28 Ocak 2015 Çarşamba




PARİS' TE  BİR  TÜRK  RESSAM
FİKRET  MUALLA


Pembe Kahve, 1958


Yaşadığı dönemde kıymeti bilinmeyen, çizdiği resimlerin değeri anlaşılamayan birçok yabancı ünlü ressamın yaşam öyküsünü okudum. Ancak, Hıfzı Topuz' un kaleme aldığı Fikret Mualla' nın yaşam öyküsünü okumak beni sarstı. Çünkü, eserlerini az çok tanımama rağmen, yaşamı hakkında  hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Fikret Mualla, tabiri caizse, adeta "acıların ressamı" idi...

Fikret Mualla Saygı' yı 1952 sonunda tanıyan ve  Paris' te bulunduğu sırada Akşam Gazetesi için ilk röportajı yapan Hıfzı Topuz, kitabın sunuş yazısında şöyle diyor:
"Fikret Mualla' nın yaşamı Türkiye' de 1930' lu ve 1940' lı yıllarda aydınların, yazarların ve sanatçıların karşılaştıkları felaketlerin kara bir örneği olarak ayrı bir önem taşıyor.

Bakıyorsunuz, olağanüstü nitelikleri olan çılgın bir sanatçı. Akli dengesi her zaman pek yerinde değil, doğuştan bir bozukluğu var, ama asıl toplumda karşılaştığı olaylar onu çileden çıkarıyor.

Buraya kadar olağanüstü bir durum yok. Bu bir magazin konusu olabilir. Belki de pembe bir roman konusu, ama 34 yaşındayken sanatçının başına öyle bir bela geliyor ki tüm yaşamı kayıyor. Bir karakol dayağı, falaka, ardından da dokuz ay tımarhaneye kapatılmanın yarattığı karabasan onun yaşamında bir kırılma noktası oluşturuyor."
Fikret Mualla' nın yaşam öyküsünü okurken bunları göz ardı etmemek gerekiyor diye düşünüyorum. Gelelim yaşam öyküsüne...

1903' te Kadıköy Bahariye' de, Bakla Tarlası denen mahallede doğan Fikret Mualla, Nazım Hikmet' le aşağı yukarı aynı yaşlardadır. Düyun-u Umumiye' de memur olan babası Ekrem Bey, çocuğunun kız olmasını çok istermiş. Mualla adını da o yüzden seçmiş. Çocuğu erkek olunca biraz üzülmüş ama yine o isimden vazgeçmemiş. Ekrem Bey, Tevfik Fikret' e hayran olduğu için Mualla' ya bir de Fikret eklemiş. Çocuğun ismi olmuş Fikret Mualla.

Okul çağında, babası, Fikret Mualla' yı yatılı olarak Galatasaray' a verir. Çünkü Galatasaray, Tevfik Fikret' in okuduğu ve müdürlüğünü yaptığı okuldur. Fikret Mualla 12 yaşında Galatasaray' ın bahçesinde top koştururken oyunculardan biri bir çelme takar ve kendini acılar içinde yerde bulur. Ayağı kırılmıştır. Hastanede ayağı alçıya alınır, haftalarca yatar, aylarca yürüyemez, okula gidemez ve sınıfta kalır. Sonunda ayağı iyileşir ama o artık topaldır. Ve şöyle der: " Bu bana çok dokundu. Beğendiğim kızların yüzüne bakamıyordum. Bana bir aşağılık duygusu çöktü. Top oynayamıyordum, koşamıyordum, herkesin beni küçümsediğini düşünüyordum..."

Birinci Dünya Savaşı sırasında dünyayı kasıp kavuran İspanyol nezlesine yakalanan annesi Nevber Hanım' ın kaybı Fikret Mualla' yı derinden etkiler, yeniden evlenmek isteyen babasıyla gerginlikler yaşar. Bunun üzerine babası, Fikret Mualla' yı İsviçre' ye göndermeye karar verir. Mütareke yıllarında İstanbul karışıktır ve oğlunu İstanbul' dan uzak tutmaya çalışır aynı zamanda. İsviçre' ye mühendislik tahsil etmek üzere giden Fikret Mualla, babasının verdiği parayı har vurup harman savurarak tüketince konsolos Rıza Bey' in yardımıyla 1921 yılında Heidelberg' e gider. Ama orada bulduğu Türk arkadaşları, "eğer resim öğrenmek istiyorsan, burada zaman kaybetme, hemen Münih' e git, orada büyük ressamlar var, onlardan ders al" derler. Bunun üzerine Münih' e gider ve Münih Güzel Sanatlar Akademis'ine yazılır. Bir yıl orada kaldıktan sonra Berlin' e geçer. Artık Berlin Güzel Sanatlar Akademisi öğrencisidir. Akademi' de ressam Profesör Arthur Kampf onun elinden tutar ve atölyesine alır...Berlin' de Akademi' yi bitirince vatana dönmeden önce Paris' e gider, müzeleri sanat galerilerini dolaşır. Nihayet, 1920 Eylül' ünde bıraktığı vatanına 1930' da döner. 27 yaşındadır ve hayatını kazanması gerekmektedir ".Fikret yine anlatıyor. 1930' lu yılların İstanbul' unda onun çevresinde kimler var? Birçok isim sıralıyor. Ama bence en önemlisi Nazım Hikmet!

Fikret 1931 sonbaharında Güzel Sanatlar Birliği' nin düzenlediği bir sergiye katılıyor. Nazım o sergide Mualla' nın resimlerini görünce şöyle diyor:

"Ben bu sanatçıyı harikulade buluyorum. Resimlerinde, çizgilerinde, renklerinde inanılmayacak bir sadelik ve bu sadeliğin dehşetli bir tenkidi var. Bana öyle geliyor ki ancak yazı, resim ve musiki bir araya gelirse ve resme musiki zihniyeti hakim olursa 'İstanbul' un Eski Evleri' isimli eser meydana gelir. Ben Fikret' in bu eseri kadar İstanbul' un eski evlerini böyle hüzünle içeren bir nesne görmedim. Fikret Mualla yeni bir alem!"

Fikret işte o günlerde Nazım' la tanışıyor. Abidin, Nazım' a Babıali' de Meserret Kıraathanesi' nde Fikret' in başka resimlerini de gösteriyor. Nazım bayılıyor bunlara...( "Aman şimdi hemen gelsin! diyerek çıkacak kitabı için Mualla' dan resim istiyor.)

Nazım' ın hazırladığı kitabının adı Benerci Kendini Niçin Öldürdü?
Kitap 1932' de Suhulet Yayınları' ndan çıkıyor. Kapak Ali Suavi' nin. İçinde de Fikret' in yedi resmi var. Birincisi, çıplak bir zenci, sırtında Made in France yazılı bir yük. İmza Mualla...

İkincisi, pipolu ve şapkalı bir İngiliz subayı...Şapkasında sterlin işaretleri görülüyor.

Üçüncüsünde, yine sterlin işaretli, elleri makineli tüfekli iki İngiliz askeri...

Dördüncüsünde, önünde bir şişe ve bir bardakla bir kadın...

Beşincisinde çıplak koşan bir erkek...

Altıncısında, elinde tabanca, düşünen bir adam...

Yedincisinde, Afrika' da tarlada çalışan bir işçi...
Belli ki Nazım bunları çok beğenmiş."

