22 Kasım 2021 Pazartesi

 



Z KUŞAĞI İLE İLGİLİ GÖZLEMLERİM


Son zamanlarda Z kuşağının adını sıkça duyar olduk. Basın-Yayın organlarında Z kuşağı şöyle, Z kuşağı böyle söylemleri almış başını gidiyor. Ee, günceli kaçırmak olmaz dedim ve gözlemlerimi yazmak istedim. Çünkü ailemde ve çevremde Milenyumda doğmuş olan, şimdinin gençleri var ve onlarla sık sık muhabbet eder, internet ve sosyal medya konularında beni bilgilendirmelerini isterim. Başım sıkışınca da yine bu İnternet kuşağı olan çocuk ve gençlerden yardım alırım. Böyle olunca, Z kuşağını yakından gözlemleme şansım oldu. Dolayısıyla, yazdıklarım tamamen kendi gözlemlerime dayanmaktadır. Ancak yaptığımın "kontrolsüz gözlem (yani plansız programsız, tamamen doğal ortamda, doğal olarak gelişen gözlem)" olduğunu da özellikle belirtmek isterim.

Bildiğiniz gibi kuşaklar yıllara göre belirleniyor. Z kuşağı için zaman aralığı tartışmalı olsa da ben, 2000 yılı ve sonrasında doğanları gözlemledim. Dolayısıyla bu gözlemlerime dayanarak, Z kuşağına güvenlerini açıklayan siyasilere bir sorum olacak. Sorum şu:

Gelecek için Z Kuşağından medet umuyorsunuz ya. Bu kuşağın aşağıdaki özelliklerinden hangisine ya da hangilerine güvenip de bunu söylüyorsunuz? 

Z Kuşağı;

-Doğayı ellerinde bulunan amoled ekranlar ya da çarşıda, pazarda, yolda gözümüze gözümüze sokulan dijital ekranlardan tanıyıp severler. Bir ağaçtan meyve koparıp tatmamışlardır. Ağaçlar nasıl büyür, nasıl beslenir, nasıl meyve verir bilmezler. Kısacası, dört duvar arasında sıkışıp kalan ama bu sıkışıklığı ekranlarda aşmaya çalışan bir kuşaktır.

-Son derece bencildirler. "Önce ben" demeyi şiar edinmişlerdir.

-Emeğin ne olduğunu bilmedikleri için "emeğe saygı" kavramını anlayamazlar. Oturdukları yerden hiç çalışmadan, yorulmadan çok para kazanmak isterler. "Emeksiz yemek olmaz" dediğinizde, o söz eski zamanlarda geçerliymiş cevabını alırsınız büyük  olasılıkla.

-Takım çalışmalarına yatkın değildirler, bireysel davranmayı, kimseden emir almamayı tercih ederler.

-Özgüvenleri çok yüksektir. Onlar için "mümkün değil-imkansız" sözcükleri geçerli değildir.

-Z Kuşağı için dün geçmiştir, gelecek henüz gelmemiştir; öyleyse endişelenecek bir durum yoktur. Yalnızca şu an vardır ve "anı yaşa" mottosunu hayata geçirmeyi severler.

-Fedakarlık mı dediniz, o da neymiş? Bu kelimenin anlamının yanından bile geçmezler.

-Teknolojinin kucağına doğdukları için bilgiye hızlı erişmek isterler. Bu nedenle teknolojik gelişmeleri yakından takip ederler ve ellerindeki aygıtın bir üst modeli piyasaya sürüldüğünde hemencecik ona sahip olmak isterler. Para varmış yokmuş kimin umurunda? Anneler ve babalarının paraları çocukları için emre amade bekliyor nasılsa!

-Tutumlu olmak ne demektir bilmezler. Onlar için önemli olan istediği şeyin yenisine  sahip olmaktır. Eskidi mi at çöpe, tamir etmek boşuna zaman kaybından başka bir şey değildir.

-Bir iş yaparken ve de sosyal ilişkilerden(yüz yüze) çabuk sıkılırlar ama isteklerinde sonuna kadar diretirler.

-Toplumun koyduğu kuralları tanımazlar, asi ruhludurlar. Kendi kurallarım var benim; ben topluma değil, toplum bana uysun mantığı içinde hareket ederler.

-Aileleri ile sık sık çatışmaya girerler. Nasihat almaktan hiç hoşlanmazlar. Kendi doğruları vardır ve doğru bildiklerini sonuna kadar savunurlar.

-İnternet üzerinden sosyalleştikleri için hemen her sosyal kesimle iletişim kurmada zorlanmazlar.

Bütün bu gözlem sonuçlarım, diğer kuşaklar için olumsuz nitelikte görülebilir. Peki bu Z kuşağının hiç mi olumlu bir yönü yok diyebilirsiniz. Tabii ki var. Örneğin; Son derece iyimserler. Ayrıca teknoloji sayesinde bilgiye çok hızlı bir şekilde ulaşabiliyorlar. Hızlı bilgi edinme sayesinde düşünme yetileri gelişmiş. Dolayısıyla, herhangi bir düşünceyi, ideolojiyi sorgulamadan kabul etmeleri oldukça güç. Bu da iyi bir şey. 

Kuşaklarla ilgili benim düşüncem; siz siz olun Y kuşağına güvenin derim. Y kuşağı, X ve Z kuşağının ortalaması olmasının yanı sıra her iki kuşağın yaşadığı dönemi de  bilirler. Kısacası, eski ve yeni dönem kıyaslaması yapabilirler ve iyi olanın  ayrımına varabilirler...



10 Kasım 2021 Çarşamba

 


MUSTAFA KEMAL'İN GÖZÜNDEN ANKARA

Mustafa Kemal Atatürk'ün Yunus Nadi'ye Verdiği Röportaj, 7 Mayıs 1924



İstanbulumuz güzeldir, ancak Ankaramız bütün eksiklerine rağmen, daha az güzel değildir. Onu özellikle bizler biliriz, değil mi? Ayrıca fazla olarak şimdi Ankara, devletimizin merkezidir de. Gerçekte Ankara, durumu nedeniyle, merkezi yönetim için çok ilgi çekici ve güven verici bir noktadadır. Bu nedenle benim kararlarım, hareketlerim ve girişimlerim üzerinde doğal olarak etkilerini göstermiştir. Gerçekten işe ülkenin doğusunda, doğu sınırından başladım. Sonra daha batıya gelmek zorunluluğunu duydum. Sonunda Ankara'da durdum ve ülke işlerini, milletin arzusu doğrultusunda yönetmek için başka yere gitmeye gerek duymadım. Türkiye'nin ve Türk milletinin ve Türk milleti yararına işlerin en sağlam savunmasının da ancak Ankara'dan olabileceği olaylarla da belirginleşmiştir. En zor şartlar içinde, en az hazırlıklı olduğumuz halde en büyük darbelerin tersine çevrilebilmesinin en güçlü nedenleri arasında Ankara'nın coğrafi yeri de vardır.

* * *

Ankara'nın doğal konumu ve coğrafyasına değer katan bir yön daha vardır: Ankaralılar en acı ve kötü günlerde millet her taraftan çeşitli araçlarla zehirlenirken Ankaralılar, ülke ve milletin gerçek kurtuluşuna yönelen girişim konusundaki inanç ve güvenlerini bir an olsun sarsmamışlardır. Ankara'ya ilk kabul olunduğum gün, sadece bir vatandaş; milletin bir bireyiydim. Hiçbir sıfatım, yetkim ve unvanım yoktu. Böyle olmakla birlikte Ankara ve çevresi çocuklarıyla, kadınlarıyla, yaşlılarıyla birlikte Ankara şehrinden Dikmen tepesine kadar bütün ovayı doldurmuş ve beni karşılamıştır. İstasyondan hükümet dairesine kadar uzayan caddenin iki tarafı eski Türk giysileri giymiş, bıçakları ve tabancaları ellerinde Ankara gençleriyle dolmuştu. Bu gençler ve onlarla birlikte bütün halk: "Yurdu ve milleti düşmandan kurtarmak için hepimiz ölmeye hazırız, emrinizi bekliyoruz." diye bağırıyorlardı.

O zaman Ankara istasyonu yabancı subay ve askerlerin işgali altında bulunuyordu. O güne kadar Ankaralıları ölü ve Ankara'yı bir yıkıntı alanı sanan bu yabancılar, bu yüce gösteri karşısında ilk endişelerini göstermekten kendilerini alamamışlardır. Ben Ankara'yı coğrafya kitabından çok tarihten cumhuriyet merkezi olarak öğrendim. Gerçekten Selçuklu yönetiminin parçalanması üzerine Anadolu'da kurulan küçük hakimiyetlerin adlarını okurken çeşitli beylikler arasında bir de Ankara Cumhuriyetini görmüştüm. 

Tarih sayfalarının bana bir cumhuriyet merkezi olarak tanıttığı Ankara'ya ilk defa geldiğim o günde gördüm ki orada geçen yüzyıllara rağmen hala o cumhuriyet yeteneği sürüyor. Türkiye'nin hemen bütün bölgelerini gezdiğim ve gördüğüm için anladım ki o zaman adları cumhuriyet olmayan diğer yerlerin bugünkü halkı da aynı yetenekten kesinlikle uzak değildir.

Beni Türkiye'ye en uygun merkez Ankara olabileceğini düşünmeye iten ilk neden çok eskidir ve ilmidir.


Kaynak: Panora Mecmua, No: 03, 27 Aralık 1919 - 8 sahife.


