27 Kasım 2022 Pazar

 


SARI ÇİÇEKLERİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ




Doğadaki ana renkler kırmızı, sarı ve mavidir. Bu üç renk doğanın renkleridir ve diğer renkler bu üç rengin karışmasıyla elde edilir. Doğada gözümüzün gördüğü her şeyde bir renk vardır. Öyle ki bu renkler ruhsal durumumuzu da etkiler. Ünlü ressam ve sanat kuramcısı Vasily Kandinsky; "Renk, ruhu doğrudan etkileyen bir güçtür" diyerek, renklerin tinsel yaşantımızdaki etkisine dikkat çeker. Analitik Psikolojinin kurucusu, İsviçreli Psikiyatr Carl Gustav Jung da "Renkler, insanın temel psişik işlevlerini ifade eder" der ve renklerin ruhsal durumumuzla ilgili işlevselliğinin altını çizer. Moraliniz mi bozuk, kendinizi kötü mü hissediyorsunuz, sevdiğiniz güzel ve canlı renkleri giymeyi deneyin. Sonuca inanamayacaksınız, kendimden biliyorum çünkü. Yani renk deyip geçmemek gerek, renkler hayat demektir! 

"En saf ve en düşünceli zihinler, rengi en çok sevenlerdir"* sözünü doğrularcasına, kendimi bildim bileli renklere karşı büyük bir hayranlığım vardır. Renksiz, siyah-beyaz bir dünyayı düşünemiyorum bile.. Onca yıldır yağmur, çamur, kar, tipi demeden doğa yürüyüşü yaparım. Bu yürüyüşlerde dikkatimi çeken şey şu oldu: hava koşulları nasıl olursa olsun, dört mevsim dağda, bayırda, çayırda gördüğüm çiçekler hep sarı renkli olanlardı. Kentte de durum değişmiyordu; kar altında bile sarı çiçekleri görmek mümkündü. 




Dağda, ovada ve kentte yapmış olduğum gözlemlerimle şu sonuca vardım: Sarı renkli çiçekler doğanın her türlü koşullarına dayanıklıydılar. Kah sert esen rüzgarlı dağ başlarında, kah yazın bunaltan sıcaklarıyla ovalarda, kah insanı canından bezdiren nemli bölgelerde, kah kar altında, kısacası kah orada, kah burada sarı renklerini fütursuzca sergiliyorlardı. 

Aslında doğada çok fazla sarı renkli çiçek bulunduğundan, sarı çiçekler pek ilgimi çekmiyordu.  Fazla olan/bulunan değerini kaybeder, ender bulunan, sıra dışı olan değer kazanır misali, her ölümlü gibi, ben de az bulunanın peşindeydim çünkü. Bazen uçurumun kenarında açan bir çiçeği fotoğraflamak için tehlikelere bile aldırmadığım oldu. Ama sarı çiçeklerin, "değişime ayak uydurup güçlü olanlar hayatta kalır" dercesine, sessizce bana verdikleri dersi iyi anladım ve onlara hayranlık duymaya başladım. Bu anlayışla da gördüğüm her bir sarı çiçeğe teşekkürlerimi sunarım hala. :)




Sarı çiçekleri gözlemlerken aklıma Vincent van Gogh'un adıyla özdeşleşen sarı rengi ve tablolarındaki günebakanları gelir nedense. Acaba derim kendi kendime; "Bipolar bozukluğu olan van Gogh, tablolarında yoğun olarak sarı rengi kullanarak ve sarı çiçekleri resmederek onlar gibi güçlü olmak istediğini mi anlatmaya çalışmış ya da ima etmişti?" Kim bilir?




Ve son olarak, 15. Yüzyılda Emir Sultan döneminde yaşayan Bursalı Aşık Yunus'un ilahisinde, varoluşa ilişkin tüm sorularını neden "sarı çiçeğe" sorduğu oldukça düşündürücü değil midir?

Sordum sarı çiçeğe

Anan, baban var mıdır?

Çiçek eydür derviş baba

Annem, babam topraktır.

İşte sıradan bir sarı çiçeğin bana düşündürdükleri bunlar oldu. Çiçekleri sadece güzel renkleri ve mis kokuları için değil, bana düşündürdükleri ve hayata dair verdikleri dersler için de çok seviyorum. Ve çiçeksiz bir dünya düşleyemiyorum...




Not: İngiliz fizikçi Newton, 1670 yılında, güneş ışığını elmas bir prizmadan geçirerek renkleri ayırt etmeyi başarmış ve böylece renk bilimi bir bilim dalı olarak kabul edilmiş.

* Söz John Ruskin'e aittir.

Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiş olup, izinsiz kullanılamaz.

 




19 Kasım 2022 Cumartesi

 


RUS İMPARATORLUĞU'NUN SON ÇARI II.NİKOLAY VE AİLESİ NASIL VE NEREDE ÖLDÜRÜLDÜ?





Rusya'da 1917 yılında gerçekleşen Bolşevik İhtilali'yle çarlık yıkılmış, Çar II.Nikolay, 15 Mart 1917'de tahttan indirilmişti ama Sovyetler Birliği henüz kurulmamıştı. Ancak ülkenin idaresi geçici olarak kurulan Bolşevik hükümetinin eline geçmişti. İhtilalle birlikte yüzlerce yıldır Rusya'da hüküm süren Romanov hanedanı tahttan indirilmiş, Sibirya'da bulunan Yekaterinburg şehrindeki İpatiev Evi'nde zorunlu ikamete tabi tutulmuştu. Romanov ailesi 30 Nisan 1918'de İpatiev Evi'ne yerleştirildi. Hanedana ne yapılacağına sonra karar verilecekti. 

Adını 1723'te II.Yekaterina'dan alan, Ural Dağları'nın gölgesine yayılan Yekaterinburg, kurt ve ayı dolu sık ormanlarla çevriliydi ve başkentten çok uzaktaydı. Romanovların mahpus tutuldukları İpatiev Evi, kentin yerlilerince "Ölü Ruhlar Evi" olarak anılırdı. Oysa Kızıllar o kadar çok insan öldürmüş, cesetlerini Yekaterinburg dışındaki maden galerilerine, ormanda işaretsiz kitlesel mezarlara atmışlardı ki, halk Yekaterinburg'a "Ölü Ruhlar Kenti" adını takmıştı.

Tarihte hiçbir ev İpatiev Evi kadar kanla yıkanmamış ve bununla üne kavuşmamıştır. Bu nedenle evden kısaca bahsetmek gerek. İpatiev Evi, 1880 yılında Rusya'daki madencilik sektörünün önde gelen isimlerinden birisi olan İvan Redikortsev tarafından inşa ettirildi. Daha sonra ev, 1908 yılında Nikolai İpatiev isimli bir mühendis tarafından satın alındı ve onun adıyla anılmaya başlandı. Bolşevik İhtilali'nden sonra ise ev boşalttırılarak "özel amaçlı ev" olarak adlandırıldı. Ve gerçekten de özel bir amaç için kullanıldı.



Bolşevikler İpatiev Evi'ni gerçek anlamda bir hapishaneye dönüştürdüler. Evin çevresini yüksek çitlerle kapattılar, aile üyelerinin dışarıdan haber almamaları için sıkı güvenlik önlemleri aldılar. Perdeler sürekli kapalı tutulmak zorundaydı. Hanedan ailesinin günde sadece on beş dakikalığına bahçeye çıkmalarına izin vardı. Evin üst katında hanedan üyeleri(Devrik hükümdar II.Nikolay, eşi ve beş çocuğu), alt katta ise hanedanın yardımcıları( hizmetçileri, aşçıları ve doktorları) yaşıyordu.

1918 yılının Temmuz ayında, İpatiev Evi'nin idaresi Yakov Yurovsky adlı bir devrimciye teslim edildi. Aslında Yurovsky, Romanov hanedanın infazından sorumlu kişi olarak seçilmişti. Yurovsky 17 Temmuz 1918 gecesi evdeki tutsakları yataklarından kaldırdı ve en kısa sürede bir yolculuk için hazırlanmalarını istedi. Hanedan üyelerine Beyaz Ordu kuvvetlerinin şehre yaklaştığını, bu nedenle şehri terk etmeleri gerektiğini söyledi. Romanov hanedanı ile birlikte yardımcılarının da İpatiev Evi'nin bodrumunda toplanmalarını emretti. O ana kadar eski Çar II. Nikolay, birinci dereceden kuzeni olan, dönemin İngiltere Kralı V.George'un kendisini ve ailesini kurtarma girişiminde bulunacağını umut ediyordu. Toplandıkları bodrum katında onlara kısa bir konuşma yapan Yurovsky, şöyle der ve II.Nikolay'ın tüm umutlarını yıkar; "Akrabalarınız sizi kurtarmak için girişimde bulundu ancak bu girişimler sonuçsuz kaldı." Gerçekten de V.George, tutsak haldeki Romanovları kurtarmak için harekete geçmişse de daha sonra çeşitli nedenlerden dolayı hanedanın İngiltere'ye getirilmesinden vazgeçildi. 

