22 Eylül 2016 Perşembe




MASALSI GÖLLER
(Bana Göre Dünyanın En Güzel Sekiz Gölü)


Oldum olası gölleri çok severim. Göllerin oluşum şekilleri farklı farklı olsa da, bu farklılık onları eşsiz kılar. Göller, deniz ve okyanuslar gibi engin değildir, onlar gibi birçok ülkeyi, şehri, kasabayı ve köyleri çevrelemezler, lokaldirler, bağımsızdırlar ve bulundukları coğrafyada inci tanesi gibi parıldarlar. Küçük olsun büyük olsun nerede bir göl görsem içim huzurla dolar; şöyle kıyısında oturup dalarım uzaklara, tabii ki gölün sularına değil, düşüncelere.. Kendimle baş başa kaldığım ender anlardan biridir bu demler. Dinlerim rüzgarın getirdiği hafif esintideki Lamartin' in dizelerini:

Birden şu yeryüzünün bilmediği bir nefes
Büyülenmiş sahilin yankısıyla inledi.
Sular kulak kesildi, o hayran olduğum ses
Şu sözleri söyledi:

"Zaman, dur artık geçme, bahtiyar saatler siz,
Akmaz olunuz artık!
En güzel günümüzün tadalım o süreksiz
Hazlarını azıcık!"
...................
Ey göl! dilsiz kayalar! mağaralar! kuytu orman!
Siz ki zaman esirger, tazeler havasını,
Ne olur, ey tabiat, o günlerin saklasan
Bari hatırasını!

Kıyısına vuran dalgalarının gücü, büyüklüğü kadardır gölün. Bu nedenle haddini bilir, barışçıldır ve yıkıp geçmez çevresindekileri. Dalgalarının  sesini dinlemek, kedi mırıltısı gibi sakinleştirir insanı, içini sevinçle doldurur  ve ruhunu arındırır adeta. Göl sevgimi uzun uzadıya, bıkmadan anlatabilirim, yazabilirim ama okuyucu bıkabilir endişesiyle kısa kesip kimisini görüp, kıyısında oturduğum, çevresini turladığım, kimisini ise belgeselde izleyip hayran olduğum sekiz gölün tanıtımına geçiyorum. İlk sırada görmekten hiçbir zaman bıkmayacağım Abant Gölü var.  Son sırada ise gönlümün ve kalbimin kraliçesi, yine Türkiye' den bir göl var. Adı mı? Sona bakmanız gerek..

1-ABANT GÖLÜ / Bolu / Türkiye

Abant Gölü, bir heyelan set gölüdür. 1350 metre rakımda, Abant Dağları üzerinde bulunan tabii bir göldür.










2-HALLSTATTER GÖLÜ / Hallsttat Köyü / Avusturya

Avusturya' da bir bölge olan Yukarı Avusturya' da Salzkammergut' da bulunan Hallsttat köyü ve Alp Dağları arasında yer almaktadır. Köy ve gölün manzarası dillere destan güzelliktedir.








3-BLED GÖLÜ / Slovenya

Bled gölü, Ljubljana merkezine 55-60 kilometre uzaklıkta, Avusturya sınırına yakın bir bölgede yer alıyor. Bu gölün ortasındaki ada zamanında imparatorların ve Mareşal Tito' nun yazlık mekanıymış.









4-COMO GÖLÜ / İtalya


Como gölü, İtalya' nın kuzeyinde Lombardiya bölgesinde bulunan buzul kökenli bir göl olup, lades kemiği şeklindedir.






5- MONDSEE (AYGÖLÜ)  / Salzburg / Avusturya

Salzburg, tuz madeni ve Mozart' la anılsa da Avusturya' nın göller bölgesi (Seeland) olarak da ünlüdür. Alp Dağları' nın o muhteşem manzarasına eşlik eden Wallersee, Ebensee ve Mondsee' yi görme şansım oldu. Göllerin ve çevresinin güzelliğini anlatmak için kelimeler yetersiz kalır. Görmek ve yaşamak gerekir.










6- MORAİNE GÖLÜ / Kanada


Moraine Gölü Alberta, Kanada' daki Banff Milli Parkı' nda, buzullarla beslenen bir göldür. 










7- KELİMUTU KRATER GÖLÜ / Endonezya

Endonezya' da bulunan Kelimutu yanardağının tepesinde her biri farklı renkte olan üç krater gölü vardır. Göller mevsimine göre mavi, yeşil, kırmızı,siyah, kahverengi ve beyaz renklere bürünür. Her biri farklı sıcaklıktaki bu göllerin kimyasal yapıları da farklıdır.












8- KARAGÖL / Şavşat / Artvin / Türkiye

Sahara Milli Parkı içerisinde yer alan Şavşat Karagöl, rotasyonel olarak kayan kütlenin gerisindeki çanakta biriken suların meydana getirdiği bir heyelan gölüdür. Göl çevresi ladin ve çamların meydana getirdiği yoğun orman dokusuyla kaplıdır. Bu ormanlarla çevrili Karagöl' ün manzarasını seyretmek doyumsuz güzelliktedir.










Not: Tüm fotoğraflar Google görseller' den alınmıştır.
 

