30 Mart 2015 Pazartesi




UMUT ET VE YAŞA


Görsel: Hind N


"Bütün insanlar cılız varlıklarına öylesine bağlıdırlar ki, sağ kalmak için razı olmayacakları hiçbir kötü durum yoktur. Bakın Maecenas ne diyor:

                               Tek kollu da kalsam,
                               Kötürüm, damlalı da olsam
                               Sökülse de bütün dişlerim
                               Ne mutlu bana yaşıyorsam.

Timurlenk cüzzamlılara karşı uyguladığı görülmedik zalimliğini insanseverlik diye yutturuyordu: Her rasladığı cüzzamlıyı öldürtürken, onları böylesine acılı bir yaşamdan kurtarmış olacağını söylüyordu. Oysa onlar ölmektense üç kat daha cüzzamlı olmaya razıydılar.

Stoalı filozof Antishenes, ağır hasta yatarken bağırıyormuş, kim kurtaracak beni bu acılardan, diye. Onu görmeğe gelmiş olan Diogenes: İşte bu seni hemen kurtarır, istersen diyerek bir hançer uzatınca ona: Yaşamaktan değil, acılarımdan kim kurtaracak? demiş Antishenes." (Denemeler - Montaigne. Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu )

"Çıkmayan canda umut vardır" diye güzel bir atasözümüz vardır, ki ne olursa olsun umudunu kaybetme der sanki. Umut et ve yaşa...

İnsanlık tarihinde, mitolojilerde "umut" kavramı farklı hikayelerle anlatılmıştır. Örneğin; Pandora,kendisine verilen kutuyu açtığında tüm kötülükler uçup gitmiştir- bir şey dışında : Umut. Mitte insanlığın umutsuzluk içinde sonsuza kadar kalmaması, Pandora' nın kutudaki umudu bir süre sonra çıkarması ile başarılmıştır. Mit bir yana, yaşamımız, biraz da umutlarımıza bağlı değil midir? Umutlarımızın gerçekleşmesi için bekleriz, sabrederiz, hayal ederiz, acı çekeriz ;  sonuçta ne olacağını bilmeden. Olacağını düşünmek de bile, bir umut vardır. Ve  umudum var  diyebiliyorsam, yaşıyorum demektir.






20 Mart 2015 Cuma


ARAGON, NERUDA VE SARTRE' IN NAZIM HİKMET' İN ARDINDAN SÖYLEDİKLERi



"Nazım, senden bana ilk1934' te söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şey yazabildim.Dostluğumuz otuz yıl sürmeyecekti. Ne kadar az, otuz yıl.1950' de, bizler, yani Türk halkı, dünyanın her köşesindeki şairler seni hapisten kurtardığımız zaman, bir 14 Temmuz günü dosdoğru hayatın içine daldın.Ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin..."

LOUIS ARAGON




"Niçin öldün Nazım?
        Ne yaparız şimdi biz
                     şarkılarından yoksun?"

PABLO NERUDA



"Vefalı dost, yiğit militan, insan düşmanlarının amansız düşmanı, her yerde hizmet etmek, ama hiçbir şeyi görmezden gelmek istemiyordu. Biliyordu ki, insan yapılacak bir şeydir ve hiçbir yerde yapılmamıştır."
JEAN-PAUL SARTRE




Kaynak:  Emin Karaca - (mistik, romantik, ağır mahkum ve göçmen şair Nazım Hikmet)






 
 

17 Mart 2015 Salı




GENEL  KÜLTÜRE  DAİR


Blogumun adının hakkını vereyim değil mi? İşte, genel kültürle ilgili kolayca ulaşamayacağınız, göz ardı edebileceğiniz  birkaç bilgi. Buyrun, okuyun.



- Tulipomania (lale çılgınlığı)  tabiri, Hollanda' da özellikle 1636-1637' de lale soğanına artan ilginin lale fiyatlarında inanılmaz artışlara neden olmasına karşılık olarak kullanılmaktadır. Bu terim sonradan ekonomik patlamalar için bir metafor olarak da kullanılmıştır.


- Gümüş, ısıyı ve elektriği en iyi ileten element olup, aynı zamanda bütün elementler arasında en yansıtıcı olandır. Gümüş süs amaçlı kullanımının yanısıra günümüzde en çok fotoğraf endüstrisinde, uzun ömürlü pillerde ve güneş panellerinde kullanılıyor.

Gümüş, suyu sterilize etme gibi ilginç bir özelliğe sahiptir.Bunun için de çok küçük miktarlar (suyun yüz milyonda biri gibi) yeterlidir .Heredot M.Ö. 5.yüzyılda Pers Kralı Kiros' un özel bir akarsudan alınıp kaynatılarak gümüş kaplara kapatılan kendi su rezerviyle dolaştığını bildirdiğinden beri bu çarpıcı gerçeği biliyoruz.

Hem Romalılar hem Yunanlar, gümüş kaplara konan yiyecek ve içeceğin çabuk bozulmadığını fark etti. Gümüşün güçlü anti-bakteriyel özelliklerinden, bakteriler keşfedilmeden yüz yıllarca önce yararlanıldı. Bu durum aynı zamanda, neden eski kuyuların dibinde genellikle gümüş para bulunduğunu açıklayabilir.

Gümüş, bakterileri laboratuvarda kesinlikle öldürse de, aynı şeyi vücudumuzda yapıp yapmayacağı tartışmalıdır. Gümüşün sahip olduğu farz edilen avantajlardan birçoğu kanıtlanmamıştır. ABD Gıda ve İlaç İdaresi(FDA), şirketlerin gümüşün sağlık açısından taşıdığı yararların reklamını yapmalarını yasaklamıştır.

Arjiri denilen ve suda seyreltilmiş gümüş parçacıklarının vücuda girmesinden kaynaklanan hastalığın en açık belirtisi göze çarpan mavi bir deridir.

Öte yandan, gümüş tuzu yüzme havuzlarında klorun yerine kullanılabilecek güvenli bir maddedir ve ABD' de atletlerin ayaklarının kokmasını önlemek için çoraplarına gümüş doldurulur.

- Gezegenimizi tehlikeli morötesi radyasyondan koruyan ve gittikçe küçülen ozon tabakası, teneffüs edildiği takdirde öldürür. Bu tabaka Dünya' nın yüzeyinden 24 km yukarıdadır ve hafiften sardunya çiçeği gibi kokar.

Ozon, 1840' ta Alman kimyager Christian Schönbein tarafından keşfedildi.Elektrikli aletlerden kolay kolay geçmeyen tuhaf kokuyu inceleyen Schönbein, bir gaz (O3) buldu ve buna Yunanca "koku" (ozein) anlamına gelen ozon adını verdi.

Ozon, beyazlatıcı olarak ve içme suyundaki bakterileri öldürmek için klorun sağlığa daha az zararlı bir alternatifi olarak kullanılır. Ozon aynı zamanda, televizyon ve fotokopi makinesi gibi yüksek voltajlı elektrikli aletler tarafından da ortaya çıkarılır.

Meşe ve söğüt gibi bazı ağaçlar ozon çıkarırlar ve bu, civardaki bitkileri zehirleyebilir.

- Çalışmak; içki, uyuşturucu ya da savaştan çok daha fazla insan öldürmektedir.

Her yıl yaklaşık iki milyon insan, işle ilgili kazalar ve hastalıklar yüzünden hayatını kaybediyor; buna karşılık savaşlarda her yıl 650.000 kişi ölüyor.