Ben yazıyla anlatılan bu resimleri merak ettim, araştırdım ve gördüm. Görmek isteyenler için linki veriyorum:


http://zaferyalcinpinar.com/benercicizimleri.pdf

İstanbul' da resim satarak hayatını kazanamayacağını anlayan Fikret Mualla, Galatasaray' da resim öğretmenliğine başlar ama bir akşam gazinoda çıkan bir rezalet yüzünden (hesabı ödeyemediği için) Galatasaray' dan ayrılır. Daha sonra Ayvalık Ortaokulu' nda resim öğretmenliği yapsa da  bir yılı doldurmadan oradan da ayrılır ve İstanbul' a döner.  İstanbul' da yazar ve sanatçıların uğrak yeri olan Degütasyon Lokantasında meydana gelen bir olay nedeniyle Galatasaray Karakolu' na götürülür ve iyice bir dövülür. Hatta Alman casusu olduğu suçlamasıyla karşı karşıya kalır. Fikret Adil ve Bedri Rahmi onu kurtarmak için karakol' a gelirler ve Başkomiser' e Fikret Mualla' nın akıl hastası olduğunu anlatırlar ve müşahede altına alınmasını isterler. Bunun üzerine, Fikret Mualla, dokuz ay kalacağı Bakırköy' e nakledilir. Tımarhanede olduğu sırada babasını kaybeden Mualla, oradan çıkınca Abidin' in yardımıyla cebine üç-beş kuruş girince soluğu Paris' te alır. Paris' te Picasso ile tanışır. Paris yakınlarında Reillanne' e yerleşir ve ölünceye kadar orada yaşar.

1903' te Kadıköy Bahariye' de Bakla Tarlası' nda başlayan coşkulu, hırçın ve zaman zaman çılgınlıklarla geçen hazin yaşamı 19 Temmuz 1967' de Manosque Hastanesi' nde sona erer.
Ölümünden birkaç yıl sonra Mualla' nın kemikleri Türkiye' ye getirilir. Daha sonra da mezar taşı gönderilir...

Kitapta, Fikret Mualla' nın renkli basım 32 adet tablosunun yanında, fotoğrafları da bulunmaktadır. 159 sayfa olan kitap bir solukta okunabilmekte ve içinde Mualla' nın ünlü sanatçılarla yaşadığı anılara da geniş yer verilmektedir.



Cannes


Paris, Moulin Rouge'un Önündeki Zarif Kadın



Yeni Harfleri Öğrenen Kızlar, 1930




Kaynak: Hıfzı Topuz, Paris'te Bir Türk Ressam
Fikret Mualla'nın tabloları, www.leblebitozu.com web sitesinden alındı.





22 Ocak 2015 Perşembe




"HAYATIN  ANLAMINI  KAVRAYAMAZSIN'  DÜŞÜN / ME, YAŞA!"



İnsan için, en basit anlamda yaşamını sürdürmek fizyolojik ihtiyaçlarının (nefes alma, yeme, içme ve uyuma) karşılanmasıyla mümkündür. Ama, eğer bir isteğiniz, bir amacınız yoksa buna yaşamak denip denmeyeceği ise tartışılabilir. Hayatın zevkleri, acıları, ızdırapları ve mutluluklarını yaşamak insana özgüdür...Tüm bunları yaşadıktan sonra,  öyle bir gün gelir ki, hayatınızın durduğu hissine kapılırsınız ve hayatı sorgulamaya başlarsınız. Tabii, sorgulama cesaretiniz varsa. Bu cesareti kendinde bulan ve sorgulama sonucunu itiraf eden Tolstoy' un "İtiraflarım" ını okuduğumda onda kendimi buldum; öylesine içten, öylesine yalın bir dille yazmıştı ki, itiraflarını...

Hayatın sıradanlığının bıktırıcı olabileceğini anlatan güzel bir söz vardır; "Bal yiyen baldan usanır," diye. Tolstoy' un kendisiyle yaptığı iç hesaplaşması sonucunda,  baldan  bıktığını bir şark masalıyla anlattığı, " İtiraflarım" daki bölümden birkaç satırı  aynen aktarıyorum:

"Bir seyyahla, onun çölde karşılaştığı yırtıcı hayvanları anlatan o şark masalını kim bilmez ki. Seyyah, yırtıcı bir hayvandan kurtulmak için susuz bir kuyuya atar kendini. Orada, kuyunun dibinde bir ejderha görür, onu yutmak için ağzını açmıştır. Yırtıcı hayvan tarafından parçalanmamak için yukarı çıkmaya cesaret edemeyen , ama ejderha tarafından da yutulmamak için aşağıya atlayamayan bu zavallı, kuyunun duvar taşları arasında yetişen bir dalı yakalar ve ona sımsıkı tutunur. Elleri uyuşur ve az sonra, kendisini her iki tarafta bekleyen felaketin kucağına düşeceğini hisseder, ama hala sımsıkı yapışıp durmaktadır dala. O sırada biri beyaz, biri kara iki farenin, onun tutunduğu dalın çevresinde dolaşıp, dalı kemirmekte olduklarını görür. Birkaç dakikası vardır, çalı kopacak ve o da canavarın ağzının ortasına düşecektir. Seyyah bunu görür ve kurtulma şansı olmadığını bilir. Ama havada debelendiği sürece, çevresine bakınmaktadır. Çalının yapraklarında bal damlaları görür, dilini uzatıp bunları yalamaya koyulur. İşte ben de aynen öyleyim, ölüm ejderhasının kaçınılmaz bir şekilde beni beklediğini, beni parçalamaya hazır olduğunu bildiğim halde, hayatın dallarına tutunuyorum ve bu azaba niye düştüğümü bir türlü aklım almıyor. Ve şimdiye kadar bana teselli vermiş olan balı emmeyi deniyorum. Ama, bal bana tat vermez oldu artık; beyaz ve siyah fareler, gece-gündüz tutunduğum dalı kemirmekteler. Ejderhayı açık seçik görüyorum ve bal bana tatlı gelmiyor artık. Ben sadece, kendilerinden kaçamayacağım o ejderha ile fareleri görüyorum; gözümü onlardan çeviremem. Ve bu bir masal değil, bir gerçektir. Aksi ispatlanamaz ve herkesin algılayabileceği bir hakikattır.

Ejderha korkusunu hayatın zevkleri yoluyla uyuşturacak o eski kandırmacalar, beni artık kandırmıyor. Bana istediği kadar: "Hayatın anlamını kavrayamazsın! Düşünme, yaşa! " desinler, bunu yapamam. Çünkü bunu daha önce çok yaptım. Şimdi elimden gelen, geçip giden ve beni ölüme götüren günü ve geceyi seyretmektir. İşte, bir tek bunu görüyorum; çünkü, bu bir tek şey hakikattır. Geri kalan her şey yalan.

