27 Şubat 2013 Çarşamba




İYİLİK  NEYE  YARAR?
I
İyilik neye yarar,
öldürülürse iyiler çarçabuk,
ya da iyilik görenler?
Özgürlük neye yarar?
yaşarsa bir arada
özgürlerle tutsaklar?
Akılsız olmak madem ekmek sağlar herkese,
akıl neye yarar?
II
İyi insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
iyilik beklenmesin!
Özgür insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
kavuşsun özgürlüğe herkes,
özgürlük sevgisi geçersiz olsun!
Akıllı insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
akılsızlık zararlı olsun!
Bertolt Brecht
Özgürlük sevgisinin geçersiz olduğu, iyiliğin beklenmediği ve akılsızlığın zararlı olduğu bir dünya ne muhteşem olurdu. Düşüncesi bile güzel! Bertolt Brecht," Sezuan' ın İyi İnsanı" oyununun sonunda " Dünyayı mı değiştirmeli? İnsanı mı?" sorusunun cevabını yukarıdaki dizelerle kendisi vermiş aslında. 


25 Şubat 2013 Pazartesi




 KISKANÇLIK
 
"Her insan kendisinin tamamen mantıklı olduğunu ama diğerlerinin çok mantıksız hareket ettiğini düşünür. Thomas Hobbes insanların birbirlerinin güzelliğini, zenginliğini, gücünü, etkinliğini, başarısını ve bunun gibi özelliklerini kıskanmaya meyilli olduğunu haklı bir biçimde gözlemlemiş ama asla bir başkasının akıllılığını kıskanan birine rastlamadığını da hemen belirtmişti. Bu sözler insanın gurur ve küstahlığın bir karışımı olan kibrini çok iyi özetliyor." ( Lou Marinoff- Felsefe Hayatınızı Nasıl Değiştirir?)
 
Doğru düşünmenin yolu ve yöntemini bilenler mantıklı düşünen insanlardır. Ancak, bazen irade ve yargıları aşan güçlü bir coşku, güçlü bir istek duyduğumuzda içimizde( aşık olmak, kıskançlık, öfke v.b) mantık devre dışı kalır. İşte, mantık ve tutku arasındaki bu bitmek bilmeyen çekişmede; kısa vadede tutku mantığa egemen olur, uzun vadede de mantık tutkuya.
 
Tutku yok edilmemeli, yok edilirse; dünya insanların değil, robotların hüküm sürdüğü bir yere dönüşür. O halde mantık ve tutkuyu dengelemek için nasıl davranmalı, ne yapmalıyız? Cevabı Benjamin Franklin verir: " Tutkunuzla hareket edecekseniz, bırakın dizginleri mantığınız tutsun."
 


22 Şubat 2013 Cuma




KİRPİ  FABLI

Schopenhauer' in bütün çalışmaları içinde en iyi bilineni olan kirpi fablı onun insan ilişkileri konusundaki buz gibi görüşlerini ifade eder:

"Soğuk bir kış sabahı çok sayıda kirpi donmamak için hep birlikte ısınmak üzere bir araya toplanır. Ama kısa süre sonra oklarının birbirleri üzerindeki etkilerini görüp yeniden ayrılırlar. Isınma gereksinimi onları bir kez daha bir araya getirdiğinde okları yine kendilerine engel olur ve iki kötü arasında gidip gelirler, ta ki birbirlerine katlanabilecekleri uygun mesafeyi bulana kadar. Bunun gibi, insanların hayatlarının boşluğundan ve tekdüzeliğinden kaynaklanan toplum gereksinimi onları bir araya getirir, ama nahoş ve tiksinti verici özellikleri onları bir kez daha birbirinden ayırır.
Başka bir deyişle ancak hayatta kalmak için gerekli olduğunda yakınlığa katlan ve mümkün olduğunda kaç." (Irvin Yalom, Bugünü Yaşama Arzusu)

Karamsar, insansevmez, sosyal ilişkilerden kaçan, kendi iradesiyle yalnızlığı tercih eden filozofa yakışır bir örnek. Onun açısından bu özellikler birer erdem olarak görülüyor ve erdemli bir insanın kendi kendine yeteceğine inanıyordu. Bunda doğruluk payı olsa da, sosyal bir varlık olan insan, yalnızlığa, tecrit edilmişliğe(kendi tercihi bile olsa) ne kadar süre dayanabilir ki? Yalnızlık insan doğasına aykırı bir durumdur: İradi ve mecbur kalınarak yaşanan yalnızlıklar hariç.

Baş rolünde Tom Hanks' ın oynadığı, Robert Zemeckis' in"Yeni Hayat" filminde; uçağının Pasifikte düşmesi sonucu ıssız bir adada yaşamak zorunda kalan Fedex görevlisinin yalnızlığın tahribatından korunmak için enkazda bulduğu topa insan sureti çizerek onunla konuşması, arkadaşıymış gibi davranması izlenmeye değer doğrusu. Yalnızlık söz konusu olduğunda hep bu film gelir aklıma.
Çektiği aşk acıları nedeniyle kırık kalplerin tesellisi olan A. Schopenhauer, kirpi fablıyla insan ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini açıklasa da, kendi tercihi yalnızlığında gerçekten mutlu muydu acaba?



20 Şubat 2013 Çarşamba




BUNLARI  BİLİYOR MUSUNUZ?
 
1- Yunanlılar kehribara güneş anlamına gelen elektron derler. Çünkü kehribar güneşin tüm renklerini içerir, ovulunca kuru otları çeker ve parıldar. Daha sonra İngiliz fizikçinin kehribarın bu çekme özelliğinden dolayı, çekme özelliğine 1600' da Yunanlıların kehribara verdiği adla" elektrik" adını verdiğini,
 
2- Köy Doktoru Edward Jenner' ın, çiçek aşısını bularak dünyada en çok hayat kurtaran kişi olduğunu,
 
3- Ömer Hayyam' ın, denklem çözümlerinde "bilinmeyen" kavramını şey ile açıkladığını, İspanyolların bunu "xay" şeklinde kendi dillerine çevirdiğini ve bugün matematikte bilinmeyen sembolü olarak kullanılan"X" in ortaya çıkmış olduğunu,
 
4- I.Dünya savaşı sonucuda Amerikan Başkanı Wilson' un sunduğu" Wilson Prensipler"inde ifade edilen; genel olarak milletlerin kendi siyasal durumlarını, ekonomik, sosyal ve kültürel manada izleyecekleri yolu kendi  iradeleriyle belirleme hakkına "Self Determinasyon" dendiğini biliyor musunuz?
 

 


19 Şubat 2013 Salı




AFRODİT' İN  DAMLASI
Romalı komutan Marcus Antonius' un, Mısır Kraliçesi Kleopetra' ya delice aşık olduğunu yazar tarih kitapları. Özellikle Marcus Antonius' un yemeklere çok düşkün olduğunu da. Antonius ve Kleopetra en güzel ve en pahalı yemeği kimin vereceği konusunda iddiaya girerler. Kleopetra düzenlediği yemekte, dünyanın en değerli incilerinden yapılmış küpelerinden birini çıkarıp içkisine koyar ve içer. Diğer tekini de koyup içecekken, hakemler Kleopetra' yı galip ilan ederler. Ve böylece afrodizyak doğar.
Masumiyeti, saflığı ve aşkı simgeleyen inciden bir sıra kolye yapımı için 15 yıl gibi uzun bir süre gerekir. Bu yüzden çok değerlidir ve eski çağlarda Venedik' te, Roma' da kraliyet ailesinin dışında hiç kimse inci takamazdı. Takanlar cezalandırılırdı.
İncinin oluşumu, istiridyenin kabuklarındaki bir çatlaktan içeriye giren bir parazit veya kum tanesinin farkına varan ve bundan kurtulmaya çalışan istiridyenin sedefle(parlak, yarı saydam bir madde) onu kaplamasıyla başlar ve ölene kadar devam eder bu işleme. Sedefle kaplama ne kadar kalın olursa, incinin değeri o kadar artar. Bir incinin yaşını asla bilemezsiniz, bu mit veya efsane gibidir. (SCI-TECH TV  Aphrodite' s Drop Belgeselinden )
Victoria Finlay' ın "Mücevherlerin Gizli Tarihi" kitabında yazdığına göre; İncilere Tanrı' nın gözyaşları denir ve Venüs' ün mücevheri olarak kabul edilir. Belki de bu nedenle akıtılan gözyaşları inci tanelerine benzetilir şiirlerde, resimlerde. 
Dilimizde küçük, temiz, güzel ve düzgün olan şeyler" inci gibi" tabir edilir ve birbirinden güzel sözler söylemek anlamında "(ağzından) inci saçmak deyimi kullanılır.



