30 Ocak 2022 Pazar

 


YÜKSÜK OTU


 

Yaklaşık 20 türü bulunan bir bahçe bitkisi olan "yüksük otu", tıp alanında kullanılan önemli bitkilerden biridir. Yüksük otu, özellikle kalp hastalıkları için çok fazla etkili ilacın bulunmadığı 18. yüzyılın sonlarında kalp yetmezliğinde mucizevi bir etkiye sahip olduğu anlaşılan ve bugün bile kullanılmakta olan bir bitkidir.

1785 yılında William Withering, yüksük otunun bu özelliğini keşfetmeye başlamış ve ardından Yüksük Otunun Önemi ve İlaç Olarak Kullanım Alanları ile Ödemin ve Diğer Birçok Hastalığın Önlenmesi Hakkında Kullanışlı Bilgiler adlı eserler yayınlamıştır. Bu eserlerinde, yüksük otundan elde edilen "digitalis" adlı bir maddenin kalp üstünde harekete geçirici bir etki yaptığına ve kalp yetmezliğinde ortaya çıkan ödemi azalttığına dair bilgiler vermektedir. Hatta William Withering, nefes darlığı ve kalp yetmezliği nedeniyle vücudunda ödem oluşmuş elli yaşındaki bir kadını yüksük otu çayıyla tedaviye başlamış, on gün sonra hastanın ödem şişliği inmiş ve kendini iyi hissetmeye başlamış. 

Günümüzde yüksük otu hem konjestif kalp yetmezliğinde hem de taşikardi tedavisinde kullanılmaktadır. Kuru yüksük otu yaprakları bugün hala satılsa da, bitkinin fazla kullanımı oldukça tehlikeli olabileceğinden doz ayarlaması çok büyük dikkat ve hassasiyet gerektirir. Bugün yüksük otunun kullanıldığı en yaygın ilaç, digoksindir. Bu ilaç mutlaka uzman bir doktor tarafından önerilmeli ve dozları da yine doktor tarafından belirlenmelidir. Aksi halde ilaçtan kaynaklı zehirlenme de olabilir. Hatta ilacın yan etkileri ölüme sebebiyet verebilir. Neyse ki ciddi yüksük otu zehirlenmeleri için özel bir panzehir geliştirilmiştir.

Yüksük otunun etki mekanizmaları oldukça karmaşık ve anlaşılmazdır. Fakat milyonlarca kalp hastasına şifa dağıtmaktadır. Doktora danışılmadan yüksük otu çayı da kullanılmamalıdır; çayın dozu ayarlanmadığı takdirde zehirleyebilir çünkü.

Kaynak: TIBBİ MUCİZELER - Tıp Tarihinden Yaşamı Değiştiren 100 Gelişme -  Dr. Eugene W. Straus, Alex Straus. ABDİCA / domingo.





Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.



19 Ocak 2022 Çarşamba

 


DÜNYACA ÜNLÜ SANATÇILAR VE DOKTORLARI


İki yıldır tüm dünya koronavirüs salgınıyla mücadele ederken, salgında en büyük görev ve özveri doktorlara ve sağlık çalışanlarına düştü. Bir insanın hayatını kurtarabilmek için doktorlarımız, kendi hayatlarını riske atarak gece gündüz çalıştılar, bitmeyen salgın nedeniyle hala çalışmaya devam ediyorlar. Buna rağmen, gün geçmiyor ki, güzel ülkemde doktorlar darp edilmesin, saldırıya uğramasın, tehdit edilmesin. Yapanın yanına kar kaldığı için de doktorlarımızın çalışma koşullarının ağırlığı yetmezmiş gibi kendi can güvenlikleri konusunda endişe duymaktalar. İşte bunları düşünürken aklıma geldi; ünlü sanatçıların doktorları ve bu sanatçıların kendilerini tedavi eden doktorlarına sanatlarıyla nasıl teşekkür ettikleri. Darısı ülkemizdeki doktorların başına diyerek, konuyla ilgili bir araştırma yaptım.

Araştırma sonucunda gördüm ki, sanat tarihi hasta-hekim hikayeleriyle dolu. Hepsini  yazmam uzun süreceği için, mevcut hikayelerden seçtiklerimi yazacağım. Bu doktorların şansı, dünyaca ünlü sanatçıları tedavi etmeleri nedeniyle ünlenmeleri ve isimlerinin "sanatçıların kendileri için ürettiği eserlerde" ölümsüzleşmesidir...

Jose Carreras ve Doktoru Emilio Monserrat

Dünyaca ünlü İspanyol tenor Jose Carreras, 1987 yılında akut lösemi hastalığına yakalandı. Bu hastalığını Barcelona'daki doktoru Dr. Emilio Monserrat'tan öğrendi ve tedavisi ABD'de tamamlandı. Yapılan kemik iliği nakli sayesinde hastalığı yenerek yeniden müziğe döndü. Ayağındaki aksaklık, kortizon tedavisinin kalça ekleminde bıraktığı izdi. 

Dr. Monserrat ile Carrera'nın hastalığının tedavisi sürecinde başlayan dostluğu, akut lösemi hastalığıyla mücadelenin de başlangıcı oldu. İspanyol tenor, Uluslararası Jose Carreras Kan Kanseri Vakfı ve Uluslararası Jose Carreras Dostları Kan Kanseri Vakfı'nı kurdu. Bu kuruluşlar, bugün akut lösemi konusunda yapılan araştırmalara büyük maddi destek sağlıyor, burslar veriyor. (gunceltip.blogspot.com)

Francisco Goya ve Doktoru Eugenio Arrieta

İspanyol ressam ve gravür sanatçısı F. Goya da doktorunun bir portresini yapmıştı. 1820'de yaptığı Dr. Arrieta'nın Portresi doktoruna duyduğu sevginin ifadesiydi.  

Romantizm akımının önde gelen isimlerinden İspanyol ressam Goya, 1820'de kendini, doktoru Eugenio Arrieta'nın kollarında yarı baygın bir halde resmetmişti. Üstelik portrenin altına da şöyle bir not eklemişti: " Goya 73 yaşında onu tehlikeli bir hastalıktan kurtaran arkadaşı Arrieta'ya bu tablosu ile teşekkürlerini sunuyor." 

Bu not, Katolik kültürde yer alan "ex-voto" resimlerine atıfta bulunuyor. Ex-voto resimler, ilahi bir müdahale ya da doğaüstü güçler yoluyla çözülen felaketler sonunda bir tür adak olarak sunuluyor. Bu geleneğin temel mesajı, felaketten kurtulup hayatta kalabilen kişinin onu kurtarana her zaman minnettar kalacak olması. (medyascope.tv)



Goya- artsandculture.google.com


Vincent Van Gogh ve Doktoru Felix Rey

1888 Noel Arifesi'nin sabahında ağır yaralanan bir adam Hotel Dieu Arles'e getirildi. Nöbetçi doktor Felix Rey'di ve ağır yaralı hasta da Van Gogh'tu. Ünlü ressam ustura ile sol kulağını kesip bir fahişeye götürmüştü. Doktorun yanına getirildiğinde sadece kan kaybından değil gördüğü halüsinasyonlardan da muzdaripti. Bir polis ressamın kopan kulağını doktora verdi ve daha sonra yapılan bir röportajda Dr. Rey'e göre, çalındığı güne kadar ofisinde alkol kavanozunda tutuldu.

On beş gün hastanede kaldıktan sonra evine dönen Vincent, kendisiyle çok ilgilenen doktorun resmini yapmaya başladı. Dr. Rey, portreyi hediye olarak kabul etmesine rağmen, sonraki yıllarda hiç hoşlanmadığını itiraf etmiştir. Aslında doktorun annesi bu tabloyu tavuk kümesindeki bir deliği kapatmak için kullanmıştır. 1901'de, Van Gogh'un izlerini süren ve Arles'e giden, Henri Matisse'in arkadaşı olan sanatçı Charles Camoin'e satılmıştı. Şimdi Moskova'da bulunan Devlet Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi'nin koleksiyonundadır. (sanatlaart.com)



Van Gogh - sanatlaart.com

Vincent, sık sık Dr. Rey ile kardeşi Theo'ya mektup yazmıştır. Doktor da Van Gogh'la defalarca ilgilenmişti. Vincent yakındaki Saint-Remy'de iltica başvurusu yapmaya karar verdiğinde, Dr. Rey ona destek vermiş ve geçişi kolaylaştırmıştır. Postacı Roulin ve Protestan Rahip F. Salles ile birlikte, Dr. Felix Rey, ünlü ressamın Arles'te geçirdiği son aylarda  birkaç arkadaşından biriydi. ( sanatlaart.com)

John Bellany ve Doktoru Professor Calne

İskoç ressam John Bellany, karaciğer nakli olmak için hastaneye yattı. Operasyon olacağı günün gecesinde tablosuyla uğraştı. Bir yakının söylediğine göre, "Yoğun bakımdan çıktığı gün, ağrı kesici yerine kağıt kalem istemişti." İyileştiğinde "Bonjour Professor Calne" adlı tablosunu yaparak, tabloda arka planda görülen doktoru ve hemşiresini ölümsüz kıldı. Tabloda Bellany'i hasta yatağında bitkin bir halde görürken, Professor Calne ve ekibini de kapıda onu gözlerken görüyoruz. Bellany'nin başının üstünde "Merhaba Professor Calne" yazısı, elinin altında ise "Hepinize teşekkürler" notu var.