Başka şeylerden birazcık daha uzun süre benim gözlerimi korkunç hakikatten uzaklaştıran o iki damla bal: Aileme ve bir sanat dediğim yazarlık mesleğime duyduğum sevgi. Bunlar artık bana zevk vermiyor." ( Leo Tolstoy - İtiraflarım. Çeviren: Dr. Orhan Yetkin)

Peki, bu iççatışmalar, kararsızlık ve bunalımla geçen günler ve yıllardan sonra, Tolstoy ne yaptı? İşte cevabı:

"Leo Tolstoy 1890 yılında, ölümüyle yarım kalacak olan ve "Karanlıkta Bir Işık" başlığıyla yayınlanıp sahnelenen bir tiyatro yapıtı, kendi yaşamını yansıtacak bir dram yazmaya başladı. Bu yarım kalmış dram (daha ilk sahne bunu açığa vurur), Tolstoy' un evinde yaşadığı kendi dramının büyük bir açıklıkla anlatılmasından başka bir şey değildir ve şairin bunu, tasarladığı bir kaçışı haklı göstermek ve aynı zamanda da karısını bağışlamış olmak için yazdığı açıktır; büyük bir ruhsal çöküntü içindeki bir insanın manevi dengesini en iyi biçimde yansıtan bir yapıttır bu. 
.................
Tolstoy, dramının eksik kalmış son perdesini tamamlamayı hiç düşünmedi, ama bundan çok daha önemlisini yaptı; Onu yaşadı. 1910 yılı Ekim ayının son günlerinde, çeyrek yüzyıl süren bu kararsızlık dönemi sona erdi ve bunalım, Tolstoy' un kurtuluşu oldu: Şair, kendisiyle dramatik bir hesaplaşmadan sonra kaçıp kurtuluyor, hem de yazgısına yakışır o güzel, o eşsiz ölümü bulmak üzere, tam zamanında kaçıp kurtuluyor." (Stefan Zweig - İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, ON İKİ TARİHSEL MİNYATÜR)

Evden kaçan Tolstoy, 31 Ekim 1910' da, Astapova İstasyonu Şefi İvan İvanoviç Osoling' in, istasyonda bulunan sefil yatağında hayata gözlerini yumar. 

Ölüm korkusunu hayatın zevkleri yoluyla uyuşturacak o eski kandırmacalara kanarak, ya "Hayatın anlamını kavrayamazsın! Düşünme, yaşa!", ya da gerçeği kabullenip "Hayatın anlamını kavrayamazsın! Düşün, yaşa!". Tercih sizin...





18 Ocak 2015 Pazar




DEĞİŞİM  RÜZGARI


"Hayatta kalmasını bilenler ne çok güçlü ne de çok zeki olanlar değil, değişime ayak uydurmasını becerebilenlerdir," der Evrim Teorisini ortaya koyan C.Darwin. Yani hayatta kalabilmek için çok zeki ve çok güçlü olmak gerekmiyor. Yaşadığımız zaman dilimi içindeki değişikliklere uyum sağlamak yetiyor, ayakta kalabilmeye, yaşamı sürdürmeye. Bu nedenledir ki, herkesin dilinden düşürmediği "değişim" ve hayat arasında sıkı bir bağ vardır. Bu bağ ne kadar güçlüyse, hayatta kalma olasılığımız da o kadar güçlü demektir.


Değişim ile ilgili söylenen sözlerden en çok beğendiğim, bir Çin Atasözüdür: "Değişim rüzgarları estiğinde, kimileri duvar inşa eder, kimileri ise yeldeğirmeni." Yeldeğirmeni inşa ederek değişim rüzgarının gücünden yararlananlar elbette akıllı olanlardır. Stefan Zweig' in yazdığı  "Değişim Rüzgarı" romanını işte bu duygularla okudum. Zweig, "Değişim Rüzgarı" nı 1930' lu yıllarda sürgündeyken tamamlar, ancak hayattayken yayımlamak istemez. Zweig' in anadili Almancada, ölümünden tam kırk yıl sonra, 1982' de yayımlanan "Değişim Rüzgarı" Zweig' in "Sabırsız Yürek" ten sonra ikinci romanıdır. Üslubuyla da yazarın diğer eserlerinden ayrılır. 

Romanda; Birinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa' sının ekonomik ve sosyal yapısı anlatılır, bütün çıplaklığıyla. Savaşta ölenlerin ailelerinin çektiği yoksulluk, yoksulluktan kurtulamayacaklarına ve asla insan gibi bir hayat yaşayamayacaklarına inanan insanların hayat ve ölüm arasında kalan mücadelelerini insanın içini yakan, acıtan bir gerçeklikle yazar Zweig. Romanın baş kahramanları, savaş sırasında esir düşerek gençliğinin en güzel yıllarını Sibirya da sürgünde geçiren ve savaş sonrasında Viyana' ya dönen 30 yaşındaki savaş gazisi Ferdinand ile Viyana' ya yakın küçük bir köyün Postahanesinde çok az bir maaşla devlet memuru olarak çalışan Christine' dir. Bu iki kahramanın yoksulluğu, çaresizliği ve umutsuzluğu, özgür olmak adına intihar etmek istemeleri felsefik bir dille anlatılır kitapta: Öleceğiz ve özgür olacağız.
Beraber intihar etme kararı aldıktan sonra, son bir kez birlikte olmak için yürürlerken Ferdinand bir sigara yakar ve Christine' e "Düşünelim, evet, bugün her şeye bir son vermeye karar vermiştik, gazete dili Almancasıyla çok güzel söylendiği gibi "yaşamdan kaçmak" istiyorduk. Bu doğru değil. Biz yaşamdan kaçmak istemedik, sen de istemedin, ben de istemedim. Biz yalnızca mahvolan yaşamımıza veda etmek istiyorduk ve başka bir çıkış yolu da yoktu zaten. Yaşamdan değil, sefaletten, bu aptal, iğrenç, dayanılmaz ve bir türlü peşimizi bırakmayan sefaletten kurtulmak istiyorduk. Yalnızca bunu istiyorduk ve tabancanın da bunun için son çare, tek çıkış yolu olduğuna inanıyorduk. 
Fakat bu yanlış bir değerlendirmeydi. Şimdi ikimiz de biliyoruz ki başka bir çıkış yolu daha var; bu sondan bir önceki çıkış yolu. Sorun bu yolu yürüme cesaretimiz var mı, eğer varsa nasıl?  Ferdinand' ın önerisi ve bu öneriyi Christine' in kabul etmesiyle ortak plan ortaya çıkar: Christine' in çalıştığı postahaneyi soymak ve ülke dışına kaçmak. Sefaletten ve yoksulluktan öylesine usanmışlardır ki gerçekleştirmek istedikleri soygunu, devlete yapmayı kendilerince "hak" görürler. Sonuç mu? Sizin hayalgücünüze bırakılmış...

 Vee, romandan seçtiğim alıntıları paylaşmak istiyorum sizlerle:

-"Kendilerini güçlü hissedenler, çevrelerinde olup bitenlerin pek farkına varamaz: Bütün mutlu insanlar aslında kötü psikologlardır. Sadece tedirginlik duyanlar, akıllarından geçirdiklerini en acımasız biçimde gerçekleştirir; korku dürtüsü, onların akıl sınırlarını aşmalarına yardımcı olur."

-"Her madde kendi içinde belli bir karşı koyma gücüne sahiptir, bunun aşılmasına izin vermez, suyun bir kaynama, madenlerin bir erime noktası vardır, aynı şekilde insan ruhunun öğeleri de bu değişmez doğa yasasından kurtulamaz. Bazen insanın duyduğu sevinç öyle bir noktaya ulaşır ki buna eklenen hiçbir şey hissedilmez ve bu durum acı çekmek, çaresizlik, umudunu yitirmek, bir şeyden tiksinmek ve korku duymak için de geçerlidir. İnsanın içi son sınırına kadar doldu mu, yaşanılan olaylarla ilgili tek bir damla daha koymak olası değildir."

-"Hiçbir şey insanı,ulaşamadığı bir şey karşısında düştüğü çaresizlik kadar öfkelendirmez, bunun nedeninin insanlar olduğunu bilir, ancak boğazına sarılacağı birini bulamaz."

-"İnsanı hayvandan ayıran tek üstünlüğün, insanın, günü dolduğunda zorunlu olarak ölmesi değil de istediği anda ölebileceğidir. Bu belki de insanın yaşamı boyunca sahip olduğu tek özgürlüğü, hayatına dilediği zaman son verebilme özgürlüğüdür."