Tüm dünyada en tehlikeli işler tarım, madencilik ve inşaat sektörlerindedir. Ölüm riski, Duckworth ölçeği (Royal Statistical Society dergisi editörü Dr. Frank Duckworth tarafından tasarlandı) kullanılarak hesaplanabilir. Bu ölçek, herhangi bir eylem sonucundaki ölme ihtimalini ölçer. En güvenli eylem türü 0 skorunu verirken, sonucun 8 çıkması eylemin kesin ölümle sonuçlanacağı anlamına gelir.

Tek başına değerlendirildiğinde, en tehlikeli işin, Bering Denizi' nde çalışan Alaskalı yengeç avcılarına ait olduğu söylenir.

- Herber Spencer (1820-1903) her biri çocukken ölen dokuz kardeşin en büyüğüydü. İnşaat mühendisliği eğitimi gördü; filozof, psikiyatr, sosyolog, iktisatçı ve mucit oldu. Yaşamı bounca bir milyondan fazla kitabı satıldı ve evrimci teoriyi psikoloji, felsefe ve toplum çalışmalarına uygulayan ilk kişi oldu. 

"En güçlünün hayatta kalması" tabirini, Darwin' in "doğal seçilim" teorisinden etkilenerek ilk kez Principles of Biology (Biyolojinin Prensipleri) (1864) kitabında kullanmıştır.

Ataşı icat eden de odur. Bu gerece "Spencer' ın Tutturma İğnesi" ve bürosu Londra Strand' de olan Ackermann adında bir imalatçı tarafından modifiye edilmiş bir kopça makinesinde üretiliyordu.

Ataşlar İkinci Dünya Savaşı sırasında Norveçlilerin Alman işgaline karşı direnişinin duygusal bir sembolüydü. Sürgüne gönderilmiş olan Kral VII. Haakon' un yasaklanan rozeti yerine yakalarına ataş takıyorlardı. Daha sonraları Oslo' da Johann Vaaler' in anısına dev bir ataş dikildi.


Kaynak: Cahillikler Kitabı - John Lloyd ve John Mitchinson (NTV Yayınları) 



12 Mart 2015 Perşembe

Lucy In The Sky With Diamonds - The Beatles (lyrics)




BİLİNEN  EN  BÜYÜK  ELMAS  ADINI,  BEATLES' İN  ŞARKISINDAN  ALDI


"Son derece sert olan üç şey vardır: Çelik, elmas ve kendini bilmek."

Benjamin Franklin


Bütün elmaslar yerin altında devasa bir bir ısı ve basınç altında oluşur ve yer yüzeyine volkanik patlamalar sonucu gelir. 

Elmas eskiden dünyadaki bilinen en sert maddeydi. Ama Ağustos 2005' te Alman bilimciler laboratuvarda daha sert bir madde oluşturmayı başardı. Toplanmış karbon nano çubuk (ACNR - aggregated carbon nanorod) adlı bu madde çok güçlü karbon moleküllerini sıkıştırıp 2226 santigrat dereceye kadar ısıtarak meydana getirildi. ACNR o kadar serttir ki, elması rahatlıkla çizebilir.

Bilinen en büyük elmas 4000 km boyundadır ve on milyar trilyon trilyon kırattır. Doğrudan Avustralya' nın üzerinde (sekiz ışık yılı uzakta) bulunan bu elmas Erboğa takımyıldızındaki "Lucy" yıldızındadır.

"Lucy", adını Beatles' in "Lucy in the Sky with Diamonds (Gökyüzünde Elmaslarla Lucy)" adlı şarkısından aldı; teknik adı ise beyaz cüce BPM 37093' tür. Beatles' in şarkısı bu adı, John Lennon' un oğlu Julian' ın dört yaşındaki arkadaşı Lucy Richardson' ın çizdiği bir resim üzerine aldı.

Kaynak: Cahillikler Kitabı - John Lloyd ve John Mitchinson




19 Şubat 2015 Perşembe




"BİZ" İ YİTİRDİK Mİ TAMAMEN?


Eskiden "Biz aşağıda imzası olanlar" diye başlayan metinlere imza atardık; güçlü bir dayanışma ruhu ve ağırlıkla siyasi bir bağlılıkla..."Biz" ve "onlar" dık. Karşı karşıyaydık. "Biz" olabilmemizi, biraz da "onlar"ın varlığına, onlarla dalaşmamıza borçluyduk.
Onlarla ne kadar ayrışırsak, içimizde o kadar dayanışırdık.
"Biz" dediğimiz koza, aslında "onlar" sayesinde vardı; geç anladık.

***

Fakat giderek daralan bir elbiseye dönüştü "Biz" üniforması...
Her üniforma gibi, onun da otoriter bir geçmişi vardı:
Tek ideoloji severdi; tek etnisite, tek mezhep, tek adam, tek yaşam tarzı...
"Biz", bize benzemeyenlerin zorla bize benzetilmeye çalışıldığı bir yontma tezgahına dönüşmüştü. O tezgahta renkler yok ediliyor, farklılıklar gizleniyordu. Toplumu en çok, "Aman bölünmeyelim" diyerek, "Biz" ağılına sürenler bölüyordu.
Zamanla en çok "Biz" diyenlerin, kendi günahlarını, "ortak varlığımız" dedikleri bayrağa, dine, ideolojiye sakladıklarını gördük.
Zorla "biz"leştirilmeye çalıştıkları toplum, o dar üniformaya sığmadı.
Sıkıştırıldıkça attı dikişleri, sigortaları...
"Biz"im 20. yüzyıl, yüksek bir duvarın çöküş gürültüsüyle sona ererken, enkazın altından yara bere içinde "ben"ler çıktı.
Yeni kuşak, "ben"cil oldu:
"I-phone", "I-pad", "I-tunes"...
Kullandıkları aletler bile hep "ben" diye başlıyordu.

***

Yeni yüzyılda, "biz" denilen dar kafesin baskısından bunalanlar, birer ikişer taşındı mahalleden...
Kürtler, Aleviler, eşcinseller, ateistler, vicdani retçiler, "öteki"leştirilenler, "Siz"den değiliz" diyerek açtı bayrağını...
"Ben başkayım" şarkıları dinler olduk, ortak marşlar yerine...
"Biz" ülkesinin nüfusu azaldı. Ancak "anti" seanslarında kalabalıklaşan, terkedilmiş, sıkıcı bir kasabaya dönüştü "Biz", unufak oldu.

***

Bu kez de ortak paydalarımızı yitirmekten şikayetçiyiz.
Cümleten üzerinde uzlaştığımız bir toplumsal sözleşme yok aramızda...
Müşterek anılarımız, ortak kahramanlarımız azaldı; aynı şeylere gülüp üzülmüyoruz. Birimizin kederi, neşelendiriyor bazen diğerlerini...
"Biz" ülkesinin gri gökyüzünün ardından rengarenk bir gökkuşağı çıkmasını bekliyorduk; ancak bugün görünen, farklı tonların birbiriyle dalaştığı, baskın çıkmak için yarıştığı bir renkler bulamacı...
Şimdi soru şu:
"Biz"i yitirdik mi tamamen?
Bunca kamplaştıktan sonra birinci, ikinci, üçüncü tekil şahısları aşıp birinci çoğulla başlayan cümleler kurabilir miyiz?
Aniden zuhur eden bunca farklı "ben"i, yaralı ve öfkeli halde, binbir beklentiyle ortaya çıkıveren "onlar"ı toparlayıp bir "biz" ortaklığı yaratabilir miyiz?
Renklerimizi soldurmadan, "ben"i, "biz" uğruna harcamadan, hepimizi kapsayacak bir geniş çatı kurabilir miyiz?
O çatının altında toplanabilir miyiz? 
"Hepiniz birbirinize benzeyeceksiniz" diye tutturan eski "Biz"e inat, farklılıklarımızla bir arada olabilir miyiz? 
Yeni, demokratik, özgürlükçü, bir "Biz" kurabilir miyiz?