Hanedan üyeleri ve beraberindekiler bodrum katında bekletiliyordu. II.Nikolay, eşi ve 14 yaşındaki kan hastalığı bulunan oğlu için birer sandalye istedi. Diğerleri ise ayakta bekliyordu. Daha sonra Yukovsky komutasında bir grup silahlı adam içeriye girdi. Hanedan üyeleri ve beraberindekiler Yukovsky komutasındaki infaz mangası tarafından kurşuna dizilerek öldürüldü. Böylece 304 yıl süren Romanov yönetimi sona erdi. Rus İmparatorluğu'nun son hükümdar ailesi, İpatiev Evi'nin bodrumunda hayata veda etti.

İnfazın ardından hanedan üyelerinin cesetleri ormanlık bir alana gömüldü. Mezarların yerleri yıllar boyunca Sovyetler Birliği tarafından sır olarak saklandı. Hanedan üyelerinin mezarları ancak 1991 yılında, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ortaya çıktı. Ancak bulunan cesetler arasında hanedanın en küçük kızı Anastasia'nın cesedi yoktu. Bu durum kızın infazdan kurtulduğuna dair birtakım iddiaların ortaya atılmasına neden olmuştu. Fakat ceset 2007 yılında diğer hanedan mensuplarının gömüldüğü ormanlık alanda bulundu. Romanov hanedanının 65 üyesinin hayatta kalan 47'si ise yurtdışına sürgüne gönderildi.

Anastasia adının, "dirilen" ya da "yeniden canlanan" anlamına gelmesi, talihin tuhaf bir cilvesi değil de nedir? Anastasia'nın infazdan kurtulduğuna dair çeşitli söylentiler olsa da bunlardan en ilgincinin öyküsünü yazmadan geçemeyeceğim. Öykü şöyle:

"1920 yılında Berlin'de bir kanaldan kurtarılan, kimliğini kanıtlayacak hiçbir belge gösteremeyen ve bir psikiyatri kliniğine yatırılan dengesiz bir kadındı Anna Anderson. Kim olduğunu söylememekte ısrar ediyordu ama Rus Çar ailesiyle ilgili o kadar mahrem bilgilere sahip görünüyordu ki, destekçileri Çar'ın küçük kızı, ailesinin katledilesinden kurtulan Anastasia olduğunu iddia ettiler." 

Anastasia'nın  bu öyküsü filmlere, bir Brodway müzikaline ve sayısız kitaba da esin kaynağı oldu. Anastasia'nın varlığıyla cevapladığından çok soru yaratan gizemli, büyüleyici bir kadın olduğu söylenir. O soruların hala geçerli olduğunu iddia edenler var. 

Tarihi infazın ardından ev yıllar boyunca farklı amaçlar için kullanıldı. Bazen bir üniversitenin yönetim binası haline getirildi, bazen de Sovyet sanat eserlerinin saklandığı bir depo olarak değerlendirildi. Bununla birlikte ev, yıllar içerisinde Romanov hanedanının hatırasını yaşatmak isteyen Ruslar için son derece önemli bir merkez haline geldi. 

İşte bu nedenle Komünist Parti evin herhangi bir tarihsel önemi olmadığını belirterek yıkılmasını emretti. Ve İpatiev Evi, 1977 yılında yerle bir edilerek yıkıldı. 2003 yılına gelindiğinde ise İpatiev Evi'nin arazisi üzerine "Kanlı Kilise" olarak da anılan bir kilise inşa edildi..



Kaynak:

- Glenn MEADE, ROMANOV KOMPLOSU. KIRMIZIKEDİ, 8.Basım.

-listelist.com


17 Ekim 2022 Pazartesi



TÜRK KÜLTÜRÜNDE KAVAK AĞACI VE KAVAKLI TÜRKÜLERİMİZ



Türk kültüründe ağaç, sadece bitki olarak değerlendirilmemektedir. Ağaç kökleri ile yeraltında, gövdesi ile yeryüzünde olan, dalları ile de gökyüzüne uzanan ve bilinen üç alemi temsil eden bir varlık olarak tasavvur edilir. Öyle ki, ölümden sonra yaşam olduğuna inanılan topluluklarda ağaç, yeraltından yeryüzüne açılan bir kapı olarak değerlendirilir. Ve ataların yaşayan insanlarla haberleşmesinde, Tanrı'nın insanlarla iletişime geçmesinde ağacın etkili bir rolü olduğuna inanılır. Özellikle rüzgarlı havalarda ağacın yapraklarının çıkardığı sesler, atalar ya da Tanrı'yla iletişime geçmenin dili olarak kabul edilmektedir. Bu sesler bazen ataların bazen de Tanrı'nın sesi olarak değerlendirilmektedir.

"Türk boylarındaki destanlar incelendiğinde, her boyun ağaca yüklediği anlam farklılık göstermektedir; ancak kutsal sayılan ağaçlar her boy için geçerlidir. Türklerde kutsal kabul edilen ağaçlar; kayın, çam, kavak, ardıç, çınar, dağ servisi-sedir, servi-selvi, meşe-imen-emen, dut, söğüt ve elma ağaçlarıdır." (1)

Türkülerimizde sıkça geçtiği ve üstüne türkü yakılan ağaçlardan biri olduğu için bu yazımı kültürümüzde kutsal kabul edilen "kavak" ağacına ayırdım.

KAVAK

Kavak ağacı, Orta Asya Türk Kültüründe önemli bir yere sahiptir. Yer ve gök arasında bir köprü olan kavak ağacı kutsaldır. Eski Türklerde önemli kararların kavak ağacı altında alındığı biliniyor. Kavak ağacının Orta Asya'daki ismi"direk" kelimesinin kaynağı olan "bay tirek" veya "bay terek"tir. Bugün hala "baba" için kullanılan "evin direği" kelimesi buradan gelir. Çünkü önemli kararlar babanın yanında, baba ile birlikte alınır. Türk Mitolojisinde ölümden sonraki yaşam ile bağlantı kuran kavak ağacı Yunan Mitolojisinde de ölüler diyarı ile bu dünya arasında geçen birçok efsaneye konu olmuştur. (2)

"Kavak, ölüm ve dirilme sembolüdür. Kavağın kuruması, devrilmesi, kutun gitmesi ve ölümün; tekrar yeşermesi ise giden kutun geri gelmesi ve yeniden dirilmenin sembolüdür." (3)

Kavak ağacı ayrıca bağımsızlığın ve bayrağın sembolü olarak görülür. Ağaçların bulunduğu yerler, Tanrı'ya yakarış yerleridir. Kavak ağacının yerle göğü birbirine bağlamasıyla ilgili inanışlar da fazladır. Bundan dolayı Hayat Ağacı olarak da karşımıza çıkmaktadır. (4)

"Uygurlar, Yakutlar gibi, yer ile göğü birleştiren bu ağacın hayat verdiğine inanırlar." (5)

Not: "Kaynaklarda Kozmik ağaç, dünya ağacı, evren ağacı ve hayat ağacı aynı özelliklerdeki ağacı ifade eden ağaçlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kavramlar toplumdan topluma, kültürden kültüre farklı şekillerde ifade edilmektedir. Fakat bu ağaçlar aynı ağaçtır ve kullanımdaki farklılıkların sebebi ise farklı toplumlarda bu ağacın farklı mitolojik özelliklerinin ön planına çıkmasıdır. Hayat ağacı da kozmik ağaç da kozmolojik düzenin , yani hayatın devamlılığını, gerçekliğini , bir düzen içinde devam etmesini ve sürekli olarak yenilenmesini sağlamaktadır. Bu bağlamda kozmik ağaç, dünya ağacı, evren ağacı ve hayat ağacı özellikleri itibarıyla birbirleriyle örtüşür ve sıkı bir ilişki içindedirler. Kozmik ağaç dünyanın kutsallığını, doğurganlığını ve sürekliliğini, yaradılış, sırra erme, verimlilik, mutlak gerçeklik ve ölümsüzlük özelliklerini kendisinde barındırarak hayat ve ölümsüzlük ağacı yerine geçer."(7)

Kavak ağacı hakkında bu bilgilerden sonra kavak için yazılmış türküleri dinlemeye ne dersiniz?