-"Bir şeyi düşünmek olayın kendisinden her zaman daha korkunçtur; gerçekleşmemiş bir olay gerçekleşen bir olaydan daha çok heyecanlandırır insanı."

-"Güvenmek, birine güven duymak her zaman tehlikelidir, çünkü bir yabancıya açtığın sır, seni ona yaklaştırır. Kendinden bir şeyler vermiş olursun ona."

Ferdinand ve Christine, yaşamlarını değiştirmek, üst ve zengin sınıfa mensup insanların yaşadığı gibi insanca yaşamak için  kuvvetlice esen değişim rüzgarının kendilerini savurmasına izin vermişler ama sosyal statülerinin ve mevcut ekonomik koşulların bu değişim isteklerinin önünde  duvar örmesini engelleyememişlerdir, ne yazık ki. Hayat böyle işte. Değişmek istersiniz ama değişemezsiniz, değişime ayak uydurmak istersiniz ama koşullar buna izin vermez...





13 Ocak 2015 Salı




SAN MARCO' NUN ATLARI

Görsel: Egle Diorella Mattioda (I like Venice)

San Marco Bazilikası, Venedik' te bulunmaktadır ve San Marco' nun Atları da en az bazilika kadar ünlüdür. Atların, yüzyıllar süren uzun yolculuğunun öyküsünü okumaya ne dersiniz?

Mimari açıdan bazilika kelimesi, Avrupa veya Batı' da inşa edilen Doğu veya Bizans tarzı kilise anlamına geliyor. Konstantinopolis' teki Havariyyun Kilisesi' nin bir taklidi olan San Marco' nun doğulu bir tarzı vardır.

San Marco Bazilikası' nın atları ki, bunlar dört bakır attır. Atlar, dördüncü yüzyılda Sakız Adası' nda ismi bilinmeyen bir Yunan heykeltraş tarafından yapılmış ve II. Theodosius onları Konstantinopolis' deki Hipodrom' da sergilenmesi için gönderene kadar orada kalmıştı. Sonra, IV. Haçlı Seferi sırasında Venedikli güçler Konstantinopolis' i yağmalayınca baştaki Düka dört kıymetli heykelin gemiyle Venedik' e geri götürülmesini emretmişti; büyüklükleri ve ağırlıkları yüzünden bu neredeyse imkansız bir yolculuktu. Atlar, 1254 yılında Venedik' e varmış ve San Marco Katedrali' nin ön cephesine yerleştirilmişti.

Beş yüzyıldan uzun bir süre sonra 1797' de Napolyon, Venedik' i fethetmiş ve atları kendisi için almıştı. Atlar Paris' e götürülüp Zafer Takı' nın tepesine yerleştirilmişti. Sonunda, 1815' te Napolyon, Waterloo' da yenilip sürgüne gönderilince atlar Zafer Takı' nın tepesinden vinçle indirilip Venedik' e mavnayla geri gönderilmiş ve San Marco Bazilikası' nın ön balkonuna geri yerleştirilmişti.

Atların boyunlarındaki dekoratif yakalar, atların boyunlarına, Konstantinopolis' ten Venedik' e yapacakları gemi yolculuğu sırasında zedelenmesin diye kesilen başların eklem yerlerini gizlemek için 1204 yılında Venedikliler tarafından eklenmişti.

Kaynak: Dan Brown - Cehennem



8 Ocak 2015 Perşembe




SAİT FAİK' İN ÜTOPYASI
Son Kuşlar Adayı Terk Ederken

"Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu" der Sait Faik, "Lüzumsuz Adam" da... Kimdir ki bu sokakları dolduran adamlar? Hem sevişmeyecek olduktan sonra, neden böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlardır?

Aklı ermez ustanın...Olgunluk dönemindedir artık...

Öykülerinde anlattığı o güzelim sıradan insanların kendi yüreğinde yarattığı merhamet duygusunun yerini, kasvetli bir yılgınlık almıştır. Aslında insanoğlu kalleş, budala, hırsız, yalancıdır. 

Şehir, sabahtan akşama insanların birbirlerine nasıl kazık atacaklarını hesapladığı, yozlaşmış bir para tapınağıdır. Çare, doğada, adadadır.

Bütün ütopyalar gibi, Sait Faik' in hayalini kurduğu ülke de bir adadır. Orada doğa bakir, insanlar yalın ve yalansızdır. Balıkçı teknelerinde, yıkık dökük teknelerde yoksul yaşarlar. Kimin Türk, kimin Rum ya da Ermeni olduğunu umursamazlar. Para için dostluklarını satmazlar. Bir topal martının yasını tutarlar.

Anakaranın alternatifidir ada... Araya giren denizin kuşatması ve koruması altındadır. kirlenmiş şehre inat, tertemiz ve aydınlıktır. Ama son döneminde adadaki sığınağı da çöker Sait Faik' in...

Sanki deniz, anakaranın kirini, pasını ada sahillerine taşımış, adalıları da hırsla, açgözlülükle, bencillikle tanıştırmıştır.
"Son kuşlar" da adayı terk etmiştir.
İşte o zaman, "Haritada Bir Nokta" öyküsünü kaleme alır.
Hayal kırıklığını anlatır.
Öyküdeki adam, büyük şehirde yorulmuş, kirlenmiş, sevmiş sevilmemiştir. Sonra bir motorla adaya sığınmış, orada parasını alın teriyle kazanan namuslu insanlar arasında sessiz, sakin bir hayat hayali kurmuştur.

"Kağıtsız, kalemsiz balığa çıkacaktım, yazmayacaktım" dedirtir kahramanına...
Lakin bir sabah, balıktan dönmüş bir kayığı temizleyen 8 kişi görür. 7' si adalı, 1' i yabancıdır.Balığı pay ederken yabancıya vermezler. O elini uzatacak olduğunda da, "Dur bakalım, dağdan gelip bağdakini kovmayalım" derler.

Çevredekiler itiraz edecek gibi olursa da yabancı, "Zararı yok, vermesinler istemez" der ve boynunu büküp vapura doğru yürür. Şöyle yazar Sait Faik:

"Söz vermiştim kendime, yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında  sakin, ölümü bekleyecektim. Yapamadım. Koştum tütüncüye, kağıt kalem aldım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum, öptüm. Yazmasam deli olacaktım."

Sait Faik' in ütopya adası da teslim alınmıştı.
Bu öyküyü yazdıktan iki yıl sonra öldü. *

Şimdiki durumu bilmiyorum ama eskiden liselerde, Tarih ve Edebiyat derslerinde, Thomas More' un 1516 yılında yayımladığı ve hayalindeki ideal toplumu anlattığı kitabı "Ütopya" anlatılırdı, okutulurdu. Ben, bu "düşülke" yi çok sevmiştim; gerçekleşmesi olanaksız hayal bile olsa... Peki kimdi bu Thomas More?
Thomas More, İngiliz Kraliyet Şansölyesi unvanına sahip "hümanist" bir diplomattı. Hristiyanlık dünyasını altüst eden "Kraliçe" yi  boşamasına karşı çıktığı için VIII. Henry' nin emriyle 1535 yılında kafası kesilerek idam edildi. Neden bu bilgiyi verdim? Çünkü, bizim de bir ütopya yazarımız var; bu pek bilinmese de:Sait Faik Abasıyanık. Ve Sait Faik' in ütopya' sını gerçekleştirmek zor da değil... Bunu gerçekleştirmek için insanların sadece, yalandan dolandan, bencillikten ve açgözlü olmaktan uzak durmaları yeterli olacaktır. Tabii, hırslarına yenik düşmezlerse... Çok mu hayalperestim dersiniz? Öyle bile olsa, hiç olmazsa bir "ütopya" m var, Sait Faik Abasıyanık'ınkine  benzer...