Bu görsel, politikyol.com'dan alınmıştır.

Dolmabahçe Sarayı'nda, 10 Kasım 1938'de saat 9'u 5 geçe aramızdan ayrılan ulu önder ATATÜRK'ün naaşı,15 yıl sonra 10 Kasım 1953'te çok sevdiği Ankara'sının 907 rakımlı Rasattepesi'nde yapılan anıtkabire taşındı. 

Anıttepe'nin eski adı "Rasattepe" idi. Anıtkabir yapılmadan önce burada, tepenin doruğunda birkaç küçük yapı vardı. Bu yapılar, rasat (meteoroloji) istasyonu olarak kullanılıyordu. "Rasattepe" adı da bundan ötürü verilmişti. Yerli Ankaralılar buraya "Beştepeler" diyorlardı. Bu ad buradaki tümülüslerden geliyordu. Anıtkabir yapıldıktan sonra "Rasattepe"nin adı, "Anıttepe" olarak anılmaya başlandı. 

Kabrinde rahat uyu ATAM. Bizler var oldukça kurduğun Türkiye Cumhuriyeti, söylediğin gibi ilelebet payidar ve Ankara da başkent olarak kalacaktır...



Anıtkabirle ilgili daha fazla bilgi için linki tıklayabilirsiniz:

https://anitkabir.org/anitkabir/anitkabirinyapimi/anittepe-rasattepe.html

Not: Atatürk'ün Ankara'ya ilk gelişi 27 Aralık 1919 Cumartesi öğleden sonradır. 



5 Kasım 2021 Cuma

 


ÖZGÜRLÜK SAVAŞÇISI BİR KADIN; HARRİET TUBMAN KİMDİR?




ABD'nin 19. yüzyılda yaşadığı iç savaş hakkında birçok film izledim, kitap okudum. Okuduklarımdan, ABD'deki özgürlük savaşçısı kadın olarak Rosa Parks'ı tanımıştım. Birçok tarihçiye göre Amerika'daki sivil halklar hareketinin fitilini o ateşlemişti. Tarihler 1 Aralık 1955'i gösteriyordu. İşte o gün, Montgomory Alabama'da siyahi bir kadın bindiği otobüste yerini beyaz bir yolcuya vermeyi reddederek, tarihin akışına dokunmuştu. Şehir düzenini bozmak iddiasıyla tutuklanan Rosa'nın bu başkaldırısı, ABD'deki ayrımcılığı ortadan kaldırmaya yönelik olayların düğmesine basmıştı. Rosa Parks'ı artık tüm dünya tanıyordu.

Rosa'dan yaklaşık yüz yıl önce yaşayan ve tüm yaşamını köleliğin kaldırılması ve siyahların özgürlüğe kavuşması için mücadele ile geçiren ve Amerikan İç Savaşı'nda, gerçek anlamda savaşan bir kadın var ki, eğer biyografik filmini izlemeseydim, adını hiç bilmeyecektim. Bu cesur, özgürlük savaşçısının adı; Harriet Tubman'dı. Adına, 2019 yılında biyografik bir film çekildi. Filmin adı;  "Harriet: Özgürlük Ateşi."



Hatırlarsanız 4-5 yıl önce, dünya ve ülkemiz basınında şöyle bir haber vardı: ABD Başkanı Barak Obama, 20 Dolarlık banknotun arka yüzüne Harriet Tubman'ın resminin konulmasını teklif etti. Obama'nın bu teklifi tartışmalara neden oldu.  Ardından başkanlık görevine gelen ABD Başkanı Donald Trump, teklife karşı çıkarak, teklifin askıya alınmasını sağladı. Trump'tan başkanlık görevini devralan Biden yönetimi ise 20 Dolar üstünde yapılacak değişiklik için tekrar harekete geçti.

Harriet Tobman'ın portresi, halen tedavülde bulunan 20 Dolarlık banknotun üstünde yer alan ve köle sahipliği yapmış olan eski başkanlardan Andrew Jackson'ın fotoğrafının yerini alacağı iddia edilmişti. Eski Başkan Andrew Jackson (1828'den 1837'ye kadar başkanlık yaptı), 1830 yılında çıkan "Kızılderili Tehciri Yasası"nı imzalamış, "gözyaşı yolu" adı verilen göç yollarının ortaya çıkmasına yol açmıştı. 20 Dolar'lık banknotun arka yüzündeki portre değişimi teklifinin bu nedenle çok manidar olduğunu düşünüyorum. Çünkü haberi okuduğumda kafama takılan, neden diğer banknotlar değil de, 20 Dolar sorusunun da cevabını almış oldum.

Şimdi bu cesur kadının hayatına kısaca göz atalım.

Harriet Tubman, asıl adıyla Araminta "Minty" Ross, Mart 1822'de Maryland'da köle bir ailenin, köle çocuğu olarak doğdu. Herkes onu Minty diye çağırıyordu. Minty, köle sahibi ailenin yanında doğmuş, büyümüş ve özgür bir siyahi ile evlenmişti. Kendisi de özgür olmak istiyordu. Çünkü doğuracağı bebeklerin köle olarak değil, özgür olarak doğması hayattaki tek arzusuydu.

Efendisi, Minty'nin babası 45 yaşına geldiğinde özgürlüğünü vermiş, annesinin de o yaşa geldiğinde özgürlüğünü vereceğine söz vermişti. Ancak anne Harriet, 55 yaşına geldiği halde efendisi ona özgürlüğünü vermemişti. Yani sözünü tutmamıştı.  Annesi ve kardeşleri hala köleydiler. Kocası aracılığı ile Maryland'da bir avukata danışan Minty, özgürlüklerinin verilmesinin kanuni hakkı olduğunu öğrenir. Avukattan gelen mektubu efendisi ve ailesine gösterir ve  özgürlüğünü talep eder. Talebi reddedilen Minty, efendisinin ölmesi için beddua eder ve bir hafta sonra efendisi ölür. Bedduasını duymuş olan efendisinin oğlu, Minty'i satışa çıkarır. 

Satılarak ailesinden koparılacağını anlayan Minty, özgür kocasını ve ailesini Maryland'da bırakarak çiftlikten kaçar. Sloganı, "ya özgürlük, ya ölüm"dür. Küçükken annesinin kendisine öğrettiği ve severek dinlediği İncil'deki mesellerin kendisine yol göstereceğine tüm kalbiyle inanır. Minty'nin hedefi, kendisi gibi köle olanların özgürce yaşadığı Philadelphia'ya ulaşmaktır. Bunun için sürekli kuzeye giderek, gece-gündüz tek başına 160 kilometrelik mesafeyi yürür. Oraya vardığında kölelerin özgürlüğü için çalışan ve güneydeki köleleri kuzeye kaçıran, kölelik karşıtları adlı bir gruba katılır. Grup liderinin kendisine sorduğu; "bu uzun yolu tek başına nasıl yürüdüğü ve nasıl hayatta kaldığı sorusuna, Minty; "Tanrıyla konuşuyorum ve O bana yol gösterdi" cevabını verir.

Minty'nin ilk işi gerçek adını değiştirerek, özgür olduğunda kullanacağı adı almak olur.. Bundan sonra adı Harriet Tubman'dır. Harriet, bir yıl sonra ailesini kurtarmak üzere, kendisi için çok tehlikeli olmasına rağmen Maryland'a geri döner. Ailesini kölelikten kurtaran Tubman, "Yeraltı Demiryolu" (Underground Raillroad) adını verdiği gizli yollar ve bu yol üstünde güvenli evleri tesis ederek kölelik karşıtı ağı kurar ve 13 kez Maryland'a yolculuk yapar.

Harriet Tubman, Yeraltı Demir Yolu'ndaki en ünlü şefti ve 70'ten fazla köleyi özgür kıldı. Amerikan İç Savaşı'nda  Birleşik Devletler Ordusu için casusluk yaptı. 

Combahee Nehri Baskını'nda 150 siyahi askeri yönetti ve 750'den fazla köleyi serbest bıraktı. 

Kölelik karşıtı liderlerden John Brown'a da yardım etmiş ve Harpers Ferry'ye yapacağı baskın için adam toplamasını sağlamıştır.

Harriet, Birleşik Devletler tarihinde hala silahlı bir sefere liderlik eden birkaç kadından biri olarak anılmaktadır. 

Daha sonra yeniden evlendi ve hayatını özgür bırakılmış kölelere, yaşlılara ve kadınların oy hakkı kazanmasına yardım etmeye adadı. Süfrajet Hareketi'nin önde gelen isimlerindendir.

10 Mart 1913'te sevdikleri ile etrafı sarılı bir şekilde vefat etti. Vefat ettiğinde yaklaşık 91 yaşındaydı. Son sözleri şuydu: "Senin için bir yer hazırlamaya gidiyorum."

Harriet Tubman öldükten sonra Amerikan toplumu için cesaret ve özgürlüğün sembol isimlerinden biri olmuştur.

İşte bu nedenle 20 Nisan 2016'da ABD Hazine Bakanlığı, 20 Dolarlık banknotlara Başkan Andrew Jackson'ınki yerine Harriet Tubman'ın portresinin konacağını açıklamıştır. 


Görseller alıntıdır.


1 Kasım 2021 Pazartesi

 


İNEBOLU'NUN AŞI BOYALI EVLERİ



Kastamonu'ya bağlı bir ilçe olan İnebolu'nun evleri genelde bahçe içinde üç katlı ahşap evlerdir. Bahçelerde erik, fındık, dut, elma ve ceviz gibi meyve ağaçlarının yanı sıra çardak da bulunur. İnebolu evleri aşı boyalı olmaları nedeniyle ünlüdür. Evler genelde bordo-beyaz renktedir. Bordo rengini Aşı Köyü'nde bulunan toprakla yapılan aşı boyasından alır.

