30 Temmuz 2014 Çarşamba




SABIRSIZ  YÜREK


Ne yazacağımı bilmeme rağmen, nereden ve nasıl başlayacağım konusunda tereddütlüyüm doğrusu. En iyisi içimden geldiği gibi yazmak. Bir kitapta okumuştum, yazar romanına şöyle başlamıştı:" Bir kitap okudum ve tüm hayatım değişti." Bu kadar olmasa da okuduğum son kitap beni allak bullak etti. Kitap bitti, etkisi ise sürüyor. Nasıl sürmesin ki? Acımak, merhamet gibi insani duyguların dizginlenemediği takdirde, başka bir insanın yıkımına, hatta ölümüne sebebiyet verebileceğini, acıma duygusunun insanı çatışmadan çatışmaya sürükleyebileceğini okuduktan sonra, " Acıma, acınacak hale düşersin" sözünün doğruluğuna bir kez daha inandım.

Bu girizgahtan sonra umarım, merakınızı uyandırmayı başarmışımdır. Romanın adını ve yazarını yazmadan önce şunu belirtmeliyim; 
Tarihi kişiliklerin biyografilerine olan düşkünlüğüm nedeniyle, biyografi yazarları hakkında geniş bir araştırma yaparken tanıştım Stefan Zweig' le ve odur budur ondan, kitaplarından vaz geçemedim, tanışıklığı tek taraflı da olsa dostluğa çevirdim. Evet, beni etkileyen kitap, Freud' un öğretisine derin bir ilgi duyan Stefan Zweig' in psikolojik romanı "Sabırsız Yürek" tir. Can Yayınlarından çıkan kitabın adı bu olmakla birlikte,ülkemizde daha önce Acımak, Merhamet gibi isimlerle de yayınlanmıştır. Ben, Can Yayınlarının Zweig çevirilerini daha çok beğeniyorum. Ve Sabırsız Yürek Romanı Edebiyat çevrelerince bir başyapıt olarak kabul edilmesinin yanı sıra kült roman olarak da değerlendirilmektedir. İlginizi çekebildiysem eğer kısaca romanın konusuna geçebilirim.

Hikaye 1913 yılında Macaristan sınırında bulunan küçük bir kasabadaki garnizonda başlar. 25 yıl sonra hikayeyi anlatan bizzat Anton Hofmiller' dir. Kendisi, Avusturya- Macaristan Ordusunun bir süvari alayında teğmendir ve kasabadaki garnizonda görevlidir. Birgün kasabanın ileri gelenlerinden, milyoner Kekesfalva' nın yeğeni İlona' yı görür ve etkilenir. Eczacı arkadaşı aracılığıyla Kekesfalvaların evine davet edilir ve orada hem yeğen İlona' yla hem de Kekesfalva' nın kızı Edith ile tanışır. Zengin yemek menüsü Hofmiller' in başını döndürür. İçtiği kaliteli şarapların ve çalan müziğin etkisiyle masa başında bulunan kadınlarla uzun süre dans eder. Gecenin sonuna doğru ev sahibinin kızı Edith' le dans etmediğinin farkına varır ve Edith' i dansa davet eder.( İşte bu an çok önemlidir. Çünkü roman Edith ile Anton Hofmiller' in romanıdır.) Teğmenin görmediği, bilmediği ise Edith' in felçli ve tekerlekli sandalyeye mahkum oluşudur. Dans daveti alan ancak bu davete icabet edemeyecek olan Edith, teğmenin anlam veremediği bir şekilde ağır bir sinir krizi geçirir. Hofmiller, kızın felçli olduğunu öğrenice de, duyduğu utançla, haber vermeksizin evden kaçar gibi ayrılır. Romanda Hofmiller bu kaçışı şöyle değerlendirmektedir: "İşte her şeyi başlatan uğursuz hatam buydu. Aradan geçen uzun yıllardan sonra, talihsiz yazgımı başlatan bu saçma olayı sakin bir kafayla bugün yeniden düşününce, böylesi bir hataya düştüğüm için kendimi suçlamıyor, hatta tamamen suçsuz buluyorum.En akıllı, en deneyimli insanlar bile aynı "gafı" yapabilir, sakat bir kızı bilmeden dansa kaldırabilirler. ancak o zamanlar olayın ilk şoku içinde , kendimi yalnızca iflah olmaz bir beceriksiz olarak değil, kaba patavatsızın biri, bir suçlu olarak da görüyordum. Sanki suçsuz, zavallı bir çocuğu kırbaçlamıştım."  İşte bu suçluluk ve acıma duygusuyla Hofmiller , o gecenin sabahında Edith' e kocaman bir çiçek buketi gönderir, kendisini bağışlayacağını umarak. Tekerlekli sandalyeye mahkum olan Edith, çiçeklere çok sevinir, teğmeni affeder. Hofmiller buna o kadar çok sevinir ki şöyle der: " Öylesine mutluluk doluydum ki, içimden şarkı söylemek, ya da herhangi bir çılgınlık yapmak geliyordu. Kişi ancak başkaları için de bir değeri olduğunu anladığında varlığının anlamını ve önemini kavrayabiliyordu." Artık, Hofmiller sık sık Kekesfalvaların evini ziyaret etmektedir. Bu ziyaretler hem İlona hem de Edith' le aralarındaki ilişkiyi geliştirir ve üçünü birbirlerine yakınlaştırır. Öyleki, Hofmiller' in başlangıçta İlona' ya duyduğu ilgi, tutkulu heyecan, yerini başka bir şekilde olsa da zavallı sakat kıza bırakır; bir hastaya duyulan acıma duygusu ve şefkat duygusu. Daha çok genç olan Edith ise Hofmiller' in yakınlığından etkilenerek, umutsuzca ona aşık olur ve gururunu ayaklar altına alarak aşkını ona itiraf eder. Aslında Edith' in  bu tutkulu aşkını, Hofmiller' den başka evdeki herkes biliyordur. Kızına son derece düşkün olan Kekesfalva, kızının tüm kaprislerine katlanmakta birgün yürüyebileceğini ümit etmektedir. Bu nedenle Dr. Condor' a yüklü ödemeler yapmaktadır. Dr. Condor' dan kızının durumuyla ilgili net cevap alamayan Kekesfalva, doktorun bir yabancıya gerçeği söyleyebileceğini düşünerek, bu konuda Hofmiller' den yardım ister. Hofmiller, doktordan Edith' in iyileşemeyeceğini öğrenir, ama cevabı heyecanla bekleyen babanın perişan ve üzgün halini görünce zayıf yanı olan acıma duygusu baskın çıkar ve Kekesfalva' ya yalan söyleyerek hem babasını hem de kızını kandırır. Edith artık yalnız kendisi için değil, teğmen için de iyileşmek istemektedir. Yeni tedavi gibi gösterilerek, eski bir tedaviyi uygulamak için İsviçre' ye gitmeye ikna edilir Edith, doktoru ve Hofmiller tarafından. İyileşeceğinden güç alan Edith İsviçre' ye gitmeden önce bir oldu bittiyle Hofmiller' in parmağına nişan yüzüğünü geçirir, şahitlerin huzurunda. Hofmiller, malikaneden ayrılıp arkadaşlarının oturduğu bara uğradığında nişan duyulmuştur bile. Gerçeği kendisine sorduklarında nişan yüzüğü parmağında olduğu halde, nişanı inkar eder, arkadaşlarının kendisiyle alay edeceğini bildiği için.  Yaptığının bir süvari subayının şerefiyle bağdaşmadığını düşündüğünden, inkar konusunu albayla görüşür. Skandal çıkmasını istemeyen albay,  Hofmiller' i uzak bir garnizona gönderir. Hofmiller Edith' e hiçbir not yazmadan, telefon etmeden kasabadan ayrılır. Ancak Viyana' da aklı başına gelen Hofmiller, doktora her şeyi açıklayan uzun bir mektup yazar. Çünkü doktor evde değildir ve onun da trene yetişmesi gerekmektedir. Dr. Condor, daha önce Hofmilleri  Edith' in duygularına karşılık vermediği takdirde, onun intihar edebileceğini ve bunun da bir suç ve cinayet sayılacağını söylemiş ve  teğmeni uyarmıştır : "Acımak iki yanı keskin bir bıçak gibidir; kullanmayı bilmeyen, elini ve özellikle de kalbini ondan uzak tutmalıdır. Tıpkı morfin gibi acıma duygusu da hasta için sadece başlangıçta bir nimet, bir ilaç, bir devadır, ama dozunu ayarlamasını ve azaltmasını bilmediğiniz zaman, öldürücü bir zehir olabilir.
Acımak gerçekten sınırlanması gereken bir duygudur, aksi takdirde inanın bana ilgisizlikten çok daha kötü zararlara yol açabilir. Bunu doktorlar, hakimler, avukatlar, tefeciler çok iyi bilirler.Eğer bu kişiler kendilerini acıma duygusuna kaptırsalardı, dünyamızın düzeni alt üst olurdu. Acımak tehlikeli, çok tehlikeli bir duygu.
..........................