.....................................

Can DÜNDAR (BİZ Kültür Yolcuları - Türkiye' nin yaşayan, solan renklerinin peşinde. DenizKültür Yayınları )




BİZ Kültür Yolcuları 10 Bölümden oluşan bir Belgesel Kitap ve Nebil Özgentürk, Can Dündar ve Coşkun Aral tarafından büyük emek verilerek hazırlanmış.Öyleki, Can Dündar kitap için yazdığı Giriş yazısında şöyle diyor: "Bu kitap ve bu kitabın çıkış noktasını oluşturan belgesel, o dağılan "Biz"in peşine düştü.
3 belgeselci, Ağrı eteklerinden Makedonya boylarına, Cerattepe ormanından Adalar vapuruna, Mezopotamya yaylasından Abdallar coğrafyasına kadar gezdik.
Türkiye' yi Türkiye yapan, kimisi tamamen, kimisi kısmen soldurulan renklerin tozunu aldık, ışığını parlattık." 
Başlıktaki soruyu ise geniş coğrafyada yapılan uzun yolculuklar ve konuşulan onca insandan sonra şöyle cevaplıyor Can Dündar: "Evet, "Biz" denilen o eski duygu, hala yaşıyordu.

Söz konusu kitap kolay temin edilemediğinden, Can Dündar' ın "Biz" le ilgili yazdığı satırları yazmak istedim, akşam haberlerini izledikten sonra... Çünkü, T.B.M.M. de kadına şiddet konusu tartışılırken bile,  vekillerimizin birbirlerine şiddet uygulamalarını   esefle kınayarak izledim TV' de.  Ben iyimser değilim "Biz" konusunda. Haberleri izledikçe de, "Biz" denilen o eski duygunun hala yaşadığına inanasım gelmiyor içimden...








15 Şubat 2015 Pazar




 KADIN  OLMAK



Gün gelir, seçimler yapmak zorunda kalırız. Yapacağımız seçimler karakterimizi yansıtır aslında. Ve bir kadın iki seçenek arasında sıkışıp kaldığında yaşamını insanca sürdürebilmek için bir tercih yapmak zorundadır. Erkeklerin hep başrol oynadığı, eğitimli-eğitimsiz kadınların ise hep yan rollerde olduğu güzel ülkemde, kadının yalnızlığı tercih etmesi ne yazık ki, her zaman mümkün olmuyor. Her zaman diyorum, çünkü yalnızlığı tercih eden kadınların bazıları ya kocaları/eski kocaları, ya da erkek kardeşleri tarafından sokak ortasında, toplumun gözü önünde öldürülüyor. Olaya  kimse müdahale etmiyor. "Karı-koca arasına girilmez" gibi saçma bir nedenden dolayı. Bu saçma neden de erkeklerin işine geliyor: Karısını, kız kardeşini rahatlıkla, gözünü kırpmadan öldürebiliyor, kimsenin karışmayacağını bilerek. Namusu zihinlerde değil de, başka yerlerde arayanların böylece namusları kurtuluyor. Bu zavallıcıklar öyle sanıyorlar; kendilerini doğuranın da bir kadın olduğunu unutarak.


"Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin,"  "Kızını dövmeyen dizini döver," gibi atasözlerine sahip, " Kadına, kaşık düşmanı" denilen bir toplumda bu zihniyetle yetişen, yetiştirilen erkeklerin, ileride baba olduklarında kızlarını dövmemeleri, kaşık düşmanı olarak gördükleri karılarını/kızlarını  öldürmemeleri mucize sayılır. Abarttığımı düşünenlere kırsal kesimde "kadın" olarak yaşamalarını öneriyorum. Gerçi, kasaba ve kentlerde de durum farklı değil, maalesef.

Cinselliğin tabu olarak görüldüğü, aile içinde konuşulmadığı, okullarda ders olarak okutulmadığı bir ülkede, yasaları değiştirip kadına şiddetin ve kadın ölümlerinin durdurulacağını sanmak bence hayalperestlikten öteye gitmez. Çünkü, adaleti sağlayan yasalar mıdır sorusunu sormak gerekiyor. Bu soruyu Av. Ömer Günel, Aydın Barosu Bülteninde şöyle cevaplıyor:

Adalet nedir ? Hukuk ve yasalar adaleti gerçekleştirmek için yeterli midir?
Hukuk ve adalet günlük konuşma dilinde , genellikle eş anlamlı olarak kullanılır. Ancak bu iki kavramı birbirinden ayırmak gerekir. Hukuk tarihinde adaleti temel alan akımlar olduğu gibi, adalete hiç yer vermeyen akımlara da rastlamak mümkündür. Hukuk, düzen demektir. Her düzenin de adaleti gerçekleştirdiği söylenemez. Hukuku etkin ve geçerli kılan ,onu uygulayan güçtür.Ancak gücün varlığı , adaletin göstergesi değildir. Adaletin aranması ve gerçekleştirilmesi, hukukun en önde gelen görevi olması gerekir.
Sözlüklerde adalet kavramı , genel olarak yasalara uygunluk anlamında ele alınmıştır. Aslında adaletin boyutları yasaların ötesindedir. Yasaların tam ve doğru uygulanması, bir anlamda adaleti sağlayabilir , ancak , adalet için yeterli değildir. Yasalar ölçü olarak alındığında, yasalara aykırı düşen , uymayan kararlar uygulamalar adaletsiz sayılır. Ancak yasalara bağlı olmayan onların dışında bir adalet kavramı vardır. Buna yasa üstü adalet diyoruz. Yasa üstü adalet yasalardan önce de sonra da vardır. Yasa üstü adalet , ? adalet ülküsü veya düşüncesi?dir.


Yani, yasaların tam ve doğru uygulanması, bir anlamda adaleti sağlayabilir, ancak, adalet için yeterli değildir. Adaleti sağlamaya yardımcı olan bir de "vicdanımız" vardır ki, La Martin' in dediği gibi; "VİCDAN, kanunların kanunudur." 


Daha ne yazabilirim, bilmiyorum. Bir kadın olarak ve de anne, içim acıyor, yüreğim parçalanıyor Özgecan Aslan' a, şiddet gören ve öldürülen tüm kadınlara. Kadın ölümlerini ve kadına şiddeti önlemek için yasalar değiştirilsin, cezalar ağırlaştırılsın elbette. Ama öncelikle, toplumsal zihniyetimizi değiştirmemiz ve "törel bilinç"i yükseltmemiz gerekiyor. Kısacası, ülkemde kadın olmak zor, hem de çok zor.







10 Şubat 2015 Salı




GÜLMEK GÜNEŞ GİBİDİR


Gül ki, hayatta sana gülsün. Bundan böyle değişmez ilkem bu. Güne gülümseyerek başlamanın nasıl güzel bir enerjiye dönüştüğünü keşfettim. Bu keşiften sonra da dünyaca ünlü düşünür ve yazarların "gülmek" üzerine söylediklerini araştırdım. Kimisi, gülmeyi güneşe benzetirken, kimisi de insanlara verilmiş "en güzel hediye" olarak değerlendirmiş. İşte, araştırma sonuçlarından seçtiklerim:

- "İnsan o kadar acı çekti ki, gülmeyi yaratmak zorunda kaldı."
   Friedrich Nietzsche

- "Gülmek bir güneştir, insanın yüzünden hüzün ve keder kışını defeder."
   Victor Hugo

- "Güzel bir gülüş, karanlık bir eve giren güneş ışığına benzer."
  Tolstoy

- "İnsan gülebildiği kadar insandır."
  Moliere

- "Gülerseniz, dünya da sizinle güler. Ağlarsanız, yalnız başınıza ağlarsınız."
  Oldboy-2003 film repliği

- "İnsanlar için en güzel hediye, hiçbir masrafa ihtiyaç göstermeyen tatlı bir      gülümseyiştir."
   Hz.Süleyman

- "Kahkaha, iki insan arasındaki en yakın mesafedir."
  Victor Hugo

- "Mutlu olduğumuz için gülmeyiz, güldüğümüz için mutlu oluruz."
  William James

- "Kaybolan gün, hiç gülmeden geçen gündür."
  S. Chamfort

Günleriniz kaybolmasın ve gün ışığınız hiç eksilmesin...



