8 Temmuz 2025 Salı

 


HAYAT AĞACI, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ'NDE, DEVLETİN KORUYUCU GÜCÜNÜ SİMGELER



Sivas'ta bulunan Gök Medrese ile Divriği Ulu Camisi'nin dış mekanlarında sıklıkla rastlanan "Hayat Ağacı" motifinin Anadolu Selçuklu Devleti için çok özel bir anlam ifade ettiğini biliyor musunuz? 

Anadolu Selçukluları, mimari süslemede hayat ağacı motifini bir tutku ile kullanmışlardır. Evrenin direği, ruhun gökyüzüne çıktığı merdiven, barışın, bereketin, bilimin, hikmetin, kudretin ve sonsuzluğun sembolü, kozmik ağaç gibi soyut anlamlar yüklenmiştir.

Hayat ağacı, devletin koruyucu gücünü sembolize etmesi ile devlet ağacı olarak da nitelendirilmekte, kutsal ağaç, altın ağaç, cennet ağacı gibi adlarla da anılmaktadır. 

Anadolu Selçuklu Devleti'nin koruyucu gücü, Gök Medrese'nin minare kaidelerinde ve büyük eyvanında yer alan üç hayat ağacı ile mermere kazınmıştır.

Not: Gök Medrese; mimarisi, taş bezemeleri ve çinileri ile süsleme sanatlarının birbiriyle bütünleştiği müstesna bir eserdir. Taş, tuğla ve çininin birlikte kullanıldığı plastik süsleme teknikleri dönem özellikleri olarak özetlenebilir.

Dönem Özellikleri: Cephede ve iç mekanda mimari süslemenin, ağır basması, cephede köşe kuleleri, çifte minare, ikinci kat pencereleri, çeşme ögesi, simetrik bir tasarım, taşkın plastik süsleme olarak özetlenebilir.

Divriği Ulu Cami'nin taç kapısı üstünde taşa oyulmuş Hayat Ağacı motifi:



Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.

5 Temmuz 2025 Cumartesi

 


ERZİNCAN'IN İNCİSİ KEMALİYE (EĞİN)




Yaptığım dört günlük Sivas, Divriği, Erzincan, Elazığ ve Tunceli turundan güzel anılarla döndüm. İyi ki gidip görmüşüm o güzelim yerleri...Her yolculuğa çıkışımda, İbn Battuta'nın ünlü sözü gelir aklıma; "Yolculuk; önce seni sözsüz bırakır sonra da iyi bir hikaye anlatıcısına dönüştürür." Yolculukta önce sözsüz kaldığımı bilirim de, iyi bir hikaye anlatıcısı olduğumdan emin değilim. Buna, ancak hikayeyi dinleyenler ya da okuyanlar karar verebilir. Değil mi? :)

Erzincan iline bağlı Kemaliye (Eğin) ilçesi Fırat Nehri'nin kollarından biri olan Karasu Nehri'nin vadisinden başlayıp dağ yamaçlarına doğru yayılan güzel mi güzel ahşap evleriyle, tarihi çok eskilere dayanan cennet gibi bir yer. Okuduğum bazı kaynaklarda, Eğin adının Göktürkçe'de "Cennet gibi güzel bahçe" anlamına geldiği yazmaktaydı. Eğin'i görünce, adıyla müsemma bir yerleşim olduğuna tanıklık ettim böylece. Eğin'in doğasının güzelliğine, insanlarının sıcakkanlılığına bayıldım doğrusu. Buraya daha önce neden gelmediğime de hayıflandım. Nehrin adının Karasu olması beni şaşırttı. Çünkü suyu, yemyeşil bir şekilde akmakta, yani adının kara olması, suyun rengiyle tamamen zıt. Karasu, Keban yakınlarında Murat Nehri ile birleşerek Fırat adını almakta. 




