30 Ağustos 2023 Çarşamba

 


YERYÜZÜNÜ İNCİR AĞAÇLARI MI KURTARACAK?


 


- 80 milyon yıldır yeryüzünde var olan incirin tarihi, insandan çok daha eskidir. 

- Yeryüzünde 750'den fazla incir türü olduğu söyleniyor. İncir ağacı diğer bütün bitkilerden daha fazla yabanıl hayatı besler. Yeryüzünde 1200 canlı türü incirle beslenir.

- İncir ağacı insanın evriminde ve medeniyetin doğuşunda da rol oynamıştır.

- Her incir türünün döllenmesini sağlayan kendine özgü bir yaban arısı vardır. Bu ortaklık 80 milyon yıl önce gelişmeye başlamıştır.

- Ficus religiosa adıyla bilinen incir türü iki bin yıldan fazladır Budistlerin ve Hinduların ibadetinde yer alıyor.

- Asya'nın tropik ve tropik altı bölgelerinde gelişen kültürler incir ağacını iktidar sembolü ve ibadet yeri olarak gördü. Bunlar arasında banyan adıyla da bilinen Hint incirinin önemli bir yeri vardır.

- Eski Mısır'da firavunların mezarına başka şeylerin yanı sıra kuru incir de konurdu.

- Türkiye'de yetişen incr (Ficus carica) birçok eski medeniyet için önemli bir besin oldu. Sümer kralı Urukagina beş bin yıl önce incirden söz etmiştir. Kral II. Nabukadnezar, Babil'deki asma bahçelere incir ağaçları ektirmiştir. İsrail'in Kral Süleyman'ı incire şarkılarda övgü dizmiştir. Antik Yunan ve Romalılar ise inciri cennetten gönderilen meyve olarak görmüştür.

- Tarih boyunca incir ağacının sadece meyvesi değil, kabuğu, yaprakları, kökleri ve reçinesi ilaç olarak kullanılmıştır.

- Yanardağ bölgelerinde kurumuş lavların arasından önce incir ağaçları yetişir ve diğer bitkilerin yetişmesinin önünü açar. Bilim insanları ağaçtan arındırma nedeniyle yok olan orman bölgelerinde ormanın yeniden gelişmesini hızlandırmak için önce incir ağaçları dikiyor.

- Bütün bunlar iklim değişikliğinin etkileri bakımından incir ağacının gelecek için umut vaat ettiğini gösteriyor.

- Yeryüzünde birçok kültür ve inanç incir ağacını kesmeyi yasaklamıştır. Fakat bu inançlar yavaş yavaş unutulmaya yüz tutuyor. Bunları canlandırmak işimizi kolaylaştıracaktır. (*)

- Tarım bitkisi geliştirmenin ikinci adımı, M.Ö. yaklaşık 4.000 yılında meyve ağaçları ile zeytinsi yemiş ağaçlarını evcilleştirmek oldu. Bunlar arasında zeytin, incir, hurma, nar ve üzüm vardı. Bu ürünleri yetiştirenler tam olarak yerleşik köy hayatına geçen insanlardı.

- Bereketli Hilal'de ilk evcilleştirilen dört meyvenin hepsinin Doğu Akdeniz'in çok ötelerine kadar yayılmış yaban çeşitleri vardı. Zeytin, üzüm ve incir ilk olarak Doğu Akdeniz'de evcilleştirilmişti. (**)

- Ficus carica, meyveleri yenilebilen incirin botanikteki adıdır. Kökeni Küçük Asya'ya dayansa da Kaliforniya'dan Portekiz ve Lübnan'a, Karadeniz kıyılarından Afganistan'ın tepelerine ve Hindistan'ın vadilerine kadar çok geniş bir coğrafyada bulunur.

- En sert kışlarda incir ağaçlarını hendeklere gömmek ve baharda yeniden çıkarmak tuhaf ama bir o kadar da yerleşmiş bir gelenektir. (Sert kışlarda incir ağacını hendeğe gömme geleneğini ilk kez duydum)

- Adem ile Havva'nın cennetten kovulmasına neden olan yasak meyve elma değil, incirmiş. Bütün dinlerde ve inançlarda yaradılış hikayelerinde incire yer verilmiş.

- İncir ağaçları çok eskiden beri kutsal sayılır. Birçok kültürde incir ağacının gövdesinde ruhlar barındırdığına inanılır; kimi iyidir bu ruhların, kimi kötü, kimi de kararsız ama hepsi de konudan bihaber olanların gözünden ıraktır.

- Bir sepet içinde Tiber nehrine bırakılan Romulus ve Remus adlı ikiz kardeşlerin Ficus ruminalis'in köklerine takılmasıyla dişi kurt tarafından bulunduğu rivayet edilir.

- Yahudilikte, incir ağacının altında oturmak, derin, sofuca bir Tevrat çalışması yapmakla ilişkilendirilegelmiştir nicedir. Ve her ne kadar İsa o malum çıplak incir ağacından pek hazzetmese de yaralarına sürdüğünde Hezekiya'yı kurtaran şifalı lapanın incirden yapıldığı söylenir.

- Hazreti Muhammed, cennette görmek istediği bir ağaç varsa onun incir olduğunu söylermiş -Kur'an da incir adıyla anılan bir sure var.

- Buda, tam da bir Ficus religiosa'nın altında meditasyon yaparken erişmiş aydınlanmaya.

- Bedeviler, anlaşmazlıklarını incir ağacının gölgesinde hallederler; Dürziler, incir kabuğunu saygıyla öpüp incir ağacının etrafına kişisel nesnelerini yerleştirerek marifet'e ulaşmak için dua ederler.

- Hem Araplar hem de Yahudiler evlilik hazırlıklarını incir ağacının yanında yaparlar ve önlerine çıkacak her türlü fırtınayı salimen atlatabilecek kadar sağlam yuvalar kurulacağını umarlar.

- Kenya'daki Kikuyu kadınları hamile kalmak istediklerinde kendilerini incir ağaçlarının özsuyuna bularlar ve ne zaman birisi kutsal bir mugumo'yu kesmeye kalkacak olsa yine aynı kadınlar incir ağacını cesurca savunurlar.

- İncir ağacı çeşitli kültürlerde şu isimlerle anılır; kutsal ağaç, dilek ağacı, lanetli ağaç, hayaletli ağaç, esrarengiz ağaç, tekinsiz ağaç, ruh-hırsızı ağaç. (***)

- Heredot, kuru inciri Lidya'da yaşamın on temel nimetlerinden biri olarak saymış.

- Anadolu topraklarında yetişen ve adını Karia bölgesinden alan Ficus carica yani siyah incir, antik uygarlıklarda bolca tüketilen bir meyveydi.

- Anadolu'da halk arasında "yemiş" olarak da adlandırılan incire "ballı darı", "bardacık" şeklinde de isim verilir.

- Anadolu'da halk arasında incirle ilgili çokça inanış var: Muğla/Fethiye'de incir ve ceviz ağaçlarının altında devamlı yatılmayacağına, eğer yatılırsa inme ineceği ya da ölünceye dek sakat kalacağına; İzmir, Balıkesir, Aydın yöresinde incirin yılanı çektiğine ve meyveleri yenmeyen "erkek incir" olan iğlek'in bereket getirdiğine inanılıyor. Manisa/Akhisar civarında, incir ağacından düşenin iflah olmayacağı, ağacın uğursuz olduğuna inanılır. Mersin/Anamur civarında incir ağacının altına kirli su dökülmez, incir odunu yakılmaz.

- Deyimlerimize de girmiş çokça; "darı unundan baklava , incir ağacından oklava olmaz", "ocağında incir ağacı bitmek", "bir çuval inciri berbat etmek", incir çekirdeğini doldurmamak" gibi...