  

2 Şubat 2015 Pazartesi




KARŞITLIK  ÇİFTİ: SEVGİ  VE  NEFRET




Sevgi ve nefret zıt kutuplar olsa da bir mıknatısın artı ve eksi uçları gibi birbirini tamamlayan bir ilişkiyle bağlıdırlar. Bir mıknatısın iki kutbunu ayıramazsınız.  Öyleki, mıknatısı ikiye bölerseniz, her birinin artı ve eksi kutupları olan (ancak,bir ucu eksik) daha küçük iki mıknatısınız olur. Bu konuda, Dr. Lou MARINOF, "Felsefe Hayatınızı Nasıl Değiştirir?" kitabında şöyle diyor:

"Birine ya da bir şeye yapılan duygusal yatırım da bir tür manyetik çekimdir. Sevgi ve nefret "bağlılık" denilen mıknatısın iki kutbudur. Bu anlamda birbirinden ayrılamazlar. Birine sahip olma kapasitesi, diğerine de sahip olunabileceği anlamına gelir.

Bu yüzden bağlılık gerçekleştiğinde, kendisini sevgi, nefret ya da bunların karışımı olan, birçok kişinin kendilerine, başkalarına, işlerine ya da ülkelerine hissettiği klasik 'sevgi/nefret' ilişkisi şeklinde gösterir. Manyetizma benzetmesi burada yetersiz kalmaya başlar çünkü sevgi ve nefret iki kutuptan çok mümkün olduğu kadar çok duygu barındıran bir tayf oluşturur. Aşk ilişkilerinin çoğu bu tayfın olumlu ucundadır ama bazıları zamanla olumsuz uca doğru ilerler. Güçlü olumlu duygular,güçlü olumsuz duygulara dönüşebilir ve dönüşür de. İnsanlar bu tuzağa kolayca ve sık sık düşer. Başkalarına duygusal bir yatırım yaptığınız zaman bazen hemen farkına varmadığınız ama her zaman için anlayabileceğiniz sebeplerle ilişki bozulabilir.

Bir başkasının size yaptığı sevgi yatırımını kabul ettiğinizde ve onu kendinize ait bir parça haline getirdiğinizde, hoşunuza gitsin ya da gitmesin, kendi varlığınıza bir Truva atı sokmuş olursunuz. Bu sevgi armağanı tek başına gelmez. Genellikle beraberinde, öteki kişinin başlarda (görsek de) gözardı etmeye gönüllü olduğumuz eksikliklerini de getirir. Shakespeare' in de sonuca vardığı gibi, "Aşkın gözü kördür." Önceleri her şey güllük gülistanlıktır çünkü dikkatinizi sadece güzel şeylere verirsiniz. Bunlara alışmaya ya da hafife almaya başladıkça sinirinize dokunan şeylere dikkat etmeye başlarsınız ve sonunda katlanamaz hale gelirsiniz. İşte sevgi bazen bu şekilde diğer kutbuna geçer. Olumlu bir bağlılık olumsuz bir bağlılığa dönüşür."

Bu durumun hem iyi, hem de kötü taraflarının olduğunu belirten MARINOFF, "İnsanlar hakkında hiçbir şey bilmedikleri birinden ya da bir şeyden nasıl o kadar şiddetli ve ateşli şekilde nefret edebiliyor?", sorusuna verdiği cevapta, bunun iyi tarafını şöyle açıklıyor:

"Bu tür nefretin karşıt kutbu insanlık sevgisidir. Bir grup insanı, insanlıkları hakkında fazla bir bilgi sahibi olmadan, hangi dili konuştukları ya da nasıl sosyal adetleri olduğuna bakmaksızın sevmek kesinlikle mümkündür ve tercih sebebidir. Tıpkı hoşgörüsüzlüğe karşı kolayca hoşgörü gösteremediğimiz gibi bizden nefret edenleri kolayca sevemeyiz. Yine de nefrete nefretle karşılık vermek daha kötüdür. Bu yüzden insanların diğerlerine zarar vermelerini önlemek için güç kullanılması gerekse bile nefrete yer vermemek gerekir. İzlenmesi gereken yol onları eğitmek ve mümkünse onları kör eden nefreti, gözlerini açacak bir sevgiye dönüştürmek olmalıdır. Neyse ki olumlu olanın kaçınılmaz olarak olumsuz olanı harekete geçirmediği sevgi türleri de var. Ama bunları keşfetmek için Freud' un ötesine geçmemiz gerek. Freud' a göre bütün bağlılıklar her zaman karşıtlarını barındırır. Bir aşk ilişkisinde bağlılığın temeli ego tatmini olduğu sürece, bu bağlılığın hastalıklı olabileceğine ve ilişki içinde zıt kutbunu (nefret ya da öfke) ortaya çıkarabileceğine ya da ilişki bittikten sonra başka kaygılara (üzüntü ya da pişmanlık) yol açabileceğine hak veriyorum."

Bir de kayıtsızlık durumu var tabii. Freud' a göre sevginin üçüncü boyutu olan kayıtsızlık; hem sevgi hem de nefretin zıttıdır.Dr. MARINOFF kayıtsızlıkla ilgili ise şunları yazıyor kitabında:

"Birine ya da bir şeye karşı kayıtsızsanız, hiç duygusal yatırımda bulunmazsınız. Hiç duygu yatırımı yapmadan ne sevebilir ne de nefret edebilirsiniz. Kayıtsızlık sayesinde tarafsız şekilde akıl yürütebilirsiniz. Bu genellikle faydalı bir durumdur. Kayıtsızlık aynı zamanda Stoacılığın temelini oluşturur. Stoacılığa göre başkaları tarafından elinizden alınabilecek bir şeye fazla değer yüklememeniz gerektiğidir. Yoksa kendinizi başkalarının gücüne teslim etmiş olursunuz.İnsanlara ya da nesnelere fazla bağlanırsanız başınıza dert açarsınız.
Bu arada, koşullara karşı kayıtsızlık, özellikle koşullar kötü olduğunda işe yarayabilir. Kötü koşullar altındayken 'olaylara felsefi açıdan bakmak' yani 'stoacı açıdan bakmak' budur. Bu türden bir kayıtsızlık, duygusuzluk ve tutku yoksunluğu değildir. Bu, olayları sizinle ilgili olsa bile fazla üzerinize alınmama yeteneğidir. Tıpkı yakan bir güneş altında serin kalabilmek gibidir. Stres altında bile sakin bir şekilde hayatınızı sürdürebilirsiniz.

Yararlı tarafından bakarsak kayıtsızlık, olumsuz bir bağlılık geliştirip acı çekmenizi önler. Ama kayıtsızlık aynı zamanda olumlu bağlılığın zevkinden de yoksun kalmanız anlamına gelir. Kaygıdan uzak durmak için insanlara ve olaylara karşı kayıtsız kalarak yaşarsanız kendinizi bağlılıktan ve zevkten de yoksun bırakırsınız. Ormanda bir kaya olsanız yeridir: Çevrenizde türlü canlılar vardır ve bütün mevsimleri ve koşullara maruz kalırsınız ama hiçbiriyle yapısal bir ilişkiniz olamaz."