17 Şubat 2013 Pazar



SU, RÜZGAR VE NAMUS

Daha çocukluğumda,
Dinlemiştim bu masalı:
Su, rüzgar ve namus
Bir gün saklambaç oynamışlar.
            Önce su saklanmış;
            Fakat çabuk bulunmuş
            Derin vadiler arasında...                                                                             
Sonra rüzgar saklanmış,
Onu da bulmak kolay olmuş
Yüksek dağların tepesinde...
            Sıra namusa gelmiş
            O da şöyle söylemiş:
Dinleyin bir kere,
Ben kaybolursam
Bulunmam hiç bir yerde...
İşte o günden beri, namus
Kaybolunca,
Bulunmaz hiç bir yerde...


Sandor Petofi (Macaristan, 1823-1849)
Türkçesi: Nilüfer Woods




15 Şubat 2013 Cuma




GÜÇ  SİZDE
 
"Güç merak uyandıran bir konudur. 3 büyük adam; bir kral, bir rahip ve bir toprak sahibi zengin. Aralarında ise elinde kılıcı ile bir paralı asker. Bu 3 büyük adamdan her biri, paralı askerden diğer ikisini öldürmesini ister. Kim yaşar; kim ölür?
 
Güç, kişinin onu olduğunu sandığı yerdedir. Güç bir oyundur, duvardaki bir gölgedir sadece. Ve yalnızca çok küçük bir adam çok büyük bir gölge yaratabilir."
Game of Thrones adlı yabancı diziden.
 
Kral, mutlak monarşinin gücünü, rahip inanç gücünü, toprak sahibi zengin maddi gücü, paralı asker ise parası ödendiği sürece savaşan silahlı gücü temsil ettiğine göre; kim yaşar, kim ölür sorusunun cevabı üzerinde düşünmeye değer doğrusu.
 
Bence, yaşama gücünü içinde hisseden, kendisine inanan, gücü dışarıda aramayan ve herhangi bir etkiye direnebilme yeteneği olan hangisiyse o yaşar, diğerleri ölür. Tabii bu varsayım, adı üzerinde olan paralı askere ahlak yönünden bir etki yapabilme becerisine bağlı olarak değişebilir.
 
Gücün sizde, kendinizde olduğunu anlayabilmeniz için, He-Man' in sihirli kılıcına ihtiyacınız yok! Güç, sizin içinizdedir ve bu gücü dışarı çıkarıp doğru kanalize etme iradesi yine sizdedir.
 
Dip Not:Söz, İngilizce aslından A.M. Kara tarafından çevrilmiştir.
 


13 Şubat 2013 Çarşamba





SİNEKLERİN TANRISI 



 



William Golding' in Sineklerin Tanrısı romanını her anne-babanın okuması gerektiğine inanıyorum. Çocuklar arasında baş gösteren şiddet olaylarına, silahla okul basmalara yeni bir bakış açısı getirebilir diye düşünüyorum çünkü.

Sineklerin Tanrısı kitabının kısaca konuşu şöyle: "İyi yetiştirilmiş bir grup İngiliz çocuğu (yaşları birbirinden farklı ve hepsi okullu) bir gemi kazası sonucu tropik bir adaya düşerler. Ada'da yalnızdırlar. Ebeveynleri, büyükleri yanlarında olmadığından disiplinden, şefkatten, sevgiden ve toplumsal hiyerarşiden yoksundurlar. Kısacası, çocuklar kendi başlarına kalmışlardır. Hayatta kalabilmek için; doğayla, açlıkla, barınma sorunuyla uğraşmak zorundadırlar. Ada' da kaldıkları sürede medeni olmaları beklenen bu çocuklar, vahşilere dönüşürler ve içlerinden bazıları katil olur. "

Toplumsal kurallar, disiplin ve yetişkinlerin denetimi olmadan Ada' daki çocukların yaşam mücadelesini ve bu mücadeleden kaynaklanan çocuklar arası  şiddeti anlatan   roman, 1963 yılında sinemaya da uyarlanmıştır. Kitabı okumak istemeyenlere, filmi izlemelerini öneririm. Film çocuklar arasındaki şiddeti görsel olarak sunduğu için kitaptan çok daha sarsıcı.

Peki, bu çocuklar duygularında ve davranışlarında neden aşırılığa kaçarak, inandırma veya uzlaştırma yerine birbirlerine karşı kaba kuvvet kullanmışlardır?
Dünden bugüne değişen bir şey yok aslında. Dünkü nedenler, belki daha da ağırlaşarak bugün de geçerli. Yani, çocuğun evinde şiddet görmesi veya örnek aldığı kişilerin (rol model) şiddet göstermeye meyilli olması, TV' de şiddet içeren programları, filmleri izlemesi, okulda arkadaşları arasında itilip kakılması v.s. çocuklar arasındaki şiddetin nedenleri olarak gösterilebilir. Küçük çocuklara oynasınlar diye alınan şiddete davetiye çıkaran oyuncaklar da (tabanca, tüfek, bıçak, kama, şiş v.b.) masum değil. Çünkü çocuğun varsa şiddete olan eğilimini artırıyor maalesef. Sonra akşamleyin TV haberlerinde; çocukların silahla okul bastıklarını, yanlışlıkla kardeşini veya arkadaşını  vurduklarını üzülerek izliyoruz.

Davranış Psikolojisinin kurucusu Amerikalı John Watson'a(1878-1958) göre (heyecanlar) duygular da tepkiler olarak ele alınır. Birey, sadece korku, kızgınlık ve sevgi olmak üzere üç duygusal tepkiyi kalıtımsal olarak doğuştan getirir, diğer tüm heyecanları ise öğrenir. Watson, insan davranışlarını ve öğrenme sürecini tamamen çevresel koşullara bağlaması nedeniyle eleştirilse de; kalıtımsal transferle içinde kızgınlık ve öfkeyle doğan bir bebeğin bunu şiddete dönüştürmesinin öğrenmeye bağlı olduğu yadsınamaz.

Düşünceme göre, çocuklarda şiddeti önlemenin yolu; aile içindeki şiddeti önlemekten, eğitimden, farklı görüş ve düşüncelere tahammül edebilmeyi öğretmekten, incinse de incitmemeyi kabul etmekten ve öfkesini kontrol altında tutabilmekten geçer. Başka bir yolu daha varsa eğer, ben o yolu bilmiyorum. Bilenleriniz düşüncelerini yazarsa sevinirim.





11 Şubat 2013 Pazartesi




ZAFER  İÇİN
"Eğer hala rahatlıkla ve kan akıtmadan alabileceğin hakkın için mücadele etmiyorsan; zaferden emin olduğun ve çok fazla bedel ödemeyeceğin savaşa girmiyorsan; mücadele etmek, savaşmak zorunda olduğun an, tüm bahisler senden yana değilken, gelir sana ve bu kez hayatta kalacağın bile şüphelidir. Elbette daha kötüsü de vardır. Hiçbir zafer umudu yokken de mücadele etmek, savaşmak zorunda kalabilirsin; çünkü mahvolmak bile köle olarak yaşamaktan iyidir."    Winston Churchill

II. ci Dünya Savaşı' nın kaotik ve karanlık günlerini bizzat yaşayan, halkının  çektiği sıkıntı ve acıların  tanığı olan Başbakan Churchill, sözleriyle halkına umut vermiş, cesur olmaları için onları yüreklendirmiştir. Çünkü, cesaretin insanı zafere götürebileceğini biliyordu. Ve tarih, O' nu haklı çıkardı.
Zafer sadece savaşta kazanılan başarı değildir; zafer aynı zamanda  bir yarışma ve uğraşıda çaba harcayarak elde edilen başarıdır da. Hiç bir zafer yoktur ki çaba harcamadan, mücadele etmeden, kayıplar vermeden kazanılmış olsun.İnsan, zafer umudu yokken bile, ayakta kalmak, var olmak için mücadele etmek zorunda kalabilir, mağlup ta olabilir. Ne zaman mücadele etmekten, çabalamaktan vaz geçerse asıl yenilgiyi o zaman kabullenmiş olur ki, hiç bir zafer umudu kalmaz. "Bazı amaçlar o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olmak bile zafer sayılır" der Ahmet Haşim. Mağlup olmak pahasına bile olsa değerli bir amaç  için mücadele etmeye değmez mi?
Dip Not: W.Churchill' in bu sözü blogum için, İngilizce aslından A.M. Kara tarafından çevrilmiştir.


