locasından izleyen Asude Zeybekoğlu, Türkiye'ye gönderilen günlük raporların hazırlanmasında yardımcı olur.

- Eşinin erken ölümü üzerine iki çocuğuna bakmak için Ankara Kız Lisesi'nde Fransızca öğretmenliğine başlayan Nüzhet Berkin'in öğrencileri arasında ünlü şair Can Yücel'in kızı Canan Yücel ile İsmet İnönü'nün kızı Özden İnönü de vardır. Ayrıca Canan Yücel ve Özden İnönü aynı okulda okuyan Nüzhet Hanım'ın büyük kızı Güner'in de okul arkadaşıdırlar.





Fotoğraflar tarafımdan kitaptan alındı.

20 Mart 2023 Pazartesi

 


ATATÜRK, "BATI CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK" FİLMİ İÇİN NE DEMİŞTİ?




Savaş karşıtlığını en iyi anlatan kitaplardan biri olan Erich Maria Remarque'ın (1898-1970) "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" romanı, değişik zamanlarda  sinemaya uyarlanmıştır. En son, 2023 Oscar Ödüllerinden dördünü kazanan Alman yapımı "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" filmi, Remarque'ın aynı adlı romanından uyarlandığı için romanı, yeniden gündeme taşıdı. Roman, Batılıların "Büyük Savaş" diye adlandırdıkları I.Dünya Savaşı'nın vahşetini anlatıyor. 

9 dalda Oscar'a aday gösterilen filmin aldığı ödüller ise şöyle: 1- En iyi uluslararası film, 2- En iyi sinematografi, 3- En iyi film müziği, 4- En iyi yapım tasarımı. Eklemeliyim ki, Rusya-Ukrayna Savaşı sürerken, savaş karşıtı bu filmin 4 ödül almasını oldukça manidar buldum!

68 ve 78 kuşağının Remarque'ın bu romanını okuduğuna eminim. 88 kuşağı ile sonraki kuşakların romanın adını bile duyduğundan kuşkuluyum. Dolayısıyla vizyona girdiğinde bu filmi izlemelerini umuyorum.

Filmle ilgili olarak internette araştırma yaparken daha önce hiç duymadığım, bilmediğim çok ilginç bir bilgiye ulaştım. Yazacağım bu bilgiyi belki siz de ilk defa duyacaksınız. Bu bilgi, Atatürk'ün sinemayla ilişkisi olunca yazmak istedim. Özellikle, filmin 1930'lu yıllarda Türk-Alman siyasi ilişkileri bakımından önem arz ettiği düşünülünce.

Atatürk, 1930 yılı yapımı "Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" filmini İstanbul'daki Elhamra Sineması'nda izlemiş. Cumhuriyetin ilk yılları. 1930 yılında Naziler Almanya'da henüz iktidar değiller ama yine de yönetimde etkililer. Film savaş karşıtı olduğu ve militarist söylem ve eylemleri eleştirdiği için, Nazilerin karşı çıkmalarına rağmen film Almanya'da gösterime girmiş. Ancak Nasyonal Sosyalistler filmin gösterildiği salonlarda gürültü yaparak ve film karşıtı gösteriler düzenleyerek filmin gösterimden kaldırılmasını sağlamışlar.

Bu filmi ülkemize Osman S. Seden'in babası Kemal Seden getirir. Film henüz  sansür kurulundayken Kemal Seden, özel bir gösterimle Atatürk ve zamanın  Dahiliye Vekili  Şükrü Kaya'ya bizzat kendisi izlettirir. Atatürk filmi çok beğenir ama yanında oturan Şükrü Kaya'ya şöyle der: "Filmi çok beğendiğini, savaşın getirdiği felaketleri en iyi biçimde anlatan bir belge niteliği taşıdığını, fakat savaştan yeni çıkmış Türk halkına bu filmin gösterilmesini sakıncalı bulduğunu, bunun için vaktin henüz erken olduğunu söyler." (*)

Atatürk'ün düşünceleri, Kemal Seden'i etkiler ve film gösterime girmez. Ama asıl nedenin yeni yeni düzelmeye başlayan Türk-Alman ilişkilerinde diplomatik bir krize neden olmaması gösterilebilir. Bu bağlamda sansür kurulu filmin gösterime girmesine zaten izin vermeyecektir diye de düşünülebilir.

Ömrünü cephelerde savaşarak geçirmiş, savaşın ne olduğunu ve sonuçlarını iyi bilen Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk, izlediği "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" filminin gösterime girmesinin sakıncalarını öngörmüş ve her zaman olduğu gibi yine milletini düşünmüştür. "Yurtta sulh, Cihanda sulh" diyen ulu önderimiz Atatürk'ü bu vesileyle sevgi, saygı, minnet ve rahmetle anıyorum...

Notlar:

Araştırma sonucunda Atatürk'ün sinemayla ilişkisini anlatan bir kitapla da tanıştım. En kısa sürede alıp okumayı düşünüyorum. İlgilenenler için kitapla ilgili bilgi vereyim. YKY'dan çıkan kitabın adı: Gazi'nin Sineması. Yazarı Ali Özuyar.