Ve yukarıda birkaç dizesine yer verdiğim Alphonse De Lamartine' nin "Göl" şiirinin tümünü okumak için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız. İnanın, okuyacağınız en güzel göl şiirlerinden biri olacaktır.

http://www.antoloji.com/gol-3-siiri/



19 Eylül 2016 Pazartesi




İNSAN NEDEN ÜNLÜ OLMAK İSTER?


Çevresindeki tüm gözleri üzerinde toplayan ünlü birini görüp te bakmayanınız var mıdır? Sanırım yoktur. İster istemez kafalar çevrilir ve o ünlü kimmiş diye duyulan merak giderilir. Ya o ünlünün yerinde olmak isteyen kaç kişi vardır dersiniz? Hemen hemen herkes. Takdir edilmek ve saygı görmek arzusu insan doğasında vardır çünkü. Bugün gelinen noktada, herkes ünlü olma potansiyeline sahiptir. Gelişmiş iletişim teknolojileri, internet, sosyal ağlar ve Youtube sayesinde kısa süreli de olsa herkes ünlü olabilir pekala. İyi de, insan neden ünlü olmak ister? İşte bu sorunun cevabını araştırıp yazdım. 

Şöhret arzusunun özünde, dokunaklı, kırılgan ve basit bir isteğin; iyi muamele görmeye duyulan özlemin yattığını ifade eden Alain de Botton, devamında şöyle diyor:

"Her türlü ikincil dürtü para, lüks, cinsellik ya da iktidar isteği tarafından tatmin edilebilir; ama şöhret arzusunu esas tetikleyen saygı görme isteğidir. 

Eğer ünlü olmak ve ünlü kalmak için ömür boyu gayret gösterilmesine yeterli bir neden gibi görünmüyorsa bu, şöhretin tam tersinin neden olduğu olumsuz uyaranı, yani aşağılanma duygusunu asla yabana atmamalıyız. Sırf görmezden gelinmenin, hor görülmenin, bir köşede yalnız bırakılmanın, sıranın sonuna gitmemizin buyrulmasının, insan yerine konmamanın ya da birkaç hafta sonra yeniden aramamızın söylenmesinin neden olduğu keskin acı yüzünden de can havliyle ünlü olmayı arzuluyor olabiliriz. Ünlü olma isteği, olağanüstü önlemler almadığımız takdirde çok büyük ihtimalle asla saygı göremeyeceğimiz bir dünyada itibar görmeyi sağlama girişimidir. Kanunlar karşısında ya da oy verirken hepimiz eşit olabiliriz; ama çalıştığımız yerde, sosyal hayatımızda ya da devlet veya ticaretin bürokrasisinin çarkları arasında bize itibar gösterileceğinin garantisi yoktur. Bilhassa büyük şehirlerde, yani sıradan olana son derece kaba davranılan, hayatın, engin gökyüzünün ve uçsuz bucaksız ufuk çizgisinin olumlu etkileri olmaksızın dümdüz yaşandığı; saygının nadir bulunduğu, çıkarla bire bir orantılı olduğu ve duyarsızlığın norm haline geldiği yerlerde bu böyledir. Hayatını nasıl kazandığına ilişkin o kaçınılmaz soruya şıp diye verebileceği hazır ve etkileyici bir yanıtı olmayanlar Manhattan ya da Los Angeles gibi yerlere hiç ayak basmasa iyi olur." (s:176-177)

New York Times' tan alıntılanan radikal.com.tr' de yayımlanan bir yazıda, şöhret arama davranışı ve şöhret güdüsünün, toplum tarafından kabul edilme ve güvene sahip olma arzusundan kaynaklandığından söz edilerek yazının devamında şöyle deniliyor:

İnsanlardaki şöhret arama davranışı, ünün vaat ettiği toplum tarafından kabul edilme ve güvene sahip olma arzusunda yatıyor. "The Fame Motive" (Şöhret Güdüsü) adlı kitabın yazarı psikolog Orville Gilbert Brim, "Şöhret güdüsü asla ölmüyor" diyor. "Bu hayatta başaramadığımızı fark edince başka yöntem buluyoruz: Ölümden sonra gelen şöhret!" Brim' e göre bu tür şöhret, ortaçağ toplumlarındaki ölümden sonra yaşam inancı kadar kuvvetli

"Sosyal üstünlük" dürtüsü, şöhret sahibi olması imkansız, hatta bunu arzu etmeyen insanlar arasında bile yaygın. Örnek mi? Chicago Üniversitesi' nden antropolog Richard A. Shweder, Hindu köylerindeki dullardan sürekli yas tutmalarının, giyim, yemek ve hayat tarzlarında da çok sade olmalarının beklendiğini anlatıyor. Shweder, kadınların bu kısıtlı davranışlarla olsa bile, daha ayrıcalıklı bir pozisyona yerleştirildiklerini söylüyor. Almanya ve Çin' de yapılan anketlere göre, katılımcıların yüzde 30' u günde en az bir kez ünlü olma hayali kuruyor. Ancak bu hayalperestlerin sadece küçük bir kısmı öncelikli hedefinin ünlü olmak olduğunu söylüyor. Şöhret güdüsünün bir nedeninin de, bilinçaltında yatan ölümsüzlük isteği olabileceği söyleniyor. Arizona Üniversitesi' nden psikolog Jeffrey Greenberg, "Günümüzdeki kötü gidişattan korunmaya ve kaderi ölüm olan maddi varlıklardan fazlası olduğumuzu hissetmeye ihtiyacımız var. Bunu da kendimizi bu anlamlı dünyaya bir şeyler katan değerli varlıklar gibi görmekle başarıyoruz. Ne kadar çok kişi değerimizi onaylarsa kendimizi o kadar özel ve güvenli hissediyoruz" diyor.