8 Şubat 2013 Cuma




NEDEN  BEN?
"Mutluluk insanı tatlı yapar.
Başarı ışıltılı...
Zorluklar güçlü...
Hüzün insanı insan yapar,
Yenilgi mütevazi...
Tanrı' ya asla 'Neden ben?' diye sormayın.
Ne olacaksa zaten olur..."
                                              Arthur Ashe
Hayatın acımasızlığı, adaletsizliği karşısında çaresiz kalındığında hangi insan"Neden ben?"diye sormamıştır ki? Bu soru çaresizliğin dışa vurumudur, zaten bunu soranlar da cevap alamayacağını bilirler. İçindekini dökme haletiruhiyesiyle, bir anlık rahatlama için"Neden ben? "diye sorarlar. Aslında, bu soru sorulurken karşısındakilerden kendisini teselli edecek bir şeyler söylenmesi beklentisi vardır. Genellikle de beklentileri karşılanır. Tuzu kuru olanlar, "Neden ben?" sorusunu sormaya ihtiyaç duymazlar. Çünkü onlar için hava hoş, keyifler yerindedir.
İnanç maneviyatı güçlendirir, maneviyatta bedeni. Ve ikisinin birlikteliğinden kuvvet doğar. Ne olacaksa zaten olur diye boş vermemek, ruh ve beden birlikteliğinden doğan gücü doğru yönlendirmek gerekir. İnanmak, başarmak için atılan küçük bir adımın, dev bir adıma dönüşmesini sağlar.
Dip Not: 1975' te Wimbledon Tenis Turnuvasının şampiyonu olan ilk siyahi tenisçi Arthur Ashe, kan naklinden kaptığı AIDS' den 1993' te ölür.


7 Şubat 2013 Perşembe




SESSİZ  GEMİ  VE  CELİLE  HANIM


Lisede, Yahya Kemal Beyatlı' nın "Sessiz Gemi" şiiri, öğretmenimiz tarafından ölüm temalı şiire örnek verilirdi. Neden verilmesin ki? Zamandan demir almak günü geldiğinde, limandan meçhule giden bir gemi kalkar ve dönüşü olmayan yolculuğuna çıkar. Tıpkı ölüm yolculuğu gibi:"Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden. Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden."dizeleri başka neyi çağrıştırır ki?

Uzun yıllar sonra, 4 Şubat 2013 tarihli Habertürk gazetesinde Umur Talu' nun yazısının "Aşklık grevi" bölümünü okuyunca, bu şiirin ölümü değil, ayrılığı anlattığını, doğru bilinen yanlışı(Edebiyat öğretmenimin bile bilmediğini)fark ederek sukutuhayale uğradım. Eğitim sistemimiz böyle işte diyemedim; çünkü öğretmeni yetiştiren de aynı sistemdi.

Umur Talu yazısında, Türk Edebiyatı' nın iki önemli şairi Nazım Hikmet ve Yahya Kemal Beyatlı ile ilgili olarak ;" Yahya Kemal'in' Sessiz Gemi' şiirini ölüm için değil, Ada' dan İstanbul' a uğurladığı Celile Hanım (Nazım' ın annesi) için yazdığını, ayrıca; Nazım Hikmet' in annesi Ressam Celile Hanım' ın oğluna Yahya Kemal' den şiir dersi aldırdığını,
Bahriye Mektebi öğrencisi Nazım' ı dışarı gönderip kırıştırdıklarını,
Babasıyla annesi ayrı Nazım' ın, Yahya Kemal' in palto cebine,'Hocam olarak girdiğiniz bu eve, babam olarak giremezsiniz'diye not bıraktığını " yazmıştır.
Sonra iki aşık birbirinden kopar.Sosyalist olan Nazım askeri mahkemede görülen Bahriye Davası sonrası  hapse atıldığında, Celile Hanım, eski aşığı, İstanbul Mebusu şairden oğlu için imza ister. Yahya Kemal parmağını bile oynatmaz!
Nazım hapiste açlık grevindeyken, Galata Köprüsü'nde bildiri dağıtan Celile Hanım' ı gören Yahya Kemal' in kaldırım değiştirdiğini içim burkularak okudum.

Ayrılık acısını ölümü çağrıştıracak bir duygusallıkla şiire döken şair, eskiden sevdiği kadının zor günlerinde bırakın duygusallığı, elinden bile tutmamış, oğlu için acı çekmesini sadece izlemiştir.  Hayat ne   kadar acımasız değil mi? Boşuna dememiş Cenap Şahabettin:"İftirak(ayrılık), her şiiri-muhabbetin son mısraıdır"diye.






5 Şubat 2013 Salı




KABUL ETMEDİĞİMİZ HATALAR

"Hayatlarımızdaki en büyük acı, kabul etmediğimiz hatalarımızdan gelendir-bizim asıl kimliğimizle uyuşmayan hatalardır.Bize öyle zıtlardır ki, onlara bakmaya katlanamayız. Bir vücutta iki insan oluruz, birbirine katlanamayan iki insan. Yalancı ve yalancılardan nefret eden. Hırsız ve hırsızlardan nefret eden. Bu savaşın verdiği acıya benzer başka bir acı yoktur. Bu acı, bilinç seviyemizin üzerine çıkar. Ondan kaçarız ama bizimle koşar. Nereye kaçarsak kaçalım, savaşı beraberimizde götürürüz.

ÇÖZÜM: Hayatınızdaki kötü şeyler için suçladığınız insanların listesini çıkarın. Onlara ne kadar sinirlenirseniz, o kadar iyi. İsimlerini yazın. Kendi masumiyetinize ne kadar inanırsanız, o kadar iyi. Onların yaptığı şeyi ve sizin nasıl kırıldığınızı yazın. Sonra kendinize kapıyı, nasıl açtığınızı sorun. Eğer aklınıza ilk gelen, bu egzersizin ne kadar saçma olduğu ise, bunu reddetmeye neden bu kadar istekli olduğunuzu sorun. Unutmayın, bu yaptığımızın amacı, suçları her neyse o insanları bağışlamak değil! Onları bağışlamak yetkiniz yok. Bağışlamak Tanrı' nın işidir, sizin değil! Sizin işiniz yalnızca bir soru sormak:" BEN KAPIYI NASIL AÇTIM?" Hayatınızın geri kalanında mutlu olup olmamanız, bu soruyu ne kadar dürüstçe cevapladığınıza bağlı olacak."
  John Verdon-Aklından Bir Sayı Tut(s:120-121)

Hiçbir şey yapmayanlar, tabii ki hata yapmazlar. Hata yapmak bir iş, bir eylem sonucu oluşur. Dolayısıyla her insan hata yapabilir. Hataların en büyüğü ise, yapılan hataların farkına varmamaktır, farkına varıldığında, hatayı kabul etmemektir. Daniel Defoe"İnsanlar hatalarını mutluyken değil ancak mutsuzken anlar."demiş. Hatalarımızı anlamak için neden mutsuz olmayı bekleyelim ki? Hatalarımızı kabul edip mutlu olmak varken.





 

3 Şubat 2013 Pazar




KOMEDYEN-SOYTARI-APTAL
"Bu adam aptalı oynayacak kadar akıllı..."
                                 William Shakespeare
Günümüzde, sıradan insanların cesaret edip de medyada rahat rahat konuşamadığı etnik köken, din, politika ve cinsiyet gibi toplumun hassas olduğu konuları   komedyenler rahatça konuşabiliyor, bu konular hakkında espri yapabiliyor ve düşündüklerini nükteli bir şekilde topluma aktarabiliyorlar.
Eskiden, krala söylenmesinden korkulan konuları, saray soytarıları ince, bıçak sırtı bir espriyle kralı kızdırmadan söylerken, Shakespeare' in oyunlarında bu rolü aptallar üstlenir. Tabii ki bunu yapabilmek için, aptalı oynamak ama keskin bir zekaya sahip olmak gerekir: Söylendiğinde öfke yerine kahkaha yaratmak, zeka gerektiren tehlikeli bir iştir. Yani saray soytarılarının ve Shakespeare' in aptalının işi zordur.
Doğruları, gerçekleri söyleyebilmek, ifade özgürlüğünü rahatça kullanabilmek için illaki soytarı veya Shakespeare'in aptalı olmak mı lazım? 