Eğin'in M.Ö. iki bin yıla uzanan tarihinde, Asur, Grek-Pers, Roma, Bizans hakimiyetlerinde kalmıştır. Türk boylarının bölgeye yerleşmeleri ise 1058 yılına rastlamaktadır. 1071'de kazanılan Malazgirt zaferiyle de Anadolu kapıları Türklere açılmıştır. Sonrasında Eğin (Kemaliye), Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlı Devleti ve Akkoyunlular Devleti egemenliğine girmiştir. Osmanlı Devletinin Fetret Devri'nden sonra ikinci kurucusu sayılan Çelebi Mehmet (1413-1421) zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Çelebi Mehmet, Kafkasya'dan göç eden ailelerin bir bölümünü Eğin'e yerleştirmiş ve geçimlerini sağlamak için İstanbul et kethüdalığını (satış yönetimi) vermiştir. Ailelerini Eğin'de bırakıp, ticaret yapmak ve para kazanmak için İstanbul'a giden, bazen dönen, bazen de dönmeyen erkekler için Eğinli kadınlar yıllarca acılarını, özlemlerini, sevgilerini, ahlarını manilere dökmüşler. Bu maniler bir kitapta toplanmış ve yayımlanmış. Bine yakın maninin yer aldığı "Mani Yolu" bu şekilde oluşturulmuş. Mani yolunda yürüyüp, bazılarını okudum. Tümünü okumak için yolu tamamlamak gerekti. Tamamlayamadım, vakit dardı çünkü.




Kurtuluş Savaşı yıllarında, Milli Mücadeleye verdikleri destek nedeniyle, Eğin olan ilçenin adı Gazi Mustafa Kemal tarafından 21 Ekim 1922 tarihinde kendi adına izafeten KEMALİYE olarak değiştirilmiştir. Bugün ilçenin adı Kemaliye olarak anılmaktadır.



Eğin'in ahşap evleri, içinde doğup büyüdüğüm Doğu Karadeniz ahşap evlerinden farklıydı. Çünkü ahşap yatay olarak değil, evlerin duvarlarına dikey olarak yerleştirilmişti. Bu ahşap mimari tarzını ilk kez burada gördüm. Mutlaka görülmesi gereken bu sivil mimari örnekleri, bütün özellikleri ile Anadolu kültürünün zengin  özelliklerini gözler önüne sermektedir. 



KARANLIK KANYON

Karanlık Kanyon, Kemaliye ilçesinde Munzur Dağları üzerinde Karasu Nehri'nin oluşturduğu ve doğa sporlarıyla ünlü bir kanyondur. Kanyon, 25 kilometre uzunluk, yer yer 1000 metre derinlik, %90 yamaç eğimine sahip güzel bir kanyon. Karanlık Kanyon, Kemaliye kent merkezi ile birlikte 2021 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil edildi. Ayrıca Kemaliye, Tarihi Kentler Birliği üyesidir.

Karanlık Kanyon'da tekne turu yaptık. Kemaliye'ye gidip Karanlık Kanyon'da tekne turu yapmadan, taş yolda yürümeden dönmeyiniz. Kanyonda tekne ile yol alırken Karasu'yun debisinin çok fazla olması, dalgaların deniz dalgalarını aratmaması biraz ürkütse de, önceden uyarıldığımız için korkumuz, heyecana dönüştü diyebilirim. 






Şırzı köprüsünde durup fotoğraf çektirdikten sonra, hemen yanı başındaki taş yolda yürüdük. Karanlık Kanyon'daki kaya bloklarının delinerek tünel açılması suretiyle yapılan taş yolun inşası yaklaşık 130 yıl sürmüştür. Taş yol üzerinde 17 adet tünel bulunmaktadır. Tünelleri görünce, insan istemeye görsün, her şeyi başarabilir diye geçirdim içimden. Taş yolda araçla gitmek ister miyim? diye sordum kendime. Cevabım hayır oldu. Taş yolda araçla gitmek büyük cesaret ister doğrusu.








Kemaliye'nin her tarafı dut ve ceviz ağaçlarıyla çevrili. Cevizin taş dibeklerde dövülmesi sonucu çıkan ceviz yağının içine dut karıştırılarak, son derece doğal ve sağlıklı bir tat olan "lök" tatlısını ilk kez tattım. Başka hiçbir yerde bulunamayacak muhteşem bir lezzetti. Bu lezzetin adını öğreninceye dek "lök"ün deve olduğunu biliyordum. Hani bir deyimimiz vardır; Lök gibi oturmak, diye. Buradaki lök deve anlamındadır. Deve bir yere çöküp oturdu mu, ayağa kaldırması zormuş.