Aşı Boyası Nedir?

Aşı boyası veya toprak boya, sarı ya da kırmızı demir cevherinden elde edilen doğal boya. Cevherin niteliğine göre; kırmızıdan turuncuya, kahverenginden sarı renge kadar çeşitlilik gösteren pigmentlerden oluşur. Hem su içinde hem de yağda erime özelliğine sahiptir. Sentetik boyaların geliştirilmesinden önce dokuma işçiliğinde, ahşap kaplamalarda yaygın olarak kullanılmıştır.

Kaynak: Vikipedi







Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.


26 Ekim 2021 Salı

 


KIZILDERİLİLER HAKKINDA AZ BİLİNEN GERÇEKLER



Çocukken okuduğum çizgi romanlardan tanıdığım ve tanıdıkça doğayla uyumlu  yaşamları, doğaya olan sevgi ve saygıları nedeniyle, Kızılderilileri ve kültürlerini hep sevdim. Dolayısıyla Kızılderililerle ilgili yazılan kitapları okuyarak bu doğasever halkı yakından tanımaya çalıştım. İşte bu okumalarımdan beni etkileyen iki kitabı sizlere tanıtıp bu kadim halkla ilgili öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum.

Kitaplardan ilki, Sunay Akın'ın Kız Kulesi'ndeki Kızılderili kitabıdır. Akın'ın kitabı,  Amerika'nın keşfinden başlayıp, keşif sonrasında Amerika Kıtası'nın asıl sahipleri ve yerli halkı olan Kızılderililerin  işgalcilerle olan ilişkilerini, savaşlarını, kültürlerini anlatan deneme tadında güzel bir kitap.

Yıllar önce "Vahşi Batı, Western" filmlerini izlemiş, Teksas, Zagor, Kaptan Swing, Teks" gibi çizgi romanları okumuş biri olmama rağmen, Kızılderililerle ilgili hala bilmediklerim varmış meğer.

Sunay Akın'ın kitabı bir Afrika atasözüyle başlıyor: "Arslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir." Kitabı okuyup bitirdiğimde yazarın neden bu sözü seçtiğini anladım. Kızılderililerin halk olarak ortak bir dili ve alfabeleri yoktur, yani yazı dilleri yoktur. İngilizlerin George Guess diye bildikleri "Sequoya" adlı bir melez(annesi Chorekee, babası ise beyaz), 1821 yılında Latin harflerinden yararlanarak 86 işaretli bir hece yazısı oluşturmuştur. Tüm Kızılderililer tarafından kullanılan bir alfabenin özlemini duyan Sequoya'nın bu düşüncesi gerçekleşemez. Dolayısıyla, Kızılderililerin kendi tarihlerini yazacak tarihçileri de olamamıştır. Geriye avcıyı öven tarih yazarları kalmıştır, ki onlar da arslanları neden yazsınlar ki, kendi başarılarını abartarak övmek varken!

Kız Kulesi'ndeki Kızılderili kitabında, ilginç bulduğum ancak pek duyulmadığını ve bilinmediğini düşündüğüm bilgileri şöyle sıralayabilirim:

- 3 Ağustos 1492 yılında, Santa Maria, Nina ve Pinta adlı üç gemiyle okyanusa açılan Kristof Kolomb'un tayfalarından biri, 12 Ekim 1492'de ilk karayı görür.  Avcının tarih kitaplarında, Pinta'nın direğinde bulunan ve "Kara...Kara..." diye bağıran tayfanın "Trianalı Rodrigez" olduğu yazar. Oysa, karayı ilk gören "Chris" adındaki bir kara derilidir!

- Karaya ayak bastığında Kızılderililerle karşılaşan Kolomb, seyir günlüğüne şunları yazar: "Kızılderililer, kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silahları yok. Onlara keskin kılıçlarımızı gösterdik. Keskin demir silahları ilk kez gördükleri belli. Bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler." İşte, Kızılderililerle beyaz adam arasındaki ilk kan böyle akar. Sonra da akan kan hiç durmaz!

- Kolomb, 28 Ekim 1492'de demir attığı Küba'yı Çin sanır. Karaya ilk adımını bu topraklarda atar.

- Amerika'ya 1493, 1498 ve 1502 yıllarında da seferler düzenleyen Kolomb, her seferinde Kızılderililer, papağanlar ve az miktarda altınla geri döndüğünden "Sinek Amirali" diye adlandırılır.

- Kovboy filmlerinin kahramanları 1865 yılından sonra Colorada ve Nevada'da altın madenlerinin bulunmasından sonra ortaya çıkarlar. Bu filmlerde kovboylar sarhoş olup sağa sola ateş etmekten ve hızlı silah çekmekten başka bir şey yapmazlar ama beyaz adam oldukları için onlar iyi, Kızılderililer her daim kötüdür.  

- İnanması zor ama edebiyatımızda kovboy filmlerinin ve kovboyların şiirini yazan şairlerimiz vardır. Behçet Necatigil, Ülkü Tamer ve Salah Birsel bunlardan üçüdür. Kitapta şiirleri mevcuttur. Bu değerli şairlerimiz kovboylara şiir yazdıklarına göre, beyaz adamın tarafını tutuyorlardı herhalde!

- Buffalo Bill ününü, attığı kurşunlarla değil, tabancasının kabzasıyla rakiplerinin başlarına vurup korkutarak kazanmıştır. Bu yüzden, unvanından doğan "Buffaloing" sözcüğü günümüzde de, "gözdağı vermek" anlamında kullanılır.

- 1995 yılında sinemalarda vizyona giren "Pocahontas" çizgi filmi beyaz adam ile Kızılderili bir kadın arasındaki aşkı anlatır. Çizgi filmde anlatılan hikaye gerçek bir hikayedir ama hikayenin sonu filmdeki gibi hüzünle bitmez. Gerçek hikaye şöyle: Tütün tüccarı John Rolfe, Kızılderili prensesi Pocahontas ile evlenmek ister. Pocahontas Kızılderililerin büyük reisinin kızıdır. O tarihlerde beyaz adamın bir yerliyle evlenebilmesi için valinin onayı gerekiyordu. John Rolfe'nun valiye verdiği dilekçede Pocahontas ile evlenme gerekçelerinden biri, "Tanrının yüceltilmesi, kendi kurtuluşum ve dinsiz bir yaratığı gerçek tanrıya ve İsa'nın dinine döndürmek" idi. Evlenmek istediği kadına(Pocahontas) yaratık diyen beyaz adam, validen çıkan izinle evlenir. John Rolfe, Pocahontas evliliği Virginia tarihindeki ilk İngiliz -Kızılderili evliliğidir. Pocahontas, filmin final sahnesinin aksine kocasıyla birlikte İngiltere'ye gider. O artık, barbar ve vahşi olmaktan kurtarılmış uygar bir İngiliz kadınıdır! Öldüğünde mezar taşına yeni adını yazdırır kocası; "Rebeca..."

- Amerika'nın keşfi sonrası Kızılderililerin öldürülmesinin tek nedeni, yerlilerin topraklarında bulunan altın ve gümüş madenlerine sahip olmak ve bu zenginlikleri Avrupa'ya taşımaktı. Kristof Kolomb, zengin olmak umuduyla yola çıkmıştı ve kraliçenin desteğini alabilmek için ona şu vaatte bulunmuştu: "Majeste, hayalimin gerçekleşmesiyle bir başka amacım daha var: Alıp getireceğimiz tüm altın, gümüş ve mücevherlerle Kudüs'ü kurtarabiliriz." Beyaz adamın düşlerindeki "Altın Ülke"nin adı ise Eldorado'dur.

- Kolomb'un rotası Hindistan'a değil, altın bulmaya çevriliydi. Eli boş dönse de, 1848'de kıtanın batı kıyılarında altın bulunduğu haberinin yayılması ile Amerika'ya  göç dalgası başlar. Bu göç dalgası Kızılderililere barış anlaşmasıyla verilen son toprakların da beyaz adam tarafından işgaline neden olur. Bu yüzden Maksim Gorki, Amerika'yı anlatan kitabına "Sarı Şeytanın Ülkesi" adını verir.

Altın bulunduğu haberinin yayılması üzerine adına "Altın Kapı" denilen San Fransisco Limanı'nda gemilerin yer bulması olanaksızdır artık.

- San Fransisco Limanı'nda demirleyen gemilerin arasında dolanıp yelkenleri söken,  Bavyeralı yahudi bir ailenin çocuğu olan bir göçmen vardır: adı "Loeb" dir. Madencilere yelken bezinden sağlam pantolonlar dikecek ve zenginleşecek olan Loeb, "Yeni Dünya"da adını değiştirir. Onun adı artık  "Levi Strauss"tur. İşte, hemen herkesin yakından tanıdığı kot markası "Levis" böyle doğar.

- Kanada bölgesindeki Kızılderililer paraya "Fransız Yılanı" adını takmışlardır. Ne isabetli bir tanımlama!

- Fransız şair Arthur Rimbaud "Sarhoş Gemi" şiiriyle ünlenir. Şair bu şiirinde Kızılderililere işkenceci rolü verirken, kendisine beyaz adam rolünü biçer. Beyaz adam rolünü çok sevmiş olmalı ki, şiirden vaz geçip köle ticareti yapmaya başlar.

