28 Kasım 2012 Çarşamba




BUNLARI  BİLİYOR MUSUNUZ?
- 1240 yılında Arap rakamlarının Romen rakamlarının yerini aldığını,
- Postanın Fransa' da XI. Louis tarafından kurulduğunu,
- 1600 de İsviçrelilerin Ulusal Marşı bulduğunu, 1740 da Tanrı Kraliçeyi ya da Kralı korusunun, 1792 de de Marseillaise' in bestelendiğini,
- 1642 de Blaise Pascal' ın hesap makinesini bulduğunu,
- 1783 de havalanan ilk uçan balonun yolcularının; bir horoz, bir koyun ve bir ördek olduğunu,
- 1844 de Amerikalı ressam Morse' un telgrafı bulduğunu ve ilk mesaj olarak İncil' den bir alıntı olan" Tanrı neler yaptı! " yı ilettiğini,
- 1867 de Alfred Nobel' in dinamiti bulduğunu, insanları öldürdüğünü görünce, insanlığın yararına çalışanları ödüllendirmek için Nobel Ödüllerini dağıttığını,
-1922 de buzdolabının A.B.D' de bulunduğunu, Avrupa' ya ancak beş yıl sonra geldiğini,
- 1946 da Eniac' ın bulduğu bilgisayarın on basamaklı iki sayıyı üç mikro saniyede çarptığını, ama bu bilgisayarın 30 ton ağırlığında olup 18.000 lambayla çalıştığını biliyor musunuz? Fark etmez, bilmiyorduysanız yazıyı okuduğunuza göre şimdi öğrendiniz.
 66 yılda özellikle Bilişim alanındaki gelişmeler baş döndürücü. 30 ton ağırlıktan gramlarla ifade edilen ağırlığa geçiş bir yana, İnternet' in hızına yetişmek mümkün değil. Acaba günümüzden 66 yıl sonra neler olacak? Fütüristler öngörebiliyorlar mı dersiniz?

26 Kasım 2012 Pazartesi




DEĞİŞMEK  İSTEYENLER  İÇİN
  

  
Hayatınızdan memnun değil misiniz? Pireyi deve mi yapıyorsunuz? Çalışma hayatınız monoton mu? İşinizden nefret mi ediyorsunuz?  Kolayı var. Değişin ya da değiştirin. Değişimin başkalarından gelmesini beklemeyin. Çünkü gelmez, gelse bile o sizin değil, başkalarının dayatması sonucu bir değişim olur ki, size fayda sağlamaz. Her değişim dışarıdan değil, içeriden gelirse ancak o zaman kabuğunuzu kırabilir ve hayata yeniden merhaba diyebilirsiniz.

Aşağıda yazacağım bazı düşünürlerin değişimle ilgili sözlerinden biri mutlaka sizin içindir. Size en uygun olanını seçin, uygulayın ve kendi hayatınıza kendiniz sahip çıkın...

- " Dünyada görmek istediğimiz değişim olmalıyız. " Gandhi

- " Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünüyor da kimse kendini değiştirmeyi düşünmüyor. " Leo Tolstoy

- " Dünyayı değiştirmek istedim, ama sonunda fark ettim ki, değiştirmeye gücümün tek yettiği şey kendimdim..." Aldous Huxley

- Kendi kendini değiştirmenin ne kadar güç olduğunu düşünürsen, başkalarını değiştirmeye çalışmada şansının ne kadar az olduğunu anlarsın. " Voltaire

- " Hayatta kalmasını bilenler ne çok güçlü ne de çok zeki olanlar değil, değişime ayak uydurmasını becerebilenlerdir. " Charles Darwin

-" Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını? " Şems-i Tebrizi

24 Kasım 2012 Cumartesi





ÖĞRETMENLER GÜNÜ
Günümüzde hala çoğu ailenin okula başlayan çocuklarını öğretmenlerine teslim ederken söylediği bir söz vardır: " Eti senin, kemiği benim" diye. İnsan bedenini çepeçevre kuşattığından mı, yoksa yumuşaklığından dolayı ete daha kolay şekil verilebildiği için mi bilmiyorum.Nedeni ne olursa olsun, anne-babalar öğretmene o kadar güvenirler ki, canlarının parçası çocuklarını böyle diyerek teslim ederler öğretmene. Dünyanın başka bir yerinde bu denli güven-teslimiyet ilişkisinin olduğunu sanmıyorum. Metaforik olsa da, talim ve terbiyeye önem verdiğimizin göstergesidir bu söylem bence.
Öğretmenler, büyük fedakarlıklarla öğrencileri eğitir, yetiştirir ve adam ederler. İnsanlık tarihi boyunca bu böyle süregelmiştir: Aristo olmasaydı, öğrencisi Büyük İskender mantıklı kararlar verip, ülkesini Makedonya' dan Hindistan' a uzanan bir imparatorluğa dönüştürebilir miydi? Öğrencisi Platon' u yetiştirmeseydi, Sokrates' in savunmasını öğrenebilir miydik? Napolyon' un başarılı olmasında geometri hocası Laplace' ın etkisini yadsıyabilir miyiz? Bize akıl ve madde arasındaki farkı sunan Rene Descartes, İsveç Kraliçesi Catherine özel öğretmenlik yapmasaydı, Kraliçe başarılı olabilir miydi? Mezar taşına " Burada gerçek bir felsefe taşı yatıyor, "yazılmasını isteyen Thomas Hobbes, Prens II. Charles' a geometri hocalığı yapmasaydı, Birleşik Krallık bugünkü gücünü kazanabilir miydi?
Sanırım, öğretmenine ihanet eden tek olumsuz örnek; çılgınlık derecesinde paranoyak olan Roma İmparatoru Neron' dur.     Lucius Seneca, öğrencisi Neron' un emri üzerine Roma geleneklerine uygun şekilde sıcak banyoda damarlarını keserek intihar etmiştir.
Tarihe  baktığımızda; tarihi yazan ve yazdıranları hep öğretmenler yetiştirmiştir. O halde öğretmenlere gereken değer ve önemi vermekle yükümlüyüz tarih karşısında.
Ülkemizde, Cumhuriyetin ilanından sonra 1 Kasım 1928' de çıkarılan yasayla Arap harfleri yerini Latin harflerine  bıraktı. Dünyaya entegre olabilmemiz için önemli bir adım. Sonra 24 Kasım 1928' de dönüşümü sağlamak üzere Millet Mektepleri açıldı ve Atatürk Başöğretmenliği üstlendi, bugünlere gelindi.