Son zamanlarda Kemaliye ilçesinin simgesi haline gelen tepedeki evi uzaktan gördüm. Aracımız seyir halinde olduğu için fotoğraf çekemedim. Öğretmen olan karı-koca emekli olduklarında, yaşamak için kayanın üstüne taş evi yaptırmışlar. Eve çıkış zor olsa da eminim manzarası çok güzeldir. Konum itibarıyla Karasu Nehri  vadisine kuş bakışı ile bakıyor çünkü.

Ben, seyahat etmeyi, gezip görmeyi, değişik kültürleri tanımayı seven biriyim. Elimden geldiğince gezip gördüğüm yerleri, tarihi anıtlarımızı amatörce fotoğraflayıp, videoya alıp, kalıcı olması bakımından da oralarla ilgili kısa bilgilerle paylaşmaya çalışıyorum. Beğenirseniz, sizler de gidip görün diye. :) Çünkü sevdiğim bir yazar olan Mark Twain'in şu sözüne aynen katılıyorum: "Ön yargı, taassup ve dar görüşlülüğün en iyi tedavisi seyahattir." 



Yasal Uyarı:

Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!



2 Haziran 2025 Pazartesi

 



VAKVAK AĞACINI DUYDUNUZ MU HİÇ?


 
Seyhun Binzet Koleksiyonunda Vaka-i Vakvakiye'nin çınar ağacına ait bir fotoğraf. (tr.wikipedia.org)

Tarih kitaplarında pek yazılmaz, yazılsa da kısa bir özet geçilir. Ama Osmanlı İmparatorluğu'nun "Duraklama Döneminde" kadınlar saltanatı diye bir zaman dilimi vardır, ki gelin-kaynana çekişmesine bile sahne olmuştur. Ve bu çekişmeler devlet yönetiminİ fena halde etkilemiştir..

Kadınlar saltanatı (Safiye Sultan, Kösem Sultan ve Hatice Turhan Sultan) dönemini anlatan çok sayıda kitap okudum. Ama üçünü birden yazan Yılmaz Öztuna'nın "OSMANLI HAREMİNDE Üç Haseki Sultan" kitabı, üç Haseki Sultan döneminde meydana gelen önemli tarihi olayları anlatması bakımından, benim "üçü bir arada" dediğim okunması gereken güzel bir kitaptır.

Vakvak ağacının hikayesini ve de Vak'a-i Vakvakıyye olayını, okuduğum bu kitaptan aktaracağım. Vakvak ağacıyla ilgili ayrıntılı bir araştırma yapmıştım ama İnternette doğru olmadığını düşündüğüm bilgilerle de karşılaştım. Bazı büyük siteler bile vakvak ağacının gerçek olduğunu yazmışlardı çünkü.

Hint Mitolojisi'nde yer alan vakvak ağacı efsanelere konu olmuş bir ağaç olup gerçekte böyle bir ağacın olmadığı bilinmektedir.. Osmanlı'da minyatürlere konu olan vakvak ağacını gören olmamış, ancak ağacın varlığı kabul edilmiştir. Vak'a-i Vakvakıyye yada Çınar Olayı diye tarihi kayıtlara geçen olay 7 yaşında tahta çıkan IV. Mehmet'in saltanatı döneminde 4-9 Mart 1656 yılında İstanbul'da meydana gelen askeri bir ayaklanmadır. Ayaklanmanın nedeni; uzun süredir devam eden Girit kuşatması (Girit seferi 25 yıl sürmüştür ve nihayet 1669'da adanın tümü fethedilmiştir) neticesinde ekonomik durumun kötüleşmesi ve bunun sonucunda  Kapıkulu Ocakları'na ayarı düşürülmüş akçe ile ödeme yapılmasıydı. 14 yaşına gelen Padişah IV. Mehmet, ayak divanına davet edildi ve isyancıların istediği 30 kelleyi verdi. Asiler bu 30 kelleyi Sultanahmet Meydanı'nda bulunan ulu bir çınar ağacına astılar. Kellesini kaybedenler arasında bir de kadın vardı: Meleki Kalfa. Bundan dolayı bu isyana Çınar Olayı ya da Vak'a-i Vakvakıyye dendi. İslam mitolojisinde "vakvak", insan başından yaprakları olan ve rüzgar estikçe "vak vak" diye ses çıkaran bir ağaçtır. 