Acımak-güzel bir duygu! Ama iki tür acıma duygusu vardır. Birincisi duygusal ve zayıf olanı, başka birinin yaşadığı felaketlerden kaynaklanan acı ve hüzünden olabildiğince çabuk kurtulmak için çırpınan yüreğin sabırsızlığıdır. Bu acıma duygusu, aynı acıyı hissetmekten çok, başkasının acısına karşı kendi ruhumuzun içgüdüsel bir savunmasıdır. Diğer tek gerçek acıma duygusu ise, duygusal olmayan, ama yaratıcı olan, ne istediğini bilen; sabırla gücü yettiğince, hatta gücünün bile ötesinde katlanmaya ve dayanmaya kararlı olunan acıma duygusudur."
(Duygusal ve zayıf olan acıma duygusunu yaşayan Hofmiller' dir. Diğer tek gerçek acıma duygusunu yaşayansa tedavide başarılı olamadığı için, görmeyen hastasıyla evlenen ve onun  yaşamını kolaylaştıran Dr. Condor' dur.)

Hofmiller' in nişanı inkar ettiğini ve kaçarcasına kasabadan ayrıldığını öğrenen Edith, bu aşağılanmaya dayanamayarak intihar eder. Kızının ölümüne dayanamayan babası Kekesfalva' da birkaç gün sonra ölür. Yaptıklarından pişmanlık duyan ve kaybedecek bir şeyi olmadığına inanan Hofmiller, Edith' in intihar ettiği gün olan 29 Temmuz' da başlayan Dünya savaşına katılır. Cephede gösterdiği cesaret ve başarılar için 28 yaşında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu' nun önemli nişanlarından biri olan Maria Teresa Nişanı ile onurlandırılır. Savaş bitince Viyana' ya geri döner; aradan dört uzun yıl geçmiştir, olanlar unutulmuştur ve olayı bilenler de ölmüştür diye düşünerek. Kendisi savaşta çok ölüm görmüştür. Acı içinde kıvranarak ölümü bekleyen askerleri hatırlamış, Edith' in intiharından duyduğu suçluluk duygusu kaybolmuştur. Veya kendisi öyle sanmaktadır. Çünkü Viyana operasında Gluck' un Orpheus operasını dinlerken, karanlıkta yanına oturan Dr.Condor ve eşini gördüğünde birinci perde sonrası, onlar kendisini farketmeden çabucak operadan ayrılır ve şöyle der: " Ancak o kaçış bana bir gerçeği, hiç unutamayacağım bir gerçeği hatırlatmaya yetti: Vicdan anımsadıkça, hiçbir suç unutulmaz! "

Ben romanı çok beğendim, bana çok şey kattı diyebilirim. Psikolojik roman okumayı seviyorsanız size iyi okumalar diliyorum.  :)

- Siyah punto ile yazılan satırlar, romandan alıntıdır.





23 Temmuz 2014 Çarşamba




TATİLDE  HUZURUN  ADRESİ : KAŞ (Antiphellos)




Tatilde Kaş' a gitmeye karar verdiğimde, on yıl önceki halini düşünüp bu süre içinde nasıl bir değişikliğe uğramış olabileceğini ve neyle  karşılaşacağımı bilmiyordum doğrusu. Ama tarihi ve doğal güzelliklerimizi hoyratça tahrip etme, bu güzellikleri daha fazla rant uğruna heba etme alışkanlığımız düşünüldüğünde, fazla bir hayal kırıklığı yaşamadım diyebilirim. Kaş' ta değişim gerçekleşmişti ama bu değişim olumlu yöndeydi; gökdelen misali oteller yapılmamıştı, otellere ait parsellenmiş plajlar yoktu. En önemlisi de sahil, leb-i derya yapılarla kapatılmamıştı şimdilik. Ancak bir dil gibi denize uzanmakta olan Çukurbağ Yarımadası için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim maalesef. Dilin üzerinde yükselen diken gibi beyaz beyaz evleri  görmek, dikenler  size batmasalar dahi canınızı yakıyor...

Eğer tatilinizi Bodrum, Çeşme gibi gece hayatı renkli, hareketli, eller havaya şeklinde geçirmeyi tercih ediyorsanız, bu yazıyı zahmet edip okumayın. İlginiz dışında kalacaktır çünkü. Ama huzur içinde, sakin, dingin  bir tatilse tercihiniz okumaya devam edin. 




Likya' nın önemli kentlerinden olan Kaş, Orta Likya' da eski Antiphellos kenti üzerinde kurulmuş. Sırtını batısında bulunan Akdağ' a ve doğusunda bulunan Bey Dağ' ına yaslamış olan Kaş, adeta yükseklerden denize bakmakta ve tam karşısında bulunan Meis adasına gözcülük etmektedir. Hani bir zamanlar St. Jean Şövalyelerinin koruduğu, buradaki kızıl kayalardan ötürü adaya verdikleri Chateau-Roux (Kızıl Şato) adıyla da bilinen Meis adasına.  Belki de Kaş arkasını dağlara yaslamanın verdiği güçle bugüne dek kimseye boyun eğmemiş, dimdik ayakta kalmış ve kentin gelişigüzel genişlemesine izin vermemiştir. Dağlara boyun eğdiremedikten sonra genişlemenin mümkün olamayacağını görmek beni mutlu etti ayrıca. Galiba olan Çukurbağ Yarımadası' na olacak. Dilin üzerinde yapılaşma için yer kalmayınca, umarım o güzelim denizi doldurup yer kazanılmaya çalışılmaz. Ne de olsa Yarımada' nın arkası güçlü değil, arkasında yüce dağlar yok!.

Kaş merkezde bulunan adı gibi her yanı pembe-mor begonvillerle çevrili otele yerleştiğimde, tertemiz, beyaz yatağın üzerine serpiştirilmiş  begonvilleri görmek kendimi özel hissetmeme neden oldu; küçük ama anlamı büyük ve hissettirdiği duygu yoğun olan bir jestti. Odanın penceresinden ve balkondan lacivert suları izlemek, gece Meis Adası' nın ışıklarına bakıp hayallere dalmak, uzaklara çok uzaklara gitmek bile insanı rahatlatıyor, daha denize bile girmeden. Kaş' ta bulunan otellerin neredeyse tümü oda kahvaltı hizmeti veriyor. Bu nedenledir ki, restoran sayısı oldukça fazla. Bence iyi de olmuş; hem oteller, hem restoran sahipleri hem de diğer esnaf kazanıyor. Tatilciler için de her şey dahil otellerdeki otele bağlı kalmak zorunluluğu olmadığından kendinizi daha bir özgür hissediyorsunuz. Balık yemek isteyenler için "Bahçe Balık" restoranı, ev yemekleri ve lezzetli zeytinyağlıları yemek isteyenler için de "Mama' s Kitchen" i önerebilirim. Ayrıca meydanda yediğim kumpir de harikaydı diyebilirim.

Genelde kayalık olması nedeniyle Kaş' ta plajların az olduğu düşünülür. Oysa, Kaş-Kalkan yolu üzerinde bulunan "Kaputaş Plajı" en güzel plajlarımızdan birisidir. Merkezde bulunan "Büyük Çakıl", "Küçük Çakıl" ve "Akçagerme" plajları da çok güzel. Küçük Çakıl' da kaynak suyu çıkması nedeniyle deniz suyu biraz soğuk. Üşenmezseniz eğer, her gün deniz dolmuşu yapan teknelerle Kaş' a 20 dakika uzaklıkta bulunan, benim çok çok beğendiğim, "Limanağzı Koyu" na da gidebilirsiniz. Koy akvaryum gibi, deniz suyu sıcak ve tertemiz. Bakınca rengarenk balık sürülerini, deniz taraklarını görebiliyorsunuz. Şezlongunuza uzanıp deniz dalgalarının muhteşem senfonisi eşliğinde kitabınızı okuyabilirsiniz, ya da kendinizi senfoniye kaptırıp kafanızı boşaltabilirsiniz. Keyif sizin...

Kaş' ın havasından da söz etmek gerek. Ege' nin serin sularıyla Akdeniz' in sıcak sularının kucaklaştığı yerde bulunan Kaş, hafif rüzgarlı ve Akdeniz' de bulunan diğer kentlere göre daha az nemli havasıyla insanı bunaltmıyor. Akşamlarının serin havasına ise doyum olmuyor. Şöyle de anlatabilirim havasını; güneş alerjisi olan dünyadaki şanslı insanlardan biri olduğumdan tatilimi en az hasarla tamamladım diyebilirim. En azından şimdilik kortizon iğnesi yaptırmam gerekmiyor. :) Yani diyeceğim o, ki Kaş' ta güneş bir başka ısıtıyor, aydınlatıyor, daha az yakıyor... Her güzelin bir kusuru olurmuş ya, tekneyle giderken martıların tekneyi izlemelerini görememem, çığlıklarını duyamamam da eğer kusur sayılırsa Kaş' ın kusuru denilebilir. Çünkü martılar yok. Bu da, Kaş' ın nazarlığı olsun, ne diyeyim?

Kitap okumayı seven biri olarak, kaldığım oteldeki hatırı sayılır sayıda kitapların bulunduğu kütüphanenin olması, gittiğim her  beach' te gördüğüm kitaplıklar beni oldukça şaşırttı. Bu durum Kaşlıların okumaya, gelişmeye verdikleri önem ve değerin göstergesi bence. Bundan dolayıdır ki, gerek kent merkezinde gerekse beach' lerde sizi göz ve sözle rahatsız edecek magandalara rastlamadım. Rahatsız edilmeden tatilinizi yapabiliyorsunuz kısacası.