John Bellany, 1991 yılından bu yana organ nakliyle ilgili çok sayıda resim ve heykel yaptı. 



John Bellany - nationalgalleries.org


Frida Kahlo ve Doktoru Leo Eloesser

Hayatının büyük bir bölümünü hastalık ve acılarla geçiren ressam Frida Kahlo, tıbbi danışmanı olarak bilinen tanınmış bir göğüs cerrahı olan Dr. Leo Eloesser'a adanmış iki eser üretti. "Dr. Leo Eloesser'in Portresi" adlı tablosunu 1931'de yaptı. Doktorunun yelkenliye olan tutkusunu bilen Kahlo, doktoru bir yelkenli maketinin yanında resmetmişti.

"Dr. Elosser'e Adanmış Otoportre" adlı 1940 tarihli ikinci tabloda ise Kahlo kendini dikenli bir kolye takmış, yalnız ve melankolik bir halde resmetmişti. Tıpkı Goya gibi Kahlo'da resmin altına bir not düşmüştü; "Bu portremi 1940 yılında dostum ve doktorum Dr. Leo Elosser için tüm kalbimle yaptım. Frida Kahlo." (medyascope.tv)



Frida Kahlo - pivada.com

Edvard Munch ve Doktoru Dr. Jacobsen

Norveçli sanatçı Edvard Munch, 1908'de paranoya, depresyon ve alkolizmle boğuşurken bir psikiyatri kliniğine yatırıldı. Burada geçirdiği sekiz aylık süreçte kendini defalarca Dr. Jacobsen ve asistanı Schacke tarafından elektroterapi görürken resmetti. Bu eskizlerin birinde Munch şöyle bir not düşmüştü: "Profesor Jacobsen, ünlü ressam Munch'a elektroterapi uyguluyor, böylelikle kırılgan zihnine pozitif maskülen güç ve negatif feminen güç veriyor." (medyascope.tv)

Birçok eleştirmene göre Edvard Munch'ın en önemli çalışması kabul edilen "Çığlık" tablosuyla tanıyoruz.


Horace Pippin ve Köy Doktoru (Country Doctor, 1933)

Bir işçi çocuğu olan ressam Horace Pippin, 1933 tarihli Country Doctor (Köy Doktoru) tablosunda, karlı bir gecede hastasına giden cesur bir köy doktorunu tasvir ediyor. Bu tablo Boston'da bulunan bir müzede sergilenmektedir. (medyascope.tv)





14 Ocak 2022 Cuma

 


FERHAT İLE ŞİRİN HİKAYESİNDEN DOĞAN FERHAT'IN ELMASI 




Ferhat ile Şirin'in hikayesi farklı kültürlerde (İran, Türkiye, Azerbaycan) benzer şekilde anlatılır. Bu hikayelerde  Ferhat ve Şirin'in adı aynı kalır, diğer kişilerin isimleri değişir ama sonuç aynıdır. Çünkü klasik Şark edebiyatı eserlerinin ortak özelliğini taşıyan, çift kahramanlı bir aşk hikayesi üzerine kurulmuş bir metindir. 

Güzel ülkemizde anlatılan Ferhat ile Şirin hikayesinde Ferhat bir nakkaştır. Şirin ise  kentin sultanı Mehmene Banu'nun kız kardeşidir. Ferhat, Şirin için yaptırılan köşkün süslemelerini yaparken Şirin'i görür ve birbirlerine aşık olurlar. Sultanın bu evliliğe rıza göstermesi için Ferhat'a bir şartı vardır; Amasya'da bulunan Elma Dağ'ını delip şehre su getirecektir. Hikayenin devamını biliyorsunuzdur. Amasya'ya yolu düşenler, Ferhat'ın açtığı su kanalını görüp ziyaret edebilirler.

İran'da anlatılagelen Ferhat ile Şirin hikayesi ise şöyle:

Şirin bir Hristiyan'dı. O kadar güzeldi ki, bahçelerde ve çayırlarda dolaşmaya çıktığı zaman, çiçekler utanç ve kıskançlıklarından başlarını öne eğerlerdi. Bir süre sonra Şirin, İran'ın en kudretli hükümdarı olan Şah Hüsrev Perviz ile evlendi. Şahın karısı olduğu zaman, bir kafir kızının kraliçe olmasını hazmedemeyen halk, ona karşı ayaklandı. Fakat şah karısını o kadar çok seviyordu ki en amansız rakiplerini, Şirin'in çok iyi bir kraliçe olacağı konusunda ikna etmeyi başardı. Çünkü Hüsrev Perviz sadece çok iyi bir şah olmakla kalmayıp, aynı zamanda bilge bir hükümdardı; dünyadaki güzelliklerin gelip geçici olduklarının farkındaydı. Karısının büyüleyici çehresini ve ışık saçan bedenini ebediyen muhafaza etmek istediği için, zamanın en büyük heykeltıraşı olan Ferhat'ı çağırtarak, ona karısının olağanüstü güzelliğini mermere nakşetme görevini verdi. Günler boyunca kraliçenin güzelliği ile baş başa kalan genç heykeltıraş, sonunda ona aşık oldu. Fakat bu aşkın sonunun mutlu olmayacağı, daha en başından belli olmuştu. Nerede bulunursa bulunsun, ne yaparsa yapsın, ister uykuda, ister uyanık her daim kraliçenin güzelliğini karşısında görüyordu. Duygularını gizlemek istediyse de bunu başaramadı. Yarattığı heykel, modeline giderek daha çok benzedikçe, her şey onun aşkını açığa vuruyordu. Çalışma aşkı, bakışları, sesi, göğsünde kopan fırtınanın uğultusu...Şah bile günün birinde bunun farkına vardı. Kıskançlıktan çıldırmış bir vaziyette kılıcını çekerek Ferhat'ın üstüne hamle yaptı ama Şirin o anda ikisinin arasına girerek bedenini genç heykeltıraşa siper etti. Yarattığı heykelin mükemmelliğinden çok etkilenen Hüsrev Perviz, Ferhat'ın canını bağışladı. Fakat onu, hayatının sonuna kadar,  Kirmanşah yakınlarındaki ıssız Bisütun Dağlarına sürgüne gönderdi. Ferhat umutsuz aşkının verdiği ıstırapla, acıdan çıldırmış bir halde çekiç ve keskisiyle dağa Şirin'in resmini işlemeye başladı. 

Bu dev heykelin haberini alan şah, Bisütun Dağlarına bir haberci göndererek, Şirin'in öldüğü yalan haberini Ferhat'a ulaştırdı. Artık Ferhat için yaşamanın bir anlamı kalmamıştı. Dayanılmaz acı içinde baltasını havaya attı ve baltanın göğsünü yarması için altında durdu. Balta göğsünü boydan boya yararak yere düştü. Ferhat'ın kanına bulanan baltanın sapı, bir süre sonra filizlenerek yeşil yapraklar verdi ve çiçekler açmaya başladı. Bu ağacın meyvesi de nar oldu. Nar da ikiye ayrıldığında Ferhat'ın kalbi gibi kanamaktadır. Bu nedenle narın bir adı da "Ferhat'ın elması" dır.




Kaynak: Vladimir Bartol - Fedailerin Kalesi ALAMUT, Koridor.


Not: Edebiyat tarihçilerine göre, Ahmed-i Hani'nin yazdığı Mem ü Zin, kurgu olarak başka kültürlerden etkilenmemiş bir hikaye olarak Anadolu topraklarına aittir. Bu haliyle hikaye özgün bir nitelik arz etmektedir.



11 Ocak 2022 Salı

 


BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?


-İspanyol futbol takımı Deportivo La Coruna takımının İspanya'daki lakabı "Türkler"dir(Los Turcos). Taraftarları sık sık maçlarda Türk bayrağı sallar. Bunun sebebi, takımın ait olduğu İspanya'nın Galicia bölgesinde yaşayanların, zamanında Barbaros'un (Barbaros Hayrettin Paşa) İspanyollara karşı verdiği savaşı desteklediğine inanılmasıdır. Bu yüzden ezeli rakipleri Celta Vigo taraftarları, biraz da aşağılamak amacıyla, Coruna taraftarlarını "Türkler" olarak isimlendirmiş ama zamanla Corunalılar, bu hitaba(kulüp olarak da resmen) sahip çıkmışlardır. Türk bayraklarının da boy gösterdiği bu atışma, Celta Vigo ve La Coruna maçlarında sık sık göze çarpar.

-Aztek İmparatoru Montezuma, elinden düşürmediği içecekten, ülkesini işgale gelen ve sonrasında Aztek İmparatorluğu'nu yıkan Hernan Cortes ve adamlarına da ikram etmişti. Bu yeni tattan çok etkilenen İspanyol kaşif, içeceğin yapıldığı bitkinin tohumlarını İspanya'ya gönderdi. Yeni içecek kısa sürede Avrupa'ya yayıldı. Bu içecek kahveydi.

