26 Temmuz 2022 Salı

 


KAPLANIN SIRTINDA



Osmanlı İmparatorluğu'nun tahtında oturan hiçbir padişahın kişiliği ve sultanlık yaptığı dönem, 33 yıl tahtta kalan II. Abdülhamid'inki kadar yoğun ve birbirine zıt yorumlara konu olmadı. Kimilerine göre O "Kızıl Sultan"dı, kimilerine göre de "Ulu Hakan." Gerçekte Abdülhamid kimdi?

İşte, Zülfü Livaneli'nin derin bir araştırma yaparak ve II. Abdülhamid'in dönemiyle ilgili birçok kitap okuyarak kaleme aldığı "KAPLANIN SIRTINDA" romanı, II. Abdülhamid'in Selanik'te bulunan Alatini Köşkü'ndeki sürgün yıllarını anlatarak bir ilke imza atıyor. Sultanın kendi deyimiyle, doğar doğmaz kaplanın sırtına koymuşlar onu. Şehzadelerin kaderi bu diye düşünüyor; kaplanın sırtında büyümek. Kaplan gibi muhteşem bir yaratığa egemen olma duygusu, üstünlük, ayrıcalık, tanrılık ama bir yandan da korkuyla mücadele etmek. Korkusuyla mücadele edemediği için "vehm-i hümayun" diye anılmak. Kaderinin bu olduğuna inanıyor sabık sultan.

Romanı okudum ve o döneme ilişkin çok ilginç bilgilere ulaştım. Romanın temeli; II. Abdülhamid ve maiyetinin Selanik sürgünü boyunca özel doktorluğunu yapan Tabip Yüzbaşı Atıf Hüseyin Bey'in hatıratına dayandırılmış. Belirtmeliyim ki, Tabip Yüzbaşı Doktor koyu bir ittihatçıdır. 3,5 yıl süren padişahla olan münasebeti ve sohbetlerinden sonra kafası karışmış ve kafasındaki soruları cevaplayamaz duruma gelmiştir; padişahı tahttan indirmekle doğru mu yaptık gibi soruları.

Livaneli, kitabın başlangıç sayfasında şöyle yazmış: "Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından birisi olan İkinci Meşrutiyet ve Sultan Abdülhamid konusunu ideolojik ve sığ kamplaşmalardan uzak bir biçimde ele alıp, o devrin ruhunu ve zihniyetini yansıtmaya çalıştım." Kitabı bitirdiğimde, o devrin ruhunu ve zihniyetini oldukça gerçekçi ve tarafsız bir şekilde yansıttığını gördüm. Üstelik tahttan indirilmiş sultanın sürgün yıllarına dair pek fazla doküman ve kitap olmadığını düşünürsek,  bence bu kitabı, tarihini öğrenmek isteyen herkes okumalı...

Kitaptan edindiğim bilgileri yazmadan önce, II. Abdülhamid hakkında hatırlatma için kısa bir bilgi vermek isterim. II. Abdülhamid'in babası II.Abdülmecid Tanzimat padişahları dönemini başlatan padişahtır. Abdülmecid, Osmanlı padişahları arasında dört oğlu da tahta çıkmış tek sultandır aynı zamanda. Oğulları sırasıyla; V. Murad, II. Abdülhamid, V. Mehmed Reşad ve Vahdettin'dir. Babası Abdülmecid'in ölümü üzerine tahta çıkan V. Murad ancak 93 gün tahtta kalabilmiş, delirdiği için tahttan indirilmiştir. 1876 yılında anayasayı kabul ve ilan etmek koşuluyla yerine kardeşi II. Abdülhamid getirilmiş. Abdülhamid tahta oturduğunda 93 Harbi diye anılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı başlamış. Harbi gerekçe göstererek kabul ettiği anayasayı rafa kaldırmış, meclisi kapatmış. İşte bundan sonra 33 yıl sürecek "İstibdat Dönemi" de başlamış. Sultan Abdülhamid, Osmanlı mülkünü korkular, endişeler ve jurnallerle yönetmiştir. 

II. Meşrutiyetin ilanından sonra, meşrutiyete karşı olan yobazlar tarafından İstanbul'da 13 Nisan 1909'da büyük bir ayaklanma çıkarıldı. Bu ayaklanmanın II. Abdülhamid tarafından tertip edildiği ve desteklendiği söylenmektedir (Livaneli'nin kitabında sultan bunu kesinlikle reddetmektedir.) Ayaklanma Rumi takvime göre 31 Mart 1325'te başladığı için "31 Mart Vakası" diye anılmaktadır. Bu büyük ayaklanmayı Selanik'te bulunan 3. Ordu'ya mensup subayların oluşturduğu Hareket Ordusu bastırır ve II. Abdülhamid tahttan indirilerek 28 Nisan 1909'da trenle Selanik'e sürgüne gönderilir. Osmanlı tahtına kardeşi Reşad çıkarılır. Padişaha Mehmed adını İttihatçılar koyar; büyük dedesi Fatih Sultan Mehmed'e atfen,  imparatorluk için yeni ve güzel bir başlangıç olsun diye. Ve padişah V. Mehmed Reşad olarak tarihe geçer.

Kitapta Yer Alan İlginç Bilgiler:

- Selanik'te bulunan Alatini Köşkü'nde ailesiyle birlikte sürgünde bulunan  Abdülhamid ve ailesinin (hizmetkarları dahil) köşkün bahçesine çıkması, panjurları açması, balkona çıkması, imparatorluk ve dünya gündeminden en ufak bir haber alması yasaktı. Çok sonraları, kendisinden sorumlu kumandana yalvar yakar balkona çıkış izni alabilmişti. Sürgündeki hayatı katıksız ev hapsi idi. 

- Harpten(savaş) nefret ederdi. Anlaşmazlıkların siyasetle çözülmesinden yanaydı. Kendisiyle övündüğü pek çok yön vardı ama en çok bu özelliğini severdi.

- Yabancı gazetelerde sık sık Abdülhamid için vehm-i hümayun (Emperyal Paranoya) ifadeleri kullanılırdı. Ona göre ise, kralların, imparatorların suikasta uğradığı, öldürüldüğü bir devirde, kendi hayatıyla ilgili endişe duymasından daha doğal ne olabilirdi?

- Suikasta uğramak korkusundan olsa gerek Dolmabahçe Sarayı'ndan ayrılarak, saltanatı boyunca çevresi yüksek duvarlarla çevrili Yıldız Sarayı'nda ikamet etti. Tahtta kaldığı 33 yıl boyunca "Cuma Selamlığı" haricinde hiç dışarı çıkmadı. 

-Yıldız Sarayı'nın çevresine göletler, köşkler, hayvanat bahçesi yaptırdı. Opera dinlemeyi sevdiği için bir de opera salonu yaptırarak İtalyan opera sanatçılarını saray kadrosuna aldırdı. Gecenin bir yarısı da olsa, sanatçıları huzuruna çağırtıp opera dinlerdi. 

- Zehirlenme tehlikesine karşı, kahveyi iki ayrı fincandan, suyu mühürlenmiş şişelerden içerdi. Ağzına kimsenin dokunmaması için ağrıyan dişini kendi çekerdi.

- Selanik'e, İstanbul'dan gönderilen yüksek rütbeli subaylar ve memurlar teker teker suikasta uğradığı için halk arasında "yürek Selanik" deyimi yaygındı.

- Abdülhamid'e "Kızıl Sultan" (Le Sultan Rouge) lakabını Albert Vandal adlı bir Fransız takmış, genç subaylar da nefret ettikleri padişah için söylenen bu lakabı benimsemişlerdi.

- Ünlü şairler ise Abdülhamid'i baykuşa benzetiyorlardı; Ermenilerin Cuma Selamlığında sultana yaptıkları suikastın başarısız olmasına da üzülmüşlerdi. Öyle ki, Tevfik Fikret'in  padişaha yapılan suikastın başarısız olmasına ağıt yaktığı "Bir Anlık Hatırlama" şiiri kulaktan kulağa fısıldanıyordu.

- Mehmet Akif gibi kalbinden imanı eksik etmeyen, kendisini din ü devlet, mülk ü millete adamış bir şair bile Padişah'ı "Kızıl Kafir" diye niteliyor, Yıldız'daki baykuş dediği Abdülhamid için "iblisin ruhu" olduğunu söylüyordu.

