25 Haziran 2022 Cumartesi

 


BİR AĞAÇ YETİŞTİRMEK

Yedi ay önce (Kasım 2021’de) ürünlerini hiç kullanmadığım bir kozmetik markası bir ürün alana üç adet çam tohumunu promosyon olarak veriyordu. Ben de doğaya minik bir katkım olsun diye sırf tohumlar için bir ürün satın aldım. Tohumların nasıl ekileceğini anlatan uyarı yazısını okuduktan sonra üç tohumu bir gece suda bekletip, ertesi gün bir saksıya ektim. Benim için heyecanlı bir bekleyiş başlamıştı; her gün saksıya bakıp tohumların çimlenip çimlenmediğini kontrol ediyordum. Günler, haftalar, aylar geçip de saksıda yeşil bir filiz göremeyince umudumu kesmiştim, ki 15 Nisan 2022'de önce beni hem çok şaşırtan hem de sevinçten havalara uçuran küçücük yeşil filizi gördüm. Saksıda gördüğüm ilk andan itibaren altı gün boyunca filizin boy vermesini  fotoğrafladım. Öyle ya, hayatımda ilk kez bir ağaç yetiştiriyordum. Hazır fidan alıp ağaç dikmiştim ama bu farklıydı; tohumdan yetiştiriyordum. :) Artık, diğer iki tohum için de umudum var...Son ana kadar umudu yitirmemek lazımmış! Ve de sabırlı olmak. Gördüm ki, bir ağaç tohumu ancak beş ayda çimlenebiliyor, büyümesi ise yıllar alıyor. Ağaca kıyıp kesmek, arsa için yakmak ise dakikalar alıyor. Verilen emeklere, harcanan zamana, daha da önemlisi  ağaçlara çok yazık oluyor. Yapmak, yaşatmak zor, yıkmak, yakmak ise ne kadar kolay! Bunu ömürlerinde hiç ağaç yetiştirmemiş, bir fidan dikmemiş olanlar nereden bilecekler ki?

Sevincimi sizlerle paylaşıp çoğaltmak için ilk günden itibaren altı gün boyunca çektiğim fotoğrafları (her gün için bir foto), paylaşıyorum. Ne dersiniz, çok güzel değil mi?


 





Vee çam fidanım 7. Ayında.




22 Haziran 2022 Çarşamba

 


DAĞ ÇİLEĞİ VE ÇİLEK HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER



Fragaria vesca, yabani çilek ya da dağ çileği, ormanlık veya çalılık alanlarda yetişen meyvedir. 

Tarlalarda yetiştirilen ve meyve olarak tükettiğimiz çilek ise tohumundan yetiştirilebildiği gibi fide olarak da ekimi yapılmaktadır. Çilek(Fragaria), gülgiller(Rosaceae) familyası içinde yer alan bir bitki cinsi ve bu cins içinde yer alan türlerin meyvelerinin ortak adıdır. (Vikipedi)



-Bir çilekte yaklaşık 200 adet tohum bulunur.

-Çilek, çekirdekleri dışında yer alan tek meyvedir.

-Çileğin üzerindeki çekirdekleri doğrudan çimlenir. Hatta çilek, bu çekirdeklerden yeni meyveler oluşturabilir.

-Bir çileğin %90'dan fazlası sudur.

-Bir kilogram limonda, bir kilogram çilekte olduğundan çok daha fazla şeker bulunur.

-Dünyanın en büyük çileği 2015 yılında Japonya'da yetiştirilen 250 gram ağırlığındaki çilektir.

-Çilek henüz kızarmamışken yeşilken turşu yapılabilir.

-Çilek, genel olarak orman meyveleriyle aynı aileden gibi düşünülse de aslında gülgiller familyasındandır.

-8 adet çilek, bir çocuğun günlük C vitamini ihtiyacının neredeyse %100'ünü karşılar.

-Eğer dişlerinizi düzenli olarak bir çilekle ovarsanız çilek, diş beyazlatıcı bir etki yaratır.

-Belçika'da sadece çilekler için kurulmuş ve çilekle yapılmış çeşit çeşit ürün bulunan bir müze vardır.

-Amerikan yerlileri ve Antik Romalılar, yabani çileği bir ilaç olarak kullanıyorlardı.

-Dünyada yabani çilekler yüzyıllardır var olmasına rağmen, çilek yetiştiriciliği 16. yüzyılda başladı.

-Dünya üzerinde çileği meyve olarak düzenli şekilde tüketmeye başlayan ilk insanlar Amerikan yerlileridir.

-Afrodizyak etkisi olduğundan Fransa'da eskiden yeni evli çiftlere hemen çilek çorbası içirilirdi.

-Amerikalı bilim insanları çileğe balık geni enjekte ederek mavi renkli çilekler yetiştirdiler. Tadı, bildiğimiz çileklerle aynı olan mavi çileğin satışıysa kimi yerlerde sonradan yasaklanmış.






-Kaynak: yemek.com

-Yabani çilek çiçeği ve yabani çilek fotoğrafları tarafımdan çekilmiştir.




12 Haziran 2022 Pazar

 



MARY STUART ; ÇOCUK GELİN, İSKOÇYA VE FRANSA KRALİÇESİ



François Clouet'nin Portresi, Mary Stuart / İskoçya Kraliçesi (en.wikipedia.org)

Stefan Zweig, ünlü İskoçya Kraliçesi Mary Stuart'ın biyografisinde şöyle der: "Dünya tarihinde belki de başka hiçbir kadın edebiyata bu kadar çok konu olmamış, dramlarda, romanlarda, biyografilerde ve tartışmalarda böylesine çok işlenmemiştir."