Sevgi mi, Nefret mi, Kayıtsızlık mı? Hangisi size daha yakın duruyor?


Görsel (mıknatısın iki kutbu) tr.wikipedia.org web sitesinden alınmıştır.



28 Ocak 2015 Çarşamba




PARİS' TE  BİR  TÜRK  RESSAM
FİKRET  MUALLA


Pembe Kahve, 1958


Yaşadığı dönemde kıymeti bilinmeyen, çizdiği resimlerin değeri anlaşılamayan birçok yabancı ünlü ressamın yaşam öyküsünü okudum. Ancak, Hıfzı Topuz' un kaleme aldığı Fikret Mualla' nın yaşam öyküsünü okumak beni sarstı. Çünkü, eserlerini az çok tanımama rağmen, yaşamı hakkında  hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Fikret Mualla, tabiri caizse, adeta "acıların ressamı" idi...

Fikret Mualla Saygı' yı 1952 sonunda tanıyan ve  Paris' te bulunduğu sırada Akşam Gazetesi için ilk röportajı yapan Hıfzı Topuz, kitabın sunuş yazısında şöyle diyor:
"Fikret Mualla' nın yaşamı Türkiye' de 1930' lu ve 1940' lı yıllarda aydınların, yazarların ve sanatçıların karşılaştıkları felaketlerin kara bir örneği olarak ayrı bir önem taşıyor.

Bakıyorsunuz, olağanüstü nitelikleri olan çılgın bir sanatçı. Akli dengesi her zaman pek yerinde değil, doğuştan bir bozukluğu var, ama asıl toplumda karşılaştığı olaylar onu çileden çıkarıyor.

Buraya kadar olağanüstü bir durum yok. Bu bir magazin konusu olabilir. Belki de pembe bir roman konusu, ama 34 yaşındayken sanatçının başına öyle bir bela geliyor ki tüm yaşamı kayıyor. Bir karakol dayağı, falaka, ardından da dokuz ay tımarhaneye kapatılmanın yarattığı karabasan onun yaşamında bir kırılma noktası oluşturuyor."
Fikret Mualla' nın yaşam öyküsünü okurken bunları göz ardı etmemek gerekiyor diye düşünüyorum. Gelelim yaşam öyküsüne...

1903' te Kadıköy Bahariye' de, Bakla Tarlası denen mahallede doğan Fikret Mualla, Nazım Hikmet' le aşağı yukarı aynı yaşlardadır. Düyun-u Umumiye' de memur olan babası Ekrem Bey, çocuğunun kız olmasını çok istermiş. Mualla adını da o yüzden seçmiş. Çocuğu erkek olunca biraz üzülmüş ama yine o isimden vazgeçmemiş. Ekrem Bey, Tevfik Fikret' e hayran olduğu için Mualla' ya bir de Fikret eklemiş. Çocuğun ismi olmuş Fikret Mualla.

Okul çağında, babası, Fikret Mualla' yı yatılı olarak Galatasaray' a verir. Çünkü Galatasaray, Tevfik Fikret' in okuduğu ve müdürlüğünü yaptığı okuldur. Fikret Mualla 12 yaşında Galatasaray' ın bahçesinde top koştururken oyunculardan biri bir çelme takar ve kendini acılar içinde yerde bulur. Ayağı kırılmıştır. Hastanede ayağı alçıya alınır, haftalarca yatar, aylarca yürüyemez, okula gidemez ve sınıfta kalır. Sonunda ayağı iyileşir ama o artık topaldır. Ve şöyle der: " Bu bana çok dokundu. Beğendiğim kızların yüzüne bakamıyordum. Bana bir aşağılık duygusu çöktü. Top oynayamıyordum, koşamıyordum, herkesin beni küçümsediğini düşünüyordum..."

Birinci Dünya Savaşı sırasında dünyayı kasıp kavuran İspanyol nezlesine yakalanan annesi Nevber Hanım' ın kaybı Fikret Mualla' yı derinden etkiler, yeniden evlenmek isteyen babasıyla gerginlikler yaşar. Bunun üzerine babası, Fikret Mualla' yı İsviçre' ye göndermeye karar verir. Mütareke yıllarında İstanbul karışıktır ve oğlunu İstanbul' dan uzak tutmaya çalışır aynı zamanda. İsviçre' ye mühendislik tahsil etmek üzere giden Fikret Mualla, babasının verdiği parayı har vurup harman savurarak tüketince konsolos Rıza Bey' in yardımıyla 1921 yılında Heidelberg' e gider. Ama orada bulduğu Türk arkadaşları, "eğer resim öğrenmek istiyorsan, burada zaman kaybetme, hemen Münih' e git, orada büyük ressamlar var, onlardan ders al" derler. Bunun üzerine Münih' e gider ve Münih Güzel Sanatlar Akademis'ine yazılır. Bir yıl orada kaldıktan sonra Berlin' e geçer. Artık Berlin Güzel Sanatlar Akademisi öğrencisidir. Akademi' de ressam Profesör Arthur Kampf onun elinden tutar ve atölyesine alır...Berlin' de Akademi' yi bitirince vatana dönmeden önce Paris' e gider, müzeleri sanat galerilerini dolaşır. Nihayet, 1920 Eylül' ünde bıraktığı vatanına 1930' da döner. 27 yaşındadır ve hayatını kazanması gerekmektedir ".Fikret yine anlatıyor. 1930' lu yılların İstanbul' unda onun çevresinde kimler var? Birçok isim sıralıyor. Ama bence en önemlisi Nazım Hikmet!

Fikret 1931 sonbaharında Güzel Sanatlar Birliği' nin düzenlediği bir sergiye katılıyor. Nazım o sergide Mualla' nın resimlerini görünce şöyle diyor:

"Ben bu sanatçıyı harikulade buluyorum. Resimlerinde, çizgilerinde, renklerinde inanılmayacak bir sadelik ve bu sadeliğin dehşetli bir tenkidi var. Bana öyle geliyor ki ancak yazı, resim ve musiki bir araya gelirse ve resme musiki zihniyeti hakim olursa 'İstanbul' un Eski Evleri' isimli eser meydana gelir. Ben Fikret' in bu eseri kadar İstanbul' un eski evlerini böyle hüzünle içeren bir nesne görmedim. Fikret Mualla yeni bir alem!"

Fikret işte o günlerde Nazım' la tanışıyor. Abidin, Nazım' a Babıali' de Meserret Kıraathanesi' nde Fikret' in başka resimlerini de gösteriyor. Nazım bayılıyor bunlara...( "Aman şimdi hemen gelsin! diyerek çıkacak kitabı için Mualla' dan resim istiyor.)

Nazım' ın hazırladığı kitabının adı Benerci Kendini Niçin Öldürdü?
Kitap 1932' de Suhulet Yayınları' ndan çıkıyor. Kapak Ali Suavi' nin. İçinde de Fikret' in yedi resmi var. Birincisi, çıplak bir zenci, sırtında Made in France yazılı bir yük. İmza Mualla...

İkincisi, pipolu ve şapkalı bir İngiliz subayı...Şapkasında sterlin işaretleri görülüyor.

Üçüncüsünde, yine sterlin işaretli, elleri makineli tüfekli iki İngiliz askeri...

Dördüncüsünde, önünde bir şişe ve bir bardakla bir kadın...

Beşincisinde çıplak koşan bir erkek...

Altıncısında, elinde tabanca, düşünen bir adam...

Yedincisinde, Afrika' da tarlada çalışan bir işçi...
Belli ki Nazım bunları çok beğenmiş."