- Abdülhamid, büyük burnunu hiç sevmediği için  bu saplantısı nedeniyle "burun" kelimesini uzun yıllar yasakladı. İmparatorluk dahilinde kimse burun diyemez, hiçbir yazar gazeteye böyle bir kelime yazamazdı.

- Abdülhamid'in kardeşleri Murad ve Reşad isimleri de ağza alınamazdı. 33 yıl boyunca bu iki isim unutulmuş, kimse çocuğuna bu isimleri koyamamıştı. Olanlar da değiştirilip var olan Murad isimleri Mirad'a, Reşad isimleri de Neşed'e çevrilmişti.

- Ayrıca, Murad ve Reşad kardeşlerini çağrıştıracağı için "kardeş" kelimesi, Avrupalıların Osmanlı İmparatorluğu için söyledikleri "hasta adam" sözünü hatırlatacağı için de "hasta" sözünü kullanmak da sakıncalıydı. Dinamit, isyan, sosyalizm, nihilizm kelimeleri de herhangi bir metinde geçemezdi.

- Kendisi için birçok sıfat  ve hitap şekilleri kullanılmıştı; "sultan, zat-ı şahane, hünkar, ulu hakan, imparator, halife-i ruy-i zemin (yeryüzü halifesi), emirilmüminin (müminlerin emiri), bave Kurdan (Kürtlerin babası), Pinti Hamid, Kızıl Sultan, Yıldız'daki baykuş, müstebit, zalim ve tahttan indirildikten sonra da hakan-ı mahlu (hal edilmiş hakan) gibi sıfatlar.

- Çok titiz olduğu ve hastalanmaktan korktuğu için  Atkinson marka kolonyasını yanından hiç ayırmazdı. Günde bir şişe kolonya tüketirdi. Kolonyayla sürekli ellerini dezenfekte ederdi. Sultanın huzuruna çıkan kulların,  sultanın eteklerini öpmesi zorunlu bir gelenekti ancak hastalık kaparım korkusuyla, eteklerini değil tahtının kolundan uzattığı ipi öptürürdü.

- Kuduz aşısını bulan Fransız mikrobiyolog ve kimyager Louis Pastör'e, çalışmalarında kullanmak üzere on bin frank ve bir Mecidiye Nişanı vermişti. Pastör'den destek isteyince Mösyö Pastör de sağ kolu olan Mösyö Şantimes'i İstanbul'a göndermişti. Mösyö Şantimes İstanbul'da bir kuduz hastanesi kurmuştu. Sultan, bulaşıcı hastalıklardan korktuğu için bulaşıcı hastalıklarla mücadele konusunda oldukça başarılıydı.

- Sultan Abdülhamid'i tanıyan siyasetçiler O'nun, dünyanın en kurnaz ve sinsi adamı olmasının yanı sıra zeki ve hesaplı olduğunu söylerlerdi. Osmanlı mülkünde çıkan isyanları bastırmak için milletleri birbirine düşürmek, imparatorluğu korumak adına ne gerekiyorsa onu yaptığından dolayı.

- Anadolu'da İslam'ın koruyucusu olarak sağlığına dua edilen halife, bir Avrupa kültürü hayranıydı. Operaya bayılırdı. Piyano çalardı.

- Abdülhamid, tahttan indirilip Selanik'e sürgüne gönderildiğinde yetmiş yaşındaydı. Yaşla birlikte öldürülme korkusu ve endişeleri de artmıştı. Özel doktoruna bile güvenmiyordu. Yıllar geçtikçe ve doktorla sohbet ettikçe güven duymaya başlamıştı.

- Genç bir şehzadeyken "baba" diye hitap ettiği Rum Sarraf Zarifi Baba'nın öneri ve yardımlarıyla, kazandığı her bir kuruşu biriktirip değerlendirmişti. Kişisel serveti çok fazlaydı. II. Meşrutiyetin ilanından sonra kurulan yeni hükümet, sultana ait olan  imparatorluğun çeşitli bölgelerindeki milyonlarca dekar kişisel arazisini elinden almış, parasına ve tahvillerine el koymuştu. Yıldız  Sarayı'nda el konulan akıl almaz sayıdaki değerli mücevherler ise Paris'te bir müzayede de, rekor kırarak satılmıştı.

- Konstantiniyye'nin (İstanbul) fethini kutlamak için kendisine izin almaya gelen bazı Müslüman ileri gelenlerin bu isteğini reddetti. Ve şöyle dedi: "Hayır. Katiyen kabul etmem. Böyle bir fetih şenliği Müslüman tebaamı sevindirir ama Rum tebaamı üzer."

- Babası II. Abdülmecid ve amcası Sultan Abdülaziz zamanında dünyanın en büyük ikinci deniz gücü olan Osmanlı donanmasını, paranoya yüzünden Haliç'te çürütmüş, Osmanlı denizlerini savunmasız bırakmıştı.

-  Avrupa'da bulunan ve  Çarlığı yıkmaya çalışan iki Rus lider Lenin ve Troçki, ayrı ayrı zamanlarda Abdülhamid'i, Rus Çarı Nikola'dan daha akıllı bulduklarını belirten yazılar yazmışlardı.

- Büyük dedelerinin iki kez kuşattıkları halde almayı başaramadıkları Viyana'da dünyaca ünlü besteci Yohan Straus, Sultan Abdülhamid'e ithaf ettiği "Doğu Masalları" adlı bir eser yazmıştı ve bu eser kültür başkenti Viyana'da sergilenmişti. Bunu duyan Sultan Abdülhamid, besteciye bir nişan ve bir miktar altın göndermişti.

- Sultan Abdülhamid, beş vakit namaz kılar, İslam'a son derece hürmet ederdi. Öte yandan da imparatorluktaki bira ve rakı fabrikalarına izin vermiş, hatta ilk genelevi açtırmakta sakınca görmemişti.

- Yabancı dillerden çok sayıda çeviriler, alafranga saat düzenine geçmeler (bunun için saat kuleleri inşa ettirmiş. Ahali bu saati görüp alışsın diye), kadınlara çarşafı yasaklamalar hep onun eseriydi.

- Saltanatı boyunca "İngiliz'den ve fareden korkulur" derdi. Ve bu korkusunu şöyle açıklardı: Fare, insan uykudayken burnunu, kulağını kemirirdi, insanın ruhu bile duymazdı. Çünkü kemirmeden önce yiyeceği organı üfleyerek uyuştururdu. İngiliz de böyleydi işte, bir yeri almayı kafasına koyduysa, şeytanın aklına gelmeyecek metotlarla çalışır, ne pahasına olursa olsun amacına ulaşırdı. Bu arada kurban hiçbir şey hissetmezdi. Ta ki iş işten geçene kadar.

- İstanbul'daki ilk bira fabrikası Abdülhamid'in saltanatı sırasında ve özel izniyle Bomonti kardeşler tarafından, Selanik'te ise Alatini kardeşler tarafından kurulmuştu. O devirde biranın bedeni güçlendirici etkisi olduğuna inanılıyordu. Az ve ölçülü içki içen Sultan, rom ve bira içerdi.

- Osmanlı tahtında oturan padişahlardan ilk kez yurt dışına (Fransa ve İngiltere) giden Sultan Abdülaziz'di. Yurt dışı gezisine, genç şehzadeler; Murad ve Abdülhamid'i de götürmüştü. Şehzade Murat (V.), tam bir Avrupalı gibi yetişmişti. Kraliçe Victoria, şehzade Murad'ı çok beğenmiş ve söylentiye göre İngiliz Hanedanı'ndan biriyle evlendirmek istemiş. Evlilik gerçekleşmemiş ama yurt dışı gezisinden sonra Şehzade Murad "mason" olmuştu. Amcası, Abdülaziz'in intiharından sonra da V. Murad olarak tahta çıkmış ancak 93 gün tahtta kalabilmişti. Sultan Abdülhamit, amcasının intihar ettiğine inanmamış, V. Murad'ın tahta çıkması için işin içinde İngiliz parmağı olduğundan kuşkulanmıştı.

- Sabuk Sultan, Amerika iç savaşında Vaşington'u destekleyen amcasına Başkan Abraham Lincoln'un teşekkür mektupları gönderdiğini ve bu mektupların arşivde bulunduğunu söylemiştir Tabip Yüzbaşı Doktora.