- Eril ve dişil özellikleri aynı anda barındırdığı için olsa gerek incir ağacı hayatın ve aşkın sembolü olarak kabul görmüş. (****)

Sonuç olarak, çok sayıda dinsel ve kültürel birçok söylenceye konu olan incir ağacı, hem insanlık tarihine tanıklık etmiş hem de onu biçimlendirmiştir. Yeryüzünün geleceği açısından incir ağacını ciddiye alsak iyi olur. İlginç bir ağaç çünkü. :)


Yararlandığım Kaynaklar:

(*) - https://www.bbc.com/turkce/vert-earth-38680161

(**) - Jared Diamond, TÜFEK, MİKROP VE ÇELİK, (s: 162-174)

(***) Elif Şafak, KAYIP AĞAÇLAR ADASI, DK.

(****) acikradyo.com.tr




29 Ağustos 2023 Salı

 


ATATÜRK'ÜN KADINLARIMIZA VERDİĞİ HAKLAR İLE LİDİA POET'İN HUKUK MÜCADELESİ ÜZERİNE


Yarın 30 Ağustos "ZAFER BAYRAMI"nı kutlayacağız. Zafere giden yolda içeride ve dışarıda birçok engelleri aşmışız ve bu uğurda şehitler vermişiz. Bu vesileyle başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere tüm şehitlerimizi sevgi, saygı ve rahmetle anıyorum. Güzel vatanımızı düşman işgalinden kurtardıkları ve bizlere bağımsızlığımızı kazandırdıkları için kendilerine sonsuz minnet duyuyorum.

Şimdi diyeceksiniz ki başlıkla, zafer bayramının ne alakası var? Açıklayayım. Uzun zamandır izlemek istediğim bir dizi vardı ama fırsat bulup izleyememiştim. Bugün  Lidia Poet'in Hukuk Mücadelesi adlı altı bölümlük o diziyi izledim. Dizi hakkındaki görüşlerimi yazmadan önce, dizi boyunca ATAM'a rahmet okuduğumu belirtmeliyim. Avrupa ülkelerinden çok önce biz kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıdığı, kız çocuklarına eğitim hakkı verdiği  ve de tüm kamu kurum ve kuruluşlarında ayrım yapmadan kadınlara çalışma olanağı sağladığı içindi rahmet okumam. Ben bugün yüksek öğrenimli ve bir kamu kuruluşundan emekli bir kadınsam, bunu tamamen ATATÜRK'ün kurduğu Cumhuriyet'e,  dahası ATAM'ın kadınlara verdiği değer ve öneme ve kadınları "insan" olarak kabul etmesine borçlu olduğumun bilincindeyim çünkü. Kasıtlı olarak bunu yok sayanların veya bilincinde olmayan kadınların dönüp tarihe bakmaları gerekmez. Günümüz İslam Ülkeleri ile geri kalmış ülkelerdeki kadınların yaşam tarzlarına, kılık-kıyafetlerine ve eğitim-öğretimlerine bakmaları yeterli olur sanırım. 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü bir kez daha sevgi, saygı, minnet ve rahmetle anarken biz kadınları yücelten birkaç sözüne de yer vermek istiyorum.

"Milletimiz güçlü bir millet olmaya azmetmiştir. Bunun gereklerinden biri de kadınlarımızın her konuda yükselmelerini sağlamaktır."

"Ben, saygıdeğer hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, tersine pek çok yönlerde onların üstüne çıkacak bilgi ve kültürle donanacaklarına asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle inananlardanım."

"Kadınlarını okutmayan milletler yıkılmaya mahkumdur."

LİDİA POET'İN HUKUK MÜCADELESİ DİZİSİ 

Lidia Poet, 19. yüzyıl İtalya'sında ilk kadın avukattır. Dizide kadın avukatın, mesleğini icra edebilmesi için çektiği zorluklar ile bu zorluklara karşı  yılmadan verdiği mücadelesi anlatılmaktadır. 

Lidia Poet, 26 Ağustos 1855 yılında Torino'da doğmuştu. Torino Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirmiş ve 17 Haziran 1881'de diplomasını almıştı. Avukatlık yapabilmek için Torino Barosu'na kaydı yapılmışsa da daha sonra başsavcının itirazı sonucu, Baro kaydı iptal edilmiş ve avukatlık yapması yasaklanmıştı. Bu karara karşı temyize başvurmuş ancak yüksek mahkeme yerel mahkemenin verdiği kararı onaylamıştı. Mücadele etmekten yılmayan Lidia Poet, yine avukat olan ağabeyinin yanında önceleri ona yardımcı olmuş -ki ağabeyi bile kardeşinin avukatlık yapmasını hoş karşılamıyor- sonrasında ağabeyinin izni ile ona yardımcılık yapmış ve ondan çok daha başarılı olduğunu kanıtlamıştı. Dizide temyiz mahkemesi sonucunda İtalya'da avukatlık yapamayacağını anlayan Lidia Poet, Cenova'dan kalkacak gemiye binmek üzere özgürlükler ülkesi diye anılan Amerika'ya, daha doğrusu New York'a doğru yola çıkmadan önce ona destek olan kadınların desteği eşliğinde ailesi ile vedalaşıyordu. Ve dizi burada bitiyordu.

Merakımı gidermek için Lidia Poet'in sonraki yaşamı hakkında İnternet'te bir araştırma yaptım. en.wikipedia.org'da şu bilgiyi buldum: "Hayatının geri kalanında Poet uluslararası kadın hareketinde aktif olarak yer aldı. 17 Temmuz 1919 tarih ve 1176 sayılı kanunla kadınların bazı kamu görevlerinde bulunmalarına izin verildi. 1920 yılında 65 yaşında bir kadın olan Lidia Poet'in Baro'ya kaydedilmesi ve resmi olarak avukatlık yapması artık mümkün değildi." 

1920 yılında ülkemizde ise Türk milleti olarak kurtuluş mücadelesi veriyorduk. "Ya istiklal ya ölüm" diyerek şehit olmayı göze alan atalarımız verdikleri kurtuluş mücadelesini, 30 Ağustos 1922'de zaferle taçlandırdılar. Ve 29 Ekim 1923'te kurulan Cumhuriyet sonrasında kadınlarımız, hak ve hukuk konularında Avrupalı kadınları geride bıraktılar...

Diziyi biraz da duygusallıkla izledim. Çünkü kızı avukat olan bir anneyim. Ve bu dizide anlatılan İtalya'nın ilk modern avukatı olan Lidia Poet'nin verdiği mücadeleleri izleyince, mücadeleye gerek kalmadan ve hiçbir zorluk çekmeden biz kadınlara eğitim-öğretim ve de çalışma hakkı veren/tanıyan ATATÜRK'ü ve yaptıklarını hatırlatmayı kendime görev saydım. Umarım yazımı okuyanlar, Lidia Poet'in hayatından esinlenilerek çekilmiş olan bu diziyi izledikten sonra ne demek istediğimi çok daha iyi anlayabileceklerdir.



20 Ağustos 2023 Pazar

 


NAZIM HİKMET'İN PEK BİLİNMEYEN YÖNLERİ VE İLK KEZ GÜN YÜZÜNE ÇIKAN  FOTOĞRAFLARI




Nazım Hikmet'in şiirleri çok bilinse de, şairliğinin ünü dünyaya yayılsa da O'nun senaristliği ve oyun yazarlığı pek bilinmez. Oysa yasaklı olduğu yıllarda değişik müstear adlarla tiyatro oyunları ve film senaryoları yazmıştır. Hapiste kaldığı on iki yıl boyunca Nazım Hikmet sadece şiirler ve yazılar yazmamış, resimler ve desenler de çizmişti. Hatta bu resimlerini, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Abidin Dino'ya göndermiş, fikirlerini almak istemişti. İki ressamdan da ses çıkmayınca Nazım, dostlarına şöyle demişti: "Anlaşılan biz ellisinden sonra ressamlar loncasına çırak bile olamayacağız." 
Genel afla hapisten çıktıktan sonra gittiği Batum'da tanıştığı Hikmet Bey'in kız kardeşi Leman Hanım'ın resmini çizdiği defterindeki resmi gören Şevket Süreyya Aydemir, resimdeki kıza tutulur. Bunun üzerine Nazım, Leman Hanım'ı Şevket Süreyya ile tanıştırır ve evlenirler. Demek ki iyi resim çiziyormuş. :) *

1942 yılında gösterime giren, "Kıskanç" filminin senaryosunu Nazım Hikmet yazmıştı. Filmin yönetmeni ve başrol oyuncusu Muhsin Ertuğrul ve Cahide Sonku'ydu.