"Gazi'nin Sineması" adlı bu çalışma, birinci el kaynaklardan yola çıkarak, Atatürk'ün sinemayla ilişkisini derinlikli ve bütünsel bir yaklaşımla ele alıyor.

Okuyucu bu kitapta, sinema aracılığıyla, Cumhuriyet'in ilk yıllarına, dönemin sosyokültürel yapısına, Atatürk'ün sinemaya, bireysel ilgisinin yanı sıra, ulusal belleğin oluşumunda ve toplumun modernleşmesinde bir araç olarak atfettiği öneme, izlediği, senaryosunu yazdırdığı, bizzat rol aldığı, önerdiği ve yapımına destek olduğu filmlere ve beyazperdedeki son yolculuğuna tanıklık edecek. (**)

"Kitap altı bölümden oluşuyor. Ali Özuyar, önsözde şöyle diyor: Sinemayı ulusal belleğin oluşumunda etkili bir araç olarak gören Gazi, bundan dolayı Milli Mücadele'ye ve kendisine dair yapılan belge filmlerin tek bir merkezde (Harp Akademileri Film Çekme Merkezi) toplatılması için talimat vermiş ve içeriğini yetersiz bulduğu kimi belge filmlerin genişletilmesi için yapılan çalışmalara nezaret etmiş. Ancak vefatından sonra bu çalışmalar akim kalmış ve günümüze kadar geçen sürede de değişen bir durum olmamış." (***)


Kaynaklar:

(*) eksiseyler.com

(**) toplumsal.com.tr 

(***) diken.com.tr

Görsel, Everest Yayınlarının sayfasından alındı.




10 Kasım 2021 Çarşamba

 


MUSTAFA KEMAL'İN GÖZÜNDEN ANKARA

Mustafa Kemal Atatürk'ün Yunus Nadi'ye Verdiği Röportaj, 7 Mayıs 1924



İstanbulumuz güzeldir, ancak Ankaramız bütün eksiklerine rağmen, daha az güzel değildir. Onu özellikle bizler biliriz, değil mi? Ayrıca fazla olarak şimdi Ankara, devletimizin merkezidir de. Gerçekte Ankara, durumu nedeniyle, merkezi yönetim için çok ilgi çekici ve güven verici bir noktadadır. Bu nedenle benim kararlarım, hareketlerim ve girişimlerim üzerinde doğal olarak etkilerini göstermiştir. Gerçekten işe ülkenin doğusunda, doğu sınırından başladım. Sonra daha batıya gelmek zorunluluğunu duydum. Sonunda Ankara'da durdum ve ülke işlerini, milletin arzusu doğrultusunda yönetmek için başka yere gitmeye gerek duymadım. Türkiye'nin ve Türk milletinin ve Türk milleti yararına işlerin en sağlam savunmasının da ancak Ankara'dan olabileceği olaylarla da belirginleşmiştir. En zor şartlar içinde, en az hazırlıklı olduğumuz halde en büyük darbelerin tersine çevrilebilmesinin en güçlü nedenleri arasında Ankara'nın coğrafi yeri de vardır.

* * *

Ankara'nın doğal konumu ve coğrafyasına değer katan bir yön daha vardır: Ankaralılar en acı ve kötü günlerde millet her taraftan çeşitli araçlarla zehirlenirken Ankaralılar, ülke ve milletin gerçek kurtuluşuna yönelen girişim konusundaki inanç ve güvenlerini bir an olsun sarsmamışlardır. Ankara'ya ilk kabul olunduğum gün, sadece bir vatandaş; milletin bir bireyiydim. Hiçbir sıfatım, yetkim ve unvanım yoktu. Böyle olmakla birlikte Ankara ve çevresi çocuklarıyla, kadınlarıyla, yaşlılarıyla birlikte Ankara şehrinden Dikmen tepesine kadar bütün ovayı doldurmuş ve beni karşılamıştır. İstasyondan hükümet dairesine kadar uzayan caddenin iki tarafı eski Türk giysileri giymiş, bıçakları ve tabancaları ellerinde Ankara gençleriyle dolmuştu. Bu gençler ve onlarla birlikte bütün halk: "Yurdu ve milleti düşmandan kurtarmak için hepimiz ölmeye hazırız, emrinizi bekliyoruz." diye bağırıyorlardı.

O zaman Ankara istasyonu yabancı subay ve askerlerin işgali altında bulunuyordu. O güne kadar Ankaralıları ölü ve Ankara'yı bir yıkıntı alanı sanan bu yabancılar, bu yüce gösteri karşısında ilk endişelerini göstermekten kendilerini alamamışlardır. Ben Ankara'yı coğrafya kitabından çok tarihten cumhuriyet merkezi olarak öğrendim. Gerçekten Selçuklu yönetiminin parçalanması üzerine Anadolu'da kurulan küçük hakimiyetlerin adlarını okurken çeşitli beylikler arasında bir de Ankara Cumhuriyetini görmüştüm. 

Tarih sayfalarının bana bir cumhuriyet merkezi olarak tanıttığı Ankara'ya ilk defa geldiğim o günde gördüm ki orada geçen yüzyıllara rağmen hala o cumhuriyet yeteneği sürüyor. Türkiye'nin hemen bütün bölgelerini gezdiğim ve gördüğüm için anladım ki o zaman adları cumhuriyet olmayan diğer yerlerin bugünkü halkı da aynı yetenekten kesinlikle uzak değildir.

