27 Mayıs 2023 Cumartesi

 



NÜZHET; NAZIM HİKMET'İN 'MİNNACIK' KADINININ BİLİNMEYEN HAYATI




Nazım Hikmet'in " O mavi bir devdi. / Minnacık bir kadını sevdi." dizeleriyle başlayan şiirindeki minnacık kadını merak etmeyen yoktur sanırım. O minnacık kadın, Nazım Hikmet'in ilk eşi Nüzhet Berkin'dir. Hakkında çok az şey bilinen ama kendisinden bahsedilirken adının yanına mutlaka "hanım" eklenen. Nazım Hikmet'in şiirler yazdığı diğer kadınlar sadece adlarıyla anılırken hem de.

Cambridge Üniversitesi öğretim üyelerinden Arın Dilligil Bayraktaroğlu, Nüzhet Berkin'in yaşam öyküsünü kaleme aldığı kitabının "Sunuş" yazısında, Nüzhet Hanımı tanıyanlar, onun nezaketi, zarafeti ve ayakta kalma azmi açısından ne kadar büyük bir kişilik olduğunu bilirler diyerek kitabın adının "NÜZHET" olmasından, isminin yanına hanım koymadığı için hem ailesinden hem de okurlardan özür diler. Bu özrün nedenini kitabı okuyup bitirince anladım ve yazara hak verdim. Onun hakkında bilgi sahibi olunca, ben Nüzhet Hanım'ın azmini, kararlılığını ve hayatta dik duruşunu çok sevdim diyebilirim.

Kitap, iki bölümden oluşuyor. Birinci Bölüm, Osmanlı Günleri. İkinci Bölüm, Cumhuriyet Günleri. Dolayısıyla kitap Nüzhet Berkin'in ve yakın çevresinin yaşadıklarını anlatırken tarihimizin 1876'dan başlayıp 1987' yılına dek süren yüz yıllık  sosyal, siyasal ve tarihsel değişimlerini de aktarması bakımından çok önemli.

Nüzhet Hanım'ın ailesi Kafkas göçmenidir. Annesi Hoşnaz Hanım ve ablası Kevser Hanım, öksüz kalınca küçük yaşta saraya verilirler. Annesi Hoşnaz Hanım Saray eğitimi almış ve yaşı gelince evlendirilerek saraydan çıkarılmış. Kısa bir süre sonra eşi ölmüş. İkinci evliliğini İsmet Bey'le yapan Hoşnaz Hanım'ın üç çocuğu olmuş. Kızları Melahat ve Nüzhet ile oğlu Refik.

Nüzhet 1900 yılında doğar. Aynı yıl babası ölür. Henüz yedi aylık bir bebektir.  Annesi onu sarayda gördüğü eğitimle yetiştirir. Hoşnaz Hanım, büyük kızı Melahat'i İtthat ve Terakki'ye mensup "Taninci" lakabıyla anılan Muhiddin Birgen'le evlendirir ve hep beraber yaşamaya başlarlar. O sıralar Nüzhet 12 yaşındadır ve bundan sonra Muhiddin Bey'i baba olarak bilecek ve hep sevgi ve saygı gösterecektir.

Nişantaşı'nda oturdukları apartman komşusu olan Hikmet Bey'in oğlu Nazım'la çocukluk arkadaşıdır Nüzhet. Sokakta karşılaştıklarında sohbet ederler. İleriki yıllarda yolları ayrılsa da Batum'da Nazım Hikmet'le karşılaşırlar. Ve Moskova'da eğitim gören Nazım'ın yanına giden Nüzhet, orada Rus usulüne göre onunla evlenir. Ailesi ise o sıralar Bakü'dedir ve bu evliliğe babası olarak gördüğü Muhiddin Bey, sıcak bakmaz. Zaten çift de kısa süre sonra, Nüzhet'in isteğiyle ayrılırlar. Nazım Hikmet bu ayrılığı kabul etmekte zorlanır ve Nüzhet'i hicveden sövgü dolu şiirler yazar. 

Nüzhet Hanım, Nazım'dan ayrıldıktan sonra Mehmet Servet Berkin ile evlenir ve ondan Güner (Baykal) ve Fatma Gülsen (Çizmeli) adlarında iki kızı olur. Sakin ve mutlu bir hayat sürdüren Nüzhet Hanım 1989'da hayata veda eder.




Eğitimli bir ailenin kızı olarak büyüyen Nüzhet Hanım, çok iyi yetişmiş, iki yabancı dil bilen (Almanca ve Fransızca) çevirmen ve öğretmendir. Cumhuriyetin kuruluşuna tanık olmuş ve Moskova'daki eğitimi sırasında sosyalizmin kuruluşunu da gözlemlemek imkanı bulmuştur. Kendisini tanımlamak gerekirse, Nüzhet Hanım tam bir Cumhuriyet kadınıdır. 

Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk dönemleri hakkında tarihsel ve toplumsal bilgileri öğrenmek veya bildiklerinizi yeniden hatırlamak için kitabı okumanızı öneririm. Roman tarzında yazıldığı için oldukça akıcı ve bir solukta okunuyor kitap.

Kitapta adı geçen Cumhuriyet Tarihi için önemli kişilerin adlarını kısaca yazmak isterim. Belki bu isimler hakkında araştırma yapabilirsiniz. Yazacağım kişiler anılmayı hak ediyorlar. Çünkü Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında büyük işler başarmışlar.

Muhiddin Birgen (1885-1951). Siyasetçi, gazeteci, Felsefe ve Edebiyat öğretmeni, Matbuat Umum Müdürü, Kooperatifçi, Azerbaycan Pedagoji Enstitüsü ve Üniversitenin Türkoloji bölümünde öğretim görevlisi.

Mehmet Servet Berkin (1899-1941). Felsefeci, sosyolog, yazar, eğitimci. Nüzhet Hanım'ın ikinci eşi.

Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976). Yazar, iktisatçı, tarihçi.

Agah Sırrı Levend (1893-1978). Edebiyat tarihçisi, siyasetçi, yazar.

Hilmi Ziya Ülken (1901-1974). Felsefeci, sosyolog, akademisyen, düşünür, yazar.

Reşat Nuri Güntekin (1889-1956). Yazar ve öğretmen.


Kitaptan Notlar:

- İstanbul işgal altındayken işgal askerleri, Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçişlerde(Üsküdar-Beyazıt arası) Osmanlılardan pasaport soruyorlarmış, ki ilk kez okudum bu durumu.

- Mustafa Kemal Paşa, Ankara'da Muhiddin Berkin ve Nüzhet Hanım'la birlikte yemek yer. Yemekte Nüzhet'e, Fransızca soru soran Atatürk, Nüzhet'in verdiği cevaptan çok etkilenir ve ona bir hediye vermek ister. O anda  önünde duran mercan tespihi "Benden bir hatıra olarak saklarsın" diyerek Nüzhet'e uzatır. Aynı tespihi halen Nüzhet Hanım'ın büyük kızı Güner Baykal saklamaktadır. 

- Nüzhet'in ablası Melahat ve baba bildiği eniştesi Muhiddin Birgen'in kızı Asude Zeybekoğlu, evlendikten sonra Matbuat Müdürlüğü'nde çalışmaya başlar. 1936 yılında müdürü Vedat Nedim Tör, İsmet Paşa tarafından İsviçre'nin Montreux Şatosu'nda Boğazlarla ilgili yapılacak görüşmeleri takip etmek üzere görevlendirilince yanına henüz 22 yaşında olan Asude Zeybekoğlu'nu da alır. 22 Haziran-20 Temmuz arası yapılan görüşmeleri basın locasından izleyen Asude Zeybekoğlu, Türkiye'ye gönderilen günlük raporların hazırlanmasında yardımcı olur.

- Eşinin erken ölümü üzerine iki çocuğuna bakmak için Ankara Kız Lisesi'nde Fransızca öğretmenliğine başlayan Nüzhet Berkin'in öğrencileri arasında ünlü şair Can Yücel'in kızı Canan Yücel ile İsmet İnönü'nün kızı Özden İnönü de vardır. Ayrıca Canan Yücel ve Özden İnönü aynı okulda okuyan Nüzhet Hanım'ın büyük kızı Güner'in de okul arkadaşıdırlar.





Fotoğraflar tarafımdan kitaptan alındı.

20 Mayıs 2023 Cumartesi

 


MOĞOLLAR ANADOLU'YU NASIL ELE GEÇİRDİ? 

(HAİN İÇERDEN OLUNCA KAPI KİLİT TUTMAZMIŞ!)




Kendi ülkesinin tarihini bilmeden bugünün dünyasını anlamak zor, hatta imkansızdır. Bizlere okullarda okutulan tarih, hep toprak alma ve toprak kaybetme üzerine yazılı tarihtir. Tarihimizin ekonomik, siyasi ve toplumsal boyutları pek anlatılmaz, ilgili olanlar dışında da pek kimse merak edip araştırmaz. Önemli olan yapılan savaşlarda zafer kazanmak, toprak almak ve fethedilen ülkeleri vergiye bağlamaktır!

Tarih okumayı çok seven bir okur olarak, ülkemizin tarihinden beni çok etkileyen bir olguyu sizlere aktarmak isterim. 13. Yüzyıl. Devir Anadolu Selçuklu Devleti'nin  devri.

Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat'ın oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev'in Sultan'ın veziri Saadettin Köpek ile işbirliği yaparak Sultan'ın zehirlenerek öldürülmesinden sonra Selçuklu tahtına 16 yaşındaki oğul Gıyaseddin Keyhüsrev oturdu. 1236 ile 1246 yılları arasında 9 yıl hükümdarlık yaptı. Bu yıllarda Orta Asya'dan Batı'ya doğru göç eden ve önüne gelen her şeyi yakıp yıkan, yağmalayan Moğol istilası Anadolu'nun da kapısına dayanmıştı. 

Alaaddin Keykubat ölmeden önce, Moğol tehlikesini görerek o zamanlar Anadolu'nun kapısı olarak addedilen Erzurum Kalesi'ni tahkim ettirir, alınması zor bir kale haline getirtir. Moğol Hükümdarı Ögedey, Alaaddin Keykubat'a büyük saygı duyardı. Saygı duymasının nedenlerinden biri, Moğolların bir türlü yenemediği  Harezmşah hükümdarı Celaleddin'i , Alaaddin Keykubat'ın "Yassıçemen" savaşında tek seferde yenmesiydi. Bu zaferle ne derece büyük askeri güce sahip olduğunu gösteren Alaaddin Keykubat'a karşı dikkatli olan Moğollar, ondan çekiniyorlardı.

Oysa oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev, veziri Saadettin Köpek'in yönlendirmesiyle Harezmşah beyleriyle arasını açtı. Moğol istilasını ise önemsemedi. Çünkü Moğollar tarafından ilk defa kuşatılan Erzurum Kalesi alınamamıştı. Ama Moğollar Anadolu'nun kapısını açıp içeri girmeye kararlıydılar. Askeri güçle başaramadıklarını, sinsi planlarıyla gerçekleştireceklerdi. Bu konuda Moğol Ordusunun komutanı Baycu'ya güveniyorlardı.

Komutan Baycu, askeri olarak Erzurum Kalesi'ni alamayacağını anlayınca kale içinden önemli bir mevkide bulunan Şıhneyi casus olarak seçti. Şıhne, Selçuklu Hanedanı'nda hanedan üyesi olmayan valiler için kullanılan ifadedir. Bu valiler genellikle üst komutadaki askerlerden seçilmiştir. Şıhne, hem askeri hem de idari işlerden sorumludur. (Vikipedi) Düşünün Erzurum Kalesi'nin valisi, Moğolların casusu. Yani hain içeriden olunca, kalenin düşmemesi için bir mucize gerekir.

Anadolu Selçuklu ordusunun büyük bir kısmı paralı askerlerden oluşmaktaydı. Bu paralı Frenk askerlerinin komutanı İstankos'tu. İstankos, Haçlı seferleriyle Anadolu'ya gelmiş, sonrasında ücretli askerlik yaparak geçimini sağlayan bir şövalye idi. Sultan Alaaddin Keykubat'a bağlı, cesur bir askerdi. Selçuklu ordusunun başında ise Sinaneddin vardı. Moğol ordusunda ise Gürcü Prensi Avag ile Ermeni Prensi Grigor'un kumanda ettiği çok sayıda Gürcü ve Ermeni askerler vardı.

Şıhne Şerefeddin, bir gece yarısı kale halkı derin uykudayken, Harput kapısını Moğol askerlerine kendi elleriyle açar. Kaleye giren Moğollar diğer kapıları da açarak tüm orduyu içeri alırlar. Askerler önlerine çıkan kadın, çocuk, genç, yaşlı erkek kim varsa kılıçtan geçirirler. Bu sırada Şıhne Şerefeddin korkudan saklanmıştır ama tez zamanda bulunur ve Moğol komutanın karşısına çıkarılır. Moğollar lehine casusluğu, canına dokunulmayacağı ve şıhne olarak görevine devam edeceği garantisiyle kabul eden Şerefeddin  fena halde kandırıldığını anlayamadan bir kılıç darbesiyle kellesi vurulur. Tabii ki Moğol komutanın söylediği şu sözü de duyamadan çoktan ölmüştür; "Biz Moğollar hainleri sevmeyiz. Bugün kendi milletine ihanet eden sen, yarın bize de edeceksin. Bu yüzden cezanı şimdiden veriyorum."

Erzurum'un düşüşünden bir yıl sonra Moğollar tekrar Anadolu'ya girdiler. Onları Kösedağ'da (Bugün Sivas sınırları içindedir) karşılayan Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, öncü birlikler arasındaki ilk muharebeyi Moğolların kazandığını görünce ordugahını terk edip kaçtı (3Temmuz 1243). Onun bu hareketi Selçuklu ordusunun dağılmasına ve Moğol ordusunun hiçbir direnişle karşılaşmadan Anadolu şehir ve kalelerini birer birer zapt etmesine sebep oldu.

Babası Alaaddin Keykubat'ın zehirlenmesinde parmağı olduğunu öğrenen Hund Hatun, kardeşi Gıyaseddin Keyhüsrev'den uzak olmak için Konya sarayından uzaklaştı. Diyar diyar gezerek kendisini hayır işlerine adadı. Erzurum'daki Çifte Minareli Medrese'nin (Hatuniye Medresesi) yapımını başlatmışsa da Moğolların gülle atışlarıyla taş ustalarının bin bir emekle yükselttikleri medrese duvarları yerle bir edilmiştir. Yıllar sonra medresenin yapımını Kirman'da hüküm süren Kutluğhanlar Hanedanı'na mensup Padişah Hatun üstlenip tamamlamıştır. Padişah Hatun, Moğol-İlhanlı hükümdarı Abaka Han'ın eşiydi.  

Alaaddin Keykubat'ın eşi olan Mahperi Hatun - Hund Hatun ve Gıyaseddin Keyhüsrev'in anneleri- Moğollar Anadolu içlerine doğru ilerlerken Kayseri'de bulunmaktaydı. Kızı Hund Hatun da Erzurum düşmeden önce annesinin yanına Kayseri'ye gitti. Bazılarına göre o ve annesi Mahperi Hatun güvende olsunlar diye Sultan Gıyaseddin tarafından, Kilikya Ermeni Kralı Hetum'un yanına gönderildi. Bazıları da onların Sultan tarafından gönderilmediğini, çaresiz kalan anne-kızın, mecburiyetten Hetum'a sığındıklarını söylediler. Ancak Anadolu Selçuklu yönetimine bağlılık yeminini çoktan bozmuş olan Hetum, Moğolların emrine girmişti. Ve kendisine sığınan Hond Hatun ve annesini hiç tereddüt etmeden yeni efendisi Moğol komutan Baycu'ya teslim etti.  Hond Hatun'un bundan sonraki yaşamıyla ilgili çeşitli söylentiler olsa da akıbetinin ne olduğu bilinemedi. (*)

1256 yılında Cengiz'in torunu Hülagü, İlhanlı devletini kurunca Anadolu'da İlhanlı hakimiyeti başladı. Kösedağ Savaşı yenilgisinden sonra başlayan Moğol istilasından kaçan ve Batı'ya yönelen Türkmenler, Batı Anadolu'nun Türkleşmesini hızlandırdılar. Anadolu Selçuklu Devleti'nin Türkmen Beyleri üzerinde etkisi azaldığı için , bu beyler bağımsızlıklarını ilan etti ve Anadolu'da ikinci beylikler dönemi başladı. 1299'da Söğüt/Domaniç'te kurulan Osmanoğulları Beyliği de bu beyliklerden biridir. 

Kısacası, "Erzurum düşerse Anadolu düşer" sözü, Erzurum'un düşüşüyle gerçeğe dönüştü! Anadolu Selçuklu Devleti'nin Sultanları Moğolların egemenliğine girdi ve Anadolu Birliği bozuldu.

Gıyaseddin Keyhüsrev, babasının zamanında nişanlanmış olduğu Gürcü Prensesi Tamar ile evlendi. Bu evlilikten II. Alaaddin Keykubat doğdu. Gürcü Prenses Tamar'ı çok seven Anadolu halkı ona sevgilerini anlatmak ve kabul ettiklerini belirtmek için Gürcü Hatun dediler.

Gürcü Hatun'un hikayesini okumak için linki tıklayınız:

https://sahriye.blogspot.com/2019/03/gumus-sikke-uzerinde-yasatilan-ask.html



Not: Mahperi Hatun ve dönemindeki olayları okumak için önereceğim kitabın adı; Mahperi Hatun, Anadolu Selçukluları. Yazarı: Gisele Durero-Köseoğlu. GİTa. 3. Basım. Sayfa sayısı:463.

"13. yüzyılda Anadolu'dayız...

Sekiz yıl süren uzun mahkümiyet yıllarının ardından kardeşi İzzeddin Keykavus'un ölümüyle Alaaddin Keykubad tahta çıkmıştır. Anadolu Selçuklu Devleti'nin Sultanı olan Alaaddin bir süre sonra Prenses Destina'yla evlenmiş ve Destina, Mahperi Hatun adını almıştır. Mahperi Hatun, var oluş mücadelesine girmiş, eşinin aşkı ve tek oğlunun geleceği için savaşmıştır. Mahperi Hatun için en büyük sorun, ikinci eş Eyyübi Melikesi Gaziye Hatun ve oğulları olmuştur...

