Sultan Abdülaziz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sultan Abdülaziz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2026 Pazartesi



ABD'NİN TARİHSEL MAYDANOZLUĞU (!)



Tarih okumayı seven bir okur olarak yazmak istemesem de, günümüzde olup biten devletlerarası gelişmeleri neden-sonuç ilişkisi ile düşünüp bağdaştırdığımda, yazmayı adeta bir görev sayıyorum! Doğru mu yapıyorum, emin değilim…

3 Ocak 2026’da ABD askeri kuvvetlerinin, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini yatağından paketleyip hiçbir direnişle karşılaşmadan alıp götürmeleri ve ABD’de yargılanmak üzere hapishanede tutmaları, dünya kamuoyunda şaşkınlıkla karşılanmaktan öteye geçmedi, geçemedi…

Maduro’nun demokrasiyi, hukuku, insan haklarını yok saydığı bir “tek adam” rejimi kurduğu; mafyanın, kaçakçıların ülkede cirit attığı; Venezuela halkının derin bir yoksullukla boğuştuğu; nüfusu 30 milyon olan ülkeden 10 yılda 8 milyon Venezuela vatandaşının göç ettiği belirtiliyor. Ancak Maduro’nun ve ülkesinin bu durumu, ABD saldırısını meşrulaştırmaz. Sonuçta ABD saldırısı, bağımsız bir devletin başkanına yapılmıştır ve kabul edilemez. Görünen o ki Venezuela konusunda; BM çaresiz, AB ülkeleri sessiz kalmış, bazı ülkeler de iki yüzlü davranarak alelacele yapılan bir kınamayla saldırıyı geçiştirmişlerdir.


İşte dünya kamuoyu Maduro’yu ve yatağından alınış biçimini tartışırken, aklıma “Batı ve ABD bunu hep yapıyor” diye kendi tarihimizden yaşanmış üç olay geldi.
İlki, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve her ne kadar ölümü intiharmış gibi gösterilse de aslında öldürüldüğü;


İkincisi, 27 Mayıs 1960 darbesi ve Menderes’in idam edilmesi;


Üçüncüsü ise 12 Eylül 1980 darbesi ile demokrasinin askıya alınması.


Kardeşi Sultan I. Abdülmecid ölünce yerine Osmanlı tahtına çıkan Sultan Abdülaziz (1861–1876), 15 yıl tahtta kalmış; Sultan I. Abdülmecid’in izinden yürümüş ve Osmanlı devlet politikasını değiştirmemişti. Düşünce şuydu:


“Uzak Doğu, Orta Doğu ve Akdeniz bölgesine egemen olan İngiliz ve Fransızlar, Rusya’nın bu bölgelere yayılmasını istemiyorlar. Öyleyse İngiliz ve Fransızların, Rusya’nın buralara yayılmasını önlemek için Osmanlı Devleti’ni ayakta tutup güçlendirmeleri gerekir. Bu durumda Osmanlı ancak İngilizlerin ve Fransızların her istediklerini yerine getiren bir devlet olursa parçalanmayacak ve ayakta kalacaktır. Yaşamasını sürdürmek için gereksindiği her şeyi İngilizlerden, Fransızlardan isteyecektir.”
(Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı / Yeni Osmanlı Tuzağı, 21. Basım, Otopsi.)


Abdülaziz’in Abdülmecid’ten devraldığı bu devlet politikası, yabancılardan borç almak ve bunun karşılığında yabancılara toprak satmaktan ibaretti. Bunun üzerine Sultan Abdülaziz “7 Safer Kanunu”nu çıkarır. Kanun çıkar çıkmaz Yahudiler Filistin’de toprak almaya başlamış; İsrail Devleti’nin temelleri, Sultan Abdülaziz döneminde çıkarılan bu yasayla atılmıştı.


Abdülaziz döneminde devlet, dışarıdan borç bulamadığı takdirde memurların maaşlarını ödeyemez durumdaydı. Daha önce Avrupa devletlerinden aldığı borcun faizini de ödeyemez duruma düşünce, Avrupa, iflasını açıklayan Abdülaziz’e borç vermeyi kesmişti. Bunun üzerine Abdülaziz, Rus Büyükelçisi ile iş birliği yapan Mahmut Nedim Paşa’yı sadrazam yaparak borç almak için Rusların kapısını çaldırmıştı. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Abdülaziz’in Osmanlı Devleti’ni Avrupa yörüngesinden çıkarıp Rusya ile yakınlaşması, İngiliz-Fransızlarca desteklenen bir darbe ile devrilmesine yol açacaktı.