-Oliver Cromwell, 17. yüzyıldaki İngiliz İç Savaşı'nda parlamento yanlısı güçleri yöneterek Kral I. ve II. Charles taraftarlarına karşı zaferler kazanmış; bu zaferleri, İngiltere'de kısa süreli de olsa(beş yıl) cumhuriyet rejiminin kurulmasıyla sonuçlanmıştı. 1653'ten itibaren, kendisine parlamentonun da üzerinde bir güç verecek "Lord Protector" unvanını kullanmaktan çekinmedi. Cromwell, kralcıları ezdi. 3 Eylül 1658'de 59 yaşında Londra'da sıtmadan öldü. Kral I. Charles'in oğlu II. Charles 1660'ta iktidarı eline geçirip krallığı tekrar kurdu. Kral II. Charles, babasının intikamını almak için babasının idamının yıldönümü olan 30 Ocak 1661'de Cromwell'in mezarından çıkarttırdığı cesedini darağacında astırdı.

-Osmanlı'nın "Deli", Batı'nın "Büyük" dediği Petro (1672-1725), Rusya'yı dünya devi yaptı. Petro, batılılaşma hamlesi esnasında sakal uzatmayı yasaklamış; hatta hızını alamayarak, ülkenin önde gelen soylularından birkaçını kendisi tıraş etmeye kalkmıştı. Sakal bırakmakta ısrar edenleri vergiye bağladı.

-Josef Stalin sinemayı severdi. Clark Gable, Johnny Weismüller, Charlie Chaplin ve Spencer Tracy'ye hayrandı. Kovboy filmleri ile ünlenmiş olan John Wayne'den ise komünist ideolojiye zarar verdiğini düşündüğü için nefret ederdi. Öyle ki, Wayne'i öldürmesi için iki KGB ajanını görevlendirmişti! 1953' te geçirdiği kalp krizi sonucu ölmesi ve yerine geçen Nikita Kruşçev'in emri ile Wayne operasyonu iptal edildi.

- Berlin'e askeri ataşe olarak atanan ve sonrasında bitmeyecek Alman hayranlığı olan Enver Paşa, saray damadı olduktan sonra (Şehzade Süleyman'ın kızı Naciye Sultan'la evlenmişti) Harbiye Nazırlığına yükseldi. Onun Alman hayranlığı Osmanlı İmparatorluğu'nu Almanya'nın yanında I. Dünya Savaşı'na soktu; Almanların savaşı kazanacağından emindi. Enver Paşa'nın zapt edilemez hırsı Doğu Cephesi'nde Allahuekber Dağları'nda ve Sarıkamış'ta binlerce askerimizin şehit olmasına sebep olmuştu. "Ne olursa olsun Rusları yenin!" talimatı vermişti çünkü.

Askerlerimiz Allahuekber Dağları'nda tek bir Rus askeriyle çatışmadan aşırı soğuk ve tifüsten şehit olurken, Almanlar Kayzer Wilhelm'in tabiriyle "Alman ordusunun tüfeğine süngü olmuş" Türklerin ülkesine giden trenlerin üzerine, "Enverland'a (Enver'in Ülkesi'ne gider" yazmışlardı. 

Orduda "Enveriye" denilen askeri başlıkların kullanılmasını uygulamaya soktu.

"Enveri" adı verilen ve Arap harflerinin birbirinden ayrı yazılması esasına dayanan yeni bir alfabeyi kullanıma sokarak, kendince okuma ve yazmayı yaygınlaştırmak istedi. 

Enver Paşa'nın Tacikistan'daki naaşı 1996 yılında Türkiye'ye getirilerek, ölüm yıldönümü olan 4 Ağustos 1996'da Şişli Abide-i Hürriyet Tepesi'ne defnedildi.


Kaynak: Ali Çimen - Tarihi Değiştiren Askerler (Genişletilmiş 16. Baskı), Popüler Tarih,  Ekim 2021 / TİMAŞ.



7 Ocak 2022 Cuma

 


 EİNSTEİN HAKKINDA AZ BİLİNENLER



Günümüzde ünlü olan kişilerin magazin haberleri çok merak ediliyor, videoları milyonlarca tıklanıyor. Sosyal medya hesaplarını milyonlarca kişi takip ediyor. Peki ama neden? İnsanlar sırf ünlülerin  günlük yaşamlarını merak ettikleri için. Televizyon ve internet sayesinde politikacılar ve ünlüler hakkında neredeyse bilmediğimiz şey yok. Einstein'ın yaşamı içinse durum böyle olmadığı halde(TV yok, İnternet yok, Sosyal Medya yok) hiçbir bilim insanına nasip olmamış bir tanınma seviyesine ulaşmıştı. Ancak bu tanınmışlık Einstein'ın kişisel yaşamıyla ilgili çok fazla bilgi olduğu anlamına gelmiyor. Kendisi daha çok bilim insanı kimliğiyle tanınıyor. Bilim insanı da olsa Einstein da insandı ve tıpkı sıradan insanlar gibi zayıf yanları vardı. İşte bu yazımda Einstein'ın sıradan insanlarda da mevcut olan özelliklerini yazacağım. Bilimsel yönleri çok yazılıp çizildi çünkü.

Einstein'ın kardeşi Maria (lakabı Maja) Einstein Winteler, 1924'te ünlü erkek kardeşinin biyografisini yazmasaydı, Einstein'ın çocukluğu ve gençliği hakkında muhtemelen çok az bilgimiz olacaktı. Albert'ten iki yaş küçük olan Maria, onun en sevdiği kardeşiydi. İşte kardeşinin anılarında yer alan Einstein'a ait az bilinen bilgiler:

Albert Einstein 14 Mart 1879'da Ulm kentinde dünyaya geldi. Anne ve babası orta sınıf bir Alman-Yahudi çiftiydi. Albert çiftin ilk çocuğuydu. Anne ve babası eğitimliydi ve onlar çocuklarının eğitimine de çok önem veriyorlardı. Einstein on bir yaşındayken normal okul derslerinin yanında felsefe ve din okuyordu. Amcası Jacob sayesinde matematiği, dayısı Ceaser sayesinde de fen bilgisini sevmişti.

Einstein, yirmi üç yaşındayken babası öldü. Einstein daha sonra babasının ölümünün, hayatındaki en büyük şoklardan biri olduğunu anlatacaktı. Babasının ölümünün ardından kendini tamamen çalışmalara verdi.

Başarılı bir piyanist olan annesi müzik sevgisini çocuklarına da aşıladı. Einstein altı yaşında keman derslerine başladı. Bunun yanı sıra piyano dersleri de aldı. İlk başlarda kemandan çok hoşlanmayan çocuk Einstein, ilk öğretmenine sinir kriziyle sandalye fırlatmıştı. Daha sonraki yıllarda keman çalmaya devam eden Einstein amatör müzisyen oldu. Princeton'da sık sık elinde keman çantasıyla görüldü. En sevdiği bestecilerin Mozart, Bach ve Handel olduğu söylenirdi.

Karmaşık matematik problemlerini çözerken, rahatlamak için "Lina" adını verdiği kemanıyla doğaçlama çalıyor ve müziğe sığınıyordu. Hatta kimileri Einstein'in keman sevgisi olmasa, görelilik teorisine asla ulaşamayacağını savunur.

Einstein'in öğrenme güçlüğü çektiğine dair birçok hikaye ve mitler vardır. Gerçek olan şu ki, Einstein tam olarak yürüyene kadar konuşmayı öğrenememiştir. Belki de bu nedenle onun disleksi olduğunu iddia edenler olmuştur. Einstein kendisini sözlü olarak ifade ederken zorlanmıştır, ki doğrudur. Bu da onu bir çocuk gibi utangaç kılmıştır. Ancak sonraki yıllarda bu sorunun da üstesinden gelmiştir.

Einstein, 1898 yılında Eidgenössische Tchnische Hochschule'de (ETH) "kitap kurdu" olarak tanınan sınıf arkadaşı Sırp asıllı Macar Mileva Maric'e aşık oldu. Mileva, Einstein'dan dört yaş büyüktü, yürürken aksıyordu ve güzel değildi ama Einstein'ı büyülemişti. Einstein'ın entelektüel fikir alışverişinde bulunabileceği bir bilim insanına aşık olması doğaldı. Mileva, ETH'deki en parlak öğrencilerden biriydi ve birçok kişi tarafından mükemmel bir fizikçi olarak kabul ediliyordu. Mileva ile Einstein uyumlu olmalarına rağmen ikisi de farklı dini kökene sahipti; Mileva, Doğu Ortodoks Hristiyan geleneğine, Einstein ise katı olmasa da Yahudi geleneğine göre büyütülmüşlerdi. Bu nedenle olsa gerek  annesinin  evliliğe şiddetle karşı çıkmasına rağmen Einstein, Mileva ile 1903'te evlendi. 

Einstein annesinin gönlünü almak için Mileva ile evliliği süresince tatillerini annesinin yanında geçirdi. Mileva ise tatillerde çoğunlukla yalnız kalıyordu. Bize çok tanıdık gelen gelin-kaynana anlaşmazlığına Einstein ancak on altı yıl dayanabildi ve çift 1919'da boşandı.