Cahide Sonku'nun oynadığı ikinci film "Unutulan Adam"dır, ki senaryosunu yine Nazım Hikmet yazmıştır. Şairle de tanışan Cahide Sonku, bir anısını şöyle anlatmıştı: "Muhsin Hoca o filmde beni oynatmak istemedi. Nazım Hikmet Muhsin Bey'e kızdı. O rolü beni düşünerek yazdığını, olmayacaksa senaryosunun iadesini istedi. O filmde hoca beni pek de istemeyerek oynattı." **

Nazım Hikmet'in Yazdığı Senaryolar

Nazım Hikmet Cici Berber, Fena Yol, Karım Beni Aldatırsa, Naşit Dolandırıcı, Söz Bir Allah Bir, Düğün Gecesi, Aysel Bataklı Damın Kızı, Leblebici Horhor Ağa, Milyon Avcıları, Güneşe Doğru, Tosun Paşa, Şehvet Kurbanı, Kıskanç isimli filmlerin senaryolarını Mümtaz Osman müstear adıyla yazdı. Kahveci Güzeli'nde M. İhsan, Kızılırmak Karakoyun'da Ercüment Er ismini kullandı. Barbaros Hayrettin Paşa, Lale Devri, Balıkçı Güzeli isimli filmlere ise İhsan Koza imzasını attı. ***

On iki yıl hapis yattıktan sonra Demokrat Parti'nin 1950 seçimlerini kazanmasına binaen ilan ettiği genel afla cezaevinden çıkan Nazım Hikmet, özgürlüğünün tadını çıkaramadan başına çorap örüleceği haberini Cahide Sonku'dan alır. Cahide Sonku bu anısını yakın arkadaşı, opera sanatçısı Semiha Berksoy'a anlatmış. Yıllar sonra Semiha Hanımın kızı Zeliha Berksoy da  bu anıyı paylaşmış. Ayrıca Nazım Hikmet, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim isimli kitabında, biraz şifreli olarak bu olaydan söz etmiş.

Olay kısaca şöyle: O sıralar Demokrat Parti'nin ağır toplarından İhsan Doruk'la evli olan Cahide Sonku, Ayaspaşa'da bulunan büyük apartman dairesinde, parti kodamanlarıyla yaptığı toplantı sonrasında kocasından Nazım'la ilgili son derece gizli bir bilgi alır; Nazım Hikmet askere alınacak, Sivas Zara'ya taş kırmaya gönderilecekmiş. Orada da başına kim bilir ne getireceklermiş. İşte bu gizli bilgiyi ertesi gün Nazım Hikmet'e ulaştıran Cahide Sonku, Nazım'ın yurtdışına kaçışına vesile olarak belki de hayatını kurtarmıştı.

Nazım yurtdışında yaşadığı sürede şiirlerini ve tiyatro oyunlarını yazmaya devam etmişti. Hatta Nazım Hikmet'in Çekya'nın başkenti Prag'da 1956 yılında çekilmiş fotoğrafları, Prag Ulusal Tiyatro Arşivleri'nde ortaya çıkmıştı. Nazım Hikmet'in 1956-1958 yılları arasında kaldığı Prag'da kendisinin yazıp yönettiği tiyatro oyunlarından Podivin (Enayi) oyununun provaları ve gala gecesi sırasında çekilmiş fotoğraflar ile dönemin Çekoslovakya'sında sergilenen tüm oyunları ile ilgili çıkmış gazete haberleri, oyun kitapçıkları ve diğer bazı belgeler bulunuyor. ****


Nazım Hikmet'in bilinmeyen fotoğrafları yıllar sonra Çekya'da gün yüzüne çıktı haberini okumak için linki tıklayınız: https://www.ntv.com.tr/galeri/sanat/nazim-hikmetin-bilinmeyen-fotograflari-yillar-sonra-cekyada-gun-yuzune-cikti,5CnPlVgS-kyeAh-H8l3FgQ/PhuOyTcP_UiQut2CIASlDA

Yararlandığım Kaynaklar:

* Hıfzı Topuz, Hava Kurşun Gibi Ağır-Nazım Hikmet'in Romanı. Remzi Kitabevi.

** ve *** Osman Balcıgil, Bir Cahide Sonku'nun Romanı-KIZIL ÇENGİ. Destek Yayınları.

**** ntv.com.tr


Görsel: Yukarıda verilen linkteki yazıdan alınmıştır.







17 Ağustos 2023 Perşembe

 


ELVEDA ÜLKEM


Cezayir, Akdeniz'e kıyısı olan, güney bölgeleri Sahra Çölü'ne kadar uzanan, toprak büyüklüğü bakımından Sudan'dan sonra Afrika Kıtası'nın ikinci büyük ülkesi. Başkenti Cezayir şehri. Halkı Arap ve Bedevilerden oluşmakta.

Osmanlı Devleti'nin yükselme döneminde topraklarına kattığı Cezayir, Osmanlılar için önemli olsa gerek türkülerinde, oyun havalarında Cezayir'e yer ve önem verilmiş. Bir de gidenin gelmediği Yemen'e ağıtlar yakılmış...

300 yıldan fazla Osmanlı egemenliğinde kalan Cezayir, Padişah Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı toprağı olmuş. Akdeniz'de korsanlık yapan Hayreddin Paşa (Hızır Reis, ki Kanuni Sultan Süleyman kendisine Barbaros diyordu), Oruç Reis'in ölümü üzerine Padişah Yavuz Sultan Selim'e itaat etti. Sultan Selim de emrine iki bin asker vererek onu Cezayir Beylerbeyi tayin etti. İşte bu tarihten itibaren yani 1518'de Cezayir'de Osmanlı hakimiyeti resmen başladı.

14 Haziran 1830'da Fransızlar Cezayir'i işgal etti. İşgal sonrası ülkede başlayan ayaklanmalar yedi yıl kadar sürdü. Ve nihayet Cezayir'de 132 yıl devam eden Fransızların sömürge yönetimi 5  Temmuz 1962'de ülkenin resmen bağımsızlığını ilan etmesiyle son buldu.

Cezayir ile ilgili bu kısa tarihi neden yazdım? Dünyaca ünlü Enrico Macias'ın çok hüzünlü bestesi "Adieu mon pays" (Elveda Ülkem) şarkısını dinlerken, şarkının bir gemide yazıldığı ve gemi yolculuğunun öncesi geldi aklıma. Belki bu şarkıyı dinlerken sizler de hikayesini bilirseniz, dilini anlamasanız bile şarkıdaki ülke özlemini ve sevgisini derinden hissedersiniz diye yazmak istedim.

1961 yılında Cezayir bağımsızlık savaşının kızıştığı günlerde, Cezayir'in bağımsızlığına karşı olan ve Fransızların tarafını tutan Cezayir'deki Yahudi ve Avrupa kökenliler, direnişçiler tarafından öldürülür. İşte öldürülenlerden biri de Gaston Gherenassia'nın kayınbabasıdır. Bunun üzerine Gaston eşini de yanına alarak bir daha dönmemek üzere Cezayir'den ayrılıp Paris'e gider. Yaptığı gemi yolculuğu sırasında da ayrıldığına üzüldüğü ülkesi için "Elveda Ülkem" şarkısını yazar. 1962 yılında şarkıyı TV'de seslendirmesi üzerine şarkı, Fransızca konuşulan ülkelerde ve sömürgelerde tanınır ve sevilir. Üne kavuşan Gaston Gherenassia'da adını değiştirir ve Enrico Macias olur. 

Adieu mon Pays adlı şarkıyı dinlemek için linki tıklayabilirsiniz: 

https://www.youtube.com/watch?v=1hXaatUJwvI

Osmanlı Devleti'nde de günümüze ulaşan Cezayir için yakılmış türkü ve oyun havası vardır ve "Cezayir" adı ile anılmaktadır. Cumhuriyet döneminde ise, ünlü şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın "CEZAYİR TÜRKÜSÜ"  başlıklı şiirini Cezayir için yazdığını biliyor muydunuz? Bu şiiri merak edenler "siirakademisi.com" web sayfasından okuyabilirler.