Kraliçe Mary Stuart'ın kısa yaşamı entrikalarla, ittifaklarla ve politik hesaplarla geçmiş, evliliklerini bu hesaplara göre yapmış ama yine de ihanetlerden kurtulamamış. Ancak, başına her ne gelirse gelsin, doğduğu andan itibaren kraliçe olduğunu unutmamış, celladın baltası boynuna ininceye dek de hep kraliçe gibi mağrur ve dik duruşunu sergilemiş.

Yaşamı

1542 yılında İskoçya Kralı V.James ölür ve yeni doğan kızı Mary, henüz 6 günlükken İskoçya kraliçesi olur. İngiltere kralı VIII. Henry, henüz reşit olmamış oğlu ve varisi Edward  için bu çok değerli kızı gelin almaya karar verir. Evlilik gerçekleşirse, Stuart'ların ve Tudor' ların müşterek varisleri, aynı zamanda İngiltere, İskoçya ve İrlanda kralı olacak ve birleşik bir Büyük Britanya, dünyaya hakim olma mücadelesine girebilecektir. Ancak evdeki hesap, çarşıdakine uymaz. Bebek kraliçenin annesi bir Fransız prensesiydi ve Katolik olarak yetiştirilmişti. Bir Guise olarak, çocuğunu bu sapkın kafirlere bırakmak istemedi. Mary Stuart altı yaşına girince, Katolik Fransa ile annesinin yaptığı gizli anlaşma gereği Fransa tahtının varisiyle evlenmek üzere küçük Mary, Fransa'ya gönderilir. Deyim yerindeyse Mary Stuart, İngiltere Kralı VIII. Henry'den  kaçırılır.

Fransa sarayında Fransız kültürü ile yetişen Küçük Mary, 15 yaşına girdiğinde,  henüz 14 yaşında olan çelimsiz ve hastalıklı Fransa Kralı'nın veliahtı François'le  Notre Dame Kilisesi'nde  görkemli bir düğünle evlenir. Tarih 24 Nisan 1558'i göstermektedir.  Aynı yıl, yani Fransa veliahtının karısı olduğu 1558'de, İngiltere Kraliçesi Mary ölmüş ve hemen arkasından üvey kardeşi Elisabeth (VIII. Henry'nin  Anne Boleyn'den olan kızı) tahta çıkmıştı. 

Fransa Kralı II.Henry, 10 Temmuz 1559 yılında ölünce yerine oğlu veliaht II. François geçti ve Mary Stuart henüz 17 yaşındayken Fransa Kraliçesi oldu. Armasında İskoçya ve Fransa Kraliçesi sembollerini birlikte taşıyordu artık. 

Ancak Mary'nin bu rüyası kısa sürdü. Bir yıl sonra 6 Aralık 1560'da zaten hasta olan Fransa Krali II. François öldü. Mary Stuart artık Fransa Kraliçesi değildi; şimdi doğduğu andan öldüğü ana kadar sahip olduğu tek bir unvanı vardı: İskoçya kraliçesi.

Kocasının ölümünden sonra geleneklere uygun olarak 40 gün yas tutan Mary Stuart, kraliçesi olduğu ülkesine dönmeye karar verdi. 13 yıllık ayrılıktan sonra, İskoçya'ya bir yabancı gibi döndü. İskoçya'yı kral naibi olarak üvey kardeşi Moray Kontu James Stuart yönetiyordu. Sonraki yıllarda, en büyük ihaneti üvey kardeşinden görecekti kraliçe.

Mary Stuart, İskoçya'ya döndükten sonra, VIII.Henry'nin ablasının torunu (Yani İngiltere kraliçesi I.Elisabeth'in halasının kızının kızı) olması nedeniyle İngiltere tahtı üstünde hak talebinde bulundu. Kitabın yazarı Zweig'e göre; "İngiltere ile İskoçya, Elisabeth ile Mary Stuart arasındaki kişisel mücadele, aynı zamanda - bu mücadele işte bunun için önem kazanıyor- İngiltere ile İspanya, Reform ile Karşıreform arasındaki mücadeleye de son şeklini verecekti."

Kral eşi bir dul olarak genç kraliçenin İskoçya'da yaşadığı ilk üç yıl oldukça sakin ve olaysız geçti. Ne var ki 15 yaşındayken Fransa kralının oğluyla evlendirilen, Louvre Sarayı'nda milyonların kraliçesi olarak büyük bir ihtişamla karşılanan Mary Stuart, kendi ülkesinin kraliçesi olarak iki düzine kadar asi ve yarı köylü (o yıllarda İskoçya, Fransa'dan yüz yıl gerideydi) kont ve baronlara hükümdarlık etmek, iki yüz bin koyun çobanının ve balıkçının kraliçesi olarak asla yetinmeyecekti. Ve bu hırsı kendi sonunu hazırlayacaktı.