Kaş' a gelip Kekova' ya gitmeden olmaz. Tekne ile gidip bu dünya harikası yeri görüp de batık şehre hayran kalmamak mümkün değil. İyi bir yüzücüyseniz, batıklar arasında yüzmenin yanı sıra tarihi de soluyabilirsiniz. Ayrıca Kaş trekking, dağcılık ve dalış için de ideal bir yer. Yamaç paraşütü yapıldığına da tanık oldum. Paraşüt inişleri için limandaki mendireklerden biri gündüz yayalara kapatılmış valilik kararıyla.

Kaldığım otel aile işletmesiydi  ve konuklarla yakından ilgileniyorlardı, Aslan Bey ve eşi Serap Hanım. Otelde kaldığım süre içinde kendimi evimde gibi hissettim. Kahvaltıda yediğim Adem' in yaptığı güzel keki de unutmamalıyım. Annemin kekini aratmıyordu doğrusu; görünüm ve tat olarak... Her şey çok güzeldi ve çok memnun kaldım. Seneye buluşmak üzere, bedenim ve ruhum dinlenmiş olarak, hem de huzur içinde evime döndüm: Evim evim, güzel evime...








Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. 

12 Temmuz 2014 Cumartesi




ADI: LATİFE




Bugün Latife Uşşaklıgil' in ölüm yıldönümü. Atatürk' ün ilk ve son eşi Latife Hanım' ın yani. İngiliz basınında "Londra' da eğitim almış, kadın haklarının kararlı bir savunucusu olarak peçe takmayan Bayan Kemal" diye anılan bir eş...Bir kadın olarak, Latife Hanım' ın yaşam öyküsünü oldukça ilginç bulmuşumdur. Ve hakkında yazılanları ilgiyle okumuşumdur. Yaşadığı dönemde, ileri görüşlülüğü, kadın haklarının kararlı savunuculuğunu yapması, özellikle yurt dışında tahsil görmesi (dönem düşünülecek olursa kızların okula gönderilmesi hayli zordu),mücadeleci yanıyla bence takdire şayan bir kişiliktir Latife Hanım.

Mustafa Kemal' le tanışma öyküsü, kendisinin ne kadar cesur ve kendine güveninin ne kadar yüksek olduğunun da öyküsüdür aslında. Öykü şöyle başlar:

Bir kadın...Bir erkek...
İzmir' in kurtulduğu ama yangın yerine döndüğü günlerde karşılaşırlar...Kadın, İzmir' li tacirlerden Uşşakizade Muammer Bey' in Sorbon' da hukuk eğitimi görmüş kızı, pek çok dili iyi derecede bilen Latife...Erkekse, ahir ömrü cephelerde geçmiş savaş yorgunu bir başkumandan, Mustafa Kemal...Kadın, kumandanlık karargahına varabilmek için kalabalığı yara yara ilerlemektedir... 
Ve nihayet kapıdan seslenir odaya..."Sizi ve karargahınızı Göztepe' deki konağımızda ağırlamaktan şeref duyarım Paşam". Şaşırmıştır Mustafa Kemal...Kısa bir sohbet sonrasında cüretkar, zeki, bilgili ve farklı bulduğu bu genç kadından gelen teklifi kabul edecektir.Artık kumandanlık karargahı, İzmir göztepe' deki Uşşaki Köşkü' ndedir. Latife Hanım, 20 gün boyunca koca bir yurdun kurtuluş ve kuruluş günlerine dair pek çok kararların alınacağı Köşk' te işleri çekip çevirecek, çeviriler yapacak, ültimatomları kaleme alacaktır.Ve kelimenin tam anlamıyla Mustafa Kemal' in özel kalemi, kısa bir zaman sonra kanının kaynayacağı ve "çocuk", "bizim yaver","Latif" diye sesleneceği kadın olacaktır. Paşa' nın bir başına kaldığı anlarda, bir şeyler var onda, evet evet, farklı bir durum var dediği, etkilendiği bir kadın...Kimi zaman gece yarılarına değin süren bahçe sofralarında hayattan, sınır ötesinden, bilgi ve belgeden konuşup sohbetinin bitmesini hiç istemediği...Ve geçen o günler boyunca, cüretkar, hazırcevap, fütursuz ama akıllı, zarif, entelektüel olarak hatırlayacağı bir kadın...

Ve 29 Ocak 1923' te, Uşşakizade Köşkü' nün bahçesinde, İzmir Müftüsü' nün yarı Avrupai, yarı İslami kıydığı bir nikahla ve 10 dirhem gümüş karşılığı evlendiği gelin...Ama daha evliliğinin ilk günlerinde "Paşa" sını kimseyle, hatta memleket meselelerinin tartışıldığı toplantılarla dahi paylaşmayan...Köşk' e geç gelmelere, yalnız bırakılmış zamanlara, kendisinin dahil olmadığı tempolu toplantılara öfkesini en sert biçimde dile getirmekten çekinmeyen, bazen de kalabalıklar önünde "Kemal" diye yüksek sesle haykırıp yine öfkesini sürdüren kızgın bir eş...

Ve Gazi' nin Fikriye' sine kıskançlığını dibine kadar gösteren bir Çankaya otoritesi...O Fikriye ki yine bir başka zaman, bir fayton kiralayıp Köşk' e gelmek istediğinde içeri alınmayan, o hüzün ve kırıklıkla kapıda kendisini bekleyen faytona yeniden binip bir el silah sesi sonrasında kanlar içinde yığılan, " Ankara' da bir intihar" başlıklı bir gazete haberine konu olan maktul...

Evet, Latife Uşşaklıgil' in Mustafa Kemal' le 1000 gün süren gelgitleri, coşkuları, ayrılıkları, gayrılıkları, destekleyenleri, köstekleyenleri, yanında yer alanları, almayanları, ısınamayanları ya da ısınanlarıyla gelip geçen izdivacı sonrasında, Ağustos 1925' te evliliği son bulur...Aslında tek taraflı bir boşanmadır bu. Yine sert geçen bir tartışmanın sonrasında, Mustafa Kemal yaverlerine emreder, " Hanımefendinin kendine yakışır biçimde İzmir' e gönderilmesini sağlayın!" Bir zaman sonra da Anadolu Ajansı' ndan, resmen boşandıklarına dair bir haber geçilir. Hem de Hükümet bildirisiyle...Artık Paşa' sıyla hiçbir zaman karşılaşmayacak, görüşemeyecektir.

Latife Uşşaklıgil, bir yakın arkadaşına yazdığı mektuptaki ifadesine göre, felaketzede, yalnız bir kadındır artık. Ciddi hastalıklar yaşar. Büyük ve şiddetli bir şokun içinde harap olmuştur. Kalabalıklardan uzak durur, çalışma odasına kapanır, günlük gazeteleri önüne serer ve memlekete, Devlet Başkanı' na ilişkin haberleri izler bir bir...Bir zamanlar refakat ettiği yurt gezilerini, tanık olduğu Ankara toplantılarını hatırlayarak tabii...

Geçirdiği ağır zatürre nedeniyle Ata' nın ölümü ve sonrasında ne Dolmabahçe' de, ne Anıtkabir' de bulunur...

Fakat...Çok sonra anlaşılacaktır ki...Evine gelen genç bir hanıma, Jale Tulga' ya bir ricada bulunacaktır. "Ankara' da bir çiçekçiden bir tek kırmızı gül al lütfen, ama bir tek. Onu anıtkabir' e götür ve Mustafa Kemal' in ayak ucuna yere bırak. Kimden geldiğini anlar O, sen yine de...Bunu Latife gönderdi diye söyle."

Evet, o genç hanım tabii ki o iyiliği yapacaktır. Latife Hanım, Harbiye Orduevi' nin tam karşısında Safir Apartmanı' nın sekizinci katında pencereden baktığında Gazi' nin heykelini görerek ve gazetecilerin ısrarlarına rağmen onlara evliliğiyle ilgili hiçbir şey anlatmayarak, derin bir sessizlik içinde sırlar odasında 50 yıl geçirmiştir.

13 Temmuz 1975...Gazetelerde o gün, "Atatürk' ün ilk ve son eşi Latife Hanım öldü" diye bir haber çıkar. Bir de ailesi tarafından verilen bir ilan...


Kaynak: Nebil Özgentürk - Türkiye' nin Hatıra Defteri. DenizKültür Yayınları.

Latife Hanım' ın yaşam öyküsünü merak edenler, İpek Çalışlar' ın Latife Hanım Kitabına başvurabilirler. Ben kitabı çok beğenerek okumuştum...

Görsel, tr. wikipedia.org web sitesinden alınmıştır.