- Amerika'ya ilk zenci köleler 1619 yılının Ağustos ayında Hollandalılar tarafından getirilir.

- Kızılderililerin topraklarını işgal ederek ellerinden alan beyaz adam bununla yetinmez ve kıtanın kuzeyine doğru ilerlemeye başlar. Burada yakaladıkları av hayvanlarını pişirmeden çiğ olarak yiyen bir toplulukla karşılaşır ve onlara "çiğ et yiyen" anlamına gelen "Eskimo" adını verirler. Eskimoların kendi dillerinde adları ise "İnnuit"tir.

- Kolomb öncesi Kızılderililer atın nasıl bir hayvan olduğunu bilmiyorlardı. Kıtaya at, beyaz adamla birlikte gelir. Öyle ki, yerliler ata binmiş İspanyol askerlerini mitolojide yer alan Sentorlar gibi tek bir yaratık sanırlar.

- Kolomb'un Amerika'ya adım atmasıyla beyaz adam, domates ve patatesle tanışır.  Ardından da Avrupa patates ve domatesle tanışır. İlginç olan ise Fransızların uzun bir süre kadınlara domatesi "aşk meyvesi" olarak sunmasıdır!

- Kızılderililerin dilinde "Cherokee" mağara insanı demektir. Cherokeeler, 1838-39 yılları arasındaki göçlerine "gözyaşı izleri" adını verirler. Batıya gitmeye zorlandıklarında, küçük bir grup bunu kabul etmeyip Dumanlı Dağlar'a saklanır. İşte dağ aracı olan jeepe "Cherokee" adının veriliş nedeni budur!

- Kızılderililerin bir kolu olan Cheyenneler atlara "Güzel İnsanlar" derler ve diğer hayvanlar gibi atlara da son derece saygılı davranırlar. 1541 yılında beyaz adamlar Mississipi Nehri'ni geçerken atlardan bazılarını ellerinden kaçırırlar. Uzmanlar,  yabani at sürülerinin bu kaçan atlardan oluşturulduğuna inanırlar (Kolomb öncesi kıtada at yoktu). Bu at nesli İspanyolca "yoldan çıkmış" anlamına gelen "Mustang" diye bilinir.

- İlginçtir ki, Kızılderililer kafa derisi yüzmeyi, beyaz adamdan öğrenmiştir. Oysa tam tersi bilinmektedir. Kafa derisi yüzmenin hikayesi kitapta anlatılmaktadır.

- Baba filmleriyle yakından tanıdığımız aktör Marlon Brando, Kızılderililerin direnişine destek veren sanatçıların başında gelir. Anılarını derlediği Annemin Öğrettiği Şarkılar adlı kitabında şunları yazmıştır: "İnsanların çoğunun, bu ülkenin, onun asıl sahipleri olan Kızılderililerden çalındığı, bu insanların milyonlarcasının ülkelerini çalanlar tarafından öldürüldüğü gerçeğini ciddiye almamasını hiç, ama hiç anlayamıyorum." (s:136) 

Baba filmiyle 1972 yılında en iyi oyuncu Oscar'ı verilen Marlon Brando, ödülü reddetmiş, törende hazırladığı bildiriyi okuması için salona "Küçük Tüy"ü göndermiştir. Oscar'ı reddeden ilk sanatçı Brando'dur.

- Seattle kenti, Kızılderili Reis Seattle'ın adını taşımaktadır.

- Kızılderililerin güneş dansı yapmaları yakın bir zamana kadar yasaktı. Bu engelleri aşmak için direnenler, Richard Oakes reisliğinde 20 Kasım 1969'da Alkatraz Adası'nı işgal ederek, Amerika Birleşik Devletleri'nden bağımsız bir Kızılderili Cumhuriyeti kurarlar. Özgürlüklerine kavuşan Kızılderililer Alkatraz'dan beyaz adama şöyle seslenir: " Birçok söz verdiler ama yalnızca bir tanesini tuttular / Topraklarımızı alacaklarını söylediler ve aldılar." 1971 yılına kadar Kızılderililerin idaresinde kalan adanın iskelesinde okunan "Indian Landing" yazısının anlamı şudur: Kızılderili Toprakları...Adanın "Doğal Güzellikleri Koruma" kurumuna verilmesiyle Kızılderililerin özgürlükleri bir "operasyon" ile ellerinden alınır. Ve Alkatraz eğlence merkezine dönüştürülür! (s:174)

- Beyaz adamlarla yaptıkları savaşlarda fazla kayıp vermeyen Kızılderililerin asıl büyük kayıpları "rezervasyon" bölgelerine toplanmalarıyla başlar. Bu toplama kamplarında Kızılderililerin çiftçilik yapmadıkları gerekçesiyle toprakları sürekli ellerinden alınır. Toplama kampları dışındaki alanlarda ise buffalolar  öldürülür. Dolayısıyla bu yerli halk açlığa mahkum edilir. Açlıktan ve hastalık mikrobu bulaştırılarak dağıtılan battaniyelerden yayılan salgın hastalıklardan, savaşlardan daha fazla Kızılderili ölür. Savaşlarda yalnız erkekler ölürken açlık ve hastalıktan kadınlar, çocuklar ve bebekler de ölür. 

- ABD Senatosu 1871 yılında, yerlilerin bir ulus olamayacağı kararını alır. 1877'de yürürlüğe konulan "Dawes Genel Tahsis Yasası" gereğince de, Kızılderililere toplama kamplarının yolu görünür.

- Kızılderili toplama kamplarındaki sisteme hayran olan Adolf Hitler, bu toplama kamplarına bir araştırma heyeti gönderir. Heyetin getirdiği bilgilerden etkilenerek 1933'te, Almanya'nın Dachau kentinde ilk toplama kampını kurar.

- Kızılderililer, Aralık ayına "Geyiklerin Boynuzlarını Döktükleri Ay" derler. Şubat ayında dağlarda doğa yürüyüşü yaparken bazen bir ağacın altında bırakılmış, dökülmüş geyik boynuzlarına rastlamışımdır. Bundan sonra geyik boynuzlarının Aralık ayında döküldüğünü asla unutmam. :)

- Bazı Kızılderili kabilelerinde, doğum sonrası çadırdan çıkan baba, dışarıda gördüğü ya da duyduğu ilk şeyin adını bebeğe koyar: Avın peşinde koşan tilki, oturan boğa, çakan şimşek ya da gök gürültüsü. 

Beyaz adamın altın uğruna Kızılderili kültürünü yok etmesi gibi günümüz egemenleri de yine altın uğruna tüm insanlığı yok etmek istiyorlar! 19. yüzyılın ortalarında topraklarını satın almak isteyen beyaz adama Kızılderili Reis Seattle'ın yazmış olduğu mektuptaki şu satırlar, adeta günümüzü anlatmıyor mu? "Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakıyor. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir."

Kısaca tanıtmak istediğim ikinci kitap ise Ella Cara Deloria'nın Nilüfer adlı romanıdır. Deloria'nın kendisi bir Dakota(Siu) yerlisidir ve aynı zamanda etnologdur da. 



Bu romanı özel kılan, kendisi de bir yerli olan kadın yazarın Kızılderili kültürünü, bir Siu kadınının yaşamını, biz okurlara kadın bakış açısıyla roman formatında  aktarmasıdır. Beyaz adam ve Kızılderililer arasındaki ilişkiler çoğunlukla  savaşçıların ya da misyonerlerin gözünden anlatılmış ve film yapılmıştır. Bu kitap ve filmlerin büyük çoğunluğunda da beyaz adam uygar ve iyi, Kızılderililer vahşi ve kötü olarak tanıtılmıştır. Kalıpları yıkmak adına okunması gereken bir kitap. Kitapta paylaşımın güzelliğini ve erdemini anlatan şu sözü yazmadan edemeyeceğim:

"Paylaşmak, Dakota yaşantısının temelini oluştururdu. Bunun mantığı şuydu: herkes verirse, herkes alır; bu kaçınılmazdır. Bu yüzden yaşlılar sürekli olarak hatırlatırdı: 'Misafirperver olun; verici olun. Hiçbir şey verilemeyecek kadar kıymetli değildir'." Çocuklar bu sözleri duyarak büyür ve bu fikir kafalarında iyice yer ederdi. (s:91) 

Doğaya ve yaşayan tüm canlılara saygı duyan diğer Kızılderililer gibi Siular da  hayvanların yiyeceklerini aldıklarında, aç kalmamaları için aldıklarının karşılığında başka bir yiyecek bırakırlardı. Kitapta ilgimi çeken ağaç kesme ritüeli var ki, okuyunca bu yerli halka hayran olmamak mümkün değil. Ağaç kesme ritüelinin diğer bir adı da "Kuşlardan Özür Dileme" ayinidir. Çünkü ağaçlar kuşların yuvasıdır, evidir. Ağacı keserek onların yuvasını yok ediyorsunuz. 

İşte kutsal adamın bu ayini yönetirken söyledikleri:

"Siz! Ey bulutların tepelerinde kanat çırpan canlılar,

Bana kulak verin!

Sen, ağaçkakan,

Sen, kızılgerdan,

Sen, ak kanat:

Bu, senin ağacın, senin evin.

Yavrunu burada büyüttün.

Bugün güzel bir genç, kendini kurban olarak adıyor,

Senin ağacına ihtiyacı var ve sana sesleniyor:

'Ağacını alıyorum, halkım senden öğrenebilsin diye.