(Kitabın arka kapak yazısından)



Kaynak: Erkan Göksu, Hüzün Melikesi - Selçuklular ile Moğollar Arasında Geçen Bir Ömür. Kronik. Sayfa sayısı:199




16 Mayıs 2023 Salı

 


KESTANE AĞACI NERELERDE KULLANILIR?



Kestane ağacı tanen içerdiğinden örümceklerin ağ yapamadığı ağaçlardan biridir. Kestane ağacı erozyonu ve su kaybını önlemesi bakımından büyük önem taşır. Kerestesi iyi cila kabul ettiğinden mobilyacılıkta, odunu sert ve dayanıklı olması sebebiyle de ev yapımında kullanılır. Bursa Cumalıkızık Köyü'nün evleri kestane ağacından yapıldığı için 200 yıldır hala ayakta. Mimarlık alanında en prestijli ödül sayılan Ağa Han Mimarlık Ödülü bu nedenle geçtiğimiz yıllarda Cumalıkızık Köyü'ne verildi.

Karadenizli tekne ustaları, ünlü takalarının omurgasını suda kolay çürümeyen kestane ağaçlarından yaparlar. Çürümeye karşı dayanıklı olması sebebiyle yapı işlerinde, demiryolu raylarının döşenmesinde, gemi yapımında ve elektrik direği olarak kullanılır. Kestane ağacının yaprak ve çiçeklerinden ilaç ve kozmetik sanayinde faydalanılır. Genç sürgünlerinden ise sepet ve küfe yapılır.

Sonbaharın gelmesiyle birlikte de kestaneden kebap yapılır ve afiyetle yenir.


 






Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.



5 Mayıs 2023 Cuma

 



KARDELEN İLE MENEKŞENİN HİKAYESİ






Çok uzun yıllar önce, iki kır çiçeği birbirlerine aşık olmuşlar. Bu çiçeklerden kardelen sevgilisi menekşeyi o kadar çok seviyormuş ki, baharda açtıklarında, her yeri donatan çiçeklerden onu kıskanıyormuş. Bu kıskançlığa daha fazla dayanamayan çiçek, baharda açıp kalabalığın içinde kaybolmak yerine, kışın dondurucu soğuğunda açarak canından çok sevdiği sevgilisini daha çok görmeyi hayal etmiş. Sevgilisine, "Biz, diğer çiçekler gibi bu bahar açmayalım. Kışın ortasında, herkesin soğuktan kaçtığı karlı günlerde açalım ki, bütün doğa bize ait olsun, bir ömür birlikte olalım," demiş kardelen. Menekşe de sevgilisinin bu fikrini çok beğenmiş ve bir dahaki sefere hiç kimsenin açmaya cesaret edemediği dondurucu soğukta açmaya karar vermişler. Kardelen kışın gelmesini ve karın yağmasını beklerken, menekşe dayanamamış ve o yaz açmış. Kardelen, sabırsızlık ve özlemle karın bir yorgan gibi kapladığı toprağı delerek açmış gözlerini dünyaya ve her yerde o güzel sevgilisini aramış. Kışın ortasında, hiçbir çiçeğin açmaya cesaret edemeyeceği bir ortamda, aşkı ile baş başa kalabilmek ve ona sevgisini gösterebilmek için beklemiş, beklemiş, beklemiş...

Bir süre sonra ümidini yitiren çiçek, yaşadığı hayal kırıklığından dolayı boynunu eğmiş ve soğuğa daha fazla dayanamayarak ölmüş...O gün bugündür, karda açan ve sevgilisini bekleyen çiçeğe "Kardelen", sevgilisine sadık kalmayıp onu yarı yolda bırakan çiçeğe ise "Hercai" denmiş.

Herkesin kalbinde yer eden bu hikaye: eğer aşık olursan kardelen gibi cesur ol. Kardelen kadar cesaretin yoksa aşık olma! şeklinde nasihatlere konu olmuş.








Kaynak: bolge4.tarimorman.gov.tr

Kardelen ve menekşe fotoğrafları tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.



3 Mayıs 2023 Çarşamba

 

 AZ BİLİNEN GERÇEKLER 


1-"Gel ne olursa olsun gel..." diye başlayan şiir Mevlana'ya değil, Ebu'l Hayr'a aittir.

2-II.Abdülhamid'e atfedilen "Erzurum düşerse Anadolu düşer     sözü, Sultan II.Abdülhamid'e değil, tarihi kayıtlara göre Ahmet Muhtar Paşa'ya aittir.

3-Niyazi Olmak deyimi, İttihat ve Terakki Dönemi'ndeki Hürriyet kahramanı Niyazi Bey'in anlaşılmayan bir sebeple öldürülmesinin ardından, şehit sayılıp sayılamayacağına dair tartışmaya ilişkin bir telmihtir. (Telmih: Anlatılmak istenen şeyi söz arasında imalı olarak belli etme, açıkça söylememe.)

4-Horasan (Horasan, güneşin yükseldiği yer demekmiş) Bölgesi'ndeki Buhara'da, Semerkant'ta "Mala Bak" anlamında kullanılan "bakmal", "bahmal" kelimesi zamanla Anadolu'da "bakkal" olmuş.

5-Yemek konan ve taşınabilir olan küçük kaplara, "yemek tası" değil, sefere çıkan dedelerin anısına "sefer tası" denilmiş.

6-Osmanlı padişahları, muhasara edilen kalelere son hücumdan önce yüksekçe bir yere çıkıp askerlerin duyacağı bir şekilde "Üç gün yağma kanundur!" derlerdi. Bu sözün anlamı, kale alındığı takdirde askerin kaledeki mücevherleri, paraları alabileceği, kadınlara istedikleri gibi davranabilecekleri, kendilerine engel olan erkekleri öldürebilecekleriydi. O üç günün sonunda kanun gereği kalede tecavüz edilmemiş kadın kalmazdı. O dönemde, düşmanını yenen Avrupalı ve Asyalı tüm  ordularda da bu kanun vardı! 1683 yılında yapılan II. Viyana kuşatmasında Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa yağma izni vermediği için Viyana'yı alamadı.

7-Ressam Şevket Dağ, İstanbul'dan gelip Ankara'da sergi açtığında dönemin Cumhurbaşkanı Atatürk, hükümetteki bakanlara resim sergisine gitmelerini söyler. Atatürk, serginin son gününde ikinci kez gittiği sergide tek bir tablo bile satılmadığını görür, bakanların gelip gelmediğini sorar. Hepsinin geldiğini söylerler. Bunun üzerine Atatürk; "Bakanlar bakmışlar ama görememişler, Şevket Bey hepsini Köşk'e alalım, şimdi vaktim yok, orada uzun uzun inceleyeyim" der. Sergideki tabloların bir tanesini kendi parasıyla, geri kalanları devlet bütçesinden satın alır. 

Atatürk'teki inceliğe ve zarafete bakar mısınız? Sanatçı kendisini borçlu, mahcup hissetmesin diye, şimdi zamanının olmadığını, sonra uzun uzun inceleyeceğini söylemiş. Çok büyüksün ATAM...

8-Kurtuluş Savaşı'nda Hindistan Müslümanları (Bugünkü Pakistanlılar. Pakistan o zamanlar Hindistan'dan ayrılmamıştı), bin lira toplayıp, savaşta harcansın diye  göndermişler Anadolu'ya. Bu para makbuz karşılığında alınıp paranın bir kısmı savaşta harcanmış. Geriye kalan para saklanmış ve Cumhuriyet kurulduktan sonra Cumhurbaşkanı tarafından bir banka kursun diye Celal Bayar'a verilmiş. Böylece, Türkiye İş Bankası kurulmuş.

9-Aldous Huxley'in "Cesur Yeni Dünya" adlı romanında Fordlandia adlı hayali bir ülke vardır. Bu ütopik ülkede insanlar "Ford bağışlasın, Ford cezanı versin, Ford yardımcın olsun" türünden sözler söylerler. Meğer Fordlandia diye bir yer gerçekten varmış Brezilya'da. Hikayesi şöyle: Henry Ford lastik üretmek için kauçuk ağacı yetiştirmek ve Detroit'tekine benzer büyük bir araba fabrikası kurmak, Brezilyalıların ucuz iş gücünden yararlanmak amacıyla Brezilya'da bulunan yağmur ormanlarından büyük bir ormanlık alanı satın alıp milyonlarca ağacı kestirmiş. Kesilen ağaçların yerinde AVM dahil, eğlence yerleri ve büyük bir araba fabrikası olan devasa bir kasaba kurdurtmuş. Ancak Brezilyalı işçiler, kapitalist sistemin çarkının işleyişine ayak uyduramamışlar. Dolayısıyla üretim ilerlememiş ve kasaba terk edilmiş. 

Konuyla ilgili daha geniş bilgi için linki tıklayınız: https://www.ekoiq.com/bir-surdurulebilirlik-dersi-fordlandia/

10-Eskiden tüm kadınlar sokakta çarşaf ve peçeyle dolaşır, yüzlerini yabancı erkeklere göstermezlerdi. Tek bir istisna vardı; eğer padişah kendileriyle konuşuyorsa yüzlerini açmak zorundaydılar. Bu teamülün yanı sıra bir de yazılı olmayan kuralın bulunduğu söyleniyor kaynaklarda. Bu kural da şu: Eğer bir padişah halktan herhangi bir evli kadının yüzünü görüp onu beğenirse, kadını kocasından boşatıp onu alma hakkı varmış. Bu yazılı olmayan kuralı uygulayan az sayıdaki padişahlardan biri olan II. Selim, şehzadeliği döneminde eşrafın güzelliği ile nam salmış eşleriyle birlikte olmuş. Kendisini padişaha şikayet etmeye çalışan eşrafı ise öldürtmüştü. Bir de Sultan İbrahim'in bir paşanın güzel eşini elinden alma gayreti olmuş.