Beni Türkiye'ye en uygun merkez Ankara olabileceğini düşünmeye iten ilk neden çok eskidir ve ilmidir.


Kaynak: Panora Mecmua, No: 03, 27 Aralık 1919 - 8 sahife.


Bu görsel, politikyol.com'dan alınmıştır.

Dolmabahçe Sarayı'nda, 10 Kasım 1938'de saat 9'u 5 geçe aramızdan ayrılan ulu önder ATATÜRK'ün naaşı,15 yıl sonra 10 Kasım 1953'te çok sevdiği Ankara'sının 907 rakımlı Rasattepesi'nde yapılan anıtkabire taşındı. 

Anıttepe'nin eski adı "Rasattepe" idi. Anıtkabir yapılmadan önce burada, tepenin doruğunda birkaç küçük yapı vardı. Bu yapılar, rasat (meteoroloji) istasyonu olarak kullanılıyordu. "Rasattepe" adı da bundan ötürü verilmişti. Yerli Ankaralılar buraya "Beştepeler" diyorlardı. Bu ad buradaki tümülüslerden geliyordu. Anıtkabir yapıldıktan sonra "Rasattepe"nin adı, "Anıttepe" olarak anılmaya başlandı. 

Kabrinde rahat uyu ATAM. Bizler var oldukça kurduğun Türkiye Cumhuriyeti, söylediğin gibi ilelebet payidar ve Ankara da başkent olarak kalacaktır...



Anıtkabirle ilgili daha fazla bilgi için linki tıklayabilirsiniz:

https://anitkabir.org/anitkabir/anitkabirinyapimi/anittepe-rasattepe.html

Not: Atatürk'ün Ankara'ya ilk gelişi 27 Aralık 1919 Cumartesi öğleden sonradır. 



17 Mart 2021 Çarşamba

 


"ÇANAKKALE, YENİ TÜRKİYE'NİN ÖNSÖZÜDÜR." *



Çanakkale Destanı'nın yazıldığı, toprağının her bir parçası şehit kanlarıyla sulanmış Gelibolu Yarımadası'na iki kez gittim. Her gidişimde de, Gelibolu'nun ayazına, ürkütücü uğultusuyla hiç durmadan esen ve adeta insanı döven rüzgarına göğüs gerdim. Çünkü rüzgardan ve rüzgarlı havalardan hoşlandığımı söyleyemem. Ege'de böyle bir ayaz ve rüzgarın olduğuna inanmak çok zor. Belki de bu çok sert esen rüzgar, orada yatan binlerce şehidin hikayelerini tüm dünyaya duyurmak ve unutturmamak için hiç durmadan esiyordur. Kim bilir.

Çanakkale Boğazı'nı geçilemez kılan, askeri birliklerimizden bir alay var ki, savaş sonunda,  alaydan tek bir kişi hayatta kalmamış, tümü şehit olmuştur. Bu alay, Yarbay Mustafa Kemal'in komutasındaki 19. Tümen'e bağlı olan 57. Alay'dır. Çanakkale Savaları sırasında alayın 49 subay ve 3 bin 638 erden oluştuğu, 57. Alay'ın Yarbay Mustafa Kemal'in emriyle bu bölgeye geldiği ve savaş sonuna kadar bu bölgenin savunmasında birçok kahramanlıklar gösterdiği bilinmektedir.

"18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazı geçiş harekatı başarısızlıkla sonuçlanınca karadan çıkmayı planlayan düşman birlikleri, bu eylemlerini 25 Nisan 1915 sabahında Arıburnu bölgesinden gerçekleştirmek için harekete geçti.

"19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, 25 Nisan sabahında Arıburnu bölgesinden duyulan top sesleri üzerine 57. Alay'ı, bir top bataryası ve süvari birliğiyle bölgeye gönderdi.

"Tam teşekküllü olan düşmanın 8 taburuna karşı koyan ve neredeyse tüm askerlerini şehit veren 57. Alay, kahramanlıklarıyla ve vatanı için bile bile ölüme gitmeleriyle adını tarihe altın harflerle yazdırdı.

"Mustafa Kemal'in "Ben size taarruz emretmiyorum ölmeyi emrediyorum" sözüyle gözünü kırpmadan düşmanın üzerine yürüyen 57 Alay ve diğer birliklerin katıldığı taarruzla ilgili İngiliz Subay General Hamilton'un "Gebe dağlar Türk doğurmakta devam ediyor." sözü de o yıllarda Türk askerinin ortaya koyduğu mücadeleyi hiç çıkmamak üzere akıllara kazıdı." **



Çanakkale Savaşı'nda, insan üstü bir güçle kaldırdığı 215 kilogramlık top mermilerini top kundağına yerleştirerek Birleşik Krallık'a ait Ocean Zırhlısı'nı dümenden vurarak kontrolden çıkmasına ve Nusret mayın gemisinin döktüğü bir mayına çarpıp batmasına sebep olan Seyit Ali Onbaşı'yı ve tüm şehitlerimizi  rahmet ve minnetle anıyorum. 1918 yılında terhis olup köyüne dönen Seyit Ali Onbaşı, Kurtuluş Savaşı sırasında tekrar orduya çağrıldı ve 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz'a katıldı.1934 yılında Havran'da Atatürk'le görüşen Seyit Ali Onbaşı, soyadı kanunu ile Çabuk soyadını aldı; Seyit Ali Çabuk(Eylül 1889 - 1 Aralık 1939).