1981 yılından itibaren 24 Kasım Öğretmenler Günü olarak kutlanıyor. Neyi kutluyoruz? Öğretmenlerimizin yaşam standartlarının  Avrupa ülkelerindeki meslektaşlarından daha iyi olduğunu mu? Öğretmenliğin toplumda rağbet gören bir meslek haline getirildiğini mi? Ülkenin dört bir yanında çalışan öğretmenlerin çalışma koşullarını iyileştirdiğimizi, eğitime ne kadar önem verdiğimizi mi? Öğretmen enflasyonu yaratacak şekilde her ilde öğretmen yetiştiren okullar açıp, mezuniyet sonrası istihdam sorunu yaşattığımızı mı? Bilen varsa bana da söylesin lütfen.

Bütün bu olumsuzlukların giderileceği umuduyla değerli öğretmenlerimizin  öğretmenler gününü kutluyorum...

 

23 Kasım 2012 Cuma


EN KOLAY ŞEYDİR, NASİHAT  VERMEK

 
Birgün, biri Thales' e sorar:
-Sana göre dünyada biricik devamlı olan şey nedir?
-Ümit...diye cevap verir filozof, zira bizi en son bırakan budur.
-Peki, öyleyse en kolay şey nedir? diye sorulunca,
-Başkasına nasihat vermek diye karşılık verir.

Bu anekdotu düşününce; insanın ummaktan doğan güven duygusunu ölünceye dek kaybetmediğini, en zor zamanlarında bile, kalbinin derinliklerinde bir yerde umut ışığının belli belirsiz parladığını ve ümitlenmekten hiç vazgeçmediğini söyleyebiliriz.

Yunan Mitolojisinde anlatıldığı üzere Pandora' nın kutusu açılınca, ölüm, kıskançlık, öfke, nefret gibi kötülükler dünyaya saçılır.Pandora son bir çabayla kutuyu kapatır. Pandora' nın kutusunda kalan şey, insanoğlunu bütün kötülüklere rağmen ayakta tutabilecek bir şeymiş: Umut. 

Gerçekten de insanın yapabileceği en kolay şey ise, başkasına nasihat vermektir. Başkalarına kendisinin inanmadığı ve yapmadığı öğütleri kolayca verenler için bizim de güzel bir Atasözümüz vardır: " Ele verir talkını, kendi yutar salkımı. "
En iyi öğüdü  kendinize saklayın, yeri ve zamanı geldiğinde kullanabilesiniz diye...Bu da bir öğüt olmadı mı? Ne dersiniz?



20 Kasım 2012 Salı




ÖZGÜVEN

Özgüven konusunda hepimiz aynı potansiyelle doğarız. Bunu kinetik enerjiye dönüştürmek için kişilik gelişimine katkıda bulunan genetik faktörlerin yanı sıra aile, çevre ve eğitime ihtiyacımız vardır.

Doğumdan itibaren sırasıyla aile, okul ve  çevredekilerin yorumlarını alır, depolarız. Hepsi olumsuz görüş belirtir, eleştiri yaparsa, başarısızlıklarımızı ve hatalarımızı yüzümüze vururlarsa o zaman yetersizlik duygusuna kapılırız ve bu düşünce ve alışkanlıklarımız beynimizde yer eder.Sonunda en ufak bir başarısızlıkta dengemiz bozulur, en önemsiz eleştiriye bile tahammül edemeyiz. Beynimiz olumsuz tepki göstermeye alışır ki bunu olumluya çevirmek için çok çaba sarf etmemiz gerekir. Çünkü zihnimiz düşünce alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemez. Bütün bu olumsuzluklar kişide özgüven sorunu yaratır. Özgüvenin yeniden kazanılması için; olumlu duygulara paralel olarak, kendimize değer verici düşünceler üretmeli ve bunu alışkanlık haline getirmeliyiz. Kendine değer vermeyen, saygı duymayan kişiye kimse saygı duymaz, değer vermez. Mencius M.Ö 4. yüzyılda bunu şöyle açıklamıştır: " Başkaları tarafından aşağılanabilmesi için, insanın önce kendisini aşağılaması gerekir."

Kendine güven kişisel bir özelliktir ve kişinin kendi değerine, kapasitesine olan sarsılmaz inancıdır. Eğer bu inanç güçlüyse dış etkilerle, eleştirilerle kolay kolay sarsılmaz.Ancak yersiz bir kendine güven, eleştirel bir ortamda yerle bir olur ki bu da kişinin öfkelenmesine neden olur.

Kendine güven duymak eğitimle kazanılan bir özellik olduğundan sosyal ortamlarda bulunmadan, kişilerle yüz yüze görüşme yapmadan güvenlik kazanmak mümkün değildir diyor uzmanlar. Tanımadığınız insanlarla konuşun, yüz yüze görüşmelerden kaçınmayın ki özgüveniniz gelişsin.