11-Fuzuli'nin söylediği "İlimsiz şiir temelsiz duvara benzer, gayet itibarsız olur" sözünü bilmeyen şair yoktur sanırım. Ancak Fuzuli'nin gerçek kimliğini az kişi bilir diye düşünüyorum. Kerkük Türkmenlerinden, Bayat Boyu'ndan, Azeri Türkçesiyle şiirler yazmaya başlayan Mehmet adlı şair, kimsenin beğenip de seçmeyeceği bir mahlas olsun diye "Fuzuli" yi seçmiş. Bunu seçmekteki amacı şuymuş: Çoğunluğun kullandığı türden bir mahlas seçerse (Karacaoğlan gibi), ünlü olmazsa şiirlerinin aynı mahlası kullanan ünlü bir şairin şiirlerine katılmasından, eğer ünlü olursa da başkalarının şiirlerinin ona mal edilmesinden endişe duyduğu içinmiş. Fuzuli bu tür tehlikeyi önleyecek türden bir mahlasmış. Ama zaman geçmiş Fuzuli'nin bir oğlu olmuş. O da şiir yazmaya başlayınca, babasına zıtlık olsun diye şiirlerinde Fazli mahlasını kullanmış. Fuzuli'ye karşı Fazli!

12-Üstün Dökmen'in yazdığı "Komşu Köyün Delisi" adlı oyun Ankara Devlet Tiyatrosu'nda 477 defa sahnelenerek bir rekor kırmış.


Kaynak: Yukarıdaki bilgiler, Üstün Dökmen'in Palandöken adlı romanından tarafımdan derlenmiştir.



16 Nisan 2023 Pazar

 


TOLSTOY'DAN SEÇTİĞİM 12 SÖZ



Bütün Mutluluklar Birbirine Benzer, Tolstoy'un eserlerinden derlenmiş bir seçki. Ben de, bu seçkiden özenle seçtiklerimi paylaşmak istedim. :)

1- "Ben mi başkalarının göremediklerini gördüğüm için deliyim, yoksa tüm bu gördüklerimden sorumlu olan onlar mı deli?"

2- "Özgür düşünen insanlar önyargılara yenilmeksizin akıllarını kullanmaya gönüllüdürler ve kendi inançlarına, geleneklerine ya da haklarına ters düşen şeyleri bile anlamaktan korkmazlar. Bu dürüm pek yaygın değildir, fakat doğru düşünme için olmazsa olmazdır."

3- "Çoğunluğun ona inanması, bir yanlışın, yanlış olduğu gerçeğini değiştirmez."

4- "Öyle kötü bir insandı ki ölümü herkeste, yakında kokacak bu cesedi ortadan kaldırmak zorunluluğunun verdiği telaşın can sıkıntısından başka bir duygu uyandırmamıştı." 

5- "Güç, kitlelerin isteklerini bir özet halinde hızlı veya stratejik bir şekilde yine kitleler tarafından seçilen liderlere devredilmesidir."

6- "Bir rahibin sözleri: 'Hepimiz kardeşiz, fakat ben hırsızları ya da hayat kadınlarını yargılamak, kınamak hatta idam etmek için maaş alıyorum. Hepimiz kardeşiz, fakat ben sırf zenginlerin ve tembellerin lüksleri karşılanabilsin diye zavallı işçilerden vergi toplamak için maaş alıyorum. Hepimiz kardeşiz, fakat ben kendim bile inanmıyorken; insanların gerçek dini anlamasına engel olan sahte bir Hristiyanlıkla ilgili vaaz verdiğim için maaş alıyorum.'"

7- "Bir tanıdığımızın yakınının ölüm haberini alınca hepimizi bir ölüm düşüncesi sarar. Ama bu düşüncenin içinde ufak da bir rahatlama vardır, neyse ki bizim sevdiklerimiz hala hayattadır."

8- "Bu dünya için sıradan bir yalan olabilirsiniz. Fakat kim bilir belki de birisi için, onu hayata bağlayan tek gerçeksiniz."

9- "Şikayet ettiğiniz yaşam, belki de başkasının hayalidir."

10- "Temelde hepimizin amacı aynıdır; para ve şöhret. Kimse çıkıp da 'benim için önemli değil' demesin. Her insanın bilinçaltında bunlar vardır."

11- "İyilik yapsak hatırlanmaz, yanlış yapsak unutulmaz. Biz en iyisi kimsenin yapamazsınız  dediklerini yapalım, çünkü onlar asla akıllardan çıkmaz."

12- "Halk o kadar düşük bir maddi ve manevi gelişme düzeyinde bulunuyor ki, kendisine yabancı olan her şeye karşı çıkmak zorunda kalıyor."



10 Nisan 2023 Pazartesi

 


CENGİZ AYTMATOV'UN DÜNYAYA TANITTIĞI İKİ EFSANE;

MANKURT VE DÖNENBAY KUŞU



Dünyaca ünlü büyük yazarlar hakkında yazmak zor iştir. Nereden, nasıl başlayacağınızı bilemezsiniz çünkü. İşte bu büyük yazarlardan biri, Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un tarihin tozlu raflarından çekip çıkararak tüm dünyaya tanıttığı ve edebiyat literatürüne kazandırdığı "mankurt" sözcüğü ve unutulmuş efsanesini yazacağım bugün. Hem de "Gün Olur Asra Bedel" kitabından derleyerek. Ama nereden başlasam, nasıl anlatsam? En iyisi, Cengiz Aytmatov'un adını ilk duyduğum geçmiş zamanlara giderek başlamak. :)

Yıl 1977. Atıf Yılmaz'ın yönettiği "Selvi Boylum Al Yazmalım" filmi sinemalarda gösterime girmişti. O zamanlar gençlik başımda duman halleriyle filmi izlemeye gitmiş, filmi çok beğenmiş ve etkilenmiştim. Kamyon şoförü İlyas ile köylü kızı Asya'nın sonu hüsranla biten aşklarından kim etkilenmezdi ki? Özellikle filmin son sahnesini hiç unutmadım. Sahne şöyleydi hatırladığım kadarıyla; Asya ile İlyas'ın oğlu Samet'in biyolojik babası İlyas'a değil de onu besleyip büyüten, baba dediği Cemşit'e doğru gidişini ve bu gidişle annesinin "sevgi" üzerine dile getirmediği ama düşüncesinde sorguladığı sevgiyi anlatıyordu. Şöyle diyordu Asya'nın iç sesi: "Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti." Ve oğul Samet de hiç  tanımadığı öz babası yerine, Cemşit babasında bulduğu bu sevgiyi seçmiş, ona doğru koşmuştu. 

Film sonrası, bu filmin Cengiz Aytmatov'un 1970 yılında yayımlanan "Kırmızı Eşarp" romanından sinemaya uyarlandığını öğrenmiştim. İşte benim ünlü Kırgız yazarla tanışmam bu film sayesinde olmuştu.

Aradan uzun yıllar geçti ama Cengiz Aytmatov'un eserlerini hala okumaya devam ediyorum. Yeni bitirdiğim "Gün Olur Asra Bedel" romanı da bunlardan biri. Kitap sinemaya uyarlanmış ama ülkemizde gösterime girdi mi bilmiyorum. Gün Olur Asra Bedel romanında yazar yaşadığı dönemde kimliksizleştirme, köklerine yabancılaştırma nedeniyle sistemi eleştirirken, tüm dünyaya "Mankurt Efsanesi"ni de tanıtmış, literatüre yeni bir kavram kazandırmıştır. 

Aytmatov çocukken babaannesinden dinlediği halk hikayeleri, masallar, efsaneler ve mitleri romanlarında yazarak Türk Dünyası'nın gelenek ve göreneklerini tüm dünyaya tanıttı. Dünyada eserleri 176 dile çevrilen ilk ve tek yazardır.

Gün Olur Asra  Bedel romanı Kazakistan'da Aral Gölü'nün yakınında bulunan Sarı Özek bozkırındaki Boranlı istasyonunda geçer. Boranlı istasyonu ve çevresi çetin coğrafi şartları olan adeta unutulmuş bir yerdir. Burada yaşayan insanların birbirlerine tutunmaktan başka çareleri yoktur. Aytmatov, romanda mankurt efsanesini metafor olarak kullanarak "toplumsal ve kişisel bellek" yitiminin nelere sebep olacağını anlatır. Kısaca söylemek gerekirse, bir toplumun dil ve kültürünün yok edilmeye çalışılmasıyla (asimilasyon), tarihsel bağlarından  koparılması şiirsel bir dille anlatılır. Romanı bitirdiğimde zihnimdeki soru şu oldu; "Günümüzde çeşitli iletişim araçlarıyla, istenilen algı yaratılarak  mankurtlaştırılan zihinlerden "modern köleler" yaratılmadı mı?"

