Mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2019 Cumartesi



GÜMÜŞ SİKKE ÜZERİNDE YAŞATILAN AŞK
Gürcü Hatun




Tarihe geçmiş aşklara "büyük aşk" deniyor; bu aşkları yaşayan kişiler "büyük" oldukları için herhalde.  Eğer aşık olan bir kral, kraliçe, prens, prenses, imparator, imparatoriçe, padişah ya da sultan ise bunların aşkı da büyük oluyor.  Çünkü sosyal gerçekler fiziksel gerçeklerden daha önemlidir. Büyük aşklar sadece yönetenler için değil dünyaca ünlü ressam, yazar, şair, heykeltraş, besteci veya müzisyenler için de geçerli. Sıradan insanların aşkları da kendileri gibi sıradan olur varsayımından yola çıkarsak, ünlü olmayan birinin aşkını kim, niçin merak etsin ki? 

Tabii aşklar büyük olunca, aşkını ifade etme biçimi de görkemli ve azametli olmalı; duyan, gören herkes bu aşka imrenmeli, saygı duymalı. Öyleki, devlet yıkıldıktan, faniler dünya değiştirdikten ve zamanın üstünden yüzyıllar geçtikten sonra da "bu büyük aşk" anılmalı ve insanların zihinlerinde yaşamalı. Kısacası, bu büyük aşka ölümsüzlük gömleği giydirmeli. Ama nasıl? Kimi aşkı uğruna Tac Mahal gibi anıt mezar yaptırmış, kimi sevdiği şarkıcı ölünce adını yaşatmak için Japonya'da  John Lennon Müzesi açmış, kimi Kral VIII. Edward gibi aşık olduğu kadınla evlenebilmek için tahttan inmiş, kimi  Paris gibi aşkından  vazgeçmemek adına  savaşa neden olmuş.

Ama öyle biri var ki, aşkı uğruna gelenekleri, dini yasakları bir kenara bırakmış. Ulemanın karşı çıkmasına ve yönetimi altındaki halkın ne diyeceğine aldırmaksızın o güne dek hiçbir Türk ve İslam Sultanı'nın yapmadığını yapmış. Aşık olduğu kadının yüzünü gümüş sikkeye bastırmış. Üstelik kadının kendisini hiç sevmediğini bildiği halde.




Bu sultanın kim olduğunu merak ettiniz değil mi? İlk kez okuduğum bu bilgiye ulaştığımda böylesine cesur, aşık sultanı takdir ettim ama kitabı bitirdiğimde, sultanla ilgili aklımda birçok soru vardı? Üzerinde en çok düşündüğüm sorulardan biri şu oldu; 1243 yılında Kösedağ'da Moğollarla yapılan savaşta, sultan mağlup olacağını anladığında, savaş meydanından arkasına bakmadan kaçmasaydı, ölene kadar çarpışsaydı tarihin seyri nasıl olurdu? Ve Anadolu Selçuklu Devleti, tarih sahnesindeki yerini uzun süre muhafaza edebilir miydi? Elbette, bu soruların cevabını veremeyiz. Çünkü tarihi olaylar o günün şartlarına, yer ve zamanına, neden ve sonuç ilişkisine göre incelenir. Olayların objektif olarak değerlendirilmeleri de şarttır.

İşte merak ettiğinizi tahmin ettiğim bu sultanın adı, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'dir. Veziri Saadettin Köpek tarafından zehirlenerek öldürülen Anadolu Selçuklu Devleti'nin ünlü sultanı Alaaddin Keykubat'ın oğlu Gıyaseddin. Babası ölünce tahta çıkan Gıyaseddin , zalimliğiyle ünlü Gürcü Kraliçesi Rusudan'ın kızı Prenses Tamara ile genç yaşında evlendirilir. Bu evlilik siyasi olsa da Gıyaseddin karısını görür görmez ona aşık olur. Tamara çok güzeldir ama onun tek aşkı Tanrı'ya olan aşkıdır. Dünyevi meselelerle ilgilenmez. Ülkesinden gelirken kendi papazlarını da yanında getirmiştir. Çünkü kayınpederi Alaaddin Keykubat ölmeden önce Tamara'nın annesi Rusudan'a söz vermiştir;kızı Ortodoks Hristiyan inancını özgürce yaşayacaktır ve dinini değiştirmesi için kendisine  baskı yapılmayacaktır. Tabii babası tarafından verilen bu söz, Sultan Gıyaseddin'in karısı Tamara'ya  karşı sevgisi, aşkı azalana kadar geçerli olacaktır.