57. Alay'ın öyküsünü, Buket Uzuner'in 85 yıllık bir sırrı(1915-2000) kurguladığı "uzun beyaz bulut GELİBOLU" romanından okumuştum. Bu romanı okuduktan sonra, tam on yıl önce ilk kez gitmiştim Gelibolu'ya. Ancak, kitapta bahsedilen mavi gözlü, beyaz yüzlü, yüz yaşında kadar yaşlı, bastonuyla dolaşan Beyaz Hala'yı görememiştim Çanakkale Milli Parkı'nda. Ama o hiç bitmeyecekmiş gibi esen rüzgarda," Aman marı dikkat edin kendinize! Gelibolu'nun ayazı yamandır, çarpıverir insanı. Yabancı felan annamaz, heç acımaz ha!" diye uyaran sesini duymuştum sanki...

Yazım uzamasın diye burada Gelibolu romanını özetlemeyeceğim. Sadece kitabın arka kapak yazısından bir bölümü aktaracağım. İlgi duyarsanız, okumanızı öneririm. Ben çok beğenmiştim.

"Çanakkale 1915

Osmanlı teğmeni Ali Osman Bey ile Anzak Er Alistair John Taylor'ın birlikte insanlığa verdiği dehşetengiz ders...

Tarih kitaplarında yer almasına henüz hiçbir milletin izin vermeye hazır olmadığı büyük insanlık sınavı: Aynı adam aynı savaşta iki düşman ülkede savaş kahramanı olur mu? Ya da: Tarih düz okunacak bir metin midir? Ve tarih yeniden yazılmalı mıdır?"

Çanakkale Savaşı'nın önemli sonuçlarından biri, dünya tarihini değiştiren bir savunma olmasının yanında, Çanakkale'nin geçilemez olduğunu, diğeri ise savaşın düşman yaratmayacağını tüm dünyaya göstermesidir. Şöyle ki; İngiltere sömürgesi olan Avustralya ve Yeni Zelanda, ANZAC(Australian and New Zealand Army Corps) adındaki birlikleriyle savaşmak için Çanakkale'ye gelmişler, belki de hiç görmedikleri İngiltere ve onun kralı için canlarını vermişlerdi. Atatürk ise, savaşta hayatını kaybeden Anzak askerlerine ve annelerine hitaben söylediği "Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra bizim de evlatlarımız olmuşlardır." sözleriyle dünyaya bir kere daha örnek olmuştur. 








* Fazıl Hüsnü Dağlarca - Çanakkale Destanı.

** aa.com.tr



9 Kasım 2020 Pazartesi

 

SAVARONA VE ATATÜRK



1989 yılında bir ihale yapılır deniz alemimizde. "Ata'nın yatı" olarak ünlenen Savarona, yap işlet usulü devredilecektir.. Bakımsızdır, çürümeye terkedilmiştir yıllar boyu, hatta jilet olması muhtemeldir.

Ama son anda farkına varılacak, tarih yeniden yüzdürülecektir. Yüzdürülür de! Bir armatör, ölümün kıyısındaki yatı satın alıp restore eder, turizme karışır ve Ata'nın yadigarı yeniden yaşatılır. İlginç mi ilginç bir hikayesi vardır Savarona'nın..

Ata'nın ağır hasta zamanlarında, Mayıs 1938'de alınıp ülkeye getirilmiştir Savarona. Aslında Amerikalı bir iş adamının kendisi için yaptırdığı bir aşk gemisidir Savarona. Çankaya'ya, devlete ve tabii ki Gazi'ye tahsis edilen yat, adını Hint Okyanusu'ndaki bir kuştan almıştır. Savarona bir ihtiyaçtan doğmuştu ve Atatürk gelişini heyecanla beklemişti hep. 

İki ay öncesine kadar hizmette Ertuğrul vardı ama yorgundu, kırılıp dökülmekteydi. Hatta İngiliz Kralı Edward'ın ziyareti sırasında mahcubiyet de yaşatmış, davetlilerin şık kostümleri ve beyaz pazenler bacasından dökülen kurumlarla islenmiş, simsiyah olmuştur. Ertuğrul kızağa çektirilir, Savarona sipariş edilir. 

Ve Ata, Savarona'ya Haziran'ın ilk haftasında bir çocuk heyecanıyla taşınır. Tabii ki hastalığına Savarona'da geçireceği günlerin iyi geleceğini düşünmektedir. Bir ay boyunca da toplantılarını, görüşmelerini bu yatta yapar zaten. Fakat, olmaz olamaz, yine hastadır, yine yorgundur. O günlerde yakın çevresine "Bir çocuk oyuncağını nasıl beklerse ben de bu yatı beklemiştim. Mezarım mı olacak bu tekne benim için?" diyecektir.

Çok geçmez rahatsızlığı ilerler, oyuncağını öksüz bırakır.

Ve doktor gözetiminde Dolmabahçe Sarayı'na yerleşir. Ve...