3 Temmuz 2014 Perşembe




MUTLU  PRENS




Nerede bir heykel görsem veya değişimin gerçekleştiği ülkelerde boynuna ip takılarak yıkılan, yerde sürüklenen heykelleri izlesem TV' de, "Mutlu Prens" hikayesi gelir oturur gözlerimin önüne. 19. yüzyıl İngilteresi' nde (Viktorya Çağı) yaşamış olan Oscar Wilde' ın belki de en tanınmış masalıdır Mutlu Prens. Oscar Wilde, sevgi ve dostluk üzerine masallar yazmış, yazdığı kitaplar, savunduğu düşünceler ve sürdürdüğü hayat tarzıyla yetişkinler dünyasının şimşeklerini üzerine çekmiş, onların dünyasından çocuklar için yazdığı masallarla kaçmıştı.

Oscar Wild, "Mutlu Prens" adlı öyküsünde, kentin meydanındaki uzun bir sütunun üstüne konulan prens heykelinin bir kırlangıçla olan öyküsünü anlatır. Göç zamanı arkadaşları Mısır' a giderken geride kalan kırlangıç, bir gece prens heykelinin ayaklarının arasına konar. Tam uyuyacakken başına düşen damlayla irkilir. Gökyüzünde tek bir bulut yoktur yağmur yağdıracak ama üstüne art arda damlalar düşmeye devam eder. Heykelin ağladığını anlayan kırlangıç, "Kimsin sen" sorusuna "Ben mutlu prensim" cevabını alınca daha da şaşırır: "O zaman neden ağlıyorsun?"
"Ben canlıyken ve yüreğim insan yüreğiyken, diye cevap verdi heykel, gözyaşlarının ne işe yaradığını bilmezdim. Sanssouci sarayında yaşardım. Gündüzleri arkadaşlarımla bahçede oyun oynardım, akşamsa Büyük Salon' da dansın başını çekerdim. Bahçenin etrafında çok gösterişli bir duvar vardı, fakat hiçbir zaman o duvarın gerisinde ne olduğunu merak etmedim, çevremdeki her şey o kadar güzeldi ki. Saraydakiler bana Mutlu Prens derdi, eğer zevk ve sefa mutluluksa gerçekten de mutluydum. Böylece yaşadım ve böylece öldüm. Artık ölüyüm ve beni buraya öyle yükseğe koydular ki şehrimin tüm çirkinliğini ve sefaletini görebiliyorum. Kalbim kurşundan olmasına karşın, ağlamaktan kendimi alamıyorum" diye yanıt verdi heykel.

Kırlangıç kışın bastırmasına aldırmadan, ondan yardım isteyen heykele yardımcı olmak için onun isteğiyle heykelin kılıcında ve gözlerinde bulunan yakut ve safirleri muhtaç olan ailelere taşıdı. Kırlangıç uçarak gözlem yapıyor, sonra da gördüklerini heykele aktarıyordu. "Değerli altınla kaplıyım" dedi Prens, onu tabaka tabaka söküp çıkar ve fakir halkıma ver; hayatta olanlar, daima altının onlara mutluluk getirebileceğini düşünürler."

Tabaka tabaka ayırdı altını kırlangıç, ta ki Mutlu Prens tamamen donuk ve gri hale gelene kadar.Altını tabaka tabaka fakirlere götürdü ve çocukların yüzlerine renk geldi, güldüler, sokakta oyunlar oynadılar." Artık ekmeğimiz var! " diye bağırışıyorlardı.

Derken kar yağdı ve ardından don geldi. Mısır' a gidemeyen kırlangıç, heykelin ayaklarının dibinde öldü. O anda heykelin içinden de sanki bir şey kırılmış gibi bir çatırtı sesi geldi. İşin gerçeği kurşundan kalp şiddetli dona dayanamayıp ikiye ayrılmıştı.

Ertesi sabah erkenden Belediye Başkanı ve Belediye Meclis Üyeleri şehrin meydanında yürürlerken Mutlu Prens' in yıpranmış heykelini gördüler ve dilenciye benzettikleri heykeli kaldırmaya karar verdiler.

Böylece Mutlu prensin heykelini aşağı indirdiler ve sonra heykeli bir fırında erittiler. Belediye Başkanı elde edilen metalle ne yapılacağına karar vermek için bir toplantı düzenledi, "elbette bir başka heykel yaptırmalıyız" dedi, " bu da benim heykelim olmalı."
"Benim heykelim olmalı," dedi her bir Belediye Meclis Üyesi ve kavgaya tutuştular. En son haber aldığımda hala kavga ediyorlardı."  (Oscar Wilde- Mutlu Prens Çeviren: Zeynep Çelik)

Şimdi, okuduğunuz bu masala çocuk masalı diyebilir misiniz? Hayır dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü masal yetişkinler dünyasını, sevgisiz bir hayatın çirkinliğini, insanların kibir ve bencilliğini, ölümü pahasına insanlara yardım etmeyi kabullenen kırlangıcı anlatıyor. Dahası, heykelinin dikilmesini kendine hak gören insanların çıkarları söz konusu olduğunda nasıl kavgaya tutuştuklarını ve hadsizliklerini ortaya koyuyor."







1 Temmuz 2014 Salı




TARAF TUTMAK  YA DA  TARAF TUTMAMAK





Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, duygu, düşünce ve inancımızı açıklamaktan veya birileriyle paylaşmaktan korkar olduk. Sanal alemde yapılan paylaşımlarla korkunun üstesinden gelinmeye çalışılsa da bu paylaşım, yüz yüze iletişimle aynı şey değil. Çünkü sanal alemde yapılan paylaşımlar, aynada kendi görüntüne dokunmak gibi. Ama böyle bile olsa insanlar herhangi bir konuda taraflarını belli ederek özgürce paylaşımda bulunabiliyorlar. Bu da bir şey bence.

İnsan, taraf tutmalı mı veya tuttuğu tarafı açıklamalı mı?Evet açıklamalı diye düşünüyorum. Çünkü Graham Green' in (Sessiz Amerikalı) ; "İnsan, eğer insan kalacaksa, taraf tutmak zorundadır." sözüne katılıyorum. Ve Dante Alighieri' nin epik şiiri "İlahi komedya" da betimlediği cehennemle (yeraltı dünyası) ilgili olarak söylediği; "Cehennemin en karanlık yerleri, buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır ." sözü "tarafsızları" neyin beklediği konusunda uyarı gibidir.

Çocukluğumda, anneannemden dinlediğim ve hiç unutamadığım bir hikaye var ki, hikayenin etkisiyle, yaşamım boyunca hiçbir şeye kayıtsız kalamadım ve tarafsız olamadım. Çünkü,  çocuk kalbimle hikayedeki karıncanın verdiği dersi çok iyi anlamıştım. Ve o hikayeyi paylaşmak istiyorum:

"İbrahim Peygamberi atmak için büyük bir ateş yakılmıştı. Bu esnada bir karınca su taşıyordu. Yolda giderken karşılaştığı karıncalar nereye gittiğini sorarlar. Karınca, "Hz. İbrahim' i atacakları ateşi söndürmek için su taşıyorum" diye cevap verir.

Soruyu soran karıncalar gülerler; "Senin götürdüğün su, o kocaman ateşi söndürmeye yetmez ki derler."

"Olsun der karınca, ben de biliyorum yetmeyeceğini; ama hiç olmazsa safım belli olsun..."

Karınca bile minicik cüssesiyle su taşıyarak safını belli ederken, siz tarafsız kalıp kalmamakta hala kararsız mısınız?


Görsel, Wikipedia.org web sitesinden alınmıştır.


25 Haziran 2014 Çarşamba




YAKIN  TARİHTEN  NOTLAR -4-


İrlandalı oyun yazarı, romancı ve şair Oscar Wilde (D:1854, Ö: 1900) iğneli üslubu ile " Tarih Kitabı adı altında, çocuklarımıza dünyanın cinayet takvimini öğretiyoruz" demiş. Pek de haksız sayılmaz. Tarih kazananlar tarafından yazıldığına göre; bir savaş olmalı ki, kazananı ve kaybedeni de olsun değil mi? Gerçekten de tarih kitaplarına baktığımızda tarihin; savaşlar, zaferler, yenilgiler ve savaş sonrası yapılan barışlar, paylaşımlardan ibaret olduğunu görürüz.

Tarihin bu genel geçer yorumundan sonra, yakın tarihe bir göz atalım. Yakın zamanı, şimdiki ve geçmiş zamandan farklı olarak, ne zaman başladığını ve ne zaman bittiğini kesin olarak belirleyemesek de (tartışılabilir çünkü), günümüze yakın sayılabilecek tarihi olaylardan notlar yazmak istiyorum; içinde savaş, zafer ve yenilgi olmayan. Şimdi, yakın tarihin koridorlarında kısa bir gezintiye hazır mısınız?

-Askeri tarihin en uzun yürüyüşü olarak tarihe geçen Mao' nun yürüyüşü (16 Ekim 1934), Mao Zedong' u Çinli komünistlerin tartışmasız lideri yaptı. Komünistler bu soluk kesen sefer esnasında 24 nehir, çoğu karlarla kaplı 18 dağ zirvesi ve 11 vilayet aştı. Yürüyüş 328 gün sürdü. 9650 kilometre katedildi. 80 bin kişiden sadece 6 bini yürüyüşü tamamlayabildi.Yolda katılan 200 bin kişininse 40 bini son durağa ulaşabildi. Kimi iddialara göre, yürüyüşü tamamlayabilenler arasında bulunan Mao Zedong, partinin dayattığı resmi tarihin aksine, yürüyüşün büyük bir bölümünde yürümedi! Tahtırevanla taşındı ve vaktinin büyük bir bölümünü okuyarak geçirdi.