29 Ocak 2013 Salı




AĞLAMA
Ağlama, gözleri kızarmış çocuk!
Tek damla yaşın düşmesin yere.
Bak, tek güzelliğimiz yokluk,
Sana bir öğüt; ağlama boş yere.
Ne olursa olsun hiçbir şey değmez,
Senin bir damla göz yaşına.
Ağlayana kimse boyun eğmez.
Kimse bakmaz kimsenin yaşına.
Ne kadar kötülük, pislik varsa;
Sen herşeyi tertemiz öğren.
Eğer yüzüne gözyaşı yağarsa;
Seni garip sanır her gören.
Ağlama sakın çocuk ağlama!
Korkmayana zarar gelmez,bunu bil.
Sevgini hep söyle, saklama.
Aklından korkuyu, gözlerinden yaşı sil."

 Ahmet Hamdi Tanpınar
Çocuklar ağlamasın, şeker ve çikolata da yiyebilsinler! Tatlı yesinler, tatlı dilli olsunlar, sevgilerini saklamadan söyleyebilsinler...
      

27 Ocak 2013 Pazar




NARAYAMA  EFSANESİ  VE  KÜLTÜR  FARKLILIĞI  ÜZERİNE



Kültür farklılığı, bize ters gelen bir davranışın, adetin, örfün başka ulusların kültüründe normal karşılandığı ve olumlandığı anlamına gelir. Nesilden nesile aktarılan kültürün gerçekte ne olduğunu çoğu kez düşünmeyiz bile. Sadece biliriz.
TDK sözlüğüne göre, kültürün 6 ayrı anlamı var.Ben, ilk anlamını yazacağım, çünkü yazımın içeriği bunu gerektiriyor: "Kültür, tarihi, toplumsal, gelişme süreci içinde yaratılan maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada , sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü, hars, ekin"demektir.
İletişim araçları, uluslararası ilişkiler, ticaret nedeniyle toplumdan topluma kültür akımı olması kaçınılmazdır. Günümüzde gelişen bilim ve  teknoloji sayesinde bu akım çok daha güçlenmiştir.

Japonlara ait Narayama Efsanesini okurken,Kızılderilileri anlatan bir filmde, Japonlarla Kızılderililerin ortak bir geleneğini  fark ettim; bir toplumun kültüründen bazı ögelerin başka bir kültüre geçişini, kültürel etkileşimini .
Narayama Efsanesine göre:"Kıtlık ve yoksulluğun kol gezdiği Japonya' daki bir dağ köyünde 70 yaş ve üzerindekiler gönüllü olarak Narayama Dağı' na götürülüp,ölüme terk edilirler. Toplumun örf ve adetlerine uyum için sofradan bir boğaz eksilsin diye ailenin güçlü, kuvvetli fertleri tarafından karlı dağa götürülüp, açlık ve soğuktan ölmeleri için bırakılırlar.Büyükanne Orin, dağa götürüldüğünde kar yağdığı için şanslı sayılır; açlıktan uzun süre acı çekerek ölmek yerine, soğuktan donarak ölmek daha az acı çekmesine neden olacağı için." Kısaca efsane böyle.
Kızılderililerin geleneğinde de, yaşlı olanlar ailelerine haber vermeden kendi iradeleriyle kutsal kabul ettikleri yerlere çekilip,tek başlarına ölümü beklemeye giderler.Biri Amerika kıtasında yaşayan bir topluluğun diğeri Asya kıtasında yaşayan bir ulusun, ufak tefek ayrılıklara rağmen aynı geleneğe sahip olması,"kültür göçü" ne bir örnektir.Bu göç, kıtaları ve coğrafyaları aşarak toplumlara ulaşıp yer edinmiştir.

Narayama Efsanesi' nde yaşlılara yapılan muamele bize yanlış gelebilir.. Çünkü kültürümüzde, yaşlılara saygı gösterilip, evin baş köşesinde yer verilir, ölünceye kadar da bakılır.Anadolu' da şaka yollu da olsa kadına "kaşık düşmanı" denildiğini unutmadan, bir boğaz eksilsin diye, gelecek nesillere(doğacak bebeklere) yer açmak için yaşlıları Narayama Dağı' na götürenleri vicdansızlıkla suçlayabilir miyiz? Ya da, üretmeden tüketmemek için ölümü beklemeye giden yaşlıların davranışını fedakarlık olarak nitelendirebilir miyiz? Bunu ön yargısız değerlendirebilmemiz güçtür; çünkü içine doğduğumuz kültürün etkisinde kalırız ister istemez.

Her insan kaçınılmaz bazı kimliklerle doğar. Bir insanın kendi iradesi dışında, doğumda edindiği kimlikler vardır: (Aile kimliği, Coğrafya kimliği, Din ya da mezhep kimliği, Irk ya da milliyet kimliği, Vatandaşlık kimliği gibi.) Ne zaman kültür farklılıklarını ve farklı kimlikleri kabul edip onlara saygı duymayı öğrenirsek ve "kültür çevresi"ni genişletirsek, o zaman dünyada bir çok sorunun çözüldüğünü de görebiliriz. İnanın! Dünyanın buna çok ihtiyacı var...


Görsel, www.sinemalar.com' dan alınmıştır.




24 Ocak 2013 Perşembe





SONSUZLUK İÇİN YEDİ GÜN
(Zofia ve Lucas)


Latince anlamı mutluluk demek olan Faust, Goethe' nin yaşamı simgelerle anlattığı, iyilik ve kötülüğü irdelediği ve insan iradesinin üstünlüğünü ortaya koyduğu bir tragedyadır. Bu tragedyada Faust, bilgi ve bilim uğruna dünyanın bütün zevklerinden vaz geçen, zamanın hızla akıp geçtiğini görünce de acı çeken bir insandır.İyiliği temsil eder. Mefisto ise insanları kolayca baştan çıkarıp, sapkınlığa sürükleyebileceğini, haz veren zevkleri tattıklarında ruhlarını şeytana bile satabileceklerini iddia eden şeytandır. Kötülüğü temsil eder.

Gökte, Tanrı ile şeytan bahse tutuşurlar: Tanrı insanın yaradılışı gereği iyi olduğunu, dünyadaki eylemleri nedeniyle hatalar yapsa da sonunda ruhunun iyiliğinin baskın geleceğini ve doğru yoldan sapmayacağını bilmektedir. Şeytan ise insanları baştan çıkarabileceğini iddia etmektedir. Sonuçta bahsi Tanrı kazanır: Faust şeytana ruhunu satmaz ve yenilmez.Kısaca özetlediğim Goethe' nin" Faust"u anlaşılması ve okunması zor bir kitap.

  Akıcı bir dil kullanması nedeniyle okunması ve anlaşılması daha kolay olan ve bana göre Faust' u çağrıştıran Marc Levy' nin Can Yayınlarından çıkan "Sonsuzluk İçin Yedi Gün" kitabını günümüzü anlatması nedeniyle ilgiyle okudum. Kitabın konusu kısaca şöyle: Günümüz San Francisco şehrindeki devasa gökdelenin en üst katında duvarları ortak olan iki ayrı ofiste Tanrı ile şeytan bahse girdikleri iddiayı gerçekleştirmek üzere temsilcilerini seçerler. İddianın konusu: "...gelecek bin yılda yeryüzünü yönetmekle görevli olacak kişinin meşruiyetini kanıtlamaktır." Tanrı iyiliği temsil eden ve bir melek olan Zofia' yı seçer. Şeytan ise kötülüğü temsil eden ve iblis olan Lucas' ı seçer. Zofia ve Lucas görevlerini yapmak üzere şehre inerler.

Yazar, kitapta yirminci yüzyılın katlanılır gibi olmadığından bahisle; politika, ekonomi ve iklimle ilgili tüm analizlerin yeryüzünün cehenneme dönmekte olduğunu ortaya koyuyor.Zofia ve Lucas' ın bahse konu görevleri; insanlığı daha fazla iyiliğe ya da kötülüğe yönlendirmektir. Bunu başarabilen kendi tarafına zafer getirecektir. Yeni dünyanın idari yetkisi galip gelende olacaktır. Süre yedi gündür.
Melekle iblis yani Zofia ve Lucas birbirlerini tanımadan bir restaurantta karşılaşırlar ve aralarında müthiş bir çekim oluşur; zıt kutupların birbirini çekmesi gibi. Ve aşık olurlar. Sonuçta bu karşılıklı sevgi, kötü olan iblisi bile yola getirir ve bahsi sevgi kazanır.Tanrı, Zofia' ya"Kendi yarısını bulanın tüm insanlıktan daha bütün olacağını söyler. Kendi içinde biricik olan insan değildir; böyle olmasını isteseydim onu tek yaratırdım; ancak sevmeye başladığında tek olur insan. İnsan yaratısı belki kusurludur, ama evrende birbirini seven iki insandan daha kusursuz hiçbir şey yoktur"der.