MANKURT EFSANESİ

Çin kaynaklarında "Juanjuan" olarak adlandırılan "Cücenler", (Arap ve Bizans kaynaklarında "Avar", Göktürklerde "Apar" denilmekte) Asya kıtasında güneyden sıkıştırılınca Kuzeye doğru kaçmışlar ve Sarı Özek bozkırını ele geçirmişler. Bundan sonra otlaklarını genişletmek, köle toplamak amacıyla Sarı Özek'e yakın yerlere sık sık baskınlar düzenlemişler. Çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan pek çok tutsak almışlar. Alınan tutsakların hepsi ya satılıyor ya da köle olarak kullanılıyormuş. Juanjuanların baskınlarından bıkan Sarı Özek bozkırındaki oymaklar bu baskınlara karşı koymaya başlamışlar. Ve  sonrasında kıran kırana savaşların ardı arkası kesilmemiş.

Juanjuanların, hayvancılığa çok elverişli otlaklara sahip olan Sarı Özek'ten gitmeye niyetleri yokmuş. Bozkıra yerleşmek ve kalıcı olmak için direnmişler. Uzun bir süre bıktırıcı savaşlar sürüp gitmiş. Bu savaşlarda kimi zaman Juanjuanlar, kimi zamanda Sarı Özek Oymakları savaşı kazanmışlar. Arada sırada ise sessiz bir dönem oluyormuş.

Juanjuanlar savaşta tutsak alıp satmadıkları güçlü, kuvvetli genç erkeklere korkunç işkenceler yaparlarmış. Bu işkencelerden belleğini yitirmiş olarak sağ çıkanları da köle olarak çalıştırırlarmış. Ele geçirdikleri delikanlının önce kafasını kazıyıp, saç diplerini kesip kanatırlarmış. Bu işlem sürerken usta kasaplardan biri iri bir deveyi hemen oracığa yatırıp kesermiş. Kestikten sonra derisini yüzermiş. Deve derisi boyun bölgesinde çok kalın olduğu için boyun derisinden kesilen bir parça sıcağı sıcağına tutsağın kazınmış ve kanatılmış başına geçirilirmiş. Deve boynundan bu deri örtü tutsağın başını sımsıkı kavrarmış. Bir deveden beş-altı kişiye yetecek kadar boyun derisi çıkarmış. Kafasına deri geçirilen tutsak başını yere sürtmesin diye boynuna tahta kalıp takılır, yürek yakan çığlıklarını kimse duymasın diye ıssız bir yere götürülürmüş. Kolları, bacakları bağlı tutsak orada, güneşin altında aç susuz birkaç gün kalırmış. Başına deri geçirilenlerden çoğu acıya dayanamayıp ölür, sağ kalanlar ise hafızalarını yitirerek geçmişlerini hatırlamayan birer "mankurt" olurlarmış. Tutsakların yakınları köleleştirme işlemi son bulmadan kurbanı kurtarmak için bazen akınlar düzenlerlermiş ama Juanjuanlar bu baskınları işkence yaptıkları yerlere koydukları kolcularla önlerlermiş. Eğer tutsaklardan birini mankurt yapıldığı yöreye yayılırsa, artık onun en yakınları bile zavallıyı kurtarmaya ya da fidye yoluyla satın almaya yanaşmazlarmış çünkü bir mankurt ve bir bostan korkuluğu arasında hiçbir fark kalmazmış. 

Sarı Özek'in yakıcı güneşi altında bırakılan bu tutsakların çoğu, açlık ve susuzluktan değil, acıdan ölürlermiş. Beş altı kişiden ancak biri sağ kalırmış. Sımsıkı başlarını saran taze deve derisi kurudukça tutsağın başını mengene gibi sıkıştırırmış. Bu acı yetmezmiş gibi, ikinci günden itibaren uzamaya başlayan Asyalı soyunun fırça gibi  sert saç kıllarından bazısı deriyi delip dışarı çıkarmış ama çoğu çıkamayıp geri dönüp tutsağın kafasına diken gibi saplanırmış. Bütün bu acılar sonunda tutsaklar aklını yitirmeye başlarlarmış. Beşinci günün sonunda bir tutsak sağ kalmışsa Juanjuanlar bunu amaçlarına ulaşmış sayarlarmış. Belleğini yitirmiş köleyi alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ekmek ve su verirlermiş. Zavallı köle zamanla kendini toparlar güçlenirmiş. Böyle bir mankurt seçme on tutsağa eşit sayılırmış piyasada. Hatta Juanjuanlar arasında şöyle bir töre varmış: Eğer kendi aralarındaki çarpışmalarda birisi birisinin mankurdunu öldürürse böyle bir kayıp yüzünden ödenecek fidye özgür bir insan için ödenecek fidyenin üç kat fazlası olurmuş.

Mankurt kim olduğunu, soyunun sopunun nereden geldiğini, adını, çocukluğunu, anasını, babasını bilmezmiş. Kısacası insan olduğunun bile farkında değilmiş. Benlik bilincini yitirdiği için efendisine ekonomik açıdan büyük avantajlar sağlarmış. Mal sahibinin evindeki hayvanlardan bir farkı yokmuş; ağzı var, dili yokmuş yani. Herhangi bir köle sahibi için en büyük tehlike kölenin başkaldırmasıymış. Her köle fırsat buldukça isyan eder mantığı geçerliymiş. Oysa mankurt, köleler arasında kaçmayı, başkaldırmayı düşünmeyen, alışılmışın dışında bir varlıkmış. Köpeklerin sahiplerini dinlemeleri gibi mankurt da sahibinin sözünden dışarı çıkmazmış. Efendisinden başkasının sözünü dinlemez, karnını doyurmaktan başka şey düşünmezmiş. En kirli, en ağır işler mankurtlara verilirmiş. Sarı Özek bozkırının kuş uçmaz, kervan geçmez çayırlarında sürü otlatmak ancak mankurtların dayanabileceği bir iş olduğundan, deve sürüleri bu zavallılara güttürülürmüş. Bir mankurt için efendisinin buyruğundan daha yüce bir şey yokmuş. Açlıktan ölmemek için yiyeceğini, soğuktan donmamak için giyeceğini verdikten sonra başka bir şey istemezmiş.

Kafasına sürekli şapka takan bir mankurtu ölüm bile korkutamazmış ama "gel senin kafanı tütsüleyelim!" denmesi bir mankurt için en büyük cezaymış. Mankurt bu söz üzerine yaban atı gibi tepinir, kafasına kimseyi dokundurtmazmış. Gece gündüz şapkasını başından çıkartmazmış, onunla yatar, onunla kalkarmış.

Oğlu Jolaman'ın yaşadığını ama mankurtlaştırıldığını tüccarların konuşmalarından  duyan Nayman Ana'nın yüreği dayanamamış, oğlunu kurtarmak için binmiş "Akmaya" adını verdiği devesine ve koyulmuş yola. Aslında bozkırda deve güden mankurtun kendi oğlu olduğundan emin değilmiş ama gerçeği öğrenemezse rahat edemeyecekmiş. Ana yüreği işte, her devirde çocukları için aynı sevgiyle ve özveriyle çarpar.

Şafak sökerken yola çıkan Nayman Ana, oğlu kendisini görünce yas tuttuğunu anlamasın ve üzülmesin diye (Daha önce obasındakiler bulunamayan oğlunun öldüğünü söylemişler çünkü)  başına ak yazmayı bağlamış. 

Az gitmiş uz gitmiş bir tepenin ardında yüzlerce deveden oluşan bir sürüye rastlamış. Çobanı gördüğünde oğlunu hemen tanımış Nayman Ana. Ne yazık ki ne derse desin, ne anlatırsa anlatsın oğlu anasını tanıyamamış, geçmişine ait hiçbir şeyi hatırlayamıyormuş. Çünkü o artık bir mankurtmuş.

DÖNENBAY KUŞU EFSANESİ

Nayman Ana oğluna bıkmadan usanmadan babasının adını, geçmişini anlatadursun, oğlu boş gözlerle ve hareketsiz bir şekilde ona bakıyormuş. Bu duruma içi yanıp kavrulan Nayman Ana ağlayarak, "Bir insanın elinden malı-mülkü, bütün zenginliği hatta hayatı bile alınabilir ama insanın hafızasını almak gibi bir cinayet işlenir mi? Ey rızık veren Tanrı! Eğer varsan, insanların aklına böyle bir şeyi nasıl getirirsin? Yeryüzünde zulüm, kötülük az mı ki!" diye haykırmış.

Jolaman'ı mankurtlaştıran efendisinin geldiğini gören Nayman Ana, hızla oradan uzaklaşmış. Durumdan işkillenen efendisi mankurta o kadının kim olduğunu sormuş.  O da kadını tanımadığını söylemiş söylemesine de efendi bu, işi ciddiye alıp, Jolaman'a bir ok ve yay vermiş. Ve demiş ki, o kadın bir daha gelirse onu öldür. 

Juanjuan efendisinin oğlunun yanından uzaklaştığını gören Nayman Ana tekrar gelmiş ve oğluna "Senin babanın adı Dönenbay" diye tekrar tekrar söylemiş. Efendisinin emrini yerine getirmek isteyen mankurt oğul, yayını germiş ve okunu fırlatmış. Oğlunun attığı ok, Nayman Ana'nın sol böğrüne isabet etmiş. Devesine yapışarak yere düşmeden önce başındaki ak yazma  havalanıp kuş olmuş, uçmuş. Nayman Ana'nın son sözleri de "Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!" olmuş.