Ünlü olmak isteyip te bunu başaramayanlar açığı nasıl kapatıyorlar? Dr. Brim,bu cazip ve bilinmeyen insanlık durumuna ulaşmak için yoğun arzu duyan, ama ünlü olmayı başaramayan yaşlı insanlar üzerinde de düşünmüş. "Sonunda başka kabul görme yolu bulduklarına karar verdim. Şanslıysanız büyük bir aşk veya belki derin bir Tanrı inancı. Fakat pek çok insanın ünlü olamayacağı ve bu konuda yapabileceği hiçbir şey olmadığı gerçeği yüzünden acı çektiğini düşünüyorum" diyor. 

Şöhret, ünlülerin diğerlerinden takdir ve saygı görmesini sağlasa da öte yandan herkes şöhrete eşit ölçüde bir şiddetle ihtiyaç duymaz diyor Alain de Botton ve şöhret arzusunun genellikle hem insanın nasıl bir çocukluk geçirdiğiyle hem de nasıl bir toplum içinde yaşadığıyla ilişkilidir diye de ekliyor ve devam ediyor:

"ŞÖHRET OLMA ARZUSUNUN şiddeti insanın içinde yaşadığı toplumun yapısına da bağlıdır. İtibar ve iyi muamele ne kadar az kişiye gösteriliyorsa, sıradan biri olmaktan kaçınma arzusu o kadar kuvvetli olacaktır. 'Şöhret kültürü' nün suçunu haksız yere gençlerin ahlaksızlığına atanlar işte bu yüzden yanılırlar. Şöhret kültürünün esas nedeni kendini beğenmiş bir yüzeysellik değil, iyi muamele görmemiş olmaktır. Herkesin ünlü olmak istediği bir toplum, sıradan olmanın, özünde (genel anlamıyla) politik olan muhtelif nedenlerden dolayı, insanın doğal itibar görme arzusunu tatmin edebilecek seviyede saygıyı temin edemediği bir toplumdur. 

Modern dünyanın bu kadar şöhret takıntılı olmasının nedeni yüzeysel bir çağda değil iyi muamele görmediğimiz bir çağda yaşamamızdır. Şöhret artık başka bir hedefe ulaşmanın aracı haline gelmiştir. Normalde daha farklı, daha az şöhrete bağımlı yollarla (dergi kapaklarından ziyade iyi muameleyle) elde edilebilecek türden bir saygının en kısa yoldan kazanılmasını sağlayan bir araçtır artık.

Ünlü olma dürtüsünün azalmasını istiyorsak, işe ünlülerle ilgili haberlere karşı çıkarak ya da onları sansürlemeye çalışarak başlayamayız; yapmamız gereken iyi muamelenin, sabrın ve ilginin bilhassa gençlere daha çok gösterilmesini sağlayacak yollar bulmaktır." (s:179-180)

KAYNAKLAR:
Alain de Botton - Haberler (Bir Kullanma Kılavuzu)
www.radikal.com.tr/haber






4 Eylül 2016 Pazar




KİTAP YAKMANIN  TARİHİ 





Egemen sınıflar tarihleri boyunca ve günümüzün "modern" dünyasında nedense kitaplardan hep korkmuşlardır. Bu korku nedeniyle de kitapların ve yazarlarının başına gelmeyen kalmamıştır. "Kitaplar beynin çocuklarıdır." demiş Jonathan Swift. Acaba, çocukları olmayan beyinler mi kitap düşmanlığı yapıyor ve onları imha ederek bu çocuklardan kurtulabileceklerini sanıyorlar? Bu sorunun cevabı evet ise yazık! Çünkü kitap yakanlar ve imha edenlerin isimleri  "lanet" le anılırken, kitaplar ve kitaplardaki düşünceler varlığını sürdürmekte devam ediyor bugün de.

Okuyanlar bilirler; kitap ve kütüphane yakmanın da bir tarihi olduğunu. Ve konuyla ilgili ilk akla gelenler ve çok bilinenler  şunlardır:
Büyük İskender'in İran' ı işgal ettiğinde  yaptığı işlerden birinin Persepolis Kütüphanesi'ni (M.Ö. 330) ateşe vermek olduğu,
İskenderiye/Mısır Kütüphanesi' nin (M.S. 490) Romalılar tarafından yakıldığı,
Bağdat Kütüphanesi' nin (13. Yüzyıl), Moğollar tarafından yakılıp, yıkıldığı,
Ve 10 Mayıs 1933' te, Hitler' in emriyle üniversite meydanlarında Nazi düşmanı olarak görülen Sosyalist, Pasifist ve Yahudi yazarlara ait 20 bin kitabın yakıldığıdır.