"İstanbullular, dalları insan kafasıyla dolu bu çınar ağacına Vakvak Ağacı (Şecere-i Vakvak) derler. Osmanlı tarihçileri olayı "bir memlekette bir acayip ağaç varmış, meyveleri insan şekli ve suretinde imiş, vak vak diye ses verirmiş, bundan dolayı o çınar ağacına "Vakvak Ağacı" adı verildi ifadeleri ile kaydederler. Din bilginleri ise bu çınarı telmih sanatı ile "cehennemin meyveleri insan başı olan ünlü vakvak ağacına benzetirler." (arkeolojikhaber.com)

Sonuçta, gelin-kaynana çekişmesinde kayınvalidesi Kösem Sultan'ı boğdurtan  gelini Hatice Turhan Sultan zaferle çıkmış ama neticede iktidar, iç oğlanlarının ve onlarla işbirliği yapan ağaların eline geçmiştir. Girit seferi ve Venediklilerle savaş ise devam etmektedir. Hatice Turhan Sultan'ın ölümüyle Osmanlı'da kadınlar saltanatı da son bulmuştur.

(arkeolojikhaber.com)



22 Mayıs 2025 Perşembe

 


KARŞIYAKA'DA DOĞAL BİR KRATER GÖLÜ;
KARAGÖL (TANTALOS GÖLÜ)





Mustafa Kemal Atatürk, ordusu ile 9 Eylül 1922'de İzmir'e girip, düşmanı denize döktükten sonra, ertesi günü 10 Eylül'de şöyle demiştir: "Bu cennete düşman sokulur mu?". Gerçekten de güzel ülkemin her bir yanı ayrı güzellikte olsa da, İzmir'in cennetini görmek için denizden yükseklere çıkmak, mitolojik hikayelere kulak vermek gerek. İşte bu mitolojik hikayelerden birini, Karagöl'ün hikayesini yerinde duyumsamak ve doğal güzelliklerinin içinde ruhen ve bedenen kaybolmak için Karagöl'e gittim. Bu yolculukta bana eşlik eden sevgili kardeşim ve sevgili eşine teşekkürlerimi ve sevgilerimi gönderiyorum.

İzmir - Karşıyaka kent merkezine 27 kilometre uzaklıktaki Karagöl Tabiat Parkı ve Mesire Alanı, mutlaka görülmesi gereken doğa harikası bir yer. Yolu asfalt ama yolun  kıvrımlı ve dar olması nedeniyle Karşıyaka'dan otomobille bir saat sürüyor. Denizden yükseldikçe göz alabildiğine uzanan çam ormanları arasında yol almak ve temiz orman havasını solumak insana ferahlık ve dinginlik veriyor. Tepelerden İzmir'in gündüz ve gece manzarasını izlemek de cabası.




Doğal krater gölü olan Karagöl, Tantalos efsanesiyle de ünlüdür. Yamanlar Dağı'nda 810 metre yükseklikte olan 35 hektarlık bu krater gölünün çevresi kızılçam, karaçam ve söğüt ağaçlarıyla kaplıdır. Yamanlar Dağı, 1076 metre yüksekliğinde, büyük ölçüde volkanik kayalardan oluşur. Bu dağ, doğusunda yer alan Spil Dağı'ndan yüksekliği 700 metre olan Sabuncubeli geçidi ile ayrılır. Karagöl içinde yüzen ördekleri ve şanslıysanız eğer istilacı bir tür olan kırmızı yanaklı su kaplumbağalarını ( Trachemys scripta) görebilirsiniz. Ben sadece ördekleri ve gölde yüzen balıkları görebildim.