Bu olaydan sonra Dönenbay kuşu Sarı Özek bozkırında geceleri uçup dururmuş. Karşısına bir yolcu çıktığında da ona yanaşıp "Adını biliyor musun? Kim olduğunu biliyor musun? Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!" diye ötermiş.

Sarı Özek'te dillere dolanan efsane böyle anlatılır. Yörede kutsal kabul edilen Ana Beyit Mezarlığı adını bu kadından almıştır. "Ana Beyit", ana ruhu, ana huzuru, ana ölüsü anlamına gelir.

Romanda geçen bir olay daha var ki, adeta günümüzü anlatıyor. ABD ve Rusya'nın birlikte yürüttüğü "Demiburg" adlı bir proje ve "Orman Göğsü Gezegeni". Bunu da kitabı alıp okumanız için burada yazmayayım. :)

CENGİZ AYTMATOV KİMDİR?

Cengiz Aytmatov (D: 12 Aralık 1928, SSCB  / Ö: 10 Haziran 2008 Almanya), Kırgız yazar, gazeteci, çevirmen, diplomat ve siyasetçidir. Türk dünyasının ünlü yazarlarından biri olan Aytmatov, dünya edebiyatında tartışılmaz bir yere sahip eserleriyle Türk kültürünün zenginliğini bütün dünyaya tanıtmıştır. 

II.Dünya Savaşı sonrası yazarlar arasında yer alan Aytmatov'un ünü "Cemile "romanıyla tüm dünyaya yayıldı. Louis Aragon, Cemile'yi "dünyanın en güzel aşk hikayesi" olarak tanımlamıştır. 

Cengiz Aytmatov, sadece insanların değil, hayvanların psikolojisini de romanlarında anlatmıştır. Bunlardan ikisi; "Dişi Kurdun Rüyaları" ile "Elveda Gülsarı" olan kahramanları kurt ve at olan romanlarıdır. Cengiz Aytmatov, Kırgızistan Dışişleri eski bakanı Askar Aytmatov'un babasıdır.

Son olarak bir anımı paylaşmak isterim. 1980'li yılların başında bir arkadaşımın eşi doğum yapmıştı. Bebeği görmeye gittiğimde adının Cemile olduğunu ve bu ismi babasının koyduğunu öğrenince sormuştum; Neden bebeğine eski bir isim olan Cemile adını koydun? diye. O zamanlar doğan bebeklere pek duyulmamış yeni  isimler koymak modaydı. Arkadaşım; "Cengiz Aytmatov'un Cemile romanını okumuş ve çok sevmiştim. Kızım olursa adını Cemile koyacağım demiştim kendi kendime ve kızım oldu, adını Cemile koydum" diye cevaplamıştı sorumu. Cemile'yi okumadığımı söylemeye utanmış ve çok güzel olmuş diyebilmiştim sadece. Sonrasında bu utancımı gidermiştim. :)

 

Kaynak: Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel. Türkçeleştiren: Mehmet Özgül. Nora Yayınları. 


31 Mart 2023 Cuma

 


 MANOS HACIDAKİS KİMDİR?




Hafta sonu 9 bölümden oluşan ADA VE MAESTRO dizisini izledim. İyi ki izledim. Daha önce adını hiç duymadığım dünyaca ünlü bir müzisyen ve müziğiyle tanıştım. Müziğini sevince, müzisyenle ilgili İnternette kısa bir araştırma yaptım. Manos Hacıdakis adını duyduktan sonra, ilgilenmeyip geçebilirdim de. Ancak bendeki bilgiye ulaşma merakı rahat bırakmadı ve araştırdım. Ne de olsa "merak" kediyi öldürür, beni ise öldürmeyip süründürür çok çok. :)

Manos Hacıdakis'i tanıtmadan önce, diziyle ilgili bir şeyler yazmak isterim. Pandemi nedeniyle kısıtlamaların olduğu 2022 yılında çekilen dizi Yunanistan yapımı. Dizinin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu Christopher Papakaliatis (Dizideki adıyla Maestro Orestis). Dizi, genel anlamda "romantik" olarak değerlendirebilir. Dizinin konusu şöyle: İyon denizinde bulunan İyon Adaları'ndan (nam-ı diğer Yediadalar) küçük Paksu Adası'nda turizmi canlandırmak ve adanın adını duyurmak için bir müzik festivali düzenlenmesine karar verilir. Festivalde orkestrayı yönetmek üzere müzik öğretmeni olan Orestis adaya davet edilir. Bu küçücük Paksu Adası adeta cennetten bir köşedir. Ada halkı, tüm ümidini Maestro'ya bağlamıştır. Festivalin ses getirmesi ve güzel geçmesi için ellerinden gelen yardımı esirgemezler. Ta ki, Maestro'nun kendisinden oldukça küçük adalı bir genç kıza aşık olmasına ve bu nedenle  adalıların gizemli dünyalarının içine girmesine dek.

Dizide aile içi şiddet, toplumsal baskı, rüşvet çarkının dönüşüyle kara paranın nasıl aklandığı, belediye başkanı olmak için aday olan bir siyasi figürün aile-siyaset-para üçlemesinde dengeyi sağlayabilmek adına sırlar içeren yaşamı son derece çarpıcı ve gerçekçi bir şekilde işlenmiş. Bu bağlamda diziyi beğendim. Oyunculuklar da iyi. Hele belgesel tadında çekilen ada görüntüleri muhteşem. Sırf bu görüntüleri izlemek için bile dizi seyredilebilir. Ayrıca, müziği seviyorsanız, müziğe doyacağınızı söyleyebilirim. Son bölümdeki orkestranın yaptığı müzik ve final sahnesi zihinlerden uzun bir süre silinmeyecek nitelikte...

Burada yazmadan geçemeyeceğim. Dizi bittikten sonra komşumuzla, toplumsal olarak benzer sorunları yaşadığımızı ama bu sorunları çözmek için ufak bir adım dahi atamadığımızı (istesek de) görmek, bana Bülent Ecevit'in "Türk-Yunan Dostluk Şiirini hatırlattı. Şiir, Türk-Yunan arasındaki ilişkiyi öyle güzel anlatıyor ki, başka söze gerek kalmıyor. İşte şiirden birkaç dize:

"Aramızda bir mavi büyü / Bir sıcak deniz / Kıyılarında birbirinden güzel / İki milletiz / ... / Önce bir kahkaha çalınır kulağına / Sonra Rum şiveli Türkçeler / O boğazdan söz eder / Sen rakıyı hatırlarsın / Yunanlıyla kardeş olduğunu / Sıla derdine düşünce anlarsın..."

Şimdi, bu dizide adını ilk kez duyduğum müzisyen Manos Hacıdakis'i kısaca  tanıtabilirim. :)

Manos Hacıdakis, 1925'te İskeçe'de oldukça varlıklı bir ailede doğmuş. Babası ve annesi ayrılınca, 1932'de annesi ile birlikte Atina'ya taşınmış. Babası erken yaşta ölünce maddi sıkıntılar da başlamış. İşgal ve II. Dünya Savaş'ı yıllarında Manos çeşitli işlerde çalışmış. Savaş sırasında Yunan Direniş Örgütü'ne katılmış.

Klasik müzik eğitimine 4 yaşında piyano dersleri alarak başlamış. Sonrasında akordeon ve violin çalmayı öğrenmiş. Atina Üniversitesi'nde Felsefe eğitimi almış. Üniversite yıllarında Nikos Gatsos, Yorgos Seferis ve birçok entelektüelle bir araya gelip, tartışmalar yapmış. En çok Nikos Gatsos'un söz yazarlığını severmiş. Ve uzun yıllar Gatsos ile birlikte çalışmış.

1946'da film müzikleri besteleyerek başladığı müzikal yolculuğunda, kent kökenli Yunan Halk müziğinin etkilerini görmenin mümkün olduğunu söylüyorlar eleştirmenler. Hacıdakis bu müzik dilini alıp Klasik Müzik eğitiminin olanaklarıyla çok daha ileri bir yere taşıdığını da ekliyorlar.

1958 yılında Nana Mouskouri ile çalışmaya başlamışsa da, 1966'da Yunanistan'daki askeri diktatörlüğe muhalefeti nedeniyle çalışmalarına New York'ta devam etmiş ve 1972'ye kadar ülkesine dönmemiş. Diktatörlüğün yıkılmasının ardından 1975-1981 yılları arasında Atina Devlet Orkestrası'nda, Ulusal Opera'da ve Ulusal Radyo'da çeşitli görevler üstlenmiş.

Manos Hacidakis, 15 Haziran 1994'te 68 yaşında Atina'da hayata veda etmiş. 

1961 yılında Amerikalı yönetmen Jules Dassin'in çektiği 1960 tarihli Pote tin Kyriaki (Türkçe: Pazar Günü Asla) filmi için bestelediği ve sözlerini de yazdığı "Pire'nin Çocukları" adlı şarkıyla En İyi Özgün Şarkı Oscar'ını kazanmıştır. Bu şarkı İngilizce konuşulan ülkelerde filmin adıyla anılır, yani "Never on Sunday."