Einstein ve Mileva'nın ilk çocukları Ocak 1902'de doğdu. Lieserl adını verdikleri kızları, Mileva'nın Sırbistan'daki ailesinin evinde dünyaya geldi. Kızları doğduğunda evli değillerdi. Doğumu, Einstein'in kariyerini tehlikeye atmamak için duyurmadılar, sakladılar.

Lieserl Einstein'e ne olduğunu hiç kimse bilmiyor ancak tahminen Sırbistan'da evlatlık verildiği düşünülmektedir. Kimi araştırmacılar Lieserl'in uzun yıllar yaşadığını düşünürken, kimileri ise doğum esnasında ya da birkaç yıl içinde öldüğü fikrindedir. Bazıları da, Mileva'nın yaşı nedeniyle Lieserl'in zihinsel engelli veya Down sendromlu doğmuş olabileceğini düşünmektedir. 

Açıkçası Lieserl'le ilgili doğrulanabilir bilgi eksikliği olmasından dolayı, çok fazla spekülasyon yapılmıştır.

Albert ve Mileva çiftinin ilk oğlu 1904'te doğdu. Adını Hans Albert (D:1904 - Ö:1973) koydukları oğulları ilginç bir hayat yaşadı. Kısmen babasının ayak izlerini takip etti. Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nde hidrolik mühendisliği profesörü oldu. 1971 yılında ABD Tarım Bakanlığı tarafından verilen Liyakat Belgesi gibi sayısız ödül ve onur nişanı aldı. İlk eşi Frieda ölünce yeniden evlendi. 

Hans Albert babasıyla iyi anlaşıyordu. Babası gibi büyük bir müzik hayranıydı. Yelken ve yürüyüş yapmayı, arkadaşlarıyla eğlenmeyi seviyordu. Hans Albert, 1973 yılında geçirdiği kalp krizinden bir ay sonra öldü.

Einstein ve Mileva çiftinin ikinci çocukları Eduard, 1910'da doğdu. Eduard, ağabeyi Hans Albert gibi bilimde başarılı olamadı. Eduard'ın Shakespeare'nin eserlerini beş yaşındayken kendi başına okuduğu söylenir. Eduard, Einstein ailesinin en hassas üyesi olarak kabul edilmiştir. 

Eduard üniversitede tıp hazırlık okudu, psikolog olmayı düşündü. Ancak bu sürede, şizofreni başlangıcı veya ciddi depresyon vakası olduğu belirlenen zihinsel bir çöküntü yaşadı. Einstein, oğluna gerekli ilgiyi ve sevgiyi gösteremedi. Oysa bilindiği kadarıyla babası ve annesinin 1914'te ayrı yaşamalarına dek babasıyla yakındı.

Eduard'ın hastalık döneminde Freud'un resmini yatağının baş ucuna astığı ve onu taparcasına sevdiği söylenirdi. Eduard, annesinin 1948'de ölümüne dek onunla birlikte yaşadı. Ardından Zürih'teki bir kliniğe yerleştirildi. 1965'te ölene dek, kalan yıllarını bakım evlerinde ve klinikte geçirdi. 

Einstein işine olan tutkusuna rağmen, ailesine önem ve değer veriyor, çocuklarını seviyordu. Tabii bir bilim insanın ailesine zaman ayırabildiği kadarını ancak ayırabiliyordu. Bebeği ağladığında bile çalışmaya devam edebilmesiyle ünlüydü.

Einstein Zürih'in saygın okullarından ETH'ye ikinci başvurusunda kabul edildi. 1896'da başladığı okulun fizik ve matematik bölümlerinde okudu. Sınıftaki en düşük not ortalamasına sahip olsa da ETH'den 1900'de mezun oldu.

Einstein mezun olduktan sonra Zürih'ten Bern'e taşındı. Burada iş ararken oldukça zor bir dönem geçirdi. Üniversitedeki hocaları, öğrencilik yıllarında birçok derse girmediğini bildiklerinden, öğretmenlik yapabilmesi için tavsiye mektuplarını yazmayı kabul etmiyorlardı. Evini geçindirebilmek, faturalarını ödeyebilmek için bir işe ihtiyacı vardı. Sonunda üniversitedeki yakın arkadaşının babası sayesinde Bern'de bulunan İsviçre Patent Bürosu'nda memur olarak işe başladı. Yıl 1902 idi. 1902'den 1909'a kadar patent bürosunda çalıştı ve en önemli araştırmalarından bazılarını bu dönemde yaptı.

1905 yılında Einstein doktorasını Zürih Üniversitesi'nde tamamladı ve 1905'ten itibaren "Moleküler Boyutların Yeniden Tespiti" adlı doktora tezi de dahil olmak üzere beş önemli makalesini yazdı.

Bazı tarihçiler 1905 yılını, Einstein'ın mucize yılı -annus mirabilis- olarak adlandırır. Fizikte devrim yapan İsviçreli patent memuru klişesi doğrudur. Patent memuruyken yazdığı beş makalenin ilki fotoelektrik alanındaydı ve bu çalışması ona Nobel Ödülü'nü kazandıracaktı.

Einstein 1909'da Zürih Üniversitesi'nde doçentlik unvanını aldı ve patent bürosundaki işinden ayrıldı.

Bilim alanında şöhret merdivenlerini hızla tırmanırken Einstein'ın kadın avcısı şöhreti de bilimdeki şöhretine paralel olarak gelişiyordu.  

1903-1919 yılları arasında evli kaldığı Mileva'ya bilindiği kadarıyla ilk yıllarda çok aşıktı. Einstein  Mileva'ya şöyle yazmıştı: "İçinizde benim kadar güçlü ve bağımsız bir canlı bulduğum için ne kadar mutluyum." Karşılıklı hislerine rağmen Einstein karısına sadık kalmamıştı. 1912'de Berlin'e gittiğinde orada uzaktan kuzeni olan Elsa ile tanıştı ve ilişkileri başladı. Einstein'ın 1917 yılındaki hastalığında onunla karısı değil, Elsa ilgilendi ve 1919'da Mileva'dan boşandıktan kısa bir süre sonra Elsa ile evlendi.

Ayrıca, Elsa'yla evlilikleri süresince de(Elsa bu ilişkileri bildiği halde göz yumuyordu) çok sayıda ilişkisi olduğu söyleniyordu. Hatta bir söylentiye göre, Elsa'nın kızı Ilse'yle - Ilse o sıralarda yirmi iki yaşındaydı- çok yakınlaşmıştı; Ilse tarafından reddedildikten sonra Elsa ile evlenmişti. 

1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı Einstein'ın hayatını da değiştirdi. Ünlü bilim insanı Max Planck tarafından kendisine Berlin'deki Kaiser Wilhelm Fizik Enstitüsü müdürlüğü teklif edildi. Einstein teklifi kabul edip 1933 yılına kadar bu görevi sürdürdü. Aile Berlin'e taşındı, ancak İsviçre'ye tatile giden Mileva ve iki oğlu savaşın çıkması üzerine Berlin'e geri dönemediler ve savaş süresince İsviçre'de kaldılar. Bu zorunlu ayrılık çiftin zaten iyi olmayan aralarını iyice açtı.

Elsa ile Einstein 1912'de Berlin'deki ilk karşılaşmalarında Elsa evliydi ve iki kızı vardı. Elsa ve Einstein kuzen olmaları nedeniyle çok uyumluydu. Aynı ekonomik ve kültürel geçmişe sahip olmalarının yanı sıra aynı yemekleri seviyor, aynı şeylerden hoşlanıyorlardı. 1914'te başlayan ilişkileri üç yıl sonra Einstein'ın hastalanması ve Elsa'nın ona hemşirelik yaparak sağlığına kavuşmasına yardımcı olması nedeniyle aşklarını daha da güçlendirdi. Bu durum, Einstein'ın Mileva'dan boşanmasına kesin karar vermesinde önemli bir etken oldu.

Einstein ve Elsa'nın evlilikleri 1936'da Elsa'nın ölümüne kadar sürdü. Einstein hayatı boyunca kadın peşinde koşmasına rağmen Elsa ile evliliğinde mutlu görünüyordu. Elsa onunla rekabet etmemiş, ona rahat çalışabilmesi için gerekli ortamı ve duygusal yakınlığı sağlamıştı. Hiç ortak çocukları olmasa da, Mileva ile beraber yapamadığı tatilleri ve gezileri Elsa ile birlikte yaptı. Bunlardan biri, buharlı bir SS Kitano Maru gemisiyle yaptıkları 1922 Japonya yolculuğuydu. 

Einstein, Kaiser Wilhelm'deki görevinin yanında 1914'te Berlin Üniversitesi'nde profesör olarak görevlendirildi. Birinci Dünya Savaşı başladığında Einstein, savaşa karşı olan ve desteklemeyen  az sayıdaki Alman akademisyenden biriydi ve bunu açıkça ifade ediyordu.

