25 Ocak 2017 Çarşamba




   GÜNEŞ ÇİÇEĞİ Mİ, AY ÇİÇEĞİ Mİ?







Malum, kış geldi, hem de eteklerini savura savura bir girişi var ki kuzey yarımküreye kibrinden yanına yaklaşılmıyor. Buz gibi gözlerine bakan donuyor adeta. Kışın kibrini kırmak için sıcağa, ısıya ihtiyacımız var. Güneş derseniz gökte parlasa bile yetmiyor parlaklığı, kışın buz gibi gözlerindeki soğuğu yumuşatmaya. Evlerde yanan sobalar, kaloriferler ısıtsa da dışımızı, pırıl pırıl bir güneşe ihtiyacımız var içimizi ısıtmak için. Güneşe ihtiyacımız var; şimdilerde çok moda olan "kış depresyonu" nu bertaraf etmek için de...Ne alaka demeyin. :) "Güneş girmeyen eve doktor girer" demişler.

Kentlerde  artık soba kullanılmadığı için, uzun kış gecelerinde ne etrafında ısınmak için toplanan hane halkı, ne de çıtır çıtır yanan sobanın üstünde kestanelerin  patlamasını bekleyen sabırsız çocuklar kaldı geriye. Ocakta demlenen çaya eşlik eden kuruyemiş ve daha ucuz olduğu için tercih edilen ay çekirdeği var artık kış gecelerinin ikramlarında. Hatta bazı ailelerde sadece ay çekirdeğinin çıt çıt sesleri karışır höpürdeterek içilen çay sesine. İşte böyle bir gecede düştü aklıma güneş çiçeğinin adının neden Türkçede ay çiçeği olduğu ve çekirdeğine neden güneş çekirdeği değil de ay çekirdeği dendiği. Sonra,kendi kendime "saçma bir soru" dedim. Kimin aklına gelir ki  bu soruya cevap aramak. Yine de merak duygum ağır bastı ve araştırdım. Araştırma sonucunda gördüm ki, benim saçma bulduğum soru akademik düzeyde araştırılmış ve bir sonuca varılmış. Araştırma raporu uzun olduğu için ben araştırmanın özünü ve sonucu yazmakla yetineceğim. Arzu edenler vereceğim web adresinden raporun tümünü okuyabilirler.

Araştırmanın özü kısaca  şöyle: "Bu çalışmada halk arasında genellikle günün her vakti güneşi takip eden, ona yüzünü dönen ve güneşe benzeyen özelliklerinden dolayı 'günebakan', 'gündöndü' gibi isimlerle anılan ay çiçeği bitkisinin yazı dilinde neden güneşle değil de ay ile ilişkilendirilerek 'ay çiçeği' olarak adlandırıldığı üzerinde durulmuştur." 

Daha sonra taranan kaynaklar, edinilen bilgilere yer veren araştırma raporunun sonuç bölümünde şunlar yazar:

"Ay çiçeği, Köktürk, Uygur, Karahan, Harezm, Kıpçak ve Çağatay gibi tarihi Türk lehçeleri eserlerinde tespit edilememiştir. Tarihi sözlüklerimiz içerisinde ilk olarak 19. yüzyılın ilk yarısında tespit edilebilmiş, ardından hazırlanmış olan Türkiye Türkçesi sözlüklerinde de genellikle yer almıştır. Ancak şu bir gerçektir ki esas olarak bu bitki, ay çiçeğinden çok günebakan, gündöndü, günaşığı gibi karşılıklarla bilinmiştir.

Yeryüzünde konuşulan dillerin hemen hemen hepsinde kelimenin adlandırılmasında güneş ana rolü üstlenmiştir. Bunda bu bitkinin çiçek şeklini aldıktan sonra hep güneşi takip etmesi, onunla birlikte aynı yönde hareket etmesi ve şekil olarak da güneşe benzemesi ana etkendir. Nitekim Türk lehçelerinde de adlandırmalar güneş üzerinden yapılmıştır. Ay çiçeği adlandırılması yapılırken bazı kelimelerde olduğu gibi başka bir dilden çeviri yoluyla da aktarılmış olabileceği akla gelebilir. Ancak baktığımız hiçbir dilde 'ay' ile kurulmuş bir adlandırma mevcut değildir.

Türk lehçelerinde ay çiçeği kelimesinin karşılığı olarak kullanılan bütün kelimeler güneş (kün/gün) ile bağlantılıdır. Sadece Kazan Tatar Türkçesi ağızlarında 'ay bagar' şeklinde ay ile kurulmuş bir birleşik kelime görülmektedir.

Türkiye Türkçesi yazı dilinde bitki ay ile ilişkilendirilmiştir. Ağızlarda bu kelime yer almamıştır. Ay çiçeği, Türkiye Türkçesi dışında Ermeniceye de verinti bir kelime olarak Türkçeden geçmiştir. Bu bitkinin bütün dünya dillerinin aksine niçin güneş yerine ay ile ilişkilendirildiği konusunda kesin bir tespit yapmak gerçekten çok zordur. Çünkü kelimenin ağızlardaki şekli de güneş üzerine kurulmuştur.
................"
(Yrd. Doç. Dr. Yusuf ÖZÇOBAN - Balıkesir Üni. Fen-Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü)

Bazı insanlar vardır güneş çiçeği gibidirler. Güneş ne tarafa dönerse, hemen o yöne dönerler. Dönekliği bir çiçekle sembolize etmem gerekseydi o çiçek güneş çiçeği olurdu herhalde. Bu güzel çiçeğe yakıştıramasam da. :)




Kaynak: dergipark.ulakbim.gov.tr







18 Ocak 2017 Çarşamba




 FRİDA' NIN AYNASI'NDAN KENDİMİZE BAKMAK






"Ayna ayna söyle bana. Var mı benden daha güzeli bu dünyada?" diye sordu Pamuk Prenses' in kötü kalpli üvey annesi baktığı sihirli aynaya.
"Var" dedi ayna. "Senden çok daha güzel biri var." Kıskançlıktan, hırsından gözü döndü üvey annenin bu cevabı aldığında ve Pamuk Prenses'i ortadan kaldırmak için elinden geleni ardına koymadı. Her zaman kötüler kazanacak değil ya! Bu kez, Pamuk Prenses kazandı, üvey anne kaybetti.  Öyle ya, bu bir masal sonuçta, sihirli bir ayna yok gerçek hayatta diye düşünebilirsiniz. Doğrudur. Ayna sihirli olmasa da arkasındaki sır nedeniyle beni benle yüzleştirir, tüm çıplaklığıyla. Aynadaki aksine bakan kişi, ne görmek istiyorsa onu görür ya da  gerçeği. Herhangi bir camı ayna yapan arkasındaki sırdır. İnsanı insan yapan da içindeki duygular ve düşüncelerdir. Duygu ve düşünceleri çıkarılınca, insandan geriye et ve kemikten gayrı bir şey kalmaz. Dolayısıyla insanın "sır"rı ayna gibi dışta değil içtedir. İnsanın  içini gösterecek ayna da henüz icat edilmemiştir.

Ayna deyip geçmemek gerek, onun da bir tarihi var. Hem de dünyada birçok toplumda farklı anlamlar ifade eden, toplumu etkileyen bir "kültür tarihi" var. 17. yüzyıla kadar, yüzeyi iyice parlatılmış düz metal levhalardan yapılan aynalar, daha sonra yerini bir yüzü çok ince bir metal katmanıyla kaplanmış cam levhalara bıraktı. Bu metal kaplamaya sır adı verildi. Günümüzden yalnızca üç yüz yıl öncesine kadar Venedik Cumhuriyeti, Avrupa' da cam eşya ve özellikle de ayna yapımının sırrına sahip tek ülkeydi. Venedikliler bu sırrı büyük bir ihtimamla saklıyordu. Ayna ve cam eşya fabrikalarını Murano adasında kurmuş ve bu adaya camcı ustalarından başkasının girmesine de izin vermemişlerdi. Bu sırrı Fransızlar, adadan zorla kaçırdıkları dört usta sayesinde öğrendi ve bundan sonra ayna yapımı bir giz olmaktan çıkmaya başladı. (tr.wikipedia.org)


İnsanda bulunan "kendini tanıma" güdüsü, "kendini keşfetme" düşüncesi, insanoğlunun evrimsel gelişimi içinde hep varolan bir özellikti. İnsanoğlu bu özelliği ilk kez doğada fark etti. Çünkü doğa ona, henüz adını bilmese de bir ayna sunuyordu. Baktığı suda kendini görüyor, bağırdığı dağda  sesinin yankısını duyuyordu. Sanki doğa insana şöyle diyordu: "Bana bak ve kendini gör."  Efsanevi Narkissos da suya bakmış ve kendi görüntüsünü görmüş, suya düşen kendi aksine aşık olmuş.Suya atlamış ve su üstünde beliren aksinin peşi sıra dalmış derinliklere. Dalmış ama bir daha su üstüne çıkamamış, boğulmuş.  Efsanenin bir diğer yorumlanışına göre de sudaki aksinin sudan çıkmasını yemeden içmeden, oradan ayrılmadan beklemiş ve ölmüş.  İşte, Narkissos'un öldüğü yerde yetişen nergis çiçeklerinin, insanoğlunun ilk kez kendini görmesinin hikayesinden günümüze kalan tek şey olduğuna inanılıyor. Ünlü psikanalist  Freud'un "Narsizmi" bu efsaneye dayanarak tanımladığı ve adlandırdığı bilinmektedir.