Yavrularını büyütmeyi öğrensinler senden şefkatle,

'Halkım ancak böyle ayakta kalır!"

Ve ardından gruplar yere bağdaş kurup birlikte "Ağacın Ağıdı" adı verilen şarkıyı söylerler. Ağacı kesmek başlı başına bir şerefti. Bunu yapmak için kabilede sevilen gençlerden dört kız, dört erkek seçilir ve bu sekiz kişi ağaca ilk baltayı vururlardı. (s:185)


Not: Sayfa numarası verdiğim paragraflar, kitaptan direkt alıntıdır. 



15 Ekim 2021 Cuma

 

ŞAVŞAT PERİBACALARI




Doğu Karadeniz'de bulunan Artvin'in Şavşat ilçesinde yer alan ve ladin ağaçlarıyla kaplı ormanda yükselen peribacalarını andıran kayalar, yöre halkı tarafından "Karadeniz'in Kapadokya'sı" olarak anılıyor.

Şavşat ilçesine bağlı Meşeli köyünde yer alan bu kaya oluşumları, yıllar önce ormanlık alanda meydana gelen heyelan sonucu oluşmuş. Orman içinden yürüyerek ulaşılan peribacası şeklindeki kayalar , uçurumun kenarında yer alıyor.

İlçeye 25 kilometre uzaklıkta yer alan Karagöl Tabiat Parkı'na 15 dakika yürüme mesafesinde olan peribacaları, görünümleriyle yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor.










Fotoğraflar izinsiz kullanılamaz.


12 Ekim 2021 Salı

 


SQUID GAME (KALAMAR OYUNU) DİZİSİNİN KONUSU VE YORUMU






Yayımlandığı Eylül 2021 tarihinden itibaren dünyayı kasıp kavuran, Güney Kore yapımı  Netflix dizisi Squid Game'i iki güne bölerek izledik kızımla. Dünyalılardan ayrı kalmak istemedik. Eh! Birazda merak vardı tabii. Kızımın önerisiyle zaman kaybetmedik ve diziyi izledik. 9 bölümlük diziyi bitirdiğimizde, kızım bana şöyle dedi: "Annem, seni tebrik ediyorum, sanki senaryoyu sen yazmışsın gibi tahminlerde bulundun ve hiç yanılmadın." Henüz ilk bölümü izlerken, neler olabileceği konusunda düşüncelerimi söylediğim ve her bir bölümde insan davranışları konusunda fikrimi belirttiğim için olsa gerek, kızım beni senaristle bir tuttu. :)

Diziyi izlemek isteyenler olabilir diye, spoiler vermemeye özen göstereceğim. Sadece dizinin konusunu yazıp, dizi sonunda vardığım sonuçları aktaracağım. Dizinin konusu: Squid Game, piyasaya borçlu ve borçlarını ödeyemeyen 456 kişinin, 38 Milyon Dolar tutarındaki ödülü kazanmak için ölümüne girdikleri bir yarışı anlatmaktadır. Yarışmada 6 oyun oynanacaktır. Bu oyunlar Güney Kore'de oynanan çocuk oyunlarıdır. Diziye adını veren Squid Game de (Kalamar Oyunu) bu oyunlardan biridir. 6 oyunu kazanan ödülün sahibi olacaktır. 

Diziyi sosyolojik, ekonomik ve psikolojik yönden üç ayrı kategoride değerlendirdiğimde beğendim. Ayrıca dizide anlatılan "rekabetçi toplum", "tekelci kapitalizm" ve bunun sonucunda doğan gelir eşitsizliği sorununa dikkat çekmesini çok anlamlı buldum. Çünkü bu gelir eşitsizliğinin, tüm dünyada  artarak devam edeceğini öngörmek hiç de zor değil. Gelecek günlerde, borçlu daha çok borçlanacak, zengin daha fazla zenginleşecek. Bunu görmek için müneccim olmaya gerek yok! Kısacası, dizide sıkı bir sistem eleştirisi mevcut. Bunu oynanan her oyunda görmek mümkün. 

Oyunlar kazanmak üzerine kurulu ve oyunun kuralları var; oyuncular arasında tam anlamıyla bir eşitlik sağlanması, eşit şartlarda yarışılması gibi. Kaybedenler elenir (ölür). Kazanan ve kaybedenin, kurallara uygun ve adil bir şekilde belirlendiği yarışmaya katılacak olan toplulukla ilgili yarışma yöneticilerinden biri bunu şöyle ifade ediyor: " Yarışmaya katılan herkes eşit. Dışardaki dünyada adaletsizliğe ve ayrımcılığa maruz kalan her kişiye adil bir yarışı kazanması için son bir fırsat veriyoruz."  Böyle bir eşitliğin sağlanması teoride mümkün. Ya pratikte? Bu soruya, halat çekme oyununu izledikten sonra cevap verebilirsiniz.

Yazılı olarak belirtilmese de oyunda geçerli olan bir diğer kural, oyunda kalabilmek uğruna şiddet hariç her yolu denemenin serbest olması; yalan söylemek, hile yapmak, kandırmak, üç kağıt çevirmek gibi. Peki, oyuncuları şiddete yöneltmek için kışkırtmak, şiddete teşvik değil midir? Ya da sistemin devamını sağlayan güvenlik  güçlerinin, oyunda kaybedeni gözünü kıpmadan öldürmesi şiddetin ta kendisi değil midir? Bunun, gücü elinde bulunduranlar tarafından uygulanması şiddet tanımını değiştirir mi? Mevcut sistem bize şunu dayatıyor; güç kimdeyse kuralları o koyar, diğerleri de bu kurallara uyar, uymak zorundadır. 

Dizideki bazı oyunların gereksiz uzatıldığını düşünüyorum. Bu nedenle sıkıldığım anlar oldu. Dokuz bölüm sonunda, cevapsız kalan birkaç sorumun cevabının ikinci sezonda (eğer çekilirse) verilebileceğini düşünüyorum. Çünkü dizi ucu açık bir şekilde bitirildi. Aksi halde sorularım cevapsız kalacak. 

Yukarıda belirttiğim üzere diziyi beğeniyle izledim. Çünkü bir felsefesi var. Gençlerin diziyi macera ve dram olarak değerlendirip, izlediklerini düşünüyorum (birkaç gençle konuştuğum için bu kanıya vardım). Oysa felsefesini anlayıp izleyen her kesimden izleyicinin, dizide kendilerinden bir şeyler buldukları için dizinin izlenme rekorları kırdığına inanıyorum.  

Dizi hakkındaki yorumlarım ise şöyle:

-Borçlu olmanın ve borçlarını ödeyememenin verdiği çaresizlikle, insanların neler yapabileceği konusunda sınır tanımamasını çok iyi ifade etmiş.

-Diziye bütünsel olarak baktığımda, Uzak Doğu felsefesinin temelini oluşturan Ying-Yang felsefesini oyunlara yayarak çok iyi işlemiş. Yani, iyiler ve kötülerin savaşını. İyi, duygusal ve dürüst olarak bilinen bir kişinin içinde, kötü, gaddar ve de yalancı bir yanının  daha olduğunu ve o kötü yanın, dışarı çıkmak için uygun bir ortamı kolladığını  güzel anlatmış. Aynı şekilde kötü bir insanın içinde de dışarı çıkmak için bekleyen iyi bir yan vardır. Özellikle 6. ve son oyun olan "squid game"de bunu görebilirsiniz. 

-Dizide Budizm, Hristiyanlık ve Müslümanlık dininden  figürler olmasına rağmen, Musevi olan bir figür yok. Cevapsız kalan sorularımdan biri bu; neden yok? Vardı da ben mi atladım acaba diye düşünmeden edemiyorum. Aslında bir tahminim var ama burada yazmayacağım. :)

-Birbirini hiç tanımayan bir toplulukta insanlar arasında güven nasıl oluşur ya da oluşur mu? Tanımadığınız insanlarla iletişime geçtiğinizde aranızda oluşacak duygusal bağ sizi etkiler mi, etkilerse, sizi hangi yönde etkiler; olumlu mu, olumsuz mu? Bu bağın oluşumunu çok iyi aktarıyor seyirciye.

-Dizi ıssız bir adada geçiyor. Oyun alanının ada olması ütopyayı çağrıştırsa da aslında günümüz dünyasının gerçeklerini anlatıyor. Dizide anlatılan çocuk oyunlarının çoğu, aynı şiddet ve kanla dünyanın bir yerlerinde oynanıyordur belki de. Oyun sistemi öyle bir kurulmuş ki, yönetici ölse bile yerine bir başkası geçerek sistemin devamını sağlıyor.

-Rasyonalizmle dogma çatışıyor, Tanrı inancı sorgulanıyor. Bizleri kötülükten koruyan dua edip yardım istediğimiz Tanrı mı yoksa mantık yürütüp kurduğumuz stratejiler ve eylemlerimiz mi? 

Sonuç olarak:

Dizinin ana temasını oluşturan kişisel haklarından feragat etmesine neden olan para ödülü metafor olarak kullanıldığında günlük hayatımızın tümünde benzer takaslara rastlıyoruz. Bunu çaresizlik temeline oturtup kendimize bu seçim için bir neden yaratmış oluyoruz. Üniversitede istemeden okunan bölümler, sevilmeden yapılan meslekler, sevgisiz sürdürülen ilişkiler, iyi para kazanmak  için verilen tavizler... Biz her gün, her ay, her yıl "çaresizlik" adı altında bedenlerini olmasa da ruhlarını ilmek ilmek öldüren canlılarız. Bu nedenle bu diziyi izlerken kim şu soruyu sorma hakkına sahip olabilir ki; "Bu insanlar bu yarışmaya neden katıldılar?"