"Cezayir'in Harmanları Savrulur" adlı tarihi türküyü ve oyununu linki tıklayarak izleyebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=6_hqk3ziyGU


Notlar:

- "Kara ayak" / "Pied-noir" : Kuzey Afrika'da, özellikle Cezayir'de doğmuş, büyümüş Fransızların takma adı. (Louis Althusser, Gelecek Uzun Sürer)

- Cezayir doğumlu Fransız filozof Albert Camus'a da "kara ayak" diyorlar mıydı acaba? Düşünmeden edemiyorum. Böyle düşünmemin nedeni; 1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Camus'nun ödül sonrası verdiği röportajda saklı.

- Cezayir bağımsızlık savaşı (1 Kasım 1954 - 19 Mart 1962) sekiz yıl sürmüştür.



12 Ağustos 2023 Cumartesi

 


DİSTOPİK BİR HİKAYE; DALGA




Nereden, nasıl başlasam bilemiyorum. Giulio Cavalli'nin "DALGA" kitabını okumayı  yeni bitirdim. Sarsılmadım desem yalan olur. Aslında distopik hikayeleri okumaya alışığım. Hatta okuduğum distopik kitapların adlarını da verebilirim; 

-George Orwell, 1984 / -William Golding, Sineklerin Tanrısı / -Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya / -Anthony Burgess, Otomatik Portakal / -Jose Saramago, Körlük. Bir de distopyanın şafağı sayılan Yevgeniy İvanoviç Zamyatin'in "BİZ" adlı kitabını da ekleyebilirim.

Peki, DALGA  beni neden bu kadar sarstı? Çünkü yazar, günümüzde yaşanan ve ülkeler için ciddi bir kriz olarak görülen sığınmacılar sorununu ve göçmenlerin dalga dalga Roma'ya bağlı sakin ve küçük bir kasaba olan DF'ye akışlarını anlatırken kasaba halkının kriz anlarında yaşanan hallerine dikkat çekerek, insanlık ve insani değerleri sorgulatıyor bizlere. Hem de en acımasız ve sert bir gerçekçilikle. Belki de kısa bir zaman sonra romanda geçen olayların, yaşanabileceğini okura düşündürtmesinden kaynaklı bir sarsıcılığı da var diyebilirim. Kitabı bitirdikten sonra, "neden olmasın" diye düşündüğümü itiraf etmeliyim.

İtalyan yazar Giulio Cavalli ilk kez Türkçeyle buluşuyor Dalga kitabı ile. Cavalli, 1977'de Milano'da doğdu. Roman ve oyun yazarlığının yanı sıra Left Dergisi ve çeşitli gazetelerde yazıyor. Politik oyunları ve İtalyan mafyasının perde arkasını ele aldığı kitaplarıyla tanınıyor. 2018'de Dalga'yı, ve 2021'de bu romanın devamı niteliğindeki Yepyeni Ahit'i yayımladı.

Giulio Cavalli - Dalga - Arka Kapak Tanıtımından

"Sakin bir balıkçı kasabası olan DF'nin yazgısı, yaşlı balıkçı Ventimiglia'nın denizde bir ceset bulmasıyla kabusa evrilir. Daha ilk cesedin kimliği teşhis edilemeden kasabanın kıyılarına başka cesetler sürüklenir. Her açıdan birbirinin tıpatıp benzeri cesetlerin sayısı kısa sürede on binleri geçtiğinde hükümetten destek göremeyen DF, sorunu kendi yöntemleriyle çözmeye karar verir. Ve başlangıçta toplum sağlığının korunması amacıyla yürütülen eylem planı zamanla çığırından çıkar..."

Benim Yorumum 

Giulio Cavalli, kitabında dalgayı hem gerçek anlamında hem de metaforik olarak göçmenler sorununa dikkat çekmek için kullanmış, ki bu adı ben çok isabetli buldum.. Çünkü göçmenlerin, yerli halk arasında "şeyleşmesini" çok çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Kitapla ilgili fazla bir ayrıntı vermek istemiyorum ama kafama takılan "şu şeyler" konusuna birazcık açıklık getirmek istiyorum. "Şu şeyler" diye bahsedilen denizden gelen insan cesetleri. Nihayetinde ölü de olsalar onlar yaşarlarken birer insandılar, madde veya eşya değildiler! Denizden  istikrarlı bir şekilde her 48 saatte bir dalgalar halinde gelen on binlerce cesede "şu şeyler" ve bu cesetlerin depolandığı hangarlara "şu şeyler mezarlığı"  denilerek insanları metalaştırmak insanlığa sığar mı, diye sordurtuyor yazar. İster istemez bunu düşünüyorsunuz. Ve romanın ilerleyen sayfalarında bu metalaştırma işinin cesetlerin her bir parçasından maksimum fayda sağlanacak biçimde pratiğe döküldüğünü hayretler içinde kalarak okuyorsunuz! Hatta tiksinerek!

İtalya'nın küçük bir sahil kasabasında geçen hikaye bilinmeyen bir zamanda geçmektedir. Kitabı okurken, aslında zamanın bir öneminin olmadığını çünkü bu insanlık ayıbı tablonun bugünü resmettiğini, DF adlı kasabanın dünyanın diğer yerlerini de temsil ettiğini anlayabiliyoruz. Tehlike dışarıdan göçmenlerle mi  (sığınmacılar) geliyor (ölü bile olsalar), yoksa asıl tehlike insanın kendisi midir? Yani tehlike içte midir? İşte bu soruya cevap aranıyor.

Kitaptan Alıntılar

- Lilly, dalganın getirdiği ve gördüğü cesedi şöyle tanımlıyor: "Afrikalıydı galiba. Türk. Güneyli ya da Doğulu. Bizden biri değil. Sokakta karşılaşabileceğimiz insanlardan değil." (s: 33)

- "Yaklaşan bir felaketin işaretlerini hafife almak, onun gelip bizi hazırlıksız yakalaması için bir davettir." (s:34)

- "Savaşlar kişinin emrinde olan orduyla yapılır." (s:48)

- "Bazı devrimler işte böyle, tıkanıklığı tesadüf eseri tahliye etmeyi başaran bir öfkeden doğar." (s:94)

- "Tondini'nin hangarı, DF'deki herkesin ağzında şu şeyler mezarlığı olup çıkmıştı." (s:101)

- "Mutfak, yaşam gibidir: Evrensel boyutta nefret duyulan şey zamanla kabul edilir hale geliyor ve sonunda da çok arzulanan bir şey olup çıkıyor. Ölüleri şimdi yemeye başlayan şu DF'li yabaniler hakkındaki uluslararası basının verdiği yanıt üzerine Cattori şüphelerini dile getirdiğinde, ona yılan balıklarını anlattım." (s:151)

- "Önce seni yok sayarlar, sonra seninle alay ederler ve sana savaş açarlar. Sonunda sen kazanırsın." (s:152)

- "Göz yuvarları çorbası, dil fileto: Gelgitlerin bize taşıdığı bu etlerin hiçbir kısmı atılmaz. Hem de hiç. Tıpkı domuz eti gibi." (s:152)

- "Propagandanın işe yaraması için tanık olmaması gerekir: DF hakkında anlattıkları mutluluk, gitgide daha da korkak bir itaat haline gelen bir umuttur." (s:169)

- "O akılcıdır. Sağduyu, yenilmez güçler tarafından satın alınır, aykırı düşünenler her zaman haklıdır. Her zaman." (s:178)

- "Ve zengin oldu, daha önce olduğundan daha zengin oldu. Çok normal: Kimi felsefe yapar, kimi iş yapar ve kimi para kazanır, felsefe yapanlara da sadece başkalarının kazancı hakkında ahlak dersi vermek kalır." (s:178)

- " Cesetler mi? O şeyler hakkında cevap verme yetkim yok. Benim için onlar artık ceset falan değiller: hoş kokulu uçucuları buharlaştıran mumlar, hani şu porselen buhurdanlıklarda kullanılan alüminyum kenarlılardan. Onlar artık bundan ibaret." (s:185)

Kitap 222 sayfa ve iki bölümden oluşuyor. Devamı olan kitap Türkçeye çevrildiğinde onu da okumak isterim...