18 Kasım 2012 Pazar




ALIŞKANLIKLAR AĞIR  ÖLÜM MÜDÜR?
Davranışların iç ve dış etkilerle tekrarlanması sonucu hep aynı biçimde gerçekleşen şartlanmış davranışlara sahip oluruz ki bunun adı alışkanlıktır. Alışkanlıklar beyin faaliyetlerini rutinleştirir, nöronları öldürür, beyin gücünü zayıflatır.Alışkanlıklar iyi ve kötü olarak kategorize edilse de beyin için fark etmez. Nöronları yenilemek için; beyni şaşırtmak, alışkanlıkları değiştirmek gerekir. 

Ataletinden midir yoksa değişimden korktuğundan mı insan, bir zorunluluk olmadan alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemiyor. Montaigne bununla ilgili " Alışkanlık, insanın ikinci huyudur." demiştir. Diğer bir deyişle huylu, huyundan vazgeçemiyor maalesef.

Peki, nasıl kurtuluruz alışkanlıklarımızdan? Epiktetos' un söylediği gibi; "Alışkanlıklara, zıt alışkanlıklarla hakim olarak mı?" Yoksa ne yapıp edip iyi bir alışkanlık edinerek mi? Beyin için fark etmeyen iyi-kötü alışkanlıklar( çünkü ikisinde de şartlanma vardır) insan bedeni ve davranışları açısından önem taşırlar. Bedene zararlı alışkanlıklar sadece bireye zarar verirken, davranışları etkileyen alışkanlıklar topluma da zarar verirler aynı zamanda. En tehlikeli olan da bu alışkanlıklara, toplumun zamanla alışması ve hiç aldırmaz olmasıdır. Sonuç: Tepkisiz toplum.

Değişimden kaçanlar, alışkanlığından vazgeçme cesareti gösteremeyenler için Şili' li şair Pablo Neruda' nın " Ağır Ölüm" şiiri bu konuda yazılmış en güzel şiirdir bence. İşte! o şiirden birkaç mısra:
"
Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler,
yürüyüş biçimini hiç  değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.
............

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
gönlünde incelik barındırmayanlar.
.............

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.
Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına."
Çeviren: İsmail Aksoy

Kendimizden değil, alışkanlıklarımızdan vazgeçerek mutluluğun kapısından girmek, ağır ağır ölmekten kaçınmak için denemeye değmez mi? Bence değer. 

14 Kasım 2012 Çarşamba




TARİH  HAYAL  EDENLERİ DE  YAZAR
Çocukların beyinleri, yetişkinlerinkinden daha esnek, dış dünya ile bağlantı kurmaya daha hazırdır.Çocukların öğrenme eğilimleri, merakları daha fazla olduğu için yaşadıkları dünyayı tanıma hevesleri de yetişkinlerden fazladır. Kendi çocukluğunuzu veya yetiştirdiğiniz çocuklarınızı düşünün: Çevreyi tanımak, bilmediklerini öğrenmek için ne çok soru sorarlar. Bazen bıktırıcı olsa da, bu soruların cevapları mutlaka verilmelidir, çocuğun gelişimi açısından. 
Çocuk beyni daha hızlı öğrenir ve çevrede olup bitenleri bir kamera gibi kaydeder. Kısacası, çağımızın çocukları bizi her daim gözetler. 
Beyin dalgalarından Alfa dalgaları, hayal kurarken yükselse de; yaratıcılık, rüyalar ve fantezilerle ilgili olan Teta dalgaları çocuklarda 13 yaşına kadar baskın olur. Bu bağlamda; çocukların yaratıcı fikirlerinin yetişkinlere oranla daha fazla olduğu söylenebilir. Yeter ki bu fikirler değer bulsun. Albert Einstein, boşuna dememiştir; " Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Çünkü bilgi sınırlıyken, hayal gücü tüm dünyayı kapsar." 
Hayal gücünü zorlamadan ve hayal etmeden istediğinizi gerçekleştiremezsiniz. Wright Kardeşler uçmayı zihinlerinde tasarlayıp canlandırmasalardı uçak yapabilirler miydi? A.Graham Bell, annesinin sağırlığı nedeniyle sağırların sessizliğini ortadan kaldırmayı hayal etmeseydi, birbirinden kilometrelerce uzaktaki insanların telefonla birbirlerini duymalarını sağlayabilir miydi? Leonardo Da Vinci' nin   1480-1518 yılları arasında hayal ederek tasarladığı, günümüze ışık tutan icatları, bugün hayata geçebilir miydi?
Bugünlerde bir reklam filminde kullanılan " Tarih hayal edenleri değil, gerçekleştirenleri yazar." mottosundaki hayal etmek ve gerçekleştirmek kavramlarının ayrı ayrı eylemler olmadığını düşünüyorum. Çünkü hayal etmeden gerçekleştiremezsiniz. Gerçek, hayalin ete, kemiğe ( madde) bürünmüş hali değil midir?  Benjamin Franklin bunu " Siz kafanızı büyük hayallerle doldurmaya bakın. Kafanız sonradan cebinizi parayla dolduracaktır. "şeklinde çok güzel ifade etmiştir.
Hayallerinizin gerçek olması dileğiyle...