Can DÜNDAR - BİZ Kültür Yolcuları, Türkiye' nin yaşayan, Solan Renklerinin Peşinde (DenizKültür Yayınları)




6 Ocak 2015 Salı




BİR KEMİK AYNI YERDEN İKİ DEFA KIRILMAZ...



Unutma!

Bir gün kaldığın yerden başlayacaksın

Biri seni bulacak...

Önce korkacaksın eski acılara yakalanmaktan

Biraz ürkeceksin!

Ne kadar dirensen de nafile...

İnsansın sonuçta seveceksin..

Eski acılara bakıp da küsme sevdalara,,,

Gavura kızıp da oruç bozulmaz!

Sök at kafandan acabaları.!

Bir kemik aynı yerden iki defa kırılmaz...

Artık kararmaz gecelerin..

Bir daha yaşlar akmaz gözünden..

Sabahların gecikmez. Kim bilir

ağladığın günlere gülersin

Unutma!

Bir defa öldün ya zamanında?

Bir daha ölmezsin...

Can YÜCEL







3 Ocak 2015 Cumartesi




DEVLET  NEDİR?


Geçmişte siyaset felsefesi, devletin ne olduğu, kaynağının, amacının, yapısının ne olduğu gibi sorunlarla uğraşmıştır. Günümüz siyaset felsefesi ise özgürlük, eşitlik idelerinin ışığında sivil toplum-devlet ilişkisinin ne olması gerektiği sorunuyla karşı karşıyadır. Siyaset felsefesi, günümüzde, sivil toplum-devlet ilişkisi içinde ortaya çıkan siyaset olgusunu ele alır. Bu çerçevede siyasi iktidarın kaynağı, doğası, gücü, birey-devlet ilişkisi, demokrasi gibi temel sorunlar siyaset felsefesinin konusunu oluşturur.

Siyaset felsefesi tarihinde, kimi filozoflar devleti doğal bir kurum sayarken, kimileri suni (yapay) bir kurum olarak görmüştür. Tüm bunlar toplum için bir düzen arayışı ve gerekliliğinden kaynaklanmış, ortak bir paydada birleşerek "devlet" kurumunu ortaya çıkarmıştır. Ancak düzen anlayışları bakımından, farklı görüşler vardır:
-Devlet doğa düzeninin bir devamıdır. 
-Devlet insanlar tarafından oluşturulan yapma bir varlıktır.


Devlet Doğa düzeninin bir devamıdır görüşünün başlıca temsilcileri Platon ve Aristoteles' tir.
Platon' a göre, insanlara devleti kurduran doğal bir neden vardır. Bu doğal neden, hiç bir insanın kendi kendine yetmemesi ve ihtiyaçlarını karşılamak için  diğer insanların yardımlarına gereksinim duymasıdır. Platon' a göre devletin görevi, insanların yaşayışlarını, onlara mutluluk sağlayacak şekilde düzenlemektir.

Aristoteles' e göre ise, insan, her şeyden önce toplumsal bir varlıktır. İnsanlar için erdem gereklidir. Devletin görevi, yurttaşlarını ahlakça olgunlaştırmaktır. Yani, bir hükümet şekli, toplumun ahlakça olgunlaşmasını amaçlıyorsa doğrudur.

Devlet insanlar tarafından oluşturulan yapma bir varlıktır görüşünün temsilcileri ise T.Hobbes ve J.J.Rousseau' dur.
Hobbes' e göre " devlet, yapma bir cisimdir. Çünkü insanlar önceleri devlet içinde yaşamıyorlardı. Doğada asıl gerçek olan tek tek cisimlerin biraraya gelerek başka cisimleri oluşturması gibi, devlet de , bireylerin biraraya  gelerek oluşturdukları kurumların toplamıdır.

Hobbes' e göre devlet, yapma bir varlıktır ama zorunludur. Çünkü doğa durumu yani herkesin herkesle savaşının yarattığı durum, insanın varlığını sürdürme isteğine aykırıdır, dolayısıyla tehlikelidir. Bunun için insanlar, herkesin güvenliğini sağlayacak bir düzen aramışlardır. Doğa nimetlerinden yararlanırken zora başvurmaktan vazgeçmek üzere birbirlerine söz vermiş, zora başvurma yetkisini ve gücü, boyun eğecekleri bir yetkiye devretmek için aralarında anlaşmışlardır. İşte bu sözleşmeyle devlet kurulmuş "doğa durumundan" "yurttaşlık durumuna" geçilmiş olur. Böylece bireylerin birbirlerine aykırı olan birçok istencinin yerini tek bir istenç almış olur."

J.J.Rousseau' ya göre "insanlar, doğa durumundayken tam eşitlik içinde mutlu yaşıyorlardı. Ama doğa durumu, tarımın başlaması ve ona bağlı olarak mülkiyet kavramının ortaya çıkması ile sona ermiştir. Doğal eşitliğin ortadan kalkması, insanları sözleşme yoluyla biraraya gelmeye zorlamıştır. İşte devlet bu toplumsal sözleşmenin ürünüdür.

Rousseau' ya göre devletin ödevi, kültür alanında doğa yasalarını gerçekleştirmektir. İnsan özgür doğar ama kendini birtakım zincirlerle bağlanmış bulur. Devlet, herkesin eşitliğine dayanan, herkesin doğal haklarının korunduğu bir düzen kurmalıdır. Bu da ancak insanın kendisinin onayladığı özgür istenciyle bağlandığı bir devlet biçimi ile gerçekleşir. Çünkü devleti işletip varlığını sürdürecek olan genel istençtir, yani halkın istencidir."

Bu görüşlerin dışında, ideal düzen arayışları konusunda iki ayrı düşünceden söz edilebilir. Birincisi, insanın doğal yapısından yola çıkarak ideal bir düzenin olamayacağını savunur. İkincisi ise, eşitlik, özgürlük, adalet gibi fikirlerden yola çıkarak ideal bir düzenin olabileceğini ileri sürer. (Bu, ayrı bir yazı konusu olabilecek kadar geniş bir konudur.)

Tarihe baktığımızda, ülkelerini mutlak monarşiyle yönetenler, kendilerini devlet sayma yanılgısına düşmüşlerdir. Bu yanılgıları, halkın hoşnutsuzluğunu, açlığını, çıplaklığını, yaşamda kalabilmek için verdiği mücadeleyi görmelerini engellemiştir. Buna en güzel örnek;"Le Roi Soleil" (Güneş Kral) lakabıyla meşhur, Fransa Kralı XIV. Louis' tir. "L' Etat, c' est moi" (Devlet benim) diyen, "yönetenin dini neyse, memleketin dini de odur" diyerek vatandaşlarını din değiştirmeye zorlayan, bir kraldı XIV. Louis. Ölümünden (1715), yetmiş dört  yıl sonra olanlar ise  malumunuz. (1789 Fransız İhtilali.)

Günümüz demokrasileri, mükemmel olmasalar da, seçim yoluyla halkın yönetime katılımını sağlamaktadır.Ama yine de devleti yönetenlerin:


"İnsanı yaşat ki devlet yaşasın," diyen Şeyh Edebali' ye,


"Karşıt düşünceye yer vermeyen devlet; düşünceye, dolayısıyla insana değer vermiyor 

demektir," diyen Joseph Roux' ye,

"Bir devlet; yaşayan ve kendine karşı çıkanı ne kadar koruyabilirse, o kadar güçlüdür," diyen Paul Valery' ye, kulak vermeleri gerekir diye düşünüyorum. Platon' un dediği gibi: "Halkını tüketen devletlerin kendileri de tükenir." 