Kitabın sonunda şeytan Tanrı' ya"tamamen kusursuz ya da tamamen kusurlu bir dünya olsaydı sıkılırdık"der. Gerçekten de Tanrı, insanoğlunun kusursuz olmasını isteseydi melek olarak yaratmaz mıydı? İnsana iradesini kullanarak seçim yapma hakkı tanıması insana verdiği değeri göstermez mi?


KAYNAK: Marc Levy, "Sonsuzluk İçin Yedi Gün"

 

 

22 Ocak 2013 Salı




SİZİN  ÇOCUKLARINIZ

"Çocuklarınız sizin çocuklarınız değildir.Kendini özleyen Hayat'ın oğulları ve kızlarıdır.Size gelirler ama sizden gelmezler, sizinle birlikte olmalarına rağmen size ait olmazlar. Onlara sevginizi verebilirsiniz, ama düşüncelerinizi değil, çünkü onların kendi düşünceleri vardır. Vücutlarına bir yuva verebilirsiniz, ama ruhlarına değil, çünkü ruhları sizin rüyalarınızda bile ziyaret edemeyeceğiniz yarının yuvasında oturur. Onlar gibi olmaya çabalayabilirsiniz, ama onları kendinize benzetmeye uğraşmamalısınız."
Halil Cibran (Lübnanlı şair ve filozof )

Bebek dünyaya geldiği andan itibaren aile içinde kendi kimliğini oluşturmaya başlar.Çocukluğunda buna okul ve çevre de eklenir. Kimliğini oluştururken, yavaş yavaş olgunlaşır. Anne, babaların görevi; çocukların kimliklerini oluştururken onlara baskı yapmak değil, sorumluluk üstlenmelerini sağlamak olmalı. Sonra, ergenlik dönemi başlar; çocukluk ve yetişkinlik arasında bocalama dönemi,

Ergenlik döneminin sıkıntılarını yaşayan gençler, bir an önce reşit olmayı beklerler; kendilerini özgür hissedebilecekleri, kendi kendilerini yönetebilecekleri, kendi kararlarını tek başlarına verebilecekleri günleri. Deli dolu oldukları bu ergenlik döneminde, gençlere, ancak sevgiyle yaklaştığımızda yardımcı olabiliriz. Sevginin iyileştiremeyeceği, onaramayacağı hiçbir şey yok dünyada.

Çocuklarımıza olan sevgimizi hissettirelim, sevgiyi vermeyi öğretelim ve bırakalım yuvalarından, almış ve öğrenmiş oldukları sevgiyle uçsunlar: Uçtukları ve kondukları her yere sevgi tohumları saçsınlar ve sabırla bu tohumların fideye dönüşmesini beklesinler.




20 Ocak 2013 Pazar




CESARET  ANA  VE  ÇOCUKLARI

Karla karışık yağan yağmur altında ve soğuk bir Ankara gününde; Devlet Tiyatrolarında sergilenen Bertolt Brecht' in yazdığı"Cesaret Ana ve Çocukları"oyununu izlemeye gittim. İyiki de gitmişim. Ayşe Emel Mesci yönetmenliğinde sahneye konmuş güzel bir oyun izledim.

Oyun; 1618-1648 yılları arasında Protestanlarla Katolikleri çatıştıran ve  hemen hemen tüm Kıta Avrupası' nı saran "Otuz Yıl Savaşları"nda 1624-1636 zaman dilimindeki olaylardan çok, savaşı yaşayan insanların savaştan nasıl etkilendiklerini anlatır: Gezgin kadın tüccar, aşçı, rahip, hayat kadını, köylüler, askerler gibi sıradan insanların savaşta farklı davranışlarını ve olaylar karşısındaki tepkilerini incelikle ortaya koyar.Bazı sahnelerde çıplak gerçek sert bir tokat gibi insanın yüzüne çarpar: Bir annenin çıkarı uğruna oğlunun ölüsünü tanımamazlıktan gelip onun hayvan mezarlığına gömülmesine razı olması. Aynı annenin mal almak için şehre gönderdiği dilsiz kızına askerlerin saldırıp bir gözünü oymalarına rağmen getirdiği malların tamam olup olmadığına bakması gibi.
Oyunda; savaştan kim ne bekler, savaşı kim kazanır ya da kim kaybeder sorularıyla bize savaşı tüm yönleriyle sorgulatmayı hedefler yazar.

Cesaret Ana(Anna Fierling), arabasıyla gezgin tüccarlık yaparak savaşın sırtından geçimini sağlayan, dahası savaştan çıkar sağlayacağına inanan iki oğlu ve bir kızı olan kadındır. Anna Fierling' e Cesaret Ana denmesinin sebebi gerçekten onun cesur olmasından değil, içinde 50 ekmek bulunan arabasını Riga' daki cephede top ateşi altından geçirmesidir. Bunu cesaretinden yapmadığını; "başka çarem yoktu, geçmeseydim ekmekler küflenecekti" demesinden anlıyoruz. Yani ticari kaygı nedeniyle tehlikeyi göze alır. Oyun süresince Cesaret Ana' nın ironik bir şekilde değişen koşullara uyum sağladığını, Protestan olmasına rağmen Katoliklerce kuşatıldığında katolik bayrağını astığını ve arabasının saldırıya uğraması karşısında bile hakkını aramaktan vaz geçtiğini görüyoruz. Kazancının savaşa bağlı olmasına ve savaşın sürmesini istemesine rağmen, kendisini ve çocuklarını savaştan korumak için çaba sarfeder. Bir başçavuş oğlu Eilif' i askere göndermek istemeyen Cesaret Ana' ya"savaşın sırtından geçinmek isteyen, ona bir şeyler vermek zorundadır"der. Kurnaz ve dilbaz Cesaret Ana, anneliği ve ticareti arasında ikilemde kalır.

Eilif, Cesaret Ana' nın delifişek oğludur. Cesaret Ana' nın gözdesidir. Çünkü anasının yetiştirmesiyle onun kadar fırsat düşkünüdür. Para ve mevki kazanmak için askere yazılır, komutanın kahraman askeri olur. İsveç Kralı Gustav Adolf, savaşta vurulunca barış rüzgarları eser.Delifişek oğlan barışa alışamaz ve savaşta yaptığını yapar: Koyun çalarken yakalanınca koyunun sahibi olan kadını öldürür, tutuklanır. Lanetli bir son için askerler tarafından götürülürken, kendisine eşlik eden rahibe, annesine iletilmek üzere söylediği söz manidardır:"Anama söyleyin; Eilif, savaşta yaptığını yaptı."

İsviçre Peyniri lakabıyla çağırdığı oğlu Schweizerkas' ın anası gibi koşullara uyum sağlama yeteneği yoktur. Anası tarafından dürüst ve namuslu olmaya koşullandırılmıştır. Anası, oğlunu korumak ve beladan uzak tutmak için yapmıştır bunu.Ancak bu dürüstlük İsviçre Peynirinin başına bela açar: Düşmandan kaçan askerlerin komutanı muhafaza etmesi için Alay Kasasını ona verir. Düşman da kasanın peşindedir ve İsviçre Peynirini yakalarlar. Kasayı vermeyi reddeden oğlunu ölümden kurtarmak için Cesaret Ana"Tanrı için merhamet neyse, insan için de rüşvet odur" diyerek komutana aracı vasıtasıyla rüşvet teklif eder.Ancak analık-ticaret ikileminde kalıp süreyi uzatınca rüşveti vermekte gecikir, oğlu kurşuna dizilir. Ve Cesaret Ana "Büyük Teslimiyetin Türküsü"nü" söyler. Ardından soru gelir: Haksızlığa insan ne kadar dayanabilir? Asıl mesele bu.Cevap, ananın söylediği"Oturan kımıldayamaz, hareket edemez. Eyleme geçmek için ayağa kalkmak gerekir" sözündedir.

Cesaret Ana' nın kendisine yük olduğunu düşündüğü dilsiz kızı Kattrin, iyi yürekli ve merhametlidir. Dilsiz olması, onun anası gibi iş yapamayacağı anlamına gelir."Erbabı için savaş nimettir"diyen ve savaşı ticaret olarak gören Cesaret Ana' nın vicdan rahatsızlığıdır bu.Anası Kattrin' i ninnilerle uyutur hep, sanki vicdanını susturmak ister! Kattrin, düşman askerleri tarafından kuşatılan ancak uykuda olan Halle şehrini uyandırmak için trampetini var gücüyle çalar. Şehir uyanmış, karşı koymaya başlamıştır ama Kattrin düşman askerleri tarafından tüfekle vurularak öldürülmüştür. Nihayet insanlar için iyi bir iş yapmıştır.