13 Kasım 2012 Salı




KİBİR  ÖTEKİLEŞTİRİR

İnsanlarla iletişimimizde önceliğimiz; bizim gibi düşünenler, bizim gibi yaşayanların değil midir? Tabii ki iş ve aş için olanlar hariç. Bunu Moliere "En çok sevdiğimiz insanlar, kendimize en çok benzettiklerimizdir" diyerek açıklar. Hoşlandığımız, sevdiğimiz insanlarla samimiyet kurar, aynı ortamları paylaşırız. İşte, bu paylaşımın dışında kalanlar ötekiler oluyor doğal olarak. Ben, sen, biz varsa o ve onlar da olacaktır.
Doğası gereği insan, kendini büyük görme, başkalarından üstün tutma eğiliminde olduğundan diğerlerini küçümsemesi, öteki olarak adlandırması kaçınılmazdır. Ötekileştirmenin alt bilincinde kendini beğenme, kibir yatıyor olabilir mi? Şeytan' ın en sevdiğim günah dediği kibri bırakabilirsek, başkalarını kendimiz gibi görebilir miyiz? Bunun için aynaya bakmamız yeterli bence. Aynada ne görürsek görelim, o yansı biziz.
Zihnimizde, kendimizi yüceltme, üstün kılma fikri olmasaydı, ötekiler de olmazdı. O halde; başkalarını ötekileştirmeden kurtarmanın yolu zihnimizden geçiyorsa neden zihnimizi değiştirmiyoruz?  Çünkü zihnimizi değiştirmek daha zordur.Zoru başarmak yerine hep işin kolayına kaçarız.
Kibir ve gururla kör olmak yerine, ateşli bir sabırla zihnimizi ve bakış açımızı değiştirerek gören gözlerle daha barışçıl bir dünyada yaşamayı tercih etmek bizim elimizdedir bence.


Dip Not: Ayrımcılık sorununun nereden, nasıl bir düşünce tarzından kaynaklandığını daha derinlemesine incelemek isteyenler, felsefenin temel disiplinlerinden biri olan ontolojiden yararlanabilirler. 

12 Kasım 2012 Pazartesi




NOTALARIN  DİLİ EVRENSELDİR
  
Müzik; duygu ve düşünceleri tek sesli veya çok sesli olarak anlatma sanatı diye tanımlanır kısaca. Duygu ve düşünceleri seslerle anlattığından, insanlığın ortak dili diyebiliriz. Yani ırkı, dili, dini yoktur müziğin. Evrenselliği de buradan kaynaklanır zaten. Dünyanın dört bir tarafında yapılan, icra edilen tüm müzikler evrenselliğin kapsama alanına girer.
İnsanoğlu seçici olduğundan, zevkleri ve renkleri tartışılamadığından müziği evrensellik boyutundan indirgeyip ruhunun kapsama alanına girenleri dinlemeyi, onlardan etkilenmeyi tercih eder.Benim ruhumunda servis dışı bıraktığı müzik türleri vardır kuşkusuz. Ruh halim ile müzik arasında hep bir bağlantı kurmuşumdur. Mutluyken, mutsuzken dinlediklerim ve nedenleri sorguladığım, hayata isyan ettiğim anlarda ki dinlediklerim elbette farklıdır. Kimin değil ki? Müzikle ruhumu onarırken beynimi aktifleştiririm. Charles Darwin'in dediği gibi: " Hayatımı bir kez daha yaşamak zorunda kalsaydım, haftada en az bir kere şiir okumayı ve müzik dinlemeyi bir kural haline getirirdim.Belki böylece, beynimdeki şu an zayıflamış kısımları aktif tutabilirdim." 
Bana dinlediğiniz müziği söyleyin, size hangi ruh hali içinde olduğunuzu söyleyeyim. Siz de söyleyebilir misiniz?

9 Kasım 2012 Cuma




GÖLGESİNDEN  KORKANLAR



National Geographic Türkiye

Korku, bir tehlike veya bir tehlike düşüncesi karşısında uyanan bir kaygı duygusu olup sonradan öğrenilir. Çocukların deneme-yanılma yoluyla canları acıyarak öğrendiği gibi. Her insanda bu duygu karmaşık fizyolojik değişimlerle kendini gösterir. 

Aslında korku, insan organizması için gereklidir. Düşünsenize; sosyal bir varlık olan insanın hiç korkmadığını, korkusuz insan topluluklarının neler yapabileceğini...Korktukları halde iki dünya savaşı ile milyonlarca insanın ölümüne neden olanların bir de korkmadıklarını varsayarak düşündüğümüzde gezegenimizde canlı kalmayacağını söylemek abartı sayılmaz. Eğer korku olmasaydı, cesaret olabilir miydi? İşte sorunun cevabı için  güzel bir örnek:

Çok eskiden; demokrasinin olmadığı, mutlakiyetle yönetilen ülkelerde başa geçecek kişinin cesareti sınanırmış. Bu sınamaya tabi tutulan Büyük İskender' in hikayesi şöyle: " Makedonya Kralı II. ci Filip' in hızlı, yaman mı yaman bir atı varmış. Hiç bir binici atın üstünde kalamıyormuş, çünkü at kısa sürede biniciyi yere çalıyormuş. Kral II. ci Filip oğlu İskender' in ata binmesini emretmiş. İskender ata binmeden önce, neden insanları üstünden attığını araştırmış. Sonra bir gün ata bindiği gibi güneşe doğru sürmüş. At, kendisini üstünden atmamış. Çünkü kendi gölgesinden korkuyormuş. "

Atın korkusu, İskender' e hizmet etmiş ve  onu cesur kılmıştır. İskender'in cesaretini  doğuran, bindiği atın korkusunun nedenini çözmüş olmasıdır.. İnsanlar için de durum atınkinden farklı değildir.. Kendi gölgesinden korkanlar; suya-sabuna dokunmazlar, başkalarının istediği doğrultuda başkaları için yaşarlar, başkalarının kendisi hakkında ne söyledikleri, ne düşündükleri çok önemlidir, bu yüzden hayır demeyi bilmezler, utangaç ve pısırıktırlar. Bu bağlamda; kendi gölgesinden korkanlar, özgürlüklerinden vazgeçenlerdir.