Kitapları yakılanlardan biri olan Alman şair Heinrich Heine, bu olayın gerçekleşmesinden yıllar önce (1821)  şöyle demiş: "Bugün kitap yakanlar, yarın insan yakar." Ve gerçekten de bu sözden bir yüz yıl sonra Naziler, Yahudileri fırınlarda yakmıştır. İşte bu olayların anısına, Mischa Ulmann tarafından Berlin' deki kitapların yakıldığı meydanın ortasında yerde Batık Kütüphane (Versunkene Bibliothek) adı verilen anıt eser yapılmıştır. Anıtta, yaklaşık bir metrekarelik bir plexsiglass levhanın altında 20 bin kitabın sığabileceği kitap rafları vardır ama raflar yakılan kitapları hatırlatmak için boştur.





Tüm bu hatırlatmalardan sonra asıl konuya geçebilirim: Kökü yüzyıllar öncesine dayanan kitap yakma olayının Çin' de gerçekleşen ve bir ülkenin tarihinde korkunç bir olay ve iktidar sahibi bir zalimin kendisinden kat kat zalim bir danışmanın verdiği akla uyarak işlediği akıl almaz büyüklükteki bir cürümün yazılı olduğu Çin Tarihi' ne. Yazacağım bu tarihi olayı, okumakta olduğum Elias Canetti' nin "Körleşme" adlı kitabından aktaracağım sizlere. Bu olayı ilk kez okuduğumdan bana çok ilginç geldi; neden ve sonuçları bakımından. Bakalım size de ilginç gelecek mi?

"İsa' nın doğumundan 213 yıl önce, kendisine 'kutsal', 'yüce' gibi unvanları yakıştırmak cüretini göstermiş bir zalim despotun, Çin İmparatoru Shi-Hoang-Ti' nin buyruğu ile ülkede ne kadar kitap varsa yakıldı. Yalnızca hurafelere inanan bu mankafa katil, kurduğu zorbalık rejimine karşı direnenlerin güç kaynağı olan kitapların önemini kavrayamayacak kadar cahildi. Ama başbakanı Li-Si, tüm eğitimini kitaplara borçlu olan bu alçak dönek, verdiği bir dilekçe ile imparatorun böyle tüyler ürpertici bir önlem almasını sağlamıştı. Ayrıca yine imparatorun buyruğu ile Çin' in klasik, lirik ve tarihsel yapıtları hakkında konuşanların da ölüm cezasına çarptırılacakları bildirildi. Amaç, yazılı yapıtların yanı sıra sözlü geleneksel edebiyatı da ortadan kaldırmaktı. Yalnızca kitapların çok küçük bir bölümü bu el koyma işleminin dışında bırakıldı ki, bunların da nasıl yapıtlar olduğunu herhalde kolayca tahmin edebilirsiniz:Tıp bilimine, eczacılığa, falcılığa, tarıma ve ormancılığa ilişkin kitaplar, yani günlük yaşamın konularını içeren bir alay ıvır zıvır."

 Toplanan kitaplar yakıldı, kitap yığınlarından yükselen ateş göklere yükseldi. "Bu olaydan üç yıl sonra barbar imparatorun hak ettiği sonuca uğraması neye yaradı? Ölümü, yanan kitapların yerine gelmesini sağlamadı. Burada imparatorun ölümünden hemen sonra dönek Li-Si' nin ne olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Yeni imparator, ne denli şeytani bir yaradılışa sahip olduğunu anladığından Li-Si' yi başbakanlık görevinden aldı. O güne dek aralıksız otuz yıl başbakan olarak kalmış olan Li-Si, elleri kolları bağlanarak hapse atıldı ve bin sopa yemeye mahkûm edildi. Sopaların bir teki bile esirgenmedi. Bu işkence onu işlediği suçları itiraf etmek zorunda bıraktı. Yüz binlerce kitabın yakılışının yanı sıra, daha başka birtakım iğrenç suçların da asıl sorumlusunun o olduğu anlaşıldı. Açıkladıklarını sonradan yadsımaya kalkıştıysa da, bu bir yarar sağlamadı. Li-Si, Hien-Yang kentinin pazar meydanında, daha çok acı çekerek ölmesi için, boydan boya ve ağır ağır testereyle kesildi.Bu kana susamış canavarın ölmezden önce en son düşündükleri avlanmaya ilişkindi. Ayrıca gözyaşı dökmekten de utanmadı. Oğullarından, henüz yedi günlük olan torununun torununa dek bütün ailesi, kadın erkek ayrımı yapılmaksızın öldürüldü. Şu farkla ki, asıl çarptırılmaları gereken ceza olan yakılmak yerine kafaları kılıçla uçuruldu. Aile kurumuna, atalarına ve ölmüşlerin anılarına en büyük saygının gösterildiği ülke olan Çin' de kitlelerin katili Li-Si' nin anısını koruyacak tek bir aile bırakılmadı; testere ile ikiye bölünen bu alçağın adı, yalnızca yok etmek istediği tarihin sayfalarında yaşadı." (Sayfa: 121-122 a.g.e.)