Adnan Menderes, 1955’te ihtiyaç duyduğu büyüklükte dış borcu ABD ve Avrupa’dan alamayınca sinirlenmiş; Sovyetler Birliği’nden borç almaya kalkışmış; 11 Nisan 1960’ta Moskova’ya gideceğini duyurup Kruşçev’i de Türkiye’ye davet ederek Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya davranmıştı. Gazeteciler Cemiyeti toplantısında, “Çin ve Rusya ABD’yi geçecek. Zira ABD tüketimci, ötekiler yatırımcı. Yüzde 30 yatırım yapıyorlar.” şeklinde konuşarak ABD’yi kızdırmıştı. Moskova’ya gideceğini açıkladığı 11 Nisan’dan yaklaşık bir buçuk ay sonra, 27 Mayıs 1960’ta askerî bir darbeyle başbakanlıktan uzaklaştırılmış, tutuklanıp yargılanmış ve idam edilmişti.
Rusya ile yakınlaşma istekleri hem Sultan Abdülaziz’in hem de Adnan Menderes’in sonu olmuştu. Her ikisi de bağımsız bir devletin yöneticileriydi; ama emperyalistlerin yerli iş birlikçileri eliyle içten çökertildiler.


12 Eylül 1980’de ise dış güçlerin parmağı ile bir “sağ-sol çatışması” yaratıldı. Bu durum gerekçe gösterilerek askerî darbe yapıldı ve demokrasi askıya alındı. Hapishanelerde uygulanan işkencelerde onlarca kişi öldü ya da sakat kaldı.


12 Eylül’ün, ABD istihbaratının ülkemizde yaptığı yoğun çalışmalarla gerçekleştirildiğini; İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin, 2011 yılında Bilgi Edinme Yasası kapsamında yapılan bir başvuru üzerine gizliliği kaldırılan 12 Eylül cunta darbesine ilişkin ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerini üç günlük bir yazı dizisiyle yayımlamasından sonra öğreniyoruz.


Bu belgelere göre, 27 Mayıs 1960’tan bugüne yapılan cunta darbelerinin hepsinin ardında ABD başta olmak üzere Batılı güçlerin olduğu zaten bilinen bir gerçekti. Bu konularda epeyce kanıt da mevcuttu. Örneğin 12 Eylül darbesini, 1970’li yıllarda CIA’nın Türkiye Şefi olan Paul Henze, ABD Başkanı Jimmy Carter’a “Bizim çocuklar başardı.” diye haber vermişti. Zaten darbeyi yapan bütün cuntacılar, darbe bildirilerinde “NATO dâhil bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız.” diyerek, kendilerine destek veren dış güçlere bağlılık sözünü en baştan verdikleri için, darbelerin ardındaki Batı desteğini anlamak için başkaca kanıta da gerek yok.


Yazımı uzatmamak için detaya girmiyorum. Konuyla ilgili detaylı bilgi için linki tıklayabilirsiniz:
https://www.setav.org/bizim-cocuklar-basardinin-belgeleri


Adnan Menderes’e Türkiye’de bir din devleti (Adnan Menderes'in 1954 yılında 3 bakanın istifasını alıp kendisini alkışlayan Demokrat Parti grubunda yaptığı konuşmada "Siz isterseniz Hilafeti bile geri getirebilirsiniz, söylemi buna örnektir) kurdurmak isteyen ABD, bunu başaramayınca 27 Mayıs’tan sonra 1965’te yapılan seçimlerde Amerikan yardımıyla seçimi kazanan Adalet Partisi hükümetini kurdurmuştu. Amerikalılar, seçim kazandıran yardımları karşılığında Demirel’den ulus devleti yıkarak yerine bir “Türk-Kürt Federasyonu” kurmasını “rica” etmişlerdi. Başbakan Süleyman Demirel, Amerikalıların bu rica adı altındaki dayatmasını Genelkurmay’a aktardığında askerlerin sert tepkisiyle karşılaşmış ve Amerika’nın kendisinden beklediği federasyon çalışmasını yürütememişti. Dikkatinizi çekmek isterim: Bugünkü Kürt sorununu çözme adı altında Türk-Kürt federasyonu kurdurma isteği, 60 yıl öncesinden dile getirilmiş ve uygulamak için zaman ve zemin kollanmış gibi gözüküyor!