Notlar:

1- William Golding'in "Sineklerin Tanrısı" kitabıyla ilgili yazımı okumak isterseniz, linki tıklayınız: https://sahriye.blogspot.com/2013/02/cocuklarda-siddet-william-golding-in.html

2- Anthony Burgess'in "Otomatik Portakal" kitabıyla ilgili yazımı okumak için linki tıklayınız: https://sahriye.blogspot.com/2021/09/otomatik-portakal-anthony-burgessin.html



7 Ağustos 2023 Pazartesi

 


CAMPANULA (ÇANÇİÇEĞİ)



Tek, iki ya da çok yıllık otlardır. Çiçek kurulu tek ya da çok çiçeklidir. Çanak beş parçalıdır. Taç beş parçalı çan biçimlidir. Cins adı Latince küçük çan anlamına gelir. Cinsin taç yapısına işaret eder.



Çiçekleri mavi, menekşe ya da leylak renklidir. Az da olsa beyaz renkli olanları da vardır. Cins özellikle Akdeniz havzası olmak üzere kuzey yarımküreye özgüdür. Rapunzel masalında cadıdan alınan bitkinin çançiçeği olduğu düşünülür.



MİTOLOJİK HİKAYESİ:

Aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite bakana güzellikten başka bir şey göstermeyen, diğer tanrıçaların peşinde olduğu sihirli aynasını kaybetmiş. Kaybolan aynayı fakir bir çoban çocuk bulmuş. Aphrodite bunu öğrenince, oğlu Eros'tan aynayı almasını istemiş. Ancak aynadaki görüntüsü karşısında büyülenen çocuk, Eros'a aynayı vermeyi reddetmiş. Aynayı zorla almaya çalışan Eros'la çocuk mücadele ederken yanlışlıkla ayna kırılmış ve binlerce parçaya bölünmüş. Efsaneye göre aynanın parçalarının düştüğü her yerde de çançiçekleri yeşermiş. 














ENDEMİK TÜYLÜ ÇANÇİÇEĞİ




Dünyada sadece Kuşadası Dilek Yarımadası ve Söke/Doğanbey'de yetişen tüylü çançiçeği, Nisan ile Haziran ayları arasında mor çiçeklerini açar. 

Çançiçeklerinin (Campanula) dünyada 300 türü bulunmaktadır. Ama tüylü dokusuyla bu türlerden ayrılan endemik çançiçeği (campanula tomentosa) Dilek Yarımadası'nda kaya ve duvar diplerinde yaşam bulmaktadır.

Türkiye için önemli bir değere sahip olan bu çiçeğin korunmasına Milli Parklar yetkililerince çok özen gösteriliyor. Dünya Koruma Birliği'nin Kırmızı Listesi'nde yer alan çiçeği koparanlara ya da zarar verenlere para cezası uygulanmaktadır. Nesli tükenmekte olan tüylü çançiçeğini koparanlara, 2872 Sayılı Çevre Kanununun 20. maddesi gereğince 244 bin 315 TL ceza kesilmektedir. Bu ceza miktarı 2023 yılı için belirlenmiş olup, her yıl artırılmaktadır. 





Not: Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.

Yazı İçin Kaynaklar:

--kocaelibitkileri.com

--birgun.net



29 Temmuz 2023 Cumartesi

 


HI BARBIE, HI KEN...



Yazıya başlamadan önce şunu belirtmeliyim ki yazıda spoiler vermemek amacıyla filme dair sadece çıkarımlar bulunmaktadır. Filmin tamamı başka birçok güzel mesaj içermesine rağmen yazıyı kısa tutmak amacıyla bir kısmına yer verdim. Bu nedenle Barbie filmini izlemenizi  tavsiye ederim :) 

Son 20 yıldır nörolojik görüntülemeler, davranış genetiği, gelişim psikolojisi ve nöropsikoloji araştırmaları gösteriyor ki bir çocuk 400'den fazla psikolojik özellikle dünyaya gelir ve bu özellikler çocuk büyüdükçe ortaya çıkar. (Dr. Russel Barkley) Hiçbir çocuğun ruhu sizlerin yazmasını beklediği boş bir levha değildir. Hayatın içindeki etkileşim, dünyayı deneyimlemek, hayatı yaşıyor olmak, acı ve tatlı duyguları hissetmek bu psikolojik özelliklerin form değişimine neden olur. Ve bu değişimin yönü sizin seçimlerinize bağlıdır. Mutluluğu mu yoksa acıyı mı tercih ediyorsunuz? İyiyi ve kötüyü nasıl tanımlıyorsunuz? Hayatı gerçekten yaşıyor olmak bir mühendislik harikası gibi her şeyi kendi istek ve arzularınıza göre dizayn etmekle mi mümkündür? (Barbie Dünyası) Ya da karanlığın sadece henüz sökmemiş bir şafaktan geldiğinin farkında olmakla mı? (Gerçek Dünya) İşte Barbie filminin yaratıcıları Barbie'nin sihirli dünyasını hepimiz için öyle bir noktaya getiriyor ki insan olmanın muhteşemliğine, her türlü duygunun zıttı ile varoluşunun ruhun genişlemesini sağladığı ve dengenin evrenin temel yasası oluşuna değinerek her yaş grubu için izlenesi kılıyor. 

Barbie ve Ken'nin kendi bulundukları dünyadan çıkıp gerçek dünyayı deneyimledikten sonra kadın ve erkek odaklı bir hayat yaratımının iki tarafı da hiç mutlu etmediği gibi tam olarak varoluş sancılarına sebep olduğunu kavramaları ve kendi potansiyellerini keşfetmenin tek yolunun dengede bir hayat olması gerektiğini anlamaları onları "çocuk olmaktan yetişkin olmaya" geçiriyor. Filmin senaristleri bu noktada büyümüş olduğunu düşünen yaşı büyük kişilere de gerçek anlamda "yetişkin" olmanın idrak etmekten, bakış açısını geliştirmekten ve değişim için kendine düşen sorumluluğu almaktan geçtiğini göstermiş oluyor. Barbie ve Ken sevgili olduklarından aslında şunu fark etmemizi istiyor; ilişkiler sahip olabileceğimiz en büyük aynalardır. Partneriniz size bir şeyler söyler ve  bunu kendi bakış açısından çok basit bir şekilde söyleyebilir. Ama bu söylediği şey sizi tetikliyorsa öfkelendirip, sinirlendiriyorsa, kızgın hale getiriyorsa, o zaman içinizde bir yarayı deştiği anlamına gelir. Ve bu durum size iki şeyden birini yapma fırsatı verir. Birincisi, o kişinin ruhunuzun ve savunmasızlığınızın derinliklerine inmesini engelleyin, izin vermeyin, direninin, savunun, yaralarınızı yok sayın, duvarlarınızı yüksek tutun ve savaşı sürdürün. Ya da ikincisi, bunun iyileşmeniz ve bu duyguyu bırakmanız için bir fırsat olduğunun bilincine varın, kendi içinize bakın, sorgulayın, iyileşin, dönüşün. Seçim sizin.. 

Hepimiz çocukluk dönemimizde "görülmek" istedik. Yaptıklarımızın, başarılarımızın, oluşturduklarımızın, duygularımızın hatta söylemediklerimizin bile görülmesini, takdir edilmesini, onaylanmasını istedik. Ve büyüdük. Büyüdük ama yapmamız gereken bir değişimde, almamız gereken bir kararda, yaratmak istediğimiz bir şeyde gereken çaba ve cesareti gösteremediğimizde yani en özünde aslında dışarıya tersini gösteriyor olsak da KENDİMİZE GÜVENEMEDİĞİMİZDE... İşte orada o içimizdeki çocuk büyürken eksik kaldığı şeyi yani "görülmeyi" istiyor. Ve bunu da en yakınında kendi kalbine dokunan, ruhunu teslim ettiği diğer yarısından talep ediyor. Bu nedenle tüm hayat döngünüz boyunca filmin başlangıç sahnesinde olduğu gibi şunu unutmamalısınız. Hi Barbie, Hi Ken... Yani kısaca; seni görüyorum ve seni seviyorum...