Not: Siyah punto ile yazılan tırnak içindeki satırlar, ders notlarımdan alıntıdır. 





28 Aralık 2014 Pazar




DOĞUM  KONTROLÜ  ÜZERİNE  BİR  KARŞILAŞTIRMA
(TAHRAN' DA BALAYI)


Güncel bir konumuz var artık: "Her kadın, en az üç çocuk doğurmalı." Ha, üçten fazla doğurursa daha da iyi. Bu görüş, avcı-toplayıcı topluluklarda ve tarım imparatorluklarında geçerliydi. Çünkü, avcı-toplayıcı topluluklarda avlanmak için, topraklarını genişletmek isteyen imparatorluklarda da savaşmak için insan sayısının fazla olması gerekiyordu; kalabalık bir ordu, güçlü bir ordu demekti. O dönemin koşulları düşünüldüğünde bu mantıklı gelebilir. Çünkü, savaşlar ve salgın hastalıklarla milyonlarca kişi ölüyordu. Hayatı sürdürebilmek için toprakta çalışacak, sanayi devriminden sonra da fabrikalarda çalıştırılacak iş gücüne ihtiyaç vardı. Dolayısıyla, çok çocukluluk o dönemler için kabul edilebilir bir durumdu. Ancak, değişen ve gelişen dünyamızda, hoyratça kullanılan kaynakların kıt olması ve mevcut nüfusa dahi yetmemesi, hala açlıktan insanların ölüyor olması, devletleri bazı önlemler almaya yöneltmiştir. Bu önlemlerin başında da , nüfus artışını kontrol altında tutabilecek nüfus planlamasının yapılabilmesi için "doğum kontrolü" gelmektedir. Bir ülkede nüfusun fazla olması, o ülkenin güçlü olduğu anlamına gelmez. Eğer, tersini düşünüyorsanız, tabii ki, doğurganlığı teşvik edip, çok çocukluluğu övgü nedeni sayabilirsiniz. Ama bu tesbit, ne kadar gerçekçi olur? 

Aslında konuyla ilgili yazma nedenim, konunun güncelliğinden çok okuduğum kitap oldu. Kitabın adı; "Tahran' da Balayı". Yazarı, uzun yıllar Time Dergisinin Ortadoğu muhabirliğini yapan, İran asıllı Amerikalı  gazeteci- yazar olan Azadeh Moaveni. Kitabın adı sizi yanıltmasın; bu bir aşk romanı değil. Kendi ülkesinde bir kadın gazeteci olarak, zor koşullar altında görev yapan ve yaşadıklarını kaleme alarak kitaplaştıran Moavani, kadim Pers geleneklerini, İslami kuralların, mollalar lehine nasıl işletildiğini ve bugünkü İran' ın sosyo-kültürel ve siyasi  yapısını olabildiğince objektif yansıtmış satırlarında. Ve Azadeh Moaveni' nin, aşık olup evlenmek istediği İranlı genç Araş' la evlilik öncesi yapmak zorunda olduğu resmi işlemleri yazdığı sayfaları okurken oldukça şaşırdım. Orası gerçekten Şeriat kurallarına göre yönetilen İran İslam Cumhuriyeti miydi? Okuyunca şaşırıp şaşırmayacağınızı bilemiyorum ama Moavini' nin satırlarını aynen aktarıyorum:

"Ertesi sabah evlilik sağlığı bürosuna gittik; Akdeniz hemofilisi (bazı İranlıları etkileyen bir kan bozukluğu) taşımadığımızı veya uyuşturucu kullanıcısı olmadığımızı kanıtlayacak testleri yaptırmaya hazırdık. Duvarları donatan uyuşturucu aleyhtarı afişler, ülkedeki eroin problemini  (BM Dünya Uyuşturucu Raporuna göre dünya ülkeleri arasındaki en büyüğünü) çözmek için hükümetin giderek artan çabasının bir parçasıydı.
.............................

Testlerimizi tamamladıktan sonra, zorunlu evlilik öncesi dersi için beklememiz söylendi. Bu tabir, çiftlerin danışmanlık hizmeti alacağı - iletişim becerileri ya da aşk kaybolduğu zaman neler yapılması gerektiği üzerine eğitim göreceği- bir süreci akla getiriyordu. Ama bunun neden çiftlerin cinsiyetlerine göre ayrılmasını gerektirdiğini bir türlü anlayamıyordum. Gidip yerime yerleştiğim kadınlar sınıfında eğitmenimiz kadın üreme sisteminin anatomisini açıklamaya başladı: Beşinci sınıftayken kıkırdayıp durduğum haftalık cinsel eğitim dersinden pek farklı değildi. Kadın havada mavi bir prezervatif sallayarak müstakbel gelinlerin başvurabileceği çeşitli doğum kontrol yöntemlerinden bahsetti. Bir çekmeceden bir yığın doğum kontrol hapı çıkardı. Sonra da " acil doğum hapları" diye nitelediği bir şerit minik hapı havaya kaldırarak "Bunlara özellikle dikkat edin," dedi. Korunmasız cinsel ilişki sonrası hamileliği önlemek için kullanılan ve kimi zaman "ertesi günü hapı" da denen acil doğum kontrol haplarından söz ettiğini anlamıştım. Çarşaf giymiş kadınla deniz temalı bir başörtüsü takmış olan ince bir kadın da not alıyordu. "İran İslam Cumhuriyeti' nin hayli tartışmalı olan en yeni doğum kontrol yöntemlerinin kullanımını teşvik etmesi ne kadar etkileyici," diye düşündüm. 

Tüm muhafazakarlığına rağmen devlet olağanüstü bir aile planlama programı yürütüyordu. Devrimin ilk günlerinde Ayetullah Humeyni Irak' a karşı savaşacak asker sayısını artırmak amacıyla İranlıları çocuk sahibi olmaya teşvik etmiş olsa da, 1990' ların başlarında rejim, savaş sonrasındaki yeniden yapılanma sürecinin bir parçası olarak bu politikayı tersine çevirmişti. Doğum kontrol haplarını reçetesiz olarak, çubuk şeker fiyatına satın alabiliyordunuz ve birden fazla İranlı-Amerikalı arkadaşım yıllık ihtiyaçlarını bana New York veya Kaliforniya' ya yollatıyordu.

Eğitmenimiz doğum kontrol dersini tamamlarken bir uyarıda bulundu: "Çabuk hamile kalmamanız çok önemli. En az iki ya da üç yıl bekleyip,evliliğinizin nasıl gittiğini görmelisiniz. Çocuğunuz olmadığı sürece, birkaç yıl sonra kolaylıkla boşanabilir ve gelecek beklentileriniz etkilenmemiş bir şekilde topluma yeniden girebilirsiniz. Boşanmış, bekar bir anne olarak durum böyle olmayacaktır."

Söyledikleri sert, ama doğruydu. Çoğu bekar anne İran' da çok büyük zorluklarla karşı karşıya kalıyordu. Makul fiyatlı kreşlerin yokluğundan tek ve yetersiz bir maaşla yaşamanın imkansızlığına kadar uzanan bu zorluklar, çoğu kadının hukuken serbest kalmayı istemek yerine kötü evlilikleri devam ettirmesine neden olacak kadar sarptı. Ne var ki bir çocuğun mesuliyetini taşımayan boşanmış bir kadın için durum çok daha iyiydi. Boşanmış olmanın ahlaki lekesi geri planda kalmaya başlar başlamaz -standartlarını bir miktar düşürdüğü takdirde- kolaylıkla evlenebilirdi.
..........................."