"Ayna ilk örneklerinin görülüşünden bu yana, insanın merak duygusunu tatmin etmiş bir obje. Araştırmacılar için bilinmezlikleriyle üzerine kafa yorulan kültlerden biri olmuş hep. Güzellik duygusunun farklı şekillerde dışavurumuna öncelik ederek, belki de ilk sanat eserinin ortaya çıkışına modellik yapmış. Perspektifin icadı yolunda kullanılması ise mimariden, sanatın başka yönlerine kadar geniş bir yelpazede insanoğlunun önünü açmış, gözlerini doğru noktalara odaklandırmış. Artan bir hızla devam eden ve insanoğlunun en önemli araştırmaları arasında yer alan uzay çalışmaları sırasında da, ayna kullanılan objeler arasında yerini aldı." (Kadir İrfan Yalın, Aynanın Kültür Tarihi)


Aynanın ilk sanat eserinin ortaya çıkışına modellik edip etmediği net olmasa da, net olan bir olgu var ki, o da dünyaca ünlü Meksikalı ressam Frida  Kahlo' nun ressam olmasında etkili olan aynadır. İşte Rauda JAMIS' in kaleminden  bu aynanın öyküsü:


Frida Kahlo, 18 yaşındayken bindiği otobüsün trenle çarpışması sonucu ağır yaralanır. Birçok ameliyat geçirir ve aylarca yatağa mahkûm olur. Annesi Matilde, kızına moral olsun diye, Frida' nın sıradan yatağını aile fertlerinin yardımıyla krallarınki gibi sütunlu şık bir yatağa dönüştürür. Frida' ya en büyük sürpriz de yatağın tavanına asılan bir aynaydı. "Böylece, en azından kendini seyredebilirsin," dedi, girişiminden hoşnut olan Matilde.




Photo: amandaewing.wordpress.com (Aynalı Yatak)


Aynalı yatağa yatırılan Frida, güncesine şunları yazar: "Ayna! Günlerimin, gecelerimin celladı ayna. Üzüntülerim kadar acı verici görüntü. Her an, parmakla gösterilme duygusu. 'Frida, gör kendini.' 'Frida, kendine baksana.' Gizlenilecek gerçek bir gölgelik, saklanılacak kuytu bir yer yok artık, acıya teslim olup derim üzerinde iz bırakmadan sessizce ağlamak için. Her gözyaşımın genç ve pürüzsüz de olsa yüzümde derin bir iz bıraktığını açıkça gördüm. Her gözyaşı yaşamın parçalanışı.

Yüzümü, en ufak hareketimi, çarşafın kıvrımını, yükseltisini, perspektifini, yatağımda beni çevreleyen dağınık eşyaları yokluyordum. Saatler boyu, gözlendiğimi hissediyordum. Kendimi görüyordum. İçerdeki Frida, dışardaki Frida, her yerde, sonsuza değin Frida vardı.

Bu, annemin kötü bir şakası değildi. Aksine, ona göre incelikli, gerekli bir fikirdi. Onu suçlama cesaretini gösteremiyordum. Artık şiddetli mutsuzluğumu susturmak için yutkunarak, onunla birlikte yaşamam gerekiyordu.

Uzun zamandır, mektuplarımda gündelik yaşamımdan sahneleri, dileklerimi resmetme gibi bir alışkanlık edinmiştim. Arkadaşlarım, henüz okuldayken bile hep, 'Yine çiziktiriyorsun,' derlerdi. Resim mi yapıyordum, hayır pek sayılmaz, bunlar gerçekten de karalamalardı.

Ama bu üzerime gelen aynanın altında birden şiddetli bir resmetme arzusu uyandı bende. Artık sadece çizgiler çizmek için değil, bu çizgilere bir anlam, biçim ve içerik vermek için de bol bol zamanın vardı; onlardan bir anlam çıkartmak, onları yaratmak, işlemek, sıkıştırmak, birbirlerinden ayırmak, birbirlerine bağlamak, içlerini doldurmak için bol bol zaman...Klasik biçimde, öğrenmek için bir modelden yararlandım. Bu model bendim. Kolay değildi, insan kendisinin en bariz modeli olsa bile aynı zamanda da en zor modelidir. Yüzünüzün her bölümünü, her çizgisini, her ifadesini bildiğinizi sanırsınız ama her şey sürekli oyununuzu bozar. İnsan hem kendisi hem de bir başkasıdır; kendimizi tepeden tırnağa bildiğimizi sanırız, sonra birden bakarız ki, kılıfımız sıyrılır, içini doldurandan tamamen yabancı bir hale gelir. Tam kendine bakmaktan bıktığını sandığı bir anda, insan karşısındaki görüntünün kendisi olmadığını görür.

Otoportre konusundaki ısrarım hakkında bana çok soru soruldu. Bir defa, seçme şansım yoktu ve zannedersem yaptığımda bu özne-ben'in sürekliliğinin temel nedeni budur. Bir an kendinizi benim yerime koyun. Tam kafanızın üzerinde kendi görüntünüz, özellikle de bedeniniz çoğu zaman çarşafların, yorganların altında olduğundan, yüzünüz. Yani, salt yüzünüz. Takılmamak elde değil, neredeyse çıldırtıcı bir şey bu. Ya bu takıntı sizi yutar ya da siz onun karşısına dikilirsiniz. Ondan daha güçlü olmak, sizi yutmasını engellemek gerekir. Bu iş kuvvet ister, cesaret ister.

En akademik biçimde, kendi kendinin modeli, eğitim nesnesi oldum. Titizlikle çalıştım.

Babam bana boya tüpleri getirdi ve yavaş yavaş renk denemelerine başladım. Renk benim açımdan vazgeçilmez oldu. Yaşamımın, kendine bir yol bulmak için çabalayan küçük bir ateşböceğini andıran yaşamımın içinde bulunduğu karanlıkta, rengin bu vazgeçilmez niteliği belki de simgeseldi. Dünya aydınlanıyordu. Zamanın başka bir boyut kazanıyordu. Sanatın zamana ihtiyacı vardır: Kimse bunun tersini söyleyemez. Düşünmek, çalışmak, derinleştirmek için zaman gerekir. Dolayısıyla ben -kazanın bir armağanı olarak- vazgeçilmez olmasa da en azından çok değerli olan bu etkene sahiptim. Keyfime göre, ritmime göre çalışabiliyordum.

O ana kadar resim yapma arzusu duyduğumu anımsamıyorum. Ben doktor olmak istiyordum. Resimle yalnızca tüm 'Cachucha'lar gibi ilgileniyordum; özümseme arzusunda olduğumuz kültürel bir evrenin parçasıydı resim. Ama örneğin Diego' yu Ulusal Hazırlık Okulu' nun duvarına resim yaparken seyrettiğimde büyük bir zevk almıştım. Göz kamaştırıcı, harika bir şeydi. Yine de bundan hareketle resme başlayacağımı düşünmezdim. 

................................


Sonuçta, ilk bakışta bana işkence çektiren aynayı kırmadım. Yoksa kendi bütünlüğüm de parçalanabilirdi. Hatta analizi daha da ileri götürürsek, görüntümü resme dökerken onu yansıtmakla kalmadım, bedenimin gerçeği olan gerçekten parçalanmış öteki görüntünün parçalarını da bir araya getirdim.


Bana eziyet edip her an beni sorgulayarak az kalsın kimliğimi elimden alacak olan aynadan görüntüyü çaldım. 


Ve aslında pek de önem vermeksizin, resim yapmaya başladım.


Frida, Alejandro aşkının bir armağanı olarak sunduğu ilk tablosunu yaptığında on dokuz yaşındadır.


Dolayısıyla, resim onda "erken bir yönelim olarak" adlandırılan biçimde doğmaz. Çifte bir baskı sonucu tomurcuklanır. Başının üzerinde, onu sarsan aynanın ve su yüzüne çıkan acı dolu kendi derinliğinin baskısıdır bu. Aynı anda var olan temel iki öğe sonucu resim ortaya çıkar. Titizlikle, yavaş yavaş bir düzlem kazanır. 