Yakarak, yıkarak kitapları ve kütüphaneleri yok edebilirsiniz. Ya onların içindeki fikir ve düşünceleri nasıl yok edeceksiniz? 




Fotoğraflar alıntıdır.

29 Ağustos 2016 Pazartesi









SANA BORÇLUYUZ TA DERİNDEN


Sana borçluyuz ta derinden
Çünkü yurdumuzu sen kurtardın
Hasta, yorgun düşmüştük
Yaralarımızı iyice sardın

Yiğittin, inanç doluydun, yapıcıydın
Sanatkardın, denizler kadar engin
Kimsenin görmediğini görürdü
Sevgiyle bakan gözlerin

Dedin ki bu millet, bu büyük millet
Yüzyıllar boyu geri kalmış
Bu yurt, bu güzel yurt, bizim yurdumuz
Her yanından yaralar almış

Dedin ki bir güzel savaşmalı
Kurmak için yeniden
Bilgiyle, inançla coşkunlukla
"Öğün, çalış, güven"

Sana borçluyuz ta derinden
Işığısın bu yurdun
Dilimizi, ulusallığımızı öğrettin bize
Çünkü cumhuriyetimizi sen kurdun

Hürriyeti sen yaydın içimize
Halkçıyız dedin halk içinden
İnançta hür yetiştirdin bizi
Borçluyuz sana ta derinden

Devrimlerle yüceltti, çok yüceltti
Bu milleti temiz ellerin
Sana borçluyuz ta derinden
En büyüğü Mustafa Kemaller' in

Cahit Külebi




30 Ağustos "ZAFER BAYRAMI" mız kutlu olsun.  O zafer kazanılmamış olsaydı, bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti varolamazdı. Sana borçluyuz ta derinden; varlığımızı özgür kıldığın, cumhuriyeti kurduğun, devrimlerle milletimizi yücelttiğin için. Ve seni sevgiyle, saygıyla anıyorum ulu önder ATATÜRK' üm, bugün de...


Not: Kurtuluş Savaşı' nın özeti gibi duran Mustafa Kemal' in yukarıdaki fotoğrafını çeken Ethem Tem (Daha sonra ordunun resmi fotoğrafçısı olmuştur), Büyük Taarruz sırasında Atatürk ile beraber Kocatepe' dedir. 1960 yılında Fikret Otyam ile yaptığı söyleşide o günü şöyle anlatıyor:

"Taarruz şafak vakti saat beş' te başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, günler ve geceler süren yorgunluğuna rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor; direktifler veriyordu. Bir ara kumandanlardan ayrıldı. Tek başına kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı. Zaman zaman sahra dürbünleri ile düşman cephesine bakıyordu... Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi. Hafifçe eğilmişti. Başparmağı dudaklarının arasında idi....Hemen objektifimi çevirdim, adeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, fotoğrafı çektim. Saat 11' di..."





24 Ağustos 2016 Çarşamba




ÖVGÜ ÖZGÜVENİ NASIL YIKABİLİR?





Bugünlerde çocuklarımızı övgüye boğuyoruz. Övgü, özgüven ve akademik başarının bağlantılı olduğuna inanılıyor. Fakat yeni araştırmalar aksini işaret ediyor - son on yılda gerçekleştirilen özgüvenle ilgili bir dizi çalışma, bir çocuğu "zeki" olduğunu söyleyerek övmenin okul başarısına yardımcı olmadığını söylüyor. Tam aksine, başarısının düşmesine neden olabiliyor. Çocuklar övgüye genellikle vazgeçerek karşılık veriyor "en iyisini" zaten yaptıysam niye yeni bir resim yapayım? Veya çocuk aynı performansı yineliyor - eskisi onca alkış aldığına göre niye yeni bir şey çizeyim?

1998 tarihli, bugün epey bilinen bir araştırmada, psikologlar Carol Dweck ile Claudia Mueller, on ve on bir yaşlarındaki 128 çocuğa bir dizi matematik problemi verdiler. İlk ve basit problemleri tamamlayan çocukların her birini, tek bir tümceyle övdüler. Bazı övgü tümceleri doğrudan zekayla ilgiliydi - "Çok iyi sonuç aldın, ne kadar akıllısın"- bazıları da çalışkanlıkla - "Çok iyi iş çıkardın, ne kadar gayretlisin." Arkasından çocuklara daha zor problemler verdiler. Bu seferki test sonuçları dramatikti. Çabaları için övülen çocuklar, yeni yaklaşımlar denemeye daha hevesliydi. Ayrıca daha dirençliydiler, başarısızlıklarını zeka noksanlığına değil, yeterince çaba göstermemiş olmalarına bağlıyorlardı. Zeki oldukları için övülenler başarısızlık karşısında  daha fazla kaygılanıyor, problem çözerken zaten bildikleri konuları seçme eğilimi sergiliyor, problemler zorlaştığında çaba göstermekten daha çabuk vazgeçiyorlardı. "Çok zekisin" tümcesini duymanın başta verdiği heyecan nihayetinde kaygının artmasına, özgüven, motivasyon ve performansta düşüşe neden oluyordu. Araştırmaya katılan öğrencilerden başka okuldaki öğrencilere mektup yazarak deneyimlerini paylaşmaları istendiğinde, "akıllı" çocuklardan bazıları aldıkları puanı yükselterek yalan söylemişlerdi. Kısacası tek bir övgü tümcesi çocukların özgüvenini yıkmaya, onları yalan söyleyecek kadar mutsuz etmeye yeterli olmuştu.