Siz, siz olun kendi gölgenizden korktuğunuzu başkalarına hissettirmeyin. Aksi taktirde, korkularınız onlara hizmet eder, size değil..." Thomas Hobbes " İnsan insanın kurdudur." diyerek korkunun insan yaşamına egemen olduğunu savunmuştur. Unutmayın! Korkunuzu yendiğiniz ölçüde özgürleşirsiniz.



5 Kasım 2012 Pazartesi




ŞİMDİ  MODA : BRIC




Globalleşen dünyada, ekonomiden modaya hemen her şey tersine dönmeye başladı sanki. Eskiden ekonomi ve modaya hakim olan batı dünyası, üzerinde bulunduğu kara parçası gibi yaşlanıp, eskiyor ve yeniden doğabilmek için zümrüdü- anka kuşunun küllerine muhtaç. Yeni bir kan, yeni bir nefes için yükselen değerler olan doğu kültürüne, ekonomisine ihtiyaç duyuyor.

Ekonomi dünyası BRIC kısaltmasını dünyaya lanse ettiğinden beri, özellikle moda sektörü bu geniş pazardan pay sahibi olabilmek için harıl harıl çalışıyor, tüm pazarlama tekniklerini BRIC' i memnun etmek üzere düzenliyor adeta.

Son yıllarda gelişen ekonomilerine paralel olarak artan refah düzeyleri sayesinde BRIC( Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin ) vatandaşları dünyayı dolaşıyor, alış-veriş yapıyor ve kültürlerini ( moda, yemek, manevi değerler) yaydığı gibi temas ettiği ülkelerin kültürlerini de derinden etkiliyor. Eskiden Ferrarisi' ni satıp bilgelik için Hindistan' a, Nepal' e giden batılı, doğuya özgü öğretilerle hayatını anlamlı kılmaya çalışırken, bugün o öğretileri yaratan kültür, salgın şeklinde     dünyaya yayılıyor. Öyle ki; dünyaca ünlü moda evleri sırf BRIC müşterilerini memnun etmek için ara koleksiyonlar çıkarıyorlar. Son dönem modada gördüğümüz Uzak-Doğu, Rus motiflerinin aslı bu. . Ekonomisi güçlü olan moda dahil her şeye hükmediyor. Dünyanın işleyişi bu maalesef. Öyle  olduğu içindir ki, Katar Şeyhi' nin eşi Sheikha Mozah, Valentino' nun tasarımlarını almak yerine,Valentino Modaevini satın alıyor.

Belirli bir süre etkin olacak bu toplumsal beğeni ne kadar sürer bilemiyorum ama şimdi moda; BRIC' i memnun etme modası.



Dip Not: Modacı Elie Saab' ın yaşamından esinler bulunan Paulo Coelho' nun " Kazanan Yalnızdır" kitabı parıltılı moda dünyasını ve altında yatan gerçekleri anlatması bakımından önemli bir kitap. Okunmalı...



3 Kasım 2012 Cumartesi




İSMEN  SOSYAL, CİSMEN  ASOSYAL MEDYA

Kişinin sosyal çevresi ile yeterince ve kaliteli bir etkileşim içinde bulunamaması hali psikolojide asosyal kişilik bozukluğu olarak tanımlanır. Eğer, ailenizle ya da bulunduğunuz sosyal ortamlarda yeterli ve kaliteli bir iletişim kuramıyorsanız asosyalsiniz demektir. Çok arkadaşınızın olması, internetteki sosyal ağları etkin kullanıyor olmanız bu durumu değiştirmez.

İnsan zihinsel ve duygusal olarak hazır olduğunda iletişime geçebilir. Belirli bir zaman dilimi içinde insan zihni ancak iki veya üç kişiyle kaliteli bir iletişim kurabilir. Çok fazla insanla aynı zaman dilimi içindeki iletişim ruhu yorar ve hissizleştirir. -Hey! Bunları kime söylüyorum? Duvara mı? monoloğu gelişir, kendin söyler, kendin işitirsin.

Üç mavi olarak adlandırılan( Facebook, Twitter, Skype) sosyal ağlar, toplumda asosyal bireylerin oluşmasına neden olmakta bunun sonucunda da bu bireylerin asosyal yaşantılarının olması kaçınılmaz hale gelmektedir.Ancak bu ağların, sosyal medya olarak nitelendirilmesi ve sosyalleşme aracı olarak sunulması bence gerçeğin göz ardı edilmesidir ironik bir biçimde.

Sosyal paylaşım ağlarıyla onlarca kişi ile iletiştiğini sanan birey, aslında asosyalleşmekte olduğunun farkında bile değildir. Kısa vadede anı yaşamaktadır. Oysa internette harcadığı zamanı gerçek yaşamında çevresi ile iletişim kurmaya harcasa, sorunlarının konuşularak çözülebileceğini, yanlış anlamaların önleneceğini, görecek ve dünya daha yaşanılır hale gelecektir.


Dip Not: TDK Sözlüğünde sosyal medya diye bir sözcük yok.Ben asosyal medya demeyi tercih etsem de bunun itici geldiğini düşünenlere önerim : Bilişim medya veya sibernetik medya deyimini kullanmalarıdır.