Matilde' nin girişimi mükemmelleştirilir. İplerle yatağın tavanına asılan bir tür resim tahtası, aynanın kullanımını tamamlayıcı olarak yerini alır. Hareketleri kısıtlı, doktorların emriyle neredeyse inmeli bir halde ve korseler içindeki Frida, işte bu cüretkar fikir sayesinde tablosunu geliştirir. 


Titizlikle yapılan bu ilk portre, onu mükemmel bir kadın biçiminde temsil etmektedir. Güzel, ulaşılmaz ama mevcut, üzerinde şarap rengi, şal modeli yakası işlemeli bir elbise, kendisini seyredeceklere doğrudan yönetilmiş düzgün bir bakış vardır. Tablonun önünde, ileri doğru uzanmış, ince, uzun sağ eli fildişi gibi pürüzsüzdür. Frida elini onu tutmak isteyene uzatır gibidir. Alejandro' ya bir çağrı gibidir bu. (Frida Kahlo, Aşk Ve Acı - Rauda JAMIS, s:106-107)



Photo: listelist.com

Pablo Picasso' nun "Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz." dediği sanatçının bu kadar iyi insan yüzü çizmesinde yatağının tavanındaki aynanın yeri yadsınamaz sanırım. Mevlana' nın dediği gibi; "Aynalar türlü türlüdür. Yüzünü görmek isteyen cam'a bakar. Özünü görmek isteyen can'a bakar."







9 Ocak 2017 Pazartesi




OSMANLI DEVLETİ' NİN GELECEĞİNDE ROL OYNAYAN BİR DAĞ:

MİRE DAĞI


Meteoroloji sürekli uyarıyordu; "hafta sonu yoğun kar yağışı olacak" diye. Uyarıyı dikkate alıp hafta sonunu sıcak evimde mi geçirseydim, yoksa  Mire Dağı' na yapılacak olan kış tırmanışına mı katılsaydım? Ruhta sergüzeştlik olunca soğuk, kar, yağmur, tipi dinlemez insan. Dağa gitmeye karar verdim. Benim için yeni yılın ilk tırmanışı olacaktı ve Mire Dağı iyi bir başlangıçtı. Bu dağ ki, Osmanlı Devleti'nin kaderini değiştirmişti. Biliyordum ki dağa tırmanmak, zirve yapmak sadece bir spor değildir. İnsanın düşüncelerinde, zihninde değişime de neden olmaktadır. Tabii bu benim görüşüm, tecrübe ettiğim. İşte bu düşüncelerle, sabah ezanı okunmadan kalktım ve hazırlandım. Dışarı çıktığımda her yer bembeyazdı ve kar sessizliği hakimdi sokağa. Hava hala aydınlanmamıştı.

Yoğun kar yağışı altında yaptığımız yolculuk sonrası, tırmanışa başlayacağımız Ankara' nın Çubuk İlçesi' ne bağlı Sancar Köyü' ne vardık. Hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra dağ yolunda ilerlemeye başladık. Tırmanışla ilgili hissettiklerimi, yaşadıklarımı yazmadan önce Mire Dağı' nın tarihi önemini  anlatmalıyım. Yani biraz tarih..

Mire Dağı, Ankara' ya 32 kilometre, Çubuk İlçesine ise 13 kilometre uzaklıkta, Çubuk İlçesi'nin batısında yer alan en yüksek tepedir. 1610 metre yükseklikte olup  dağcılık, trekking ve yamaç paraşütü tutkunları için harika bir yerdir. D.H.M.İ. tarafından 2006 yılında bu zirveye yapılan havacılık radar tesisleri ve ışıklandırması sayesinde artık geceleri de Mire zirvesini  Kazan, Çubuk, Akyurt, Pursaklar' dan rahatlıkla seyretmek mümkündür.



Sisler arasında radar üssü.


Ankara hem Osmanlı Devleti' nin hem de yeni kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti' nin geleceğinde önemli rol oynamış bir bozkır kentidir. Tabii 15. yüzyılda küçücük bir köydü. Cümhuriyet'in kuruluşuyla birlikte Ankara' nın ve ülkenin makus talihi de değişti. Ankara, 1402 yılının 28 Temmuz'unda Anadolu Birliğini yeni yeni sağlamaya çalışan bir devletin, Osmanlı Devleti'nin geleceğinde oynayacağı rolden habersiz küçük bir köyken Mire Dağı' nın büyük bir yenilgiyle anılacağını bilmiyordu. Evet "Ankara Savaşı" ndan bahsediyorum. Timur' la Yıldırım Beyazıt' ı karşı karşıya getiren savaştan.

Osman Gazi tarafından kurulan beylik, 14. yy boyunca temellerini sağlamlaştırdı ve bu yüzyıl boyunca hem Doğuya hem de Batı' ya doğru genişledi. Böylece askeri ve siyasi gücünü ispatladı. Aynı dönemde Osmanoğulları, Anadolu ve Balkanlarda gücünü artırırken, daha doğuda, Maveraünnehir'de bir başka Türk devleti gücüne güç katmaktaydı. Timur isimli büyük komutan ve devlet adamının önderliğindeki devlet güçlenerek büyüyor, aynı Osmanlılar gibi gün geçtikçe kontrolü altındaki alanı genişletiyordu. 

Hint seferinden sonra tekrar Batıya dönen Timur, Osmanlı sınırlarına dayanmıştı. 1400 yılından itibaren de Timur, Osmanlı sınırları içinde yer alan yerleri şiddet kullanarak işgal etti ve Osmanlı ile sürtüşme başladı. I.Beyazıt ile Timur arasında önce nazik ve saygılı ifadelerle yazılan karşılıklı  mektuplar, daha sonra hakaret ve tehditlerle  dolu mektuplaşmaya dönüştü ve sonuçta Timur ve I. Beyazıt'ın orduları Ankara' nın Çubuk Ovası'nda karşı karşıya geldiler. I. Beyazıt(Yıldırım) ordugahını Melikşah köyünde kurmuş, Timur ise Saray köyünün yakınlarında ordugahını kurmuştu. (Hatta, o zamanlar Timur'un su kaynaklarına hakim olduğu ve Orduy-yi Hümayun'un su sorunu çektiği bildirilir.)

Timur ordusunda süvariler fazlaydı ve oldukça süratli ve hareketli kuvvetlere sahipti. Ayrıca, Timur 32 adet savaş filine sahipti. Fillerin nazik kısımları zırhlarla örtülü idi. Bu kuleli ve son derece süslü koşumları olan fillerin üzerinden ok ve ateşler atıldığı da aktarılmıştır. Filler üzerinden nasıl ateş açıldığı konusu net değildir. Kimi kaynaklar ateş toplarından kimileri ise patlayan kumbaralardan bahseder. Okçular ve ateş topları veyahut 'Rum Ateşi' adı verilen silahlarla donatılmış bu fillerle Osmanlı ordusundaki piyadeleri ezmek ve süvarilerin atlarını ateşle korkutmak hedeflenmişti. Fil görmemiş Osmanlı atları müthiş ürkmüştü.Timur ordusunda fillere önem vermiş bir komutandı. Savaş alanında fil kullanmanın tüm zorluklarına rağmen Anadolu' ya kadar bunları getirmişti. (1)

İşte Timur'un ordusunda önemli bir işlevi olan bu 32 fil, bir rivayete göre Ankara Savaşı öncesinde Mire Dağı'nda saklanmış. Mire Dağı'nın zirvesine doğru yükseldikçe benim de aklıma bu filler geldi gelmesine de; bunu bastıran ve gülümsememe neden olan Nasreddin Hoca ve Timur'un Filleri fıkrasıydı.  Yer yer 70 cm' ye ulaşan karda yürümek, deveye hendek atlatmaktan daha zor olsa da, yine de fıkrayı hatırlayıp gülümsememi engellemedi. :)

Ankara Savaşı(28 Temmuz 1402), Yıldırım Beyazıt'ın yenilgisiyle sonuçlandı. Tarihçilere göre bu yenilgide Yıldırım Beyazıt'a ihanet ederek Timur'un ordusuna katılan 'Kara Tatarların' etkisi büyüktü. Bence, fillerin ordu üstünde yarattığı panik yabana atılmamalı; çünkü dişleri sökülerek, dişlerinin yerine takılan kılıçlarla savaş meydanına sürülen bu filler, savaş anında önüne gelen her şeyi yıkıp geçiyor, eziyor ve adeta bir savaş makinesi gibi etrafa ölüm saçıyormuş.