O dönemde dünyada en çok politik evlilik teklifi alan iki kadın vardı: Bunlar İngiltere kraliçesi Elisabeth ve İskoçya kraliçesi Mary Stuart'tı. Mary Stuart, gönlünü kaptırdığı ve aşık olduğu genç Darnley'le 1565 yılında ikinci evliliğini yaptı. Kocası Darnley taç giyerek kral oldu. Düğünden bir gece sonra Moray kontu ve Mary Stuart'ın üvey kardeşi James Stuart'ın başını çektiği İskoç lordları ayaklandı. Fakat Mary Stuart'ın kararlı tutumuyla isyan bastırıldı ve Moray kontu İngiltere'ye kaçarak canını zor kurtardı. Büyük bir zafer kazanılmıştı ve Mary Syuart İskoçya'da kocası kral ile birlikte tek hakimdi artık.

Mary Stuart geleceğini sağlama almak için (Kraliçe Elisabeth, tahtını isteyen ve bunda kararlı olan İskoçya kraliçesine karşı İskoç kont ve baronları parayla satın alarak durmadan isyana teşvik ediyordu çünkü), ikinci bir güvenilir desteğe sahip oldu. Artık sadece siyasi gücü değil, aynı zamanda askeri gücü de emin ellerdeydi. Kraliçenin güvendiği ve büyük amiral olarak atadığı bu adam Lord Bothwell'di. Bu atamadan sonra henüz 23 yaşında olan Mary Stuart, ülkeyi herkese karşı yalnız başına yönetmeye cesaret edebilirdi.

Bu cesareti sonradan başına iş açacaktı. Kraliçenin Lord Bothwell'le yakın ilişkisi dedikodulara yol açacak, karnındaki bebeğin kraldan değil, Lord'dan olduğu gerekçesiyle yeni bir isyan ateşi körüklenecekti. Üstelik, bu isyanın başını çekmesi için Kral Darnley'i ikna eden komplocular amaçlarına ulaşacaklardı. Oysa kendi uydurdukları yalana kendileri de inanmıyorlardı. Çünkü evlilik dışı ilan ettikleri bu çocuğu iki yıl sonra resmen VI. James olarak kral ilan edeceklerdi.

Her güçlü parmağın baskısıyla kolayca şeklini değiştiren kocası için Mary Stuart, "heart of wax" (balmumu kalpli) deyimini kullanacaktı. Bebeğin kendisinden olduğuna kocasını ikna eden kraliçe, Darnley'i tekrar kendi yanına çekerek, isyan eden asilerin elinden birlikte kaçarak kurtuldular. Mary Stuart'ın tek amacı vardı; karnındaki bebeği sağ salim doğurmak. Çünkü kocası gibi sefil bir kukla kralın karısı olarak değil, ancak gerçek bir kralın annesi olarak her türlü tehlikeden uzak kalabilirdi.

Kraliçe Mary, 9 Haziran 1566'da İskoçya'nın kralı olacak bir erkek çocuk doğurdu. Bebeğin adını James koydular. Kocası kraldan iyice soğuyan ve ona tahammül edemeyen kraliçe Mary Stuart, boşanmayı düşünüyordu ama danışmanları boşandığı takdirde, çocuğunun piç sayılacağını ve hakkı olan tahta çıkamayacağını söyleyerek kraliçeyi boşanma kararından vazgeçirdiler.

Ancak, dedikodulara neden olan büyük amiral olarak atadığı Bothwell'le olan tutkulu aşkı devam ediyordu kraliçenin. Zweig, bu konuda şöyle diyor: "Mary Stuart'ın Bothwell'e olan tutkusu, tarihin en dikkate değer tutkularından biridir ve Antikçağ'ın dillere destan o büyük aşk tutkuları bile, vahşilik ve şiddet bakımından kraliçenin bu tutkusunu geçemezler." İşte kraliçenin bu tutkusu onu mahvedecektir.

Kraliçenin kendisine olan tutkusunu bilen Bothwell, bir gece kraliçeye tecavüz eder. Bothwell'in bu ani saldırısı karşısında kadınlık gururu kırılan kraliçe önce bu şehvet düşkünü kalpsiz adamdan ölesiye nefret eder. Ama sonra kendi tutkusuna yenik düşer ve adeta onun kölesiymiş gibi davranmaya başlar; Bothwell ne derse onu yapar, istese de istemese de. 

Uyanık Bothwell'in tek istediği ağına düşürdüğü kraliçeyle evlenmekti ama kraliçe evliydi. Bu konuya bir çözüm bulmak için Craigmillar sarayında bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda Bothwell'de hazır bulundu. Üstü kapalı olarak Kral Darnley'in yazgısının belirleneceği toplantıda, kraliçenin huzurunda önce meşru yöntemden, yani boşanmaktan söz etmişlerdi. Ama Mary Stuart bu boşanmanın hem yasalara uygun olmasını hem de oğlu için emsal teşkil etmeyecek bir karar olması gerektiğini şart koşmuştu.

Toplantıdan sonra, birkaç lordun kralın öldürülmesine ses çıkarmayacağını anlayan Bothwell, cinayetin nerede ve nasıl işleneceğini düşünmeye başlar. Kralı öldürmeye kararlıdır. Bunun için de kraliçenin yardımına ihtiyacı vardır. Çünkü kral Glasgow'da babasının sarayında ağır hastadır. Glasgow'a giden kraliçe, kendi sarayında daha iyi bakacağını söyleyerek kocasını ikna eder. Edinburg'a gitmek üzere yola çıkarlar. Kral çok hastadır ve ateşi yüksektir. Çiçek hastalığına yakalanmıştır. "Glasgow'a gidip hasta kocasını yanında getirerek onu kanlı bir suikastın ortasına atması, kraliçenin bütün yaşamının en çok tartışılan hareketidir" diye düşüncesini belirtir Zweig.