Yazımı uzatmak istemiyorum. Sanırım meramımı anlatabildim. Tarihin tekerrür etmemesi için yaşananlardan ders çıkarmalıyız. Günümüzde şu bir gerçek ki “ekonomik” olarak güçlü olan bir devlet, güçsüz olanı şu veya bu bahaneyle uydusu hâline getirebilir. Ya uydu olmaya razı olursun ya da ekonomiyi güçlendirirsin. Bunun, şu veya bu parti iktidara gelirse şöyle olurdu, böyle olurdu, daha iyi olurdu v.s. demekle hiçbir alakası yok bence…


John Maynard Keynes’in çok beğendiğim şu sözüyle yazımı sonlandırayım:
“İnsanoğlunun temel sorunu, üç değişkeni bir araya getirmektir: Ekonomik verimlilik, sosyal adalet ve bireysel özgürlük.”


Kaynaklar:

- Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı / Yeni Osmanlı Tuzağı, 21. Basım, Otopsi.

- https://www.setav.org/bizim-cocuklar-basardinin-belgeleri


26 Temmuz 2022 Salı

 


KAPLANIN SIRTINDA



Osmanlı İmparatorluğu'nun tahtında oturan hiçbir padişahın kişiliği ve sultanlık yaptığı dönem, 33 yıl tahtta kalan II. Abdülhamid'inki kadar yoğun ve birbirine zıt yorumlara konu olmadı. Kimilerine göre O "Kızıl Sultan"dı, kimilerine göre de "Ulu Hakan." Gerçekte Abdülhamid kimdi?

İşte, Zülfü Livaneli'nin derin bir araştırma yaparak ve II. Abdülhamid'in dönemiyle ilgili birçok kitap okuyarak kaleme aldığı "KAPLANIN SIRTINDA" romanı, II. Abdülhamid'in Selanik'te bulunan Alatini Köşkü'ndeki sürgün yıllarını anlatarak bir ilke imza atıyor. Sultanın kendi deyimiyle, doğar doğmaz kaplanın sırtına koymuşlar onu. Şehzadelerin kaderi bu diye düşünüyor; kaplanın sırtında büyümek. Kaplan gibi muhteşem bir yaratığa egemen olma duygusu, üstünlük, ayrıcalık, tanrılık ama bir yandan da korkuyla mücadele etmek. Korkusuyla mücadele edemediği için "vehm-i hümayun" diye anılmak. Kaderinin bu olduğuna inanıyor sabık sultan.

Romanı okudum ve o döneme ilişkin çok ilginç bilgilere ulaştım. Romanın temeli; II. Abdülhamid ve maiyetinin Selanik sürgünü boyunca özel doktorluğunu yapan Tabip Yüzbaşı Atıf Hüseyin Bey'in hatıratına dayandırılmış. Belirtmeliyim ki, Tabip Yüzbaşı Doktor koyu bir ittihatçıdır. 3,5 yıl süren padişahla olan münasebeti ve sohbetlerinden sonra kafası karışmış ve kafasındaki soruları cevaplayamaz duruma gelmiştir; padişahı tahttan indirmekle doğru mu yaptık gibi soruları.

Livaneli, kitabın başlangıç sayfasında şöyle yazmış: "Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından birisi olan İkinci Meşrutiyet ve Sultan Abdülhamid konusunu ideolojik ve sığ kamplaşmalardan uzak bir biçimde ele alıp, o devrin ruhunu ve zihniyetini yansıtmaya çalıştım." Kitabı bitirdiğimde, o devrin ruhunu ve zihniyetini oldukça gerçekçi ve tarafsız bir şekilde yansıttığını gördüm. Üstelik tahttan indirilmiş sultanın sürgün yıllarına dair pek fazla doküman ve kitap olmadığını düşünürsek,  bence bu kitabı, tarihini öğrenmek isteyen herkes okumalı...