Rahip din eğitimi aldığı için ruhlara hizmet ettiğini düşünerek elleriyle ve bedeniyle çalışmayı küçümser.İyi bir vaizdir.Ancak savaşın acımasızlığı, açlık ve sefalet rahibi Cesaret Ana' nın hizmetine sokar: Aç kalma korkusu ağır basar, küçümsediği işleri yapmaya başlar.Savaşa karşıdır ve onu inkar eder.Cesaret Ana' nın savaşın sürmesini istemesi karşısında onu"savaş alanı sırtlanı"diye niteler.Rahibin, menfaati için savaş isteyenler ve savaşın sırtından geçinenler için söylediği"Şeytanla sofraya oturanın kaşığı uzun olmalı"sözü savaş hakkındaki düşüncesini net bir biçimde açıklar.

Aşçı komutana yemek pişirerek dolaylı olarak savaş sayesinde geçimini sağlayan sinsi, bencil ve uyanık biridir.Cesaret Ana' ya çekici gelmektedir.Çünkü özellikleri nedeniyle onu kendisine benzetmektedir.Aç kaldıklarında"Bilge Süleyman"ın türküsünü söyler,papaza duyurmak için. Papaz türküyü duyar ve onlara çorba verir.

Askerler ise "savaş düzeni sağlar, savaş yoksa düzen de yoktur" a inandıklarından paralarının ödenmemesine rağmen" din uğruna yapılan savaşta para alınmaz"diyerek savaşmaya devam ederler.

Oyunun sonunda; üç çocuğunu da savaşta kaybeden Cesaret Ana, açlık ve yoksulluğa rağmen yeniden ticari yaşamını düzeltebileceği inancıyla tek başına arabasını çeker ve askerlerin peşinden cepheye gider.Hala savaştan kazançlı çıkacağını düşünmektedir. Sanki, cesaret ölmek değil, cesaret yaşamaktır der gibidir giderken...

"Önce ekmek, sonra ahlak" diyen Brecht' in bu söylemini oyunda aşçıya söylettiği "erdemler karın doyurmaz. Hırsızlar ve katiller aç kalmaz"sözüyle doğrulattığına tanık oluruz.

Nedeni ister din, ister siyaset, ister para ve güç kazanmak olsun savaş savaştır. Kimileri savaşı siyasetin devamı olarak görse de, savaş demek açlık, sefalet, yıkım ve ölüm demektir.Dün de böyleydi, bugün de böyle, yarın da böyle olacaktır.



Dip Not:Oyuncuların hepsi başarılıydı ama özellikle Cesaret Ana rolünü oynayan Sükun Işıtan' ı çok beğendim.Epik Tiyatroyu sevenler için kaçırılmaması, mutlaka izlenilmesi  gereken bir oyun.

 Aşçının mutfağında alüminyum tencereler kullanıldığı dikkatimi çekti.17.yüzyılda alüminyum daha mutfak gereçlerinde kullanılmıyordu. Bakır ya da toprak kapların kullanıldığını biliyoruz. Böyle bir ayrıntı nasıl gözden kaçabilir?








18 Ocak 2013 Cuma




BUNLARI  BİLİYOR MUSUNUZ?
 
 
1-On altıncı yüzyılda aşıkların camlara romantik yazılar kazımak için kullandıkları elmaslı yüzüğe" yazı yüzüğü" dendiğini,I.Elizabeth ve İskoç Kraliçesi Scots' un bu tür yazı yazmaktan hoşlandığını,
 
2-Atina' daki Platon Akademisi' nin kapısında"Geometriyi bilmeyen hiç kimse bu kapıdan içeri alınmaz!" levhasının asılı olduğunu,
 
3-Düşünce ve duyguların kalpten değil, beyinden kaynaklandığını ilk ortaya atan kişinin ve zatürre, sara hastalıklarının belirtilerini ilk tanımlayan hekimin Hipokrat olduğunu,
 
4-Gökkuşağının ve üzerindeki renklerin nasıl oluştuğunu açıklayan ilk alimin İbn Heysem olduğunu, Astronomideki bulguları nedeniyle Ay yüzeyine inen Apollo Astronotlarının, Ay' daki kraterlerden birine onun adını verdiklerini,
 
5-A.B.D.' de New York şehrinin lakabının "Büyük Elma" olduğunu biliyor musunuz?
 
 
 


14 Ocak 2013 Pazartesi




ANNA  KARENİNA  2012




Leo Tolstoy' un klasikleşen dev eseri Anna Karenina' nın uyarlaması olan 2012 yapımı filmi izledim. Joe Wright yönetmenliğinde çekilen film, teknik olarak sanat yönetmeninin hayal gücünü ortaya koysa da,ben sinema filmi izleyeceğimi düşünürken tiyatro izliyormuşum hissine kapıldım.Hatta bazı sahnelerde Dario Marianelli' nin bestelediği muhteşem müziğin ve dans koreografisinin güzelliği karşısında  operadayım sandım.
Filmin bir çok sahnesi, gerçek hayattan tiyatro sahnesine, tiyatro sahnesinden gerçek hayata dönen mekan ve dekorlarla desteklenmiş.Duygusal sahnelerde müziğin baskın olarak kullanılması ve bir anda tiyatro sahnesine dönen dekorlar bende rüya ile gerçek arası bir duygu yarattı.  
Keira Knigtley' in oynadığı Anna Karenina' yı duygulu. sevgi dolu, aşkı için her şeyi göze  alabilecek kararlıkta bir kadın olarak göremedim. Oynadığı rol beni etkilemedi, filmin sonundaki trenin altına atlayarak intihar etmesi bile duygulandırmadı:Belki  Sophie Marceau' nun oynadığı Anna Karenina'yı sevdiğim ve hissettiklerini hissettiğim için, belki de genel olarak filmi beğenmediğim için. Bu arada, Alexsi Karenin rolüyle Jude Law Oscar' lık oyun sergilemiş bana göre.
Romanın, dolayısıyla filmin kahramanı  kadın olduğu ve Tolstoy insan karekterini çok iyi çözümlediği için yazarın eşi Sofya' nın" Eğer Tolstoy, kadınları yazdığı kadar iyi tanımış olsaydı, onunla çok mutlu bir hayatımız olurdu" dediğini yazmadan edemedim.Çünkü Tolstoy evliliğinde mutlu değildir ve bunalıma girmiştir. Ve bunalımı onun kurtuluşu olur:1910 yılının Ekim ayında kendisiyle yaptığı hesaplaşmadan sonra evden ve karısından kaçar. Geldiği tren istasyonunda hastalanır ve istasyon şefinin kirli yatağında 82 yaşında hayata veda eder.
1874 yılında yazdığı romanın kahramanı Anna Karenina' nın hayatını bir tren altında sonlandırırken, kendi hayatının da bir tren istasyonunda sonlanacağını nereden bilebilirdi büyük yazar? Ölüm şekli farklı olsa da. Kaderin cilvesi bu olsa gerek.


10 Ocak 2013 Perşembe




KENDİNE  YOLCULUK
ANKA KUŞU (SİMURG' UN HİKAYESİ)

"Dibe vurmadan yüzeye çıkılmaz." Dibe vuran insanlara umut vadeden bu güzel sözden sonra, insanın kendine güveni gelir ve o güvenle Zümrüd-i Anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğacağına inanır. Ben öyleyim. Nesiller boyu anlatılan masalda ki bu kuşun varlığını işaret eden ögelere inanmışımdır: Belki çocukluğumun hayal dünyasını süslediği için, belki de inanmak istediğim için.

Cahit Ülkü' nün "Suların Getirdiği Padişah-II.Selim" adlı kitabında anlatılan, Zümrüd-i Anka Kuşu masalını okurken çocukluğumun o güzel günlerine döndüm: Masalı, sadece masal olduğu için dinleyen.Oysa, bu masalın derin anlamlar içerdiğini, almasını bilenler için önemli mesajlar verdiğini ve masalın sembolize ettiği şeyleri (bilgi, hayret, kibir, aşk, özlem, hırs, şüphe,ölüm, doğum, kendine güven) yetişkinliğimde fark edebildim.Tabii daha önceleri sadece dinlediğim bu masalı ilk kez okuduğumda.