Karagöl, yemyeşil ormanlar arasında küçük ve şirin bir göl olmasının yanında mitolojide de yeri vardır. İzmirliler Bayraklı'ya yerleşmeden önce Karagöl'ün bulunduğu çevrede yaşarlarmış. Efsaneye göre, Frigya Kralı Tantalos, Smyrna'dan (İzmir) Magnesia'ya (Manisa) doğru uzanan Spilos Dağı'nda yaşar ve Batı Anadolu'ya yayılan devletini yönetirmiş. Spilos Dağı çok verimli topraklara ve zengin maden yataklarına sahip bir yermiş. Tantalos, Anadolu tanrıçası Kibele'ye inandığı için Olimpos Dağı'nın tanrılarını (Hellen tanrıları) küçük görürmüş. Bu nedenle, onların güçlerini sınamaya karar vermiş.

Tanrıların sofrasına oturabilen tek insan olan Tantalos, tanrıların her şeyi bilip bilmediğini test etmek için büyük bir ziyafet hazırlamış ve Olimpos tanrılarını bu ziyafete davet etmiş. Tantalos, ziyafet için oğlu Pelops'u öldürmüş, parçalara ayırarak pişirmiş ve Olimpos tanrılarına servis etmiş. Fakat tüm tanrılar bunun insan eti olduğunu anlamışlar ve Pelops'u diriltmişler. Tanrılar, suçunun cezası olarak Tantalos'u, büyük bir cezaya çarptırmışlar. Spilos Dağı'nın bir yarığından atılarak ölüm tanrısı Hades'e gönderilen Tantalos, burada Zeus tarafından sonsuza kadar açlık ve susuzluğa mahkum edilmiş. Bu ceza dünyanın her köşesinde "Tantalos İşkencesi" olarak anılmış. Hatta İzmirli tarihçi Homeros da Odysseia'da hemşehrisi Tantalos'un çektiği acıları etkileyici biçimde anlatmış. Tantalos'un atıldığı yarık daha sonra göl haline gelmiş ve bu göle "Tantalos Gölü" adı verilmiş. Yamanlar Dağı'ndaki bu gölün şimdiki adı Karagöl'dür.




Mustafa Kemal Atatürk'ün İzmir'in düşman işgalinden kurtuluşundan bir gün sonra  söylediği sözle başladım, 2 Şubat 1923'te İzmir'in kadim tarihine ve Türk Kurtuluş Savaşı'nın başlatılmasındaki önemine ilişkin söylediği, aşağıdaki sözüyle yazımı sonlandırayım.

"İzmir, kırk beş asırlık bir ata yurdudur. Bu kadar derin bir tarihe sahip olan İzmir, aynı zamanda coğrafi mevki itibariyle, iktisadi ve siyasi bakımlardan da çok büyük önem taşımaktadır. Bunun için bütün memleketi ve bütün milleti mahvetmek isteyen düşmanların ilk bakışları bu kıymetli, bu tarihi, bu ehemmiyetli şehre ve bunun civarına çevrildi. Hakikaten düşmanlarımız bu güzel beldeyi çiğnediler ve daha doğusuna da geçtiler. Bu hareket yalnız İzmir'e darbe vurmakla kalmadı; bütün milletin kalbine, vicdanına hançer sapladı. Bu itibarla İzmir, bütün memleketi mahvetmek için, bütün milletin heyecanlarını doğurmak için adeta bir parola olmuştur."






 





Not: Tantalos efsanesi, izmir.ktb.gov.tr'den alınmıştır.



14 Mayıs 2025 Çarşamba

 


ZEYTİN AĞACININ ANAVATANI NERESİDİR?



Kahvaltı sofralarımızın vazgeçilmezi zeytin, aynı zamanda yağı ile de yemeklerimizin vazgeçilmezidir. Günümüzde Ege ve Akdeniz bölgelerde üretilen zeytin ağacının anavatanı neresidir diye hiç düşündünüz mü? Ben de Mardin'e gitmeden önce okuduğum Buket Uzuner'in dörtlemesinin son kitabı "ATEŞ"i okuduğumda zeytin ağacının anavatanının Mardin olduğunu öğrenmiş, çok şaşırmıştım. Mardin'e gittiğimde ve Mezopotamya Ovası'nın zeytin ağaçları ile kaplı olduğunu yerinde gördüğümde, bu şaşkınlığım kalmamıştı. Kahvaltıda tattığım Mardin zeytinlerinin, şimdiye dek yediklerimden daha nefis bir tada sahip olduğunu görünce satın almak istemiştim. Ama zeytin üretiminin sadece kendileri için yapıldığını, satılmadığını duyunca üzülmüştüm. Ateş kitabında Buket Uzuner şöyle yazıyor; "zeytinin anavatanı saydığımız Mardin'de geleneksel olarak ağzında zeytin dalı olan güvercin doğal olarak barışın sembolüdür. Halen Mardin'de damlarda 3-4 bin kadar güvercin besleyen vardır."