10 Kasım 1938...

O günün gazeteleri kısıtlı imkanlarına rağmen ikinci baskı yapmışlar, ülkenin kurucu önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kaybını sayfalarına taşımışlardı. Mesela, "Babamızı Kaybettik" diyordu Tan.

Diğer gazetelerde de kara puntolar hakimdi.

Hiçbir beklenen ölüm Atatürk'ün ölümü kadar keder yaratmamıştı. Herkes, bir zamanlar cephede birlikte savaştıkları da, 18 milyonluk Türkiye de hep bir mucize beklemişti...

O mucize gerçekleşmeyince onunla birlikte, yaveri Salih Bozok gibi, ölüme gitmeye kalkışanlar da olmuştu.

Yas yıllarca sürecekti.

Bir Fransız gazetesi ölümünü "Barış kubbesinin Doğu sütunu yıkıldı" başlığıyla duyurdu. "Artık evrende barışı kimse garanti edemez" diye devam edip gidiyordu, kehanet dolu Fransızca satırlar.

Yıl 1938'di...

Bir yıl sonra İkinci Dünya Savaşı başlayacak, hele Ortadoğu bir daha asla durulmayacaktı.


Kaynak: Nebil Özgentürk - Türkiye'nin Hatıra Defteri, 1923'ten Günümüze.(Belgesel - Kitap)



4 Ocak 2017 Çarşamba




'CEHALET YENİLMESİ GEREKEN EN BÜYÜK DÜŞMANDIR.'


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK







Atatürk, cehaleti yenilmesi gereken en büyük düşman gördüğü içindir ki, eğitime büyük önem vermiş, harf devrimini yaparak herkesin kolayca okuyup yazmasını sağlamıştır. Böylece Osmanlı bürokrasisinin ve sarayın tekelinde olan okuma ve yazma, eğitim görme hakkını tabana, yani halka indirmiştir. "Kalem kılıçtan keskindir." sözünün doğruluğu da ileriki yıllarda ortaya çıkacak, bilinçli, sorgulayan ve eğitimli bir nesil yetişecektir. Genç Türkiye Cumhuriyeti de işte bu neslin omuzları üstünde yükselecektir.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde, özellikle eğitim alanında reform yapmak gerekmekteydi. Çünkü millilik, laiklik, modernlik esaslarını uygulayabilmek için eğitim kurumlarının birleştirilmesine ihtiyaç vardı. Bu nedenle hazırlanan Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği Yasası), T.B.M.M. tarafından 3 Mart 1924 tarih ve 430 kanun numarası ile kabul edildi. Böylece ülkenin eğitim işlerinde çokbaşlılığın kaldırılması sağlandı. "Halifeliğin kaldırılması"na dair kanun ve "Şeriye ve Evkaf Vekaleti' nin Kaldırılması" hakkında kanunla aynı gün çıkarıldı.


Halkın eğitimi için, öncelikle onları eğitecek, okutacak kişileri (eğitmen - öğretmen) en iyi şekilde yetiştirmek gerekiyordu..Öyle de yapıldı. Öğretmen Okullarına en iyi öğretmenler, hatta yurt dışında eğitim görmüş olanlar atandı. Ve bu okullardan mezun olanlar, alınlarında bilgilerden  çelenkle yurdun dört bir yanına dağılan, nura doğru can atan Türk gençleriydi. Hep bir ağızdan şöyle sesleniyorlardı milllete:


"Candan açtık cehle karşı bir savaş,

 Ey bu yolda and içen genç arkadaş!
 Öğren öğret halka hakkı, gürle coş;
 Durma durma koş!

 Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun:

 Yurdum seni yüceltmeye andlar olsun."

Atatürk'ün 10 Kasım 1938' de ölümünden sonra reformların sürdürülüp sürdürülmeyeceği sorusu gündeme gelmiş, İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığına seçilmesi üzerine reformların devam edeceği anlaşılmıştı. İnönü Dönemi'nin en önemli faaliyetlerinden biri 1940 yılında kırsal alana öğretmen yetiştirmek amacıyla on dört yerde açılan 'köy enstitüleri'nin kurulmaya başlanmasıdır. Bu köy enstitüleri 1952 yılına kadar eğitim-öğretime devam etmişler sonra da kapatılmışlardır.


"1945'ten sonra ülkede çok partili bir yaşama geçildiğinde eğitimde demokratikleşmeye daha sık vurgu yapılmıştır. Bu dönemde eğitimde atılan önemli adımlardan biri de, 1946 yılındaki çağdaş ve evrensel anlamdaki bir üniversite anlayışının ürünü olan 4936 sayılı 'Üniversiteler Kanunu' dur. Bu kanunla üniversiteler özerkliği ve tüzel kişiliği olan yüksek bilim, araştırma ve öğretim birlikleri olarak tanımlanmıştır. Böylece Atatürk döneminde laik ve Batılı düşünce yapısına ve ülkenin siyasi yapısına uygun hale getirilen  üniversitelerin bu dönemde siyasi kontrolden çıkarılması sağlanmıştır.