Müziğini yaptığı 80 kadar film arasında Kayserili Elia Kazan'ın yazıp yönettiği "America America, 1963", çekimleri Türkiye'de yapılan ve yine bir Jules Dassin filmi olan "Topkapı, 1964", Metin Erksan filmi olan "Susuz Yaz,1964" ve Peter Üstinov'un yönetip oynadığı Yaşar Kemal uyarlaması "Memed my Hawk (İnce Memed, 1984" de vardır.

Bence, bu dizi film, Netflix'te yayınlanarak, Yunan kültür ve toplumsal hayatını, adaların coğrafi güzelliklerini ve Yunan müziğini dünyaya tanıtmakta başarılı olmuştur. Manos Hacidakis'i ve küçücük İyon adası "Paksu'yu ve bağlı olduğu Korfu Adası'nı tüm ihtişamıyla  görsel ve işitsel anlamda çok iyi anlatmıştır. Bir ülkeyi ve kültürünü tanıtmak için bundan daha güzel bir reklam filmi düşünemiyorum. İlginizi çekebildiysem eğer, keyifli izlemeler... 

Ayrıca, Hacıdakis'in yayınlanmış 4 tane de şiir kitabı vardır.

Notlar:

1- Dizide gösterilen İyon Adaları, Yunanistan'ın Osmanlı egemenliğine girmeyen az sayıdaki topraklarındandır. Venedik Cumhuriyeti ve İyon Adaları Birleşik Devletleri olarak İngiliz idaresinde kalmıştır (Merkezi idareye bağlı İyon Adaları ile karıştırılmamalıdır). 1864 yılında İngiltere tarafından Yunanistan'a hediye edilmiştir. Bu adalar Kuzeyden Güneye şöyle sıralanmaktadır: Korfu, Paksu, Aya Mavra (Lefke), İtake, Kefalonya (Bu adanın ismin ilk kez Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini kitabını okurken duymuş ve araştırmıştım), Zakintos ve Çuha.

2-Manos Hacıdakis'in müziğini araştırırken "Kemal" isimli bestesi karşıma çıktı ve dinlerken sözlerini anlamasam da hüzünlendiğimi fark ettim. Müzik içime işlemişti sanki. Sonrasında şarkının hüzünlü bir hikayesi olduğunu öğrendim. Burada o hikayeyi yazmayacağım. Arzu edenler kaynaklarda vereceğim linkten şarkının  hikayesini okuyabilirler. 

Manos Hacıdakis'in Hayat Hikayesini Yazarken Yararlandığım Kaynaklar:

--acikradyo.com.tr

--tr.wikipedia.org

--https://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2018/12/22/bu-dunya-degistirilebilir-mi-kemal


28 Mart 2023 Salı

 


DOĞU'NUN KAFKA'SI SADIK HİDAYET'İN HAYATI




İzlediğim bir filmde oyunculardan biri Sadık Hidayet'in sözünü dile getirince ve ben sözü beğenince, yazar hakkında İnternette bir araştırma yaptım. Adını duymuş ama kitaplarını okumamıştım. Dolayısıyla geç de olsa Çağdaş İran Edebiyatı'nın bu dev ismini tanımış oldum. Tanımak için geç kalsam da, kitap okumak için hiçbir zaman geç değildir. Dünyaca ünlü olan "Kör Baykuş" ile "Hacı Ağa" kitapları ülkesi İran'da yasaklanmış. Sonrasında ise yazarın diğer tüm eserleri yasaktan nasibini almış. Yasak günümüzde de devam etmekteymiş! Merakınızı uyandırabildiysem, şimdi yazarı tanıyabiliriz. :) 

İran edebiyatının en iyi psikolojik roman yazarı kabul edilen Sadık Hidayet, 1903 yılında Tahran'da doğdu. Fransız Lisesi'nden mezun olduktan sonra üniversite eğitimi  için Avrupa'ya gitti. Fransa ve Belçika'da dört yıl kaldıktan sonra üniversite öğrenimini yarıda bırakıp ülkesi İran'a döndü ve devlet memurluğuna başladı.

İran modern öykücülüğünün öncüsü olan Sadık Hidayet, Doğu'nun Kafka'sı olarak adlandırılır. Öykülerinde Batı üslubunu benimseyerek Fars kültürüyle harmanlamıştır. Böylece Farsçayı, Çağdaş Edebiyat alanına sokan ilk isim olmuştur.

Beethoven ve Çaykovski dinleyen, resim yapan, afyon bağımlısı olan yazar çoğunlukla depresif bir ruh halindedir. 25 yaşlarında iken Paris yakınlarında yaşamını sonlandırmak için kendini denize atar. Bir kayığın yetişip yazarı sudan çıkarmasıyla hayatı kurtulur.

Yaptığı resimler, yazarın ölümünden sonra bir araya getirilmiştir. Resimleri  kimileri için anlamsızken, kimilerine göre geleceğin resimleri olarak nitelendirilir.







Bir dönem Budizm'e merak salarak 1936 yılında Hindistan'a gitti. Orada Budizm konusunda yaptığı incelemelerini "Kör Baykuş" adlı kitabında yazdı. Kör Baykuş kitabı Bombay'da basıldı. Bu dönemde Buda'nın bazı yazılarını da Farsçaya çevirdi ve yayınlattı.

Sadık Hidayet, İran'ın gerilemesine sebep olarak gördüğü ruhban sınıfına ve monarşiye karşıydı ve eleştiriyordu. İran toplumunun giderek dindarlaşmasından rahatsızdı.  Hacı Ağa adlı eserinde bu rahatsızlığını özellikle vurgulamıştır.

Kendi kısa hikayesini şöyle anlatır Sadık Hidayet: "Hayat hikayemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. Ne yüksek bir mevki sahibiyim ne de sağlam bir diplomam var. Okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olmadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. Nerede çalışırsa çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. İstifa ettim mi seviniyorlardı. Bırak gitsin, yaramaz! Çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de."

Ölümünü yakın arkadaşı Bozorg Alevi şöyle anlatır: "Paris'te günlerce havagazlı bir apartman aradı. Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanı başında yerde duruyordu." Doğu'nun Kafka'sı, tıpkı Kafka'nın yaptığı gibi intihar etmeden önce tüm müsveddelerini yakmıştı.

Sadık Hidayet öldüğünde 48 yaşındaydı. Mezarı, Yılmaz Güney'in de yattığı Paris'teki Pere Lachaise mezarlığındadır.

Not: Sadık Hidayet'in intihar şekli bana Amerikalı gizdökümcü şair ve yazar Sylvia Plath'ın 1963 yılındaki benzer yöntemle intiharını hatırlattı. Plath, odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan ve içeriye gazın girmeyeceğinden emin olmak üzere bantlayarak kapattıktan sonra mutfağa giderek gazı açar ve başını fırına sokar. 30 yaşında intihar eden Plath'ın hayatı, Oscarlı oyuncu Gwyeneth Paltrow'un ünlü şairi canlandırdığı "Sylvia" filmine de aktarıldı. Filmi izlemenizi öneririm. Naçizane. :) 

Bir başka şair, Cemal Süreya'nın Zelda'sı olan Nilgün Marmara, Boğaziçi Üniversitesi'nde bitirme tezini Sylvia Plath üzerine yazdı. Şair, 30 yaşında intihar eden Plath'tan etkilenerek 29 yaşında intihar etti.

Sadık Hidayet'in Sözlerinden Seçtiklerim:

-Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.

-Lakin tek korkum; yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan.

-Birbirine ters düşen öyle çok şey gördüm, birbiriyle çelişen öyle çok şey duydum ki! Artık hiçbir şeye inanmıyorum.

-Tek tesellim, ölümden sonra hiçlik ümidiydi, orada tekrar yaşamak düşüncesi içime korku salıyor, beni hasta ediyordu. Ben ki henüz yaşadığım dünyaya bile alışmamışım, bir başka dünya neyime yarardı benim?

-Ruhunuz o kadar özgür değil; başkalarının lafını takılmış plak gibi tekrarlayıp duruyorsunuz.

-Yalnız ölüm yalan söylemez! Ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder. Bizler, ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır.


Kaynaklar:

kidega.com

1000kitap.com

sardunyalar.com (Sadık Hidayet'in resimleri)

listelist.com

meshursozler.com




23 Mart 2023 Perşembe

 


TERENTİNO NE ZAMAN VE NEDEN KARANTİNAYA DÖNÜŞTÜ?KARANTİNANIN KISA TARİHÇESİ




Covid19 virüsünün hızla yayılması, bulaşıcı ve salgın hastalığa dönüşmesi  nedeniyle 2020 yılının başlarında WHO, tüm dünyada pandemi ilan etti.  Virüs çok bulaşıcı olduğundan, ister istemez herkes evlere kapandı ve büyük, küçük, yaşlı, genç kim varsa  "karantina"yla tanışmış oldu. Doğal olarak insan, hayvan ve tüm canlılar var olduğu sürece bulaşıcı hastalıklar da varlığını sürdürecektir. Biri bitince, diğerinin başlayabileceğini öngörmek için kahin olmak gerekmiyor. Pandemi ilanından üç  yıl sonra 2023'te pandemi kısıtlamaları tüm dünyada gevşetilmişken, şimdi de büyükbaş hayvanlarda şap hastalığı başladığı söyleniyor ve hastalığın olduğu bölgelerde karantina uygulanıyor.