Tamara, sultanın tebaası tarafından sevilince "Sultan Tamar" olarak  değil, "Gürcistanlı sultan" manasında "Gürcü Sultan" olarak anılmaya başlamış. Karısının böyle anılması hoşuna giden sultan, birlikteliğini mühürlemek için Gürcü Sultan'ın yüzünü tasvir eden bir sikke darp ettirmeye karar vermiş.

Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, bu kararını bildirmek üzere divanı toplamış. Divan üyeleri sultanın kararına karşı çıkmışlar, şu gerekçelerle;
-Öncelikle adetlerimize aykırıdır.
-Sizin gücünüz ve hakimiyetinizi temsilen Hanım Sultan'ın bir eşya üzerinde tasvir edilmesi düşmanlarınız tarafından bir zayıflık göstergesi olarak algılanabilir.
-Yüce dinimiz insan tasvirini yasaklamıştır.

Divandan istediği sonucu alamayan sultan, divan üyelerinin ve sadık kullarının darp ettireceği sikkeye karşı dirençlerini kırmak için akıllıca bir yol bulur; paranın bir yüzüne Acem hükümdarları tarafından kullanılan bir motif koydurtacaktır. Bu motif, bir aslan figürü ve arkasında insan yüzlü güneş olacaktır. Çünkü "Arslan ve Güneş yani Şir ve Hurşit motifi Fars şairi Nizami'nin anlattığı gibi İran Hanedanı Hüsrev'in hanımı Şirin'e olan aşkını temsil eder."

Gümüş sikke bastırılır ve piyasaya sürülür. Paranın bir yüzünde arslan ve arkasında güneş figürü vardır ve güneşin yüzü Gürcü Sultan'ın yüzünün tasviridir. Diğer yüzünde ise "İnananların emiri, El-Müstansir Billah" yazmaktadır. Ve kimse de karşı çıkmamıştır bastırılan sikkeye.

İşte hikaye böyle. Aradan sekiz yüz yıl geçmesine rağmen, toprağın derinliklerinden çıkarılan bu gümüş sikke(dirhem) Sultan II.Gıyaseddin Keyhüsrev'in karısı Gürcü Sultan'a olan aşkını anlatıyor ve hatırlatıyor bizlere. O bir sultandı ama öncelikle insandı ve insana dair her şey onun için de geçerliydi...



Notlar: 
-Okuduğum kitapta, tarihimizde Anadolu Selçuklu Devleti olarak anılan devletin adı, Rum Selçuklu Devleti olarak geçmektedir. Bu konu, tarihçileri ilgilendirmektedir.

-1237 ile 1246 yılları arasında hükümdarlık yapan II. Gıyaseddin Keyhüsrev, yavru iken alıp beslediği ve çok sevdiği aslanı tarafından Alanya Kalesi'nde parçalanarak öldürülmüştür. Sultanın ölümünün ardından Gürcü Sultan, Mevlana'nın müritlerinden olan ve dönemin güçlü komutanı Muineddin Süleyman ile evlenmiştir. 

-Karısı Gürcü Sultan, Sultan Gıyaseddin'in isteği üzerine dinini değiştirip Müslüman olmuştur. Ancak kocasından uzak olmak ve dinin baskısından kurtulabilmek için Konya'da bulunan Mevlana ile tanışmış, onun en yakın müritlerinden biri olmuştur.

-Mevlananın ölümünden sonra, Gürcü Sultan tarafından yaptırılan Mevlana Türbesi (Kubbe-i Hadra) yeşil türbesiyle birlikte , günümüzde de ziyaretçilere açıktır.




Kaynak Kitap:
GÜRCÜ HATUN, Gisele Durero-Köseoğlu.(Çeviren:Burçak Targaç, GİTA, 440 sayfa)

Görseller Google'dan alınmıştır.