Sonuç olarak, çok büyük ölçüde Atatürk ilkelerini ve devrimlerini eğitim kurumlarına yansıtan ve başarılar sağlayan bir dönem olarak benimsenmiş, çok partili siyasal sisteme geçiş sürecine kadar eğitimde laikliğin tavizsiz bir biçimde egemen kılındığı bir evre olmuştur. Ancak 1945' te çok partili döneme geçişle beraber, 1946-1950 döneminde CHP Hükümetleri programlarında Cumhuriyetin temel niteliklerini korumayı vurguladıkları halde, Köy Enstitülerinin yıpranmasına göz yummuş, millet mekteplerini kapatmışlardır. Bunların yanında 15 Şubat 1949' da ilkokul programlarına isteğe bağlı din dersleri eklenmiş, hem kuran kursları hem de imam hatip liseleri açılmıştır. Böylece dönemin sonlarında daha önceki hükümet programlarından farklı ve çelişkili bir sürece girilmiştir." (ataturkilkeleri.istanbul.edu.tr  - Filiz Meşeci Giorgetti, Betül Batır)


Merak etmeyin, 1950'den sonra görev yapan tüm hükümetlerin eğitim programlarını yazacak değilim. Ancak bilinen bir gerçek var; Atatürk'ün ölümünden sonra, iktidara gelen hükümetler eğitim sistemiyle oynamış, kendi siyasi görüşleri doğrultusunda "Milli Eğitim"e yön vermeye çalışmıştır. Tabiri caizse, eğitime siyaset bulaştırılmıştır. Siyaset bulaşınca da eğitim adeta bir "yap-boz"a dönüşmüştür. Demek istediğim; bugün eğitimin geldiği noktayı tartışırken, eleştirirken makul olmak gerektiği, bugüne bir anda gelinmediği bunun bir süreç olduğu ve bu süreçte görev yapan tüm hükümetlerin sorumluluğunun olduğudur. 


Eğitimde sistematik olarak yapılan bu değişiklikler sonucunda (belki de istenen buydu) sorgulamayan, ezberci, amacı iyi not almak ve  sınıfı geçmek olan nesiller yetişti. Bu neslin yetiştirdiği çocuklar ve öğrenciler de kendilerine benzedi. Ve bu günlere gelindi. Cahilliğin baş tacı yapıldığı, okumuşların, eğitimli olanların değersizleştirildiği ve biat edenlerin değer gördüğü bu günlere. 


Bilgisizliğin sonuçlarını düzeltmek için harcayacağımız emeği, parayı, iş gününü  eğitime harcarsak cehaleti yenebiliriz ancak. En büyük düşmanımız, dün olduğu gibi bugün de cehalettir çünkü...








29 Ağustos 2016 Pazartesi









SANA BORÇLUYUZ TA DERİNDEN


Sana borçluyuz ta derinden
Çünkü yurdumuzu sen kurtardın
Hasta, yorgun düşmüştük
Yaralarımızı iyice sardın

Yiğittin, inanç doluydun, yapıcıydın
Sanatkardın, denizler kadar engin
Kimsenin görmediğini görürdü
Sevgiyle bakan gözlerin

Dedin ki bu millet, bu büyük millet
Yüzyıllar boyu geri kalmış
Bu yurt, bu güzel yurt, bizim yurdumuz
Her yanından yaralar almış

Dedin ki bir güzel savaşmalı
Kurmak için yeniden
Bilgiyle, inançla coşkunlukla
"Öğün, çalış, güven"

Sana borçluyuz ta derinden
Işığısın bu yurdun
Dilimizi, ulusallığımızı öğrettin bize
Çünkü cumhuriyetimizi sen kurdun

Hürriyeti sen yaydın içimize
Halkçıyız dedin halk içinden
İnançta hür yetiştirdin bizi
Borçluyuz sana ta derinden

Devrimlerle yüceltti, çok yüceltti
Bu milleti temiz ellerin
Sana borçluyuz ta derinden
En büyüğü Mustafa Kemaller' in

Cahit Külebi




30 Ağustos "ZAFER BAYRAMI" mız kutlu olsun.  O zafer kazanılmamış olsaydı, bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti varolamazdı. Sana borçluyuz ta derinden; varlığımızı özgür kıldığın, cumhuriyeti kurduğun, devrimlerle milletimizi yücelttiğin için. Ve seni sevgiyle, saygıyla anıyorum ulu önder ATATÜRK' üm, bugün de...


Not: Kurtuluş Savaşı' nın özeti gibi duran Mustafa Kemal' in yukarıdaki fotoğrafını çeken Ethem Tem (Daha sonra ordunun resmi fotoğrafçısı olmuştur), Büyük Taarruz sırasında Atatürk ile beraber Kocatepe' dedir. 1960 yılında Fikret Otyam ile yaptığı söyleşide o günü şöyle anlatıyor:

"Taarruz şafak vakti saat beş' te başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, günler ve geceler süren yorgunluğuna rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor; direktifler veriyordu. Bir ara kumandanlardan ayrıldı. Tek başına kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı. Zaman zaman sahra dürbünleri ile düşman cephesine bakıyordu... Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi. Hafifçe eğilmişti. Başparmağı dudaklarının arasında idi....Hemen objektifimi çevirdim, adeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, fotoğrafı çektim. Saat 11' di..."