Kitaptan edindiğim bilgileri yazmadan önce, II. Abdülhamid hakkında hatırlatma için kısa bir bilgi vermek isterim. II. Abdülhamid'in babası II.Abdülmecid Tanzimat padişahları dönemini başlatan padişahtır. Abdülmecid, Osmanlı padişahları arasında dört oğlu da tahta çıkmış tek sultandır aynı zamanda. Oğulları sırasıyla; V. Murad, II. Abdülhamid, V. Mehmed Reşad ve Vahdettin'dir. Babası Abdülmecid'in ölümü üzerine tahta çıkan V. Murad ancak 93 gün tahtta kalabilmiş, delirdiği için tahttan indirilmiştir. 1876 yılında anayasayı kabul ve ilan etmek koşuluyla yerine kardeşi II. Abdülhamid getirilmiş. Abdülhamid tahta oturduğunda 93 Harbi diye anılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı başlamış. Harbi gerekçe göstererek kabul ettiği anayasayı rafa kaldırmış, meclisi kapatmış. İşte bundan sonra 33 yıl sürecek "İstibdat Dönemi" de başlamış. Sultan Abdülhamid, Osmanlı mülkünü korkular, endişeler ve jurnallerle yönetmiştir. 

II. Meşrutiyetin ilanından sonra, meşrutiyete karşı olan yobazlar tarafından İstanbul'da 13 Nisan 1909'da büyük bir ayaklanma çıkarıldı. Bu ayaklanmanın II. Abdülhamid tarafından tertip edildiği ve desteklendiği söylenmektedir (Livaneli'nin kitabında sultan bunu kesinlikle reddetmektedir.) Ayaklanma Rumi takvime göre 31 Mart 1325'te başladığı için "31 Mart Vakası" diye anılmaktadır. Bu büyük ayaklanmayı Selanik'te bulunan 3. Ordu'ya mensup subayların oluşturduğu Hareket Ordusu bastırır ve II. Abdülhamid tahttan indirilerek 28 Nisan 1909'da trenle Selanik'e sürgüne gönderilir. Osmanlı tahtına kardeşi Reşad çıkarılır. Padişaha Mehmed adını İttihatçılar koyar; büyük dedesi Fatih Sultan Mehmed'e atfen,  imparatorluk için yeni ve güzel bir başlangıç olsun diye. Ve padişah V. Mehmed Reşad olarak tarihe geçer.

Kitapta Yer Alan İlginç Bilgiler:

- Selanik'te bulunan Alatini Köşkü'nde ailesiyle birlikte sürgünde bulunan  Abdülhamid ve ailesinin (hizmetkarları dahil) köşkün bahçesine çıkması, panjurları açması, balkona çıkması, imparatorluk ve dünya gündeminden en ufak bir haber alması yasaktı. Çok sonraları, kendisinden sorumlu kumandana yalvar yakar balkona çıkış izni alabilmişti. Sürgündeki hayatı katıksız ev hapsi idi. 

- Harpten(savaş) nefret ederdi. Anlaşmazlıkların siyasetle çözülmesinden yanaydı. Kendisiyle övündüğü pek çok yön vardı ama en çok bu özelliğini severdi.

- Yabancı gazetelerde sık sık Abdülhamid için vehm-i hümayun (Emperyal Paranoya) ifadeleri kullanılırdı. Ona göre ise, kralların, imparatorların suikasta uğradığı, öldürüldüğü bir devirde, kendi hayatıyla ilgili endişe duymasından daha doğal ne olabilirdi?

- Suikasta uğramak korkusundan olsa gerek Dolmabahçe Sarayı'ndan ayrılarak, saltanatı boyunca çevresi yüksek duvarlarla çevrili Yıldız Sarayı'nda ikamet etti. Tahtta kaldığı 33 yıl boyunca "Cuma Selamlığı" haricinde hiç dışarı çıkmadı. 

-Yıldız Sarayı'nın çevresine göletler, köşkler, hayvanat bahçesi yaptırdı. Opera dinlemeyi sevdiği için bir de opera salonu yaptırarak İtalyan opera sanatçılarını saray kadrosuna aldırdı. Gecenin bir yarısı da olsa, sanatçıları huzuruna çağırtıp opera dinlerdi. 