Not: Barbie filmini sinemada izleyip, bu güzel ve özel yazıyı yazan konuk yazar canım kızıma teşekkürlerimle...Seninle gurur duyuyorum. 


  Görsel, onedio.com'dan alıntıdır.

 


 

24 Temmuz 2023 Pazartesi

 



KİMİNE GÖRE "AŞK ELMASI", KİMİNE GÖRE "ALTIN ELMA", KİMİNE GÖRE İSE SADECE "DOMATES"İN İLGİNÇ TARİHİ



Avrupa ve ülkemiz Kerberos sıcaklarıyla yanıp kavruluyor adeta. Aşırı sıcaklarda insanın yemek yiyesi bile gelmiyor. Hafif ve serinletici yemeklerle öğünler geçiştiriliyor. İşte yaz mevsiminin vazgeçilmez yiyeceklerinden biri olan çoban salatasının olmazsa olmazı domatesin ilginç bir tarihi var. Yani herkes tarafından sevilerek tüketilen domates, öyle kolay kolay yenilir hale gelmemiş.

Muzaffer İzgü, "Zıkkımın Kökü" kitabında domatesin yaz mevsimi için vazgeçilmez bir öğün olduğunu ne de güzel açıklar. "Gözünü sevdiğim yaz ayları, düşünmezsin ki yemek derdi. Al oradan yarım kilo domates, al oradan yarım ekmek, iste birazcık bakkaldan tuz, bas domatesi tuza, ısır ekmeği ısır domatesi..." Bize de domates-ekmek yiyenlere "afiyet olsun" demek düşer. :)

DOMATESİN TARİHİ



Domatesin yabani türlerinin ilk olarak Güney Amerika'daki And Dağları'nın çevresinde bulunan Peru, Ekvador, Bolivya arasındaki bölgede yetiştiği düşünülmektedir. Kuzeye doğru göç eden yerliler tarafından Orta Amerika ve Meksika'ya getirildiği kabul edilmektedir. Başta mısır tarlalarına dadanmış olan yabani bir ot iken, zamanla meyvesi büyütülerek tarımı yapılmaya başlanan domates, 16. yüzyılda Avrupa'ya getirildi. Bu bölgede Lycopersicon sp.(domates) bitkisinin meyvesine genel olarak "tomate", "tomato" adı verilmiştir. Bu ise yerel dildeki "tomati" çok çekirdekli, sulu meyvelere verilen isimden kaynaklanmaktadır. (Günümüzdeki domateslerde çekirdek bulunmadığı gibi, suyu da azdır.)

Domates, 3 Ağustos 1492 yılında, okyanusa açılan C.Columbus'un, 12 Ekim 1492 tarihinde Amerika'yı keşfi sonrasında (aslında Bahamalar'a ulaşmıştı) 1550 yıllarında Avrupa'ya taşımış ve süs bitkisi muamelesi görmüştür. İlk olarak İtalyanlar tarafından tüketilmeye başlanmıştır. 1570'li yıllarda İngilizlerin İspanyolların bahçelerinde süs olarak yetiştirdiklerine dair kayıtlar mevcuttur.

Domatese ilk başta Fransızlar "pomme d'amour", İngilizler ise "love apple" yani "aşk elması" diyorlardı. Çünkü domatesin afrodizyak özelliği olduğu ve tüketildiği zaman cinsel gücü artırdığı düşünülüyordu.

Diğer bir taraftan İtalyanlar da domatese "poma d'oro" yani "altın elma" adını vermişlerdi. Başka bir hikayeye göre de; İtalya'ya domatesi ilk getiren kişi "Moor" adında biriymiş ve ondan dolayı "pomo dei mori" adını almış.

Domatesin Avrupa'ya yayılması pek kolay olmamış. İlk olarak domatesi kızartarak ve pişirerek yiyen insanlar bu tadı pek beğenmemişler. Domatesin zehirli olduğu düşünülüyormuş. O zamanlar, Avrupalı zenginler yüksek kurşun içeriğine sahip kalaylı tabaklarda yemek yiyorlardı. Domatesi bu tabaklarda yiyen insanlarda zehirlenme belirtileri görülmüş, hatta ölümlere yol açmıştı. Domateste bulunan asit içeriği nedeniyle kurşunun çözülmesine ve kurşun zehirlenmesine neden oluyordu. Ancak yoksul insanlarda bu durum gözlemlenmiyordu. Çünkü fakirler yemeklerini tahtadan yapılma kaplarda yiyorlardı. Bu durum domatesin zehirli sanılmasına neden olmuştu. Bu nedenle 1800'lü yılların sonuna kadar özellikle fakir insanlar tarafından yiyecek olarak tercih edilmiştir. 

Domatesin kaderi 1700'lü yıllarda Fiorentinalı (Floransa) bir aşçının ellerinde şekillenmiştir. Bu aşçı domatesi çiğ olarak salatasında kullanınca ve bir de pizzası için sos yapınca domatesin önlenemez yükselişi başlamış. 

Domatesi Osmanlı'ya tanıtan ve tohumlarını ilk getiren kişi; Halep'te 1799-1825 yılları arasında görev yapan İngiliz Konsolosu John Barker'dir. Sonrasında domates ilk kez Sultan Abdülmecid döneminde (1839-1861) Anadolu'ya gelmiş, önce "Frenk elması" denmesinin nedeni de bu olsa gerek. Bu isim Antep ve yöresinde "Frenk" olarak hala kullanılmaktadır (Frenk kebabı vb.) O dönemlerde domatesleri yeşil ve sarı iken yerler, kızarınca da kırmızı renginden ötürü zehirli olduğunu düşünüp çöpe atarlarmış.



İstanbul'u fethetmiş Fatih Sultan Mehmet, at üzerinde yaklaşık 43.000 kilometre mesafe katetmiş Kanuni Sultan Süleyman, devrin en önemli iki ticaret yolu olan İpek ve Baharat yolunu ele geçiren Yavuz Sultan Selim hayatlarında hiç domates yememişler. Hatta domates ile birlikte Amerika kıtasının keşfinden sonra Avrupa'ya getirilen patates ve yine Çin ve Hindistan'dan dünyaya yayılan patlıcanı da hiç yemediler. Buna rağmen ne ilginçtir ki, Osmanlı mutfağı ve Türk mutfak kültürü dendiğinde akla domates, patlıcan ve patatesli yemekler geliyor.

DOMATES SEBZE MİDİR, YOKSA MEYVE MİDİR?

Bu konu tartışmalıdır. Amerika'da 19. yüzyılın sonuna kadar domates meyve olarak tanımlandı. Çünkü sebzelerden %10 vergi alınıyordu. Bu vergiden kaçmak isteyen insanlar domatesi bir meyve olarak kabul etti. Ancak bir yüksek mahkeme domatesin bir sebze olduğu ve vergi verilmesi yönünde karar verdi. Günümüzde botanikçiler domatesi meyve olarak kabul ediyorlar ve domatesi daha çok yaz aylarında tüketmemizi öneriyorlar.



Notlar:

- Domatesi keşfeden Osmanlıdan sonra, domatesin Mısır, Fas, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde yaygınlaştırılmasında Osmanlı tacirleri büyük bir rol üstlenmiştir.

- 1830'lu yıllarda ketçap, "domates hapı" olarak eczanelerde satılmaya başladı. Bu yıllarda ishal, hazımsızlık ve sarılık gibi rahatsızlıklara iyi geldiği düşünüldüğü için ilaç olarak satıldı.

- Domates, acı biber ve kakao Meksika kökenlidir ve Asya ile Avrupa'ya ancak İspanyollar Meksika'yı fethettikten sonra ulaşmıştır. 

- Mısır ve taze fasulye de Amerika'dan gelmiştir.



Kaynaklar:

gurmeakademi.com

- haberturk.com

Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.