10 Nisan 2017 Pazartesi




ÖMER HAYYAM'IN RUBAİLERİYLE AYNI TEŞBİHİ YAPAN DÜŞÜNÜRLERİN SÖZLERİNİ KARŞILAŞTIRMA





Okuduğum kitaplarda altını çizdiğim ya da kitap köşesine düştüğüm notları zaman zaman okurum. Ömer Hayyam kitabını yeniden okurken, Hayyam'ın rubailerinin yanına diğer düşünürlerin benzer sözlerini - tabii zihnimde çağrışım yapanları yazmış olduğumu fark ettim.(Belleğimin gücü kendini göstermiş demek ki.) Ve bu karşılaştırmaları yazmaya karar verdim.

Ben, sözleri karşılaştırırken, kronolojik olarak sözü önce söyleyen kişinin kaynak olduğunu düşünürüm, doğal olarak. Bu nedenle aşağıda yazacağım sözlerin kime ait olduğunu yazdıktan sonra, o düşünürün doğum ve ölüm tarihlerini de yazacağım ki yorum yapabilesiniz. Ve yorumunuza katkı sağlayabilecek Ömer Hayyam'ın yaşadığı dönemle ilgili şu bilgiyi de eklemeliyim:

"Hayyam'ın yaşadığı dönemde İran'da birisi eski İran inançlarından, Zerdüşt dininden, öteki de yeni yaygınlaşan İslam düşüncesinden kaynaklanan iki düşünce ve şiir anlayışı vardı ve birbirleriyle çatışıyorlardı. İslam düşüncesi şeriata, eski İran inanışları ulusal ve tarihsel geleneklere dayanıyordu. Şiirde eski İran inanışlarının başlıca kaynağı, Firdevsi'nin Şehnamesi'ydi. Eski İran inançlarını, söylencelerini, geleneklerini konu alan bu yapıtın temelini, Zerdüşt'ün kişiliğinde biçimlenen çoktanrıcılık oluşturuyordu. İslam düşüncesinin beslendiği görüşlerse, Farabi, İbni Sina gibi aydınlar aracılığıyla bir felsefeye, tasavvuf öğretisine dönüşmüştü. Hayyam, bu düşünürlerden öğrendiklerini yeni bir yaşama anlayışıyla (rubaileriyle) şiirleştirmiş ve sergilemeye çalışmıştır.

Hayyam'da, Eski Anadolu-Yunan felsefesinden, özellikle Epikuros'un yaşama  anlayışından izlerin ve bilimsel çalışmaların etkisi ve katkısı şiirlerinde görülmektedir. Bu çalışmalarla, Hayyam, akılla ve algıyla kavranılan bir evrenin gerçekliği sorunuyla karşı karşıya gelmiş, bu nedenle de şiirlerinde odak konu, ahiret denilen öteki dünya olmamış, içinde görülen, bilinen, tanınan, duyularla kavranan bir evren olmuştur. Evrene gerçekçi bir açıdan bakan Hayyam için yaşamın amacı, mutlu olmak, her türlü inançtan, gelenekten, bağnazlıktan kurtulmak olmuştur. Şiirlerinde de bu izler asıl olmuş ve sevgi, mutluluk, hoşgörü, dostluk, özgürlük, barış ve insanın sorunları şiirinin belkemiğini oluşturmuştur." (Öner Yağcı / Hayyam'la Sürdürmek Aydınlığı, Ömer Hayyam, s: 141)

Hayyam'ı yorumlarken dikkate almanız gereken küçük bir not daha eklemeliyim. Yani kim kimden etkilenmiş anlamanıza yardımcı olabilir diye. Edward Fitzgerald'ın 1859 basımı kitabıyla birlikte tüm Batı dünyası Ömer Hayyam'ı tanımıştır. Ya Doğu dünyası? Hayyam rubailerini ve eserlerini Farsça yazdığına göre, Doğu'da zaten biliniyor, tanınıyordu. 

*******
"Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz
 Kuklacı felek usta, kuklalar da biz.
 Oyuna çıkyoruz birer ikişer;
 Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz."

 Ömer Hayyam (D: 18 Mayıs 1048 - Ö: 4 Aralık 1131)


"Bütün dünya bir sahnedir...
 Ve bütün erkekler ve kadınlar
 sadece birer oyuncu...
 Girerler ve çıkarlar.
 (...)"