1-İzmir'in Kavakları 

https://www.youtube.com/watch?v=fCm5x9GGiqU

2-Uzun Kavak Ne Gidersin Engine

https://www.youtube.com/watch?v=O7fyKFAAdAM

3- Kavak Kavağa Yaslanır

https://www.youtube.com/watch?v=SFO4t6V57ew

4- Kavak Uzanır Gider

https://www.youtube.com/watch?v=x-tbDtaYhZg

5- Dere Boyu Kavaklar

https://www.youtube.com/watch?v=3dSn7DM43Po

6- Şebge'nin Kavakları

https://www.youtube.com/watch?v=GjMHz9Q2-hA

7- Eklemedir Koca Kavak

https://www.youtube.com/watch?v=XgtxzrHdKac

8- Ben Bir Kavak Yol Üstünde Biterem

https://www.youtube.com/watch?v=s1h823znXfc

9- Susuz Derelerde Kavak Biter mi?

https://www.youtube.com/watch?v=28MjmmNSn8s

10- Evlerinin Önü Kavak(Uzun Hava)

https://www.youtube.com/watch?v=5bu3ZeSh-8E

11- Ya Ha Ulu Kavak

https://www.youtube.com/watch?v=8s8U4zYVOUs



Yararlandığım Kaynaklar:

(1), (3), (4), (5), (7) dergipark.org.tr/Hayat Ağacı Ve Kutsal Ağaçlar: Türk Ve Çin Mitolojisi Üzerine Bir Karşılaştırma/Salih Işık

(2) dogadabuan.com/mitolojik ağaçlar/kavak

 

6 Ekim 2022 Perşembe

 


PELİN OTU VE ABSİNTHE



Otları araştırırken rastladım pelin otuna. Doğa yürüyüşlerinde rastlamışımdır ama dikkatimi çekmemiş olmalı ki hakkında bir şey bilmiyordum. Eğer Latince adını biliyor olsaydım, gözümden kaçmazdı. :) Araştırınca, "sen neymişsin meğer pelinciğim" dedim. Kız çocuklarına senin adını veren ebeveynler seni gerçekten tanıyorlar mı diye de merak ettim doğrusu. :)

Pelin otu, papatyagiller familyasından Anadolu'da kendiliğinden yabani olarak yetişen bir bitki türüdür. Latince adı Artemisia Absinthium olan pelin otu, özellikle Marmara, Ege ve Akdeniz bölgesinde sık görülür. Pelin otu binlerce yıldır tıbbi olarak kullanılan şifalı bir bitkidir. Benim dikkatimi çeken şifalı olmasından ziyade, adını duyduğum ama hiç tatmadığım bir içki olan "absent"in pelin otundan yapılmasıydı. Üstelik bu içkinin, standart olarak alkol oranının %70 oranıyla çok yüksek oluşuydu. Bunun tadına nasıl dayanılırdı ki?

Absinthe (absent), diğer adıyla yeşil peri; pelin otu bitkisinden üretilen çok yüksek alkollü bir içki. Bu içki adına şiirler yazılmış, ünlü ressamlar tablolar yapmış. Kimisine göre körlüğe neden olan, hatta insanı deliliğe sürüklediği öne sürülen absent, 19. ve 20. yüzyılda birçok ünlü sanatçıya ilham kaynağı olmuş.

20. yüzyılın başında gelişen alkol karşıtı eylemlerin baskısıyla önce Fransa'da, daha sonra Avrupa ülkelerinin çoğunda yasaklanmasına rağmen popülaritesi hiç azalmadan bugüne ulaşmış. 2005 yılında, İsviçre yüzyıl sonra ilk kez absent üretimine tekrar izin vermiş.

Pelin otundan içki üretimine ilk kez 1792'de İsviçre'de Fransız bir doktor tarafından başlanmış. Bugün onlarca farklı yapım şekilleri olan absinthe likörlerinin ortak özellikleri anasonla elde edilen hafif acı ve serinletici tadıyla %80'e varan yüksek alkol oranıdır. Fransa'da  her yıl özel izinle yerel Absinthe Festivalleri düzenlenmektedir.

Kimilerine göre İsviçre, kimilerine göre de Fransa kökenli olan absentin, bugün en büyük en iyi üreticisi Çek Cumhuriyeti imiş.

Oscar Wilde, Pablo Picasso, Boudalaire, Ernest Hemingway, Henri De Toulouse-Lautrec, Edouard Manet, Edgar Degas, Guy De Maupassant, Arthur Rimbaud ve Vincent Van Gogh gibi sanatçılar, bazı eserlerini absent etkisi altında vermiştir. Hatta bazıları, direkt olarak absinthe konulu eserler vermiştir.


Kaynak olarak, seyler.eksisozluk.com'dan yararlanıldı.

Görsel netten alıntıdır.


24 Eylül 2022 Cumartesi

 


JOHANN WOLFGANG VON GOETHE'NİN VE GENÇ WERTHER'İN ACILARI




Aşk acısı çektiğinizi mi düşünüyorsunuz? Öyleyse siz, Genç Werther'in çektiği acıları ve ızdırabı bilmiyorsunuz demektir. Varsa aşk acınız, onun çektiği acılar sizi teselli etsin diye yazıyorum. :)

Goethe Genç Werther'in acılarını yazdığında 25 yaşındaydı. Kitabı yazmadan önce, Charlotte adlı genç bir kadınla mutsuz bir ilişki yaşamıştı. Kitabı yazarken bu mutsuz ilişkisinden yola çıkmıştı. Bu kitabı elime her alışımda Charlotte ile aşk yaşamasaydı, Goethe bu kitabı böylesine etkili yazabilir miydi, diye düşünmeden edemiyorum.

Goethe'nin bu kitabında, çok yakın bir arkadaşının sevgilisi olan Charlotte Buff'a duyduğu aşkı ve bu imkansız aşk nedeniyle çektiği acıları çok içten anlattığı için gençleri bu kadar etkilediği söyleniyordu.

Genç Werther'in Acıları kitabı Almanya'da yayımlandığında, o dönemin gençliğini etkisi altına almış; gençler, Werther gibi konuşmaya ve onun gibi ölmeye başlamışlardı (kitabı okuyan birçok genç onun gibi intihar etmişti). Hatta Genç Werther'in kıyafetleri yeni bir moda yaratmış, gençler onun giydiği altın düğmeli mavi frak, sarı pantolon ve fırfırlı beyaz gömlek giyinmeye başlamışlardı. Denilir ki, Napolyon bile bu kitabı sürekli yanında taşırmış.

O büyük aşkından sonra rastlamıştı bir başka Charlotte'a. Bu kadın Charlotte von  Stein adında soylu bir kadındı. Zarafeti ve etkileyici kültürüyle bağlamıştı genç yazarı kendisine. Goethe'den yedi yaş büyük olan, evli ve dört çocuk sahibi bu kadınla zor bir ilişkileri vardı. Sık sık kavga ediyorlardı. Goethe, Frau von Stein'e (Charlotte) yazdığı bir ayrılık mektubunda şöyle demişti: " Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık, ama her şeyi olduk." 

İlişkileri, Goethe'nin çok daha genç, ama çok daha basit bir kıza aşık olup evlenene ve von Stein'ı "cenazemi onun evinin önünden geçirmeyin" dedirtecek ölçüde kızdırana kadar uzun yıllar sürdü.

5 Eylül 1823 günü bir yolcu arabasıyla, Saksonya-Weimar büyük dükalığı danışmanı olarak yola çıkan Goethe, bütün hayatını geçireceği ve "Ben Weimarlı bir dünya vatandaşıyım" diyeceği Weimar'a geldi. Goethe, arabayla yolculuk yaparken de yol boyunca şiirler yazdı. Bir konuşmasında şiirleri için, "duygularımın anı defteri" demişti.

