Mardin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mardin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2025 Çarşamba

 


ZEYTİN AĞACININ ANAVATANI NERESİDİR?



Kahvaltı sofralarımızın vazgeçilmezi zeytin, aynı zamanda yağı ile de yemeklerimizin vazgeçilmezidir. Günümüzde Ege ve Akdeniz bölgelerde üretilen zeytin ağacının anavatanı neresidir diye hiç düşündünüz mü? Ben de Mardin'e gitmeden önce okuduğum Buket Uzuner'in dörtlemesinin son kitabı "ATEŞ"i okuduğumda zeytin ağacının anavatanının Mardin olduğunu öğrenmiş, çok şaşırmıştım. Mardin'e gittiğimde ve Mezopotamya Ovası'nın zeytin ağaçları ile kaplı olduğunu yerinde gördüğümde, bu şaşkınlığım kalmamıştı. Kahvaltıda tattığım Mardin zeytinlerinin, şimdiye dek yediklerimden daha nefis bir tada sahip olduğunu görünce satın almak istemiştim. Ama zeytin üretiminin sadece kendileri için yapıldığını, satılmadığını duyunca üzülmüştüm. Ateş kitabında Buket Uzuner şöyle yazıyor; "zeytinin anavatanı saydığımız Mardin'de geleneksel olarak ağzında zeytin dalı olan güvercin doğal olarak barışın sembolüdür. Halen Mardin'de damlarda 3-4 bin kadar güvercin besleyen vardır."

Zeytin ağacının anavatanı Anadolu'nun Kahramanmaraş, Hatay ve Mardin üçgenidir. Zeytin, dünyada  sadece Akdeniz ülkelerinde ekonomik olarak tarımı yapılabilen bir bitki türüdür. Dünyanın önde gelen zeytin üreticileri sırasıyla İspanya, İtalya, Yunanistan ve Türkiye'dir. (tarimorman.gov.tr)

Tarihte birçok medeniyetin egemenliği altına girmiş olan Mardin ve Mezopotamya, insanlık tarihinin geçmişinin izlerine ışık tutan çok önemli bir bölgedir. 

Mardin/Derik'te ilk zeytin ağacı ekiminin M.Ö. 77 yıllarında bu çevrede hüküm sürmüş olan Tigran Krallığı zamanında yapıldığı bilinmektedir. Derik'in simgesi olan Derik Zeytini ünlüdür.



Zeytinin ilk kültüre alınışı ve ıslahı Samiler tarafından olmuştur. Arkeolojik çalışmalar, zeytin yetiştiriciliğinin M.Ö. 4000'li yıllara kadar dayandığını göstermektedir. İlk Grek ve Roma yazıtlarında zeytinin barış ve birlikteliğin ebedi simgesi olduğuna değinilmiştir. Kuran, İncil ve Tevrat'taki sayısız bölümde zeytine yer verilmiştir. Tarihi gelişimi içinde birçok efsaneye kaynak olan zeytin, eski uygarlıkların yazıtları ve kutsal kitaplarda yer almıştır. Zeytin beyaz bir güvercinin Nuh'un gemisine tufan sonrası canlılık belirtisi olarak, ağzında zeytin dalı olarak dönmesi nedeniyle, yüzyıllardır barışın simgesi kabul edilmektedir. Bölgede yürütülen bir araştırmada deniz seviyesinden bin metre yükseklikte zeytin ağacı bulunması, Cudi ve Gabar dağlarında bol miktarda yabani zeytin ağaçlarının olması, Nuh'un gemisinin Ağrı Dağı'na değil, Cudi Dağı'na konduğu rivayetini güçlendirmektedir. M.Ö. Atina Anayasası'nda yer alan ve Aristotle tarafından kaleme alınan "Devlet malı veya özel mülkiyet farkı olmaksızın, zeytin ağacını kesen veya deviren herkes mahkemede yargılanacaktır, eğer suçlu bulunurlarsa idam edilmek suretiyle cezalandırılacaklardır." sözü zeytin ağacının tarihteki yeri ve önemini anlatmaktadır. Nitekim zeytin tarımının yayılmasında büyük rol oynayan Romalıların diyetlerinde zeytin yerine hayvansal yağları kullananları barbar olarak tanımlamaları, Hipokrat'ın zeytinyağının tedavi edici özelliğini kullanması bu önemi vurgulamaktadır. M.Ö 4000'lerde kültür bitkisine dönüştürülen zeytinin yağının çıkarılması ve kullanımının yaygınlaşması ancak 1500-2000 yıl sonra gerçekleşmiştir.