- Zehirlenme tehlikesine karşı, kahveyi iki ayrı fincandan, suyu mühürlenmiş şişelerden içerdi. Ağzına kimsenin dokunmaması için ağrıyan dişini kendi çekerdi.

- Selanik'e, İstanbul'dan gönderilen yüksek rütbeli subaylar ve memurlar teker teker suikasta uğradığı için halk arasında "yürek Selanik" deyimi yaygındı.

- Abdülhamid'e "Kızıl Sultan" (Le Sultan Rouge) lakabını Albert Vandal adlı bir Fransız takmış, genç subaylar da nefret ettikleri padişah için söylenen bu lakabı benimsemişlerdi.

- Ünlü şairler ise Abdülhamid'i baykuşa benzetiyorlardı; Ermenilerin Cuma Selamlığında sultana yaptıkları suikastın başarısız olmasına da üzülmüşlerdi. Öyle ki, Tevfik Fikret'in  padişaha yapılan suikastın başarısız olmasına ağıt yaktığı "Bir Anlık Hatırlama" şiiri kulaktan kulağa fısıldanıyordu.

- Mehmet Akif gibi kalbinden imanı eksik etmeyen, kendisini din ü devlet, mülk ü millete adamış bir şair bile Padişah'ı "Kızıl Kafir" diye niteliyor, Yıldız'daki baykuş dediği Abdülhamid için "iblisin ruhu" olduğunu söylüyordu.

- Abdülhamid, büyük burnunu hiç sevmediği için  bu saplantısı nedeniyle "burun" kelimesini uzun yıllar yasakladı. İmparatorluk dahilinde kimse burun diyemez, hiçbir yazar gazeteye böyle bir kelime yazamazdı.

- Abdülhamid'in kardeşleri Murad ve Reşad isimleri de ağza alınamazdı. 33 yıl boyunca bu iki isim unutulmuş, kimse çocuğuna bu isimleri koyamamıştı. Olanlar da değiştirilip var olan Murad isimleri Mirad'a, Reşad isimleri de Neşed'e çevrilmişti.

- Ayrıca, Murad ve Reşad kardeşlerini çağrıştıracağı için "kardeş" kelimesi, Avrupalıların Osmanlı İmparatorluğu için söyledikleri "hasta adam" sözünü hatırlatacağı için de "hasta" sözünü kullanmak da sakıncalıydı. Dinamit, isyan, sosyalizm, nihilizm kelimeleri de herhangi bir metinde geçemezdi.

- Kendisi için birçok sıfat  ve hitap şekilleri kullanılmıştı; "sultan, zat-ı şahane, hünkar, ulu hakan, imparator, halife-i ruy-i zemin (yeryüzü halifesi), emirilmüminin (müminlerin emiri), bave Kurdan (Kürtlerin babası), Pinti Hamid, Kızıl Sultan, Yıldız'daki baykuş, müstebit, zalim ve tahttan indirildikten sonra da hakan-ı mahlu (hal edilmiş hakan) gibi sıfatlar.

- Çok titiz olduğu ve hastalanmaktan korktuğu için  Atkinson marka kolonyasını yanından hiç ayırmazdı. Günde bir şişe kolonya tüketirdi. Kolonyayla sürekli ellerini dezenfekte ederdi. Sultanın huzuruna çıkan kulların,  sultanın eteklerini öpmesi zorunlu bir gelenekti ancak hastalık kaparım korkusuyla, eteklerini değil tahtının kolundan uzattığı ipi öptürürdü.

- Kuduz aşısını bulan Fransız mikrobiyolog ve kimyager Louis Pastör'e, çalışmalarında kullanmak üzere on bin frank ve bir Mecidiye Nişanı vermişti. Pastör'den destek isteyince Mösyö Pastör de sağ kolu olan Mösyö Şantimes'i İstanbul'a göndermişti. Mösyö Şantimes İstanbul'da bir kuduz hastanesi kurmuştu. Sultan, bulaşıcı hastalıklardan korktuğu için bulaşıcı hastalıklarla mücadele konusunda oldukça başarılıydı.