Gelelim yazımın başlığına. Neden bu başlığı seçtim? "Türk tarihinin en acı savaşlarından birini oluşturan Ankara Meydan Muharebesi sonucunda, büyük emeklerle kurulmaya çalışılan  Anadolu Türk Birliği dağıldı, rakip beylikler tekrar ortaya çıktı. Osmanlı'da taht kavgası başladı ve Osmanlı otoritesi zayıfladı. Fakat Osmanlı, Yıldırım' ın babası padişah I. Murad'tan beri meydana getirdiği sağlam kurumlar dolayısıyla, atılan sağlam temeller, Şehzade Süleyman ve Vezir Çandarlızade' nin savaştan kurtarmayı başardığı seçkin askeri birlikler sayesinde yıkılmamış, kısa bir toparlanma sürecinin ardından daha güçlü olarak, o zamana dek görülmemiş parlak bir döneme girmişti. Ankara'da muharebe alanından galip ayrılan Timur ise tekrar doğuya dönmüş Çin üzerine yürümüştür. 1405' te o da hayatını kaybetmiş ve kendisinden sonra kurduğu devleti kısa sürede parçalanmış ve yıkılmıştır." (2)

Ben bunları düşünerek dizboyu karda yürümeye çalışıyordum. Düşe kalka, bazen bir ayağım kara batarken diğer ayağım, sertleşmiş olduğundan batmayan kar yüzeyinde kalıyordu ve bu anlarda  kendimi topal ördek gibi hissediyordum. :) Normal koşullarda orta zorlukta olan parkur kış şartlarında neredeyse geçit vermemek için direniyordu. Ama biliyordum ki, sınırları (limiti) koyan zihnimizdir. İnandığımız sürece her şeyi yapabiliriz. Bu güvenle zirveye vardım. Her yere hakim zirveden gördüğüm panaromik görüntü tüm yorguluğuma değmişti. Sis bastırmadan önce doya doya seyrettim çevreyi. Radar üssünde kısa bir moladan sonra inişe geçtik. İniş daha da zordu. En zoru ise çantamdaki suyun donmasıydı. Çünkü donan suyu içemedim. Nemlenen saç tellerim dahi dondu. Dağda sürprizlere şaşırmamak gerek. Susuzluğumu unutturan sürpriz ise bir kez görünüp kaybolan tavşan oldu. Tavşancık  çok hızlı olduğundan  kimse fotoğrafını çekemedi.

Dönüş yolunda  kah dere kıyısına indik, kah yukarıya tırmandık. Artık o kadar yorulmuştum ki, yürürken dengemi sağlamakta zorlanıyordum. Kar üstünde yalpalaya yalpalaya 12 kilometrelik parkuru tamamladım. Yorucu ama bir o kadar da bilgilendirici, tarihe yolculuk yaptığım ender yürüyüşlerimden biri olarak  kazındı hafızama  Mire Dağı.

Aracımızın beklediği Yılmazköy'e vardığımızda, misafirperver köylülerin konukevinde bizim için hazırladığı çay ve kahveleri içtik, ısındık ve köylülerle sohbet ettik. Böyle sıcak, içten sohbetleri özlemişim meğer bu iki yüzlü dünyada. Köyden ayrılırken köy muhtarının söylediği "Bizi unutmayın. Yılmazköyü hatırlayın." sözleri kulaklarımda  aracın sıcaklığına ve yorgunluğa yenik düşerek dönüş yolunda uykuya daldım. Uyandığımda, "Baki kalan bu kubbede bir  hoş  sada imiş" diyen Baki' yi hatırladım...








Not: Bir rivayete göre, başkent Ankara' da bulunan ve başkentimizi dünyaya bağlayan havaalanının ve Çubuk ilçesinin bir mahallesinin adı olan "Esenboğa" adı o bölgeye karargahını kuran Timur'un Moğol komutanı İsen Buga' dan gelmektedir. İsen Buga' nın fil ordusunun komutanı olduğu da söylenmektedir. Türkçede "Huzurlu Boğa" anlamına gelen İsen Tuga' nın söylenişi zamanla değişerek Esen Boğa olmuştur.


Kaynak: Tarihi bölüm, (1) ve (2) Abdullah Turhal' ın "academia.edu" web sitesindeki yazısından derlenmiştir.



4 Ocak 2017 Çarşamba




'CEHALET YENİLMESİ GEREKEN EN BÜYÜK DÜŞMANDIR.'


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK







Atatürk, cehaleti yenilmesi gereken en büyük düşman gördüğü içindir ki, eğitime büyük önem vermiş, harf devrimini yaparak herkesin kolayca okuyup yazmasını sağlamıştır. Böylece Osmanlı bürokrasisinin ve sarayın tekelinde olan okuma ve yazma, eğitim görme hakkını tabana, yani halka indirmiştir. "Kalem kılıçtan keskindir." sözünün doğruluğu da ileriki yıllarda ortaya çıkacak, bilinçli, sorgulayan ve eğitimli bir nesil yetişecektir. Genç Türkiye Cumhuriyeti de işte bu neslin omuzları üstünde yükselecektir.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde, özellikle eğitim alanında reform yapmak gerekmekteydi. Çünkü millilik, laiklik, modernlik esaslarını uygulayabilmek için eğitim kurumlarının birleştirilmesine ihtiyaç vardı. Bu nedenle hazırlanan Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği Yasası), T.B.M.M. tarafından 3 Mart 1924 tarih ve 430 kanun numarası ile kabul edildi. Böylece ülkenin eğitim işlerinde çokbaşlılığın kaldırılması sağlandı. "Halifeliğin kaldırılması"na dair kanun ve "Şeriye ve Evkaf Vekaleti' nin Kaldırılması" hakkında kanunla aynı gün çıkarıldı.


Halkın eğitimi için, öncelikle onları eğitecek, okutacak kişileri (eğitmen - öğretmen) en iyi şekilde yetiştirmek gerekiyordu..Öyle de yapıldı. Öğretmen Okullarına en iyi öğretmenler, hatta yurt dışında eğitim görmüş olanlar atandı. Ve bu okullardan mezun olanlar, alınlarında bilgilerden  çelenkle yurdun dört bir yanına dağılan, nura doğru can atan Türk gençleriydi. Hep bir ağızdan şöyle sesleniyorlardı milllete:


"Candan açtık cehle karşı bir savaş,

 Ey bu yolda and içen genç arkadaş!
 Öğren öğret halka hakkı, gürle coş;
 Durma durma koş!

 Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun:

 Yurdum seni yüceltmeye andlar olsun."

Atatürk'ün 10 Kasım 1938' de ölümünden sonra reformların sürdürülüp sürdürülmeyeceği sorusu gündeme gelmiş, İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığına seçilmesi üzerine reformların devam edeceği anlaşılmıştı. İnönü Dönemi'nin en önemli faaliyetlerinden biri 1940 yılında kırsal alana öğretmen yetiştirmek amacıyla on dört yerde açılan 'köy enstitüleri'nin kurulmaya başlanmasıdır. Bu köy enstitüleri 1952 yılına kadar eğitim-öğretime devam etmişler sonra da kapatılmışlardır.


"1945'ten sonra ülkede çok partili bir yaşama geçildiğinde eğitimde demokratikleşmeye daha sık vurgu yapılmıştır. Bu dönemde eğitimde atılan önemli adımlardan biri de, 1946 yılındaki çağdaş ve evrensel anlamdaki bir üniversite anlayışının ürünü olan 4936 sayılı 'Üniversiteler Kanunu' dur. Bu kanunla üniversiteler özerkliği ve tüzel kişiliği olan yüksek bilim, araştırma ve öğretim birlikleri olarak tanımlanmıştır. Böylece Atatürk döneminde laik ve Batılı düşünce yapısına ve ülkenin siyasi yapısına uygun hale getirilen  üniversitelerin bu dönemde siyasi kontrolden çıkarılması sağlanmıştır.


Sonuç olarak, çok büyük ölçüde Atatürk ilkelerini ve devrimlerini eğitim kurumlarına yansıtan ve başarılar sağlayan bir dönem olarak benimsenmiş, çok partili siyasal sisteme geçiş sürecine kadar eğitimde laikliğin tavizsiz bir biçimde egemen kılındığı bir evre olmuştur. Ancak 1945' te çok partili döneme geçişle beraber, 1946-1950 döneminde CHP Hükümetleri programlarında Cumhuriyetin temel niteliklerini korumayı vurguladıkları halde, Köy Enstitülerinin yıpranmasına göz yummuş, millet mekteplerini kapatmışlardır. Bunların yanında 15 Şubat 1949' da ilkokul programlarına isteğe bağlı din dersleri eklenmiş, hem kuran kursları hem de imam hatip liseleri açılmıştır. Böylece dönemin sonlarında daha önceki hükümet programlarından farklı ve çelişkili bir sürece girilmiştir." (ataturkilkeleri.istanbul.edu.tr  - Filiz Meşeci Giorgetti, Betül Batır)


Merak etmeyin, 1950'den sonra görev yapan tüm hükümetlerin eğitim programlarını yazacak değilim. Ancak bilinen bir gerçek var; Atatürk'ün ölümünden sonra, iktidara gelen hükümetler eğitim sistemiyle oynamış, kendi siyasi görüşleri doğrultusunda "Milli Eğitim"e yön vermeye çalışmıştır. Tabiri caizse, eğitime siyaset bulaştırılmıştır. Siyaset bulaşınca da eğitim adeta bir "yap-boz"a dönüşmüştür. Demek istediğim; bugün eğitimin geldiği noktayı tartışırken, eleştirirken makul olmak gerektiği, bugüne bir anda gelinmediği bunun bir süreç olduğu ve bu süreçte görev yapan tüm hükümetlerin sorumluluğunun olduğudur. 