- 21 Temmuz 1969' da Apollo 11 ay yüzeyine iniş yaptı ve Neil Armstrong ay yüzeyinde yürüyen ilk insan olarak tarihe geçti. Ay projesi, Amerika' nın bilimsel alanda liderliği ele geçirip rakiplerine fark atmasının baş aktörü oldu. Mikrodalga fırından uçuş bilgisayarlarına, yakıt hücresinden, dijital fotoğraf makinesine (evet, daha o zamandan planlanmıştı!) varıncaya dek onlarca icat, Apollo projesinin ürünü olarak ortaya çıktı.

-OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Birliği) 1960' da Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt, Venezuella tarafından, petrol fiyatını belirlemek ve Amerikalı ve Hollandalı petrol şirketlerinin baskılarına direnmek amacıyla kuruldu. İlerleyen yıllarda buna diğer Arap ülkeleri ve petrol üreten 3. dünya ülkeleri de katıldı. İlk on yılda fiyat belirlemede pek etkin olamadılar ama 70' lerden itibaren, özellikle Amerika' daki üretimin azalması üzerine sesleri daha çok çıkar oldu.

OPEC, 1973' teki Yom Kippur Savaşı' nda İsrail' e askeri destek veren Amerika başta olmak üzere bir dizi batılı devlete petrol ihracını kestiğinde dünya şok olmuş, hayat durma noktasına gelmişti. OPEC ambargosu Batı' yı derin uykusundan uyandırdı. "Ya bir gün petrol olmazsa?" sorusu zihinlerde bomba gibi patladı. Özellikle nükleer enerji alanındaki yatırımlar arttı, rüzgar ve güneş gibi alternatif enerji kaynaklarına dönük araştırmalar başladı.
Ambargo boyunca Amerika' daki plakaları tek numarayla biten araç sahipleri ancak ayın tek günlerinde, çift numaralı araçlarsa çift günlerde benzin alabildi.Yine Amerika' da petrol tasarrufu için otobanlarda hız sınırı getirilmiş, gün ışığından daha fazla yararlanma uygulaması başlamıştı. Ambargo sonucu yükselen petrol fiyatları, petrol ihraç eden ülkelerin kasasını doldurdu. 1974 yılında dünyadaki en zengin 15 şirketin 7' si petrol şirketiydi. New York Borsası ambargo sonucu 97 milyar dolar değer kaybetti.
Hatırladığım kadarıyla, ambargodan sonra petrol o kadar değer kazandı ki, Eurovision Şarkı Yarışması' nda başarı kazanamayan ülkemiz, 19 Nisan 1980 yılında Lahey' de yapılan yarışmaya Ajda Pekkan' ın seslendirdiği "Petrol" şarkısıyla katıldı. Başarı bekleniyordu ama Türkiye sadece Avusturya, Fas ve İtalya' dan puan alabildi.

-17 Haziran 1972' de, aralarında Nixon' u yeniden seçtirme komitesinin güvenlik koordinatörünün de bulunduğu beş kişi, Washington DC' deki Watergate binasında bulunan Demokrat Parti ofisine yasadışı yollardan girmek ve telefon dinlemesi yapmak suçlamasıyla tutuklanmıştı. Bir süre sonra iki Beyaz Saray görevlisinin daha işin içinde olduğu anlaşıldı. Nixon yönetimi ısrarla olayla ilişkisi olmadığını söylüyordu. Lakin ülkede gazeteciler vardı. Meydan boş değildi. Washington Post' un bu olayı takip etmeleriyle dünya çapında şöhrete kavuşacak olan muhabirleri Carl Bernstein ve Bob Woodward, olayın sanıldığından da yüksek mevkilere uzandığını ortaya çıkartıp meydanı salladı .Watergate Skandalı' nın ortaya çıkmasıyla amerika' nın 37. Başkanı Nixon, 8 Ağustos 1974' te istifa etti. Tarihte ilk kez bir Amerikan başkanı istifa ediyordu. ABD başkanı dahi olsa adaletten kaçamamıştı...

Woodward ve Bernstein' ın Watergate dosyası, 1974' te All The President' s Men (Başkan' ın Bütün Adamları) ismiyle kitap, 1976' da da aynı isimle film oldu. Gazetecileri Robert Redford ve Dustin Hoffman canlandırdı.

Kaynak: Ali Çimen (Tarihi Değiştiren Günler - Popüler Tarih)





19 Haziran 2014 Perşembe




KIŞ  UYKUSU


Tahmin edeceğiniz üzere başlık, Nuri Bilge Ceylan' ın "Cannes Film Festivali" nde, Altın Palmiye Ödülünü kucaklayan filmine ait. Bu bir sanat filmi. Ve ben, sanat filmi denilince aklıma gelen durağan, uzun ve sıkıcı bir film izleyeceğimi düşünürken fena halde yanıldım. Filmi izlemek için girdiğim salonda hiç kimsenin olmaması beni hem şaşırttı, hem de üzdü açıkçası. Salonun dolu olmasını beklemiyordum ama tek seyirci olacağımı da düşünmemiştim. Neyse ki, film başladıktan hemen sonra gelen orta yaşlı çift sayesinde, kişiye özel film izlemekten kurtuldum. 
İstenildiği takdirde, her kesimin anlayabileceği(sanat filmini anlamasa da, ayıp olmasın diye veya anlamamış demesinler diye anlamış görünmek zorunda olmadığı), beğeneceği sanat filmi yapılabiliyormuş ülkemde. Kış Uykusu filmi, sinema diliyle olsun, görselliğiyle olsun sıkmıyor insanı. Gurur duyarak izledim filmi. Bu nedenledir ki, 3,5 saatin nasıl geçtiğini anlamadım.

Film Kapadokya' da çekilmiş. Kapadokya' da bir otel; Otel Othello. Bu otelin sahibi ve işletmecisi, eski bir tiyatro oyuncusu olan Aydın (Haluk Bilginer) dir. Aydın yıllarca tiyatro yaptıktan sonra, babasından kalan malların başına geçmek için Kapadokya' ya yerleşmiştir. Kirada olan birçok evi vardır ama bu işlerle otel çalışanı Hidayet(Ayberk Pekcan) ilgilenmektedir. Aydın sanki hayatla yüzleşmek istemiyormuş gibi hiçbir kiracıyla yüz yüze görüşmez. Bu Hidayet' in görevidir. Aydın zengindir, parası vardır ama, kendini çalışmanın gerekliliğine inandırdığı için bir yerel gazeteye haftalık yazılar yazmaktadır. Bir de kitap yazmayı düşünmektedir. Aydın (film için isim çok manidar) iyi eğitim görmüş, bencil ve kibirli biridir. Bilip bilmediği konularda bile söyleyeceği bir sözü mutlaka vardır. Kiracısı olan din adamından hareketle, köşe yazısında dinle ilgili bir iki şey yazar ama bir kez bile camiye gitmemiş, ibadet etmemiştir. Vicdan üzerine konuşur ama anne ve babasının cenazesinde bir tek damla gözyaşı dökmemiş, sonrasında mezarlarını ziyaret etmemiştir. Muhtaç olanlara isimsiz yardımlarda bulunur ama insanlardan nefret etmektedir. Çevreye, hayvanlara duyarlı olduğunu söyler ama en güzel yabani ata sahip olabilmek için, gözlerinin önünde atın işkenceyle ehlileştirilmesini sessizce izler.Hatta, arkadaşlarıyla gittiği avda bir tavşanı vurup, akşam yemeği için eve taşımakta bir mahsur görmez. Bana göre film, çelişkiler yumağı adeta. Çöz çözebilirsen, zıtlıkların çatışmalarını. Bu zıtlıklar ki, film boyunca kendilerini hissettiriyorlar: Zenginlik-yoksulluk, aydın-cahil, iyilik-kötülük, çalışmak-tembellik, sevgi-nefret gibi. Bu nedenledir ki, filmi izlerken aklıma, zıtlıklar ve çatışmaların yazarı Jane Austen' ın gelmesini engelleyemedim.

Aydın' ın ablası Necla(Demet Akbağ), eşinden ayrılmış eski bir çevirmendir. Boşandıktan sonra, miras ortağı olarak ağabeyinin yanına yerleşmiştir.. Hiçbir iş yapmadığından sıkılmaktadır ve Aydın' la sonu gelmeyen fikir tartışmalarında bulunmaktadır. Zaten kendini beğenmiş Aydın' ı eleştirebilen ve gerçekleri yüzüne söyleyebilen tek kişidir Necla. Bu tartışmalardan birinde; "Kötülüğe karşı koymamak" üzerine konuşurlar.Necla, kötülüğe karşı koymamak gerektiğini savunmaktadır, geçmişe yönelik pişmanlıkları vardır; daha ziyade eski eşiyle olan yaşantısı hakkında. Aydın' la yaptığı tartışmaların birinde, her iki taraf da birbirlerinin kişisel analizlerini yapıp gerçekleri olanca çıplaklığıyla ortaya dökünce abla-kardeş arasındaki ipler kopar.