Küçük çocukların olduğu her yerde; çocuk parkında, Starbucks' da ya da anaokulunda arka planda övgü korosunu duyabilirsiniz: "Aferin oğlum," "Aferin kızım",  "Harikasın canım." Çocuklarımızı takdir etmekle, harika çocuklara sahip olan harika bir ebeveyn olduğumuzu çevremize sergileyip bir süreliğine kendi özgüvenimizi yükseltebiliriz - fakat aslında çocuklarımızın benlik duygusu için faydalı bir şey yapmıyoruz. Anne babamızdan farklı olmak için bunca çabalarken aslında hemen hemen aynı şeyi yapıyoruz çünkü - tıpkı düşüncesizce eleştiren önceki kuşak gibi, düşüncesizce boş övgüler dağıtıyoruz, hepsi bu. Şayet çocuğumuzu, onun dünyasını, neler hissettiğini düşünmekten kaçınmak için övgüleri peş peşe sıralıyorsak, tıpkı tenkit yağdırırken olduğu gibi aslında kayıtsızlığımızı ifade ediyoruzdur.

Çocuğun özgüvenini güçlendiren övgü değilse nedir?

Zihnen, bedenen ve duygusal açıdan hazır bulunduğumuzu göstermek çocuğun özgüvenini güçlendirir çünkü çocuğa hakkında düşünmeye değer olduğu bilgisini verir. Bu olmadan, çocuk yaptıklarının kendi içinde bir amacı olmadığı, yalnızca övgü almaya yaradığı düşüncesine kapılabilir. Ona dikkatimizi verip özen göstermiyorsak, çocuktan dikkatini verip özen göstermesini bekleyebilir miyiz?

Bütün benliğimizle orada olmak, çocuklarımızla, dostlarımızla, hatta kendimizle baş başayken bile zordur. Fakat birinin özenli dikkatini hissetmek, birinin hakkımızda düşünmeye çalıştığını duyumsamak - hepimiz övgüden çok bunu istemez miyiz?

Stephen Grosz - İncelenen Hayatlar, Kendimizi Nasıl Yitirir, Nasıl Buluruz kitabından alıntıdır.






20 Ağustos 2016 Cumartesi




EŞEKLİ KÜTÜPHANE...





Cumhuriyet kuşağından bir ademoğlunun heyecanına, yokluk ve yoksunluk yıllarının yaratıcılığına, kitabın su kadar, hava kadar elzem olduğunun farkına varmış bir kütüphane memurunun çabasına dairdir öykümüz...

Mustafa Güzelgöz, 1946 yılının Ekim' inde atanır Ürgüp Kütüphanesi' ne. Genç bir kitap tutkunu olarak....

Bırakın kara trenleri, eski usul otomobillerin dahi geçemediği, arşınlamanın dahi zor olduğu taşlı yolların ardındaki köyleri, kitap yüzü görmemişleri kestirir gözüne,
"İnsan kitaba gideceğine, kitap insanın ayağına gelmelidir" diye tutturur. O uzak bölgeler için kitabın çölde vaha sayıldığı günlerdir bir de...

Ve göreve başlamasından birkaç yıl sonradır ki, alır izni amirinden ve biner eşek sırtına, kitap taşır köylere, kasabalara...İlk yıl, ikinci yıl, olmuştur işte. Ödünç kitaplar bir bir genç beyinlere, kitap meraklılarına tutuşturulmuştur.

Derken, daha fazla diye diye, bir yardımcı ister amirinden. Ama eşekli ve en az ilkokul mezunu olması şartını da koyarak. Hayrettir ama, ilk anda komik bulunan bu talep devletçe karşılanır. Ve işte o andan itibaren büyük bir serüven başlar, 30 yıl süren.

Ayaklı kütüphaneye dönüşen eşeklerin sırtında, Güzelgöz bir yoldan, yardımcısı diğerinden başlarlar kitap dağıtmaya, kitap okutmaya. Karacaoğlan' dır, Hayber Kalesi' dir ve benzeridir. Ağır olmayan kitaplar taşınır sıkça. Talep arttıkça arz da artar. Klasikleşir kitaplar.
Hayat işte, derler ki eşekli kütüphanecinin kitap saldığı köylerde kız kaçırma da azalır, kan davaları da.

Ve ne olur?
Güzelgöz' e 63 yılında Amerikan Barış Gönüllüleri Derneği, "İnsanlığa ve Barışa Hizmet Ödülü" verir, Kennedy imzasıyla.
Ne olur, ülkeden ve dünyadan kitap desteği yağar Güzelgöz' e...

Ve ne olur, armağan Jeep' e biner bir gün Güzelgöz! Ama ilk göz ağrısı eşeği unutmadan, üstünden inmeden.