Zeytin ağacının anavatanı Anadolu'nun Kahramanmaraş, Hatay ve Mardin üçgenidir. Zeytin, dünyada  sadece Akdeniz ülkelerinde ekonomik olarak tarımı yapılabilen bir bitki türüdür. Dünyanın önde gelen zeytin üreticileri sırasıyla İspanya, İtalya, Yunanistan ve Türkiye'dir. (tarimorman.gov.tr)

Tarihte birçok medeniyetin egemenliği altına girmiş olan Mardin ve Mezopotamya, insanlık tarihinin geçmişinin izlerine ışık tutan çok önemli bir bölgedir. 

Mardin/Derik'te ilk zeytin ağacı ekiminin M.Ö. 77 yıllarında bu çevrede hüküm sürmüş olan Tigran Krallığı zamanında yapıldığı bilinmektedir. Derik'in simgesi olan Derik Zeytini ünlüdür.



Zeytinin ilk kültüre alınışı ve ıslahı Samiler tarafından olmuştur. Arkeolojik çalışmalar, zeytin yetiştiriciliğinin M.Ö. 4000'li yıllara kadar dayandığını göstermektedir. İlk Grek ve Roma yazıtlarında zeytinin barış ve birlikteliğin ebedi simgesi olduğuna değinilmiştir. Kuran, İncil ve Tevrat'taki sayısız bölümde zeytine yer verilmiştir. Tarihi gelişimi içinde birçok efsaneye kaynak olan zeytin, eski uygarlıkların yazıtları ve kutsal kitaplarda yer almıştır. Zeytin beyaz bir güvercinin Nuh'un gemisine tufan sonrası canlılık belirtisi olarak, ağzında zeytin dalı olarak dönmesi nedeniyle, yüzyıllardır barışın simgesi kabul edilmektedir. Bölgede yürütülen bir araştırmada deniz seviyesinden bin metre yükseklikte zeytin ağacı bulunması, Cudi ve Gabar dağlarında bol miktarda yabani zeytin ağaçlarının olması, Nuh'un gemisinin Ağrı Dağı'na değil, Cudi Dağı'na konduğu rivayetini güçlendirmektedir. M.Ö. Atina Anayasası'nda yer alan ve Aristotle tarafından kaleme alınan "Devlet malı veya özel mülkiyet farkı olmaksızın, zeytin ağacını kesen veya deviren herkes mahkemede yargılanacaktır, eğer suçlu bulunurlarsa idam edilmek suretiyle cezalandırılacaklardır." sözü zeytin ağacının tarihteki yeri ve önemini anlatmaktadır. Nitekim zeytin tarımının yayılmasında büyük rol oynayan Romalıların diyetlerinde zeytin yerine hayvansal yağları kullananları barbar olarak tanımlamaları, Hipokrat'ın zeytinyağının tedavi edici özelliğini kullanması bu önemi vurgulamaktadır. M.Ö 4000'lerde kültür bitkisine dönüştürülen zeytinin yağının çıkarılması ve kullanımının yaygınlaşması ancak 1500-2000 yıl sonra gerçekleşmiştir.