Albert Einstein'ın Mileva ile evliliğinden olan iki oğlundan başka iki üvey kızı daha vardı, Ilse (D:1897- Ö:1934) ve Margot (D:1899- Ö:1986). Bunlar Elsa'nın ilk evliliğinden olan kızlarıydı. Elsa ile evlendikten sonra iki kızı resmen evlat edinen Einstein, onlara kendi soyadını verdi. 

Albert ve Elsa, Nazilerden kaçmak için ABD'ye taşındıktan kısa bir süre sonra, Paris'te kalan Ilse 1934'te bir hastalık yüzünden genç yaşta öldü.

1930'ların başında Colombia Üniversitesi'nde heykeltıraşlık okuyan Margot, alanında uzmanlaşmış bir sanatçı oldu. Margot ABD'ye taşındıktan sonra Einstein'ın evinde yaşamaya başladı. 1936 yılında annesi ölünce Einstein'ın sekreterliğini yaptı. Kütüphanesini ve diğer koleksiyonları yönetmesine yardımcı oldu. Einstein ölünceye kadar onun yanında kaldı. Margot Einstein 1986 yılında öldü ve onun ölümünden sonra Einstein'ın kütüphanesi, İsrail Ulusal Kütüphanesi'ne bağışlandı.

Einstein'ın oğlu Hans Albert'ten üç torunu vardı; Klaus, Bernard ve Evelyn. Klaus çocukken öldü. Bernard dedesi gibi fizikçi oldu. Evelyn ise Orta Çağ Edebiyatı bölümünden mezun oldu. 

Einstein 18 Nisan 1955'te New Jersey Princeton'da abdominal aort anevrizması nedeniyle uykusunda öldü. Cenaze töreni ya da mezar taşı istememişti; cesedi yakıldı ve külleri New Jersey'deki bir nehre saçıldı.

Öldükten sonra Einstein'ın beynine ne oldu? 1955'te Princeton Üniversitesi'nde baş patalog olan Dr. Thomas Harvey, Einstein'ın dehasına neyin yol açtığını öğrenme ümidiyle Einstein'ın beyin otopsisini yaptı ve sonra da beyni eve götürüp muhafaza etti. (Bu konuda daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız, Michael Paterniti, Einstein'ın Beyni adında bir kitap yazmıştır.)


Yararlandığım Kaynaklar:

- EINSTEIN Hakkında Bilmediğiniz 101 Şey - CYNTHIA PHILLIPS, SHANA PRIWER. Orenda.

- Bilim Dünyasından Bir Hayat EINSTEIN (Biyografi) - Michael White, John Gribbin. İNKILAP.



29 Aralık 2021 Çarşamba

 


YENİ YIL HEDİYESİ ALMAK İSTEYENLERE BİR ÖNERİ



Yeni bir yıla girerken sevdiklerimize minik de olsa bir hediye almak hem kendimizi hem de hediye alanları mutlu eder, sevindirir. Hal böyleyken öyle bir hediye seçmeliyiz ki, günlük aylık değil, onlarca yıllık olsun ve aldığımız hediye nesilden nesile aktarılabilsin. Bu hediye ne olabilir sizce? Kitap dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız ve size katılıyorum. Kitaptan daha değerli  ve kalıcı olan başka bir hediye düşünemiyorum çünkü.

Sorun şu ki, hediye olarak nasıl bir kitap seçebiliriz? Size kolaylık sağlamak için iki kitap önermek istiyorum. Tarih okumayı seven ve hem kendi tarihini hem de dünya tarihini bilmek için okuyan bir okur olarak Türk Tarihi'ni anlatan iki kitap önereceğim sizlere.

Birinci kitap: Cansu Canan Özgen'in alanında uzman, birbirinden kıymetli 8 tarihçi akademisyenle farklı zamanlarda yapmış olduğu röportajları kronolojiye uygun olarak derlediği "TÜRKLERİN SERÜVENİ- METEHAN'DAN ATTİLA'YA, FATİH'TEN ATATÜRK'E" kitabı. Kitaptaki sıraya göre röportaj veren tarihçi akademisyenlerin isimleri şunlar:

-Prof.Dr. Abdülkadir Özcan

-Prof. Dr. Ahmet Taşağıl

-Dr. Ali Güler

-Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

-Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan

- Prof. Dr. Feridun. M. Emecen

-Doç. Dr. Haşim Şahin

-Prof. Dr. İlber Ortaylı

247 sayfalık kitap bir solukta okunuyor. Röportajlarda sorulan sorulara kısa ve öz cevaplar verilmiş. Dolayısıyla okurken sıkmıyor.

İkinci kitap: Yine Cansu Canan Özgen'in alanında uzman akademisyenlerle yapmış olduğu röportajları derlediği "TÜRKLERİN BÜYÜKLERİ, ASYA'DAN AVRUPA'YA, HAZAR'DAN AKDENİZ'E" kitabı. 

Cansu Canan Özgen, Bilge Kağan çağından başlayıp Gazi Mustafa Kemal Atatürk dönemine kadar uzanan süreçte, Türk tarihinde iz bırakmış olan büyük isimleri alanında uzman olan aşağıda isimleri yazılı olan akademisyenlerle konuşmuş. 

-Prof. Dr. Ahmet Taşağıl

-Doç. Dr. Erkan Göksu

-Prof. Dr. Cihan Piyadeoğlu

-Doç. Dr. Mustafa Alican

-Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan

-Prof. Dr. Feridun. M. Emecen

-Prof. Dr. Necmettin Alkan

-Prof. Dr. İlber Ortaylı

279 sayfalık kitap yine sıkmadan bir solukta okunuyor. Kitabın arka kapak yazısında şöyle yazıyor: "Orta Asya'nın bozkırlarından Avrupa'nın kapılarına, Hunlar'dan Osmanlı'ya, Kanuni'den Atatürk'e Türk tarihinin önemli çağları, imparatorlukları ve komutanları Türklerin Büyükleri' nde anlatılıyor."

Sanırım bu iki kitaptan birini hediye alan kişi çok mutlu olacaktır. Alanlarında uzman akademisyenleri bir arada toplayan çok az kitap vardır çünkü. Naçizane öneri benden, alıp almamak sizden. :)

Bu vesileyle yeni yılınızı kutlar, umutlarınızın hiç bitmemesini ve gönlünüzden geçenlerin 2022'de gerçekleşmesini dilerim. 



26 Aralık 2021 Pazar

 


TABULARI YIKAN BİR ŞEHZADE: RESSAM ABDÜLMECİD EFENDİ



İnternette bir web sitesinde okudum. Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi, Abdülmecid Efendi'nin hayatı ve sanatına odaklanan "Şehzade'nin Sıra Dışı Dünyası: Abdülmecid Efendi" başlıklı sergiyi 21 Aralık 2021- 1 Mayıs 2022 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturuyormuş. Sergiyi gezmek isterim doğrusu. Çünkü bu sanatsever ve ressam şehzadenin yurt dışına sürgüne gitmesiyle başlayan hayat hikayesini, kızı Dürrüşehvar Sultan'ın ağzından yazan Naşide Gökbudak'ın kaleme aldığı "Dürrüşehvar Sultan - Sarayda Bir İnci Tanesi" kitabından okumuştum. 20. yüzyılın başlarında bir halifenin böylesine sanat tutkusuyla dolup taşmasına da çok şaşırmıştım doğrusu. Bildiğim kadarıyla, İslam dininde resim yapmak, hele de insan suratı çizmek günah ve yasaktı. Ama bir zamanlar İslam Halifesi olan Abdülmecid Efendi resim yapıyordu. Şaşkınlığım bu yüzdendi. Dolayısıyla konuyla ilgili birkaç satır yazmak geldi içimden. 

1914'te Çamlıca'da dünyaya gelen Dürrüşehvar Sultan, Şehzade Ömer Faruk Efendi'nin küçük kardeşi olup, babası son halife Abdülmecid Efendi'dir. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin meclisi tarafından alınan kararla 3 Mart 1924'te Hilafet kaldırıldı. Yaklaşık iki yıldır Halifelik görevini sürdüren Abdülmecid Efendi ve ailesi, kararın ardından yurt dışına sürgüne gönderildi. Önce İsviçre'ye gittiler, daha sonra Fransa'nın Nice şehrine yerleştiler. Babası ve ailesiyle sürgüne giderlerken Dürrüşehvar Sultan on yaşındadır, vatanından ayrılırken sadece birkaç oyuncağını ve boğaz kıyısından aldığı bir çakıl taşını yanında götürmüş ve o taşı ömür boyu saklamıştır. 1931'de Dürrüşehvar Sultan dünyanın sayılı zenginlerinden biri olan Haydarabad Nizamı Osman Han'ın büyük oğlu Azam Cah ile evlenmiş ve 2006'yılında Londra'da hayata veda etmiştir. 