Not: Bu dizi neden Güney Kore'den çıktı diye şöyle bir araştırdım. Güney Kore, intihar oranlarının en yüksek olduğu ülkelerden biri. Yarısı yoksulluk sınırının altında yaşayan yaşlılara bakmakla yükümlü olan gençler ise işsiz. Güney Kore'deki hane halkı borcunun GSYİH'nin yüzde 100'ünü geçtiği söylenmekte. Dünyanın büyük ekonomilerinden biri sayılan Güney Kore'de ülkenin ekonomisi, adı yolsuzlukla anılan bir avuç holdingin elinde. Diziyi izlemem, güçlü olarak bildiğim Güney Kore ekonomisi hakkında bilgi edinmeme neden oldu.


Görsel alıntıdır.

3 Ekim 2021 Pazar

 


SİZCE ÖYKÜ MÜ, ROMAN MI YAZMAK DAHA ZOR?



Başlık bir soru olduğuna göre, sorunun cevabı da olmalı değil mi? Soru, çünkü bu konuda sizin düşüncelerinizi merak ediyorum. Ama öncelikle soruya kendim cevap vermeliyim, yani kendi sorumu cevaplandırmalıyım ki sizlerin düşüncelerini de öğrenebileyim. :)

Çocukluğumda okuduğum Ömer Seyfettin ve Sait Faik Abasıyanık'ın öyküleri  çocuk zihnimde öylesine yer etmiş ki bazıları bugün bile zihnimde canlılığını koruyor; hem konusuyla hem de karakterleriyle. Tabii o zamanlar Türk Edebiyatı'nda "novella (uzun öykü" türü henüz gelişmemiş olduğundan novella türü kitapları büyüdüğümde çevirilerden okudum. Kısacası öykü okumaya çok küçük yaşlarda başladım.  Sonrasında ilk gençlik yıllarının verdiği coşku ve duygusal değişikliklerle romanlar okumaya başladım. Daha sonra ise gençlik yıllarının sosyo-politik konularında bir şeyler söyleyebilmek, kendi fikir ve düşüncelerimi açıklayarak, bir yerde kendimi ispat etmek için daha ciddi kitaplar  okudum. Anlayacağınız, kendimi bildim bileli kitap  okurum. Klişe deyimle; en iyi arkadaşlarım kitaplar oldu hep...

Bu bağlamda, başlıkta sorduğum sorunun cevabını şöyle verebilirim; bence öykü yazmak daha zor. Çünkü, kısa bir anlatıda olayları ayrıntılarıyla anlatmak hiç kolay değil. Romanda sayfalar dolusu anlatabilirsin, betimleme yapabilirsin, karakter tahlillerini uzun uzun yazabilirsin. Bu da romanın hacminin yazarın hayal gücüne (geniş ya da dar) bağlı olarak değişebileceği gibi bir özgürlük tanır yazara. Ama öykü kısa ve öz olmalı, okurun kafasında hiçbir açık bırakmadan olayları anlatabilmeli. 

Öykü okumayı seviyorum ama her yazarın öyküsünü değil. Türk Edebiyatı'nda öykülerini severek okuduğum yazarlardan ilk aklıma gelen isimler şunlar: Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Ömer Seyfettin ve Sait Faik. Daha birçok değerli öykü yazarlarımız var elbette, onları unutmadım ama burada isimlerini yazsam sayfama sığmaz. :)

Oldu olacak Dünya Edebiyatı'nda en sevdiğim öykü yazarlarının isimlerini de yazayım: En başta Stefan Zweig, Edgar Allan Poe, Ernest Hemingway, Mark Twain, Oscar Wild ilk aklıma gelen isimler.

Kitaplığımın değerli kitaplarından biri "BAŞLANGICINDAN BUGÜNE TÜRK HİKAYE ANTOLOJİSİ"dir ki birçok öykü yazarını bu antoloji sayesinde tanıdım. VARLIK YAYINLARININ 1975 yılında basımını yaptığı antolojide ünlü hikayecilerimizin en bilinen birer hikayesi bulunmakta. Antolojiden sırayla her gün bir öykü okusam, bitirmem bir yıl sürer. Defalarca okuduğum öyküler var. Bu nedenle antolojim biraz hırpalanmış, zamana karşı duramayan sayfaları sararmış ama içindeki öyküler canlılığından hiçbir şey kaybetmemiş; bulunduğu yer ve zamana direnmiş, eskidikçe değeri artmış...

İşte bugün öyküden söz etmişken bu çok değerli Türk Hikaye Antolojisini de tanıtmak istedim. Elimde bulunan 2. baskıyı hazırlayanlar; Yaşar Nabi Nayır, Mustafa Baydar ve M. Sunullah Arısoy. Bence harika bir iş çıkarmışlar. Keşke, yeni bir çalışma yapılsa da bu antolojiye girememiş (zaman bakımından) yeni nesil öykücülerimizin öykülerini birleştiren ve geleceğe taşıyan yeni bir hikaye antolojimiz olsa. Ne güzel olur değil mi?

Antoloji içinde "SUSUZ" adlı öyküsüyle yer alan Nezihe Meriç'in sözüyle yazımı sonlandırmak istiyorum: " Çok yazamıyorum ama öyküler içinde yaşıyorum." Öykünün temeli de tıpkı yazarın dediği gibi nefes aldığımız her günü farkına vararak yaşamaktan geçiyor.


           




                   

29 Eylül 2021 Çarşamba

 


"OCAĞINA İNCİR AĞACI DİKMEK" DEYİMİNİN ÖYKÜSÜ





Ocağına incir ağacı dikmek deyimi, halk arasında bir tür beddua olarak kullanılır, ki TDK Türkçe Sözlükte de "birinin evini barkını dağıtmak" anlamındadır. Neden bir başka ağaç değil de incir ağacı bu beddua içeren deyime girmiş? Merak edip araştırdım; bu sayede aslında incir yerken farkında olmadan incir arısını da yediğimi öğrenmiş oldum!

Dişi incir arısıyla erkek incir arısının nesillerini devam ettirmek için incire ihtiyaçları vardır. Çünkü bu arıların döllenmeleri incirde olur. Döllenme sonrasında tozlarına bulandıkları erkek incirden dişi incire uçarak ta incir ağacının neslinin gelecek kuşaklara ulaşmasını sağlarlar. Yani incir arısı yaşamak için incire, incir de incir arısına muhtaçtır; biri olmadan diğeri türünü devam ettiremez. Bu ilişkiye mutualizm adı verilir.

Hava bozduğunda, incir arısı korunmak için kendisine saklanacak kuytu bir yer arar. İncir arısı için en iyi kuytu yerler de terkedilmiş, içinde yaşam olmayan metruk binalardır. Bu metruk binaların bacalarının dibindeki ocak, incir arısına en kuytu yerdir. Çünkü o ocağın dibinde, rüzgar toprağı savurup biriktirmiştir. Bozuk havada bu ocağa sığınan incir arısının kanatlarına yapışmış olan incir tozları ocaktaki toprağa düşer. Zamanla bu toprakta bir minik incir fidanı boy verir. İşte "ocağına incir ağacı dikildi" nin öyküsü budur. *

İnciri hemen herkes bilir ve severek yer ama incir arısını ve görevini ancak incir yetiştiricileri, botanikçiler, ağaçlarla ilgilenenler ve uzmanlar bilir diye düşünüyorum. Bu nedenle incir arısını tanımak ve tanıtmak gerek. Dün yaptığım yürüyüşte beton bir duvarın içinden fırlamış gibi duran ve kocaman bir ağaç olan inciri görmeseydim, bugün bu yazıyı yazmak aklıma gelmezdi. :) İncir ağacının kökleri çok yayılmacıdır ve önüne hangi engel çıkarsa çıksın delip geçer. Dün, incir ağacının taş ve betondan oluşmuş duvarı delip çıktığını ve kendine güzel bir yaşam alanı yarattığını şaşkınlıkla izledim. İncir ağacının köklerinin bu yayılmacı ve engel tanımaz doğası  onun evlerden uzak bir yere dikilmesine neden olur.

İncir Arısı

Dişi incir arısı, yumurtalarını bırakmak için erkek incire girer (erkek incir yenmez, bizim yediğimiz dişi incirdir). Dişi arının kanatları ve anteni, erkek incirin minik aralığından içeri girerken kopar. Dolayısıyla içeri giren dişi incir arısı dışarı çıkamaz. Bundan sonra yaşam döngüsünü sürdürme görevi yavru arılardadır artık.

Erkek yavru arıları yumurtalardan kanatsız olarak çıkarlar. Tek bir görevleri vardır; dişileri döllemek ve içeriden çıkabilmek için incirin dışına doğru bir tünel kazmaktır. Dişi yavrular bu tünelden dışarı çıkarak poleni de beraberinde götürürler. 

Eğer incir arısı yanlışlıkla erkek incir yerine, yediğimiz dişi incirlerin içine girerse içeride üremesi için gerekli koşullar bulunmaz, dışarı da çıkamaz. Çünkü girişte kanatları ve anteni kopmuştur. Bu yüzden ne yazık ki arı içeride ölür. Ama bu gereklidir. Çünkü severek yediğimiz incirin polenleri ancak bu şekilde dağıtılabiliyor.