- Sultan Abdülhamid'in en büyük sırrı, genç bir şehzade iken Pera'da  bir mağazada gördüğü ve görür görmez aşık olduğu Belçika vatandaşı olan Flora Cordier ile yaptığı gizli evlilikti. Evlendikten sonra Flora ile beraber gözlerden uzak Tarabya'daki köşkte yaşıyorlardı. Ancak mutlulukları kısa sürdü. Bir gün Mithat Paşa ile arkadaşları gelip biraderi V. Murad'ın aklını oynattığı için tahttan indirilmesine karar verildiğini ve kendisini padişah yapmak istediklerini (anayasa yapmak şartıyla) söyleyince bir karar vermek zorunda kaldı; padişah olursa Flora'dan ayrılacaktı mecburen. Çünkü o özgür bir kadındı hareme girmezdi ve dinini değiştirmezdi. Bunu biliyordu. Padişah olmayı kabul ederse de Flora'dan ayrılacaktı hem de ebediyen. Aşkından vaz geçip, sultan olmayı seçti. Ve kalbi kırık Flora Cordier de Belçika'ya geri döndü.

- Balkan Harbinde Yunan ordusu Selanik'e yaklaşınca ve Selanik'in düşeceği anlaşılınca sabık sultan ve maiyetini İstanbul'a götürmek üzere Alman İmparatoru Wilhelm'den istenen yardım sonucu Loreley yatı gönderildi. Bu yatla sultan ve ailesi  İstanbul'a sağ salim ulaştılar. Ve eski saray Beylerbeyi'ne yerleştirildiler. Yine ev hapsinde ve tutsaktılar. Yıl 1912 idi.

- Abdülhamid kalan ömrünü Beylerbeyi Sarayı'nda geçirdi. 10 Şubat 1918'de öldü. Cenazesi büyük bir kalabalıkla kaldırıldı ve dedesi II. Mahmud'un türbesine gömüldü.

- Abdülhamid sürgüne gönderildiğinde kendisine ve ailesine bakmak üzere görevlendirilen Doktor Atıf Hüseyin, padişah İstanbul'a getirildikten sonra Beylerbeyi Sarayı'nda da vefatına kadar Sultan'a bakmaya devam etti. Sürgün yılları boyunca Abdülhamid hakkında günlük tuttu. Tamamı on iki defter olan bu günlükler dönemle ilgili muazzam bilgi kaynağıdır (yazarın notu).


Bu yazıyı hazırlarken yararlandığım kaynak:

Livaneli, KAPLANIN SIRTINDA "İstibdat ve Hürriyet", İNKILAP 95. yıl.



21 Temmuz 2022 Perşembe

 


SALEP BİTKİSİ



Salep bitkisi; çam çiçeği, salep orkidesi veya sadece orkide gibi isimlerle de anılır. Bu güzel bitki, salkım şeklinde ve genel olarak pembe-mor renginde açan çiçekleriyle, dik gövdesiyle diğer bitkilerden kolayca ayırt edilebilir.

Tüketim için kullanılan kısmıysa toprak altındaki yumrusudur (soğan). Bu yumru, bitki topraktan dikkatlice çıkarıldıktan sonra güzelce yıkanır, su ya da süt ile kaynatılır. Ardından kurutulmak üzere iplere dizilir. Doğrudan güneş ışığına maruz kalmayacak şekilde ipe dizilen yumrular kuruduktan sonra öğütülür. Öğütülüp toz haline getirildikten sonra kış aylarının tadına doyum olmayan içeceği salep yapılmak üzere piyasaya sürülür. Sıcak su ve süt ile hazırlanarak  içecek olarak tüketilir. Bunun yanı sıra en çok dondurma yapımında kıvam verici olarak kullanılmaktadır. Salep yumrularının denetimsiz bir şekilde toplanması nedeniyle bitki türü yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. :(





Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.


15 Temmuz 2022 Cuma

 


MİTOLOJİDE VE DİNLERDE TAVUS KUŞU SEMBOLÜ



Dış görünüşünün renkliliğinin yanı sıra kültürel anlatılar açısından farklılığı nedeniyle kadim bir kuştur tavus kuşu. Sülüngiller ailesinden olan tavus kuşu, büyüleyici renkleri ve kuyruğuyla tanınmaktadır. Dişi tavus kuşunun bedeni genellikle kahverengi ve boynu parlak yeşil renktedir. Erkek tavus kuşu ise çok renklidir. Dişiyi etkilemek için kuyruğunu açarak tüm renklerini gösterir. Erkek tavus kuşunun renklerinin güzelliğine karşın, sesinin son derece kötü olduğu söylenir. Kuyruğunu açan erkek tavus kuşu çok gördüm de sesini hiç duymadım.

Mitolojide ve bazı dinlerde tavus kuşu öne çıkan unsurlardan biridir. Melek Tavus, Yezidilerin ibadet ettiği melektir.  Yezidiler, başlangıçta yanlış anlaşıldığı için, Melek Tavus'un "kötü" olarak nitelendiğine, sonradan "iyi" olduğuna karar verildiğine inanıyorlar. (*)




İslam dini ve İslami kaynaklarda da tavus kuşuna yer verilmiştir. İslam sanatında tavus kuşları cennet kuşları olarak cenneti sembolize etmektedirler. Bazı minyatürlerde ise tavus kuşu, şeytan ve yılan gibi kötülüklerle bir arada gösterilmiştir. Adem ile Havva cennetteyken, tavus kuşu şeytanın içeri girmesine yardımcı olur. Cennete giren şeytan da Havva'nın yasaklı meyveyi yiyerek cennetten atılmalarına sebep olur. Bunun sonucunda da Allah tarafından tavus kuşu cezalandırılır.



Tavus kuşunun kökeni Hindistan olduğundan Hint mitolojisinde önemli bir yere sahiptir. Yağmur tanrısı Devraj İndra, tavus kuşu kılığına girer. Bundan dolayı da her yağmur yağdığında tavus kuşları neşeyle dans ederler.

Çok iyi bilinen bir Budist halk öyküsünde, Buda'nın insan olarak doğumundan önceki yaşamında altın bir tavus kuşu olduğu anlatılır. Aynı zamanda Budist mitolojisinde tavus kuşu, tutkunun ve sevileni korumanın bir simgesidir. Ayrıca tavus kuşu ve lotus çiçeği Budizm'de sonsuzluk ve cenneti temsil eder.

Yunan mitolojisinde Tanrıça Hera'nın  en sevdiği kutsal hayvanı tavus kuşudur. Hera'nın yüz gözlü dev hizmetkarı Argos, Zeus tarafından öldürülür .Argos'un ölümü üzerine tanrıça Hera, onun anısını yaşatmak için tavus kuşunun kuyruğuna Argos'un gözlerini yerleştirir. Bir rivayete göre, tavus kuşunun öldükten sonra eti çürümediği için ölümsüzlüğün sembolü olduğu söylenir. Bu nedenle tavus kuşu Hristiyan kültürlerinde de hayat ağacı ile tasvir edilir.

Roma mitolojisinde Tanrıça Juno'nun (Yunan mitolojisindeki Tanrıça Hera'nın dengi olarak tanımlanabilir) kutsal hayvanı da tavus kuşudur.  Tavus kuşu, Roma'nın gösterişli bahçelerinin tasvirlerinde, mezar anıtlarında da yer alır ve soyluluk simgesidir.

Bizans kültüründe tavus kuşu, güzellik, ölümsüzlük, yeniden doğuş ve günahlardan arınmayı sembolize eder.

İslamiyet öncesi Türk kültüründe de tavus kuşunun izlerine rastlamak mümkün. Kaşgarlı Mahmut'un yazdığı Divanu Lügati't Türk'te "yun kuş" olarak geçen tavus kuşu aynı zamanda egemenlik sembolüdür. (**)

Tavus kuşunun üç türü bulunmaktadır. Bunlar:

--Mavi tavus kuşu: Hindistan'da ulusal bir kuş olarak kabul edilir. Bu nedenle mavi tavus kuşuna Hint Kuşu da denilmektedir.

--Yeşil tavus kuşu: Burma-Cava arasındaki topraklarda yaşam süren yeşil tavus kuşu, nesli tükenmekte olan bir türdür. Bu nedenle diğer tavus kuşu türlerine göre daha değerlidir. Yeşil tavus kuşunu avlamak yasaktır. Dünya Koruma Birliği, yeşil tavus kuşunu koruma altına almıştır.