Bir İslam Cumhuriyetin' de bırakın, kadının doğuracağı çocuk sayısını belirlemeyi, devlet eliyle "doğum kontrol" uygulamaları yapılıyorken, Laik, Demokratik güzel ülkemde , gündem değiştirmek için kadın üzerinden yapılan her türlü polemiğe, özellikle doğurganlık üzerine yapılanlara dayanamıyorum...




22 Aralık 2014 Pazartesi




STEFAN ZWEIG: BİR HÜMANİSTİN SANATÇI OLARAK PORTRESİ






Bir gün, okuduğum bir kitapta, güzel bir alıntıyla karşılaştım. Alıntı, Stefan Zweig' e aitti. Zweig' le tanışmam, bu alıntı sayesinde oldu ve sonra, onu daha yakından tanımak için kitaplarını alıp okumaya başladım. Okudukça, Zweig vazgeçilmez yazarlarımdan biri oldu.Rahatlıkla söyleyebilirim ki, II. Dünya Savaşı' nın tarihsel sürecini anlamak, Zweig' i okumakla mümkündür. Bu, size abartılı bir iddiaymış gibi gelebilir, ancak Laurent Seksık' ın yazdığı Can Yayınlarından çıkan kitabı "Stefan Zweig' in Son Günleri" ni (İnsanın yüreğini burkan bir öykü. Gerçek olduğunu bilerek okumak, bir dönemin, bir dünyanın yok oluşuna tanık olmak daha da hüzünlü...) okuduysanız eğer, abartmadığımı göreceksiniz. Şimdi, Stefan Zweig' ın yaşam öyküsünü okumaya ne dersiniz?

Stefan Zweig, varlıklı bir yahudi ailenin çocuğu olarak 1881 yılında Viyana' da dünyaya geldi. Yetişme çağında, ailesinin toplum içindeki saygınlığını yükseltecek ciddi bir eğitim alması sağlandı. Felsefe doktorası yaptı; edebiyat, psikiyatri ve müzikle ilgilendi. Akademik eğitimin yanı sıra, Viyana' nın zengin, kozmopolit kültüründen alabildiğine beslendi.

I. Dünya Savaşı başladığında, Zweig silah taşımayı reddetti ve vatani görevini, Savunma Bakanlığı' nın arşivinde hizmet vererek yerine getirdi. Barış yanlısı bir politik tutumu benimseyerek Avusturya' yı terk etti ve savaşın sonuna dek İsviçre' de kaldı. 

İlk dünya savaşını izleyen 1920' li yıllar, Stefan Zweig' ın yazarlık kariyerindeki en verimli dönemidir.Bu dönemde yazdığı uzun ve kısa öyküler ile usta bir yazar olduğunu kanıtlamıştır. Korku (1920), Amok (1922), Bir Kalbin Ölümü (1927), Karışık Duygular (1927), Bir Kadının 24 Saati (1927), Sahaf Mendel (1929) gibi çoğu uzun öykü (novella) türündeki anlatıları bugün 20. yüzyılın klasikleri arasında sayılıyor. 

Zweig, biyografi türünde de çok sayıda eser üretmiş; tarih, felsefe ve edebiyat alanındaki araştırmalarını renkli ve şiirsel üslubuyla bezeyerek pek çok ünlü şahsiyetin hayatını kalemiyle canlandırmıştır. Deneme tarzında yazdığı Yıldızın Parladığı Tarihsel Anlar (1927) başlıklı kitabında, tarihe mal olmuş on iki kişinin hayatlarından kısa kesitleri minyatür gibi işlemiştir.

1933' te Nazilerin ateşe attığı kitaplar arasında Stefan Zweig' in yazdıkları da bulunuyordu. Zweig 1934 yılında Avusturya' yı bir kez daha terk etmek zorunda kaldı ve İngiltere' ye yerleşti.Hitler ordularının Fransa' yı işgalinden sonra Atlantik' i geçerek ABD' ye, oradan da Güney Amerika' ya gitti. Son büyük eserlerinden Merhamet (1939) ile ölümünden sonra yayınlanan Satranç Ustası (1942), Zweig' in ikinci eşi Lotte ile birlikte oradan oraya sürüklendiği bu ümitsiz yılların ürünüdür.

Lotte ve Stefan Zweig, 1940 yılının Ağustos' unda Brezilya' nın Rio de Janerio kenti yakınlarına yerleşmeye karar verdiler. Burada tamamladığı ve Avrupa' nın savaş öncesi kültürel hayatını, özellikle de Viyana' yı anlattığı otobiyografik metin Dünün Dünyası (1942), Zweig' in en son yapıtı oldu. 22 Şubat 1942' de Lotte ile veda notlarını yazdılar; çok miktarda ilaç alarak son uykularına daldılar. Uzun yıllar sonra başka bir yazar (Clive James) Zweig' ın, "hümanizmin tecessüm etmiş hali, canlı bir örneği" olduğunu söyleyecekti. Yazık ki temsil ettiği hümanist değerler ölürken dünyada savaş cinneti, faşizm ve hoşgörüsüzlük hala sürüyordu. (Stefan Zweig, Yakan Sır-Alacakaranlık Öyküsü, Ali Avni Öneş çevirisiyle- Yordam Kitap)

Ve işte, Stefan Zweig' den seçtiklerim:

Sabırsız Yürek' ten:

"Bir şeyi saklayan ya da saklamak zorunda kalan kişinin gözlerinin doğal, özgür ve samimi bakması olanaksızdır."

"Yaşamımda ilk kez, yeryüzündeki en büyük kötülüklerin kaynağının vahşet ve kötü niyet değil, kişilerin yenemedikleri zayıflıkları olduğunu anlıyordum."

"Nasıl ki bitkiler seranın sıcak ve tropik ortamında hızla gelişirse, kuruntular da karanlıkta aynı gelişimi gösterirler."

"Mutsuzluk insanı kırılgan, sürekli ızdırap ise dar kafalı yapar..."

"Acımak iki yanı keskin bıçak gibidir, kullanmayı bilmeyen, elini özellikle kalbini ondan uzak tutmalıdır. Tıpkı morfin gibi acıma duygusu da hasta için başlangıçta bir nimet, bir ilaç, bir devadır ama dozunu ayarlamayı ve azaltmayı bilmediğimiz zaman öldürücü bir zehir olabilir."

Satranç' tan:

"Sabit fikirli, kafasını tek bir düşünceye takmış her türlü insan, yaşamım boyunca dikkatimi çekmiştir, çünkü bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sonsuza o kadar yakın olur;işte böyle görünüşte dünyadan kopuk yaşayanlar, özel yapıları içinde karınca gibi, dünyanın tuhaf ve eşi benzeri olmayan bir maketini kurarlar."

" Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler. Çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz."


Bilinmeyen Bir Kadının Mektubundan:

"...Ve insanların arasında yalnız olmaktan daha korkunç bir şey yoktur."


Stefan Zweig' ın fotoğrafı, tr.wikipedia.org' dan alınmıştır.





17 Aralık 2014 Çarşamba





ANKARA' DA  İLK OPERA  TEMSİLİ



Türkiye' nin ilk "savaşa girme tehlikesi" ni atlattığı 1940 Haziran' ı, Ankara' nın  kültür ve sanat hayatına, artık haftalarca günün konusu olacak bir yenilik getirdi: Devlet Konservatuvarı öğrencilerinin ilk opera temsilini.