Ben yazıyla anlatılan bu resimleri merak ettim, araştırdım ve gördüm. Görmek isteyenler için linki veriyorum:


http://zaferyalcinpinar.com/benercicizimleri.pdf

İstanbul' da resim satarak hayatını kazanamayacağını anlayan Fikret Mualla, Galatasaray' da resim öğretmenliğine başlar ama bir akşam gazinoda çıkan bir rezalet yüzünden (hesabı ödeyemediği için) Galatasaray' dan ayrılır. Daha sonra Ayvalık Ortaokulu' nda resim öğretmenliği yapsa da  bir yılı doldurmadan oradan da ayrılır ve İstanbul' a döner.  İstanbul' da yazar ve sanatçıların uğrak yeri olan Degütasyon Lokantasında meydana gelen bir olay nedeniyle Galatasaray Karakolu' na götürülür ve iyice bir dövülür. Hatta Alman casusu olduğu suçlamasıyla karşı karşıya kalır. Fikret Adil ve Bedri Rahmi onu kurtarmak için karakol' a gelirler ve Başkomiser' e Fikret Mualla' nın akıl hastası olduğunu anlatırlar ve müşahede altına alınmasını isterler. Bunun üzerine, Fikret Mualla, dokuz ay kalacağı Bakırköy' e nakledilir. Tımarhanede olduğu sırada babasını kaybeden Mualla, oradan çıkınca Abidin' in yardımıyla cebine üç-beş kuruş girince soluğu Paris' te alır. Paris' te Picasso ile tanışır. Paris yakınlarında Reillanne' e yerleşir ve ölünceye kadar orada yaşar.

1903' te Kadıköy Bahariye' de Bakla Tarlası' nda başlayan coşkulu, hırçın ve zaman zaman çılgınlıklarla geçen hazin yaşamı 19 Temmuz 1967' de Manosque Hastanesi' nde sona erer.
Ölümünden birkaç yıl sonra Mualla' nın kemikleri Türkiye' ye getirilir. Daha sonra da mezar taşı gönderilir...

Kitapta, Fikret Mualla' nın renkli basım 32 adet tablosunun yanında, fotoğrafları da bulunmaktadır. 159 sayfa olan kitap bir solukta okunabilmekte ve içinde Mualla' nın ünlü sanatçılarla yaşadığı anılara da geniş yer verilmektedir.



Cannes


Paris, Moulin Rouge'un Önündeki Zarif Kadın



Yeni Harfleri Öğrenen Kızlar, 1930




Kaynak: Hıfzı Topuz, Paris'te Bir Türk Ressam
Fikret Mualla'nın tabloları, www.leblebitozu.com web sitesinden alındı.





22 Ocak 2015 Perşembe




"HAYATIN  ANLAMINI  KAVRAYAMAZSIN'  DÜŞÜN / ME, YAŞA!"



İnsan için, en basit anlamda yaşamını sürdürmek fizyolojik ihtiyaçlarının (nefes alma, yeme, içme ve uyuma) karşılanmasıyla mümkündür. Ama, eğer bir isteğiniz, bir amacınız yoksa buna yaşamak denip denmeyeceği ise tartışılabilir. Hayatın zevkleri, acıları, ızdırapları ve mutluluklarını yaşamak insana özgüdür...Tüm bunları yaşadıktan sonra,  öyle bir gün gelir ki, hayatınızın durduğu hissine kapılırsınız ve hayatı sorgulamaya başlarsınız. Tabii, sorgulama cesaretiniz varsa. Bu cesareti kendinde bulan ve sorgulama sonucunu itiraf eden Tolstoy' un "İtiraflarım" ını okuduğumda onda kendimi buldum; öylesine içten, öylesine yalın bir dille yazmıştı ki, itiraflarını...

Hayatın sıradanlığının bıktırıcı olabileceğini anlatan güzel bir söz vardır; "Bal yiyen baldan usanır," diye. Tolstoy' un kendisiyle yaptığı iç hesaplaşması sonucunda,  baldan  bıktığını bir şark masalıyla anlattığı, " İtiraflarım" daki bölümden birkaç satırı  aynen aktarıyorum:

"Bir seyyahla, onun çölde karşılaştığı yırtıcı hayvanları anlatan o şark masalını kim bilmez ki. Seyyah, yırtıcı bir hayvandan kurtulmak için susuz bir kuyuya atar kendini. Orada, kuyunun dibinde bir ejderha görür, onu yutmak için ağzını açmıştır. Yırtıcı hayvan tarafından parçalanmamak için yukarı çıkmaya cesaret edemeyen , ama ejderha tarafından da yutulmamak için aşağıya atlayamayan bu zavallı, kuyunun duvar taşları arasında yetişen bir dalı yakalar ve ona sımsıkı tutunur. Elleri uyuşur ve az sonra, kendisini her iki tarafta bekleyen felaketin kucağına düşeceğini hisseder, ama hala sımsıkı yapışıp durmaktadır dala. O sırada biri beyaz, biri kara iki farenin, onun tutunduğu dalın çevresinde dolaşıp, dalı kemirmekte olduklarını görür. Birkaç dakikası vardır, çalı kopacak ve o da canavarın ağzının ortasına düşecektir. Seyyah bunu görür ve kurtulma şansı olmadığını bilir. Ama havada debelendiği sürece, çevresine bakınmaktadır. Çalının yapraklarında bal damlaları görür, dilini uzatıp bunları yalamaya koyulur. İşte ben de aynen öyleyim, ölüm ejderhasının kaçınılmaz bir şekilde beni beklediğini, beni parçalamaya hazır olduğunu bildiğim halde, hayatın dallarına tutunuyorum ve bu azaba niye düştüğümü bir türlü aklım almıyor. Ve şimdiye kadar bana teselli vermiş olan balı emmeyi deniyorum. Ama, bal bana tat vermez oldu artık; beyaz ve siyah fareler, gece-gündüz tutunduğum dalı kemirmekteler. Ejderhayı açık seçik görüyorum ve bal bana tatlı gelmiyor artık. Ben sadece, kendilerinden kaçamayacağım o ejderha ile fareleri görüyorum; gözümü onlardan çeviremem. Ve bu bir masal değil, bir gerçektir. Aksi ispatlanamaz ve herkesin algılayabileceği bir hakikattır.

Ejderha korkusunu hayatın zevkleri yoluyla uyuşturacak o eski kandırmacalar, beni artık kandırmıyor. Bana istediği kadar: "Hayatın anlamını kavrayamazsın! Düşünme, yaşa! " desinler, bunu yapamam. Çünkü bunu daha önce çok yaptım. Şimdi elimden gelen, geçip giden ve beni ölüme götüren günü ve geceyi seyretmektir. İşte, bir tek bunu görüyorum; çünkü, bu bir tek şey hakikattır. Geri kalan her şey yalan.