Ve tabii ki ne olur, 72' de emekli olur, 2005' in Ocak' ında da huzurla göçüp gider!

Tarihe not düşülür; Bu dünyadan eşekli kütüphaneci geçti. Güzel ve aydınlık geçti!

KAYNAK: Nebil Özgentürk, Türkiye' nin Hatıra Defteri (1923' ten Günümüze. DenizKültür Yayınları No:25)




"Kütüphanecilik alanında yaratıcılığın, özellikle de halk kütüphaneciliğinde yerellik ve bunun özgünlüğünü, bu özgünlüğe bağlı etkinliklerin önemi açısından Mustafa Güzelgöz, dünya kütüphaneciliği içindeki haklı yerini almış bulunmaktadır. Güzelgöz, yaratıcılığı ve özgünlüğünü Ürgüp ve köylerine eşek sırtında taşınan kitaplar ötesine taşımayı başarmış; kütüphanenin işlevini yalnız kitap, bilgi sanan bir yer olma dışında ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeye katkı sağlama biçiminde de yansıtmayı becermiş ender rastlanacak bir örnektir."
Eşekle Gelen Aydınlık - Mustafa Güzelgöz Kitabı (Aydın İleri-Tayfun Talipoğlu)

Ülkemizde ve dünyada Eşekli Kütüphaneci olarak tanınan kitap tutkunu Mustafa Güzelgöz'ü tanıtmak istedim; zor şartlarda, yolu izi olmayan köylere eşek sırtında kitap götüren, hayatında kitap görmemiş insanları kitapla tanıştıran ve onlara okuma alışkanlığı kazandıran bu azimli ve çalışkan kütüphaneci unutulmasın, hatırlansın diye. Günümüzde kitaba ulaşmak çok kolay ama okur bulmak zor. Oysa, teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, teknolojik ürünler (internette yer alan kitap özetleri, oyunlar, bilgier ve benzeri) kitap okuma zevkinin  yerini alamazlar... Okumaya hem de çok okumaya ihtiyacımız var.


Not: Eşekli Kütüphanecinin yaşam öyküsünü, yazar Fakir Baykurt, "Eşekli Kütüphaneci " eserinde romanlaştırmıştır.

Ayrıca yazar Ahmet Şerif İzgören " Süpermen Türk olsaydı Pelerinini Annesi bağlardı" adlı kitabının girişimcilik bölümünde Mustafa Güzelgöz' ün hikayesini anlatmaktadır. (tr.wikipedia.org)




12 Ağustos 2016 Cuma




BİR MUTLULUK ÖYKÜSÜ


Çok güçlü bir büyücü, bütün bir ülkeyi yok etmek ister, o ülke halkından herkesin su çektiği bir kuyuya sihirli bir madde atar. Kuyunun suyunu kim içerse delirecektir. 

Ertesi sabah, herkes kuyudan su çekip içer, hepside delirir. Yalnızca kraliyet ailesi, kendilerine ait özel bir kuyudan su çektiklerinden sihirbaz da o kuyuyu zehirlemeyi beceremediğinden, delirmezler. Tabii  kral çok kaygılanır, halkının sağlığını ve güvenliğini sağlamak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve müfettişler de halkın içtiği sudan içmiş olduklarından, kralın emirlerini saçma bulur, uygulamazlar.
Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duyduklarında onun çıldırdığına inanırlar, hep birlikte şatosunun önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için gösteriler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral tahtından inmeye hazırlanırken kraliçe ona engel olarak der ki, "Gel biz de o kuyunun suyundan içelim, o zaman biz de onlar gibi oluruz."

Ve öyle yaparlar: Kral ile kraliçe' de cinnet suyunu içip anında saçma sapan konuşmaya başlarlar. Bu durumda halk taşkınlığından dolayı pişman olur; öyle ya madem kral bu kadar bilgece konuşuyor, onu alaşağı etmenin bir anlamı yoktur. 

Ülkede barış ve huzur yeniden hüküm sürer, bu halk komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı benimsemiştir, ama kral ölümüne dek ülkesini yönetebilmiştir.
Paulo Coelho - Veronika Ölmek İstiyor (s:41)

Aynı kuyunun suyunu içmiş olanlar, kendilerini normal sanırlar, çünkü hepsi aynı şeyleri yapıp dururlar. Mutlu olmak istiyorsanız, onların kuyusundan su içmiş gibi yapın. Bakın o zaman hayat ne güzel ve de ne rahat...

3 Ağustos 2016 Çarşamba




VERONİKA ÖLMEK İSTİYOR




Paulo Coelho' nun "Veronika Ölmek İstiyor" romanını ikinci kez okudum. Bazı kitaplar vardır, ki yeniden okumak istersiniz. Ya kitabı çok beğenmişsinizdir, zaman geçince unutmuşsunuzdur ve hatırlamak için yeniden okursunuz ya okuduğunuz kitapta kendinizden çok fazla şey bulmuşsunuzdur ve kendinizle yüzleşmek istercesine o kitabı yeniden okursunuz ya da Arthur Schopenhauer' in söylediği gibi; "Kitabın başlangıcı sonunun bilinmesini gerektirirken, son da aynı şekilde başlangıcın bilinmesini gerektirir. Bu durumda ilk okuma ikinci okuyuş sırasında başlangıçla son ya da diğer parçalar arasındaki bağlantıyı kurmak için gereklidir ve asıl okuma ikinci okuma olacaktır." görüşüne katılarak  bir kitabı ikinci kez okumak isteyebilirsiniz elbette.