Masal şöyle:" Farsçada Zümrüd-i Anka Kuşu' nun adı Simurg' dur. Ravilere göre Simurg' un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı' nın zirvesinde bulunan en yüksek ağaçta, yani "Bilgi Ağacı"nın en üstteki dalındaymış.Simurg' un bilgi ağacında yuvasının olmasının nedeni; dünyanın yıkılışına üç kez tanıklık ettiğinden, çok yaşadığından tüm zamanların bilgisine sahip olmasıymış. Başı insana benzer, gökkuşağındaki ve dünyadaki tüm renkleri kanatlarında taşırmış. Simurg öleceği zaman, üzerinde tünediği ağacı, sonra kendini yakar, ardından da küllerinden kendini ve ağacını yeniden yaratırmış. Her ölümün doğum, her doğumun da ölüm olması gibi...

Kuşlar, Simurg' un kendilerini her türlü felaketten kurtaracaklarına inanırlarmış ve her terslikte Simurg' u çağırmak isterlermiş.Ama aralarındaki güngörmüş kuşlar, ufak tefek sıkıntıları çözmek için her sıkıştıklarında Simurg' u çağırırlarsa bir gün gerçekten ihtiyaç duyduklarında Simurg' un gelmeyeceğini söyleyerek onları yatıştırırmış. Derken öyle bir an gelmiş ki terslikler, kötülükler, adaletsizlik son raddeye varmış; kin ve nefret sevgiyi yok etmiş; bilgisizlik çalışmaları durdurmuş, yalan doğruların önüne geçmiş, ansızın kuşlar dünyasını kaplayan hırs ve şüphe herkesi birbirine düşürmüş! Daha kötüsü kuşların Simurg' a olan inançları kaybolmuş, çağırdıkları halde gelmeyen koruyucularının aslında var olmadığını yüksek sesle söylemeye başlamışlar. Tam da bu sırada, kendilerine benzemeyen bir kuş görmüşler.Kuşun gagasında Simurg' un kanatlarından bir tüy varmış.Kuşlar şaşırmışlar, çünkü tüy olduğuna göre Simurg gerçekten varmış! Kuşlar haberciye Simurg' un neden gelmediğini sormuşlar. Haberci, Simurg' un ancak kendisine varana görüneceğini ve yardım edeceğini söylemiş. Bunun üzerine kuşlar haberciden kendilerini Simurg' a götürmelerini istemişler. Haberci kuş kabul etmiş ama onları uyarmış: Simurg' a varmak cesaret, fedakarlık, istek, dayanıklılık ve kararlılık gerektirir. Ayrıca, yeri geldiğinde Simurg nasıl kendini yakıp küllerinden yeniden doğabiliyorsa, onlar da böyle bir yanışı ve yeniden doğuşu göze almalıymışlar.

Kuşlar  kabul etmişler ve  hep birlikte yola koyulmuşlar. Başta hepsi gayretliymiş; çetin vadilere yaklaştıkça sürüyü sessizlik sarmış, artık başlangıçtaki gibi coşkulu değillermiş. Eskiye özlem duymaya başlamışlar ve dedikodular duyulur olmuş: Bu yolculuk bitmeyecek, Simurg bulunmayacaktır diye. Bülbül gülü özlemiş dönmüş, kartal, kuşlardan bir kuş olmayı içine sindirememiş dönmüş. Kaz, "aşk denizi" ni geçerken suya dalmış, çıktığında sürünün izini kaybetmiş.Kimi hastalanıp ayrılmış sürüden, kimi geçtikleri  vadinin güzelliğini seyrederken yolunu kaybetmiş.Bazıları ise,"hayret vadisi"nde gördükleri karşısında sonsuza dek bu güzelliği seyretmeyi seçmişler.

Kısacası, vadiler aşıldıkça kuşların da sayıları azalmış; Kaf Dağı' na vardıklarında göğü kaplayan o inançlı sürüden geriye yalnızca otuz kuş kalmış. Kaf Dağı' nda ki" Kutsal Yer"e vardıklarında, Bilgi Ağacı'na asılmış otuz parlak levha görmüşler. Bu levhaların hepsinin altında aynı söz yazılıymış: "Kendinize hoş geldiniz!" Levhalara yaklaşıp baktıklarında onların aslında birer ayna olduklarını ve orada gördüklerinin de kendileri olduklarını anlamışlar. Bir anda sırrı çözüvermişler; Farsçada "si"nin otuz, "murg"un ise kuş demek olduğunu fark etmişler! Yani simurg" otuz kuş " demekmiş. Belki de o zaman, gerçek yolculuğun kendine yapılan yolculuk olduğunu ve o zaman bekledikleri kurtarıcının aslında kendileri olduğunu anlamışlar. Bunu idrak ettiklerinde de; yıllarca taşıdıkları, var olduğunu sandıkları kimlikleri alev alıp yanmış. Bilgi Ağacı da onlarla birlikte yanmış. Ta ki küllere dönüşene dek..."

Gülün özlemine dayanamayan bülbülü, kibirli kartalı, aşkın gözünü kör ettiği kazı,  gördükleri karşısında hayrete düşüp sonsuza dek bu güzelliklerle yaşamayı seçen kuşları seçimlerinden dolayı korkaklıkla, kararsızlıkla suçlayabilir miyiz? Ya da cesaret ve azimle yola devam eden kuşların kurtarıcılarına ulaştıklarını sandıkları anda aynada kendilerini görmeleri karşısında duydukları  hayal kırıklığını  hissedebilir  miyiz? Veya yeniden doğabilmek için, kendini yakan bir anlamda geçmişini yakan Simurg' u, cesaret, istek ve kararlılığından dolayı yüceltebilir miyiz? Zor günlerde, ihtiyaç duyulduğunda yardım alınacak, bizi kurtaracak bir kurtarıcının olmadığını; çarenin yine kendinde olduğunu düşünüp rahatlamalı mıyız? Cevaplar sizin seçiminizde tabii ki. Seçimlerinizden dolayı sizi yargılama hakkının hiç  kimsede olmadığını unutmayın ve özgür iradenizi kullanmaktan çekinmeyin!

İşte! Doğuya özgü masalları bu yüzden seviyorum; masalın içinden herkes istediğini alır, işine geldiği gibi kullanır. 



9 Ocak 2013 Çarşamba




AKINTIYA  KÜREK  ÇEKMEK
(Somon balığının yaşam döngüsü)


Somon balığının yaşam döngüsünü anlatan bir belgesel izledim. Somon balığı, tatlı sularda doğup tuzlu sularda büyüyen, okyanusta binlerce mil katettikten sonra doğduğu tatlı sulara geri dönen, büyüdüğü nehri veya nehrin kolunu bulabilen harika bir balık. Dünyada başka hiçbir canlı somon balığının sahip olduğu bir yön ve kimyasal algılara sahip değil. İlginç olansa doğdukları çukurları bulup yumurtalarını bu çukurlara yerleştirmeleri. Ve daha da önemlisi yetişkin, dişi somon balıklarının öleceklerini bile bile tuzlu sulardan( okyanus) tatlı sulara geçerek, türünü devam ettirebilmek için akıntıya karşı yüzüyor olmaları. Nehrin yukarısına doğru yüzerken verdiği kayıplara karşılık, doğduğu tatlı sulara kavuşmak için bu yolculuktan asla vazgeçmemesi. Başarma, hayatta kalma ve türünü devam ettirebilmek için zorluklarla mücadele etmenin gerektiğini öğreten en güzel örnektir somon balığı.

Somon balığının akıntıya karşı yüzdüğünü izlerken aklıma; olmayacak bir iş uğruna boşuna çabalamak anlamına gelen "akıntıya kürek çekmek" deyimi geldi. Sıkça kullanılan bu deyim, tasarlanan veya düşünülen bir işte sonuç alınamayacağını baştan kabul ederek pes etmemizi sağlayan, başarısızlığı kabul etmemize neden olan ve mücadele azmini yok eden olumsuz bir örnektir: Beynimizi imkansızlığa inandırarak, işin olmayacağına şartlandırıyor çünkü. İmkansızlığı kabul eden zaten başaramaz." İmkansız olduğunu bilmiyorlardı, bu yüzden başardılar" demiş Mark Twain. Çok doğru demiş.

Batının modasına, yaşam kültürüne  özenip onları taklit etmeye, onlar gibi olmaya çalışırız da (tanzimattan bu güne değişen pek bir şey yok), onların bilimine, edebiyatına, eğitimde kullandıkları yöntemlere gereken önemi vermeyiz. Eğer verseydik, başarısızlıklarımızın nedenlerini araştırır, bunları  başarıya çevirmenin yollarını öğrenirdik. Yeri ve zamanı geldiğinde, akıntıya karşı kürek çekmek gerektiğini de...