13 Temmuz 2016 Çarşamba




CUMHURİYET 'İN BAŞKENTİNİ TAÇLANDIRAN MİMAR: CLEMENS HOLZMEİSTER





Başkentimizin güzel havasının yanında,  caddelerinin genişliğini, Cumhuriyet' in ilk yıllarından kalan mimarisini, özellikle TBMM, Bakanlıklar civarının mimarisini çok beğenmişimdir. Hele Kızılay Meydanı' nda bulunan "Güven Anıtı" adı gibi güven vermiştir bana , geleceğe yönelik olarak. Anıtın etrafında bulunan banklardan birinde oturup güvercinleri izlemek, fıskiyelerden fışkıran su sesini dinlemek ve anıta bakarken içinin umutla dolması ne muhteşem bir duygudur. Güven ve umut ikilisi insanın yaşamda kaybetmek istemeyeceği altın anahtarları değil midir?

TBMM ile Güven Anıtı' nın mimarının Clemens Holzmeister olduğunu biliyordum; merak ettiğimden araştırmıştım. Hatta, 7 Mayıs 2011 tarihli Hürriyet gazetesinde şöyle bir haber vardı: "TBMM, 'Devlet Mahallesi Mimarı' olarak da anılan kendi mimarı Prof. Clemens Holzmeister' e 74 yıl sonra vefa borcunu ödeyecek. İktidar ve muhalefet tarafından ortaklaşa benimsenen Prof. Holzmeister' in anıt heykelinin dikilmesi kararının ardından harekete geçildi, anıtın dikileceği alanda hazırlık başlatıldı. 24. dönemin ilk aylarında açılışı yapılması beklenen anıt heykel, meclis bahçesinde bulunan havuzun yanında yer alacak." Heykelin açılışının yapılıp yapılmadığı hakkında bilgim yok. Ancak, 2008 yılında Çankaya' daki bir caddeye Clemens Holzmeister adının Büyükşehir Belediye Meclisi kararıyla verildiğini biliyorum.  İşte Salzburg gezisinde şehrin içinde  bulunan mezarlıkta mezarları bulunan ünlü kişilerin arasında Clemens Holzmeister' in de yatmakta olduğunu öğrendiğimde, memleketimden çook uzakta başkentimi düşündüm ve başkentimizi mimarisiyle taçlandıran bu değerli mimarı saygıyla anmadan geçemedim. Belki birileri okur, belki tanımayanlar vardır diye kısaca bu ünlü mimarı ve eserlerini tanıtmak istedim. Bunu yaparken, Atatürk' ün sanata ve sanatçıya verdiği önemin, değerin ve ileri görüşlülüğünün bir kez daha altını çizmek istedim ayrıca.

Avusturya' lı mimar ve tasarımcı olan Clemens Holzmeister, 27 Mart 1886' da Tirol' de Fulpmes kentinde (Avusturya) doğdu. Babası Johann Holzmeister kahve ticaretiyle uğraşıyordu. Ailenin bir önceki kuşağı Avusturya' daki kötü ekonomik koşullardan dolayı Brezilya' ya yerleşmişti. Kahve işi Brezilya' dan onlara kalan bir işkoluydu. Clemens Holzmeister, Avusturyalı aktris olan Judith Holzmeister' ın (Doğum Tarihi: 14 Şubat 1920) babasıdır.

1906-1913 yılları arasında Viyana Teknik Üniversitesi' nde Mimarlık eğitimini tamamladı, 1919' da Roma döneminden başlayarak kilise yapımını inceleyen tezi ile doktor ünvanını aldı. Avusturyalı tasarımcı, Avusturya Akademisi mezunu Prof. Clemens Holzmeister, yaşamı boyunca Ankara' da bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi dahil olmak üzere 673 projeyi gerçekleştirmiştir.

1919-1924 yılları arasındaİnnsbruck' ta Devlet Yapı Sanat Okulu' nda öğretim görevliliğinin yanı sıra kilise yapıları gerçekleştirdi ve Unterberger' de ideal tasarımlar sergisini açtı. Viyana Krematoryumu' nda görevlendirilen Holzmeister, 1924 yılı başlarında tamamladığı bu yapıyla Avusturya' da tanınmaya başladı. Yine aynı yıl Viyana Güzel Sanatlar Akademisi' nde öğretim üyesi ve yönetici olarak göreve başladı. 1933-1937 yılları arasında aynı kurumun rektörlüğünü üstlendi.

1924' te Viyana' da bir toplu konut uygulaması gerçekleştiren Holzmeister 1926' dan 1938' e değin sürecek olan Salzburg Festspielhaus' un yenileme çalışmalarını başlattı. 1928-1933 arasında Viyana' daki akademik çalışmalarının yanısıra Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi' nde de dersler verdi. Almanya' daki bu akademik çalışmaları sırasında 1929' da daha sonra Hitler rejimince yıktırılan ve mekan açısından dönemin en etkileyici yapılarından biri sayılan Schlageter Anıtı' nı gerçekleştirdi. Almanya va Avusturya' da birçok yapı inşa eden Holzmeister, Hitler rejiminin baskıları nedeni ile 1933' te Düsseldorf' taki akademik görevinden ayrılmak zorunda kaldı.