Edinburg'a varmadan önce ıssız bir yerde bulunan ve neredeyse korumasız bir evde mola verirler. Bothwell bulmuştur bu evi. Gerekçe hazırdır; hastalığın saray halkına bulaşmaması için iyileşene kadar burada kalacaklardır. Ertesi günü kraliçenin iki sadık hizmetçisinin evleneceği ve büyük bir şenlik düzenleneceği duyuruldu ve Mary Stuart, Edinburg'a gitmek üzere kocasıyla vedalaşıp bu köhne evden ayrıldı. 

Aynı günün gecesi hasta kralın kaldığı ev hizmetlilerle birlikte havaya uçuruldu. O sırada kuşkuları üstüne çekmemek için Bothwell, Edinburg'daki sarayda bulunmaktaydı. Uykusundan uyandırılan Mary Stuart'a, İskoçya Kralı Henry'nin meçhul kişiler tarafından anlaşılmaz bir şekilde öldürüldüğü bildirildi.

Aslında kral katiller tarafından yatağında öldürülmüştü. Bunu gizlemek, örtbas etmek için tüm ev havaya uçurulmuştu. Cinayet yerinde hiçbir adli inceleme yapılmamış, hiçbir tutanak düzenlenmemiş, hiçbir açıklayıcı rapor resmi duyuru olarak yayımlanmamıştı. Koskoca kralın öldürülmesi küçük ve sevimsiz bir olay olarak telakki edilmişti. Ve İskoçya Kralı Darnley, sıradan bir İskoç gibi sessiz sedasız gömüldü.

Artık Bothwell'in kraliçeyle evlenip kral olabilmesi için önündeki en büyük engel ortadan kalkmıştı. Kraliçe Mary Stuart, kocasının öldürülmesinden sonra önüne geçilemez bir güç kazanan Bothwell'le korkudan ve güvenliği için evlendi. Zweig'in yorumuna göre, 30 yaşına varmadan üç kez evlenen ve bir veliaht doğuran Mary Sutuart, hiç evlenmemiş olan İngiltere Kraliçesi'nin kıskançlık oklarına hedef oldu. Oysa İskoçya kraliçesi evlenir evlenmez gerçek yüzünü gördüğü kocası Bothwell'le hiç mutlu değildi. Bütün şehir halkı bu cani çifte nefretle bakıyordu. Kraliçenin verdiği hiçbir emir yerine getirilmiyordu; Lordları sarayına çağırıyor ama hiç kimse gelmiyordu.

Kraliçe ve Bothwell'in balayı günleri ancak üç hafta sürdü. Halkın ve Lordların davranışlarından yakında bir isyan olacağını tahmin eden Bothwell Edinburg'dan kaçtı ve asker toplamaya başladı. Kraliçe de paralı askerler topladı. Kısa zaman içinde çıkan ayaklanmada Bothwell yenildi ve kaçtı. Kraliçe Mary Stuart ise ulaşımı zor küçük bir adaya sürgüne gönderildi. 

Kraliçe Mary Stuart, soyluların, halkın ve din adamlarının isteklerine karşı gelerek herkesin İskoçya Kralı'nın katili olarak bildiği bir adamla, üstelik evli bir adamla evlenmiş, kanun ve ahlak kurallarını hiçe saymıştı. Tüm bunlar sürgüne gönderilme nedenlerinden birkaçıydı. Eğer kraliçe kocası Bothwell'den ayrılmaya ya da oğlu lehine tahttan vazgeçmeye ikna olursa, belki bir anlaşma zemini oluşturulabilirdi. Lordların teklifini kabul etti ve oğlunun tahta çıkmasının önünü açan belgeyi imzaladı. Küçük krala birkaç gün sonra taç giydirildi ve İskoçya tahtına İskoçya Kralı VI. James olarak oturdu.

Kanun dışı ilan edilen Bothwell, Lordlar tarafından her yerden kovulmuş, başını getirene bin İskoç altını ödül konulmuştu. İskoçya ve İngiltere'de barınamayacağını anlayan Bothwell küçük bir tekneyle Danimarka'ya kaçtı. Kıyafet değiştirmesine rağmen tanındı ve hapishaneye atıldı. Hapiste delirerek öldü.

Çevresi derin sularla kaplı sürgünde olduğu adadan kaçmayı planlayan Mary Stuart, kendisine hayran olan ve sarayda gözcülük yapan bir delikanlının yardımıyla bu adadan kaçmayı başarır. Maksadı; yeni bir ordu toplayarak savaşmak, hakkı olan İskoçya tahtını ele geçirmekti. Ama bunu başaramayacaktı.

Adadaki tutukluluk günlerinde kendisine "İngiltere kraliçesine gerçek bir dostu olarak her zaman güvenebileceği, kraliçe olarak kendisini yeniden tahta çıkarmayı vaat eden" Elisabeth'e güvenerek İngiltere topraklarına ayak bastı. Kraliçe Mary, henüz farkında değildi ama asıl esareti bundan sonra başlayacaktı.

Aslında Mary Stuart İngiltere'ye kraliyet tahtı üzerinde hak iddia etmek için değil, bu ülkede sessiz sakin yaşaması ya da Elisabeth bunu uygun görmezse, Fransa'ya gitmesine izin vermesi gibi mütevazı bir istekle gelmişti. Kraliçe Elisabeth'in Mary'yi esir almak için hiçbir haklı gerekçesi yoktu ve bunu biliyordu. O halde esir almak ve suçlu kılmak için bir suç oluşturulmalıydı. Bunun için sağ kolu ve hükümetin başı  Cecil'i görevlendirdi.