8 Ocak 2013 Salı




GÜN  EKSİLMESİN  PENCEREMDEN
Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.
Ve gönül tanrısına der ki:
-Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!
Cahit Sıtkı Tarancı
Bu kış günü; kapalı, gri bir gökyüzü insan ruhunu kendisine benzetse de, kimsenin bizi anlamadığını düşünüp kederlensek de umudun varlığını korumalı insan. Her kışın sonunun bahar olduğunu bilerek, sıkıntı ve üzüntülerin üstesinden gelebilmek için çabalamalı. Şair, şiire karamsar bir ruh haliyle başlayıp yaşamın kaynağı güneşe olan  ihtiyacıyla bitirmiştir.Hayatta kalma içgüdüsünün baskınlığını ve elemden korkmamayı bu kadar güzel başka hangi şiir anlatabilir ki?


6 Ocak 2013 Pazar




GYGES'İN YÜZÜĞÜ SİZDE OLSAYDI!



Evrende, insan ömrünün kısalığı düşünüldüğünde, bir yılın insan için önemli bir zaman dilimi olduğunu söyleyebiliriz. Kimisi bunu fark eder dolu dolu yaşamayı seçer, kimisi bilmemezlikten gelir, kendini hayatın akışına bırakır.
İşte, bir yıl daha geçip gitti, yaşayanların ömründen.Her yılın ardından yılın muhasebesini yaparım; yaptıklarımı, yapamadıklarımı, eğrilerimi, doğrularımı sıralar, yeni yılda neler yapabileceklerimi düşünürüm. Geçmişte ki yanlışlarımı sorgularken, bir şeyin doğru ya da yanlış olduğuna karar verebilmenin zorluğunu yaşarım: Neye göre, kime göre yanlış veya doğru? Ve aklıma "Gyges' in Yüzüğü Efsanesi" gelir. Platon' un "Cumhuriyet" adlı eserinde; Glaucon ile Sokrates arasında geçen bir konuşmada, Glaucon tarafından anlatılan efsane.
Efsaneye göre:" Bir çoban, tesadüfen sahibine istendiğinde görünmezlik sağlayan sihirli bir yüzük bulur. Bu görünmezlik sayesinde her şeyi duyabiliyor, her yere girebiliyor, istediği, canının çektiği her şeyi alabiliyor, istediği kişileri öldürebiliyormuş. Bu gücün ona verdiği tüm imkanları kullanıp büyük bir servet edinir ve kraliçeyi baştan çıkarır, kralı öldürür ve ülkenin tek hakimi olur." Bütün bunları elde etmek için, yüzüğün sihrinden yararlanmış, istediği zaman görünmez olmuş, tüm yaptıkları(kralı öldürmek dahil) yanına kalmış ve sonuçta kral olmuştur. 
Bir düşünün; bu yüzüğe sahip olma imkanınız olsaydı, çobanın yaptığını yapar mıydınız yoksa yapmaz mıydınız? Cevabınız "evet" ise çobanın yaptığını doğru, "hayır" ise çobanın yaptığını yanlış buluyorsunuz. Size hayır cevabını verdiren kendi ahlaki değerleriniz mi, yoksa toplum ne der korkusu mu? Yani bir nevi toplumsal baskı mı? Aslında insan doğasında var olan hırs, daha fazlasını isteme arzusu bu soruya evet demeyi gerektirir, aksi ise ahlaklı, erdemli olmayı.Siz hangisini seçerdiniz? 
Ben, insanların, bireysel eylemlerini cezalandırılmaktan korktukları için değil, taşıdıkları sorumluluğun bilincinde yanlış oldukları için yapmamalarını yeğlerim. Bu benim doğrum. Ama benim doğrum başkalarının yanlışı olabilir. O zaman, doğru ve yanlışı nasıl ayırdedebiliriz? Cevabı Farabi' nin sözünde bulabiliriz: "Önce doğruyu bilmek gerekir, doğru bilinirse yanlış da bilinir, ama önce yanlış bilinirse doğruya ulaşılamaz."
Dip Not: "Gyges' in Yüzüğü Efsanesi" hikayesi Lou Marinoff' un" Prozac' ı Bırak Platon' a Bak" kitabından alınmıştır.



4 Ocak 2013 Cuma




MÜSTEHCEN  VE  SAKINCALI  KİTAPLAR

03.01.2013 tarihli bir gazetede okudum. Bazı Milli Eğitim Komisyonları; "Şeker Portakalı" kitabını müstehcen, "Fareler ve İnsanlar" kitabını da sakıncalı bulmuşlar!

Brezilyalı yazar Jose Mauro de Vascencelos' un yazdığı Şeker Portakalında; fakir bir aile çocuğu olan Zeze' nin yaşadıkları anlatılır. Acı veren bir çok olay yaşayan Zeze, olgunlaşma sürecinde hayatı öğrenir, sevgisiz bir hayatın hiçbir anlamı olmayacağını da...

Kitap ilköğretim öğrencilerinin yaşına uygun olduğundan, öğretmenler tarafından okumaları önerilir. Çocuklar böylece yaşadıkları dünyanın sadece aile, çevre ve ülkelerinden ibaret olmadığını, kendileriyle aynı duygu ve düşünceleri taşıyan, hayatta aynı sıkıntıları, acıları, mutlulukları, sevinçleri yaşayan başkalarının da bulunduğunu öğrenirler. Dünyada başka ülkelerin, başka yaşamların da varlığından haberdar olurlar.Yani yaşadıkları dünyayı tanır ve onun bir parçası olduklarının bilincine varırlar.

Türk örf ve adetlerine aykırı, içinde argo ve küfür var diye kitabı müstehcen(açık saçık, edebe aykırı, yakışıksız) olarak gören birinin şikayetini ciddiye alıp kitabı müstehcen kabul ederseniz; tüp bebek uygulamasını, poligamiyi, kültürler arası farklılıkları veya okuma yazma bilmeyen küçücük çocukların argo ve küfürlü konuşmalarını nasıl açıklarsınız? Bu nasıl bir düşünce tarzıdır ki, çocuklara hayatın sadece gülen, eğlenceli, tatlı yüzünü göstermek, çirkin, acı, kötü taraflarından güya onları korumak ister. Çocuklara hayatla nasıl başa çıkılması gerektiğini, zorluklarla nasıl mücadele edileceğini öğretmek istiyorsak , onları gerçek hayattan uzak tutarak başaramayız. Aksine, onları hayatla tanıştırarak; hayatı, hayatın içinde yaşayarak öğrenmelerine yardım ederek başarabiliriz. 

John Steinbeck' in Fareler ve İnsanlar kitabı; yalnız insanların hayatını, insan ilişkilerini, dostluğu anlatır.Özellikle ırk ayrımına dikkat çekmesi bakımından önemlidir. Steinbeck, bu romanı Robert Burns' un bir şiirinde ki" İnsanlarla fareler hiçbir zaman hayallerini gerçekleştiremezler" mısrasından etkilenerek yazmış. Ve bu kitap komisyon tarafından sakıncalı bulunuyor. Demek isteniyor ki; bu kitaptan korkmalı, uzak durmalı, kitap okunduktan sonra olabileceği düşünülen kötülüklere karşı önlemler alınmalı, okuyanları koruyup, esirgemeli ve gözetmeli.Sakıncalının, sakınmanın anlamı budur kısaca.Kimi, kimden ve neden sakınıyoruz? Biz sakıncalı bulurken Avrupalı ne yapmış? 2006' da düzenlenen 4. Berlin Bienali' nin teması;" Fareler ve İnsanlar" dan feyiz alınarak; arkadaşlık, aşk, nefret, şiddet gibi hayatın temel gerçekleri üzerine kurgulanmış. Kitap, hayatla buluşmuş, bienalde sergilenen hayatın kendisi olmuş.

Bizse, kitapları terbiye etmeye çalışıyoruz.  Okumayı sevmediğimiz, aydınlanmayı istemediğimiz için, dünyadaki kötülüklerin, ahlaksızlığın v.s. kaynağı ve sebebi olarak kitapları görüyoruz. Bilmiyoruz ki  kitaplar kötü değildir; onu kötü gören gözler ve içeriğini algılayamayan  zihinlerdir. Bu zihinler "Zarfa değil, mazrufa bakmak"gerektiğini bir öğrenebilseler, kitaplar mahkûmiyetten kurtulacaklardır.