Aydın' ın genç karısı Nihal(Melisa Sözen), taşrada yaşadığı içindeki boşluğu(ben sevgisizliği de diyebilirim), kendini yardım çalışmalarına vererek doldurmaya çalışmaktadır. Öyleki, bu çalışmalar onu hayatının amacı olmuştur. Bu bağlamda, filmde"yardım" konusu ciddi bir biçimde sorgulanmaktadır; "Merhametten maraz doğar" misali.

Kısaca, Kış Uykusu filmi, kendini aydın zanneden bir kesimi eleştirel olarak sinemaya taşımış bir film.  Bazı aydınların halka küçümseyerek bakışını, kendini beğenmişliğini, halktan kopukluğunu, dünyayı sadece kendilerinin varoluşundan ibaret sayan bencilliğini oldukça gerçekçi bir şekilde film karelerinde gözler önüne seriyor. Güzel ülkeme yönelik olarak da, ince ince siyasal ve sosyal göndermelerde bulunuyor. 

Film sona erdiğinde," sanat filmlerine" olan, bakış açım değişti. Teşekkürler Nuri Bilge Ceylan; başarılı bir sanat filmi de yapılabileceğini kanıtladığın için. Umarım filmin, çok fazla seyirciyle buluşur...





9 Haziran 2014 Pazartesi




STRESE KARŞI İLKEL EGO SAVUNMA MEKANİZMASI
(İNKAR)


Günümüzde stresin ne olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Öyleki, vücudumuzda meydana gelen, yaşantımızı olumsuz etkileyen neredeyse tüm rahatsızlıkların nedeni olarak gösterilir stres.
İnsanoğlu olan ve olmayan her şeye hem kısa vadede hem de uzun vadede anlam vermek ister. Varoluşunun nedeni ve amacı ile ilgili sorular sorar; geçmiş, şimdiki zaman ve geleceği sorgular. Akla uygun her nedeni inceler, araştırır. Bütün bunlar da strese neden olur.

Geçmişi sorgularken; geçmiş hala sizin canınızı sıkıyorsa, geçmiş yüzünden sıkıntı duyuyorsunuz demektir. Ve bu duruma psikologlar "TSSB" yani travma sonrası stres bozukluğu teşhisi koyabilirler. Tabii bir psikoloğa giderseniz.

Ben, "geçmiş geçmişte kaldı" diyebilenlerden olmadığım için ara sıra geçmişi sorgulamaktan kendimi alıkoyamam. Ancak, bu sorgulamayı bana sıkıntı versin diye değil, hatalarımı gözden geçirmek, aynı hataları tekrarlamamak ve bir anlamda özeleştiri yapmak için kullanırım. Zaman içerisinde kendi kendime geliştirdiğim bir yöntemle, beni üzen anılarımı ve bunlarla ilgili hislerimi hatırladığımda, bunların yerine güzel ve  neşeli anılarımı koymayı başarabildim. Böylece, beni üzen anılarım belleğimin en arka tarafındaki yerlerini aldılar ve ben istemediğim sürece de ön tarafa çıkamadılar. Aslında , böyle yaparak, bilmeden "inkar" yolunu seçmişim. Peki, inkar nedir?

"İnsan zihninin ilkel ego savunma mekanizması, beynin kaldıramayacağı kadar fazla stres üreten tüm gerçekleri reddeder. Buna inkar denir. İnkar, insanın başa çıkma mekanizmasının önemli bir kısmını oluşturur. O olmasaydı, her sabah hangi şekilde öleceğimizi düşünerek dehşet içinde uyanırdık. Bunu yapmak yerine zihinlerimiz, işe vaktinde yetişmek veya vergilerimizi ödemek gibi başa çıkabileceğimiz stresle meşgul olarak, varoluş korkularımızı perdeler. Eğer varoluşla ilgili daha büyük korkularımız olursa, basit işler ve günlük meşgalelerle vakit geçirerek onları hemen aklımızdan çıkarırız. 

ABD' de en seçkin üniversitelerde okuyan öğrencilerin web kullanımı üzerine bir araştırma yapılmış. Bu araştırmada, çok yüksek zekalı kullanıcılarda bile içgüdüsel bir inkar eğilimi olduğu ortaya çıkmış. Araştırmaya göre, üniversite öğrencilerinin büyük çoğunluğu, Kuzey Kutbu' ndaki buzulların erimesiyle veya türlerin yok olmasıyla ilgili moral bozucu bir haberi tıkladıktan sonra, o sayfadan hemen ayrılıp zihinlerini korkudan arındıran eğlendirici bir sayfaya geçiyorlardı. En sevilen seçenekler spor haberleri, komik kedi videoları ve ünlülerle ilgili dedikodulardı." (Dan BROWN - Cehennem)

İyi ki, zihnimizin ilkel ego savunma mekanizması her daim devrede ve içgüdüsel bir inkar eğiliminde. Yoksa ne yapardık? Düşüncesi bile dehşet verici...


28 Mayıs 2014 Çarşamba




 MAHATMA GANDHİ  VE PASİF  DİRENİŞİ


"Eğer zalimlere karşı zalimlerin usullerini kullanırsak, onlardan farkımız kalmaz" diyen Hindistan bağımsızlık lideri Mahatma Gandhi, İngilizlerin denetiminde bulunan Hindistan' da, İngilizlerin tuz tekelini hedef alan bir protesto dalgası başlattı. Öyleki bu ilk dalga büyüyerek tüm Hindistan'ı kapladı. Çünkü tuz, Hint mutfağının vazgeçilmeziydi. Ancak, İngiliz tuz düzenlemesi, Hintlilerin tuz üretmesini ve satmasını yasaklıyordu. Tuz üretme ve satma ayrıcalığı sadece beyaz efendilere aitti ve onlar da fahiş fiyattan satıyorlardı. Üstelik saldıkları yüksek tuz vergisi de cabasıydı.Buna rağmen Hintliler tuz tüketmekten geri durmuyorlardı. Dünya üzerinde her insanın yediği yemekten zevk almasını sağlayan tuz, lezzet açısından  olduğu kadar, insan sağlığı için de gereklidir.

Hintlilerin manevi önderi Mahatma Gandhi, Satyagraha olarak da bilinen "sivil itaatsizlik" politikasını hayata geçirmek için, söz konusu tuz politikalarına meydan okumanın iyi bir başlangıç olacağına karar verdi. 12 Mart 1930' da, 78 yandaşıyla birlikte Sabarmati' den yola çıktı. Hedefleri 241 mil uzakta bulunan Arap Denizi kıyısındaki Dandi' ye ulaşmaktı. Hintli lider oraya ulaştığında, İngilizlerin deniz suyundan tuz üretme politikasına meydan okumaya kararlıydı. Yol boyunca kalabalıklara politikasını anlatarak hitap etti. 5 Nisan' da Dandi' ye ulaştığında ardındaki kalabalık 10 bin kişiyi bulmuştu. Dualar edildi. Ertesi gün kalabalık, deniz kıyısına indi. Kendi tuzlarını kendileri elde edeceklerdi. Ama bir anda İngiliz askerleri o ana dek şiddetten uzak durmaya büyük bir özen göstermiş kalabalığa müdahale etti. Kopan patırtıya rağmen Gandhi, üzerinde kıyametin koptuğu sahilden bir parça doğal tuzu avuçlamayı başardı ve gururla kalabalığa gösterdi. İngiliz hukuku, sembolik de olsa delinmişti. Binlerce takipçisi de onu izledi. Olayın duyulmasının ardından Bombay ve Karaçi gibi sahil şehirlerinde Hint milliyetçileri, kendi tuzlarını üretmek için harekete geçen kalabalıklara önderlik etmeye başladı. Sivil itaatsizlik dalga dalga Hint topraklarına yayıldı. İngiliz hakimiyetine karşı sivil direniş başlamıştı...Ve, nihayetinde Hindistan Ağustos 1947' de bağımsızlığına kavuştu.     
                

Gandhi,"Sivil itaatsizlik felsefesinin temellerini Güney Afrika' da geçirdiği yıllarda atmıştı. Satyagraha (gerçeğe adanma) olarak dillendirdiği felsefenin ana hatlarını şiddet karşıtlığı, sivil itaatsizlik, pasifizm, uzlaşmacılık, çilecilik, Asya milliyetçiliği, Hinduizm akımının dinsel mistik ögeleri, dinlere saygı ve teknoloji karşıtlığı oluşturuyordu." 

Tuz deyip geçmeyin! Tuz, bir ülkenin bağımsızlığına giden yolu açmıştır. Tarihi doğru okuyanlar ya da tarihi olayların neden-sonuç ilişkilerini iyi analiz edenler bundan ders alarak bugünü anlamaya çalışırlar. Aksi takdirde, ülkemizde olduğu gibi, olup bitenlere "birkaç ağaç için, kıyamet koparıyorlar" diye küçümseyerek bakarlar.


- Kaynak: Ali Çimen-  Tarihi Değiştiren Günler.