Eğitimde sistematik olarak yapılan bu değişiklikler sonucunda (belki de istenen buydu) sorgulamayan, ezberci, amacı iyi not almak ve  sınıfı geçmek olan nesiller yetişti. Bu neslin yetiştirdiği çocuklar ve öğrenciler de kendilerine benzedi. Ve bu günlere gelindi. Cahilliğin baş tacı yapıldığı, okumuşların, eğitimli olanların değersizleştirildiği ve biat edenlerin değer gördüğü bu günlere. 


Bilgisizliğin sonuçlarını düzeltmek için harcayacağımız emeği, parayı, iş gününü  eğitime harcarsak cehaleti yenebiliriz ancak. En büyük düşmanımız, dün olduğu gibi bugün de cehalettir çünkü...








26 Aralık 2016 Pazartesi




TİRAJİK BİR AŞK HİKAYESİYLE YAZILAN 
PORTEKİZ TARİHİ:

DOM PEDRO VE İNES DE CASTRO' NUN ÖLÜMSÜZ AŞKI




Tarihte kral ve kraliçelere ait bilinen birçok aşk hikayesi vardır. Aşkı için tahtından vazgeçen bir kral, tahtını bırakmadan aşkını yaşayan ama hiç evlenmeyen bir kraliçe gibi. Ama, yasak aşkı için ölümü göze alan bir veliaht prensin hikayesi var ki, okuyanların ve dinleyenlerin içini yakıyor. Söz ettiğim Dom Pedro ile İnes de Castro' nun hikayesi. Tirajik sonundan mıdır, yoksa yeryüzünde böylesine tutkulu, sadık bir aşk gerçekten yaşanmış mıdır şüphesinden mi bilemiyorum, tarihe kazınmış ve Portekiz'in tarihiyle birlikte anılır olmuş bu aşk hikayesi.

14. yüzyıl ortaları... Marco Polo' dan, İbni Batuta' ya ünlü gezginlerin yazdığı eserler ve çizdikleri haritalarla coğrafi keşiflerin başladığı bir dönem. Avrupa' daki krallıklar Hindistan yoluna diğerlerinden daha önce ulaşmak için birbirleriyle yarışmaktadır. Marco Polo, Venedik'e dönüşünde, onu kuşkuyla karşılayan Venedikliler, alayla kendisine "milyonları olan adam" adını verdiler. Marco Polo'nun  yapıtının başlığı ise, Le livre des merveilles du monde' dur.

İbni Batuta adlı Berberi bir gezgin ise, Mekke'ye bir hac yolculuğu gerçekleştirmek üzere Tanca'dan yola çıkar. 20 yaşındadır ve 29 yıl boyunca, Suriye'den İsfahan' a, Şiraz' dan Musul' a, Afrika' nın doğu kıyılarından Horasan' a yolculuk yapmıştır. Dönüşünde anılarını dikte ettirdiği "Rıhle" sindeki bazı yerler hayal ürünü olsa da, dünyanın birçok yöresinin 14. yüzyıldaki halini en doğru ve açık şekilde anlatan elimize kalmış en önemli kitaptır bu eser.
  Ortaçağ'da, 14. yüzyılın başında Kilise'nin prenslerin ve hükümdarların açgözlülüklerinin hedefi olduğu ve papayı kaçmaya zorlayan 'Roma kargaşasından' sonra, Hristiyanlık dünyası önderini eski piskoposluk sarayından ve elbette Tiber kıyılarından çok daha güvenli bir yerde barındırmak zorunlu olmuştu. Bu güvenli yer, Fransa' nın güneyinde yer alan Avignon'du. İtalya'dan bu zorunlu gidiş inanılmaz bir kargaşa yaratmıştı. Aynı zamanda küçük düşürücüydü. İtalyan şair ve yazar Dante Alighieri, bu zorunlu sürgünü "Babil Sürgünü" veya "İblislerin Buluşması" olarak nitelendirdiğinden hain ilan edilmişti. Papa XII. Benedictus' un (sürgünden 35 yıl sonra), Roma' ya dönmeye teşebbüs etmediği tek bir gün bile geçmiyordu, ama aklın sesi ona, medeni düzen kurulmadan İtalya' ya geri dönmenin Hristiyanlık dünyasının yönetimini ciddi bir tehlikeye atacağını fısıldıyordu.

Avrupa'da genel durum buydu: Krallıklar arası süren kargaşa ve çatışmalara rağmen, denizcilikte güçlü olan Portekiz ve Kastilya krallarının amacı, okyanusları aşarak Hindistan' a varmak ve oranın zenginliklerinden yararlanmaktı. Bunun için deniz seferlerine diğerlerinden önce çıkmak gerekti. İşte böyle bir çağda, iki insanın yürek burkan aşkı tarihe tanıklık ediyor ve kendi tarihini yazıyor.


Fransa' nın ödüllü yazarı  Gilbert Sinoue, "Çarmıhtaki Kraliçe"de Portekiz ve dünya edebiyatına esin kaynağı olmuş delice bir tutkunun efsanevi aşk hikayesini anlatır. İnes de Castro ile Portekiz tahtının varisi Prens Dom Pedro' nun tutku ve bağlılık dolu aşkını; ölümün bile ayırmayı başaramadığı iki insanın macerasını... Bunu yaparken de, Orta Çağ Avrupası'ndaki siyasi entrikaları, iktidar mücadelelerini, baskın tarikatlar arasındaki ayrılıkları, din-yönetim çıkar çatışmalarını ve arka planda da toplumsal ilişkileri tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Kitap (tarihi roman), 254 sahife ve bir solukta okunuyor.


Yıl 1340. Montemor Sarayı. Portekiz Kralı IV.  Afonso, oğlu veliaht prens Dom Pedro'nun Kastilyalı bir dükün kızı olan Constanza'yla  evlenmesine karar verir. Bilindiği üzere bu tür evlilikler siyasi çıkarlar üzerine kurulduğundan, veliaht prensin hayır deme şansı yoktur. 




Montemor -o- Velho Kalesi. (portekizli.net)


Dom Pedro, yirmi  yaşındadır. On yaşındayken evlendiği Kastilyalı Blanca (ki onun yaşı da Dom Pedro' dan büyük değildir) ile olan evliliği, eşinin bedensel ve zihinsel geriliği nedeniyle sonraki aylarda iptal edilmiş. Bu kez, Villena Prensi ve Escalona Dükü Kastilyalı Juan Manuel' in kızı, ondokuz yaşındaki Dona Constanza ile evlenmek zorundadır, ülkesinin çıkarı için. Kastilya ve Leon Kralı XI. Alfonso da, Portekiz Kralı' nın damadıdır. XI. Alfonso, Portekiz Kralı' nın Dona Maria adındaki kızıyla evlidir. İki kral güçlerini birleştirerek Tarifa' da Mağriplilerin (Kara Sultan) ordusunu yenerler. Bu savaştan sonra, adamları IV. Afonso' ya 'O Bravo' adını taktılar. Yani: Cesur. Damadı da hak ettiği unvanı alır: "İntikamcı."

Dom Pedro ile Dona Constanze evlenirler. Düğün gecesi, Constanze'ın beraberinde getirdiği nedimelerinden biri olan İnes de Castro' yu gören Dom Pedro ilk görüşte İnes'e aşık olur. İnes kendi ülkesinde "kuğu gerdanlı" olarak nam salmış çok güzel bir genç kızdır. Dom Pedro, bundan böyle, İnes de Castro'dan başka hiçbir şey düşünemez olur. Çıkar çatışmalarının ortasındaki Portekiz ve Kastilya' ya barış getirmesi için yapılan bu evlilik, ne yazık ki Afonso' nun ülkesine istenen huzur ve barışı getirmez. Dom Pedro, kraliyet çıkarları için evlenmeyi kabul edecek kadar ülkesine bağlı olsa da ilk görüşte aşık olduğu ve babasına "aklımdaki kadın" dediği İnes'i, kendisiyle birlikte tahta çıkarma planları yapacak kadar gözü kara bir aşıktır. 