--Kongo tavus kuşu: 1936 yılında keşfedilen bir tür olan Kongo tavus kuşu, mavi ve yeşil tavus kuşları kadar tanınmaz. (***)

Farklı kültürlerde değişik anlamlarda tanımlansa da sembolize edilse de tavus kuşu göz alıcı floresan renkleriyle izlemesi keyifli güzel bir kuş. Onu kuyruğunu açıp dans ederken izlerseniz ne dediğimi anlayabilirsiniz ancak. :)








Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.

(*) Osman Balcıgil, ZERDÜŞT'ÜN SIRRI (Destek Yayınları)

(**) gossive.com

(***) bilgikilavuzu.com





11 Temmuz 2022 Pazartesi

 


ZIKKIM OLMUŞ ZAKKUM



Her yerde duyabileceğimiz, dilimizde oldukça fazla kullanılan "zıkkımın kökünü ye" sözündeki zıkkım kelimesinin kökeni Arapçadır. Zararlı ya da zehirli, sıkıntılı şey anlamına gelen zıkkım kelimesinin günümüzdeki(Türkçede) karşılığı zakkumdur.

Canlı ve pembe çiçekleriyle çok güzel görünen zakkum, İslam dininde "Cehennem Ağacı" olarak kabul edilir. Zakkumun zehir seviyesi yüksek olduğundan ölümcül olabilir. Zakkum ağaçları, dört mevsim yeşil kalan yaprakları ve Mayıs'tan Ekim ayına kadar çiçekli kalan pembe-beyaz çiçekleriyle doğanın en güzel görüntülerinden birini sunar bizlere. Ilıman iklime sahip bölgelerde kendiliğinden yetişebilen dayanıklı bir ağaçtır. Zakkum ağacının Latince adı, "nerium oleander" dir.







Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.



2 Temmuz 2022 Cumartesi

 


APOLLON'A YAR OLMAMAK İÇİN AĞACA DÖNÜŞEN DAPHNE (DEFNE)



Kadim Anadolu topraklarında ne mitolojik öyküler yaşanmış, günümüze dek uzanan. İşte su perisi Daphne'nin öyküsü bunlardan biri. Bu öyle bir öykü ki, ülkemizin güneyinde yer alan Hatay ilinin şirin ilçesi Defne'ye adını vermiş. Defne ağacının özelliklerini yazmadan önce, Daphne'nin hazin öyküsüne kısaca göz atalım ve Daphne'nin gözyaşlarından oluştuğuna inanılan Harbiye Şelaleleri'nden kana kana su içelim. Ne dersiniz?

Defne Ağacının Hikayesi

Bir gün, ışığın tanrısı Apollon ile aşk tanrısı Eros karşılaşırlar. Eros attığı oklarla insanları aşık etmesiyle ünlüdür. Apollon, Eros'un oklarını küçümseyen sözler söyler ve oklarını savaşta kullanmak üzere kendisine vermesini ister. Buna gücenen Eros, Apollon'a; "Benim oklarım seni bile vurabilir" der ve uzaklaşır.

Başka bir gün Apollon ormanda dolaşırken bir nymphe(su perisi) olan Daphne'yi görür ve onu izlemeye başlar. Eros da Apollon'u gizlice izlemektedir. Altın okunu çıkararak Apollon'u kalbinden vurur. Apollon Daphne'ye aşık olur. Eros kurşun okuyla da Daphne'yi vurur. Vurulan Daphne, Apollon'dan nefret eder ve ondan kaçmaya başlar.

Apollon, Daphne'ye deli gibi aşıktır. Her gün onu izlemeye gelir. Bir gün dayanamaz ve Daphne'ye yaklaşmaya çalışır. Eros'un kurşun okunun etkisiyle Daphne, Apollon'dan korkup kaçmaya başlar, Apollon da onun peşinden koşar. Koşmaktan yorulan ve gücü tükenen Daphne, artık kaçamayacağını anlar ve toprak ana Gaia'ya yalvarır: "Ey Toprak Ana, beni ört, beni gizle." Toprak aniden yarılır ve Daphne'nin ayakları toprağa kök salar. Teni kabuk bağlar, kolları dallara, saçları yapraklara dönüşür. Sonunda Daphne, defne ağacına dönüşür.

Ağaca dönüşen Daphne'ye Apollon şöyle seslenir: "Defne, bundan sonra sen, Apollon'un kutsal ağacı olacaksın. O solmayan ve dökülmeyen yaprakların, başımın çelengi olacak. Değerli kahramanlar, savaşlarda zafere ulaşanlar, hep senin yapraklarınla alınlarını süsleyecekler. Şarkılarda, şiirlerde adımız yan yana geçecek." Bu tatlı sözler üzerine Defne, dallarını eğerek Apollon'u saygı ile selamlar.

Bu öykünün geçtiği yer bugünkü Harbiye'dir (Hatay). Apollon teessür ve heyecan içinde o ağacı amblem olarak alır ve parlak yapraklarından başına bir taç yapar. İşte o zamandan beri şiir ve silah zaferi Defne dalı ile ödüllendirilir ve inanışa göre Defne'nin gözyaşları bugün hala Harbiye'de şelaleler meydana getirmektedir. (*)




Defne(Laurus Nobilis) Ağacının Özellikleri

Her zaman yeşil, boylu bir çalı ya da 15 metreye kadar boylanabilen, yuvarlak tepeli bir ağaçtır.

Vatanı Anadolu ve Balkanlar'dır.

Yaprağı yağ, ilaç ve sabun endüstrisinde kullanılır.

Kokusunun güzel olması nedeniyle defne yaprağı yemeklerde baharat olarak da kullanılır.

Defnenin Arabistan defnesi, yaban defnesi, dikenli defne, dağ defnesi ve koyun defnesi gibi zehirli türleri de bulunmaktadır.











(*) kulturportali.gov.tr


Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir, izinsiz kullanılamaz.



25 Haziran 2022 Cumartesi

 


BİR AĞAÇ YETİŞTİRMEK

Yedi ay önce (Kasım 2021’de) ürünlerini hiç kullanmadığım bir kozmetik markası bir ürün alana üç adet çam tohumunu promosyon olarak veriyordu. Ben de doğaya minik bir katkım olsun diye sırf tohumlar için bir ürün satın aldım. Tohumların nasıl ekileceğini anlatan uyarı yazısını okuduktan sonra üç tohumu bir gece suda bekletip, ertesi gün bir saksıya ektim. Benim için heyecanlı bir bekleyiş başlamıştı; her gün saksıya bakıp tohumların çimlenip çimlenmediğini kontrol ediyordum. Günler, haftalar, aylar geçip de saksıda yeşil bir filiz göremeyince umudumu kesmiştim, ki 15 Nisan 2022'de önce beni hem çok şaşırtan hem de sevinçten havalara uçuran küçücük yeşil filizi gördüm. Saksıda gördüğüm ilk andan itibaren altı gün boyunca filizin boy vermesini  fotoğrafladım. Öyle ya, hayatımda ilk kez bir ağaç yetiştiriyordum. Hazır fidan alıp ağaç dikmiştim ama bu farklıydı; tohumdan yetiştiriyordum. :) Artık, diğer iki tohum için de umudum var...Son ana kadar umudu yitirmemek lazımmış! Ve de sabırlı olmak. Gördüm ki, bir ağaç tohumu ancak beş ayda çimlenebiliyor, büyümesi ise yıllar alıyor. Ağaca kıyıp kesmek, arsa için yakmak ise dakikalar alıyor. Verilen emeklere, harcanan zamana, daha da önemlisi  ağaçlara çok yazık oluyor. Yapmak, yaşatmak zor, yıkmak, yakmak ise ne kadar kolay! Bunu ömürlerinde hiç ağaç yetiştirmemiş, bir fidan dikmemiş olanlar nereden bilecekler ki?

Sevincimi sizlerle paylaşıp çoğaltmak için ilk günden itibaren altı gün boyunca çektiğim fotoğrafları (her gün için bir foto), paylaşıyorum. Ne dersiniz, çok güzel değil mi?


 





Vee çam fidanım 7. Ayında.




22 Haziran 2022 Çarşamba

 


DAĞ ÇİLEĞİ VE ÇİLEK HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER



Fragaria vesca, yabani çilek ya da dağ çileği, ormanlık veya çalılık alanlarda yetişen meyvedir. 