Elisabeth (Zweg, ikiyüzlü kadın diyor) Kraliçe Mary'ye kardeşçe mektuplar yazarken ve onun güvenini kazanırken, arkasından kuyusunu kazıyordu. İki kraliçe yaşamları süresince asla yüz yüze gelmediler, iletişimleri ya mektuplarla ya da görevlendirdikleri kişiler aracılığı ile sağlandı. Elisabeth'in Mary'ye yazdığı mektuplar kitapta yer almakta.

Mary Stuart, tutukluluğunun ilk gününden son gününe kadar sürekli komplo kurmuş ve siyaset oyunları oynamıştı, kapatıldığı her sarayda kaldığı oda gizli bir siyasi büroya dönüşüyordu. Gizli olduğunu sandığı bu çalışmaları çevresindeki Elisabeth'in casusları tarafından kısa zamanda Londra'ya ulaştırılıyordu. Böyle böyle 15 yıl geçti.

Mary Stuart 40 yaşına basmıştı; hala tutukluydu, hala özgür değildi. Artık bu duruma bir son vermek gerektiğini düşünüyordu. Kendisinin yardımına geleceğini düşündüğü İspanya ve Fransa'dan vaat edilen yardım gelmeyince Mary Stuart, bakışlarını büyük kurtarıcıya, İsa Mesih'e çevirmişti.

Elisabeth sürdürdüğü politikasıyla başarı üstüne başarı kazanıyordu. Fransa ile barışmıştı, İspanya ise kendisiyle savaşı göze alamıyordu, ülke içindeki bütün hoşnutsuzlukların üstesinden gelmişti. Ülkesinde artık tek bir düşman ama çok tehlikeli bir düşman yaşıyordu; Mary Stuart. Elisabeth can düşmanı bu kadını saf dışı bıraktıktan sonra gerçek bir zafer kazanmış olacaktı.

Hükümetin başı Cecil ve yardımcıları Mary Stuart'ın kesinlikle ortadan kaldırılması gerektiğine inanıyorlardı. Elisabeth'e suikast düzenlemekle suçlayacakları bir komplo kurdular Mary Stuart'a. Mary Stuart'ın da suikastı hazırlayanlarla işbirliği içinde olduğunun açıkça kanıtlanması gerekiyordu. Alavere dalavere ile bunu başardılar. İngiliz devlet polisi bu başarıda büyük pay sahibi oldu. 

Elisabeth amacına ulaşmıştı. Mary Stuart tuzağa düşmüştü, suikast için onayını bildirmiş ve kendi kendisini suçlu sandalyesine oturtmuştu. Bundan sonrası mahkemenin vereceği karara bağlıydı. Mahkeme Mary Stuart'ı suçlu buldu ve idamına karar verdi. Mahkeme sürerken İskoçya tahtında oturan oğlu VI. James, annesinin yargılanmaması için bir şey yapmak zorunda hissetti kendisini. Annesine düşman olarak yetiştirilen VI.James, kamuoyu baskısına maruz kalmak istemediği  ve görünüşte bir şeyler yaptığının anlaşılması için mecliste yağıp gürlerken arka planda  özel temsilcisini gizli olarak İngiltere Kraliçesi Elisabeth'e gönderdi. Elisabeth'in James'i kendisinden sonra İngiltere tahtının varisi olduğunun resmen kabul etmesi halinde, sessiz kalacağının garantisini verdi. James'in bu talebi annesinin hayatından daha önemliydi. Elisabeth bu talebi kabul etti. Ve kendisinin çocuksuz olarak ölümünden sonra, İngiltere tahtı İskoç Stuartlara geçti.

Elisabeth için sorun çözülmüştü. Artık biliyordu ki, Mary Stuat'ın idam edilmesinden sonra ne Fransa ne İspanya, ne de İskoçya, hiç kimse ona engel olamayacaktı. Eğer Mary Stuart, İngiltere Kraliçesi Elisabeth'ten bir af dileseydi Elisabeth belki kazandığı bu zaferle yetinecekti. Ama öyle olmadı. Mary Stuart ondan af dilemektense ölümü yeğledi. Çünkü yaptığı tüm hatalarını ancak kahramanca ve tirajik bir ölümle, onurlu bir ölümle dünyaya affettirebileceğini biliyordu.

Celladın kütüğüne başı dik olarak en güzel elbisesi üzerinde yürüdü, duasını etti ve başını kütüğe kendisi koydu. Celladın baltası ilk indiğinde boynunu sıyırdı. Baltanın ikinci inişinde başı gövdesinden ayrıldı. Tarih 8 Şubat 1587'yi gösteriyordu.  

Mary Stuart'ın İdam Edilmesinden Sonra

-Oğlu, Elisabeth ile yaptığı ittifakın bozulacağını düşünerek tek bir kelime dahi söz etmedi. Artık annesinin ölüm kararını veren kadın ve oğul arasında yalnızca barış ve işbirliği hüküm sürecekti.

-Fransa, İskoçya Kraliçesinin son arzusunun, yani Fransa'da toprağa verilme istediğinin saygısızca reddedilmesine tepki göstermedi.