Hangi gerekçeyle olursa olsun ikinci okumaların tadı bir başka oluyor diyerek kitabın konusuna geçeyim. Veronika, görünüşte her istediğine sahip, 24 yaşında genç ve güzel bir kadındır. Yeterince güzel, renkli bir yaşamı vardır. Her gün başka erkeklerle gezer, dolaşır, zaman geçirir. Ama Veronika mutlu değildir. Yaşamında bazı şeylerin eksikliğini hisseder ve ölmeye karar verir. Bu kararı almasının iki nedeni vardır. Bu nedenlerin birincisi; Veronika' nın hayatında her şeyin çok güzel olmasıdır. Bu güzellik ve mükemmellik hayatını monotonlaştırmıştır. Veronika bu tekdüzelikten çok sıkılmıştır. İkinci neden daha somuttur. Ona göre, dünyada her şey kötüye doğru gitmektedir ve Veronika bu durum karşısında acizdir; değişen ve kötüleşen dünya şartlarına karşı elinden hiçbir şey gelmez çünkü. Bunları düşünerek aşırı dozda uyku ilacı içer ve intihar eder ama kurtarılır. Kurtarıldıktan sonra,  Veronika gözlerini, Ljubliyana' nın ünlü akıl hastanesi Villete' de açar. Dr. İgor Veronika' ya "İntihar denemesinin kalbinde tedavisi mümkün olmayan bir hasara yol açtığını; bu nedenle bir haftalık ömrünün kaldığını söyler."
Veronika bunu öğrendikten sonra, tekrar kendini öldürmeye kalkışır ama yakalanır. Daha sonra da  durumunu kabullenir. 
Gerçekte Veronika' nın kalbi sapasağlamdır ve kendisi de sağlıklıdır. Dr. İgor, üzerinde çalıştığı  tezini Villete' ye yatırılan Veronika üzerinde denemeye karar vermiştir sadece. Dr. İgor' un tezine göre, insana, kendini öldürmek isteyen bir insana yaşama bilinci ölüm bilinciyle aktarılır. Yani kendini öldürmek istemiş ve başarısız olmuş birine, birkaç günlük ömrü kaldığı söylenirse, o kişi fazladan yaşadığı her günü bir "mucize" olarak görecek ve ona göre yaşayacaktır. Veronika da Dr. İgor'u yanıltmaz ve yaşadığı her günü mucize olarak görmeye ve yaşamaya başlar.

Villete' de kaldığı sürece çeşitli insanlarla, çeşitli dünyalarla tanışan Veronika, yabancısı olduğu yeni duyguları keşfeder: Kin, korku, aşk, hatta cinsellik. Ayrıca daha önceden bilmediği, tanımadığı başka başka Veronikaları keşfeder içinde. Bu çok hoşuna gider.  Eduard adında, şifa bulmaz bir şizofrene aşık olur. Yıllardır hastanede yatan ve neredeyse hiç kimseyle iletişim kurmayan Eduard da  önce Veronika' nın çaldığı piyanodan yükselen melodilerle, daha sonra yakın temasla Veronika' yla iletişime geçer. 

Veronika ölümü beklerken, çevresindeki insanları gözlemlerken varoluşunun her dakikasının yaşamla ölüm arasında bir seçim olduğunun farkına varır. Ve ömrünün son günlerini istediği gibi yaşayabilmek, Ljubliyana sokaklarında özgürce dolaşabilmek için Eduard ile birlikte hastaneden kaçarlar. Tabii ki,  Dr. İgor' un göz yummasıyla gerçekleşir bu kaçış.

Delilik üzerine yazılmış ve okuduğum en güzel kitaplardan biridir Veronika' nın öyküsü. Sonunu merak ediyorsanız, romanı okumalısınız. Ha, bir de kitap filme aktarılmış. Filmi izledim ama asla kitabın tadını vermiyor, belirtmeliyim. 

Kitabın arka kapak yazısında şöyle yazıyor:  "Paulo Coelho, bu yeni kitabında, çağımız insanını rahat bırakmayan delilik olgusunu işliyor; toplumun normal kabul ettiği kalıpların dışına düşen insanları anlatıyor. 
Veronika Ölmek İstiyor, farklı düşünceleri yüzünden sık sık başka insanların önyargılarını göğüslemek zorunda kalanlar için değişik bir yaşam tarzı bulma ihtiyacını irdelerken, insanlığın temel sorunlarından birini içeriden bir yaklaşımla ortaya koyuyor." 

Toplum (mahalle) baskısından kurtulmak için "deli" numarası mı yapmalı:" Delidir, ne yapsa yeridir" diye sadece delilere hoşgörü gösteren  bu "akıllı"  dünyada.