Tunç Çağı'nda ve daha sonrası dönemlerde Akdeniz'de zeytinciliğin yaygınlaştığını gösteren arkeolojik buluntular arasında yağ presleri, saklamada kullanılan kaplar, zeytin gösterimleri olan vazo ve duvar resimleri sayılabilir. (marmarabirlikakademi.com)

Yunan mitolojisine göre zeytin ağacının yaratılışı bir yarışmaya dayanır. Efsane  şöyle: Attika'da Kekrops'un kurduğu yeni şehrin koruyucusunun kim olacağına karar vermek için tanrılar arasında bir yarışma düzenlenir. Tanrılar Tanrısı Zeus, insanlığa en kıymetli ve en yararlı hediyeyi sunan tanrıya o şehrin koruyuculuğunu verecektir. Bilgelik tanrıçası Athena, Zeus'a zeytin ağacını sunar. Yarışmada bulunan başta Zeus olmak üzere tüm tanrı ve tanrıçalar zeytin ağacının kutsallığı karşısında büyülenirler ve yeni şehrin koruyuculuğunu Tanrıça Athena'ya verirler. Ve tanrıçanın adı da "Atina" kentine verilir. O gün, bilgelik tanrıçası Athena, zeytin ağacını barışı ve medeniyeti simgelediği için insanlara armağan eder.


İki fotoğraf, Mardin'de tarafımdan çekilmiştir. Zeytin ağaçları.



 




10 Mayıs 2025 Cumartesi

 


ATATÜRK'ÜN PEK BİLİNMEYEN İZMİR HATIRASI




Atatürk'ün eşi Latife Hanım, Atatürk'le yaşadıkları döneme ait konuşmamasıyla bilinir. Ama gazete arşivlerini tararken 1956 tarihli Dünya gazetesinde bir röportaja rastladım. Bu röportajda neden hiç konuşmadığını "Bana bir gün 'Askerce söz ver...' dedi. 'Beraber geçen hayatımıza ait hiçbir gazeteciye bir şey söylemeyeceksin.' Ben de kendisine askerce söz verdim. Sözümde duruyorum..." sözleriyle anlatıyor.

Latife Hanım'la yapılan bu söyleşide ilginç bir anekdot da yer alıyor. Latife Hanım anlatıyor:

"Evli bulunduğumuz sıralarda idi. İzmir'de idik. Doktorların tavsiyeleri mucibince gayet asude bir hayat geçirmesi, istirahat etmesi lazımdı. Bu tavsiyelere birkaç gün riayet edebildi. Geceleri bir türlü uyuyamıyordu. Bir gece, 'Latife...'dedi. 'Atlı tramvaya binmek istiyorum. Haber ver hep beraber gidelim.'

İstirahat etmesi için rica ettim. Kabul etmediler. Yavere haber verdim. Tramvayın hazır edilmesi için telefon edildi. Hep beraber gittik. Yaşlıca bir sürücü atları kamçılıyordu. Atatürk, 'Baba...' dedi. 'Kamçı vurmadan süremez misin?'

Sürücü vazifesinin ehli bir adam tavrıyla, 'Tabii sürülemez paşam. Yürümezler..' deyince Atatürk yerinden fırladı: 'Durdur atları. Yerine ben geçeceğim.'

Bir hamlede sürücünün yerine geçti. Dizginleri eline aldı. Kamçıyı havada şaklatarak atları sürmeye başladı. Tuhaf değil mi? Atlar daha hızlı gidiyordu. İhtiyara döndü:

'Nasıl idare edebiliyor muyum? Ben de senin gibi idareciyim. Ben de yüzlerce, binlerce, on binlerce insanı idare ettim. Onları ölüme giden yola seve seve naklettim. Fakat kamçı kullanmadım...' dedi.


Yazarın Yorumu: "Aslında gerçek Atatürk ile Türkiye bir türlü tanışamadı. Karşıdevrimciler tüm güçleriyle karaladılar. Hala da öyle. Kendine Atatürkçü diyenler için de konforlu bir alan oldu. Sadece ismini maddi manevi kullandılar, devrimci Atatürk'ü unutturup bürokratik oligarşinin örtüsü yaptılar."


Kaynak: Saklı Gerçekler TARİHLE HESAPLAŞMA TÜRK NAZİLER, MUSTAFA HOŞ. Destek Yayınları, s:83-84.

Görsel: RAY HABER (ESKİ İZMİR Facebook Sayfası)



27 Nisan 2025 Pazar

 


ORCHIS ANATOLICA (DİLDAMAK)




Orcis anatolica, salepgiller ailesinden, dildamak olarak bilinen nadir bir orkide türüdür. Ege adalarından İran'a kadar olan coğrafyada doğal olarak yayılış gösterir. Benim için puantiyeli yapraklarıyla özel bir orkide türüdür. Ormanlık alanlarda, makilik ve çalılıklarda görülen dildamak, genellikle Mart-Mayıs aylarında çiçek açmaktadır.