 W. Shakespeare (Doğum tarihi bilinmiyor. Vaftiz: 26 Nisan 1564 - Ö: 23 Nisan 1616) "Nasıl Hoşunuza Giderse Oyunu, 3. Bölüm, 7. Tragedya


*******

"Bilimin ışığından ben hiç yoksun kalmadım
 Aklımın yetmediği çok az giz kaldı sandım
 Yetmiş iki yıl gece gündüz düşündüm durdum
 Sonunda şunu bildim, hiçbir şey bilmiyordum."

 Ömer Hayyam


"Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir."

 Sokrates (D: M.Ö. 469 - Ö: M.Ö.399)


*******

"Benim varlığım senin yaptığın bir nakış,
 Türlü garip renklerini hep senden almış
 Kendimi düzeltmeye nasıl varsın elim
 Senden güzelini yapmak bana mı kalmış"

 Ömer Hayyam


"Hayat bir parça nakış işlemesine benzetilebilir. Hayatının ilk yarısındaki herkes işlemenin ön tarafını görür, ikinci yarısında ise tersini. İkincisi o kadar güzel değildir, ama daha öğreticidir, çünkü iplerin birbirine nasıl bağlandığını görmemizi sağlar."

Arthur Schopenhauer (D:22 Şubat 1788 - Ö: 21 Eylül 1860)
Irvin Yalom - Bugünü Yaşama Arzusu, Scopenhauer Tedavisi)


*******

"Sen sofusun, hep dinden dem vurursun
 Bana da sapık, dinsiz der durursun
 Peki, ben ne görünüyorsam oyum
 Ya sen? Ne görünüyorsan o musun?"

 Ömer Hayyam


" (...)
 Ya olduğun gibi görün
 Ya da göründüğün gibi ol"

Mevlana Celaledin-i Rumi (D: 30 Eylül 1207 - Ö: 17 Aralık 1273) Mevlana'nın Yedi Öğüdü Şiiri.



"Kim için bu yerler gökler? Bizim için.
 Biz görüş cevheriyiz akıl gözünün
 Evren bir yüzük gibiyse çepeçevre
 İnsan, taşında bir nakış o yüzüğün."

 Ömer Hayyam


"Niye kederlenirsin?
Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz. Yüzük olmak dileyen taş, ezilmeyi, yontulmayı göze almalıdır."

Mevlana (Prof. Dr. Nevzat Tarhan - Mesnevi Terapi)



********

"Bu kokulu güller yoktur, ben olmayınca,
 Yoktur bu kırmızı dudaklı güller de.
 Yoktur bu tadı, kokusu güzel şaraplar da
 Ben düşündüğüm sürece vardır bu dünya."

 Ömer Hayyam


"Düşünüyorum, öyleyse varım. (Cogito, ergo sum.)"

 R. Descartes (D: 31 Mart 1596 - Ö:11 Şubat 1650)


*******

"Yaşadığın anın değerini bil
 Ve zamanını hoşça geçirmeye bak
 Çünkü geçmiş bir hiç olmuştur
 Geleceğin de ne olacağı belli değildir."

 Ömer Hayyam


"Carpe diem (Anı yaşa), Latin edebiyatının ünlü ozanı Horatius'un bir dizesinde geçen gününü gün et, zamanın tadını çıkar, günü yakala, anı yaşa veya günü yaşa gibi anlamlardaki özdeyiş. Bu sözün çok geçtiği Ölü Ozanlar Derneği filminde "Sadece bir tane hayatınız var ve şimdi yapmayacaksanız da ölünce mi yapacaksınız*" ifadeleri ile anın değerinin bilinip ona göre hareket edilmesi gerektiği anlatılıyor." (tr.wikipedia.org)

Hayyam da şöyle der: "Yaşadıklarınızı bir daha yaşamayacaksınız, belki o kadar da yaşamayacaksınız, öyleyse salın kendinizi zamana."


Kendimizi zamana salmak mı? "Öğretirken öğrenmeli, öğrenirken öğretmeli" düşüncesinin bilinçli ve dirençli savunucusu Hayyam'ın şu rubaisi, kendimi zamana salmamı engelliyor. :)

"Dünyada bir gün bile özgür olmuş değilim,
 Yaşamdan bir an bile tad almış değilim,
 Şu dünyada ömrümce hep öğrenci idim,
 Hala da işimin ustası olmuş değilim."