Her şeye rağmen aşklarını dolu dizgin yaşayan Pedro ve İnes'in hayatı, Peder Johannes'in mektubunun çalınmasıyla karışır. Bu mektupta bir deniz haritasından söz edilmektedir ve hem Portekiz Kralı, hem de Kastilya Kralı bu mektup ve haritaya diğerinden önce ulaşmak istemektedir. Rekabet duygusu ve zengin olma hevesi, evlilikle sağlanan akrabalığın önüne geçer. Çünkü bu harita, tüm  Avrupa; İtalya' dan Venedik'e, Kastilya ve Papalığa kadar ticaret yollarını değiştirecek bir haritadır. Eğer harita Papalığın eline geçerse, hem birlik beraberlik sağlanacak, hem de zenginlik gelecektir. Kitap, bu kayıp mektupla birlikte İnes ve Pedro' nun aşkı doğrultusunda ilerler.


Babasının ısrarlarına rağmen avlanmaya gitmeyen, şiir okumayı seven ve şiirler yazan büyük babası Kral Dinis' e hayran olan romantik Dom Pedro' nun Constanza' dan bir oğlu olur ama bebek  doğduğu gece ölür. Daha sonraki yıllarda Maria adında bir kızı ve Fernando adında bir oğlu doğacaktır. 1345 yılında Fernando' yu doğururken karısı Constanza ölür. Dom Pedro artık özgürdür. Sevdiği, aşık olduğu kadınla rahatça birlikte olabilecek ve onunla evlenecektir. Umduğu gibi olmaz. Babası Kral IV. Afonso, Portekiz'in geleceği için, tahta gayrı meşru çocukların geçmesini önlemek ister ve saraydan 50 fersah(200 kilometre) uzaklıktaki Coimbra da bulunan Chiara Manastırı' na İnes'i, sürgüne gönderir. Aslında kral, İnes'i Kastilya'ya geri göndermek istemiştir; ancak Pedro onunla birlikte gideceğini söyleyince bir orta yol bulunur. Çünkü kral tek varisini kaybetmek istemez.


Sürgündeyken, Dom Pedro İnes'le Bragança Saint Vincent Kilisesinde gizlice evlenir. İnes'le beraber yaşadığı on yıllık bu ilişkiden çiftin üç çocuğu olur. Kral onların arasına çok uzak mesafeler koysa da onlar mektuplaşarak ve uzağı yakın ederek buluşurlar, aşklarını yaşarlar.




Saint Vincent Kilisesi


Kral IV. Afonso, İnes'in oğlan çocuğu doğurduğunu öğrenince, sürgüne gönderdiği İnes'i üç adamına vahşice öldürtür. Dom Pedro bu olayı öğrendiğinde katilleri cezalandırır. Pedro bundan böyle acımasızlığıyla nam salar ve babasına karşı isyan bayrağı açarak savaşır. Yıllar önce falcının Pedro' ya fısıldadığı Ateş ve Kılıç kehaneti gerçekleşir. Bütün Portekiz' in yakılıp yıkılmaması için Afonso tahtı oğluna bırakır ve geri çekilir.

İnes de Castro'yla gizlice evlendiğini açıklayan Pedro taç giyer. Ölen karısının lahdini saraya getiren kral, halkın ortasında ona taç giydirir ve tüm soyluları onun lahdinin önünde diz çökerek saygı duruşuna davet eder. Ve İnes, katledilen kraliçe olarak onurlandırılır. On yıl sonra ölen Kral Pedro, İnes'in yanına gömülür. Tahtını, Constanza'yla olan evliliğinden   doğan oğlu Fernando'ya bırakır.

Kimilerine göre; "Geç Orta Çağın yedi ayrıcalıklı krallığından biri olmayı başaran Portekiz, 'Çarmıhtaki Kraliçe' sinin hüzünlü aşkını da tarihe kazır."



İnes'in öldürüldüğü Santa Clara Manastırı




Alcobaça Manastırındaki İnes'in lahdi.



Kaynak: Gilbert Sinoue, "Çarmıhtaki Kraliçe"





                   Daha fazla bilgi için ve fotoğrafları görmek için linki tıklayınız.

http://partiupelomundo.com/historia-de-pedro-e-ines-de-castro/



18 Aralık 2016 Pazar




360 (ÜÇ YÜZ ALTMIŞ)





Eski Yunan filozofları, "Evren matematik üzerine kuruludur." derken neyi kastetmişlerdi veya neye dikkat çekmek istiyorlardı? Bu sorunun cevabı için  bir değil, birçok kuram ortaya atılmış, tartışılmış ve hala tartışılmakta. Merak edenler, evren ve sonsuzluk sorunsalına ait bu kuram ve tartışmaları araştırıp okuyabilirler elbette.
Beni konu üzerinde düşünmeye sevk eden izlediğim 360 filmi oldu. Neden filmin adı 360 diye merakımı giderme isteği.  

Bildiğiniz gibi, matematikte tam açı 360 derecedir. Peki yaşamda 360 neyi simgeler ya da ne anlama gelir? 360 derece başladığı yere dönüşü, evrendeki döngüyü ve gizemi anlatır. Hayatı düşünelim; doğum, yaşam ve ölümle sonuçlanan bir zaman dilimi. Kimine göre çok kısa, kimine göre ise çok uzun. Doğumla başlayıp, ölümle aynı noktaya varılan bir döngü. Zaman ve mekan var oldukça devam edecek bir döngü hem de.  Kısacası, hayat bir "fasit daire". 

Doğduk, büyüdük ve yaşam denen yola çıktık. Önümüzde uzun, çetrefilli yollar var. Yürümeye devam ettiğimizde karşımıza yol ayrımlarının çıkması kaçınılmaz. Hangisinden yola devam edeceğiz? Bize göre hangi yolun doğru olduğunu nasıl anlayacağız? Yol ayrımlarında  bir karar vermemiz gerektiğinde ne yapacağız? Bilerek ya da bilmeyerek herhangi bir yoldan devam edeceğiz. Ne çıkarsa bahtıma diyerek. :)

"Bir zamanlar bilge bir adam, 'Eğer bir yol ayrımına gelirsen, yürü' demiş. Ama şu var ki hangi yöne yürüyeceğimizi söylememiş. Peki o zaman neden şu an buradayız? Yol ne kadar geriye gidiyor? Yolda asla değişmeyen birtakım yol ayrımları var. Sanırım aslında sormaya çalıştığım soru şu: Zaten buraya mı gelecektim? Neden kendi kendime bu soruları soruyorum? Yoksa buraya kadar gelen biri, yol boyunca farklı bir yol ayrımını tercih etseydi, her şey farklı olabilir miydi?"

İşte 360 filmi bu replikle başlıyor. Kendimize karşı dürüst olalım. Replikteki soruları kendine sormayan biri var mı ya da şu an geldiği noktada, farklı bir yol seçseydi, hayatının nasıl olacağını düşünmeyen biri? Ben düşünüyorum doğrusu, işin içinden çıkamasam da...Kafa karışıklığımı gidermek için  bir kabulleniş haline bürünüyorum ve diyorum ki kendi kendime; farklı bir yol seçmiş olsaydım da, yine aynı noktada olurdum sanırım. Doğru olsun veya olmasın bu sonuç beni rahatlatıyor, dünyaya iyimser gözlerle bakmamı sağlıyor.
Ha siz buna "kadercilik" ya da "karma" diyebilirsiniz. Ne ad verdiğinizin veya neye inandığınızın bir önemi yok. Önemli olan ruhani rahatlık ve huzur değil midir?

360 filmi, birkaç küçük hikayeyi birbirine bağlıyor ve aynı sonuca ulaşıyor. Evden kaçan kızına hasret ve onu arayan bir baba, aldatılmış bir genç kız, psikolojik sorunları olan bir sapık, yolunu arayan bir fahişe ve fahişenin masum  kız kardeşi ve daha fazlası. Birbirinden çok farklı hayatlar süren bir grup insanın hayatları, Viyana, Paris, Londra, Rio, Denver, Bratislava gibi dünyanın bir ucundan diğer ucuna uzanan  şehirlerde kesişir. Aşk, ihanet ve tutkuyu anlatan film, "Nereye gidersen git bütün kapılar aşka açılır." mottosuyla sonlanıyor. 

Filmin sonunda, yönetmenin anlatmak istediği ana fikir, sizinkiyle aynı olmayabilir. Çünkü bu durum sizin neyi, nasıl algıladığınıza bağlı olarak değişebilir. Bu nedenle , filmle ilgili yapılan iyi-kötü yorumları okuduktan sonra filmi izlemenizi önerebilirim. :) 







7 Aralık 2016 Çarşamba




 HAZARLAR 
(HAZAR İMPARATORLUĞU)





Hazar akınları nedeniyle duydukları korkuları hala unutamayan Araplar, akınların kopup geldiği taraftaki denize Bahrül Hazer (Hazar Denizi) demektedirler (W. O. Allen' in Gürcü Ulusunun Tarihi adlı eserinden, Londra 1952).