- Sultan Abdülhamid'i tanıyan siyasetçiler O'nun, dünyanın en kurnaz ve sinsi adamı olmasının yanı sıra zeki ve hesaplı olduğunu söylerlerdi. Osmanlı mülkünde çıkan isyanları bastırmak için milletleri birbirine düşürmek, imparatorluğu korumak adına ne gerekiyorsa onu yaptığından dolayı.

- Anadolu'da İslam'ın koruyucusu olarak sağlığına dua edilen halife, bir Avrupa kültürü hayranıydı. Operaya bayılırdı. Piyano çalardı.

- Abdülhamid, tahttan indirilip Selanik'e sürgüne gönderildiğinde yetmiş yaşındaydı. Yaşla birlikte öldürülme korkusu ve endişeleri de artmıştı. Özel doktoruna bile güvenmiyordu. Yıllar geçtikçe ve doktorla sohbet ettikçe güven duymaya başlamıştı.

- Genç bir şehzadeyken "baba" diye hitap ettiği Rum Sarraf Zarifi Baba'nın öneri ve yardımlarıyla, kazandığı her bir kuruşu biriktirip değerlendirmişti. Kişisel serveti çok fazlaydı. II. Meşrutiyetin ilanından sonra kurulan yeni hükümet, sultana ait olan  imparatorluğun çeşitli bölgelerindeki milyonlarca dekar kişisel arazisini elinden almış, parasına ve tahvillerine el koymuştu. Yıldız  Sarayı'nda el konulan akıl almaz sayıdaki değerli mücevherler ise Paris'te bir müzayede de, rekor kırarak satılmıştı.

- Konstantiniyye'nin (İstanbul) fethini kutlamak için kendisine izin almaya gelen bazı Müslüman ileri gelenlerin bu isteğini reddetti. Ve şöyle dedi: "Hayır. Katiyen kabul etmem. Böyle bir fetih şenliği Müslüman tebaamı sevindirir ama Rum tebaamı üzer."

- Babası II. Abdülmecid ve amcası Sultan Abdülaziz zamanında dünyanın en büyük ikinci deniz gücü olan Osmanlı donanmasını, paranoya yüzünden Haliç'te çürütmüş, Osmanlı denizlerini savunmasız bırakmıştı.

-  Avrupa'da bulunan ve  Çarlığı yıkmaya çalışan iki Rus lider Lenin ve Troçki, ayrı ayrı zamanlarda Abdülhamid'i, Rus Çarı Nikola'dan daha akıllı bulduklarını belirten yazılar yazmışlardı.

- Büyük dedelerinin iki kez kuşattıkları halde almayı başaramadıkları Viyana'da dünyaca ünlü besteci Yohan Straus, Sultan Abdülhamid'e ithaf ettiği "Doğu Masalları" adlı bir eser yazmıştı ve bu eser kültür başkenti Viyana'da sergilenmişti. Bunu duyan Sultan Abdülhamid, besteciye bir nişan ve bir miktar altın göndermişti.

- Sultan Abdülhamid, beş vakit namaz kılar, İslam'a son derece hürmet ederdi. Öte yandan da imparatorluktaki bira ve rakı fabrikalarına izin vermiş, hatta ilk genelevi açtırmakta sakınca görmemişti.

- Yabancı dillerden çok sayıda çeviriler, alafranga saat düzenine geçmeler (bunun için saat kuleleri inşa ettirmiş. Ahali bu saati görüp alışsın diye), kadınlara çarşafı yasaklamalar hep onun eseriydi.

- Saltanatı boyunca "İngiliz'den ve fareden korkulur" derdi. Ve bu korkusunu şöyle açıklardı: Fare, insan uykudayken burnunu, kulağını kemirirdi, insanın ruhu bile duymazdı. Çünkü kemirmeden önce yiyeceği organı üfleyerek uyuştururdu. İngiliz de böyleydi işte, bir yeri almayı kafasına koyduysa, şeytanın aklına gelmeyecek metotlarla çalışır, ne pahasına olursa olsun amacına ulaşırdı. Bu arada kurban hiçbir şey hissetmezdi. Ta ki iş işten geçene kadar.