Tunç Çağı'nda ve daha sonrası dönemlerde Akdeniz'de zeytinciliğin yaygınlaştığını gösteren arkeolojik buluntular arasında yağ presleri, saklamada kullanılan kaplar, zeytin gösterimleri olan vazo ve duvar resimleri sayılabilir. (marmarabirlikakademi.com)

Yunan mitolojisine göre zeytin ağacının yaratılışı bir yarışmaya dayanır. Efsane  şöyle: Attika'da Kekrops'un kurduğu yeni şehrin koruyucusunun kim olacağına karar vermek için tanrılar arasında bir yarışma düzenlenir. Tanrılar Tanrısı Zeus, insanlığa en kıymetli ve en yararlı hediyeyi sunan tanrıya o şehrin koruyuculuğunu verecektir. Bilgelik tanrıçası Athena, Zeus'a zeytin ağacını sunar. Yarışmada bulunan başta Zeus olmak üzere tüm tanrı ve tanrıçalar zeytin ağacının kutsallığı karşısında büyülenirler ve yeni şehrin koruyuculuğunu Tanrıça Athena'ya verirler. Ve tanrıçanın adı da "Atina" kentine verilir. O gün, bilgelik tanrıçası Athena, zeytin ağacını barışı ve medeniyeti simgelediği için insanlara armağan eder.


İki fotoğraf, Mardin'de tarafımdan çekilmiştir. Zeytin ağaçları.



 




3 Mayıs 2024 Cuma

 


MEZOPOTAMYA'NIN (BEREKETLİ HİLAL) İNCİLERİ (3)

 Deyrulzafaran Manastırı, Midyat, Tur Abdin Bölgesi, Abbara, Beyazsu


"Mardin bir kere hayatınıza girdi mi, kader gibi takip eder sizi" demiş Murathan Mungan. Mardin'i gördükten sonra bu sözün gerçekliğine inandım. Çünkü, Mardin'de gezip görmek istediğim yerler vardı, eksik kaldı. Mardin ve çevresi için ayrılan bir gün Mardin gibi medeniyetlerin beşiği olan kent için yeterli değildi. Sadece Mardin ve çevresini doya doya gezmek için tekrar gitmek istemem belki de bundandır.

1083 metre yükseklikteki Mazı Dağı'nın eteklerine kurulmuş farklı etnik ve dini grupların binlerce yıldır kardeşçesine yaşadığı Mardin, labirenti andıran dar sokakları, abbara adı verilen geçitleriyle gezilip görülesi bir kent. Hele gece Mardin'i ışıklar altında izlerken o meşhur sözü anmamak olmaz; "Mardin için gündüz seyranlık, gece gerdanlık" demişler ya, az bile demişler...

Urfa-Mardin arası yaklaşık üç saat sürdü ve bu süre içinde yolun her bir tarafının badem ve zeytin ağaçlarıyla dolu olduğunu gördüm. Mardin'in badem şekerleri çok ünlüymüş. Bildiğiniz badem şekerlerini unutun. Çünkü Mardin'in badem şekerleri mavi renkli. Yendiğinde dilde mavi bir iz bırakıyor. Mavi rengi neyin verdiğini sordum. Lahor ağacının köklerinden elde edildiğini söylediler. Zamanla renginin açılması ve az şekerli olması nedeniyle yöre halkı tarafından "hayalet badem" olarak adlandırılıyormuş. Son zamanlarda değişik tatlandırmalarla da badem şekeri üretilmeye başlanmış. Tanıtımı iyi yapılırsa, Datça bademi ile rekabet edebilir.