Peki, İtalyanca 40 demek olan ve dilimize karantina olarak geçen kelime neyi ifade etmektedir? Yani karantina nedir?

Karantina kısaca, bulaşıcı bir hastalığa maruz kalan şüpheli durumdaki insan ve hayvanları, hastalığın en uzun kuluçka devresine eşit bir süre kimse ile temas ettirmemek suretiyle alınan tedbir amaçlı faaliyetlerin tümü, sağlık yalıtımı.

Avrupa 15. Yüzyılda salgın hastalıklarla boğuşurken, veba salgınında ölümlerle hızla azalan nüfusunu korumak için tedbirler alıyordu. Bunlardan biri "Terentino" idi. Bu önlem yeterli olmayınca, "Terentino", "Karantina"ya dönüştürüldü.

İşte karantinanın hikayesi:

Akdeniz'in yoğun limanlarından biri olan Ragusa'da (Hırvatistan'ın bugünkü Dubrovnik kenti) şehrin başhekimi Jacobo de Padua, tedavi için dışarıdan gelen yabancı hastalar için şehrin surları dışında bir alan oluşturulmasını tavsiye etmişti.

Bu tedbirler fazla etkili olmayınca, yeni bir uygulamaya geçildi. Bu uygulamanın adı ise "Terentino" idi. Buna göre, vebadan etkilenen bölgelerden kente giriş yapmak isteyenlerin 30 günlük bir yalıtıma alınması gerekiyordu. Bunun ardından 80 yıl boyunca benzer uygulamalar yapıldı.

Ancak Venedik Cumhuriyeti 1423'te bu uygulamayı geliştirdi. Kentte hastalık belirtisi gösterenler küçük bir adaya gönderildi.

Ekonomisi ticarete dayanan Venedik'e Doğu'dan pek çok ürün gemilerle geliyordu. Ancak bu gemiler salgın hastalıkları da beraberinde getiriyordu. 1361'den 1528'e değin Venedik'te 22 salgın kaydedildi. Venedikliler buna çözüm olarak, Lazaretto Vecchio adını verdikleri küçük bir adada tarihteki ilk yalıtılmış hastaneyi kurdular. Hastalık belirtilerini gösteren insanlar şehirden çıkarılıp, direkt adaya götürülüyor ve orada bırakılıyordu.

Bu uygulamanın dışında ise, Venedik Cumhuriyeti'nde başkente salgın hastalık bulaşmasın diye kente gelen gemiler 40 gün şehrin açıklarında denizde bekletilmeye başlandı.

Tüm yolcu ve tayfanın gemiden inmesi, yüklerin boşaltılarak adanın ortasındaki depoya taşınması, sirke, kaynar su ve şifalı bitkilerin tütsüsü ile dezenfekte edilmesi gerekiyordu.

Böylece Venedik Cumhuriyeti, dünyadaki ilk karantina sistemini uygulamış oldu. Yalıtma işlemi süresinin 30 günden 40 güne çıkarılması nedeniyle de "Terentino" ismi "Quarantino" ile değişmiş oldu ve bu kelime de "Karantina" olarak dilimize geçti. 


Kaynak: Dan Brown, CEHENNEM. Altın Yayınları, 1. Baskı.

Görsel, feniksdergi.org'dan alınmıştır. Roma'daki Museo Storico Nazionale Dell'Arte Sanitaria'daki İtalya'daki vebanın 17.yüzyılından tasviri. C: De Agostini/Getty 



20 Mart 2023 Pazartesi

 


ATATÜRK, "BATI CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK" FİLMİ İÇİN NE DEMİŞTİ?




Savaş karşıtlığını en iyi anlatan kitaplardan biri olan Erich Maria Remarque'ın (1898-1970) "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" romanı, değişik zamanlarda  sinemaya uyarlanmıştır. En son, 2023 Oscar Ödüllerinden dördünü kazanan Alman yapımı "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" filmi, Remarque'ın aynı adlı romanından uyarlandığı için romanı, yeniden gündeme taşıdı. Roman, Batılıların "Büyük Savaş" diye adlandırdıkları I.Dünya Savaşı'nın vahşetini anlatıyor. 

9 dalda Oscar'a aday gösterilen filmin aldığı ödüller ise şöyle: 1- En iyi uluslararası film, 2- En iyi sinematografi, 3- En iyi film müziği, 4- En iyi yapım tasarımı. Eklemeliyim ki, Rusya-Ukrayna Savaşı sürerken, savaş karşıtı bu filmin 4 ödül almasını oldukça manidar buldum!

68 ve 78 kuşağının Remarque'ın bu romanını okuduğuna eminim. 88 kuşağı ile sonraki kuşakların romanın adını bile duyduğundan kuşkuluyum. Dolayısıyla vizyona girdiğinde bu filmi izlemelerini umuyorum.

Filmle ilgili olarak internette araştırma yaparken daha önce hiç duymadığım, bilmediğim çok ilginç bir bilgiye ulaştım. Yazacağım bu bilgiyi belki siz de ilk defa duyacaksınız. Bu bilgi, Atatürk'ün sinemayla ilişkisi olunca yazmak istedim. Özellikle, filmin 1930'lu yıllarda Türk-Alman siyasi ilişkileri bakımından önem arz ettiği düşünülünce.

Atatürk, 1930 yılı yapımı "Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" filmini İstanbul'daki Elhamra Sineması'nda izlemiş. Cumhuriyetin ilk yılları. 1930 yılında Naziler Almanya'da henüz iktidar değiller ama yine de yönetimde etkililer. Film savaş karşıtı olduğu ve militarist söylem ve eylemleri eleştirdiği için, Nazilerin karşı çıkmalarına rağmen film Almanya'da gösterime girmiş. Ancak Nasyonal Sosyalistler filmin gösterildiği salonlarda gürültü yaparak ve film karşıtı gösteriler düzenleyerek filmin gösterimden kaldırılmasını sağlamışlar.

Bu filmi ülkemize Osman S. Seden'in babası Kemal Seden getirir. Film henüz  sansür kurulundayken Kemal Seden, özel bir gösterimle Atatürk ve zamanın  Dahiliye Vekili  Şükrü Kaya'ya bizzat kendisi izlettirir. Atatürk filmi çok beğenir ama yanında oturan Şükrü Kaya'ya şöyle der: "Filmi çok beğendiğini, savaşın getirdiği felaketleri en iyi biçimde anlatan bir belge niteliği taşıdığını, fakat savaştan yeni çıkmış Türk halkına bu filmin gösterilmesini sakıncalı bulduğunu, bunun için vaktin henüz erken olduğunu söyler." (*)

Atatürk'ün düşünceleri, Kemal Seden'i etkiler ve film gösterime girmez. Ama asıl nedenin yeni yeni düzelmeye başlayan Türk-Alman ilişkilerinde diplomatik bir krize neden olmaması gösterilebilir. Bu bağlamda sansür kurulu filmin gösterime girmesine zaten izin vermeyecektir diye de düşünülebilir.

Ömrünü cephelerde savaşarak geçirmiş, savaşın ne olduğunu ve sonuçlarını iyi bilen Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk, izlediği "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" filminin gösterime girmesinin sakıncalarını öngörmüş ve her zaman olduğu gibi yine milletini düşünmüştür. "Yurtta sulh, Cihanda sulh" diyen ulu önderimiz Atatürk'ü bu vesileyle sevgi, saygı, minnet ve rahmetle anıyorum...

Notlar:

Araştırma sonucunda Atatürk'ün sinemayla ilişkisini anlatan bir kitapla da tanıştım. En kısa sürede alıp okumayı düşünüyorum. İlgilenenler için kitapla ilgili bilgi vereyim. YKY'dan çıkan kitabın adı: Gazi'nin Sineması. Yazarı Ali Özuyar.

"Gazi'nin Sineması" adlı bu çalışma, birinci el kaynaklardan yola çıkarak, Atatürk'ün sinemayla ilişkisini derinlikli ve bütünsel bir yaklaşımla ele alıyor.

Okuyucu bu kitapta, sinema aracılığıyla, Cumhuriyet'in ilk yıllarına, dönemin sosyokültürel yapısına, Atatürk'ün sinemaya, bireysel ilgisinin yanı sıra, ulusal belleğin oluşumunda ve toplumun modernleşmesinde bir araç olarak atfettiği öneme, izlediği, senaryosunu yazdırdığı, bizzat rol aldığı, önerdiği ve yapımına destek olduğu filmlere ve beyazperdedeki son yolculuğuna tanıklık edecek. (**)

"Kitap altı bölümden oluşuyor. Ali Özuyar, önsözde şöyle diyor: Sinemayı ulusal belleğin oluşumunda etkili bir araç olarak gören Gazi, bundan dolayı Milli Mücadele'ye ve kendisine dair yapılan belge filmlerin tek bir merkezde (Harp Akademileri Film Çekme Merkezi) toplatılması için talimat vermiş ve içeriğini yetersiz bulduğu kimi belge filmlerin genişletilmesi için yapılan çalışmalara nezaret etmiş. Ancak vefatından sonra bu çalışmalar akim kalmış ve günümüze kadar geçen sürede de değişen bir durum olmamış." (***)


Kaynaklar:

(*) eksiseyler.com

(**) toplumsal.com.tr 

(***) diken.com.tr

Görsel, Everest Yayınlarının sayfasından alındı.