Başka şeylerden birazcık daha uzun süre benim gözlerimi korkunç hakikatten uzaklaştıran o iki damla bal: Aileme ve bir sanat dediğim yazarlık mesleğime duyduğum sevgi. Bunlar artık bana zevk vermiyor." ( Leo Tolstoy - İtiraflarım. Çeviren: Dr. Orhan Yetkin)

Peki, bu iççatışmalar, kararsızlık ve bunalımla geçen günler ve yıllardan sonra, Tolstoy ne yaptı? İşte cevabı:

"Leo Tolstoy 1890 yılında, ölümüyle yarım kalacak olan ve "Karanlıkta Bir Işık" başlığıyla yayınlanıp sahnelenen bir tiyatro yapıtı, kendi yaşamını yansıtacak bir dram yazmaya başladı. Bu yarım kalmış dram (daha ilk sahne bunu açığa vurur), Tolstoy' un evinde yaşadığı kendi dramının büyük bir açıklıkla anlatılmasından başka bir şey değildir ve şairin bunu, tasarladığı bir kaçışı haklı göstermek ve aynı zamanda da karısını bağışlamış olmak için yazdığı açıktır; büyük bir ruhsal çöküntü içindeki bir insanın manevi dengesini en iyi biçimde yansıtan bir yapıttır bu. 
.................
Tolstoy, dramının eksik kalmış son perdesini tamamlamayı hiç düşünmedi, ama bundan çok daha önemlisini yaptı; Onu yaşadı. 1910 yılı Ekim ayının son günlerinde, çeyrek yüzyıl süren bu kararsızlık dönemi sona erdi ve bunalım, Tolstoy' un kurtuluşu oldu: Şair, kendisiyle dramatik bir hesaplaşmadan sonra kaçıp kurtuluyor, hem de yazgısına yakışır o güzel, o eşsiz ölümü bulmak üzere, tam zamanında kaçıp kurtuluyor." (Stefan Zweig - İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, ON İKİ TARİHSEL MİNYATÜR)

Evden kaçan Tolstoy, 31 Ekim 1910' da, Astapova İstasyonu Şefi İvan İvanoviç Osoling' in, istasyonda bulunan sefil yatağında hayata gözlerini yumar. 

Ölüm korkusunu hayatın zevkleri yoluyla uyuşturacak o eski kandırmacalara kanarak, ya "Hayatın anlamını kavrayamazsın! Düşünme, yaşa!", ya da gerçeği kabullenip "Hayatın anlamını kavrayamazsın! Düşün, yaşa!". Tercih sizin...





18 Ocak 2015 Pazar




DEĞİŞİM  RÜZGARI


"Hayatta kalmasını bilenler ne çok güçlü ne de çok zeki olanlar değil, değişime ayak uydurmasını becerebilenlerdir," der Evrim Teorisini ortaya koyan C.Darwin. Yani hayatta kalabilmek için çok zeki ve çok güçlü olmak gerekmiyor. Yaşadığımız zaman dilimi içindeki değişikliklere uyum sağlamak yetiyor, ayakta kalabilmeye, yaşamı sürdürmeye. Bu nedenledir ki, herkesin dilinden düşürmediği "değişim" ve hayat arasında sıkı bir bağ vardır. Bu bağ ne kadar güçlüyse, hayatta kalma olasılığımız da o kadar güçlü demektir.


Değişim ile ilgili söylenen sözlerden en çok beğendiğim, bir Çin Atasözüdür: "Değişim rüzgarları estiğinde, kimileri duvar inşa eder, kimileri ise yeldeğirmeni." Yeldeğirmeni inşa ederek değişim rüzgarının gücünden yararlananlar elbette akıllı olanlardır. Stefan Zweig' in yazdığı  "Değişim Rüzgarı" romanını işte bu duygularla okudum. Zweig, "Değişim Rüzgarı" nı 1930' lu yıllarda sürgündeyken tamamlar, ancak hayattayken yayımlamak istemez. Zweig' in anadili Almancada, ölümünden tam kırk yıl sonra, 1982' de yayımlanan "Değişim Rüzgarı" Zweig' in "Sabırsız Yürek" ten sonra ikinci romanıdır. Üslubuyla da yazarın diğer eserlerinden ayrılır. 

Romanda; Birinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa' sının ekonomik ve sosyal yapısı anlatılır, bütün çıplaklığıyla. Savaşta ölenlerin ailelerinin çektiği yoksulluk, yoksulluktan kurtulamayacaklarına ve asla insan gibi bir hayat yaşayamayacaklarına inanan insanların hayat ve ölüm arasında kalan mücadelelerini insanın içini yakan, acıtan bir gerçeklikle yazar Zweig. Romanın baş kahramanları, savaş sırasında esir düşerek gençliğinin en güzel yıllarını Sibirya da sürgünde geçiren ve savaş sonrasında Viyana' ya dönen 30 yaşındaki savaş gazisi Ferdinand ile Viyana' ya yakın küçük bir köyün Postahanesinde çok az bir maaşla devlet memuru olarak çalışan Christine' dir. Bu iki kahramanın yoksulluğu, çaresizliği ve umutsuzluğu, özgür olmak adına intihar etmek istemeleri felsefik bir dille anlatılır kitapta: Öleceğiz ve özgür olacağız.
Beraber intihar etme kararı aldıktan sonra, son bir kez birlikte olmak için yürürlerken Ferdinand bir sigara yakar ve Christine' e "Düşünelim, evet, bugün her şeye bir son vermeye karar vermiştik, gazete dili Almancasıyla çok güzel söylendiği gibi "yaşamdan kaçmak" istiyorduk. Bu doğru değil. Biz yaşamdan kaçmak istemedik, sen de istemedin, ben de istemedim. Biz yalnızca mahvolan yaşamımıza veda etmek istiyorduk ve başka bir çıkış yolu da yoktu zaten. Yaşamdan değil, sefaletten, bu aptal, iğrenç, dayanılmaz ve bir türlü peşimizi bırakmayan sefaletten kurtulmak istiyorduk. Yalnızca bunu istiyorduk ve tabancanın da bunun için son çare, tek çıkış yolu olduğuna inanıyorduk. 
Fakat bu yanlış bir değerlendirmeydi. Şimdi ikimiz de biliyoruz ki başka bir çıkış yolu daha var; bu sondan bir önceki çıkış yolu. Sorun bu yolu yürüme cesaretimiz var mı, eğer varsa nasıl?  Ferdinand' ın önerisi ve bu öneriyi Christine' in kabul etmesiyle ortak plan ortaya çıkar: Christine' in çalıştığı postahaneyi soymak ve ülke dışına kaçmak. Sefaletten ve yoksulluktan öylesine usanmışlardır ki gerçekleştirmek istedikleri soygunu, devlete yapmayı kendilerince "hak" görürler. Sonuç mu? Sizin hayalgücünüze bırakılmış...

 Vee, romandan seçtiğim alıntıları paylaşmak istiyorum sizlerle:

-"Kendilerini güçlü hissedenler, çevrelerinde olup bitenlerin pek farkına varamaz: Bütün mutlu insanlar aslında kötü psikologlardır. Sadece tedirginlik duyanlar, akıllarından geçirdiklerini en acımasız biçimde gerçekleştirir; korku dürtüsü, onların akıl sınırlarını aşmalarına yardımcı olur."

-"Her madde kendi içinde belli bir karşı koyma gücüne sahiptir, bunun aşılmasına izin vermez, suyun bir kaynama, madenlerin bir erime noktası vardır, aynı şekilde insan ruhunun öğeleri de bu değişmez doğa yasasından kurtulamaz. Bazen insanın duyduğu sevinç öyle bir noktaya ulaşır ki buna eklenen hiçbir şey hissedilmez ve bu durum acı çekmek, çaresizlik, umudunu yitirmek, bir şeyden tiksinmek ve korku duymak için de geçerlidir. İnsanın içi son sınırına kadar doldu mu, yaşanılan olaylarla ilgili tek bir damla daha koymak olası değildir."

-"Hiçbir şey insanı,ulaşamadığı bir şey karşısında düştüğü çaresizlik kadar öfkelendirmez, bunun nedeninin insanlar olduğunu bilir, ancak boğazına sarılacağı birini bulamaz."

-"İnsanı hayvandan ayıran tek üstünlüğün, insanın, günü dolduğunda zorunlu olarak ölmesi değil de istediği anda ölebileceğidir. Bu belki de insanın yaşamı boyunca sahip olduğu tek özgürlüğü, hayatına dilediği zaman son verebilme özgürlüğüdür."

-"Bir şeyi düşünmek olayın kendisinden her zaman daha korkunçtur; gerçekleşmemiş bir olay gerçekleşen bir olaydan daha çok heyecanlandırır insanı."