Eğer, Ekrem Ataer'in Besteleriyle ÖMER HAYYAM (Kaynak Yayınları) kitabını okumasaydım ve güzel müziğini dinlemeseydim bu yazı yazılmayacaktı. Kitabı okurken, sayfa kenarlarına almış olduğum notlardan böyle bir karşılaştırma yapma fikri geldi aklıma. Fikir tamamıyla bana ait ve yazımda adı geçen kitapların hepsini okudum, çok beğendim. Ömer Hayyam'ın rubailerinin tamamını Ekrem Ataer'in kitabından aldım. Hayyam'dan bugüne kalan iki yüz rubai (gerçekten kendisine ait olan) detaylı incelense, daha çok karşılaştırma yapılacak bilgilere ulaşılır sanırım. Benim ki sadece bu kitapla sınırlı kaldı. Kim bilir, belki bir gün bu konu(karşılaştırma) üniversitelerin edebiyat fakültelerinde ve filolojilerde tez konusu yapılıp derinlemesine incelenir. Hayyam bunu fazlasıyla hakediyor çünkü.



Not:
Genellikle, güzel ülkemde filozofla felsefe profesörü aynı tutulur. Oysa, filozof, düşünce üretir, profesör ise üretilen bu düşünceleri öğretir, irdelenmesini sağlar. Yani her felsefe profesörü, filozof değildir. Bazen bu iki kavramın karıştırıldığına tanık olmuşumdur. Söz  filozoflardan açılmışken sevdiğim, düşüncelerinden etkilendiğim filozof ve düşünürlerin isimlerini de yazayım bari. Bu filozoflar: Ömer Hayyam, Halil Cibran, Jean-Jacques Rousseau, Arthur Schopenhauer, Seneca ve Montaigne'dir. A.Schopenhauer, Seneca, Montaigne ve Ömer Hayyam' la ilgili daha önce yazdım. Sırada Halil Cibran var, yazılmayı bekleyen. :) 






28 Aralık 2015 Pazartesi




2016: DÜŞÜNCE ÜRETECEĞİNİZ BİR YIL OLSUN.


"Ne düşünüyorsun, Karadeniz' de gemilerin mi battı?" Düşünceli görünen ya da düşünen birine bu soruyu soran kişiye rastlamışsınızdır muhakkak. Hatta bu soruyu soran kişi siz bile olabilirsiniz. Tabii o kişi yakınınız veya arkadaşınızsa. Ben de sormuşumdur, düşünceli olan arkadaşıma onu kara kara düşünmeye iten nedeni anlayabilmek ve yardımcı olabilmek için. Tamamen iyi niyetli olsa da bu soru, öyle gözüküyor ki, ancak maddi bir kayıp olduğunda düşünüleceğini kanıksatıyor bizlere. Oysa, insan zihni her konuda düşünebilir ve düşünmenin sınırları yoktur.  Zihin düşündüğünde ise ürettiği meyve düşüncedir. Bu meyvenin lezzetli ve olgun olması ise bizim düşünmemizin sağlıklı olmasıyla yakından ilgilidir. Pozitif, olumlu şeyler düşünürsek, düşüncelerimiz ve ona bağlı davranışlarımız da olumlu olur. Negatif, olumsuz şeyler düşünürsek, düşüncelerimiz de  negatif olur.
Mevlana şöyle demiştir:

Kardeşim sen düşünceden ibaretsin

Geriye kalan et ve kemiksin

Gül düşünürsün, gülistan olursun

Diken düşünürsün, dikenlik olursun

Dış dünyanın zihnimize yansımasıdır düşünceler. Fikirlerimizi oluştururken sadece kendi görüşlerimiz etkili değildir; çevremizdekilerin ne dedikleri, bunu nasıl algıladığımız da etkendir bu oluşumda. 
Olumlu ya da olumsuz olsun insan kendinde bir şeyin olduğuna inanırsa, bunu başkalarına yansıtacak şekilde davranır. Başkaları da onu yansıttığı davranışlarıyla tanır, ona göre davranır ve sonunda  kişinin kendisi de buna inanır. Düşünceleri gerçek olur. Şimdilerde buna "spiritüel" deniliyor yani insanın kendi potansiyelinin farkına varması, düşünceleriyle yaşamını şekillendirebileceğini öğrenmesi. Bir nevi Neo-Kadercilik yani. Ve bu konuda yazılan "The Secret" gibi kitaplar dünya kitap listelerinde en çok satanların ilk sırasında yer alıyor. Öyleki bu kitaplar, diğer kitapların satış grafiğini gerilerde bırakıyor. Aslında spiritüel kitaplardaki formül basit: Evrene düşüncelerinle pozitif enerji gönder, yansıması(geri dönüşü) pozitif olsun. Buda' nın dediği gibi; "Bizler, ne düşünüyorsak oyuz. Dünyamızı düşüncelerimizle inşa ederiz."