1 Kasım 2012 Perşembe

AKILLI ÇAY  BARDAĞI



Düşünce ve algılamayı geliştirmek için çoğumuzun küçükken oynadığı bir oyun vardı: Nesi var? Oyunu hatırlamayanlar olabilir.Kısaca oyun şöyle; üç beş arkadaş toplanır, bir ebe seçilip dışarı çıkarılır.Sonra, bir nesne belirlenip ebe içeri çağrılır.Ebe soracağı sorularla nesnenin ne olduğunu bulmaya çalışır.İsabetli sorular sorarsa kısa zamanda nesneyi bulur. 
İşte bu çocuk oyununu güzel bir reklama, reklamında ötesinde ilgi çekici bir oyuna dönüştürmüş Lipton.Ve internette akıllı çay bardağı oyununu bilgisayar mı akıllı, yoksa ben mi  merakıyla oynuyorsunuz sıkılmadan. Oyunun amacı sizin aklınızdan tuttuğunuz şeyi, akıllı bardağın bulabilmesi üzerine kurulu. Yani, size çeşitli sorular soruyor, ve tuttuğunuz şeyi bulmaya çalışıyor.
Evet! Ben de akıllı çay bardağı ile iki kez oynadım. Maalesef iki nesnemi de bulamadı. İkinci şans isterken gözlerini öyle mahzunlaştırdı ki dayanamayıp verdim ama yine bulamadı. Üstelik kafamın enteresan çalıştığını söyledi. Bunu olumlu mu, olumsuz mu algılamam gerektiğini anlayamadım. :)
Kısacası; akıllı çay bardağından daha mı akıllıyım, yoksa bardak benimle alay mı etti? Bilemiyorum. Bildiğim tek şey, insan beyninin yarattığı bilgisayar belleğinin, artık onunla yarışır duruma geldiği. Hangisinin kazanacağını ise zaman gösterecektir ama umarım insan beyni kazanır...
Merak edenler için: Tuttuğum nesneler; çam kozalağı ve bibloydu.






31 Ekim 2012 Çarşamba


BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?


1- Fransa' da Pouja adında bir siyasetçi, seçimden önce seçmenlere, seçilirse ve başbakan olursa bütün vergileri kaldıracağını vaat eder.Ve oyların % 50'sini alır.Ancak Fransız halkı verginin gerekliliğine inanır ve Pouja vaadini yerine getiremez.Bundan böyle de aşırı vaatlerde bulunan siyasetçilere Poujadist dendiğini,
2- Yahudiyken ilk  Hristiyanlara zulüm yapması ile tanınan Saul, Şam' daki Hristiyanları katletmek için yola çıkar. Yola çıktığı gün bir hayal görür ve bundan etkilenerek önce Hristiyan, sonra da Hz. İsa' nın havarilerinden biri olur, Pavlus adını alır.Hz. İSA' nın ölümünden sonra O' nun öğretisini benimseyen ve Hristiyanlığın bir Yahudi mezhebi olmaktan çıkıp, bir dünya dinine dönüşmesine önemli katkısı olmuştur. Dönekler için, devrimci Saulus, birdenbire oldu  hümanist Paulus dendiğini,
3-İnsanın, kendi potansiyelinin farkına varması, düşünceleriyle yaşamını şekillendirebileceğini öğrenmesi olarak açıklanabilecek sipiritüel akımın bir nevi Neo- Kadercilik olduğunu bilmezseniz  ne kaybedersiniz?


22 Ekim 2012 Pazartesi





MÜCEVHERE  BAKMAK


Değerli olsun, yarı değerli olsun renkli taşlar hep ilgimi çekti. Toprağın altında, bu kadar güzel renklerin olabileceğini düşünmek bile heyecanlandırıyor insanı.Benimkisi tutku değil, sahip olma isteği de değil, sadece estetik duygularımın tatmini ve doğa'nın bu mucizelerine olan hayranlığımın ifadesidir taşlar.

Yer altından çıkarılıp, işlenip mücevhere dönüştürülen bu taşlar, tarih boyunca savaşların ganimeti, zenginliğin, üstünlüğün ve gücün göstergesi, savaş sebebi olagelmiştir. İnsan bir mücevhere sahip olduğunda veya mücevheri taktığında gerçekte ne taşıdığının bilincinde değilse taktığı, sahip olduğu şeyin kaya parçasından farkı kalmaz. Çünkü her mücevherin gizli bir tarihi, öyküsü vardır.

Victoria Finlay'ın Mücevherlerin Gizli Tarihi kitabından bir öyküyü aktarmak istiyorum: " Çin' de bir zamanlar kıyafetinin her yerine mücevherler takarak övünen bir yüksek memur vardı. Bir gün yaşlı bir adam onu sokakta durdurdu ve mücevherleri için teşekkür etti.Yüksek memur şaşırdı ve " Ne demek istiyorsun arkadaş? diye sordu. " Ben sana hiç mücevher vermedim ki." Yaşlı adam," Hayır ama onlara bakmama izin verdin." dedi." Sen kendin de sadece bakabilirsin onlara zaten. Aslında ikimiz arasında bir fark yok ve sen ayrıca onları korumak zorundasın. "


21 Ekim 2012 Pazar




STALİN' İN OĞLU NE UĞRUNA ÖLDÜ?


Sovyetler Birliği' ni demir yumrukla yöneten Stalin' in acımasızlığı yazılıp çizilmiştir hep. O, acımasızlığını güce çeviren bir liderdi ve bu güç, bugünkü  dünya coğrafyasında hala kendini hissettirmektedir.