22 Temmuz 2023 Cumartesi

 



LİKYA'NIN ÖNEMLİ KENTLERİNDEN ANTİPHELLOS (KAŞ)




Antiphellos, Likya'nın önemli kentlerinden biridir. Kaş, Orta Likya'da eski Antiphellos üzerinde kurulmuş. Sırtını batısında bulunan Akdağ'a ve doğusunda bulunan Bey Dağı'na yaslamış olan Kaş, adeta yükseklerden denize bakmakta ve tam karşısında bulunan Meis adasına gözcülük etmektedir. Hani bir zamanlar St. Jean Şövalyelerinin koruduğu, buradaki kızıl kayalardan ötürü adaya verdikleri Chateau-Roux (Kızıl Şato) adıyla da biline Meis adasına.

Belki de Kaş, arkasını dağlara yaslamanın verdiği güçle bugüne dek kimseye boyun eğmemiş, dimdik ayakta kalmış ve kentin gelişigüzel büyümesine izin vermemiştir. Dağlara boyun eğdiremedikten sonra büyümenin mümkün olamayacağını görmek beni mutlu etti. Kaş böyle çok güzel...

Kıyılarının kayalık olması nedeniyle Kaş'ta plajların az olduğu düşünülür. Oysa Kaş-Kalkan yolu üzerinde bulunan "Kaputaj Plajı" en güzel plajlarımızdan biridir. Merkezde bulunan "Büyük Çakıl", "Küçük Çakıl" ve "Akçagerme" plajları da çok güzeldir. Küçük Çakıl'da kaynak suyu çıkması nedeniyle deniz suyu biraz soğuktur. Üşenmezseniz eğer, her gün deniz dolmuşu yapan teknelerle Kaş'a yirmi dakika uzaklıkta bulunan "Limanağzı Koyu"na gidebilirsiniz. Koy akvaryum gibi berrak ve temiz. Denize baktığınızda rengarenk balık sürülerini, deniz taraklarını görebiliyorsunuz. 

Kaş'ın havasından da bahsetmem gerek. Ege'nin serin sularıyla Akdeniz'in sıcak sularının kucaklaştığı yerde bulunan Kaş, hafif rüzgarlı ve Akdeniz'de bulunan diğer kentlere göre daha az nemli havasıyla insanı bunaltmıyor. 

Hep yaz tatilini geçirmek için gittiğim Kaş'a bu kez yeni yıla girmek için gittim. 1 Ocak'ta (2023) günlük güneşlik ve tertemiz havasıyla içimi yaşama sevinciyle doldurdu. Bir kez daha anladım ki, Kaş'ın her mevsimi ayrı güzel...




Meis Adası.








Uyuyan Dev.



Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.





21 Temmuz 2023 Cuma

 


BİR KİRAZ HİKAYESİ



Vaktiyle Fatımi Halifesi el-Aziz'in yolu bir sebeple Baalbek'e düşmüş. Halife'nin şerefine sofralar kurulmuş, ziyafetler verilmiş, yenilmiş içilmiş. İkram edilen bütün yemeklerin tadına bakıp beğenen Halife, yemeğin sonunda sunulan meyveyi pek beğenmiş. "Bu nefis meyvenin adı nedir?" diye sormuş. Baalbekliler Halife'nin sorusuna şaşırsalar da "Kirazdır efendimiz." demişler. Halife "Biraz daha getirin" demiş ve Baalbek'ten ayrılıncaya kadar bu leziz kirazlardan başka bir şey yememiş.

Şehirden ayrılacağı zaman, birkaç deveye kiraz yüklenmesini emretmiş ve Mısır'ın yolunu tutmuş. Mısır'daki sarayına vardığında yorgunluktan uyuyakalmış. Rüyasında nefis kirazları görünce uyanmış ve develere yüklettiği kirazlardan istemiş. 

Halife el-Aziz, heyecanla kirazların gelmesini beklerken, veziri odaya girmiş. Ama bir bakmış ki vezirin elinde kirazlar yok. Halife çok kızmış. "Nerede bu kirazlar, neden getirmiyorsunuz?" diye bağırınca vezir korka korka konuşmaya başlamış: "Efendimiz, bu narin meyveler, günlerce süren yolculuk sırasında çöl sıcaklarına dayanamamış ve hepsi çürüyüp gitmiş." Halife büyük bir üzüntüye kapılmış, öfkelenmiş de...

Halife'nin kendisini azarlamasına içerleyen vezir, işini gücünü bırakıp, efendisine kiraz temin etmenin yollarını düşünmeye başlamış. Ne yapmalı, ne etmeli de Baalbek'ten Kahire'ye kadar sıcakta bozulmadan  kirazları en hızlı bir şekilde getirmeli diye günlerce düşünmüş.

Sonunda aklına müthiş bir fikir gelmiş ve hemen Baalbek'e mektup yazmış. Mektupta, Halife için develere yüklenen kirazların sıcakta çürüdüğünü, efendisinin buna çok üzüldüğünü yazdıktan sonra Baalbek kirazlarının Kahire'ye bozulmadan ulaşabilmesinin yolunu söylemiş. "Baalbek'te Kahire'yle haberleşme için bine yakın eğitimli güvercin vardır. Bu güvercinlerin her biri için bir ipek kese hazırlansın. Bu keselerin her birinin içine bir kiraz konsun ve her güvercinin bir ayağına uygun bir şekilde bağlanarak Kahire'ye gönderilsin" demiş.

Mektup Baalbek'e ulaştığında şehrin yöneticisi şaşırıp kalmışsa da emri yerine getirmek üzere harekete geçmiş. Ertesi sabah erkenden güvercinler Baalbek'ten gökyüzüne salınmış. Her birinin ayağında bir ipek kese ve kesenin içinde bir kirazla. Salınan güvercinlerin tam altı yüzü akşama doğru Kahire'ye varmışlar. Taze Baalbek kirazları akşam yemeğinde Halife'nin sofrasında hazır olmuş ve böylece Halife çok sevdiği kirazlarına kavuşmuş.

Kaynak: Hüzün Melikesi / Selçuklular İle Moğollar Arasında Geçen Bir Ömür, Erkan Göksu. Kronik.

Not: Baalbek ya da Ba'lebek, Lübnan'ın Bika iline bağlı Baalbek ilçesinin merkezi olan şehirdir. M.Ö 1100 yıllarında Fenikeliler tarafından kurulmuştur. İlçe merkezi Bika Vadisi'nde yer alır. Ayrıca bu şehir, 1984 yılında UNESCO tarafından koruma altına alınmıştır. (Vikipedi)




19 Haziran 2023 Pazartesi



AYVA ÇİÇEK AÇMIŞ, YAZ MI GELECEK?




Ayva ağacı (Cydonia vulgaris) çiçeği: Ayva gülgillerden bir bitki olduğu için çiçekleri yabani gül (kuşburnu) çiçeğine benzer, iri ve hafif pembedir.





Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.




12 Haziran 2023 Pazartesi

 


DÜYUN-U UMUMİYE'YE KADAR GİDEN BORÇLANMANIN KISA TARİHİ




Atalarımız "borç yiğidin kamçısıdır" demişler ve borçlanan kişinin borcunu ödemek için daha bir gayretle çalışacağını ima etmişler bu sözle. İnsan ilişkilerinde istisnalar hariç tutulursa, doğrudur. Peki ya devletlerin borçlanması söz konusuysa, borç yine de kamçı görevini görür mü? Görmese ne olur? Bunu anlayabilmek için Osmanlı Devleti'nin ilk borçlanmasından günümüze dek tarihsel süreçte neler olmuş ona bakmak lazım.

Osmanlı Devleti'nin ekonomik olarak (sanayi ve ticarette) çöküşünün başlangıcı olarak, Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1535 yılında Fransızlara tanınan kapitülasyonlar gösterilir. Daha sonra kapitülasyonlar neredeyse tüm Avrupa ülkelerine tanınmıştır. (TDK Sözlük'te kapitülasyonun tanımı şöyle: Bir ülkede yurttaşların zararına olarak yabancılara verilen ayrıcalık hakları.)