Bilinçli ya da bilinçsiz olsun kendimizi nasıl görürsek, başkaları da bizi öyle görür ve sonunda öyle olduğumuza kendimiz de inanırız. Nasıl olmak istediğimize ve nasıl göründüğümüze kendi düşüncelerimiz neden olur. Tabii başkalarının bizim hakkımızda söyledikleri de etkili olur.  Anadolu' da kullanılan "Bir kişiye  kırk gün deli derseniz, deli olur." söyleminin mantalitesi de bu değil midir?

Ve son olarak, Oscar Wilde' ın bir kadın hakkında söylediği "Çok güzelmiş gibi davranıyor. Cazibesinin sırrı burada." sözü, düşüncelerin davranışlara dönüşmesinin güzel bir örneğidir.

Kısacası, inandığımız, düşündüğümüz şey gerçek olur, bizim gerçeğimiz.

2016 yılı düşünce üreteceğiniz bir yıl olsun. Ve üreteceğiniz düşünceler de gerçeğiniz...

MUTLU YILLAR...



17 Aralık 2013 Salı




DÜĞÜN  GECESİ
(Şeb-i  Arus)


Bugün 17 Aralık ve Mevlana Celaleddin-i Rumi' nin aşk oduyla yandığı, bir an önce kavuşmayı dilediği Rabb' iyle vuslata erdiği gecenin 740. yıldönümü. Mevlana bu geceyi, Rabb' ine, sevgiliye kavuşma gecesi olarak düşündüğünden "Şeb-i Arus", yani "Düğün Gecesi" olarak adlandırır. Onun için ölüm "vuslat" tır çünkü.

Günümüzde başta Batı dünyası olmak üzere, insanlık Mevlana' yı yeniden keşfediyor. Mevlana' nın öğretisi ve düşüncelerinden yararlanarak manevi olarak gelişebilmenin yollarını arıyorlar huzura ermek için. Bilgi çağında da olsa insan insandır ve arayışları hiç bitmez. Bu arayışlarında Mevlana onlara ışık tutuyor, yollarını aydınlatıyor ve hedefe ulaşmalarına yardımcı oluyor.

Burada Mevlana' dan uzun uzun bahsetmeyeceğim. Çünkü bu büyük düşünürle ilgili bilgiye isteyen herkes kolaylıkla ulaşabilir internette. Ve sözleri neredeyse ezbere biliniyor zaten. Ben, çok fazla bilinmediğini düşündüğüm sözlerini paylaşmak istiyorum sizlerle.Bu vesileyle de Mevlana' yı saygıyla, sevgiyle anmayı. Anadolu topraklarında böyle büyük bir düşünür yetiştiği için gurur duyarak...

Mevlana der ki...

"İnsanda güzel olan yüzdür,

Yüzde güzel olan gözdür,

Ama insanı insan yapan ağızdan çıkan sözdür..."

" Üzülme der Hz. Mevlana ve devam eder;

" Sopayla kilime vuranın gayesi kilimi dövmek değil, kilimin tozunu almaktır. Allah sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır."

"Üzülme der, Mevlana...

"İstediğin bir şey olmuyorsa ya daha iyisi olacağı için... Ya da gerçekten de olmaması gerektiği için olmuyordur..."

"Niye kederlenirsin? der Mevlana...

"Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz. Yüzük olmak dileyen taş, ezilmeyi yontulmayı göze almalıdır."


Not: Mevlana' nın sözleri, Prof. Dr. Nevzat Tarhan' ın "Mesnevi Terapi" kitabından alınmıştır.

Görsel, www.mevlana.com adlı web sitesinden alınmıştır.