-Yalnızca İspanya Kralı Yavaş Felipe ordusunu topladı, donanmasını hazırladı ama yalnız kaldı. Ancak Felipe'nin donanması savaşa başlamadan çıkan fırtınada parçalandı. Şans Elisabeth'e yardım etmişti. Böylece İngiltere, Mary Stuart'ın ölümüyle yüz yüze kaldığı en büyük tehlikeyi savuşturmuş oldu. 

-İngiltere için savunma dönemi bitmişti. İngiliz donanması artık tüm ihtişamıyla okyanusları aşıp bütün kıtalara ulaşacak ve onları bu büyük imparatorluğun içinde toplayacaktı.

-İngiltere tahtına I.James adıyla oturan Mary Stuart'ın oğlu artık hem İskoçya hem de İngiltere kralıydı ve annesinin cesedini bir lanetli gibi yalnız yattığı Peterborough Mezarlığı'ndan aldırıp, Londra'daki Westminster Kraliyet Mezarlığı'na naklettirdi. Mary Stuart'ın taştan heykeli dikildi. Bunun hemen yakınına da Elisabeth'in taştan heykeli dikilmişti. Yaşarken birbirine düşman bu iki kadın aynı mezarlıkta yan yana yatıyorlardı artık.

-"Taç giymiş bir başın idam edilmesi, yüzlerce yıl sonra dünyadaki bütün kral ve hükümdarlara örnek olmuş, üzerlerinde uyarıcı bir etki bırakmıştır. Bu örnek yaşanmamış olsaydı Stuart'ların torunu I.Charles idam edilmez, I.Charles idam edilmeseydi, o zaman da XVI.Louis ile Marie Antoniette'in idamları yaşanmazdı" diye yazmış Zweig. (age, s:456)


Kaynak:

STEFAN ZWEIG, MARY STUART (Can modern-7. Baskı), Çeviri: Kasım Eğit - Yadigar Eğit.

26 Mayıs 2022 Perşembe

 



BOĞAZKÖY / HATTUŞA ANTİK KENTİ



2012 yılında gezip gördüğüm, tarihte bilinen ilk yazılı antlaşma olan ve Hititler ile Mısırlılar arasında imzalanan "Kadeş Antlaşmasının" imzalandığı bu kadim toprakları, Hititlerin başkenti Hattuşa'yı, 24 Mayıs 2022'de yani tam on yıl sonra yeniden ziyaret ettim. Gördüğüm kadarıyla, hala iyi korunmuş durumda. Dilerim bu iyi koruma devam eder; insanlık tarihi açısından. Hattuşa Antik Kenti, ülkemiz sınırları içerisinde bulunsa da, bu eski uygarlık tüm insanlığa ait. Bunun içindir ki,  Çorum'daki Hattuşa Antik Kenti, UNESCO "Dünya Kültür Mirası" ve "Dünya Belleği" listelerindeki tek antik şehir unvanıyla yer almaktadır.

Ana yoldan ayrılıp, Çorum'un Boğazkale ilçesini geçtikten sonra antik kent girişindeki gişeden bilet aldık. Aracımızla antik şehre girmeden önce, orada incik boncuk satan yaşlı bir adam bize rehberlik yapabileceğini söyledi ve başladı ezberlediklerini anlatmaya. Tarihe meraklı olan ben ezberlenmiş bu bilgileri dinlerken sıkıldım ve rehbere ihtiyacımız olmadığını, rehberliği kendimin yapacağını söyledim ve aracımızla şehir turuna başladık. Adamcağızı rehberlik karşılığında alacağı iki yüz TL'den de etmiş oldum. :( Buna rağmen bizi uyardı; hemen yola çıkın. Gökyüzünü parmağıyla işaret ederek, bakın karabulutlar yaklaşıyor, yağmur gelecek, diye. Anadolu insanının bu saf ve temiz yüreğini seviyorum ya.

Büyük tapınağa vardığımızda yağmur yağmaya başladı. Sanki gökyüzü delinmiş, yeryüzüne bardaktan su boşaltıyormuş gibi hem de. Şemsiyelerimizi açarak dilek taşına kadar yürüdük. Antik kent içinde Büyük Tapınak bölgesinde yer alan koyu renkteki ve küp şeklindeki kaya parçası halk arasında "Dilek Taşı" olarak nitelendirilmekte. Şimdiye kadar bu taşın, nereden ve nasıl geldiği ya da getirildiği çözülememiş. Arkeologlar, taşın herhangi bir özelliğinin olmadığını, bölgede bulunan taşlardan biri olduğunu, taşın cinsinin serpentinit ya da nefrit (yeşim taşı) ve yekpare olması nedeniyle dikkat çektiğini söylüyorlar. 



Şiddetli yağmur altında fotoğraf çekmek zor oldu ama yine de çekebildiklerimin en iyilerini paylaşacağım. 