Yabani fıstık ağacının (menengiç) yağından yapılan bıttım sabunu burada çok miktarda kullanılmakta ve satılmaktadır. Saç dökülmesi, saçlardaki kepeği önleme, egzema, mantar, ciltteki ölü hücreleri temizleme, kaşıntı gibi saç ve cilt hastalıklarını iyileştirdiği söylenmektedir. Tabii burada yapıldığı gibi en doğal haliyle satılırsa. Bıttım sabunu yörede "Botan sabunu" olarak da bilinmektedir.

Deyrulzafaran Manastırı (Safran Manastırı)

Deyrulzafaran adı, manastırın inşasında harcına çevrede bulunan safran çiçeklerinin katılmasından dolayı verilmiş. Manastırın taşlarına sarı rengini veren de bu safran çiçekleriymiş. Manastıra girmeden önce çevresinde safran çiçeklerini aradım ama bir tane bile göremedim. Üstelik Nisan ayı ve tam mevsimi olmasına rağmen. Ya yüzyıllardır burada yetişen safran çiçekleri yok olmuş, ya da ben göremedim.

Mardin Ovası'na hakim bir noktada kurulan ve üç katlı olan manastır, 5. yüzyıldan başlayarak farklı zamanlarda yapılan ek binalarla bugünkü haline 18. yüzyılda kavuşmuştur. Manastırın altında yaklaşık 4500 yıllık olduğu tahmin edilen bir güneş tapınağı vardır. Yapı, Romalılar tarafından kale olarak kullanılmış. Romalılar bölgeden çekilince  de Aziz Şleymun, bazı azizlerin kemiklerini buraya getirterek kaleyi manastıra çevirmiş. Bu nedenle manastır önceleri Mor (Aziz) Şleymun Manastırı olarak anılmış. 793 yılında büyük bir tadilat geçiren manastır, o zamanki Mardin Metropolitinin adıyla Mor Hananyo Manastırı olarak bilinmiş. 15. yüzyıldan sonra da adı, çevresinde yetişen zafaran (safran) çiçeğinden dolayı Deyrulzafaran olmuş.

Manastır içerisinde Süryani patriklerinin mezarları da bulunuyor. En son 1960'lı yıllarda gömü işlemi yapılmış, yapılmaya da devam edilecekmiş. Deyrulzafaran Manastırı, hem Süryaniler hem de Hristiyanlar için hala önemli bir dini merkez. Rehberimizin anlattığına göre, manastır ve çevresi toprağıyla, yönetimiyle özerk bir yer. Manastıra giriş ücreti 100 TL idi. 

Süryaniler Hristiyanlığı kabul eden ilk insanlarmış. Yani bilinenin aksine Süryanilik bir din değil, bir ırk. Süryani kelimesi Asurcadan türemiş ve Asurlular anlamına geliyormuş. Süryaniler, kökeni Ortadoğu'nun kadim halklarından olan Aramilere dayanan bir Sami ırkıymış. Din olarak Hristiyanlığı kabul etmişler.

Bölgeye ilk matbaayı getiren kişi bu manastırda Patriklik yapan ve 1895'te vefat eden 4. Petrus'muş.  İngiltere'ye yaptığı ziyaret sırasında satın aldığı matbaayı 1876 yılında manastıra getirtmiş. Matbaada 1969 yılına kadar başta Süryanice olmak üzere Arapça ve Türkçe kitaplar basılmış. Matbaadan geriye kalan parçalardan bir kısmı manastırda sergilenmektedir. 

Deyrulzafaran Manastırı'nı gezdikten sonra, Midyat'a doğru yola koyulduk.

