Tarlalarda yetiştirilen ve meyve olarak tükettiğimiz çilek ise tohumundan yetiştirilebildiği gibi fide olarak da ekimi yapılmaktadır. Çilek(Fragaria), gülgiller(Rosaceae) familyası içinde yer alan bir bitki cinsi ve bu cins içinde yer alan türlerin meyvelerinin ortak adıdır. (Vikipedi)



-Bir çilekte yaklaşık 200 adet tohum bulunur.

-Çilek, çekirdekleri dışında yer alan tek meyvedir.

-Çileğin üzerindeki çekirdekleri doğrudan çimlenir. Hatta çilek, bu çekirdeklerden yeni meyveler oluşturabilir.

-Bir çileğin %90'dan fazlası sudur.

-Bir kilogram limonda, bir kilogram çilekte olduğundan çok daha fazla şeker bulunur.

-Dünyanın en büyük çileği 2015 yılında Japonya'da yetiştirilen 250 gram ağırlığındaki çilektir.

-Çilek henüz kızarmamışken yeşilken turşu yapılabilir.

-Çilek, genel olarak orman meyveleriyle aynı aileden gibi düşünülse de aslında gülgiller familyasındandır.

-8 adet çilek, bir çocuğun günlük C vitamini ihtiyacının neredeyse %100'ünü karşılar.

-Eğer dişlerinizi düzenli olarak bir çilekle ovarsanız çilek, diş beyazlatıcı bir etki yaratır.

-Belçika'da sadece çilekler için kurulmuş ve çilekle yapılmış çeşit çeşit ürün bulunan bir müze vardır.

-Amerikan yerlileri ve Antik Romalılar, yabani çileği bir ilaç olarak kullanıyorlardı.

-Dünyada yabani çilekler yüzyıllardır var olmasına rağmen, çilek yetiştiriciliği 16. yüzyılda başladı.

-Dünya üzerinde çileği meyve olarak düzenli şekilde tüketmeye başlayan ilk insanlar Amerikan yerlileridir.

-Afrodizyak etkisi olduğundan Fransa'da eskiden yeni evli çiftlere hemen çilek çorbası içirilirdi.

-Amerikalı bilim insanları çileğe balık geni enjekte ederek mavi renkli çilekler yetiştirdiler. Tadı, bildiğimiz çileklerle aynı olan mavi çileğin satışıysa kimi yerlerde sonradan yasaklanmış.






-Kaynak: yemek.com

-Yabani çilek çiçeği ve yabani çilek fotoğrafları tarafımdan çekilmiştir.




12 Haziran 2022 Pazar

 



MARY STUART ; ÇOCUK GELİN, İSKOÇYA VE FRANSA KRALİÇESİ



François Clouet'nin Portresi, Mary Stuart / İskoçya Kraliçesi (en.wikipedia.org)

Stefan Zweig, ünlü İskoçya Kraliçesi Mary Stuart'ın biyografisinde şöyle der: "Dünya tarihinde belki de başka hiçbir kadın edebiyata bu kadar çok konu olmamış, dramlarda, romanlarda, biyografilerde ve tartışmalarda böylesine çok işlenmemiştir."

Kraliçe Mary Stuart'ın kısa yaşamı entrikalarla, ittifaklarla ve politik hesaplarla geçmiş, evliliklerini bu hesaplara göre yapmış ama yine de ihanetlerden kurtulamamış. Ancak, başına her ne gelirse gelsin, doğduğu andan itibaren kraliçe olduğunu unutmamış, celladın baltası boynuna ininceye dek de hep kraliçe gibi mağrur ve dik duruşunu sergilemiş.

Yaşamı

1542 yılında İskoçya Kralı V.James ölür ve yeni doğan kızı Mary, henüz 6 günlükken İskoçya kraliçesi olur. İngiltere kralı VIII. Henry, henüz reşit olmamış oğlu ve varisi Edward  için bu çok değerli kızı gelin almaya karar verir. Evlilik gerçekleşirse, Stuart'ların ve Tudor' ların müşterek varisleri, aynı zamanda İngiltere, İskoçya ve İrlanda kralı olacak ve birleşik bir Büyük Britanya, dünyaya hakim olma mücadelesine girebilecektir. Ancak evdeki hesap, çarşıdakine uymaz. Bebek kraliçenin annesi bir Fransız prensesiydi ve Katolik olarak yetiştirilmişti. Bir Guise olarak, çocuğunu bu sapkın kafirlere bırakmak istemedi. Mary Stuart altı yaşına girince, Katolik Fransa ile annesinin yaptığı gizli anlaşma gereği Fransa tahtının varisiyle evlenmek üzere küçük Mary, Fransa'ya gönderilir. Deyim yerindeyse Mary Stuart, İngiltere Kralı VIII. Henry'den  kaçırılır.

Fransa sarayında Fransız kültürü ile yetişen Küçük Mary, 15 yaşına girdiğinde,  henüz 14 yaşında olan çelimsiz ve hastalıklı Fransa Kralı'nın veliahtı François'le  Notre Dame Kilisesi'nde  görkemli bir düğünle evlenir. Tarih 24 Nisan 1558'i göstermektedir.  Aynı yıl, yani Fransa veliahtının karısı olduğu 1558'de, İngiltere Kraliçesi Mary ölmüş ve hemen arkasından üvey kardeşi Elisabeth (VIII. Henry'nin  Anne Boleyn'den olan kızı) tahta çıkmıştı. 

Fransa Kralı II.Henry, 10 Temmuz 1559 yılında ölünce yerine oğlu veliaht II. François geçti ve Mary Stuart henüz 17 yaşındayken Fransa Kraliçesi oldu. Armasında İskoçya ve Fransa Kraliçesi sembollerini birlikte taşıyordu artık. 

Ancak Mary'nin bu rüyası kısa sürdü. Bir yıl sonra 6 Aralık 1560'da zaten hasta olan Fransa Krali II. François öldü. Mary Stuart artık Fransa Kraliçesi değildi; şimdi doğduğu andan öldüğü ana kadar sahip olduğu tek bir unvanı vardı: İskoçya kraliçesi.

Kocasının ölümünden sonra geleneklere uygun olarak 40 gün yas tutan Mary Stuart, kraliçesi olduğu ülkesine dönmeye karar verdi. 13 yıllık ayrılıktan sonra, İskoçya'ya bir yabancı gibi döndü. İskoçya'yı kral naibi olarak üvey kardeşi Moray Kontu James Stuart yönetiyordu. Sonraki yıllarda, en büyük ihaneti üvey kardeşinden görecekti kraliçe.

Mary Stuart, İskoçya'ya döndükten sonra, VIII.Henry'nin ablasının torunu (Yani İngiltere kraliçesi I.Elisabeth'in halasının kızının kızı) olması nedeniyle İngiltere tahtı üstünde hak talebinde bulundu. Kitabın yazarı Zweig'e göre; "İngiltere ile İskoçya, Elisabeth ile Mary Stuart arasındaki kişisel mücadele, aynı zamanda - bu mücadele işte bunun için önem kazanıyor- İngiltere ile İspanya, Reform ile Karşıreform arasındaki mücadeleye de son şeklini verecekti."

Kral eşi bir dul olarak genç kraliçenin İskoçya'da yaşadığı ilk üç yıl oldukça sakin ve olaysız geçti. Ne var ki 15 yaşındayken Fransa kralının oğluyla evlendirilen, Louvre Sarayı'nda milyonların kraliçesi olarak büyük bir ihtişamla karşılanan Mary Stuart, kendi ülkesinin kraliçesi olarak iki düzine kadar asi ve yarı köylü (o yıllarda İskoçya, Fransa'dan yüz yıl gerideydi) kont ve baronlara hükümdarlık etmek, iki yüz bin koyun çobanının ve balıkçının kraliçesi olarak asla yetinmeyecekti. Ve bu hırsı kendi sonunu hazırlayacaktı.