Ailesine karşı nasıl bir baba, nasıl bir eş olduğu pek bilinmese de; 1980 yılında Sunday Times gazetesi haber yapmasaydı oğlunun dramatik bir biçimde nasıl öldüğünü bilemeyecekti dünya kamuoyu. İşte o haber:

" Stalin' in oğlu Yakov, II.ci Dünya Savaşı'nın başında Almanlar' a esir düşer ve bir grup İngiliz subayıyla aynı kampa konulur. Kampta her şey ortak kullanıldığından wc'yi de ortak paylaşırlar. Yakov, wc'yi leş gibi bırakıp çıktığından İngiliz subaylar, dünyanın en güçlü adamı Stalin' in oğlu da olsa Yakov' a kızarlar ve konuyu Yakov' la konuşurlar. Yakov alınganlık gösterir ama alışkanlığına devam eder. Konu tekrar tekrar gündeme gelince öfkelenir, kavga çıkarır. Sonunda, kamp komutanı ile görüşüp aracı olmasını istemek için komutandan randevu talep eder. Pis bir konuyu görüşmek istemeyen Alman komutan talebi reddeder. Stalin' in oğlu içine düştüğü utanç verici durumu gururuna yediremez ve küfürler savurarak kendisini kampı çevreleyen elektrikli dikenli tellerin üzerine atar ve yaşamına son verir." (Milan Kundera - Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği)


Yakov, ne için öldü? Cevaplarınızı duyabiliyorum. Ancak; bu madalyonun bir yüzü, diğer yüzünde ne olabilir? Stalin isteseydi oğlunu Almanlar' ın  elinden  kurtarabilir miydi? Eğer bunu sağlasaydı, savaşta ölen binlerce Rus' a haksızlık etmez miydi?

Bazen, atılacak bir adım, büyük fedakarlık gerektirebilir. Stalin de bir baba olarak fedakarlık yapmış ve oğlunu feda etmiştir, vatanı ve milleti uğruna.



19 Ekim 2012 Cuma

BİR  MEMLEKET  İSTERİM
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
              Memleket isterim
              Ne başta dert ne gönülde hasret olsun
              Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun.
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
              Memleket isterim
              Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
              Olursa bir şikayet ölümden olsun.
                                         Cahit Sıtkı TARANCI 
Yeryüzünde böyle bir yer var mıdır? Bilemeyiz ama; yaşadığımız, var olduğumuz coğrafyayı cennet ya da cehenneme dönüştürmek kendi elimizde daha doğrusu aklımızda değil midir?



17 Ekim 2012 Çarşamba




GERÇEK   MUTLULUK  VAR  MIDIR ?

İnsan ,yaşamı süresince hep mutlu olmayı hayal eder, mutluluğu yakalamak  için birilerinin ya da bir şeylerin peşinden koşar durur. Yakaladığını sananlar mutlu olurlar mı bilinmez ama yakalayamayanlar mutluluğu aramaya ve peşinden  koşturmaya devam ederler.

Mutluluk, göreceli ve öznel olsa da; özünde insanın bütün özlemlerine eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılabilmesini  sağlayan bir kıvanç durumudur. Bu cümleden hareketle, mutluluk, insan varoluşunun temel direği gibi görünmekte, hayatı anlamlı kılmaktadır..Özlemine ulaşan insan kendini başarılı ve bütün hisseder. Her insanın özlemi farklı olduğundan mutluluk durumu da kişiden kişiye değişiklik gösterir. Bazıları ise, hiçbir şeyden mutlu olmazlar ki bunlar, kronik mutsuzluk sendromuna yakalanmışlardır, iflah olmazlar.

Mutluluğu aramak sadece günümüz insanının  değil, felsefenin ortaya çıktığı M.Ö 600' lü yıllardan itibaren filozofların da önemli uğraşısı olmuş: Gerçek mutluluğun ne olduğu ve bunun nasıl elde edileceği sorusuna cevap aramışlar. Bunun sonucunda dört farklı görüş ortaya çıkmış.

Bunlardan ilki: Fıçı filozofları diye adlandırılan Kinikler, gerçek mutluluğun maddi olanaklar ve sağlıklı olmaktan geçmediğini ,gerçek mutluluğun bunların bağımlılığından kurtulmakla elde edileceğini savunmuşlar. Sağlıklı olmaya kafa yormayın, acı ve ölümü dert etmeyin, başkalarının acılarıyla da ilgilenmeyin mutlu olun. Günümüzde  " kinik" sözcüğü başkalarının dertlerini umursamamak anlamında kullanılmaktadır.

İkincisi: Yunanca sütunlu yol anlamına gelen Stoacılar, ruh ile madde arasında bir fark olmadığını, insanın  kaderine boyun eğmeyi öğrenmesi gerektiğini, hastalık ve ölümün doğanın müdahale edilemeyen yanları olduğunu ve kaderden şikayet etmenin bir işe yaramayacağını söylerler. Seneca' nın "İnsan, insan için kutsaldır." söylemi hümanizmin mottosu olmuştur.Kısacası kaderini kabullen, mutlu ol.

Üçüncüsü: Bahçe filozofları denilen Epikurosçular, "En üstün iyilik hazdır" ve "en büyük kötülük acıdır" diyerek her türlü acıdan uzak durularak mutlu olunacağını savunmuşlardır. Epikuros' tan sonra amaç, "bu anı yaşa" ya dönüşmüştür.

Dördüncüsü: Yeni Platonculuk ise, insanı ruh ve beden olarak birbirinden ayırmış, karanlığın aslında olmadığını,yalnızca ışığın yokluğu olduğunu(varolmayış), varolan tek şeyin "Tanrı ya da Bir" olduğunu savunarak Hristiyan Tanrı Bilimine önemli etkilerde bulunmuştur.Varolan tek şeye; Tanrı 'ya inanarak mutluluğun gerçekleşebileceğini savunmuşlardır.

Anlaşılacağı üzere,filozoflar bile gerçek mutluluğun ne olduğu ve ona nasıl ulaşılacağı konusunda hem fikir değildirler. Öyleyse mutlanmak için kendi mutluluğunuzun resmini çizebilir, tablonuzu gönül duvarınıza asabilir, bu tabloya bakarak hayatın dört mevsim gibi yaşandığının, her mevsimin değişik güzellikleri olduğunun farkına varabilirsiniz.Mutluluk da bu değil midir?