Goethe, 74 yaşındayken ağır bir hastalık geçirdi. Ateş nöbetleriyle beraber, ara sıra bilincini de kaybediyordu. Hastalığına tanı koyamayan doktorlar şaşkındır. Ama bir süre sonra hastalık birdenbire geçip gitmişti. Goethe iyileşmiş ve tamamen değişmiş  bir insan olarak Marienbad'a gitmek üzere yola çıkmıştı. O ünlü "MARIENBAD ŞİİRLERİ"nin yazıldığı yere. Burada 19 yaşındaki Ulrike von Levetzow'a aşık olan Goethe, doktoruyla konuştuktan sonra dostu büyük düke açıldı ve ondan Ulrike'yi kendisi için annesinden istemesini rica etti. İçten içe Goethe'nin düştüğü duruma gülen büyük dük kızı annesinden ister. Kızın annesinin verdiği cevap tam olarak bilinmese de, bunun oyalayıcı bir cevap olduğu anlaşılıyor. Ulrike'nin Goethe'ye söylediği tatlı sözler ve kaçamak öpücükleri bu cevabı doğrular niteliktedir. Yaşlı Goethe bu ufacık sevgi gösterileriyle avunuyor. Gittikçe daha da artan bir tutkuyla, bu genç ve güzel kızla bir kez daha gençliğini yaşama isteği, ruhunu altüst ediyor. Aşkının belirsizliği canını yaksa da tam bir bağlılıkla sevgilisini izliyor, o nereye gitse oraya gidiyor. Yaz bitip de Ulrike, Marienbad'dan ayrılınca, büyük şair teselliyi yine şiir yazmakta buluyor. Bu son lütfu (aşık olmasını kastediyor) kendisine bağışladığı için Tanrı'ya şükran duyuyor ve şükran borcunu ödemek üzere şu satırları yazıyor:

Acı içinde kıvranıp susmaya mahkum olduğumda,

Tanrı bana çektiğim acıları dile getirme gücü verdi.

Yine de Ulrike'yi düşünmeden edemiyor: Ulrike onu sevebilecek miydi? Sevse bile babası gibi mi sevecekti? Büyük bir mirasa konmayı sabırsızlıkla bekleyen oğlu ve gelini, babalarının evlenmelerine razı olacaklar mıydı? Dünya, bu davranışı nedeniyle kendisiyle alay etmeyecek miydi? Bir yıl sonra Ulrike'nin yanında iyice çökmüş bir ihtiyar olmayacak mıydı? Bu ve benzer sorular birbirini izliyor ve onun tedirginliğini artırıyordu. Sonrasında ise bu soruların cevapları şiire dönüşüyordu. Sanki Tanrı bu esini ona, "çektiği acıları dile getirmesi" için vermişti. Ve bu coşku seli doğrudan doğruya şiirine yansıyordu:

Yeniden buluşmaktan artık ne umabilirim,

Bugünün henüz açılmamış çiçeğinden?

Cennet mi? O artık senin için cehennem,

Ruhum ne kadar da kararsızlık içinde!

Marienbard şiirleri için Goethe'nin kendisi de bu şiirlerin çok gizemli, kaderin az rastlanır bir lütfu olduğunu söylüyor. Weimar'a döner dönmez büyük bir gizlilik içinde bu şiirleri kağıda geçirip, kendi elleriyle ciltliyor. Evdeki en yakınlarından, en güvendiği dostlarından bile bunu bir sır gibi saklıyor.

Günleri berbat ve sıkıcı geçen 81 yaşındaki şair, yedi yıl önce başladığı  "Faust"u tamamlayarak büyük bir deha örneği olduğunu sergiledi. 22 Mart 1832'de seksen üç  yaşında yaşama veda eden Goethe'nin son sözleri "daha fazla ışık" oldu.

Goethe'nin çektiği aşk acıları, onu güçlendirmiş ve üretken kılmıştı. Oysa yazdığı romanda yarattığı karakter Genç Werther, aşk acısına dayanamayıp intihar etmiş, gerçek hayatta birçok genci de peşinden sürüklemişti. Bu nasıl bir çelişkiydi? "Çelişki evrenin özüdür" diyen Fernando Pessoa haklı mıydı yoksa?

Yazımı Genç Werther'in Acıları kitabından bugünde üstünde düşünülmesi gereken sevdiğim bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

"Ancak bu küçük sorunu çözerken, sevgili dostum, dünyadaki karışıklıklara yol açan şeyin, kurnazlık ve kötü niyetten öte, belki de yanlış anlamalar ve atalet olduğunu bir kez daha saptadım. En azından ilk ikisine daha az rastlanıyor."


BU YAZIYI HAZIRLARKEN YARARLANDIĞIM KAYNAKLAR:

- Johann Wolfgang von Goethe, GENÇ WERTHER'İN ACILARI. Çeviri: Nihat Ülner. CAN Yayınları.

- Stefan Zweig, İNSANLIĞIN YILDIZININ PARLADIĞI ANLAR - ON İKİ TARİHSEL MİNYATÜR. Çeviri: Kasım Eğit. CAN Yayınları.

- Ahmet Altan, Kristal Denizaltı. Alkım Yayınevi.



22 Ağustos 2022 Pazartesi

 


ÜLKELERİ TEMSİL EDEN ŞANSLI ÇİÇEKLER


Ülkeleri temsil eden semboller farklı farklı olsa da, çiçekler bu sembollerin ortak noktası olmuş gibiler. Öyle ki bazı çiçekler sanki paylaşılamamış ve birkaç ülkeyi birden temsil etmişler. İşte bu ülkelerin temsilci çiçeklerinin listesi. Ben bu çiçeklere şanslı çiçekler diyorum. :)

Ülkelerin adı ve temsili çiçeklerini kendi çektiğim çiçek fotoğraflarına göre  sıralayacağım. Yani görsellerin tümü bana ait olacak. 

1- Ülkeler: Türkiye, Hollanda ve Macaristan. Temsili çiçek: LALE





2- Ülke: Galler. Temsili çiçek: Nergis.



3- Ülke: Rusya Federasyonu. Temsili çiçek: Papatya.



4- Ülke: Estonya. Temsili çiçek: Centaurea cyanus (Peygamber çiçeği).



5- Ülke adı: Sri Lanka. Temsili çiçek: Nilüfer.



6- Ülkeler: Fransa ve Hırvatistan. Temsili çiçek: İris.





7- Ülke adı: Japonya. Temsili çiçek: Sakura.





8- Ülke adı: Portekiz. Temsili çiçek: Lavanta.



9- Ülke adı: Libya. Temsili çiçek: Nar çiçeği.



10- Ülke adı: İskoçya. Temsili çiçek: Deve dikeni.

                                                               
                                                             
  



11- Ülke adı: Belarus. Temsili çiçek: Keten.         
                                                          

                                                              


12- Ülke adı: İspanya. Temsili çiçek: Kırmızı karanfil. Kırmızı karanfil fotom olmadığı için pembe dağ karanfilini paylaştım. :(

                                                                          
                                                                     


13- Ülke adı: Belçika. Temsili çiçek: Kırmızı gelincik.





14- Ülkeler: Bulgaristan, ABD, Çek Cumhuriyeti, Ekvator, Irak. Temsili çiçek: Gül. Ayrıca İran'da kırmızı gül, Maldivler'de pembe gül simgesel çiçektir.





15- Ülke adı: İrlanda. Temsili çiçek: Yonca.




Ayrıca, Ukrayna'nın temsili çiçeği; ay çiçeği, Finlandiya'nın müge çiçeği, Etiyopya'nın kalla zambağı, Küba'nın mariposa denen kelebek yasemini, Venezuela'nın ise orkide çiçeğidir. Benim foto galerimde Anadolu orkideleri yer aldığından orkide paylaşmadım.

Paylaşımlarımdan anlayacağınız üzere ben bir "çiçek delisiyim." Niye şaşırdınız? Şair ve yazar Necati Cumalı'nın "Güneş Delisi" şiirini okurken şaşırıyor musunuz?  Ben de ondan kopya çekip şöyle diyemez miyim?

Renkleri severim ben / Çiçek açan bitkileri  severim/ Nerede görsem / İçim neşeyle dolar, gecem gündüze döner...

Not: Fotoğrafların tümü tarafıma aittir. İzinsiz kopyalanamaz ve alınamaz.

16 Ağustos 2022 Salı

 



ŞİLİLİ BÜYÜK ŞAİR PABLO NERUDA HAKKINDA AZ BİLİNENLER




Pablo Neruda,12 Temmuz 1904 yılında Şili'de dünyaya geldi. Annesi ilkokul öğretmeni, babası ise demiryolu işçisiydi. Ailesi ona, Ricardo Eliezer Neftali Reyes Basoalto adını verdi. Ricardo henüz iki aylıkken annesi veremden öldü. Babası ikinci kez evlendi. Bebek sevgi dolu bir üvey anne elinde büyüdü. Çocukluğu babasının görev yaptığı küçük taşra kasabasındaki istasyonlarda geçti. 