Arabaya bindiğimde sırılsıklamdım. Bari yeraltı tüneline girip yağmurdan kurtulalım diye düşündük ve yola koyulduk. 71 metrelik tünelin ucundaki ışıkta bir karaltı görünce tünele girmeye çekindik doğrusu. İçerisi çok karanlıktı ve karaltı bize doğru yaklaşıyordu. Tünele girmeye çekindiğimizi gören karaltı, iyice yaklaşınca bize seslendi; "Merhaba, hoş geldiniz. Korkmayın ben bir çobanım, koyunları otlatırken yağmur başlayınca, tünele sığındım dedi ve başladı tünelin hikayesini anlatmaya. Tünel toprağın üstüne taşlarla örülüp, kilit taşları da konulduktan sonra, altındaki toprak çıkarılarak oluşturulmuş. Çoban bu tünelin sığınak olarak kullanıldığını söylese de, tünelin işlevini yazan tabelada; tünelin sığınak olarak kullanılmadığı, burasının kült törenleri veya geçitleri için, ya da barış sırasında normal şehir kapısı olarak kullanılmış olduğu düşünülmektedir, diye yazılıydı. İyi niyetli çobanı bozmadık, verdiği bilgilere teşekkür ederek, tünelin diğer ucundan çıktık. Sağanak yağmur altında merdivenleri tırmanarak heykeli görmeye gittik. Kral Kapısını, Aslanlı Kapıyı da gördükten sonra turumuzu tamamladık ve yağmur altında antik kentten ayrıldık.





Ancak Hattuşa antik kentini  gezmeye gideceklerin, kent hakkında sahip olacakları  bilgiyi burada paylaşmak isterim. Bilgiyi, antik kentin girişindeki tabeladan aynen aktarıyorum:

" MÖ. 2. binyılda Mısır, Babil ve Mitanni gibi Eski Doğu'nun süper güçlerinden biri olan Hititler, MÖ. 1200 yıllarına kadar Anadolu'nun büyük bir kısmına ve zaman zaman da Kuzey Suriye'ye hükmetmiştir.

Bu imparatorluğun başkenti Hattuşa, 1834 yılında Fransız Mimar Charles Texier tarafından keşfedilmiştir. Boğazköy-Hattuşa kazıları 1906'da başlamıştır. 1931-1939 yılları arasında ve 2. Dünya Savaşı nedeniyle verilen aradan sonra 1952'de yeniden başlatılan kazılar, kesintisiz olarak Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından sürdürülmektedir.

Kazılar sonucunda ilk yerleşim izleri, MÖ. 6.bine Kalkolitik Çağ'a kadar inmektedir. Kesintisiz yerleşmeye başlanılması ise MÖ. 3.binin, Eski Tunç Çağı'nın sonlarına doğru olmuştur. Bölgenin yerlileri Anadolu'lu Hattiler, burada bir kent kurup, Hattuş adını vermişlerdir. MÖ. 2.binin başlarında Orta Dicle Bölgesi'nden gelen Asurlu tüccarlar, Hatti yerleşmesinin hemen dışında bir Karum, ticaret kolonisi kurmuşlardır. Hattuş kenti, MÖ. 1700'lerde rakibi olan bir Anadolu kentinin kralı Kuşşara'lı Anitta tarafından fethedilerek lanetlenmiştir. 

Hitit yazılı kaynaklarına göre, I. Hattuşili'nin iktidara gelmesiyle (MÖ.1650) Hattuşa, Hititlerin başkenti olmuştur. 

Hitit İmparatorluğu'nun MÖ. 1200 yılında yıkılmasıyla, Anadolu'da Tunç Çağları son bulur. MÖ. 12. yüzyılın başlarında, Erken Demir Çağı'na tarihlenen yeni yerleşme, Frig etkilerini yansıtan bir taşra kasabasına dönüşüp, MÖ. 8. yüzyılda büyümeye başlamıştır. Hattuşa'da Pers, Helen/Galat ve Roma/Bizans döneminde de yerleşim devam etmiştir. Bir Türkmen aşireti'nin 16. yüzyılda buraya yerleşmesiyle, bugünkü Boğazkale kurulmuştur. Eski adı Boğazköy olan bu yerleşme, Hititler'in başkentine de yeni adını vermiştir."







Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiş olup, izinsiz kullanılamaz.


12 Mayıs 2022 Perşembe

 


ÖKSÜRÜK OTU



Öksürük otu, papatyagiller familyasından öksürük giderici olarak kullanılan otsu bir bitki türü. Latincede "Tussilago farfara" öksürük önleyici anlamına gelir. Bitki tarihsel zamanlardan beri öksürük tedavisine ek olarak astım gibi çeşitli akciğer rahatsızlıklarında kullanıldı. Çiçeklerini yapraklarından önce açan nadir bitkilerden biridir. Doğal olarak yetişir ve bulunduğu toprakta hızla yayılım gösterir. Öksürük otu tedavi amaçlı olarak mutlaka bir uzman denetiminde kullanılmalıdır.







Fotoğrafların tümü Nallıhan/Ankara'da tarafımdan çekilmiştir.



28 Nisan 2022 Perşembe

 