Süryanilerin Başkenti Midyat

Mardin-Midyat yolu üstünde Nusaybin'den geçerken ülkemizin sıfır noktasından geçtik. Karayolu boyunca uzanan üç metre boyunda siyah tel örgülerinin hemen ardında Suriye'nin Kamışlı ilçesine bağlı Amude kasabasının evlerini görmek benim için şaşırtıcıydı. Çünkü sınırın bu kadar yakın (yaklaşık 500 metre) olduğunu düşünmemiştim.

Midyat adı ile ilgili farklı görüşler var. Bir görüşe göre Midyat adı, ayna anlamına gelen Süryanice bir kelime. Bir diğer görüşe göre ise mağaralar şehri anlamına gelen Matiate kelimesinden türemiş. Matiate adı, Asur tabletlerinde M.Ö 9. yüzyılda geçiyormuş. Matiate (Mağara Kenti/Vatanım) anlamına, Tur Abdin (Kulların Dağı)  İbadet edenlerin dağı anlamına gelmekteymiş. 

Konaklarıyla ve altın/gümüş telkari işçiliğiyle ünlü Midyat'a vardık. Taş konaklarla çevrili kuyumcular çarşısının iki tarafı gümüşçülerle ve Süryani Şarabı satan dükkanlarla çevriliydi. Kuyumcular çarşısındaki vitrinleri süsleyen gümüş telkari takılar binlerce yıldır devam eden bir geleneğin ürünleri ve de uygun fiyata satılıyorlar. Telkari, gümüş ipliklerle elde yapılan bir sanat ve ince işçilik gerektiriyor.

Midyat'ı ziyaret eden turistlerin ilk durağı, Sıla dizisinin çekilmesinden sonra ünlenen taş işçiliğinin güzel bir örneği olan konuk evini ziyaret etmekmiş. Terasında, bereketli Mezopotamya ovasını izlemek ve fotoğraf çektirmek isteyenler küçük bir ücret ödemek durumundalar. O kadar yorgundum ki, konuk evinin merdivenlerini tırmanmak yerine hemen altında bulunan Atatürk heykelinin yanında fotoğraf çekindim. Fotoğrafta arka fonda taş konak görülüyor. Yorgunluğumu atmak için Estel Han'ın avlusunda oturup bir fincan kahve içtim. Sonrasında içinde sergiler bulunan mağaraları gezdim. İlkçağlara kadar uzanan tarihi ile Estel Han, mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri. Gruptakiler, kısıtlı zamanı alışverişle geçirirken tek başıma gezindip durdum. Midyat mağaralarını da bu gezintimde gördüm ve gezdim. Ve akşam Midyat'ta gün batımına tanıklık ettim.










Abbaralar

Akşamüstü abbara adı verilen tünellerden geçmek keyifliydi. İlçede tarihi sokaklarda altta geçit bırakılarak yapılan taş evlerin altındaki tünellere Mardin'de abbara, Urfa'da ise kabaltı deniyor. Midyat'ın kademeli kuruluşu gibi abbaralar da kademeli olarak inşa edilmiş. Abbaralar şehrin en önemli ve sıra dışı yapıları arasında bulunmakta. Abbaraların tarihi kentin kuruluşuna kadar uzanıyor. Bölgeye hakim olan Artuklular ve Osmanlıların da bu yapılarda harcı var. Abbaralar geçiş yolu ve güvenlik için yapılmış. Ayrıca kışın soğuktan yazın da sıcaktan korunuyormuş insanlar. Teraslama usulü ile inşa edilen abbaraları kullanarak şehrin bir ucundan diğer ucuna gidilebiliyormuş. Her bir abbaranın 3-5 metre aşağısında bir başka abbara bulunuyormuş. Uzunlukları ise 5 ile 25 metre arasında değişiyormuş. Taş evin ya da konağın sahibi, evinin altını kamuya açtığını, yani abbaraya izin verdiğini bildiriyormuş. O zaman abbara inşa ediliyormuş.