Babası Abdülmecid Efendi, ailesi ve sürgündeki hanedanın yaşadıklarını Dürrüşehvar Sultan'ın yazdığı hatıralarından öğreniyoruz. Okuduğum Naşide Gökbudak'ın romanında Abdülmecid Efendi şöyle tanıtılıyor:

"Sultan Abdülmecid, yani Dürrüşehvar'ın babası, 1868'de İstanbul'da doğmuştu. Babası padişah Abdülaziz, annesi ise Hayranıdil Kadınefendi'ydi. 1876'da, yani o daha sekiz yaşındayken babasının tahttan indirilmesinin ardından, Üsküdar Çamlıca Semti'nde, İcadiye Mahallesi'ndeki geniş bahçesi olan görkemli bir köşkte hayatlarına devam ettiler. Orada büyüyen Abdülmecid Efendi çok sıkı bir eğitim almıştı.Ve gençlik çağına geldiğinde artık; akıllı, eğitimli, beş altı lisan bilen, piyano çalan ve resim yapan bir şehzadeydi. 1909'da bizzat kendi gayreti ile kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyetinin de fahri başkanlığını yapmaktaydı. Birçok genci, resim ve piyano eğitimi için Avrupa'ya tahsile gönderiyor; güzel sanatların ruhu, ruhun da bedeni beslediğine inanıyordu. Avrupai bir hayat görüşüne ve estetiğe sahip şehzade, güzel sanatlara önem veren bir yapıya sahipti. Resmin günah sayıldığı, dinen yasaklandığı Osmanlı İmparatorluğu'nda bu tip sanatlar asla gelişme gösterememişti. Abdülmecid Efendi; bu tip tabuları yıkan, Osmanlı'da güzel sanatların tohumlarını atan ve öncüsü olan bir şehzade konumundaydı." *

Abdülmecid Efendi, Nice'ten sonra Paris'e yerleşerek hanedanın geleneksel protokolünü ısrarla uygulamaya devam etmiştir. Bunda kızı Sultan Dürrüşehvar'ın çok zengin olan Haydarabad Nizamı Osman Han'ın gelini olması nedeniyle şehzadenin maddi sıkıntı çekmemesinin büyük önemi vardır.

Abdülmecid Efendi, sürgünde bulunduğu Paris'te 23 Ağustos 1944'te kalp krizinden 76 yaşında öldü. Öldükten sonra kızı Dürrüşehvar Sultan, babasının Türkiye'de gömülmesini istedi. O dönemde Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ile görüşmek için Dürrüşehvar Sultan "Berar Prensesi" kimliğiyle Türkiye'ye geldi. Ancak tüm çabalarına rağmen babasının  cenazesi Türkiye'ye getirilemedi. Dürrüşehvar Sultan'ın kayınpederi Osman Han'ın devreye girmesiyle, Abdülmecid Efendi'nin naaşı on  yıl kadar Paris'te bir caminin bodrum katında bekletildi. Cami mütevelli heyeti cenazeyi daha fazla tutamayacaklarını bildirince, Abdülmecid Efendi'nin naaşı 1954 yılında Medine'ye nakledildi ve  Baki Mezarlığı'na gömüldü.

Abdülmecid Efendi, Osmanlı hanedanının tek ressam üyesi olarak dönemin Türk ressamları arasındaki yerini almıştır. Osman Hamdi Bey ve Salvatore Valeri'den resim dersi alan şehzade özellikle portre ressamlığında başarılı idi. En önemli portrelerinden biri ünlü şair Abdülhak Hamit Tarhan'ın portresidir. 

Eğer bir sanatseverseniz ya da sanatçı iseniz, ressamla ilgili okuduğunuz bu bilgilerden sonra belki merak edip müzedeki sergiyi gezmek isteyebilirsiniz. :)


Kaynak: * Naşide Gökbudak - Dürrüşehvar Sultan, Sarayda Bir İnci Tanesi,  OLASILIK.

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'ndeki sergiye ait bilgileri ve sergilenecek tabloların ve eserlerin listesini linki tıklayarak  okuyabilirsiniz: 

https://www.artfulliving.com.tr/gundem/sehzadenin-sira-disi-dunyasi-abdulmecid-efendi-sakip-sabanci-muzesinde-i-24532?fbclid=IwAR2hy3OnVKuTyF3bz7N1_vJdBwj7tCj6URb9YQPkSiV36FzBcVPXz75oEVk



20 Aralık 2021 Pazartesi

 


HARESE NEDİR?



"Harese nedir bilir misin? Develerin çölde çok sevdiği bir diken var. Deve dikeni yedikçe ağzı kanar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Kanadıkça yer, yedikçe kanar ve bir türlü kendi kanına doyamaz...Engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Hırs, ihtiras, haris, muhteris kelimeleri buradan türemiştir. Ortadoğu'nun adeti budur, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur." (Zülfü Livaneli - HUZURSUZLUK)

Son günlerde sıkça dile getirilen "hırs" kelimesi işte bu harese kökünden türemiş ve  Arapçadan dilimize geçmiş. TDK Türkçe Sözlükte "hırs" kelimesinin anlamı şöyle:

hırs; Arapça

1-Sonu gelmeyen istek, aşırı tutku: Para hırsı. Şöhret hırsı.

2-Öfke, kızgınlık.

Ayrıca hırs kelimesinden türetilen deyimler de var. Bu deyimleri şöyle sıralamış TDK Türkçe Sözlük:

-hırs basmak

-hırs bastırmak

-hırs bürümek

-hırsından çatlamak

-hırsını alamamak

-hırsını yenmek

Herkeste az ya da çok hırs olduğuna göre, hırsını alamamak yerine hırsını yenmek için çabalamak daha doğru ve daha az yıpratıcı olacaktır. Uzman Klinik Psikolog Merve Kırna konuyla ilgili şöyle diyor: "Hırslı olmak; kişinin motivasyonu, daha aktif çalışma, başarıda artış için önemli bir pekiştirici unsurdur. Eğitim hayatında, aile içinde, iş yaşamında, özel hayatta ya da ilişkilerde yaşanan hırs durumunun aşırıya kaçması kişinin hayatını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Hırs doğru yönetildiği takdirde kişiyi başarıya götürürken, aşırı hırs kişiyi olumsuz duygu duruma götürebilmektedir."


Elimde olan diken fotolarım bunlar. Siz onları deve dikeni diye düşünün lütfen. Sonuçta dikenler değil mi? :)





17 Aralık 2021 Cuma

 


MELEK (THE ANGEL) FİLMİNE DAİR

Filmde anlatılan hikayeye geçmeden önce, hafızaları tazelemek ve filmin daha iyi anlaşılabilmesi için kısa bir tarihi bilgi vermeliyim. Çünkü hikayenin baş kahramanı Eşraf Mervan, Mısır Devlet Başkanı Nasır'ın kızı Mona ile evli, yani Nasır'ın damadı.

Melek filmi, 6 gün savaşları ile başladığı için ben de Ortadoğu (Mısır-İsrail) tarihine bu savaş ve sonuçlarıyla başlamak istiyorum. Oysa Arap-İsrail savaşının kökleri çok daha eskilere, 1948'de İsrail devletinin kurulmasından çok önceye, Filistin toprakları henüz Osmanlı İmparatorluğu'nun parçasıyken başlamıştı.

İsrail'le komşu Arap ülkeleri arasında 1948-1949'da, 1956'da ve 1967'de patlak veren üç savaşta da İsrail galip geldi. 1967'deki savaşı kazanan İsrail, Yahudilerin denetimi altındaki toprakları Süveyş Kanalı'na ve Şeria ırmağına kadar genişletti ve Kudüs kentini ele geçirdi. 1967'deki Arap-İsrail savaşına, 6 gün sürmesi nedeniyle Altı Gün Savaşı da denmektedir. İsrail savaş sonunda Mısır'dan Sina Yarımadası'nı, Suriye'den Golan Tepeleri'ni ve Filistin'in Gazze ve Batı Şeria topraklarını alarak sınırlarını genişletti. İlerleyen günlerde kaybettikleri toprakları geri almak isteyen Arap ülkeleriyle İsrail arasında gerginlik sürüp gitti. Bu gerginlik nedeniyle de bölgede terör örgütlerinin eylemleri artarak devam etti. 

1956 yılında cumhurbaşkanı seçilen Cemal Abdülnasır, yardımcılığına Enver Sedat'ı getirdi. Birlikte mücadele ederek, Mısır'da Kral Faruk yönetimine son vermiş, İngiliz egemenliğinden ülkelerini kurtarmışlardı. İzlediği ılımlı dış politika ve içte yaptığı reformlarla Arap dünyasının lideri konumuna yükselmiş olan Nasır 1970 yılında kalp krizinden ölene kadar cumhurbaşkanlığı görevini yürüttü. 6 gün savaşı yenilgisinden sonra istifa etmek istemişse de halk istifasını kabul etmemiştir.

Nasır'ın ölümünden sonra yerine geçen Enver Sedat, Mısır'ın 3. cumhurbaşkanı oldu. Bu görevini, 1981'de suikast sonucu öldürülene dek sürdürmüştür. 