O dönemde dünyada en çok politik evlilik teklifi alan iki kadın vardı: Bunlar İngiltere kraliçesi Elisabeth ve İskoçya kraliçesi Mary Stuart'tı. Mary Stuart, gönlünü kaptırdığı ve aşık olduğu genç Darnley'le 1565 yılında ikinci evliliğini yaptı. Kocası Darnley taç giyerek kral oldu. Düğünden bir gece sonra Moray kontu ve Mary Stuart'ın üvey kardeşi James Stuart'ın başını çektiği İskoç lordları ayaklandı. Fakat Mary Stuart'ın kararlı tutumuyla isyan bastırıldı ve Moray kontu İngiltere'ye kaçarak canını zor kurtardı. Büyük bir zafer kazanılmıştı ve Mary Syuart İskoçya'da kocası kral ile birlikte tek hakimdi artık.

Mary Stuart geleceğini sağlama almak için (Kraliçe Elisabeth, tahtını isteyen ve bunda kararlı olan İskoçya kraliçesine karşı İskoç kont ve baronları parayla satın alarak durmadan isyana teşvik ediyordu çünkü), ikinci bir güvenilir desteğe sahip oldu. Artık sadece siyasi gücü değil, aynı zamanda askeri gücü de emin ellerdeydi. Kraliçenin güvendiği ve büyük amiral olarak atadığı bu adam Lord Bothwell'di. Bu atamadan sonra henüz 23 yaşında olan Mary Stuart, ülkeyi herkese karşı yalnız başına yönetmeye cesaret edebilirdi.

Bu cesareti sonradan başına iş açacaktı. Kraliçenin Lord Bothwell'le yakın ilişkisi dedikodulara yol açacak, karnındaki bebeğin kraldan değil, Lord'dan olduğu gerekçesiyle yeni bir isyan ateşi körüklenecekti. Üstelik, bu isyanın başını çekmesi için Kral Darnley'i ikna eden komplocular amaçlarına ulaşacaklardı. Oysa kendi uydurdukları yalana kendileri de inanmıyorlardı. Çünkü evlilik dışı ilan ettikleri bu çocuğu iki yıl sonra resmen VI. James olarak kral ilan edeceklerdi.

Her güçlü parmağın baskısıyla kolayca şeklini değiştiren kocası için Mary Stuart, "heart of wax" (balmumu kalpli) deyimini kullanacaktı. Bebeğin kendisinden olduğuna kocasını ikna eden kraliçe, Darnley'i tekrar kendi yanına çekerek, isyan eden asilerin elinden birlikte kaçarak kurtuldular. Mary Stuart'ın tek amacı vardı; karnındaki bebeği sağ salim doğurmak. Çünkü kocası gibi sefil bir kukla kralın karısı olarak değil, ancak gerçek bir kralın annesi olarak her türlü tehlikeden uzak kalabilirdi.

Kraliçe Mary, 9 Haziran 1566'da İskoçya'nın kralı olacak bir erkek çocuk doğurdu. Bebeğin adını James koydular. Kocası kraldan iyice soğuyan ve ona tahammül edemeyen kraliçe Mary Stuart, boşanmayı düşünüyordu ama danışmanları boşandığı takdirde, çocuğunun piç sayılacağını ve hakkı olan tahta çıkamayacağını söyleyerek kraliçeyi boşanma kararından vazgeçirdiler.

Ancak, dedikodulara neden olan büyük amiral olarak atadığı Bothwell'le olan tutkulu aşkı devam ediyordu kraliçenin. Zweig, bu konuda şöyle diyor: "Mary Stuart'ın Bothwell'e olan tutkusu, tarihin en dikkate değer tutkularından biridir ve Antikçağ'ın dillere destan o büyük aşk tutkuları bile, vahşilik ve şiddet bakımından kraliçenin bu tutkusunu geçemezler." İşte kraliçenin bu tutkusu onu mahvedecektir.

Kraliçenin kendisine olan tutkusunu bilen Bothwell, bir gece kraliçeye tecavüz eder. Bothwell'in bu ani saldırısı karşısında kadınlık gururu kırılan kraliçe önce bu şehvet düşkünü kalpsiz adamdan ölesiye nefret eder. Ama sonra kendi tutkusuna yenik düşer ve adeta onun kölesiymiş gibi davranmaya başlar; Bothwell ne derse onu yapar, istese de istemese de. 

Uyanık Bothwell'in tek istediği ağına düşürdüğü kraliçeyle evlenmekti ama kraliçe evliydi. Bu konuya bir çözüm bulmak için Craigmillar sarayında bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda Bothwell'de hazır bulundu. Üstü kapalı olarak Kral Darnley'in yazgısının belirleneceği toplantıda, kraliçenin huzurunda önce meşru yöntemden, yani boşanmaktan söz etmişlerdi. Ama Mary Stuart bu boşanmanın hem yasalara uygun olmasını hem de oğlu için emsal teşkil etmeyecek bir karar olması gerektiğini şart koşmuştu.

Toplantıdan sonra, birkaç lordun kralın öldürülmesine ses çıkarmayacağını anlayan Bothwell, cinayetin nerede ve nasıl işleneceğini düşünmeye başlar. Kralı öldürmeye kararlıdır. Bunun için de kraliçenin yardımına ihtiyacı vardır. Çünkü kral Glasgow'da babasının sarayında ağır hastadır. Glasgow'a giden kraliçe, kendi sarayında daha iyi bakacağını söyleyerek kocasını ikna eder. Edinburg'a gitmek üzere yola çıkarlar. Kral çok hastadır ve ateşi yüksektir. Çiçek hastalığına yakalanmıştır. "Glasgow'a gidip hasta kocasını yanında getirerek onu kanlı bir suikastın ortasına atması, kraliçenin bütün yaşamının en çok tartışılan hareketidir" diye düşüncesini belirtir Zweig.

Edinburg'a varmadan önce ıssız bir yerde bulunan ve neredeyse korumasız bir evde mola verirler. Bothwell bulmuştur bu evi. Gerekçe hazırdır; hastalığın saray halkına bulaşmaması için iyileşene kadar burada kalacaklardır. Ertesi günü kraliçenin iki sadık hizmetçisinin evleneceği ve büyük bir şenlik düzenleneceği duyuruldu ve Mary Stuart, Edinburg'a gitmek üzere kocasıyla vedalaşıp bu köhne evden ayrıldı. 

Aynı günün gecesi hasta kralın kaldığı ev hizmetlilerle birlikte havaya uçuruldu. O sırada kuşkuları üstüne çekmemek için Bothwell, Edinburg'daki sarayda bulunmaktaydı. Uykusundan uyandırılan Mary Stuart'a, İskoçya Kralı Henry'nin meçhul kişiler tarafından anlaşılmaz bir şekilde öldürüldüğü bildirildi.

Aslında kral katiller tarafından yatağında öldürülmüştü. Bunu gizlemek, örtbas etmek için tüm ev havaya uçurulmuştu. Cinayet yerinde hiçbir adli inceleme yapılmamış, hiçbir tutanak düzenlenmemiş, hiçbir açıklayıcı rapor resmi duyuru olarak yayımlanmamıştı. Koskoca kralın öldürülmesi küçük ve sevimsiz bir olay olarak telakki edilmişti. Ve İskoçya Kralı Darnley, sıradan bir İskoç gibi sessiz sedasız gömüldü.

Artık Bothwell'in kraliçeyle evlenip kral olabilmesi için önündeki en büyük engel ortadan kalkmıştı. Kraliçe Mary Stuart, kocasının öldürülmesinden sonra önüne geçilemez bir güç kazanan Bothwell'le korkudan ve güvenliği için evlendi. Zweig'in yorumuna göre, 30 yaşına varmadan üç kez evlenen ve bir veliaht doğuran Mary Sutuart, hiç evlenmemiş olan İngiltere Kraliçesi'nin kıskançlık oklarına hedef oldu. Oysa İskoçya kraliçesi evlenir evlenmez gerçek yüzünü gördüğü kocası Bothwell'le hiç mutlu değildi. Bütün şehir halkı bu cani çifte nefretle bakıyordu. Kraliçenin verdiği hiçbir emir yerine getirilmiyordu; Lordları sarayına çağırıyor ama hiç kimse gelmiyordu.

Kraliçe ve Bothwell'in balayı günleri ancak üç hafta sürdü. Halkın ve Lordların davranışlarından yakında bir isyan olacağını tahmin eden Bothwell Edinburg'dan kaçtı ve asker toplamaya başladı. Kraliçe de paralı askerler topladı. Kısa zaman içinde çıkan ayaklanmada Bothwell yenildi ve kaçtı. Kraliçe Mary Stuart ise ulaşımı zor küçük bir adaya sürgüne gönderildi. 