OLYMPOS ANTİK KENTİ / KEMER / ANTALYA



Yıl 1988, mevsim yaz. Bir arkadaş grubuyla Antalya sahillerini keşif gezisindeyiz. Olympos'a gitmek istiyoruz ama kara yoluyla zor olacağını söylüyorlar. Çünkü yol çok bozukmuş. Olympos'a ancak deniz yoluyla gidebileceğimizi belirtiyorlar ve saat başı teknelerin kalktığını da ekliyorlar. Serde gençlik ve maceracı ruh var, arabayla gitmekte karar kılıp  yola koyuluyoruz. Ana yoldan Olympos'a döndüğümüzde gerçekten de yolun çok kötü olduğunu yaşayarak görüyoruz. :) Zar zor yola devam ediyoruz. Çevrede hiç yapı yok, el değmemiş bir doğa büyülüyor bizi. Antik kentin kıyısında arabamızı park edip Akçay deresini takip ederek denize ulaşıyoruz. Sahilde yer alan tünel şeklinde oyulmuş kaya ilk o zaman dikkatimi çekiyor. Sonrasında Olympos'a her gittiğimde, o tünel şeklindeki kayanın içinde mutlaka bir fotoğraf çektiririm. :) Sahil teknelerden geçilmiyordu, kıyı ise turistlerden. Olympos plajı sıra dışı güzellikte ve oldukça etkileyiciydi (Hala öyle). Olympos kumsalında 5-10 dakika yürüdükten sonra,  ünlü Çıralı plajına varmış ve denizin keyfini çıkarmıştık. Deniz keyfi yaptıktan sonra Çıralı'ya çıkmıştık. Sonraki yıllarda ne zaman Kemer'e gitsem, Olympos'a uğradım hep. Dolayısıyla oradaki pansiyonların, bungalovların her yıl nasıl arttığına, portakal bahçelerinin nasıl yok edildiğine bizzat tanık oldum diyebilirim. Keşke yapılaşmaya hiç izin verilmeseydi. Bu yıl, yapılaşmanın antik kent sınırına çok yaklaştığını görmek beni bir hayli üzdü. Her ne kadar yapılaşmanın doğaya uygun yapıldığı söylense de, gördüğüm öyle olmadığı yönünde.

2012 yılında da bir yürüyüş grubuyla ilk doğa yürüyüşümü Likya Yolu'nun Karaöz, Adrasan, Gelidonya Feneri, Korsan Koyu, Olympos ve Çıralı rotasında yapmıştım. Kısacası Olympos'un anılarımdaki yeri bir başkadır benim için. 

OLYMPOS'UN TARİHİ

Olympos'un ilk kuruluş yılları Yunanca adına dayanarak Anadolu'nun Hellenleşme dönemine rastlar. Olasılıkla yakınında yer alan Phaselis gibi Olympos da bir Dor koloni kenti olmalıdır. M.Ö. 188 yılında Likya kentleri, kendi birlikleri adına Roma'ya elçi göndermeleri sonucu, Roma tarafından tanınan resmi bir birlik kurmuşlardır. Olympos kentine ilişkin en erken tarihli yazılı kanıtlar da Likya birlik sikkeleriyle sağlanmaktadır. Kentin Hellenistik dönemdeki varlığına ilişkin arkeolojik veriler ise M.Ö. 300 yılı civarına tarihlendirilen sur duvarı ve doğu nekropolde tespit edilen bir mezar anıtıdır. Olympos, Likya Birliği'nde üç oy hakkına sahip 6 önemli kentten biridir. M.Ö. 2. yüzyıldan birinci yüzyıla geçiş döneminde ise Olympos'un birlik sikkeleri sona erer. Bu dönem kente hakim olan ve "Korsan" olarak tanınan Zeniketes'in egemenliği dönemine rastlamaktadır. Zeniketes, yaklaşık olarak M.Ö. 104-77 yılları arasında Olympos ve Phaselis'le beraber Gelidonya körfezi ile Antalya'nın batı sahilleri arasındaki bölgede hakimiyet kurmuştur. M.Ö. 77 yılında ise kent bütünüyle Roma egemenliğine girer. Kentin Roma döneminde önemli konum aldığı bu dönemdeki yoğun kentleşme faaliyetleriyle anlaşılır.

M.S. 3. yüzyıl sonlarında karşımıza çıkan ve Olympos'lu olduğu bilinen Methodius Likya Bölgesi'nin ve Olympos'un ilk piskoposudur. Hristiyanlık aleyhine yazılan eserlere cevaben yazdığı metinleri erken dönemde Hristiyanlığın kurumlaşması çabalarında önemlidir. Methodius olasılıkla M.S. 312 yılında idam edilmiştir. M.S. 5-6. yüzyıl konsil belgelerinde diğer piskoposları kayıtlara geçen Olympos kenti M.S. 7-9. yüzyıl piskoposluk listelerinde de Myra (Demre) Metropolitliğine bağlı bir merkez olarak anılır.

Olympos kentinin tarihsel süreç içerisinde göstermiş olduğu gelişimin, Likya Bölgesi'nin geneliyle örtüştüğü anlaşılmaktadır. Likya Bölgesi'nin genelinde olduğu gibi Olympos kenti de M.S. 5-6. yüzyıllarda refah düzeyi en yüksek dönemini yaşamış olmalıdır. Kent içerisinde tespit edilen mimari dokuya ait nitelikler de M.S. 5-6. yüzyıllarda yoğun bir inşa faaliyetinin gerçekleştiğini göstermektedir. M.S. 7. yüzyılda Akdeniz'de etkili olan Arap akınları nedeniyle kent hakkında bu döneme dair bilgilerimiz sınırlıdır. M.S. 6.yüzyılın ortalarından itibaren tüm bölgede görülen savaş, deprem, veba gibi felaketler; kent açısından da kaçınılmaz bir şekilde ekonomik ve demografik yapıyı olumsuz yönde etkilemiş olmalıdır.

15. yüzyılda Osmanlı egemenliği altına giren kentte, yerleşim olmayışı dikkati çeken bir unsurdur. 18. ve 19. yüzyıllar ile 20. yüzyıl başlarında kentin Yörükler tarafından kışlak olarak kullanıldığı yerel halk tarafından aktarılmaktadır. 

(Olympos Antik Şehri girişindeki tabeladan birebir alıntıdır.)









 



















































Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir, izinsiz kullanılamaz.