Şimdi filmin anlatımına geçebilirim. Eşref Mervan'ın kayınpederi Nasır ile arası iyi değildir. Kayınpederi her fırsatta damadını aşağılıyor, bir oğulları olmasına rağmen kızı Mona'nın kocasından boşanması için telkinde bulunuyor. Damadına güven duymayan Nasır, kızının parasının yönetimini de kendisi üstleniyor. Hatta eğitim için kızı ve torunuyla birlikte Londra'da bulunan damadı Eşref Mervan'a yeterli miktarda para yardımında bulunur, daha fazlasını değil. Filmi izlemeye devam ettikçe Nasır'ın böyle davranmasının nedeni anlaşılır; damat kumarbazdır ve eline geçen parayı kumara yatırmaktadır. Eşref Mervan, bir toplantıda Nasır'ı utandırınca kayınpederiyle zaten zayıf olan ilişkileri tamamen kopar. Bu olaydan sonra, Mervan, Londra'daki İsrail Büyükelçiliğini arar ve elinde İsrail devletine yardımcı olacak belgeler bulunduğunu söyler.

Nasır'ın ölümünden sonra yerine geçen Cumhurbaşkanı Enver Sedat zamanında Eşref Mervan'ın yıldızı parlar. Kayınpederi zamanında üst düzey çalışan bürokrat ve kurmayların dosyalarını çalan Mervan, yeni cumhurbaşkanına karşı olduklarını bildiği bu isimleri ve dosyalarını Enver Sedat'a teslim ederek yeni cumhurbaşkanının güvenini kazanır. Mervan'a çok güvenen Enver Sedat onu en yakın adamı olarak görür. Ancak, kumarbaz olan damat, devletin gizli bilgilerini İsrail Gizli Servisi'nden MOSSAD ajanlarına para karşılığı satar. Belgelerin doğruluğunu kontrol eden ajanlar doğruluğunu anlayınca damadı ajanları olarak kabul ederler. Bundan sonra İsrail Gizli Servisi'nde Eşref Mervan'ın kod adı "Melek"tir. Bütün bunlar olurken karısı Mona'nın hiçbir şeyden haberi yoktur; kocasının ara sıra yaptığı dış ülke ziyaretlerini kendisini bir başka kadınla aldattığına yorar ve üzülür.

Film, Mervan'ın özellikle 1973'teki Mısır-İsrail arasında gerçekleşen Yom Kipur Savaşı'nda İsrail'e çok kritik bazı bilgileri ve savaş stratejisini aktardığı tezi üzerine kurulu. Yom Kipur Yahudilerin en büyük bayramının kutlandığı gündür. Eşref Mervan, Cumhurbaşkanı Enver Sedat'ı  Yom Kipur günü İsrail'e saldırmaya ikna eder. Mısırlılara göre 6 Ekim Savaşı, İsraillilere göre ise Yom Kipur Savaşı olarak adlandırılacak olan 1973 yılındaki Mısır-İsrail Savaşı başlar. İşte film bu savaşı ve savaş sonrasını anlatmaktadır.

Yom Kipur Savaşı aynı zamanda son Arap-İsrail savaşıdır. Filmde anlatıldığına göre damat Eşref Mervan, bu kritik savaşta Mısır'ın çok gizli harekat bilgilerini İsrail'e satar. Bu savaşta her iki taraf da büyük kayıplar vermiş BM'in araya girmesiyle ateşkes imzalanmıştır. Yine filme göre, imzalanan ateşkes sonrasında Mısır ile İsrail arasında esen barış rüzgarlarının baş mimarlarından biri çift taraflı casusluk yaptığı vurgulanan damat Eşref Mervan'dır.

Enver Sedat'ın Kasım 1977'deki İsrail ziyaretiyle başlayan süreç, Menahem Begin ve Enver Sedat'a 1978 yılı Nobel Barış Ödülü'nü kazandırdı. 26 Mart 1979'da taraflar arasında imzalanan barış antlaşmasıyla da Mısır İsrail'i resmen tanıyan ilk Arap ülkesi oldu. Ayrıca, 1948'de başlayan "Arap-İsrail Savaşı" sonrasında  uygulanan "daimi seferberlik durumu" Mısır için sona erdi ve İsrail ile yeni bir süreç başladı. Ortadoğu tarihindeki bu dönüm noktası, 40 yıldan uzun süren bir barış sağladı.

Her ne kadar Mısır tarafı Mervan'ın ajan olduğunu yalanlasa da İsrailliler Mervan'ın MOSSAD ajanı olduğu, kod adının da "Melek" olduğu konusunda ısrarcılar. En azından filmde böyle anlatılıyor. Çünkü filmin sonunda şöyle deniyor: " Eşref Mervan, hem Mısır hem de İsrail'de ulusal kahraman kabul edilen tek kişidir."

"Eşref Mervan, Haziran 2007'de Londra'daki lüks dairesinin balkonundan düşerek gizemli bir şekilde öldü. Dava bugüne kadar çözülememiştir" denilerek film sona eriyor.

Eşref Mervan hain mi, kahraman mı bilemedim. Bildiğim, birine göre hain olan diğerinin kahramanıdır; yani ikisi için de hain ya da ikisi için de kahraman olunamayacağıdır. Ama Mervan'ın Ortadoğu'nun kaderini belirleyen kişilerden biri olduğu yadsınamaz. En iyisi siz filmi izleyin ve kararınızı ondan sonra verin...


Film afişi beyazperde.com'dan alındı.



11 Aralık 2021 Cumartesi

 


"NE O, KARADENİZ'DE GEMİLERİN Mİ BATTI" SÖZÜNÜN HİKAYESİ

Bugün hava kapalı; gökyüzü gri bulutlarla kaplı. Bulutlara azıcık dokunan olsa, göz yaşlarını yeryüzüne bırakacaklar gibi tetikte bekliyorlar sanki. Böyle kapalı ve gri  havalarda insan ne yapar? Sizleri bilmem ama ben, ruhumun hava gibi kararmasını engellemek için müzik dinlerim, kitap okurum ve düşünürüm.

Düşünmek için dirseklerimi dizlerimin üstüne koyup, iki büklüm bir vaziyette iki elim iki yanağıma dayalı bir vaziyette buldum kendimi (Rodin'in "Düşünen Adam" heykelindeki pozisyona benzer şekilde). Bu davranışı bile isteye değil, otomatik olarak yaptığımı fark ettim. Sanırım çoğu insan da aynı davranışı yapıyordur, ki halk arasında uzaklara dalıp giden ve düşünceli birini gördüklerinde, şu deyim söylene gelmiştir; "Ne o, Karadeniz'de gemilerin mi battı?" Cevap genelde "Dalmışım." olur. Hemen herkesin bildiği, yeri geldiğinde de kullandığı bu deyimin çok hüzünlü bir öyküsü vardır. Öykü şöyle:

1876 yılında başlayan Osmanlı-Rus savaşı esnasında Ruslar Sarıkamış (Kars) ve çevresini işgal ederler. 1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı'nda Ruslar hala bölgede işgalci durumundadırlar. Dönemin Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, Kafkas Cephesi'nin Ruslardan kurtarılması ve Türklerin Kafkaslara uzanmasını sağlamak için harekata başlamak gerektiğini savunur. Ancak mevsim kıştır ve Sarıkamış ve çevresinin zorlu kış şartlarını bilen kimi kurmaylar Enver Paşa'ya itiraz etse de, paşa bu kurmayları dinlemez ve Erzurum'a giderek ordunun başına geçer. 10. Kolordu'nun başına da, Sultan V. Murad'ın torunlarından Behiye Sultan'la evli olan Hafız Hakkı Bey'i getirir. Enver Paşa komutasındaki 3. Ordu, Allahuekber Dağları'nı yürüyerek aşacak ve Sarıkamış'ı kuşatacaktır. Plan budur ama Allahuekber Dağları kar altındadır ve Mehmetçiğin kışlık giysisi yoktur. Çünkü Kafkas Cephesi'ne giden askerlerin çoğu Filistin Cephesi'nden gelen ve Sarıkamış'a gönderilen askerlerdir. Haliyle askerlerin giysileri yazlıktır ve sıcaklar için uygundur. Bu giysilerle Doğu'nun o meşhur soğuğuna dayanmaları ve düşmanla savaşmaları çok güçtür. 

Bu duruma çare bulmayı düşünen kurmaylar ve yöneticiler, İstanbul'dan battaniye,  kışlık giysinin yanında erzak ve mühimmat dolu üç gemiyi yola çıkartırlar: Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer ve Mithat Paşa adlı üç gemi, Mehmetçiği soğuktan kurtaracak malzemeleri taşımaktadır. Malzemeler bu üç gemiyle Trabzon 'a ulaştırılacak, oradan da kara yoluyla cepheye nakledilecektir. Ancak Ruslar, Zonguldak ve çevresini bombalamak için on gemiyle yola çıkmışlardır ve bu üç gemiye rastlarlar. Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer ve Mithat Paşa, 7 Kasım1914'te Ruslar tarafından batırılır. Battaniye ve diğer malzemeler ordunun eline asla geçmez. Başka gemi de gönderilmez. 