Kısacası, teknik olarak her incir yediğimizde aslında yanlışlıkla dişi incire girip oradan çıkamayan en az bir incir arısını da yemiş oluyoruz. :) Bu doğal ve olması gereken durum incir meyvesini sevmemizi engeller mi? Hiç sanmam. Beşer şaşar da incir arısı neden şaşmasın değil mi?


Yararlandığım Kaynaklar:

* Yılmaz Özdil - İsim, Şehir, Hayvan, Doğan Kitap.

https://www.ensonhaber.com/saglik/incirle-birlikte-yediginiz-seye-inanamayacaksiniz-o-citirtilarin-sebebi


22 Eylül 2021 Çarşamba

 


OTOMATİK PORTAKAL




Anthony Burgess'in Otomatik Portakal romanını okuyup bitirdiğimde, okumak için bu kadar geç kaldığıma üzüldüm. Yazar, romanı yazdığı 60'lı yıllarda post-endüstriyel dönem İngiltere'sinde var olacağını öngördüğü gençliği ve toplumsal yapıyı gençliğin şiddet içeren davranışlarıyla öylesine gerçekçi ve sarsıcı bir dille anlatıyor ki romanı okurken tüylerim diken diken oldu. Bir yerde okumuştum; Burgess'in Otomatik Portakal'ı psikoloji dizilerinde muhakkak okunması gereken kitaplar arasında gösterilmekteymiş. Romanı bitirdiğimde içinde anlatılan olaylar nedeniyle kitabı yarı distopik buldum. Çünkü distopik kitaplar, genellikle uygar toplumun unsurlarını içeren ve çağdaş görünen bazı eğilim ve davranışların sakıncalarına karşı bireyi ve toplumu uyaran kitaplardır. Otomatik Portakal romanına yarı distopik diyorum. Çünkü normal bir toplumda iyilik ve kötülük kavramlarını "şiddet-suç-ceza" üçgeninde irdelerken suçun önlenmesi için suç işleyen kişinin adeta makineleştirilmesini anlatmaktadır. Kitabın son sayfasını bitirdiğimde kendime şu soruları sordum; "Toplumun iyiliğine olan bir şey, aynı zamanda bireyin de iyiliğine olabilir mi? Bireyin iyilikle kötülük arasında seçim hakkı olmazsa yaptığı iyilik, kendisine yaptığı kötülük değil midir? Seçme hakkını kaybeden birey, özgürlüğünü de kaybetmiş olmaz mı? Sanırım yazarın okurdan istediği de bu soruların sorulması ve cevaplarının düşünülmesiydi. Öyle yaptım ben de.

Kitabın Kısaca Konusu:

Yazar kitabının adını neden "Otomatik Portakal" koyduğunu şöyle açıklamaktadır: "Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. 'Uqueer as as clockwork orange.' Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezya'da "canlı" anlamına gelen "orang" sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikayeye çok iyi oturduğunu düşündüm."

Romanın anlatıcısı ve baş kahramanı olan Alex 15 yaşındadır. Kendi yaş grubundan üç arkadaşı; Pete, Georgie ve Aptalof'la birlikte oluşturdukları dört kişilik "çete kardeşleri" adını verdikleri çete oldukça saldırgan, yakan yıkan, kadınlara tecavüz eden, ihtiyarları döven, diğer sokak çeteleriyle kavga eden, hırsızlık yapan son derece tehlikeli bir çetedir. Birkaç kez polis tarafından yakalanıp ıslahevine konulmuşlarsa da çıktıktan sonra yine aynı eylemlerine devam etmişlerdir. Alex neden kötülük yaptıklarını şöyle açıklar: 

"...Bu 'Toplum İçin Yararlı Ol' tekerlemelerini belleyen ve belletenlerin 'suç neden işlenir?' sorusunu düşündükçe hayalarım ağrıyor. Neden 'iyiliğin kökeni' ni  incelemezler, araştırmazlar? Herkesin derdi 'kötülük' ya da 'iblisin kökeni'. Eğer serseriler kötülük yapıyorsa bu onların tercih hakkı. Yani adamlar kötülüğü benimsemişler. İyiler de iyiliği...Ben kötülüğü yeğleyenler arasındayım. Yetke hiçbir zaman kötülüğe izin vermez ne yazık ki...İnsan kişiliği Koca Tanrı'nın en büyük eseridir. O bununla övünür. Kişiliksiz yaratıklar kişilik sahiplerini ezmeye uğraşırlar bu dünyada kardeşlerim. Çağdaş tarihimize bir göz atın. Bu makinelere karşı çıkıp onları bozmaya uğraşanlar hep kişilik sahibi, yüce yaratıklardır. Bunları anlatırken son derece ciddiyim kardeşlerim. Ben yaptıklarımdan zevk, mutluluk duyduğum için kötüyüm o kadar." (s: 36-37)

Alex klasik müzik hayranıdır. Şiddet istek ve arzusunu diri tutmak için özellikle Beethoven'in 9. Senfonisi'ni dinlemektedir. Alex ve çetesinin sürekli gittikleri sütbarda bir gece, Aptalof, arya söyleyen kadın sanatçıyla alay eder. Buna sinirlenen Alex,  Aptalof'a bir yumruk atar. Bu geceden sonra dörtlü çetede görüş ayrılıkları başlar ve çete liderliğinin kim olduğu sorgulanır. Yalnız kaldığından habersiz olan Alex'e arkadaşları bir kumpas kurarlar ve ihtiyar bir kadının evini soymaya giderler. Eve tek başına giren Alex, kaza sonucu ihtiyar kadının ölümüne sebep olur. Dışarı çıktığında arkadaşı Aptalof, barda yediği yumruğun acısını çıkarmak için çok iyi kullandığı zincirle Alex'in gözlerine vurarak, onun geçici görme kaybına neden olur. Polis sirenini duyan diğer arkadaşları kaçarak, suçu Alex'in üzerine yıkarlar. Polis Alex'i tutuklar. Mahkemede çete üyeleriyle beraber işledikleri tüm suçları itiraf eden ve arkadaşlarının adını veren Alex, ihtiyar kadını öldürmek suçundan 15 yıl hapse mahkum edilir. Hapishanede diğer adi suçlularla birlikte iki yıl geçiren Alex, dışarı çıkmak istemekte ve bu pis yerden biran önce kurtulmanın çarelerini araştırmaktadır. 

Bu arada, sokaklardaki güvenliği sağlayamayan ve suç işlenmesini engelleyemeyen, bu nedenle de oy kaybeden dönemin iktidar partisi seçimi kazanmak için "Suçluları Yeniden Topluma Kazandırma" programı kapsamında, "Ludovico" adlı bir laboratuvar çalışması geliştirmiştir ve suçlular arasından denek olarak kullanılmak üzere gönüllü aramaktadır. Ludovico yöntemi, suçluları topluma kazandırmanın yanı sıra yeniden suç işlemelerini de engellemektedir. Bu deneye katılan suçlu deneğe 15 gün yemeklerden sonra bir ilaç şırınga edilmektedir. İlaç sonrasında laboratuvara götürülen deneğin elleri, ayakları ve başı hareket etmeyecek bir şekilde bağlandıktan sonra göz kapaklarına kıskaç takılarak gözlerinin de açık kalması sağlanmaktadır. Bu işlemler yapıldıktan sonra deneğe şiddet içerikli korkunç filmler izletilmektedir. Birkaç gün sonra şiddet içeren bu filmleri izleyen denekte dayanılması güç ağrılar ve mide bulantısı, kusma gibi hastalık belirtileri gözlenmeye başlar. 15 günün sonunda ise deneğin zihninde şiddet arzusu, öfke belirdiğinde şiddetli ağrılar başlar ve denek kolunu bile kaldıramaz hale gelir. Bir tür beyin yıkama tekniği diyebileceğimiz bu yöntemden sonra suçlu, yeniden topluma kazandırılmış ve bir daha suç işlenmesi engellenmiş olur. Ancak bu yöntemin uygulandığı bireyin iyi ile kötü arasındaki seçim hakkı da elinden alınmıştır. Romanda hapishane rahibi bunu şöyle açıklamaktadır: " Bu yöntem gerçekten, kötü bir kişiyi topluma yararlı bir insan evladı yapabilecek mi? Asıl sorun bu bizce. İyilik kişinin içinden gelir. Kişi iyiliği seçebilmelidir. Kişiye seçme hakkı tanınmazsa, o kişiliğini yitirir." 

Bu deneye katılan suçluların 15 gün sonra özgürlüğüne kavuşacakları ve geri kalan cezalarının affedileceği bizzat dönemin İçişleri Bakanı tarafından açıklanır. 

İşte  Ludovico deneyinin ne olduğunu bilmeden sırf hapishaneden kurtulabilmek için Alex, bu deneye gönüllü olarak katılır. 15 günün sonunda özgürlüğüne kavuşur ve dışarı çıkar. Ama ne Alex eski Alex'tir ne de dışarısı iki yıl önce bıraktığı gibidir. Her şey değişmiştir, ailesi bile. Dışarı çıkar çıkmaz evine giden Alex, anne ve babasının kendi odasını oğlumuz dedikleri bir yabancıya kiraya vermiş olduklarını görür. Anne ve babası Alex'i artık evlerinde istememektedirler. Bunun üzerine çok içerleyen Alex, acısız ve kolay bir ölümün nasıl olabileceğini araştırmak üzere şehir kütüphanesine gider. Orada bulunan ve daha önce Alex'in döverek hastanelik ettiği bir ihtiyar onu tanır ve hıncını çıkarmak için Alex'e vurmaya başlar. Alex karşılık vermek istese de bunu düşündüğü an dayanılmaz ağrıları başlar ve bu ağrılardan kurtulmak için öylece durup ihtiyar ve arkadaşlarından dayak yer. Yani hastalanmamak ve ağrılardan kurtulmak için zorunlu olarak dayak yemeyi tercih eder. Kargaşayı önleyemeyen kütüphane görevlisi polis çağırır. Gelen iki polisten biri Alex'in eski arkadaşı ve kendi çetesinin üyesi Aptalof, diğeri ise Nazileri taklit eden bir başka çeteden olan ve geçmişte dövdüğü, aşağıladığı bir çete üyesidir. İki polis, Alex'in cezasını çektiğine aldırmadan, geçmişten gelen öfkeyle, şehirden uzağa götürdükleri Alex'i öldüresiye dövüp, kırsalda bırakırlar. 