22 Mayıs 2014 Perşembe




ÇİN  ASTROLOJİSİ



Kendimi bildim bileli mitolojiye ve destansı masallara ilgim hep vardı ve bu ilgim hiç azalmadı. Zaman zaman hayal gücümü harekete geçirmek, içimdeki çocuğu sevindirmek için bu masalları ve mitolojik öyküleri keyifle okurum. Canımın sıkkın olduğu bir gün, kendimi kitapçıya attığımda, yeni çıkan yayınların bulunduğu raflardan birinde Mark Daniels' in "Bir Nefeste Dünya Mitolojisi" kitabını gördüm ve satın aldım. Kitapta; kısa ve öz olarak, dünyanın dört bir köşesindeki görkemli medeniyetlerden, küçük yerel kabilelere kadar her insan topluluğunun kendi tanrılarını, canavarlarını ve mitlerini oluşturduğu mitolojik öyküler yer almakta.

İnsanlık tarihi boyunca insanın, hayat, ölüm, doğa olayları, astroloji ve insanların birbirleriyle ilişkileri konusunda sorular sorması, bu sorulara cevap bulmak üzere kafa yorması gerekmiştir. İnsan,soruların cevabını bulamadığında ya da zorlandığında bu sorulara mitler yaratarak cevap vermiştir ki, bu mitler açıklanmaz olanı anlamlandıracak hikayelerden başka bir şey değildir.

Yine insanlık tarihi boyunca insan, gök cisimlerinin "insan karakterini" etkilediğine inanmıştır. Bu gök cisimleri; Ay, Venüs, Jüpiter ve Aldebaran' dır. Aldebaran (kırmızı dev yıldız) gece gökyüzünün en parlak yıldızlarından biridir ve Arapça' da takip eden veya izleyen demektir.

Ben de gök cisimlerinin insan karakterini etkilediğine inanırım. Dolayısıyla, astrolojiye de. Bu nedenle, Mark Daniels' in kitabında yer alan "Çin Astrolojisi" ne ilişkin bölümü okuduğumda ve domuz yılında doğduğumu öğrendiğimde, karakterimde baskın olan "araştırmacı bir ruh" , kusursuz zevk ve akıllı olmamın doğduğum yılla ilişkili olabileceğine olan inancım güçlendi.

Sizler de astrolojiye inanıyorsanız eğer, Mark Daniels' in "Bir Nefeste Dünya Mitolojisi" kitabından aktaracağım, Çin Takvimi' nin her yılı, toplam on iki tane olmak üzere kendine has özellikleri olan ve o sene doğan herkese bu özellikleri aktaran farklı bir hayvanla bağdaştırılan "Çin Astrolojisi" ne ilişkin bu yazımı okuyabilirsiniz. Tabii, doğum yılınıza bakarak, doğduğunuz yıla ait özelliklerin siz de var olup olmadığını öğrenmek istiyorsanız.

-Fare Yılı: (1936, 1948, 1960, 1972, 1984, 1996, 2008)
Fareler zeki, popüler ve komiktirler. Çok sadık ve mücadelecidirler, ancak para hırsına ve açgözlülüğe de kapılabilirler.

-Öküz Yılı: ( 1937, 1949, 1961, 1973, 1985, 1997, 2009)
Öküzler güvenilir ve iradeli olurlar, liderlik vasıfları da güçlüdür. İnatçı bir damarları vardır ve bazen kendilerini yalnız hissedebilirler.

-Kaplan Yılı: (1938, 1950, 1962, 1974, 1986, 1998, 2010)
Kaplanlar sakin ve otoriter önderlerdir. Hırslı, cesur ve düşüncelidirler, ancak değişken ve gergin de olabilirler. Pençelere dikkat!

-Tavşan Yılı: (1939, 1951, 1963, 1987, 1999, 2011)
Tavşanlar aile ve arkadaşları arasında olmayı seven evcimen yaratıklardır. Dürüst bir kişilikleri vardır, oldukça güvenilirdirler ve çekişmelerden olabildiğince kaçarlar; bu da onları kolay lokma yapar.

-Ejderha Yılı: (1940, 1952, 1964, 1976, 1988, 2000, 2012)
En güçlü Çin burçlarından biri olan ejderhalar çok şanslıdırlar. Liderlik içlerinde vardır ve çok kişiliklidirler. Zirveye yükselmek için de her şeyi yapabilirler.

-Yılan Yılı: ( 1941, 1953, 1965, 1977, 1989, 2001, 2013)
Yılanlar akıllı insanlardır.Parayla uğraşmayı iyi bilirler, çekici ve alımlıdırlar. Kıskançlığa yatkındırlar ve hafif tehlikeli bir yanları vardır.

-At Yılı: (1942, 1954, 1966, 1978, 1990, 2002, 2014)
Atlar çalışkan ve girişken, alımlı ama sabırsız insanlardır. Seyahat etmeyi çok severler; ancak bu geçici, istikrarsız kişiler oldukları şeklinde de yorumlanabilir.

-Keçi Yılı: (1943, 1955, 1967, 1979, 1991, 2003, 2015)
Keçiler yaratıcı kişilerdir. Zihinleri kendi iç dünyalarının derinliklerine yolculuk edebilir, bu da onları büyük düşünür ve felsefeciler yapar. Ancak keçiler aynı zamanda endişeye ve güvensizliğe de eğilimli oldukları için güvensizliklerinin giderilmesine de muhtaçtırlar.

-Maymun Yılı: (1944, 1956, 1968, 1980, 1992, 2004, 2016)
Maymunlar zinde ve canlıdırlar. İyi birer dinleyicidirler, ancak anı yaşamayı sever ve kendi menfaatlerini ön plana koyarlar. Eğlencelidirler, ancak uzun süreli ilişkilerde zorlanabilirler.

-Horoz Yılı: (1945, 1957, 1969, 1981, 1993, 2005, 2017)
Horozlar açık sözlü ve pratiktir, her konuyu enine boyuna düşünürler. Mükemmeliyetçi ve çalışkandırlar, bu yüzden bazen aşırı titiz oldukları söylenebilir.

-Köpek Yılı: (1946, 1958, 1970, 1982, 1994, 2006, 2018)
Köpekler mert ve dürüsttürler.İş yaşamında başarılıdırlar, ancak arada bir yalan söylemekten yahut kapris yapmaktan da çekinmezler.

-Domuz Yılı: (1947, 1959, 1971, 1983, 1995, 2007, 2019)
Domuzlar çok iyi arkadaşlardır ve başkalarına yardımcı olmayı severler. Kusursuz bir zevke, araştırmacı bir ruha sahiptirler. İş bitirici ve akıllıdırlar. Ancak onları fazla sınamayın, tepki gösterirler.

Hepsi bu kadar işte! İnanıp inanmamak size kalmış...






16 Mayıs 2014 Cuma




SOMA  FACİASI  TEKRAR  YAŞANMASIN


Soma' daki kömür madeninde çıkan yangında şu an itibariyle 283 can kaybı olması yüreklerimizi dağlıyor. Üzüntümüz çok büyük, ülke olarak yastayız. Çıkan yangında ihmalin olup olmadığı, gerekli önlemlerin alınıp alınmadığı elbette araştırılıp, incelenip sonucu kamuoyuna açıklanacaktır. Hazırlanan rapor, ne yazık ki ölen canları geri getirmeyecektir, ancak diğer maden ocaklarında  önlemler alınacağı umudunu verecektir; madende çalışanlara, ailelerine ve de bizlere. Dileğimiz, Soma' daki gibi bir facianın tekrar yaşanmaması...

Eskilerin deyimiyle; "Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür" yani "insan hafızası unutma ile sakattır." Soma' daki acıyı tekrar yaşamamak için unutmamak ve unutturmamak gerekir. Yoksa, biz çabuk unuturuz. 17 Ağustos depremini ve sonrasında yaşanan acıları unuttuğumuz gibi. 
Bir yerde okumuştum; Japonlar 1945' te Hiroşima ve Nagazaki' ye atılan atom bombalarının yaptığı tahribat ve dehşeti unutturmamak ve yeni nesillere anlatmak için muhafaza ettikleri beton duvarları, demir ve çelik enkazlarını öğrencilere ve gençlere gösteriyorlar ve ölenler için tören düzenliyorlar, dua ediyorlar. Japonlar, geçmişte yaşadıkları acıları unutmuyorlar, unutturmuyorlar; aynı acıları bir daha yaşamamak için.

Daha ne diyebilir, ne yazabilirim ki? Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bu durumda; "başımız sağolsun" demekten başka...





6 Mayıs 2014 Salı





RABINDRANATH TAGORE







Tagore adını ilk kez, çıkmış olduğu bir TV programında rahmetli Bülent Ecevit' ten duymuştum. Tagore' dan yaptığı şiirlerin çevirilerini okuyordu ve şiirlerinin yer aldığı kitabın "baş ucu" kitabı olduğunu anlatıyordu. Öyleki, sıkıntılı olduğu, zor zamanlarında Tagore okuduğunu da ekleyerek. Program sona erdiğinde Tagore' u bayağı merak etmiştim; işleri yoğun bir politikacıyı rahatlatacak, zor günlerinde ona yol gösterecek neler yazmış olabilirdi ki dİye. Araştırdığımda, Tagore'u tanımak için oldukça geç kaldığımı fark ettim.