Süryaniler

"Süryaniler, anavatanları Mezopotamya olan bir halktır. Kimileri Süryanileri Arami olarak da adlandırıyor. Efsanelere göre bu halkın kökleri Nuh Peygamber'in oğlu Sam'a kadar uzanıyormuş. Büyük tufandan sonra Nuh Peygamber dünyayı üç oğlu arasında bölüştürmüş. Oğullardan Sam'a da Süryanilerin bugün oturdukları bölge de içinde olmak üzere büyük bir kara parçası vermiş. Sam da bu toprakların bir bölümünü oğlu Aram'a bırakmış. Kendilerine Arami demelerinin nedeni bu. Aramilerin dini paganlıkmış. Ancak Hz. İsa'nın havarilerinden Aziz Petrus'un çabalarıyla Aramilerin bir kısmı Hristiyanlığı seçince, kendilerini putperest Aramilerden ayırmak için Süryani adını kullanmaya başlamışlar. Kimi kaynaklar ise Süryani isminin kökenini, M.Ö 1400-1500 yılları arasında Antakya şehrini kuran, Arami kralı "Sürrüs"e dayandırıyor. Süryaniler, başta Mardin olmak üzere Diyarbakır, Elazığ, Urfa, Adıyaman, Malatya, Gaziantep, Kahramanmaraş, Adana gibi şehirlerde yaşamışlar. Antakya'dan yıllar önce göç etmişler. Şimdi Antakya'da neredeyse hiç Süryani yokmuş. Bugün Anadolu'da Süryanilerin yoğun olarak yaşamlarını sürdürdükleri tek yer Mardin ve civarı. Türkiye'de toplam on beş bin civarında Süryani kalmış. Bu insanların çoğu İstanbul'da yaşıyormuş." (Kaynak: Ahmet Ümit, KAVİM -ÖLDÜRMEYECEKSİN-, Yapı Kredi Yayınları, 4. Baskı, s: 138).

Tur Abdin Bölgesi

Midyat, kireçtaşından oluşmuş bir plato olan Tur Abdin bölgesinin merkezinde yer almaktadır. Hristiyanlığın erken dönemlerinden itibaren manastır mimarisinin erken örneklerini sunan Tur Abdin bölgesi, tarih boyunca Süryani Ortodoks cemaati ile ilişkilendirilebilen yeni ve kendine özgü bir mimari tarzın ortaya çıkmasına tanıklık etmiştir. Tur Abdin bölgesinde yaklaşık 70 manastırın yer aldığı eşsiz bir kültürel miras arasından adaylık için beş manastır ve dört kilise seçilmiştir. Bu beş manastırdan biri olan ve dünya üzerindeki ilk Süryani manastırı olması nedeniyle Süryanilerin kadim merkezi kabul edilen Mor Gabriel Manastırı, günümüzde hala aktif olarak kullanılan bir manastır. Üzülerek belirtiyorum ki zaman darlığından bu özel manastırı gezemedik. Sadece Mor Ahisnoya Kilisesi'ni uzaktan fotoğraflayabildim. 6-8. yüzyıllara tarihlenen bu yapıların çevresi teraslı üzüm bağları, zeytin ve badem ağaçları ile büyüleyici bir manzara oluşturmaktaydı. Midyat Çevresindeki (Tur Abdin) Geç Antik ve Ortaçağ Kilise-Manastırları UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne girmiştir. 



Beyazsu/Midyat

Midyat-Nusaybin yolu üstünde bulunan Beyazsu, gerçekten kar gibi beyaz akan suyu ile adıyla müsemma. Midyat platosundan ayrıldıktan 20 kilometre sonra, adeta çölde bir vaha gibi karşımıza çıkan Beyazsu vadisi yeşilliği, berrak akan suyu ile  yaz aylarında sıcaktan bunalan Mardinlilerin uğrak yerlerinden biriymiş. Burada Beyazsu'da avlanan balıkları, ziyaretçilerine sunan balık lokantaları varmış. İnip bu cennet köşesinde balık yemek vardı ama, program değişikliği nedeniyle, yol boyunca otobüs camından izleyebildim ancak. Güzel geçen GAP turunun, Mardin ve Midyat ayağıyla eksik kaldığını düşünüyorum. 


Not: Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!