Yüksek öğrenimi için Santiago'ya giden Pablo, Şili Üniversitesi'nde Edebiyat ve Felsefe eğitimi aldı. Ayrıca Fransızca dersleri de alan Pablo, 1921 yılında, yazdığı bir şiirle, Öğrenci Birliği'nin düzenlediği yarışmayı kazandı. Yazmayı, özellikle şiir yazmayı seviyordu.

Adını Değiştirmesinin Hikayesi

İlk gençlik yıllarında şiire olan merakı babasını kızdırıyordu. Çünkü babası oğlunun toplumda değer gören doktor, mühendis olmasını istiyordu. Şairlik de neydi? Belki babasına tepki olarak bu ergenlik döneminde adını değiştirmeyi düşündü.

Babasıyla meslek tartışmaları sürerken bir dergide Çek yazar Jan Neruda'nın öyküsüne rastladı. Öyküyü okuyunca, kendisini Çek yazar Neruda'ya ve toplumuna çok yakın hissetmişti. O sıralar bir yarışma için şiir yazıyordu ve kararını verdi. Soyadını bulmuştu; "Neruda" olacaktı. Ardından hemen oracıkta kendine "Pablo" adını verdi. Bundan sonra Pablo Neruda olarak yazacaktı. "Bu adın birkaç ay sonra geçip gideceğini sanıyordum" diyordu yıllar sonra bir röportajında. Ama öyle olmadı; dünya onu ünlü şair Pablo Neruda olarak tanıdı.

Pablo, üniversite eğitiminin ardından Dışişleri'nde çalışmaya başladı. 1927-1935 yılları arasında hükümet elçisi olarak görev yaptı. Birmanya'da, Seylan'da, Arjantin'de ve son olarak da Fransa'da konsolos olarak görev yaptı.1934 yılında İspanya'ya gönderilen Pablo, önce Barcelona ardından da Madrid'de çalıştı. 18 Temmuz 1936'da başlayan İspanya İç Savaşı'nda geri çekilen Cumhuriyetçi'lere yardımcı olurken Fransa'da idi. Şöhreti nedeniyle ve sola duyduğu yakınlık yüzünden (gelecekte Komünist Parti'ye üye olacaktı) tartışmalı bir kişilikti.

İç savaşın başlamasından bir ay sonra öldürülen dostu Federice Garcia Lorca'nın kaybı Pablo'yu derinden etkiledi. Cumhuriyetçi savaşçıların şanını anlattığı "İspanya Yüreklerimizde" adında bir kahramanlık türküsü yazdı. Gizlice basılan ve  direnişçiler arasında elden ele dolaşan bu şiir direnişçilere büyük moral verdi.

Pablo, İspanya'yı çok seviyor, faşizmden nefret ediyordu. Neruda'ya göre, Şili'nin göç kriteri her zaman ırkçı olmuştu. Buna rağmen ülkesindeki sağ partilerin ve Katolik Kilisesi'nin ödün vermez muhalefetine meydan okuyarak, belli sayıdaki bir grup  İspanyol Cumhuriyetçi'yi Şili'ye kabul etmesi için yeni başkanı ikna etmeyi başarmıştı.

Neruda'nın, "siyah ve beyaz köpüklerden kuşağıyla", "uzun bir taçyaprağı, denizden, şaraptan ve kardan..." diye tanımladığı ülkesi Şili'ye gitmek üzere göçmenleri taşıyan eski bir yük gemisi, Bordeaux Limanı'ndan 4 Ağustos 1939'da hareket etti. Onları yolculayanlar arasında Pablo Neruda da vardı. İşte bu günü hiç unutmayacak ve yıllar sonra şöyle yazacaktı: "Eleştirmenler canları isterse bütün şiirlerimi silsinler. Ama bugün hatırladığım bu şiiri hiç kimse silemez."

Pablo Neruda, imzasını yeşil mürekkeple atar, yazılarını da yeşil mürekkeple yazardı. Bunu okuyunca, tüm şiirlerini, hikaye ve romanlarını yeşil mürekkeple yazan Sabahattin Ali'yi anmadan geçemedim.

1943'te Şili'ye dönen şair Pablo Neruda, 1945 yılında Cumhuriyet yönetiminin senatörüydü ve cumhurbaşkanıyla çatışma halindeydi. Oysa cumhurbaşkanı seçiminde Komünist Parti mevcut başkanı desteklemişti. Hükümet tarafından hakaretler ve iftiralarla suçlanarak Pablo Neruda senatörlükten azledilmişti ve polis peşine düşmüştü. Hakkında tutuklama emri çıkarılmıştı. 

Pablo Neruda ve ikinci  eşi Arjantinli ressam Delia del Carril, sık sık ev değiştirerek polisten kaçtılar. Neruda'nın eşi Delia, onu yalnız bırakmamak için her şeyden, hatta sanatından bile vazgeçmişti. Kaçak olduğu dönemde şair sakal bırakmıştı ve öfke içinde lirik şiirler yazıyordu.

Polis peşindeyken ev değiştirerek saklanmalarının üzerinden on üç ay geçtikten sonra, arkadaşları şairin, güneydeki sıradağları at sırtında aşarak ülkeden kaçmasını sağladılar. Şair Arjantin'e geçti. Yıl 1949'du.

Neruda, dış görünüm olarak oldukça benzediği Guatemalalı büyük romancı Miguel Asturias'ın pasaportuyla Buenos Aires'ten çıktı. Paris'te Pablo Picasso tarafından kardeşçe karşılandı ve Barış Konferansı'nda saygıyla anıldı. Bu sırada, Şili Hükümeti, basına o adamın Pablo Neruda'nın benzeri olan bir sahtekar olduğu, gerçeğinin ise Şili'de bulunduğu ve gizlendiği yeri polisin saptadığı açıklamasını yapacaktı.

Pablo, 1952 yılına dek Batı Avrupa, Çin ve Sovyetler Birliği gibi pek çok ülkede bulundu. 1969 yılında Şili'ye döndü ve küçük bir balıkçı kasabası olan Isla Negra'daki evinde yaşamaya başladı. O artık dünyaca ünlü bir şairdi. Üyesi olduğu Komünist Parti tarafından başkanlık seçimlerinde başkan adayı olarak gösterildi. Sol partilerin koalisyonuyla oluşan Halk Birliği'nin adayı olan arkadaşı Salvador Allende'nin adaylığını desteklemek üzere adaylıktan çekildi. Ve seçim sonucunda Allende başkan oldu. Kongre'nin Salvador Allende'nin başkanlığını onamasıyla, kendisi demokratik yoldan seçilmiş ilk Marksist yönetici olarak başa geçti.

Allende, hangi önlemleri alacağını seçim kampanyasında bildirmişti: bakır sanayisini millileştirecek, işletmeleri ve bankaları devletin eline aktaracak ve toprakları kamulaştıracaktı. Fakat Allende'nin başkanlığı yaklaşık iki yıl sürdü ve askeri darbe sonucunda öldürüldü. Askeri cuntanın yönetimi ele geçirmesiyle birlikte Şili tekrar karışmıştı; yasaklar, sansür, baskılar ve zulüm geri gelmişti.

Pablo Neruda 1971 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü ve İsveç kralının elinden ödülünü aldı. Ülkesine döndüğünde, Şili halkı onun bu başarısını kutlamak için Ulusal Stadyum'da bir toplantı düzenledi. Bu toplantı şairin halka açık son toplantısı olacaktı. Hastaydı. Yakın çevresine "Franco'dan önce ölmek istemiyorum" diyordu.

Başkan Allende'nin öldürülmesine ve askeri bir darbenin başarılı olmasına çok üzülen şairin hastalığı iyice ilerledi. Durumu ağırlaşınca bir ambülansla köydeki evinden Santiago'daki bir kliniğe götürdüler. Ambülans yoldayken, şairin Isla Negra'daki evinde silah ve gerillaları arayan askerler evin altını üstüne getirdiler; kağıtlarını dağıttılar, biriktirdiği deniz kabuklarını ayaklarının altında ezdiler ama bir şey bulamadılar.