Bugünlerde güzel ülkemde bir moda icat oldu; tarihi gerçekleri çarpıtmak ve çarpıtılan gerçeklerin yerine, kendi çıkarlarına uygun düşünceleri sanki tarihte yaşanmış gibi ortaya atarak tarih okumayan, bilmeyen zihinleri karıştırmak ve bu kafa karışıklığından yararlanıp nemalanmak.. Nasıl moda ama? Ben tüm bu olup bitene "moda" diyorum, çünkü moda gelip geçicidir; mevsimine göre değişir! Sonra yeni bir moda akımı gelir, ona kapılır gidersin..Yani, belirli bir süre bir şeye karşı toplumca gösterilen aşırı, yaygın düşkünlük, değişiklik gereksinimiyle yerini bir başka modaya bırakır. Eh!  Ben de modaya uyayım bari. :)

Tarih okumayı seven biri olarak, örgün eğitim kurumlarında verilen tarih derslerinde kısaca değinilen ve Cumhurbaşkanlığı Forsu'ndaki 16 Türk Devleti'nden biri olan Hazar Kağanlığı' nı merak etmişimdir hep. Merakımın nedeni; Türk tarihinde Hazar Hakanlığından başka, hiçbir hükümdar sülalesinin Yahudiliği kabul etmemiş olması. Ve okudukça gördüm ki, sanki Hazarlarla ilgili bilgi ve belgeler (tarihsel kaynaklar) tarihin tozlu raflarında unutulmaya terkedilmiş ve Hazarlar denilen bu büyük Türk Kavmi hiç yaşamamış gibi unutturulmaya çalışılmış. Peki ama neden?  Sorunun cevabı ortaya atılan şu tezde olabilir mi? " Günümüz yahudileri gerçekten Sami ırkına mı mensuplar, yoksa asimile olmuş Hazar Türklerinin torunları mı?"  Bu çok tartışılan bir tez . Öyleki tarihçiler bile kendi aralarında net değiller. Ama bu tezi tarihi belgelere (daha çok arkeolojik buluntulara) dayandırarak destekleyen Koestler'in kitabında yazdıklarına bir bakalım:

"Esas tartışılan noktanın, Yahudi Hazarların, imparatorlukları yıkıldıktan sonra, yani XII. ve XIII. y.y.' da sürdürdükleri inanç olduğunu belirten Arthur Koestler, 13. Kabile kitabında şöyle yazar: Bu konuya değinen pek fazla kaynak yoktur. Yalnızca ortaçağın son dönemlerinde Kırım' da, Ukrayna' da, Macaristan, Polonya ve Litvanya' da, Hazar topluluklarının yerleşmiş bulunduğunu öğreniyoruz. Nadiren rastladığımız bu bilgileri bir araya getirdiğimiz zaman karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır: Hazar kabileleri, yeni çağın başlamasından önce Orta Avrupa bölgelerine, özellikle Rusya ve Polonya topraklarına göç etmiş, buralara yerleşmiş bulunmaktadır. Doğu Avrupa' da, Yahudi topluluklarının en fazla yoğunlaştığı alanın buralar olduğu da bilinmektedir. Tarihçilerin pek çoğu, bu gerçeğe dayanarak Doğu Avrupa Yahudilerinin ve dolayısıyla dünya Yahudilerinin bir bölümünün, belki de büyük çoğunluğunun, Sami ırkından olmayıp Hazar soyundan olmaları olasılığı üzerinde durmaya yönelmişlerdir. 

Bu tezin kapsamının çok geniş olması ve yankılarının çok başka konulara varabileceğinin bilinmesi, tarihçileri bu konudan uzak durmaya itmiştir."

Yahudiliğin Hazar kökeni konusunda en radikal tarih kuramcılarından biri, Tel Aviv Üniversitesi' nin Ortaçağ Yahudi Tarihi Profesörü A. N. Poliak'tır. Hazarya adını verdiği eseri, İbranice olarak 1944 yılında Tel Aviv' de yayınlanmıştır. (Bu kitabın ikinci baskısı 1951' de yapılmıştır.) Poliak kitabın önsözünde konu hakkında şunları söylemektedir:

"Hazar Yahudilerinin öteki Yahudi topluluklarıyla olan ilişkileri ve Doğu Avrupa Yahudilerinin ne kadarının Hazarlardan kalma bir çekirdekten türemiş olabilecekleri konusu, yepyeni bir yaklaşımı gerektirmektedir. Bu toplumun torunları, bulundukları yerde yaşamayı sürdürenler, Amerika' ya göç edenler, İsrail' e gelenlerle birlikte, dünya Yahudilerinin büyük bir çoğunluğunu oluşturuyor olabilirler."

Bu satırlar, gerçi konunun dünya kamuoyunda fırtınalar koparmasından çok önce yazılmıştı, ama böyle olması, bugün yaşayan Yahudilerin pek çoğunun Doğu Avrupa kökenli olduğu gerçeğini değiştiremez. Bu da, bunların büyük bir olasılıkla Hazar kökenli olduğu anlamına gelebilir. "Eğer bu doğruysa, söz konusu Yahudilerin atalarının Tur-u Sina' dan değil, Kafkas Dağları'ndan geldiği; Ürdün dolaylarından değil, Volga dolaylarından koptuğu gerçeklik kazanır ki, bilindiği gibi Kafkaslar, Ari ırkının beşiği olarak kabul edilmektedir. Böyle olunca, bu insanların İbrahim'e, İshak'a, Yakub'a yakın olmaktan çok, Hunlara, Uygurlara, Macarlara yakın oldukları kabul edilmelidir. Eğer bu kuramın gerçek olduğu anlaşılırsa, anti-semitizm (Sami düşmanlığı - Yahudi düşmanlığı) deyimi de anlamsız bir deyim olarak kalacak; gerek öldürenler, gerek öldürülenler tarafından yanlış bilgiler üzerine kurulmuş bir kavram olmaktan öteye gitmeyecektir. Hazar İmparatorluğu' nun tarihi, geçmişin sisleri arasından su yüzüne çıktıkça, tarihin insanoğluna oynadığı en zalimce oyunlardan biri göze görünmeye başlar gibidir." 

"Hazar İmparatorluğu Orta Çağ' da parlak bir yıldız gibi Avrupa' nın ufkunu aydınlatıyordu ama varlığından hiç iz bırakmadan sönüp gitti. Dört asır gibi uzun bir süre Doğu Avrupa' da hüküm sürmüş olan bu imparatorluk, en güçlü olduğu dönemde sanki tüm dünya ile alay edercesine ve inadına , din olarak Museviliği seçmişti." (Pınar Özgün, Hazarlar-Kayıp Kavim)

Konu ilginizi çektiyse, okuduğum kitap ve araştırdığım kaynaklardan edindiğim bilgilerle Hazar Kağanlığı' nı tanımaya ne dersiniz?

Hazarlar Türk kökenli bir ulustu. Ülkeleri, Karadeniz' le Hazar Denizi arasında, önemli geçit niteliğinde, stratejik, kilit önemi haiz bir noktada bulunmaktaydı. Bu devlet, Bizans' ı yüzyıllar boyunca kuzey steplerinden gelen açgözlü barbarların, Bulgarların, Macarların, Peçeneklerin, daha sonra da Vikinglerin ve Rusların saldırılarından koruyan bir tampon durumundaydı. Bunun yanında, gerek Bizans diplomasisi, gerek Avrupa tarihi açısından daha önemli olan bir başka nokta da, Arapların, Avrupa' ya doğru çığ gibi ilerlemesini, bu akınlarn en bezdirici dönemi olan başlangıç çağlarında Hazar ordularının durdurması ve Doğu Avrupa' nın Müslümanlar tarafından alınmasını engellemiş olmalarıdır. Hazar tarihinin en başta gelen uzmanlarından olan Prof. Dunlop (Colombia Üniversitesi), kesinleşmiş bulunan, ama geniş kitlelerce bilinmeyen bu gerçeği şöyle özetlemektedir:

"Hazar ülkesi Arapların doğal ilerleme yolu üzerinde bulunmaktaydı. Muhammed' in ölümünden (M.S. 632) birkaç yıl sonra Halifelik orduları iki imparatorluğun kalıntıları üzerinden, her şeyi önlerine katarak kuzeye doğru ilerlemiş ve doğal bir engel olan Kafkas Dağları' na varmıştı. Bu engel aşıldığında Doğu Avrupa topraklarının yolu açık demekti. Oysa Arapların, Kafkas engeline vardıklarında düzenli bir ordu tarafından karşılandıklarını ve bu ordunun onların Avrupa yönünde ilerlemesini durdurduğunu bilmekteyiz. Araplarla Hazarlar arasında yüz yılı aşan bir süre devam eden bu savaşlara ilişkin pek az bilgimiz olmasına karşın, bunların tarihsel öneminin büyük olduğu ortadadır. Frankların Charles Martel komutasında, Arapları Tours Meydan Savaşı' nda durdurması ne kadar önemliyse, aynı tarihlerde Doğu Avrupa' yı tehdit eden Arap ordularının Kafkaslarda durdurulması da aynı derecede önemlidir...