1837 yılında 18 yaşındaki Victoria, İngiltere Kraliçesi olarak tahta çıktığında, Osmanlı iç ayaklanmalar ve Mehmet Ali Paşa isyanıyla uğraşmaktaydı. Kraliçe Victoria, Fransızlarla işbirliği yapıp İngiliz mallarının Mısır ve Suriye'de satılmasını yasaklayan Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'ya karşı, Osmanlı Padişahı II. Mahmut'la 1838 yılında Balta Limanı Antlaşmasını imzalayarak, Osmanlı tahtının Mehmet Ali Paşa'nın eline geçmesini önlemek karşılığında, İngiliz mallarına uygulanan gümrüğü kaldırtmış ve böylece bir yandan Osmanlı pazarını ucuz İngiliz fabrika kumaşlarıyla doldurarak Türk yerli dokuma sanayisini yok etmeye yönelirken, bir yandan da ham tiftik ve damızlık tiftik keçisinin yabancılara satışını önleyen yasakları delmişti. 

Buraya kadar Osmanlı Devleti'nin sanayi ve ticarette çöküşünü başlatan iki önemli olaydan bahsettim. Çöküş başlayınca, devletin paraya olan ihtiyacı nasıl karşılanacaktı? Üstelik 19. yüzyıl Avrupa ve Ön Asya'da savaşların yaşandığı bir dönemdi ki, savaşacak askerlerin iaşe ve diğer harcamalarını karşılamak için paraya ihtiyaç vardı. İşte Osmanlı, ilk dış borcunu, İstanbul'u ele geçirmeye kalkışan Rusya'ya 1853 yılında savaş açtığında, yani Kırım Savaşı'nda aldı.

"Derler ki: Avrupa'yı Rus yayılmasından kurtarmak amacıyla girişilen Kırım Savaşı yüzünden Osmanlı bütçesi tam takır kalmış, devlet kendi memurlarının aylıklarını bile ödeyemez duruma düşmüştür ve Osmanlı İmparatorluğu, bu yüzden tarihinde ilk kez 1854'te Mısır'ın gelirlerini İngiltere ve Fransa'ya ipotek ederek Yahudi bankerlerden borç almıştır..." (1)

"Öyle ya da böyle, sonuçta Osmanlı'yı dış borç almaya iten, varlığını ve toprak bütünlüğünü ancak ve yalnız Avrupa Devletleri Konseyi güvencesi altında sürdürebileceği saplantısıyla  Avrupa Devletler Konseyi'ne üye olma çabasıdır.(2)

Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borçlanmasını 1854 yılında yaptıktan sonra 1874 yılına kadar geçen sürede 15 ayrı dış borçlanma daha yaptı. Örneğin 1875 yılında Fransız uyruklu iki Yahudi tefeciden alınan 200.000 altın yirmi yıl ödenemeyince faiziyle birlikte 750.000 altını bulmuş. Padişah II. Abdülhamid, bu borcu ödeyemeyince Fransız Devleti bu iki tefecinin Fransız uyruklu olduklarını öne sürerek alacaklarına karşılık Osmanlı toprağı olan Midilli Adası'nı işgal edeceğini ve gümrük gelirlerine el koyacağını duyurmuş. 4 Kasım 1901'de Fransız donanması Midilli Adası'nı işgal ederek gümrük gelirlerine el koymuş ve Midilli'deki Osmanlı egemenliğine son vermişti. (3)

1877-78 Osmanlı-Rus savaşıyla (93 harbi) birlikte Osmanlı Devleti, dış borçlarının yanı sıra Galata bankerlerinden aldığı iç borçları da ödeyemeyeceğini açıkladı. Ve moratoryum ilan etti ve borçlularla anlaşma yoluna gitti. İç borçları ödemek için Rüsum-u Sitte İdaresi kuruldu (1879). Bu anlaşma gereğince tütün, tuz, alkollü içki, balık avı ve damga vergisi gelirleri on yıl boyunca alacaklı olan Galata bankerlerine bırakıldı.

1881 yılında yukarıda adı geçen vergilere ipek vergisi de eklenerek tüm gelirleri iç ve dış borçların ödenmesine bırakıldı. Hükümet alacaklı olan Avrupa devletlerinin baskılarına dayanamayarak 20 Aralık 1881'de yayınladığı Muharrem Kararnamesi ile Rüsum-u Sitte İdaresi'ni kaldırarak yerine Düyun-u Umumiye İdaresi'ni kurdu.

"Düyun-u Umumiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi (Türkçesi; Osmanlı Genel Borçlarına Tahsis Edilmiş Gelirler İdaresi) 1872 ile 1939 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun dış borçlarını denetleyen kurumun adıdır. Kısaca Düyun-u Umumiye olarak anılır. 1882 yılında çalışmaya başlayan Düyun-u Umumiye'nin idare meclisi biri İngiliz ve Hollandalı borç verenlerin, biri Fransız, biri Alman, biri Avusturyalı, biri İtalyan borç verenlerin, biri ayrıcalıklı tahvil sahiplerinin temsilcilerinden ve biri de Osmanlı tebaasından olmak üzere 7 kişiden oluşuyordu. İdare binası bugünkü İstanbul Erkek Lisesi binasıydı. Düyun-u Umumiye İdaresi bu gelirleri toplayarak iç ve dış borçların alacaklılarına ödemeye başladı. Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı İmparatorluğu'nun bağımsız bir devlet olarak maliyesini yönetme, vergi koyma ya da kaldırma, vergi oranlarını değiştirme gibi hükümranlık haklarının bir bölümünü elinden almış oluyordu. Düyun-u Umumiye İdaresi bu vergileri toplamakla kalmadı, bir süre sonra sanayi ve ticaret alanında yatırımlara da girişmeye başladı. 1912 yılı itibarıyla Maliye Bakanlığı'nda 5500 memur görev yaparken, Düyun-u Umumiye İdaresi'nde 9000 memur çalışıyor, Osmanlı İmparatorluğu'nun gelirlerinin yaklaşık üçte biri bu idarece tahsil ediliyordu. (4)

24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile, Osmanlı Devleti'ni yarı-sömürge seviyesine indiren bu kurumun vergi gelirlerini denetlemesi son bulmuştur. Borçlar, Osmanlı Devleti çöktükten sonra , Osmanlı topraklarında kurulan devletler arasında paylaştırıldıysa da en büyük borç yükü Türkiye'ye verilmiştir. Türkiye Düyun-u Umumiye'ye olan borcunun son taksitini, ilk dış borcun alınmasından tam bir yüzyıl sonra , 1954'te ödemiştir. (5)

Bu yazıyı neden yazdım? Cevabı, İngiltere'nin eski İstanbul Büyükelçisi David Urquhart'ın şu sözüyle vereyim: "Bugünkü vahim durumu kavramak için, geçmişte yapılan borçlanmaların tarihini ve mevcut borçlanma sistemini doğuran durumları hatırlamalısınız." Naçizane hatırlatmak ve unutturmamak için.

Şimdi, yazımın başında yazdığım "borç yiğidin kamçısıdır" atasözünde geçen  borcun, ödenmediği takdirde devletler için ne kadar tehlikeli olabileceğini söylemek yanlış olmaz sanırım. Ödenemeyen borçlar, sadece borcu alanların dönemini değil, birkaç neslin geleceğini de ipotek altına sokuyor!


Yararlandığım kaynaklar:

(1)- Cengiz Özakıncı, TÜRKİYE'NİN SİYASİ İNTİHARI YENİ-OSMANLI TUZAĞI. (Genişletilmiş, gözdengeçirilmiş, güncellenmiş. 21. Basım. otopsi)

(2)-a.g.e.

(3)-a.g.e.

(4)-https://www.mahfiegilmez.com/2012/10/duyun-u-umumiye.html?spref=fb&fbclid=IwAR0o3XgVo4CFxeXAYuiy0lbNbLBvaZRtkXSJwGfBLnsWHetoTDvQGhOUU0k

(5)-https://www.sanatinyolculugu.com/duyun-u-umumiye-binasi/

Görsel: Düyun-u Umumiye İdaresi Binası (Bugünkü İstanbul Erkek Lisesi). sanatinyolculugu.com'dan alındı.