Bir süre hastanede kalan Pablo Neruda, 23 Eylül 1973'te öldü. Cenaze töreninin kalabalıkla yapılması askeri cunta tarafından yasaklandı, sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Ancak Şili halkı bu yasağı dinlemedi ve büyük bir kalabalık şairi son yolculuğuna uğurladı. Naaşı, Isla Negra'daki evinin yanına gömüldü. Vasiyeti üzerine son aşkı Matilde de 1985 yılında öldüğünde onun yanına gömüldü. Böylece şairin yazdığı "Yalnızlığa yenilmemek için sık sık hayaller kurulur, ama aslında neyin hayalini kurarsan kur; yalnızlık her hayalin sonudur" dizelerinde olduğu gibi yalnız kalmadı.

Neruda'nın en sevdiğim şiiri "Ağır Ölüm" den birkaç dizeyi İsmail Aksoy'un çevirisiyle aktarmak istiyorum. Çünkü yaşarken "ağır ağır" ölmek istemiyorum! 

"........................

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler,

gönlünde incelik barındırmayanlar.

.........................

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman:

yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına."


Not: Dünya Barış Konseyi 22 Kasım 1950'de Nazım Hikmet'i, Pablo Picasso, Paul Robeson, Wanda Jakubowska ve Pablo Neruda ile birlikte Uluslararası Barış Ödülü'ne layık gördü. Nazım Hikmet törene katılamadı ve ödülünü Neruda aldı. Neruda, Nazım'ın ölümünden önce de sonra da onun için şiirler yazdı. İki büyük şair, 1951 yılında Berlin'de tanışıp dost olmuşlardı.


Yararlandığım Kaynaklar:

- Isabel Allende, Denizin Uzun Taç Yaprağı. Çeviri: İNCİ KUT. Can Çağdaş.

Yazımın temeli bu kitaba dayanıyor olsa da aradaki boşlukları doldurarak, yazıda bütünsellik oluşturmak için internette yaptığım araştırma sonucunda, şu web sitelerindeki yazılardan da yararlandım:

https://www.bbc.com/turkce/ozeldosyalar/2014/11/141114_vert_tra_pablo_neruda

https://www.ensonhaber.com/biyografi/yazar/pablo-neruda-kimdir



8 Ağustos 2022 Pazartesi

 



TECRÜBE Mİ DEDİNİZ?


"Tecrübe, yaşlanarak değil, yaşayarak kazanılır; ve zaman insanları değil, armutları olgunlaştırır" demiş Peyami Safa. Yaşayarak kazandığım tecrübeye (deneyim) göre edindiklerim:

-Yapanın yanına kar kalıyor.

-Kapanın elinde kalıyor.

-Yapıyor, işletiyor, devrediyor; geri kalan yaşamında rahat ediyor.

-İyiler erken ölüyor, kötüler ise uzun yaşıyor. (İyi olup uzun yaşayanlar istisnadır sadece)

-"Vefa" denilen şey İstanbul'da bir semtin adıdır.

-"ADALET" kız çocuklarına verilen bir isimden ibarettir.

-Sadakat mi dediniz; o da neymiş? Bir köpek al, besle ve sadakati gör!

-"Benim memurum işini bilir." (Rüşvete teşvik ve normalleştirme!)

-Ne yani, tabii ki "bal tutan, parmağını yalar."

-Kuşkularım olsa da, hırsız olmayan zengin olamaz; emek vererek, alın teri dökerek kazandığın parayla  anca karnını doyurabilirsin.

-Fakir çalarsa hırsızlık, zengin çalarsa yolsuzluk oluyor.

-Yeterince hırsızlık yaparsan, çaldığın paralarla seni "aziz" ilan edecek bir kilise satın alabilirsin. (Comte De Lautreamont)

-Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovuyorlar. Gitmek istersen, "Onuncu Köy"e, taa Denizli'nin Çal ilçesine gidebilirsin ancak. Ya da Fakir Baykurt'un "Onuncu Köy" romanını okuyup derin bir iç geçirirsin..

-Aklınıza gelebilecek her şeyin iyi ya da kötü bir değeri vardır; ZAMAN hariç!

-Amaca giden her yol mübahtır; buna yalan söylemek, dahil.

-Fırıldak gibi dönen her devrin adamları, her dönemde itibar sahibi olup, saygı görüyorlar.

- Ve son olarak değişmeyen bir şeyi Maksim Gorki söylemiş: "Eskiden bir adamı hırsızlık edince hapse atarlardı. Şimdi doğruyu söylediği için hapsediyorlar."

Diliyor ve umuyorum ki, yeni nesil tüm bunları deneyimlemeden yaşlansın...





1 Ağustos 2022 Pazartesi

 


 TURUNÇGİLLERİN ÜRETİLMESİ


Haziran ayında "yaz" portakalı

Portakal çiçeği



C vitamini deposu turunçgilleri bilmeyen, tatmayan yoktur sanırım. Ilıman iklimi seven bu turuncu meyveler, Ege ve Akdeniz bölgelerinde bolca yetiştirilir. Halk arasında "narenciye" olarak adlandırılır. Doğup büyüdüğüm yörede "turuncu" renge "narinci" dendiğini hatırlatmalıyım. :)

Limon, portakal, greyfurt gibi meyveler turunçgil ailesine mensuptur. Halk arasında pek bilinmese de tüm turunçgillerin kaynağı turunç fidanıdır. Önce çekirdekten turunç fidanı elde edilir daha sonra bu fidanlar, aşılama yöntemi ile, diğer narenciye çeşitlerine dönüştürülür. Bu nedenledir ki evinizdeki limon çekirdekleri ile limon, portakal çekirdekleri ile de portakal ağacı elde edemez, ancak turunç fidanı elde edersiniz. 



Portakal

Limon çiçeği

Turunç fidanı turunçgillerin elde edilmesinde kullanılırken yetişmiş turunç ağacının farklı bir işlevi daha vardır. Yetişmiş turunç ağaçları tozlaşmaya yardımcı olarak diğer ağaçların daha çok meyve vermesine yardımcı olur. Bu faydasından dolayı hemen hemen her narenciye bahçesinde bir-iki tane de olsa turunç ağacı bulunur.

Turunç meyvesinin sulu iç kısmı acımsı bir tada sahiptir. Kabuk kısımları ise bol miktarda life ve yoğun narenciye aromasına sahiptir. Bu nedenle suyundan ziyade, reçel yapımı için, kabukları tercih edilir. (*)


Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.


(*) yesillimon.com



26 Temmuz 2022 Salı

 


KAPLANIN SIRTINDA



Osmanlı İmparatorluğu'nun tahtında oturan hiçbir padişahın kişiliği ve sultanlık yaptığı dönem, 33 yıl tahtta kalan II. Abdülhamid'inki kadar yoğun ve birbirine zıt yorumlara konu olmadı. Kimilerine göre O "Kızıl Sultan"dı, kimilerine göre de "Ulu Hakan." Gerçekte Abdülhamid kimdi?

İşte, Zülfü Livaneli'nin derin bir araştırma yaparak ve II. Abdülhamid'in dönemiyle ilgili birçok kitap okuyarak kaleme aldığı "KAPLANIN SIRTINDA" romanı, II. Abdülhamid'in Selanik'te bulunan Alatini Köşkü'ndeki sürgün yıllarını anlatarak bir ilke imza atıyor. Sultanın kendi deyimiyle, doğar doğmaz kaplanın sırtına koymuşlar onu. Şehzadelerin kaderi bu diye düşünüyor; kaplanın sırtında büyümek. Kaplan gibi muhteşem bir yaratığa egemen olma duygusu, üstünlük, ayrıcalık, tanrılık ama bir yandan da korkuyla mücadele etmek. Korkusuyla mücadele edemediği için "vehm-i hümayun" diye anılmak. Kaderinin bu olduğuna inanıyor sabık sultan.

Romanı okudum ve o döneme ilişkin çok ilginç bilgilere ulaştım. Romanın temeli; II. Abdülhamid ve maiyetinin Selanik sürgünü boyunca özel doktorluğunu yapan Tabip Yüzbaşı Atıf Hüseyin Bey'in hatıratına dayandırılmış. Belirtmeliyim ki, Tabip Yüzbaşı Doktor koyu bir ittihatçıdır. 3,5 yıl süren padişahla olan münasebeti ve sohbetlerinden sonra kafası karışmış ve kafasındaki soruları cevaplayamaz duruma gelmiştir; padişahı tahttan indirmekle doğru mu yaptık gibi soruları.