O güne kadar peş peşe zaferler kazanan Müslümanlar, Hazar kuvvetleri tarafından karşılanmış ve durdurulmuştur... Eğer Kafkasların kuzeyinde Hazarlar bulunmasaydı, Avrupa uygarlığının doğudaki temsilcisi olan Bizans, Araplar tarafından silinip süpürülecek, bugün okuduğumuz Hristiyanlık ve Müslümanlık tarihi de çok daha farklı olacaktı." (Arthur Koestler, 13. Kabile, s: 2-3)

Bu olayların ışığı altında, MS 732 yılında, yani Hazarların Arapları yenmesinden hemen sonra, Bizans İmparatoru V. Constantine bir Hazar prensesiyle evlendi. Bu evlilikten doğan erkek evlat, İmparator IV. Leon' dur ve Leon, Hazar adıyla tanınmaktadır.

Garip olan nokta, MS 737 yılındaki son savaşın Hazarlar tarafından kaybedilmiş olmasıdır. Fakat o zamana kadar Müslümanların "cihad" ruhu eski hızını yitirmiş bulunmakta ve Halifelik iç karışıklıklarla mücadele etmektedir. Bu yüzden Arap kuvvetleri kuzeyde sağlam bir biçimde üslenemeden geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Oysa Hazarlar bu tarihten sonra güçlerini eskiye oranla daha da artırmışlardır. 

Bundan birkaç yıl sonra MS 740 yılında Hazar Han' ın, sarayının ve askeri komutanlarının Yahudi dinini benimsediğini ve bu dinin Hazarların resmi dini durumuna geldiğini görüyoruz. Bu konuda yapılan en yeni yorumlardan biri, Marksist tarihçi Dr. Anthal Bartha' nın "VIII. ve IX. yy.' larda Macar Toplumu" adlı kitabında yer almaktadır. Bu yorum kısaca şöyle: "Yönetici düzeyindeki kişiler arasında resmen kabul edilen din Yahudi dinidir. Irk olarak Yahudilikle ilgisi olmayan bir toplumun bu dini seçip benimsemesi üzerine, ortaya çok ilginç görüşler atılabilir. Biz burada, bu din değiştirme olayının gerekçesine eğilirken bunun yalnızca Hristiyanlığı kabul ettirmeye çalışan Bizans'a ve doğudan sokulmaya çalışılan Müslümanlığa karşı, bu iki siyasal baskıdan kurtulmak için atılmış bir adım olabileceğine değinmekle yetinebiliriz. İki siyasal güç tarafından da desteklenmeyen, aksine herkesin zulmetmeye kalkıştığı bu dinin kabul edilmesi, Hazarlarla ilgilenen bütün tarihçileri şaşırtmakla birlikte, yine de bir rastlantı olarak değerlendirilemez. Bunu yalnızca, bu krallığın uyguladığı bağımsız politikanın bir belirtisi olarak nitelendirmek gerekir."

Hazarların kökenine ilişkin bilgileri Yahudi Hazar Kralı Joseph'in, Endülüslü devlet adamı Hasdai' ye yazdığı mektuplardan öğreniyoruz. Mektupta, Hazarların Yafes'in (Yafet) torunu ve tüm Türklerin atası kabul edilen Togarma' nın yedinci oğlu Kozar'ın soyundan geldiklerini anlatıyordu. Bazı Yahudi yazarlar Hazarların soyunun Şi'mon ve Yuda yahut Menaşe ve Efraim kabilelerinden geldiğini iddia ederler. Yafet' in oğlu Magog'la da bağ kuranlar mevcuttur. Talmud'a göreyse Magog Ak Hunlar' dır. Beşinci yüzyılda Hun egemenliğinde yaşayan Türki Oghurlar (Ogur, Oğur) Kafkaslar ve Karadeniz' in kuzeyine yerleştiler. 570'lerde bölgede Batı Göktürkler egemenliğinde ilk kez Hazarlar ortaya çıktılar. Hazarlar 630' da bağımsızlığını kazandı. (arsiv.salom.com.tr)

Hazarların ilk başkenti Balancardı. Verkhneye Chur-Yurt arkeolojik sitesi ile bilinir. 720'lerde Hazarların başkenti Samandar oldu. Kuzey Kafkasların kıyılarına yakın güzel bahçeleri ve üzüm bağları ile meşhurdur. 750' de başkent Volga Irmağı'nın kenarında olan İtil'e geçti. Ortaçağlarda "İtil" Volga Irmağı diye bilinirdi. İtil en az 200 sene daha Hazarların başkentiydi. Hazarların büyük ticaret merkezi olan Hazara, başkent İtil' e yakındı. Ukrayna' nın başkenti Kiev, Hazarlar tarafından kuruldu. Kiev Türkçeye ait bir kelimedir (Kuyu Evi). Musevi Hazar topluluğu Kiev' de yaşıyordu. 834' de Don Irmağı' nın kıyısında önemli bir kale kuruldu. Bu kale Bizans ve Hazarlar ile birlikte kuruldu, kuruluşunda Bizans mühendis Petronas Kamateros hizmette bulundu.
Hazarların başlıca ürünleri pirinç ve balıkdı. Ayrıca Hazarlarda arpa, buğday, karpuz, kenevir ve salatalık üretilirdi. Volga Irmağı' nın etrafındaki bölgeler çok verimliydi. Kürk ihtiyaçlarını karşılamak için tilki, tavşan ve kunduz avlanıyordu.

Hazarların çifte kraliyet sisteminde Kağan üstün liderdi ve Bey siviller arasında liderdi. Genelde Hazarlar, hoşgörülü ve verimli bir topluluktu. Hazarlar sanatkar ve sanayi yeteneklerini gösteren birçok eser bırakmıştır. (Arkeolojik kazılardan elde edilenler)  

10. asırda İskandinav hakimiyeti altında olan Doğu Slavlar birleşti. Prens Oleg tarafından yeni devlet kuruldu. Kievli Rus Hazarların çifte kraliyet sistemini benimsediler. Hatta Rus Prensleri Kağan rütbe ismini aldılar. Çernigov, Gnezdoro. Birka (İsveç) ve Kiev' deki Viking mezarlarında arkeologlar Hazar veya Hazar tipinde eşyalar buldular. (giysi ve çömlek)

Hazarların Yıkılışı
10. asrın sonunda ve 11. asrın başında Hazarların eski kralları Rusların eline geçti. 965' te en yıkıcı yenilme oldu. Rus Prensi Svyatoslav, Sarı Kale' yi fethetti. İki sene sonra İtil'i fethetti. Bundan sonra seferi Balkanlara geçti. Ülkelerinin kaybına rağmen Hazarlar kaybolmadı. Bazıları batıya doğru Macaristan, Romanya ve Polonya' ya göç ederek diğer Yahudi topluluklarıyla karıştılar. ( Kevin Alan Brook, Hazar Yahudileri - Nokta Kitap, 2005)



Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan Hazar İmp. bayrağı.


Birçok kaynaktan derlediğim bilgilerle Hazarları tanıtmaya çalıştım. Unutturulmak istenen bir tarih unutulmasın diye. Dolayısıyla uzunca bir yazı oldu. Umarım, bu satırları okuduğunuza değmiştir. Ve kaynakları sıralamadan önce, Hazarların çok geniş topraklara ve bu topraklarda yaşayan birbirinden  farklı topluluklara  hükmettiğini de belirtmek isterim. İşte o topluluklar:

"Krallığın gücünün doruğuna vardığı yıllarda otuzu aşkın ulus ya da kabileyi denetimleri altına almış, Kafkaslardan Aral Denizi' ne, Ural Dağları' ndan Kiev kentine, Ukrayna steplerine kadar olan alanda yaşayan toplumları haraca bağlamışlardır. Hazar egemenliği altında yaşayan bu toplumlar arasında Bulgarlar, Oğuzlar, Macarlar, Kırım' ın Got ve Yunan kolonileri ve kuzeybatı ormanlarında yaşayan Slavlar bulunmaktadır. Bu yaygın egemenlik alanının dışında Gürcistan ve Ermenistan' a da akınlar düzenlenmiş, Musul' da bulunan Arap Halifeliği' nin topraklarına sızmaya başlamışlardır."




KAYNAKLAR:

- Arthur Koestler, 13. Kabile (Plato Film Yayınları)

- Pınar Özgün, Hazarlar - Kayıp Kavim. (Cinius Yayınevi)

- Kevin Alan Brook, Hazar Yahudileri. (Nokta Yayınları)

- arsiv.salom.com.tr

Öneri kitap: Cahit Ülkü, Son Hazaryalı - Roman (İnkılap Kitabevi)