Kraliçe Mary Stuart, soyluların, halkın ve din adamlarının isteklerine karşı gelerek herkesin İskoçya Kralı'nın katili olarak bildiği bir adamla, üstelik evli bir adamla evlenmiş, kanun ve ahlak kurallarını hiçe saymıştı. Tüm bunlar sürgüne gönderilme nedenlerinden birkaçıydı. Eğer kraliçe kocası Bothwell'den ayrılmaya ya da oğlu lehine tahttan vazgeçmeye ikna olursa, belki bir anlaşma zemini oluşturulabilirdi. Lordların teklifini kabul etti ve oğlunun tahta çıkmasının önünü açan belgeyi imzaladı. Küçük krala birkaç gün sonra taç giydirildi ve İskoçya tahtına İskoçya Kralı VI. James olarak oturdu.

Kanun dışı ilan edilen Bothwell, Lordlar tarafından her yerden kovulmuş, başını getirene bin İskoç altını ödül konulmuştu. İskoçya ve İngiltere'de barınamayacağını anlayan Bothwell küçük bir tekneyle Danimarka'ya kaçtı. Kıyafet değiştirmesine rağmen tanındı ve hapishaneye atıldı. Hapiste delirerek öldü.

Çevresi derin sularla kaplı sürgünde olduğu adadan kaçmayı planlayan Mary Stuart, kendisine hayran olan ve sarayda gözcülük yapan bir delikanlının yardımıyla bu adadan kaçmayı başarır. Maksadı; yeni bir ordu toplayarak savaşmak, hakkı olan İskoçya tahtını ele geçirmekti. Ama bunu başaramayacaktı.

Adadaki tutukluluk günlerinde kendisine "İngiltere kraliçesine gerçek bir dostu olarak her zaman güvenebileceği, kraliçe olarak kendisini yeniden tahta çıkarmayı vaat eden" Elisabeth'e güvenerek İngiltere topraklarına ayak bastı. Kraliçe Mary, henüz farkında değildi ama asıl esareti bundan sonra başlayacaktı.

Aslında Mary Stuart İngiltere'ye kraliyet tahtı üzerinde hak iddia etmek için değil, bu ülkede sessiz sakin yaşaması ya da Elisabeth bunu uygun görmezse, Fransa'ya gitmesine izin vermesi gibi mütevazı bir istekle gelmişti. Kraliçe Elisabeth'in Mary'yi esir almak için hiçbir haklı gerekçesi yoktu ve bunu biliyordu. O halde esir almak ve suçlu kılmak için bir suç oluşturulmalıydı. Bunun için sağ kolu ve hükümetin başı  Cecil'i görevlendirdi.

Elisabeth (Zweg, ikiyüzlü kadın diyor) Kraliçe Mary'ye kardeşçe mektuplar yazarken ve onun güvenini kazanırken, arkasından kuyusunu kazıyordu. İki kraliçe yaşamları süresince asla yüz yüze gelmediler, iletişimleri ya mektuplarla ya da görevlendirdikleri kişiler aracılığı ile sağlandı. Elisabeth'in Mary'ye yazdığı mektuplar kitapta yer almakta.

Mary Stuart, tutukluluğunun ilk gününden son gününe kadar sürekli komplo kurmuş ve siyaset oyunları oynamıştı, kapatıldığı her sarayda kaldığı oda gizli bir siyasi büroya dönüşüyordu. Gizli olduğunu sandığı bu çalışmaları çevresindeki Elisabeth'in casusları tarafından kısa zamanda Londra'ya ulaştırılıyordu. Böyle böyle 15 yıl geçti.

Mary Stuart 40 yaşına basmıştı; hala tutukluydu, hala özgür değildi. Artık bu duruma bir son vermek gerektiğini düşünüyordu. Kendisinin yardımına geleceğini düşündüğü İspanya ve Fransa'dan vaat edilen yardım gelmeyince Mary Stuart, bakışlarını büyük kurtarıcıya, İsa Mesih'e çevirmişti.

Elisabeth sürdürdüğü politikasıyla başarı üstüne başarı kazanıyordu. Fransa ile barışmıştı, İspanya ise kendisiyle savaşı göze alamıyordu, ülke içindeki bütün hoşnutsuzlukların üstesinden gelmişti. Ülkesinde artık tek bir düşman ama çok tehlikeli bir düşman yaşıyordu; Mary Stuart. Elisabeth can düşmanı bu kadını saf dışı bıraktıktan sonra gerçek bir zafer kazanmış olacaktı.

Hükümetin başı Cecil ve yardımcıları Mary Stuart'ın kesinlikle ortadan kaldırılması gerektiğine inanıyorlardı. Elisabeth'e suikast düzenlemekle suçlayacakları bir komplo kurdular Mary Stuart'a. Mary Stuart'ın da suikastı hazırlayanlarla işbirliği içinde olduğunun açıkça kanıtlanması gerekiyordu. Alavere dalavere ile bunu başardılar. İngiliz devlet polisi bu başarıda büyük pay sahibi oldu. 

Elisabeth amacına ulaşmıştı. Mary Stuart tuzağa düşmüştü, suikast için onayını bildirmiş ve kendi kendisini suçlu sandalyesine oturtmuştu. Bundan sonrası mahkemenin vereceği karara bağlıydı. Mahkeme Mary Stuart'ı suçlu buldu ve idamına karar verdi. Mahkeme sürerken İskoçya tahtında oturan oğlu VI. James, annesinin yargılanmaması için bir şey yapmak zorunda hissetti kendisini. Annesine düşman olarak yetiştirilen VI.James, kamuoyu baskısına maruz kalmak istemediği  ve görünüşte bir şeyler yaptığının anlaşılması için mecliste yağıp gürlerken arka planda  özel temsilcisini gizli olarak İngiltere Kraliçesi Elisabeth'e gönderdi. Elisabeth'in James'i kendisinden sonra İngiltere tahtının varisi olduğunun resmen kabul etmesi halinde, sessiz kalacağının garantisini verdi. James'in bu talebi annesinin hayatından daha önemliydi. Elisabeth bu talebi kabul etti. Ve kendisinin çocuksuz olarak ölümünden sonra, İngiltere tahtı İskoç Stuartlara geçti.

Elisabeth için sorun çözülmüştü. Artık biliyordu ki, Mary Stuat'ın idam edilmesinden sonra ne Fransa ne İspanya, ne de İskoçya, hiç kimse ona engel olamayacaktı. Eğer Mary Stuart, İngiltere Kraliçesi Elisabeth'ten bir af dileseydi Elisabeth belki kazandığı bu zaferle yetinecekti. Ama öyle olmadı. Mary Stuart ondan af dilemektense ölümü yeğledi. Çünkü yaptığı tüm hatalarını ancak kahramanca ve tirajik bir ölümle, onurlu bir ölümle dünyaya affettirebileceğini biliyordu.

Celladın kütüğüne başı dik olarak en güzel elbisesi üzerinde yürüdü, duasını etti ve başını kütüğe kendisi koydu. Celladın baltası ilk indiğinde boynunu sıyırdı. Baltanın ikinci inişinde başı gövdesinden ayrıldı. Tarih 8 Şubat 1587'yi gösteriyordu.  

Mary Stuart'ın İdam Edilmesinden Sonra

-Oğlu, Elisabeth ile yaptığı ittifakın bozulacağını düşünerek tek bir kelime dahi söz etmedi. Artık annesinin ölüm kararını veren kadın ve oğul arasında yalnızca barış ve işbirliği hüküm sürecekti.

-Fransa, İskoçya Kraliçesinin son arzusunun, yani Fransa'da toprağa verilme istediğinin saygısızca reddedilmesine tepki göstermedi.

-Yalnızca İspanya Kralı Yavaş Felipe ordusunu topladı, donanmasını hazırladı ama yalnız kaldı. Ancak Felipe'nin donanması savaşa başlamadan çıkan fırtınada parçalandı. Şans Elisabeth'e yardım etmişti. Böylece İngiltere, Mary Stuart'ın ölümüyle yüz yüze kaldığı en büyük tehlikeyi savuşturmuş oldu. 

-İngiltere için savunma dönemi bitmişti. İngiliz donanması artık tüm ihtişamıyla okyanusları aşıp bütün kıtalara ulaşacak ve onları bu büyük imparatorluğun içinde toplayacaktı.