5 Ekim 2012 Cuma




ELMAYA ÖVGÜ



Her iklimde yetişebilen, dayanıklı, uzun süre saklanabilen bir meyvedir elma. Hayatta kalması; evrimleşmesine, direnme gücüne bağlı olmalı ki yaradılış efsanesinden bugüne gelebilmiştir.

Yaradılış efsanesinde; Adem ile Havva yasak meyveyi (elma) yiyerek cennet'ten kovulmuştur. Elma , cezaya sebep gibi gözükse de çekiciliği,yasak oluşu tercih nedeni olmuştur.Şeytan yalnızca sunmuş,Adem ile Havva elmayı tatmayı  seçmiştir. Elma, bir seçimdir.

Şimdilerde birbirini tamamlayan iki insan için "ruh ikizi"deyimi kullanılsa da aslında o iki kişi bir elmanın iki yarısıdır. Bakmasını bilene, elma,bir aynadır.

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalında Pamuk Prenses, cadının verdiği elmanın güzelliğine dayanamamış, elmayı ısırmış ve bu tercihi nedeniyle hayatı değişmiştir.Elma, değişimdir.

Newton'un başına elma düşmeseydi,kafasında ışıklar çakıp,"yer çekimi kanunu"nu bulabilir miydi? Bilinmez ama  elma, Newton için bir ilham perisidir.

Bol miktarda antioksidan  içerdiğinden insan bedenini temizlemekle kalmayıp,gırtlak çıkıntısına da(Adem elması) adını vermiştir. Elma, sağlıktır.

Apple'ın ısırılmış elması,  beğeni ifadesi olarak bir statü sembolü değil midir?

Bütün bu örneklerde elma simgeseldir aslında.Elma olmasaydı da bunlar gerçekleşebilirdi. Her insanın  içinde mutlaka bir elma fidanı vardır; doğru yer ve zamanda meyve vermeyi bekleyen.İş ki bu fidanı besleyin ve kurumasına izin vermeyin...

Görsel alıntıdır.



1 Ekim 2012 Pazartesi





KORKULAN  ÜTOPYA (DİSTOPYA)   GERÇEKLEŞİYOR MU?



 Üzerinde yaşadığımız gezegen eskidikçe,insanlar yenileniyor,teknoloji takip edilemeyecek bir hızla değişiyor,ilerliyor. Bu değişim ve ilerleme bireyselleşen insanı ve yaşadığı toplumu her yönüyle etkiliyor.  Etkinin olumlu mu,olumsuz mu olacağını öngörmek zor olsa da yozlaşan toplumsal ilişkileri, giderek yalnızlaşan bireyleri,en son teknolojinin kullanımı ile yaygınlaşan sosyal medyanın işlevselliği sonucu parçalanan,dağılan aileleri gözlemledikçe  bu durumun pek de insanın hayrına olmadığını söyleyebiliriz.

Gerçekte var olmayan,ama gelecekte olabileceği düşünülen devlet ve toplum tasarımı olarak tanımlanabilecek ÜTOPYA hayal olmaktan çıkıyor mu?Gerçekleşmesi istenen olumlu ütopyaların merkezinde insan varken, gerçekleşmesinden korkulan ütopyaların (korku ütopyaları) merkezinde ise bilim vardır. HUXLEY'in "Yeni Dünyası"nda teknoloji toplumsal ilişkileri düzenleyen tek güçtür. Bu dünyada aileye yer yoktur;evlilik ayıptır ve bütün çocuklar yapay üreme yollarıyla dünyaya gelirler.
Tamamen bilimin denetimi altında bulunan bu yeni dünyada insana ait var olan ne varsa (duygu,düşünce ve sevgiye) yer yoktur. Bu yeni dünyada  bir nevi robot insan modeli yetiştirilir. Bu dünyada "dün"yoktur,yalnızca "şimdi"vardır. Dünümüzün olmadığını düşünebiliyor musunuz? Geçmişte yaşadığımız acı, tatlı, güzel, çirkin ne varsa, aslında olmadığını. Bu, belleğini yitirmek gibi bir şey değil mi? Belleğini yitiren kişi, kim olduğunu, nereye ait olduğunu nasıl bilebilir ki?
 
G.ORWEL'in 1984 ütopyasındaki "Ağabey seni gözetliyor"mottosu,günümüzde "Biri bizi gözetliyor"a dönüşmedi mi? Uydular, İnternet ve Sosyal Medya aracılığıyla özel yaşamın gizliliği diye bir şey kaldı mı? Kalmadı. Yakın gelecekte, kitapta sözü edilen Düşünce Polislerinin de olabileceği ihtimalini gözardı etmemek gerek. Yaşlı gezegenimize "yeni dünya" ismi ne de yakışır! Yaşlı bir vücuda, genç bir yüzün yakıştığı kadar.
                               
                       
Fransız filozof Henri BERGSON,ileri görüşlü davranarak ruhun teknolojik ilerleme ile birlikte mekanikleşebileceği ve bu durumun sosyal varlıklar olarak gelişimimizi etkileyebileceği konusunda uyarıda bulunmuştur. (Bu konu, Ruhbilimcileri ve toplumbilimcileri ilgilendiriyor. Onlar bir hal çaresi bulurlar elbet.)

Sözün kısası,teknolojik gelişmelerin ve bilimin  hayatımızı kontrol etmesine izin  vermeli miyiz yoksa teknolojiyi, bilimsel gelişmeleri biz mi kontrol altında tutmalıyız, insan olduğumuzu unutmadan. Bu sorunun doğru cevabı, galiba "zaman" da saklı. Bekleyip göreceğiz.
         
                    
    
                    .