Fotoğraflar tarafımdan Kurşunlu Manastırı/Söke'de çekilmiştir.





25 Nisan 2025 Cuma

 


MİLETOS ANTİK KENTİ




İonya'nın en eski kentlerinden biri olan Miletos, Ege Denizi'ne dökülen Büyük Menderes Nehri'nin yakınında kurulmuştur. Kuruluşunda bir liman kenti olmakla beraber, Büyük Menderes Nehri'nin getirdiği alüvyonlarla liman dolduğu için zamanla denizden uzaklaşarak bugünkü konumunda, iç kesimlere doğru çekilmiştir.

Mitolojik olarak Apollon ile Girit Kralı Minos'un kızı Akakallis'in üç çocuğundan biri olan Miletos Anadolu'ya gelir ve Menderes Irmağı'nın kızı ile evlenerek kendi adıyla "Miletos" kentini kurar. Bir başka söylentiye göre ise Latincede "Miles" asker demektir ve bu kelimeden türetilmiştir.

Miletos hakkında ilk yazılı belgeler Hitit kaynaklıdır. Tunç Çağı'na(M.Ö 1500-1000) denk gelen bu kaynaklarda Milet kentinin bir Hitit kenti olduğu belirtilmektedir. Diğer yandan Homeros'un anlatımıyla Truva Savaşı sırasında kent Karya kenti idi.

Tunç Çağı'nda Mısır2dan gelen kavimlerle yapılan savaşlar sonucunda kent yağmalanmış ve yakılmıştır. Bundan sonra kent, aristokrat soylular tarafından yönetilmiştir.

Miletos'a "Filozoflar Kenti"de denilmektedir. Tarihin ilk filozofları kabul edilen Thales, Anaksimenes ve Anaksimandros Milet'te yetişmişlerdir.

Not: 
arkeofili.com'da Miletos Antik Kentiyle ilgili yazılan makaleye göre; "Miletos'ta bulunan birçok eser, yurt dışına, çeşitli müzelere götürüldü.20. yüzyılın başlarında ise Güney Agorası'na ait anıtsal Milet Pazar Kapısı parçalara ayrılarak hemen hemen tümüyle Almanya'ya taşındı. Günümüzde rekonstrüksiyonu, Berlin'de Pergamon Müzesi'nde sergileniyor.





Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.

 


CENNET KUŞU (STRELITZIA NICOLAI) ÇİÇEĞİ




Cennet Kuşu(Strelitzia Nicolai) çiçeği, benzersiz görünümü ile dikkat çeken tropikal bitkilerden biridir. Anavatanı Güney Afrika olan cennet kuşu çiçeği, turna çiçeği, starliçya veya starliçe adlarıyla da bilinir. Bunun en büyük nedeni çiçeğin görselliğidir. Çiçeğin yapısı kuşlara benzediği için birçok ülkede farklı türlerden kuşların adını almıştır.

18. yüzyılda birçok ülkede yetiştirilmeye başlanan çiçek, Güney Afrika topraklarında turna çiçeği olarak tanımlanıyordu. 1773'te İngiltere'ye tanıtılan bitkiye Kraliçe Charlotte'un doğduğu yer olan Meckelenburg-Strelitz'in adı kısaltılarak "Strelitzia" adı verildi. Ülkemizde ise straliçya, starliçe, cennet kuşu çiçeği, turna gagası ve papağan çiçeği gibi pek çok isimle tanınır.

Not: Ben, cennet kuşu çiçeğini ilk kez, dünya florasını takip ettiğim bir botanik grubunun sayfasında görmüş ve çok sevmiştim. Keşke bu güzel çiçeği canlı görebilseydim demiştim kendi kendime. Ve evren beni duymuş olacak ki, Söke/Güllübahçe'de karşıma çıkardı. O anki mutluluğuma, sadece iki sokak köpeği tanık oldu. :)

Fotoğrafların tümü, tarafımdan Söke/Güllübahçe'de çekilmiştir.