Livaneli, kitabın başlangıç sayfasında şöyle yazmış: "Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından birisi olan İkinci Meşrutiyet ve Sultan Abdülhamid konusunu ideolojik ve sığ kamplaşmalardan uzak bir biçimde ele alıp, o devrin ruhunu ve zihniyetini yansıtmaya çalıştım." Kitabı bitirdiğimde, o devrin ruhunu ve zihniyetini oldukça gerçekçi ve tarafsız bir şekilde yansıttığını gördüm. Üstelik tahttan indirilmiş sultanın sürgün yıllarına dair pek fazla doküman ve kitap olmadığını düşünürsek,  bence bu kitabı, tarihini öğrenmek isteyen herkes okumalı...

Kitaptan edindiğim bilgileri yazmadan önce, II. Abdülhamid hakkında hatırlatma için kısa bir bilgi vermek isterim. II. Abdülhamid'in babası II.Abdülmecid Tanzimat padişahları dönemini başlatan padişahtır. Abdülmecid, Osmanlı padişahları arasında dört oğlu da tahta çıkmış tek sultandır aynı zamanda. Oğulları sırasıyla; V. Murad, II. Abdülhamid, V. Mehmed Reşad ve Vahdettin'dir. Babası Abdülmecid'in ölümü üzerine tahta çıkan V. Murad ancak 93 gün tahtta kalabilmiş, delirdiği için tahttan indirilmiştir. 1876 yılında anayasayı kabul ve ilan etmek koşuluyla yerine kardeşi II. Abdülhamid getirilmiş. Abdülhamid tahta oturduğunda 93 Harbi diye anılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı başlamış. Harbi gerekçe göstererek kabul ettiği anayasayı rafa kaldırmış, meclisi kapatmış. İşte bundan sonra 33 yıl sürecek "İstibdat Dönemi" de başlamış. Sultan Abdülhamid, Osmanlı mülkünü korkular, endişeler ve jurnallerle yönetmiştir. 

II. Meşrutiyetin ilanından sonra, meşrutiyete karşı olan yobazlar tarafından İstanbul'da 13 Nisan 1909'da büyük bir ayaklanma çıkarıldı. Bu ayaklanmanın II. Abdülhamid tarafından tertip edildiği ve desteklendiği söylenmektedir (Livaneli'nin kitabında sultan bunu kesinlikle reddetmektedir.) Ayaklanma Rumi takvime göre 31 Mart 1325'te başladığı için "31 Mart Vakası" diye anılmaktadır. Bu büyük ayaklanmayı Selanik'te bulunan 3. Ordu'ya mensup subayların oluşturduğu Hareket Ordusu bastırır ve II. Abdülhamid tahttan indirilerek 28 Nisan 1909'da trenle Selanik'e sürgüne gönderilir. Osmanlı tahtına kardeşi Reşad çıkarılır. Padişaha Mehmed adını İttihatçılar koyar; büyük dedesi Fatih Sultan Mehmed'e atfen,  imparatorluk için yeni ve güzel bir başlangıç olsun diye. Ve padişah V. Mehmed Reşad olarak tarihe geçer.

Kitapta Yer Alan İlginç Bilgiler:

- Selanik'te bulunan Alatini Köşkü'nde ailesiyle birlikte sürgünde bulunan  Abdülhamid ve ailesinin (hizmetkarları dahil) köşkün bahçesine çıkması, panjurları açması, balkona çıkması, imparatorluk ve dünya gündeminden en ufak bir haber alması yasaktı. Çok sonraları, kendisinden sorumlu kumandana yalvar yakar balkona çıkış izni alabilmişti. Sürgündeki hayatı katıksız ev hapsi idi. 

- Harpten(savaş) nefret ederdi. Anlaşmazlıkların siyasetle çözülmesinden yanaydı. Kendisiyle övündüğü pek çok yön vardı ama en çok bu özelliğini severdi.

- Yabancı gazetelerde sık sık Abdülhamid için vehm-i hümayun (Emperyal Paranoya) ifadeleri kullanılırdı. Ona göre ise, kralların, imparatorların suikasta uğradığı, öldürüldüğü bir devirde, kendi hayatıyla ilgili endişe duymasından daha doğal ne olabilirdi?

- Suikasta uğramak korkusundan olsa gerek Dolmabahçe Sarayı'ndan ayrılarak, saltanatı boyunca çevresi yüksek duvarlarla çevrili Yıldız Sarayı'nda ikamet etti. Tahtta kaldığı 33 yıl boyunca "Cuma Selamlığı" haricinde hiç dışarı çıkmadı. 

-Yıldız Sarayı'nın çevresine göletler, köşkler, hayvanat bahçesi yaptırdı. Opera dinlemeyi sevdiği için bir de opera salonu yaptırarak İtalyan opera sanatçılarını saray kadrosuna aldırdı. Gecenin bir yarısı da olsa, sanatçıları huzuruna çağırtıp opera dinlerdi. 

- Zehirlenme tehlikesine karşı, kahveyi iki ayrı fincandan, suyu mühürlenmiş şişelerden içerdi. Ağzına kimsenin dokunmaması için ağrıyan dişini kendi çekerdi.

- Selanik'e, İstanbul'dan gönderilen yüksek rütbeli subaylar ve memurlar teker teker suikasta uğradığı için halk arasında "yürek Selanik" deyimi yaygındı.

- Abdülhamid'e "Kızıl Sultan" (Le Sultan Rouge) lakabını Albert Vandal adlı bir Fransız takmış, genç subaylar da nefret ettikleri padişah için söylenen bu lakabı benimsemişlerdi.

- Ünlü şairler ise Abdülhamid'i baykuşa benzetiyorlardı; Ermenilerin Cuma Selamlığında sultana yaptıkları suikastın başarısız olmasına da üzülmüşlerdi. Öyle ki, Tevfik Fikret'in  padişaha yapılan suikastın başarısız olmasına ağıt yaktığı "Bir Anlık Hatırlama" şiiri kulaktan kulağa fısıldanıyordu.

- Mehmet Akif gibi kalbinden imanı eksik etmeyen, kendisini din ü devlet, mülk ü millete adamış bir şair bile Padişah'ı "Kızıl Kafir" diye niteliyor, Yıldız'daki baykuş dediği Abdülhamid için "iblisin ruhu" olduğunu söylüyordu.

- Abdülhamid, büyük burnunu hiç sevmediği için  bu saplantısı nedeniyle "burun" kelimesini uzun yıllar yasakladı. İmparatorluk dahilinde kimse burun diyemez, hiçbir yazar gazeteye böyle bir kelime yazamazdı.

- Abdülhamid'in kardeşleri Murad ve Reşad isimleri de ağza alınamazdı. 33 yıl boyunca bu iki isim unutulmuş, kimse çocuğuna bu isimleri koyamamıştı. Olanlar da değiştirilip var olan Murad isimleri Mirad'a, Reşad isimleri de Neşed'e çevrilmişti.

- Ayrıca, Murad ve Reşad kardeşlerini çağrıştıracağı için "kardeş" kelimesi, Avrupalıların Osmanlı İmparatorluğu için söyledikleri "hasta adam" sözünü hatırlatacağı için de "hasta" sözünü kullanmak da sakıncalıydı. Dinamit, isyan, sosyalizm, nihilizm kelimeleri de herhangi bir metinde geçemezdi.

- Kendisi için birçok sıfat  ve hitap şekilleri kullanılmıştı; "sultan, zat-ı şahane, hünkar, ulu hakan, imparator, halife-i ruy-i zemin (yeryüzü halifesi), emirilmüminin (müminlerin emiri), bave Kurdan (Kürtlerin babası), Pinti Hamid, Kızıl Sultan, Yıldız'daki baykuş, müstebit, zalim ve tahttan indirildikten sonra da hakan-ı mahlu (hal edilmiş hakan) gibi sıfatlar.

- Çok titiz olduğu ve hastalanmaktan korktuğu için  Atkinson marka kolonyasını yanından hiç ayırmazdı. Günde bir şişe kolonya tüketirdi. Kolonyayla sürekli ellerini dezenfekte ederdi. Sultanın huzuruna çıkan kulların,  sultanın eteklerini öpmesi zorunlu bir gelenekti ancak hastalık kaparım korkusuyla, eteklerini değil tahtının kolundan uzattığı ipi öptürürdü.

- Kuduz aşısını bulan Fransız mikrobiyolog ve kimyager Louis Pastör'e, çalışmalarında kullanmak üzere on bin frank ve bir Mecidiye Nişanı vermişti. Pastör'den destek isteyince Mösyö Pastör de sağ kolu olan Mösyö Şantimes'i İstanbul'a göndermişti. Mösyö Şantimes İstanbul'da bir kuduz hastanesi kurmuştu. Sultan, bulaşıcı hastalıklardan korktuğu için bulaşıcı hastalıklarla mücadele konusunda oldukça başarılıydı.