Kitapçıdan aldığım 1999 yılı basımı, Adnan Cemgil' in çevirisi "Gora" romanını ilgiyle okudum. Kitabın Tagore' u tanıtan bölümünde şöyle yazıyor: "1913' de Nobel Edebiyat ödülünü kazanan Rabindranath Tagore' un çoğu mensur şiir biçiminde yazılmış olan yapıtları arasında, Türkçesini sunduğumuz "GORA" romanı, onun yaşam felsefesini olduğu kadar, Hindistan' ın kurtuluşu yolundaki inançlarını, en derin fikirlerle, en tatlı, en ince duyguları, çok namusluca bir gerçekçilik ile yansıtması bakımından da büyük bir değer taşımaktadır.
Romain Rolland' ın söylediği gibi Gora, Rabindranath Tagore' un en büyük yapıtıdır."

Tagore' un yaşamından ve düşüncelerinden sunacağım kısa bir kesitle, derin bir insan sevgisiyle dolu, doğa tutkunu bu şairi sizlere tanıtmak istiyorum. Olur ya, bir gün benim ilk paragrafta yazdığım gibi, siz de Tagore' u benim blogumda okuyup tanıdığınızı söylersiniz, belki...:)

Tagore, 1861 yılında Hindistan' da doğdu. "Kalküta' nın en varlıklı ve en ilerici ailelerinden birinin çocuğuydu. Kişiliğini biçimlendiren yılları nasıl bir ortam içinde geçirdiğini anlatırken şöyle der: 'Ailemin tüm bireyleri yetenekli kişilerdi - kimi ressam, kimi şair, kimi müzisyen. Evimizin tüm havası yaratıcılık ruhuyla doluydu. Neredeyse bebekliğimden beri, doğanın güzelliğini ta içimin derinliklerinde duyuyor, ağaçlara, bulutlara karşı yakın bir dostluk besliyor; kendimi mevsimlerin havada titreşen müziğiyle uyum içinde hissediyordum." (Romantizmden Modernizme Rabindranath Tagore, Rahajit Sarkar. Çeviren: Ünal Aytür)

"17 yaşında hukuk eğitimi için İngiltere' ye gidişine kadar Hindistan' ın en köklü ve zengin ailelerinin birinin içinde çok iyi bir eğitim alarak, İngiliz sömürgesi bir ülkede, vatansever bir Hintli olarak yetişti. Anlama, kavrama ve yaşama ekseninde şiir, tiyatro, resim ve müzikle ilgilendi. İngiltere yıllarında Hindistan' ın teknolojik geriliğine daha yakından şahit oldu. Bu gerilik, geriliğin getirdiği aşağılık kompleksi ve ardından gelen çaresizlik ancak eğitimle aşılabilirdi.

Eğitim, Tagore için kurtuluşun mayasıydı, ama eğitim milleti kökünden uzaklaştırmamalıydı. Batı' nın teknolojisi, tıbbı, fenni alınmalıydı, kültürü değil. Her millet kendi kültürünü yaşamalıydı. Dışarıdan gelen unsur milleti ancak taklitçi yapardı. Bir mektubunda oğluna diyordu ki: 'İyilik ve kötülük kavramlarını aklından çıkarma. Başkalarının sözleri, eylemleri seni etkilemesin. Modern dünyanın göz alıcı yapaylıkları seni bozmasın, yalın ve düz bir yaşam sür, zengin sarayına da, yoksulun kulübesine de gönül rahatlığıyla, açık alınla gir. Hindistan' ın dışı yoksul, içi zengindir, ona göre yaşa.'

Şiirlerinde güneş, ay, bulut, ışık, çakıl taşları, dalgalar gibi unsurlara geniş yer veriyor ve onlarda sonsuzluğu arıyordu. Ölümü sonsuzluk olarak görüyor; 'bu yaşamı sevdiğim için ölümü de seveceğim / biliyorum' diyordu.
Hastalandığı bir gün arkadaşına diyordu ki; 'kelebeğin ömrüne bir gün deme, o senin gibi ayları değil, anları yaşar.'" (Çeviri: Bülent Ecevit - ortabahçe mecmuası)

Tagore, 1941 yılında vefat etti ve seveceğini bildiği ölüme kavuştu.


İlgilenenler için: Andre Gide, Tagore' un şiirlerini Fransızcaya çevirmiştir. Tagore' dan etkilenen şairler ve ünlüler arasında; 1946 Nobel Edebiyat ödülünü alan Hermann Hesse, Bülent Ecevit, Nehru ve Rilke gibi isimler yer alır.





1 Mayıs 2014 Perşembe




NAZIM HİKMET'İN ÇİZDİĞİ DESENDEKİ KIZA TUTULAN VE ONUNLA EVLENEN ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR'İN ÖYKÜSÜ


Uzunca bir süredir, tarihin sararmış sayfalarından seçtiklerimi sizlerle paylaşmadığımı fark ettim. Ve bugün, bunu telafi etmek istiyorum. Paylaşacaklarım "sanat"la ilgili olacak. Umarım, keyifle okursunuz...

II. Dünya Savaşı sürerken Türkiye, 1940 yılının Haziran ayında savaşın eşiğine gelmişti. Ama I.Dünya Savaşındaki yanılgısına düşmemişti. O eşiği aşmasını bilmişti. Ankara, savaşa girmekten kurtulurken, konservatuvar öğrencilerinin ilk opera temsilini seyretti. Genç soprano Mesude Çağlayan' ın aryalarını dinledi. Gerçi bu, üç perdelik Madame Butterfly' ın sadece ikinci perdesiydi. Birinci ve üçüncü perdelerin çalışmaları daha bitmemişti. Ama çok önemli bir başlangıçtı. Devlet Konservatuvarı'nın  Carl Ebert yönetimindeki öğrencileri, ilk opera temsillerini Ankara Halkevi Sahnesinde, 21 Haziran 1940 gecesinde Cumhurbaşkanı İnönü' nün huzurunda verdiler. İnönü' yle birlikte tüm devlet erkanı ve kordiplomatik oradaydı. (Altan Öymen - Bir Dönem Bir Çocuk)


Verdi' nin  "Aida" operası Süveyş Kanalı' nın açıldığı yıl (1869) Kahire Operası için bestelenmiş olup Verdi, operayı yazarken Eski Mısır' dan esinlenmişti. Daha sonra Mısır' da Aida, Zafer Marşı olarak çalınıyordu. (Gilbert Sinoue - Yasemin Kokusu)

Bunu şunun için yazdım: Ülkemizde, 21 Haziran 1940 gecesinde ilk opera temsili verilirken (o da, sadece 2. perdesi), 1869' da Kahire Operası için, opera bestelenmiş!..

Nazım Hikmet hayranları bilirler; hapiste kaldığı yıllarda sadece şiirler ve yazılar yazmamış, resimler  de çizmişti. Resimleriyle ilgili şunları anlatacaktır yakın dostlarına Nazım:

"Bedri Rahmi' nin bende özel bir yeri vardır. Bir süre önce Eren' le birlikte beni görmeye geldiler, çok sevindim. Bedri' nin resimlerini de şiirlerini de çok beğenirim. Son günlerde burada boncuklu çanta yapmayı düşündüm. Resimleri Bedri çizecek, Adalet de (Cimcoz) bunları İstanbul' da satacaktı.

Geçenlerde birkaç resmimi Bedri' ye yolladım. Hiç ses çıkmadı. Benim resim yapmama icazet vermiyor mu acaba? Abidin' e de (Dino) bir iki çizgi yollamıştım. Belime hakkaklık peştamalı (ressamlık belgesi) bağlamasını rica ettim. Ondan da ses çıkmadı. Anlaşılan biz ellisinden sonra ressamlar loncasına çırak bile olamayacağız." (Hıfzı Topuz - Hava kurşun Gibi Ağır Nazım Hikmet' in Romanı)


Aslında Nazım gayet başarılı desenler çiziyormuş ki, çizdiği bir resimde Şevket Süreyya Aydemir' in  resimdeki kıza tutulmasına neden olmuş. Nasıl mı? Yine Hıfzı Topuz' un aynı kitabından aktarayım:

"Nazım ile Vala' nın Kafkasya maceralarında önemli bir olay, Şevket Süreyya' yla tanışmaları oldu. Şevket çok kitap okumuş, akıllı, becerikli bir aydındı. Cezaevinden kurtulduktan sonra soluğu Kafkasya' da almıştı. Batum' da Nazım ve Vala' yla sıkı fıkı dost oldular.

Nazım bir gün defterine desenler çiziyordu. Çizdiği desenlerden biri de Batum' da tanıdığı Hikmet Bey adında birinin kız kardeşi Leman' dı. Nazım kaküllü, saçları kurdeleli, yuvarlak yüzlü bir kız deseni çizmişti. Şevket bu kıza hayran oldu ve ' Bu kız bana varırsa alırım' dedi.
İnanamadılar. Nasıl olur da bir insan Nazım' ın çizdiği bir desene tutulur dediler. Ama Şevket' in kararı kesindi. Birkaç gün sonra Nazım ona kızı tanıtınca Şevket ne kadar isabetli bir karar verdiğini anladı. Hemen kızı ailesinden istedi ve evlendiler. Leman Hanım' da Ahmet Cevat, Nazım, Vala ve Şevket grubuna katıldı."