Holzmeister, yeni TBMM binasının yapımı için 11 Ocak 1937' de çıkarılan bir yasa ile açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi uluslararası mimari proje yarışmasının birincilik ödülünü Atatürk' ten aldığı sırada ve 1938 yılında Avusturya' nın Hitler tarafından işgali nedeniyle ülkesine dönmeyip Türkiye' de yaşamayı tercih etti. Viyana' dan ayrılarak İstanbul' a yerleşti. Holzmeister, bu dönem içinde 1940-1949 yılları arasında (İTÜ) İstanbul Teknik Üniversitesi' nin Mimarlık Fakültesinde profesör olarak görev yaptı, mimarlık dersleri verdi.


Prof. Dr. Clemens Holzmeister' in TBMM binasının proje işleri ile ilgili olarak görevlendirildiğine dair Cumhurbaşkanı Atatürk' ün de imzası olan 21 Mayıs 1938 tarihli kararname. ( Cumhuriyet Müzesi)

Daha önceleri 1927-1938 yılları arasında Viyana' daki bürosunda tasarladığı projeleri gerçekleştirmek için Ankara' ya gelen Holzmeister, Türkiye' nin yeni biçimlenen başkentinde çok sayıda kamu yapısı tasarlayıp gerçekleştirme olanağı buldu.


TBMM binası

Atatürk' ün ölümünden sonra açılan Anıtkabir proje yarışmasında da Holzmeister yer alacaktı. Ama tepkiler üzerine yarışmaya Türk mimarlar da davet edildi.Ve biraz da bu baskının sonucu olsa gerek Emin Onat ve Orhan Arda' nın projesi birincilik kazandı.

Aynı yıllarda, Brezilya' ya giderek; Belo Horizonte Katedrali' ni ve Rio' da Prafektur' u tasarladı. 1951' de Graz Teknik Yüksekokulu'nda şeref doktoru unvanını, 1953' te Avusturya Devlet Mimarlık Büyük Ödülü' nü aldı ve 1950' de Viyana Güzel Sanatlar Akademisi' ndeki görevine yeniden getirildi. 1954-1957 yılları arasında bu kurumda yeniden rektörlük yaptı. 1956-1960 arasında Salzburg' daki Festspielhaus' un 1926' dan beri devam eden yenileme ve geliştirme çalışmalarını tamamlayan Holzmeister, 1961' de akademiden emekli olup ve Salzburg' da çalışmalarına devam etti.

Holzmeister 1947 yılına kadar İstanbul' da sonrasında ise Ankara' da bulundu.1954 yılında ise Viyana' ya geri döndü. 

Çok az sayıda mimarın elde edebileceği bir ayrıcalık olan yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin yönetim merkezinin, en önemli binalarının tasarlanması görevi, Holzmeister'i o yılların en önemli ve en güçlü mimarı konumuna getirdi. Holzmeister, bu kamu yapılarını genç Türk devletinin gücünü ve kararlı kalıcılığını göstermek için; anıtsal klasikçiliğin yanısıra modern mimarlık anlayışı ile tasarlayıp uyguladı.

Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister, iki dünya savaşı arasındaki yıllarda tasarladığı anıtlar, kiliseler, tiyatro yapıları ve opera sahneleriyle ünlendi.Kayda geçmiş 700'e yakın projesini hayata geçirdiği ülkeler arasında en başta Avusturya, Almanya ve Türkiye geliyor. Clemens Holzmeister, Türkiye' de cumhuriyetin kurulduğu yıllarda yönetimin "resmi mimarı" olarak tanındı. 1927-37 yılları arasında gerçekleştirdiği ilk 15 eseri için bakanlıklar bölgesini oluşturan binalar yer alıyor.

Holzmeister 1978' de son olarak Ankara' yı ziyaret edip 1963' te tamamlanan Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının genişletilmesi çalışmalarına katıldı.

Holzmeister 12 Haziran 1983 yılında Hallein-Salzburg, Avusturya' da 97 yaşında vefat etti.

Ödül Aldığı Yarışmalar:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Binası, 1. Ödül, 1938

Projelerinden bazıları:

Milli Savunma Bakanlığı Binası (1927-30)

Milli Eğitim Bakanlığı Binası (1929-34)

Güven Anıtı (1931-36)

Çankaya T.C. Cumhurbaşkanlığı Köşkü (Pembe Köşk) (1931-32) (Anton Hanak ve Josef Thorak ile)

Ulus Merkez Bankası Binası (1931-33)

İçişleri Bakanlığı Binası (1932-34) ve arkasında yer alan Vilayet Meydanı (1933-35)

Yargıtay (İktisat ve Ziraat Vekaleti) Binası (1930-34)

Bayındırlık Bakanlığı (Nafia Vekaleti) Binası (1931-34)

Ulus Emlak Kredi (Emlak ve Eytam) Bankası Binası 81933-34)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Binalar Topluluğu (1938-63)

Avusturya Büyükelçiliği (1936)

Ankara Harp Okulu Binası (1930-35)

Ankara Orduevi Binası (1930-35)

Genel Kurmay Başkanlığı Binası  (Erkan-ı Harbiye Binası) (1930)

Holzmeister' in Ankara' daki önemli eserleridir.

KAYNAK: www.biyografi.net.tr