- Sultan Abdülhamid'i tanıyan siyasetçiler O'nun, dünyanın en kurnaz ve sinsi adamı olmasının yanı sıra zeki ve hesaplı olduğunu söylerlerdi. Osmanlı mülkünde çıkan isyanları bastırmak için milletleri birbirine düşürmek, imparatorluğu korumak adına ne gerekiyorsa onu yaptığından dolayı.

- Anadolu'da İslam'ın koruyucusu olarak sağlığına dua edilen halife, bir Avrupa kültürü hayranıydı. Operaya bayılırdı. Piyano çalardı.

- Abdülhamid, tahttan indirilip Selanik'e sürgüne gönderildiğinde yetmiş yaşındaydı. Yaşla birlikte öldürülme korkusu ve endişeleri de artmıştı. Özel doktoruna bile güvenmiyordu. Yıllar geçtikçe ve doktorla sohbet ettikçe güven duymaya başlamıştı.

- Genç bir şehzadeyken "baba" diye hitap ettiği Rum Sarraf Zarifi Baba'nın öneri ve yardımlarıyla, kazandığı her bir kuruşu biriktirip değerlendirmişti. Kişisel serveti çok fazlaydı. II. Meşrutiyetin ilanından sonra kurulan yeni hükümet, sultana ait olan  imparatorluğun çeşitli bölgelerindeki milyonlarca dekar kişisel arazisini elinden almış, parasına ve tahvillerine el koymuştu. Yıldız  Sarayı'nda el konulan akıl almaz sayıdaki değerli mücevherler ise Paris'te bir müzayede de, rekor kırarak satılmıştı.

- Konstantiniyye'nin (İstanbul) fethini kutlamak için kendisine izin almaya gelen bazı Müslüman ileri gelenlerin bu isteğini reddetti. Ve şöyle dedi: "Hayır. Katiyen kabul etmem. Böyle bir fetih şenliği Müslüman tebaamı sevindirir ama Rum tebaamı üzer."

- Babası II. Abdülmecid ve amcası Sultan Abdülaziz zamanında dünyanın en büyük ikinci deniz gücü olan Osmanlı donanmasını, paranoya yüzünden Haliç'te çürütmüş, Osmanlı denizlerini savunmasız bırakmıştı.

-  Avrupa'da bulunan ve  Çarlığı yıkmaya çalışan iki Rus lider Lenin ve Troçki, ayrı ayrı zamanlarda Abdülhamid'i, Rus Çarı Nikola'dan daha akıllı bulduklarını belirten yazılar yazmışlardı.

- Büyük dedelerinin iki kez kuşattıkları halde almayı başaramadıkları Viyana'da dünyaca ünlü besteci Yohan Straus, Sultan Abdülhamid'e ithaf ettiği "Doğu Masalları" adlı bir eser yazmıştı ve bu eser kültür başkenti Viyana'da sergilenmişti. Bunu duyan Sultan Abdülhamid, besteciye bir nişan ve bir miktar altın göndermişti.

- Sultan Abdülhamid, beş vakit namaz kılar, İslam'a son derece hürmet ederdi. Öte yandan da imparatorluktaki bira ve rakı fabrikalarına izin vermiş, hatta ilk genelevi açtırmakta sakınca görmemişti.

- Yabancı dillerden çok sayıda çeviriler, alafranga saat düzenine geçmeler (bunun için saat kuleleri inşa ettirmiş. Ahali bu saati görüp alışsın diye), kadınlara çarşafı yasaklamalar hep onun eseriydi.

- Saltanatı boyunca "İngiliz'den ve fareden korkulur" derdi. Ve bu korkusunu şöyle açıklardı: Fare, insan uykudayken burnunu, kulağını kemirirdi, insanın ruhu bile duymazdı. Çünkü kemirmeden önce yiyeceği organı üfleyerek uyuştururdu. İngiliz de böyleydi işte, bir yeri almayı kafasına koyduysa, şeytanın aklına gelmeyecek metotlarla çalışır, ne pahasına olursa olsun amacına ulaşırdı. Bu arada kurban hiçbir şey hissetmezdi. Ta ki iş işten geçene kadar.

- İstanbul'daki ilk bira fabrikası Abdülhamid'in saltanatı sırasında ve özel izniyle Bomonti kardeşler tarafından, Selanik'te ise Alatini kardeşler tarafından kurulmuştu. O devirde biranın bedeni güçlendirici etkisi olduğuna inanılıyordu. Az ve ölçülü içki içen Sultan, rom ve bira içerdi.

- Osmanlı tahtında oturan padişahlardan ilk kez yurt dışına (Fransa ve İngiltere) giden Sultan Abdülaziz'di. Yurt dışı gezisine, genç şehzadeler; Murad ve Abdülhamid'i de götürmüştü. Şehzade Murat (V.), tam bir Avrupalı gibi yetişmişti. Kraliçe Victoria, şehzade Murad'ı çok beğenmiş ve söylentiye göre İngiliz Hanedanı'ndan biriyle evlendirmek istemiş. Evlilik gerçekleşmemiş ama yurt dışı gezisinden sonra Şehzade Murad "mason" olmuştu. Amcası, Abdülaziz'in intiharından sonra da V. Murad olarak tahta çıkmış ancak 93 gün tahtta kalabilmişti. Sultan Abdülhamit, amcasının intihar ettiğine inanmamış, V. Murad'ın tahta çıkması için işin içinde İngiliz parmağı olduğundan kuşkulanmıştı.

- Sabuk Sultan, Amerika iç savaşında Vaşington'u destekleyen amcasına Başkan Abraham Lincoln'un teşekkür mektupları gönderdiğini ve bu mektupların arşivde bulunduğunu söylemiştir Tabip Yüzbaşı Doktora.

- Sultan Abdülhamid'in en büyük sırrı, genç bir şehzade iken Pera'da  bir mağazada gördüğü ve görür görmez aşık olduğu Belçika vatandaşı olan Flora Cordier ile yaptığı gizli evlilikti. Evlendikten sonra Flora ile beraber gözlerden uzak Tarabya'daki köşkte yaşıyorlardı. Ancak mutlulukları kısa sürdü. Bir gün Mithat Paşa ile arkadaşları gelip biraderi V. Murad'ın aklını oynattığı için tahttan indirilmesine karar verildiğini ve kendisini padişah yapmak istediklerini (anayasa yapmak şartıyla) söyleyince bir karar vermek zorunda kaldı; padişah olursa Flora'dan ayrılacaktı mecburen. Çünkü o özgür bir kadındı hareme girmezdi ve dinini değiştirmezdi. Bunu biliyordu. Padişah olmayı kabul ederse de Flora'dan ayrılacaktı hem de ebediyen. Aşkından vaz geçip, sultan olmayı seçti. Ve kalbi kırık Flora Cordier de Belçika'ya geri döndü.

- Balkan Harbinde Yunan ordusu Selanik'e yaklaşınca ve Selanik'in düşeceği anlaşılınca sabık sultan ve maiyetini İstanbul'a götürmek üzere Alman İmparatoru Wilhelm'den istenen yardım sonucu Loreley yatı gönderildi. Bu yatla sultan ve ailesi  İstanbul'a sağ salim ulaştılar. Ve eski saray Beylerbeyi'ne yerleştirildiler. Yine ev hapsinde ve tutsaktılar. Yıl 1912 idi.

- Abdülhamid kalan ömrünü Beylerbeyi Sarayı'nda geçirdi. 10 Şubat 1918'de öldü. Cenazesi büyük bir kalabalıkla kaldırıldı ve dedesi II. Mahmud'un türbesine gömüldü.

- Abdülhamid sürgüne gönderildiğinde kendisine ve ailesine bakmak üzere görevlendirilen Doktor Atıf Hüseyin, padişah İstanbul'a getirildikten sonra Beylerbeyi Sarayı'nda da vefatına kadar Sultan'a bakmaya devam etti. Sürgün yılları boyunca Abdülhamid hakkında günlük tuttu. Tamamı on iki defter olan bu günlükler dönemle ilgili muazzam bilgi kaynağıdır (yazarın notu).


Bu yazıyı hazırlarken yararlandığım kaynak:

Livaneli, KAPLANIN SIRTINDA "İstibdat ve Hürriyet", İNKILAP 95. yıl.