-"Güvenmek, birine güven duymak her zaman tehlikelidir, çünkü bir yabancıya açtığın sır, seni ona yaklaştırır. Kendinden bir şeyler vermiş olursun ona."

Ferdinand ve Christine, yaşamlarını değiştirmek, üst ve zengin sınıfa mensup insanların yaşadığı gibi insanca yaşamak için  kuvvetlice esen değişim rüzgarının kendilerini savurmasına izin vermişler ama sosyal statülerinin ve mevcut ekonomik koşulların bu değişim isteklerinin önünde  duvar örmesini engelleyememişlerdir, ne yazık ki. Hayat böyle işte. Değişmek istersiniz ama değişemezsiniz, değişime ayak uydurmak istersiniz ama koşullar buna izin vermez...





13 Ocak 2015 Salı




SAN MARCO' NUN ATLARI

Görsel: Egle Diorella Mattioda (I like Venice)

San Marco Bazilikası, Venedik' te bulunmaktadır ve San Marco' nun Atları da en az bazilika kadar ünlüdür. Atların, yüzyıllar süren uzun yolculuğunun öyküsünü okumaya ne dersiniz?

Mimari açıdan bazilika kelimesi, Avrupa veya Batı' da inşa edilen Doğu veya Bizans tarzı kilise anlamına geliyor. Konstantinopolis' teki Havariyyun Kilisesi' nin bir taklidi olan San Marco' nun doğulu bir tarzı vardır.

San Marco Bazilikası' nın atları ki, bunlar dört bakır attır. Atlar, dördüncü yüzyılda Sakız Adası' nda ismi bilinmeyen bir Yunan heykeltraş tarafından yapılmış ve II. Theodosius onları Konstantinopolis' deki Hipodrom' da sergilenmesi için gönderene kadar orada kalmıştı. Sonra, IV. Haçlı Seferi sırasında Venedikli güçler Konstantinopolis' i yağmalayınca baştaki Düka dört kıymetli heykelin gemiyle Venedik' e geri götürülmesini emretmişti; büyüklükleri ve ağırlıkları yüzünden bu neredeyse imkansız bir yolculuktu. Atlar, 1254 yılında Venedik' e varmış ve San Marco Katedrali' nin ön cephesine yerleştirilmişti.

Beş yüzyıldan uzun bir süre sonra 1797' de Napolyon, Venedik' i fethetmiş ve atları kendisi için almıştı. Atlar Paris' e götürülüp Zafer Takı' nın tepesine yerleştirilmişti. Sonunda, 1815' te Napolyon, Waterloo' da yenilip sürgüne gönderilince atlar Zafer Takı' nın tepesinden vinçle indirilip Venedik' e mavnayla geri gönderilmiş ve San Marco Bazilikası' nın ön balkonuna geri yerleştirilmişti.

Atların boyunlarındaki dekoratif yakalar, atların boyunlarına, Konstantinopolis' ten Venedik' e yapacakları gemi yolculuğu sırasında zedelenmesin diye kesilen başların eklem yerlerini gizlemek için 1204 yılında Venedikliler tarafından eklenmişti.

Kaynak: Dan Brown - Cehennem



8 Ocak 2015 Perşembe




SAİT FAİK' İN ÜTOPYASI
Son Kuşlar Adayı Terk Ederken

"Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu" der Sait Faik, "Lüzumsuz Adam" da... Kimdir ki bu sokakları dolduran adamlar? Hem sevişmeyecek olduktan sonra, neden böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlardır?

Aklı ermez ustanın...Olgunluk dönemindedir artık...

Öykülerinde anlattığı o güzelim sıradan insanların kendi yüreğinde yarattığı merhamet duygusunun yerini, kasvetli bir yılgınlık almıştır. Aslında insanoğlu kalleş, budala, hırsız, yalancıdır. 

Şehir, sabahtan akşama insanların birbirlerine nasıl kazık atacaklarını hesapladığı, yozlaşmış bir para tapınağıdır. Çare, doğada, adadadır.

Bütün ütopyalar gibi, Sait Faik' in hayalini kurduğu ülke de bir adadır. Orada doğa bakir, insanlar yalın ve yalansızdır. Balıkçı teknelerinde, yıkık dökük teknelerde yoksul yaşarlar. Kimin Türk, kimin Rum ya da Ermeni olduğunu umursamazlar. Para için dostluklarını satmazlar. Bir topal martının yasını tutarlar.

Anakaranın alternatifidir ada... Araya giren denizin kuşatması ve koruması altındadır. kirlenmiş şehre inat, tertemiz ve aydınlıktır. Ama son döneminde adadaki sığınağı da çöker Sait Faik' in...

Sanki deniz, anakaranın kirini, pasını ada sahillerine taşımış, adalıları da hırsla, açgözlülükle, bencillikle tanıştırmıştır.
"Son kuşlar" da adayı terk etmiştir.
İşte o zaman, "Haritada Bir Nokta" öyküsünü kaleme alır.
Hayal kırıklığını anlatır.
Öyküdeki adam, büyük şehirde yorulmuş, kirlenmiş, sevmiş sevilmemiştir. Sonra bir motorla adaya sığınmış, orada parasını alın teriyle kazanan namuslu insanlar arasında sessiz, sakin bir hayat hayali kurmuştur.

"Kağıtsız, kalemsiz balığa çıkacaktım, yazmayacaktım" dedirtir kahramanına...
Lakin bir sabah, balıktan dönmüş bir kayığı temizleyen 8 kişi görür. 7' si adalı, 1' i yabancıdır.Balığı pay ederken yabancıya vermezler. O elini uzatacak olduğunda da, "Dur bakalım, dağdan gelip bağdakini kovmayalım" derler.

Çevredekiler itiraz edecek gibi olursa da yabancı, "Zararı yok, vermesinler istemez" der ve boynunu büküp vapura doğru yürür. Şöyle yazar Sait Faik:

"Söz vermiştim kendime, yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında  sakin, ölümü bekleyecektim. Yapamadım. Koştum tütüncüye, kağıt kalem aldım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum, öptüm. Yazmasam deli olacaktım."

Sait Faik' in ütopya adası da teslim alınmıştı.
Bu öyküyü yazdıktan iki yıl sonra öldü. *

Şimdiki durumu bilmiyorum ama eskiden liselerde, Tarih ve Edebiyat derslerinde, Thomas More' un 1516 yılında yayımladığı ve hayalindeki ideal toplumu anlattığı kitabı "Ütopya" anlatılırdı, okutulurdu. Ben, bu "düşülke" yi çok sevmiştim; gerçekleşmesi olanaksız hayal bile olsa... Peki kimdi bu Thomas More?
Thomas More, İngiliz Kraliyet Şansölyesi unvanına sahip "hümanist" bir diplomattı. Hristiyanlık dünyasını altüst eden "Kraliçe" yi  boşamasına karşı çıktığı için VIII. Henry' nin emriyle 1535 yılında kafası kesilerek idam edildi. Neden bu bilgiyi verdim? Çünkü, bizim de bir ütopya yazarımız var; bu pek bilinmese de:Sait Faik Abasıyanık. Ve Sait Faik' in ütopya' sını gerçekleştirmek zor da değil... Bunu gerçekleştirmek için insanların sadece, yalandan dolandan, bencillikten ve açgözlü olmaktan uzak durmaları yeterli olacaktır. Tabii, hırslarına yenik düşmezlerse... Çok mu hayalperestim dersiniz? Öyle bile olsa, hiç olmazsa bir "ütopya" m var, Sait Faik Abasıyanık'ınkine  benzer...



Can DÜNDAR - BİZ Kültür Yolcuları, Türkiye' nin yaşayan, Solan Renklerinin Peşinde (DenizKültür Yayınları)