-İngiltere tahtına I.James adıyla oturan Mary Stuart'ın oğlu artık hem İskoçya hem de İngiltere kralıydı ve annesinin cesedini bir lanetli gibi yalnız yattığı Peterborough Mezarlığı'ndan aldırıp, Londra'daki Westminster Kraliyet Mezarlığı'na naklettirdi. Mary Stuart'ın taştan heykeli dikildi. Bunun hemen yakınına da Elisabeth'in taştan heykeli dikilmişti. Yaşarken birbirine düşman bu iki kadın aynı mezarlıkta yan yana yatıyorlardı artık.

-"Taç giymiş bir başın idam edilmesi, yüzlerce yıl sonra dünyadaki bütün kral ve hükümdarlara örnek olmuş, üzerlerinde uyarıcı bir etki bırakmıştır. Bu örnek yaşanmamış olsaydı Stuart'ların torunu I.Charles idam edilmez, I.Charles idam edilmeseydi, o zaman da XVI.Louis ile Marie Antoniette'in idamları yaşanmazdı" diye yazmış Zweig. (age, s:456)


Kaynak:

STEFAN ZWEIG, MARY STUART (Can modern-7. Baskı), Çeviri: Kasım Eğit - Yadigar Eğit.

26 Mayıs 2022 Perşembe

 



BOĞAZKÖY / HATTUŞA ANTİK KENTİ



2012 yılında gezip gördüğüm, tarihte bilinen ilk yazılı antlaşma olan ve Hititler ile Mısırlılar arasında imzalanan "Kadeş Antlaşmasının" imzalandığı bu kadim toprakları, Hititlerin başkenti Hattuşa'yı, 24 Mayıs 2022'de yani tam on yıl sonra yeniden ziyaret ettim. Gördüğüm kadarıyla, hala iyi korunmuş durumda. Dilerim bu iyi koruma devam eder; insanlık tarihi açısından. Hattuşa Antik Kenti, ülkemiz sınırları içerisinde bulunsa da, bu eski uygarlık tüm insanlığa ait. Bunun içindir ki,  Çorum'daki Hattuşa Antik Kenti, UNESCO "Dünya Kültür Mirası" ve "Dünya Belleği" listelerindeki tek antik şehir unvanıyla yer almaktadır.

Ana yoldan ayrılıp, Çorum'un Boğazkale ilçesini geçtikten sonra antik kent girişindeki gişeden bilet aldık. Aracımızla antik şehre girmeden önce, orada incik boncuk satan yaşlı bir adam bize rehberlik yapabileceğini söyledi ve başladı ezberlediklerini anlatmaya. Tarihe meraklı olan ben ezberlenmiş bu bilgileri dinlerken sıkıldım ve rehbere ihtiyacımız olmadığını, rehberliği kendimin yapacağını söyledim ve aracımızla şehir turuna başladık. Adamcağızı rehberlik karşılığında alacağı iki yüz TL'den de etmiş oldum. :( Buna rağmen bizi uyardı; hemen yola çıkın. Gökyüzünü parmağıyla işaret ederek, bakın karabulutlar yaklaşıyor, yağmur gelecek, diye. Anadolu insanının bu saf ve temiz yüreğini seviyorum ya.

Büyük tapınağa vardığımızda yağmur yağmaya başladı. Sanki gökyüzü delinmiş, yeryüzüne bardaktan su boşaltıyormuş gibi hem de. Şemsiyelerimizi açarak dilek taşına kadar yürüdük. Antik kent içinde Büyük Tapınak bölgesinde yer alan koyu renkteki ve küp şeklindeki kaya parçası halk arasında "Dilek Taşı" olarak nitelendirilmekte. Şimdiye kadar bu taşın, nereden ve nasıl geldiği ya da getirildiği çözülememiş. Arkeologlar, taşın herhangi bir özelliğinin olmadığını, bölgede bulunan taşlardan biri olduğunu, taşın cinsinin serpentinit ya da nefrit (yeşim taşı) ve yekpare olması nedeniyle dikkat çektiğini söylüyorlar. 



Şiddetli yağmur altında fotoğraf çekmek zor oldu ama yine de çekebildiklerimin en iyilerini paylaşacağım. 

Arabaya bindiğimde sırılsıklamdım. Bari yeraltı tüneline girip yağmurdan kurtulalım diye düşündük ve yola koyulduk. 71 metrelik tünelin ucundaki ışıkta bir karaltı görünce tünele girmeye çekindik doğrusu. İçerisi çok karanlıktı ve karaltı bize doğru yaklaşıyordu. Tünele girmeye çekindiğimizi gören karaltı, iyice yaklaşınca bize seslendi; "Merhaba, hoş geldiniz. Korkmayın ben bir çobanım, koyunları otlatırken yağmur başlayınca, tünele sığındım dedi ve başladı tünelin hikayesini anlatmaya. Tünel toprağın üstüne taşlarla örülüp, kilit taşları da konulduktan sonra, altındaki toprak çıkarılarak oluşturulmuş. Çoban bu tünelin sığınak olarak kullanıldığını söylese de, tünelin işlevini yazan tabelada; tünelin sığınak olarak kullanılmadığı, burasının kült törenleri veya geçitleri için, ya da barış sırasında normal şehir kapısı olarak kullanılmış olduğu düşünülmektedir, diye yazılıydı. İyi niyetli çobanı bozmadık, verdiği bilgilere teşekkür ederek, tünelin diğer ucundan çıktık. Sağanak yağmur altında merdivenleri tırmanarak heykeli görmeye gittik. Kral Kapısını, Aslanlı Kapıyı da gördükten sonra turumuzu tamamladık ve yağmur altında antik kentten ayrıldık.





Ancak Hattuşa antik kentini  gezmeye gideceklerin, kent hakkında sahip olacakları  bilgiyi burada paylaşmak isterim. Bilgiyi, antik kentin girişindeki tabeladan aynen aktarıyorum:

" MÖ. 2. binyılda Mısır, Babil ve Mitanni gibi Eski Doğu'nun süper güçlerinden biri olan Hititler, MÖ. 1200 yıllarına kadar Anadolu'nun büyük bir kısmına ve zaman zaman da Kuzey Suriye'ye hükmetmiştir.

Bu imparatorluğun başkenti Hattuşa, 1834 yılında Fransız Mimar Charles Texier tarafından keşfedilmiştir. Boğazköy-Hattuşa kazıları 1906'da başlamıştır. 1931-1939 yılları arasında ve 2. Dünya Savaşı nedeniyle verilen aradan sonra 1952'de yeniden başlatılan kazılar, kesintisiz olarak Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından sürdürülmektedir.

Kazılar sonucunda ilk yerleşim izleri, MÖ. 6.bine Kalkolitik Çağ'a kadar inmektedir. Kesintisiz yerleşmeye başlanılması ise MÖ. 3.binin, Eski Tunç Çağı'nın sonlarına doğru olmuştur. Bölgenin yerlileri Anadolu'lu Hattiler, burada bir kent kurup, Hattuş adını vermişlerdir. MÖ. 2.binin başlarında Orta Dicle Bölgesi'nden gelen Asurlu tüccarlar, Hatti yerleşmesinin hemen dışında bir Karum, ticaret kolonisi kurmuşlardır. Hattuş kenti, MÖ. 1700'lerde rakibi olan bir Anadolu kentinin kralı Kuşşara'lı Anitta tarafından fethedilerek lanetlenmiştir. 

Hitit yazılı kaynaklarına göre, I. Hattuşili'nin iktidara gelmesiyle (MÖ.1650) Hattuşa, Hititlerin başkenti olmuştur. 

Hitit İmparatorluğu'nun MÖ. 1200 yılında yıkılmasıyla, Anadolu'da Tunç Çağları son bulur. MÖ. 12. yüzyılın başlarında, Erken Demir Çağı'na tarihlenen yeni yerleşme, Frig etkilerini yansıtan bir taşra kasabasına dönüşüp, MÖ. 8. yüzyılda büyümeye başlamıştır. Hattuşa'da Pers, Helen/Galat ve Roma/Bizans döneminde de yerleşim devam etmiştir. Bir Türkmen aşireti'nin 16. yüzyılda buraya yerleşmesiyle, bugünkü Boğazkale kurulmuştur. Eski adı Boğazköy olan bu yerleşme, Hititler'in başkentine de yeni adını vermiştir."







Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiş olup, izinsiz kullanılamaz.