Devlet Konservatuvarı, eski "Musiki Muallim Mektebi" nin yerine 1936 yılında kurulmuştu. Klasik Batı müziğine ve klasik tiyatro disiplinine dayalı bir eğitim programıyla müzik ve tiyatro insanı yetiştirecekti.

Batı' daki örneklerine uygun bir opera sahnesi oluşturmak, operayı yurt dışında görüp seven Atatürk' ün amaçlarından biriydi. 1930' ların başlarında bazı Türk yazar ve bestecilerine eski Türk tarihine dayalı operalar ısmarlamıştı. Ama istediği sonucu alamamıştı. Bunu Hindemith gibi ünlü müzik adamlarının katkısıyla kurulan yeni konservatuvardan bekliyordu.

Atatürk' ün bu isteği, ölümünden iki yıl sonra 21 Haziran 1940 gecesi gerçekleşti. Devlet Konservatuvarı'nın  Carl Ebert yönetimindeki öğrencileri, ilk opera temsillerini Ankara Halkevi sahnesinde, Cumhurbaşkanı İnönü' nün huzurunda verdiler. İnönü' yle birlikte tüm devlet erkanı ve kordiplomatik oradaydı. Gerçi bu ilk temsil için seçilen ve provaları aylardan beri devam eden eserin -Puccini' nin Madama Butterfly' ının- sadece ikinci perdesi hazırlanabilmişti. Birinci ve üçüncü perdenin çalışmaları devam ediyordu. Ama onun yanında, Mozart' ın tek perdelik Bastien ve Bastienne operası da sahneleniyordu.

Bu ilk temsil "olay" oldu. Radyo, gazeteler, dergiler sonucun ne kadar başarılı olduğunu uzun uzun anlattılar. Ve opera birden Ankara' da herkesin gidip görmek istediği, bazılarının çocuklarını da götürmek istediği en önemli etkinlik haline geldi. Fakat bu kolay değildi. Hem temsillerin sayısı azdı, hem de bilet bulmak kolay olmuyordu. 

O olanağı bulanların çoğu için bu yeni bir keşif gibiydi. Aralarında operayı yurtdışında görenler de vardı. Fakat sayıları pek azdı. Büyük çoğunluk sahnedeki bu "şarkıyla konuşma" işiyle ilk defa karşılaşıyordu.

İlk temsilde zevkine varamasalar bile, hallerinden memnundular. Çünkü o sıralarda Ankara' daki ev ziyaretleriyle otobüs durağı veya işyeri sohbetlerinin başlıca konusu oydu. Artık o sohbetlere "operayı görmüş" olarak katılacaklardı.

Benim (Altan Öymen) operaya ilk götürülüşüm daha sonraları oldu. Gene Butterfly oynanıyordu.Fakat artık üç perdesinin üçü de sahneye konulmuştu. Benim aklım, müzikten çok konuya takıldı. Babam, hem yurtdışında opera görmüş nadir kişilerden biri olarak, hem de herhalde "libretto" yu veya özetini okumuş olarak durumu anlattı:

Amerikalı deniz subayı (Süleyman Güler), bir Japon genç kızla (Mesude Çağlayan' la) birlikte oluyor, "Japon nikahı" yla evleniyor, sonra onu bırakıp Amerika' ya gidiyor. Japon kızın bir çocuğu oluyor. Kocasını umutla bekliyor. Ama anlaşılıyor ki, kocası Amerika' dayken başkasıyla evlenmiş. Onun üzerine Japon kız, çocuğunun gözlerini bağlayıp Japon usulü intihar ediyor. Daha sonra eşi geliyor ama, artık çok geç.

Hikaye bu kadar acıklı olunca konunun müziği bastırması doğaldı. Sadece benim gibi, aileleriyle gelen çocukların değil, büyüklerin de dikkati, sahnedeki intiharla sonuçlanan hareketlerdeydi. Hafif hafif ağlamak, "vah vah" diye sesler çıkarmak, Amerikalı subayın vefasızlığını fısıldamak da, herkesin katıldığı seyirci tepkileri arasındaydı.

Operanın müziğini dinleyip sevmeyi, zamanla, seyredişlerim arttıkça öğrendim. Bu galiba, operayla ilk karşılaşan Ankaralıların çoğu için böyleydi. Ama o süreç başlayınca artık arkası geliyordu. Opera sevgisi giderek gelişiyordu.

Radyo o gelişmeyi teşvik ediyordu. Müzik programlarında operalardan aryalar ve koro parçaları yayınlanıyordu. Bunlar belleklere yerleşiyordu.

Ama opera temsilini canlı olarak seyretmek, uzun süre, sadece Ankaralılara özgü bir olanak halinde kaldı. İstanbul' da, Şehir Tiyatrosu' nun bazı operet denemeleri dışında, düzenli bir opera çalışması yoktu.

İstanbul' da o zamanki Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası gibi bir orkestra da yoktu. Batılı konsoloslukların veya kurumların desteklediği bazı amatör gruplar oluşmuştu., bazen küçük çapta konserler veriyorlardı ama, yapabildikleri de, toplayabildikleri ilgi de çok sınırlıydı. 

Özetle, İstanbullular, Klasik Batı müziği etkinlikleri açısından, biz Ankaralılardan hayli gerideydi. Bununla övünebilirdik. (Bir Dönem - Bir Çocuk, Altan Öymen, Anı)

En sevdiğim opera olan, Madam Butterfly' ı defalarca izlemiş biri olarak, nereden nereye diyesim geliyor; opera ve balenin bugünkü durumunu düşündüğümde...

Batı' daki örneklerine uygun bir opera sahnesi oluşturmayı amaçlayan, ancak bu amaca ulaşıldığını göremeden vefat eden Atatürk' ün sanat ve sanatçıya verdiği değeri gösteren sözüyle yazımı sonlandırmak istiyorum:

"Bir millet sanattan ve sanatkardan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur."   






8 Aralık 2014 Pazartesi




KIRIM  SAVAŞI' NIN KÜLTÜR TARİHİNE BIRAKTIĞI  İKİ  İZ


1853-1856 yılları arasında Osmanlı' nın  Ruslarla yaptığı Kırım Savaşı, kültür tarihine iki iz bırakır. Bu izlerden ilki, Florence Nightingale' dir. Dünyaca tanınan İngiliz hemşire, savaş sırasında İstanbul' a gelir ve yaralı askerlerin tedavisini üstlenir. 1854 yılında Üsküdar' daki Selimiye kışlası' nda görev yapan Nightingale, savaşın zor koşullarında, gece gündüz demeden yaralılara baktığı için askerler tarafından "TheLady with the Lamp" yani "Lambalı Kadın" olarak anılır.

Yine Kırım Savaşı sırasında yaşanan ilginç olaylardan biri de, Osmanlı' ya destek vermek üzere İstanbul' a gelen İskoç Askeri Birliği' dir. İskoç askerlerin sokakta icra ettiği müzik, halk tarafından da beğeniyle karşılanır. İskoçların çaldığı bir melodi ise, üzerine yazılan Türkçe sözlerle bir İstanbul türküsüne dönüşecektir.
            "Üsküdar' a gider iken aldı da bir yağmur
             Katibimin setresi uzun, eteği çamur"

İlk iz çok bilinmekle beraber, ikinci iz kaynağı bilinmeden söylenen güzel bir İstanbul türküsüdür. Türkünün kaynağı bilinsin istedim.     











Kaynak: Orhun Şemin - Perihan Yücel (İki Kıyı Bir Deniz, Türk-Rus Tarihinden Kesitler)