Yardım almak için sürünerek yakında bulunan bir köye ulaşan Alex'e kapısını çaldığı ev sahibi yardım eder. Ev sahibi Alex'ten olan biteni en ince ayrıntısına kadar anlatmasını ister, Alex te anlatır. Hükümete muhalif bir yazar olan ev sahibi, insanlık dışı olarak nitelediği Ludovico yöntemine karşı savaş açarak, kamuoyu oluşturmayı başarır. Aslında yazar, Alex'in kim olduğunu sesinden tanımıştır. Çünkü iki yıl önce Alex'in dörtlü çetesi bu eve zorla girmiş, yazarı dövmüş, aşağılamış ve karısına tecavüz etmişlerdir. Yüzlerinde maske olduğu için yüzünü göremeyen yazar karısına tecavüz edenlerden birinin Alex olduğunu sesinden tanımış ama tanıdığını Alex'e belli etmemiştir. Çünkü yazarın da Alex'ten öç alma planı vardır. Bu plana göre, yüksek bir apartman dairesine götürülen Alex'e, Beethoven'in 9. Senfonisi dinletilir. Plağın sesi yükseldikçe Alex'in ağrıları ve sancıları dayanılmaz bir hal alır. Müziği duymamak için dışarı çıkmak isteyen Alex, kapının kilitli olduğunu görür ve acılardan kurtulmak için ölmesi gerektiğini düşünerek pencereden atlar. Yazarın istediği de budur; Alex'in intihar etmesi. Böylece hem karısının intikamını alacak hem de kamuoyunu hükümete karşı ayağa kaldıracaktır. Bir taşla iki kuş vurmuş olacaktır böylece. Ancak yazar istediğini elde edemez. Çünkü vücudunda birçok kırık olan Alex ölmemiş, hastanede tedavi altına alınmıştır. Hem de hükümetin kanatları altında güvendedir artık. Ludovico yöntemine karşı oluşan kamuoyu karşısında hükümet geri adım atmış ve Alex'in eski haline dönüşebilmesi için doktorlardan ellerinden geleni yapmaları istenmiştir. 

Hem yöntemleri hem de sonuçları bakımından insanlık dışı olan Ludovico'nun etkilerini ortadan kaldırabilmek için Alex'e bir hafta komada kaldığı süre içinde "derin hipnopedya" uygulanmış ve komadan çıkan Alex, eski haline dönmüştür. Bu haliyle haber olan ve manşetlerden düşmeyen Alex sayesinde hükümet de aklanmıştır. Hastanede Alex'i ziyaret eden İçişleri Bakanı ona iyi bir iş ve güzel bir gelecek vadederek hükümetin aklanmasına yardımcı olmuştur. Artık 18 yaşında ve iyi bir işi olan Alex, eski arkadaşı ve çete üyesi olan Pete'le karşılaştığında onun evlendiğini öğrenir ve yanındaki eşiyle tanışır. Çete üyesi Georgi'nin ise bir soygun sırasında öldürüldüğünü öğrenen Alex, artık hayatına çeki düzen vermenin zamanının geldiğini, bunun için de evlenmesi gerektiğini düşünür. Ama öncelikle evleneceği bir kız bulması gerekmektedir.

Unutmayalım! "Kişi iyiliği seçebilmelidir. Kişiye seçme hakkı tanınmazsa, o kişiliğini yitirir." Bütün dünya ne çekiyorsa, bu kişiliğini yitirmiş insanlardan çekmiyor mu? 


Not: Romanı bitirdikten sonra "Otomatik Portakal" filmini de izledim; roman ve filmi kıyaslamak için. 1971 yılında, Stanley Kubrick tarafından sinemaya uyarlanan film, Kubrick'in ufak tefek eklemelerinin yanı sıra kitaba uygun çekilmiş diyebilirim. Ancak, kitabı okumadan filmi izleyenler, konu bütünselliği bakımından anlamakta zorlanabilirler. Kitabı okumadan filmi izlemek isteyenler için bu yazımı oldukça detaylı yazdım. Yararlı olduysa ne mutlu bana...:)




16 Eylül 2021 Perşembe

 


TÜRKİYE'NİN BÜTÜN AĞAÇLARI VE ÇALILARI



Boz bulanık bir Ankara günü. Griye çalan beyazımsı gökyüzündeki bulutların acaba yağsam mı, yağmasam mı diye düşünürken suratlarını asarak bir türlü karar veremediği o gri Ankara günlerinin başlangıcı sanki. Anlayacağınız tatsız tuzsuz bir gün. Güne böyle başlamak hoş olmasa da hoşluk bir anda gelebiliyor. 

Öğlen saatlerinde kapım çalındı. Günlerdir heyecanla yolunu gözlediğim kitabımın geldiğini bilerek açtım kapıyı ve kargoyu aldım. Paket öyle ağırdı ki iki elimle zor tutabildim. Kapıyı kapatır kapatmaz, delta varyantını bile düşünmeden hemen oracıkta paketi açtım. E yani o kadarcık da olsun. Uzun zamandır satın almak için peşinden koştuğum, benim için çok değerli olan referans kitabıma kavuşmuştum sonunda. Kızım sevincimi ve mutluluğumu görünce, "Annem" dedi "Bugünü unutmamak için, kitaba bir not yazmak istiyorum. Gözlerindeki sevinç pırıltısını hep hatırlamak için." Çok sevindim buna ama sevincim biraz buruktu; keşke büyük kızım da yanımda olsaydı, diye geçirdim içimden. İşte o zaman sevincim ikiye katlanırdı çünkü...

Kitabın elime geçmesiyle yaşadığım duyguları ve atmosferi sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü bir yıldır bu kitabı satın almak için adeta kitabın peşinden koştum. İlk baskısı tükenmişti. İkincisi yapılır mıydı bilmiyordum. Bir umut ikinci baskıyı bekliyordum. Ve ikinci baskı raflarda yerini alır almaz, siparişimi verdim. Beklemem aylar sürdü ama buna değdi. :)

Sözünü ettiğim kitabın adı, TEMA Vakfı ile Türkiye İş Bankası'nın ortaklaşa hazırladığı "Türkiye'nin Bütün Ağaçları ve Çalıları". Prof. Dr. Ünal Akkemik editörlüğünde, birçok değerli akademisyen ve bilim insanı tarafından yazılmış ve renkli fotoğraflarla görselleştirilmiş. Baskı çok kaliteli, fotoğraflar net.


 

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, kitabın sunuş yazısında şöyle diyor: "Elinizde tuttuğunuz bu kitap aracılığıyla sizleri; ormanların omurgasını oluşturan, kentlerde ise yeşil alanlarda gördüğümüz ancak yeterince tanımadığımız ağaç ve çalılarla buluşturuyoruz. Bu ağaç ve çalılar; gövdelerinden dallarına, sürgünlerinden yapraklarına, çiçeklerinden tomurcuklarına o kadar çeşitliler ki...Bu kitapta; ağaç ve çalılara ilişkin bu çeşitliliği, onların karakteristik özelliklerini ve yaşadıkları yerlerle ilgili pek çok bilgiyi bulacaksınız." 

Gerçekten de kitabın sayfalarına şöyle bir göz attığımda; Edirne'den Hakkari'ye dek uzanan dağlar, ovalar, yaylalar, dere ve tepelerde, ülkemizdeki parklar, korular, bahçelerde insanların yetiştirdiği ağaç ve çalılarla, yurtdışından ülkemize getirilen tüm ağaç ve çalı formlarını görmek, bu gri Ankara günümü güneşli bir yaz gününe çevirdi. Artık mevsim sonbaharmış, kışmış kimin umurunda? Bu harika kitap sayesinde, bundan böyle benim her günüm ilkbahar ve yaz tadında olacak. :) Güzel ülkemin ağaçları, çiçekli çalıları bu 1362 sayfalık kitapla her an elimin altında olacak. Sıkıldığımda, ormanları ve dağları özlediğimde açıp bir bir bakacağım o güzelim fotoğraflara. Daha ne olsun?

"Kitaplar beynin çocuklarıdır" der Jonathan Swift. "Türkiye'nin Bütün Ağaçları ve Çalıları" kitabı ise hem beynin hem gözlerin hem de güzellikleri görebilenlerin kitabı diyorum ben de. Dolayısıyla her doğaseverin kitaplığında bulunması elzem referans bir kitap. Ben bu güzellikleri gördüm, sizlerin de görmesini istiyorum. Çünkü doğanın her gün bizim için yaptığı sonsuz güzellikteki resimleri görebilecek gözlere sahip olduğunuzu düşünüyorum...

SEVGİYLE VE DOĞADA KALIN.