- İstanbul'daki ilk bira fabrikası Abdülhamid'in saltanatı sırasında ve özel izniyle Bomonti kardeşler tarafından, Selanik'te ise Alatini kardeşler tarafından kurulmuştu. O devirde biranın bedeni güçlendirici etkisi olduğuna inanılıyordu. Az ve ölçülü içki içen Sultan, rom ve bira içerdi.

- Osmanlı tahtında oturan padişahlardan ilk kez yurt dışına (Fransa ve İngiltere) giden Sultan Abdülaziz'di. Yurt dışı gezisine, genç şehzadeler; Murad ve Abdülhamid'i de götürmüştü. Şehzade Murat (V.), tam bir Avrupalı gibi yetişmişti. Kraliçe Victoria, şehzade Murad'ı çok beğenmiş ve söylentiye göre İngiliz Hanedanı'ndan biriyle evlendirmek istemiş. Evlilik gerçekleşmemiş ama yurt dışı gezisinden sonra Şehzade Murad "mason" olmuştu. Amcası, Abdülaziz'in intiharından sonra da V. Murad olarak tahta çıkmış ancak 93 gün tahtta kalabilmişti. Sultan Abdülhamit, amcasının intihar ettiğine inanmamış, V. Murad'ın tahta çıkması için işin içinde İngiliz parmağı olduğundan kuşkulanmıştı.

- Sabuk Sultan, Amerika iç savaşında Vaşington'u destekleyen amcasına Başkan Abraham Lincoln'un teşekkür mektupları gönderdiğini ve bu mektupların arşivde bulunduğunu söylemiştir Tabip Yüzbaşı Doktora.

- Sultan Abdülhamid'in en büyük sırrı, genç bir şehzade iken Pera'da  bir mağazada gördüğü ve görür görmez aşık olduğu Belçika vatandaşı olan Flora Cordier ile yaptığı gizli evlilikti. Evlendikten sonra Flora ile beraber gözlerden uzak Tarabya'daki köşkte yaşıyorlardı. Ancak mutlulukları kısa sürdü. Bir gün Mithat Paşa ile arkadaşları gelip biraderi V. Murad'ın aklını oynattığı için tahttan indirilmesine karar verildiğini ve kendisini padişah yapmak istediklerini (anayasa yapmak şartıyla) söyleyince bir karar vermek zorunda kaldı; padişah olursa Flora'dan ayrılacaktı mecburen. Çünkü o özgür bir kadındı hareme girmezdi ve dinini değiştirmezdi. Bunu biliyordu. Padişah olmayı kabul ederse de Flora'dan ayrılacaktı hem de ebediyen. Aşkından vaz geçip, sultan olmayı seçti. Ve kalbi kırık Flora Cordier de Belçika'ya geri döndü.

- Balkan Harbinde Yunan ordusu Selanik'e yaklaşınca ve Selanik'in düşeceği anlaşılınca sabık sultan ve maiyetini İstanbul'a götürmek üzere Alman İmparatoru Wilhelm'den istenen yardım sonucu Loreley yatı gönderildi. Bu yatla sultan ve ailesi  İstanbul'a sağ salim ulaştılar. Ve eski saray Beylerbeyi'ne yerleştirildiler. Yine ev hapsinde ve tutsaktılar. Yıl 1912 idi.

- Abdülhamid kalan ömrünü Beylerbeyi Sarayı'nda geçirdi. 10 Şubat 1918'de öldü. Cenazesi büyük bir kalabalıkla kaldırıldı ve dedesi II. Mahmud'un türbesine gömüldü.

- Abdülhamid sürgüne gönderildiğinde kendisine ve ailesine bakmak üzere görevlendirilen Doktor Atıf Hüseyin, padişah İstanbul'a getirildikten sonra Beylerbeyi Sarayı'nda da vefatına kadar Sultan'a bakmaya devam etti. Sürgün yılları boyunca Abdülhamid hakkında günlük tuttu. Tamamı on iki defter olan bu günlükler dönemle ilgili muazzam bilgi kaynağıdır (yazarın notu).


Bu yazıyı hazırlarken yararlandığım kaynak:

Livaneli, KAPLANIN SIRTINDA "İstibdat ve Hürriyet", İNKILAP 95. yıl.