Ordu, baş gösteren tifüs salgını ve soğuk yüzünden perişan olur. Allahuekber Dağları'nda on binlerce Mehmetçik, 1914'ün Aralık ayının sonlarına doğru, -39 derece soğukta askerlerimiz donarak şehit olurlar. Geride kalan askerlerin şehitleri gömecek gücü kalmamıştır. Şehitlerimizi Ruslar defnederler. Tuğgeneral Ziya Yergök, anılarında şöyle yazar: "Düşmanın top, tüfek ve kuvvet üstünlüğü ile bize verdiği kayıp, korkunç kış mevsiminin verdirdiği kaybın onda biri değildir." (Tuğgeneral Ziya Yergök'ün Anıları - Sarıkamış'tan Esarete; Yayına Hazırlayan: Sami Önal, Remzi Kitabevi)

İşte gemilerin Karadeniz'de battığı haberi duyulur duyulmaz, bütün ülkede endişeli bir bekleyiş başlar. Kafkas Cephesi'nden binlerce askerin donarak şehit oldukları haberleri gelmeye başladığında, asker ailelerini bir düşüncedir alır; acaba kendi oğulları, eşleri ne durumdadır, sağ mıdır, üşüyor mudur, soğukta donmuş mudur? diye dalıp giderler. 

Zaman geçer, dilimizde yer eden  düşünceye dalıp dalıp gidenler için söylenen "Ne o, Karadeniz'de gemilerin mi battı?" sözü kalır geriye. Bu sözü söylerken bir kez daha düşünmek, vatanımız uğruna Allahuekber Dağları'nda soğuktan donarak  şehit olan askerlerimizi rahmetle ve saygıyla  anmak gerek...

Not: Enver Paşa cepheden İstanbul'a döner dönmez gazetelere büyük bir sansür uygulayarak Sarıkamış yenilgisine ve donarak ölen askerlere dair tek bir satır bile yazılmasını engeller. Dolayısıyla cephede olanlar unutulmuş, geriye "Karadeniz'de gemilerin mi battı?" sözü kalmıştır. Gazi Mustafa Kemal döneminde (Kurtuluş Savaşı) sürerken 1922 yılında Şerif Köprülü bir kitap yayımlayarak Doğu Cephesi'nde olanları anlatır ve milletimiz bu büyük üzüntüden yeniden haberdar olur.



6 Aralık 2021 Pazartesi

 



SALVADOR DALİ, SİGMUND FREUD VE STEFAN ZWEİG'İN LONDRA'DAKİ BULUŞMALARI VE FREUD'UN ÖLÜMÜ




Viyana 1938. Sigmund Freud 82 yaşında ve hastadır. Viyana'ya girmek üzere olan Nazilerin zulmünden Freud'u kurtarmak isteyen dostları kendisini Londra'ya götürmek için çıkış vizesini ayarlarlar ve kendisiyle birlikte gidecek olanların listesini hazırlamasını söylerler. 

6 Mayıs Freud'un doğum günüdür. Viyana'daki Berggasse 19 numaralı evde Londra'ya gidiş için toplanma hazırlıkları sürmektedir. Freud'un kendi evinde kutlayacağı son doğum günü olduğundan herkes habersizdir. Doğum günü kutlandıktan sonra Freud'la birlikte Londra'ya gideceklerin listesi okunur. Listede başta kendisi olmak üzere karısı, çocukları, karısının kız kardeşi, evdeki iki yardımcı, Freud'un özel doktoru ve doktorun ailesi vardır. Listenin sonundaki isim ise Jo-Fi'dir; Freud'un köpeği. Bu listeye giremeyen dört isim, Sigmund Freud'un  kız kardeşleri olan Paulina, Marie, Rosa ve Adolfina'dır. Kız kardeşlerinin listeye neden giremedikleri konusu bilinmemekte, sadece tahmin yürütülmektedir. Freud'la birlikte Londra'ya gidemeyen kız kardeşleri ise kollarında Davut yıldızı taşımak zorunda oldukları bir hayat ve toplama kampları beklemektedir. Anna şanslıdır, evlenip Amerika'ya yerleşmiştir çünkü.

Freud ve listesindekiler Londra'ya giderler. Nazilerin zulmünden ve baskısından bunalarak Salzburg'daki evini terk edip Londra'ya kaçan biri daha vardır. Ünü dünyaya yayılmış bir yazar; Stefan Zweig. Freud'un çalışmalarına büyük hayranlık duyan Zweig,   Freud'dan çok önce Londra'ya gitmiştir. Hatta ünlü yazar ikinci evliliğini  Lotte ile burada yapmıştır. Lotte, Zweig'in "Sabırsız Yürek" romanına ilham olmuştur. Londra'da bulunan Zweig, hayranı olduğu ve konuşmalarından büyük bir zevk aldığı Freud'u bir daha göremeyeceğini düşünmektedir. Freud'un Londra'ya gelişi Zweig için mucize gibidir. 

83 yaşında ve çok hasta olan Freud'u ziyarete giden Zweig, onu çok dinç bulmuştu. Ama Freud'un hastalığı ilerliyordu. Her görüşmelerinde ünlü yazar, Freud'un yitip gittiğini görebiliyordu. Zweig, son görüşmelerinden birinde Freud'un da hayran olduğunu bildiği ünlü ressam Salvador Dali'yi de yanında götürmüştü. Onlar konuşurken Dali de Freud'un resmini yapıyordu. Zweig, bu resmi Freud'a asla gösteremeyecekti. Çünkü kaçınılmaz sonun yaklaştığını fark eden Dali, Freud'un yüzünde ölümü çizmişti. 

Sigmund Freud, 1923 yılında çene kanserine yakalanır. 16 yıl boyunca 33 kez ameliyat olan Freud, son günlerini dayanılmaz ağrılar içerisinde geçirmektedir. Bu acılar içerisindeyken bile okumaktan vazgeçmez. Bugün hala kim tarafından önerildiği ya da nereden bulduğu bilinmeyen Honore de Balzac'ın "Tılsımlı Deri" romanını okumaya başlar.

Freud'a özel doktoru romanı beğenip beğenmediğini sorduğu zaman "Tam benim bu günlerime uyan bir roman, bu okuduğum son kitap" der, ama Freud'daki ilişki romandaki söz konusu "deri"ye göre tersinedir, ağzında kanserojen bir doku gittikçe büyümektedir. Balzac'ın romanındaki derinin tersine küçülmeyip büyümektedir ve dokunun büyümemesi için Freud neredeyse soluk bile almak istemez, hiç yemek yemez daha doğrusu yiyemez. Sona doğru yaklaştığının bilincindedir ve özel doktoru Max'la konuşur. Acılarının dayanılmaz hale geldiğini söyleyerek doktorundan yardım ister.

Sigmund Freud'un özel doktoru olan ve birlikte Londra'ya giden Max Schur, yazdığı "Freud, Yaşamak ve Ölmek" adlı kitabında; sigaranın neden olduğu üst çene ve damak kanserinin Freud'un hayatını yavaş yavaş nasıl yiyip bitirdiğini anlatır. Doktor Schur, Freud'a zamanı geldiğinde ölmesine yardım edeceğine söz verir. Ve Freud, ona acısının büyük olduğunu, devam etmesinin bir anlamı olmayacağını söylediğinde, Dr. Schur ölümcül dozda morfin enjekte ederek Freud'un acısına son verir. 

Psikoanalitik Kuram'ın kurucusu, Avusturyalı nörolog Sigmund Freud, 83 yaşında kendi iradesiyle ve de özel doktorunun yardımıyla yaşama hakkından vazgeçmeyi seçmiştir. Tarih 23 Eylül 1939'dur.


Yararlandığım Kaynaklar:

1-Freud'un Kız Kardeşi - GOCE SMILEVSKI, nemesis Kitap.

2- Stefan Zweig BİLMEK DEĞİL SADECE HAYAL ETMEK İNSANI MUTLU KILAR - KEREM KINA. DESTEK Yayınları, 14. Baskı.

3-cafrande.org

 Görsel: Portrait of Freud - Salvador Dali.  (Tomasz Haupt - Pinterest)


22 Kasım 2021 Pazartesi

 



Z KUŞAĞI İLE İLGİLİ GÖZLEMLERİM


Son zamanlarda Z kuşağının adını sıkça duyar olduk. Basın-Yayın organlarında Z kuşağı şöyle, Z kuşağı böyle söylemleri almış başını gidiyor. Ee, günceli kaçırmak olmaz dedim ve gözlemlerimi yazmak istedim. Çünkü ailemde ve çevremde Milenyumda doğmuş olan, şimdinin gençleri var ve onlarla sık sık muhabbet eder, internet ve sosyal medya konularında beni bilgilendirmelerini isterim. Başım sıkışınca da yine bu İnternet kuşağı olan çocuk ve gençlerden yardım alırım. Böyle olunca, Z kuşağını yakından gözlemleme şansım oldu. Dolayısıyla, yazdıklarım tamamen kendi gözlemlerime dayanmaktadır. Ancak yaptığımın "kontrolsüz gözlem (yani plansız programsız, tamamen doğal ortamda, doğal olarak gelişen gözlem)" olduğunu da özellikle belirtmek isterim.

Bildiğiniz gibi kuşaklar yıllara göre belirleniyor. Z kuşağı için zaman aralığı tartışmalı olsa da ben, 2000 yılı ve sonrasında doğanları gözlemledim. Dolayısıyla bu gözlemlerime dayanarak, Z kuşağına güvenlerini açıklayan siyasilere bir sorum olacak. Sorum şu:

Gelecek için Z Kuşağından medet umuyorsunuz ya. Bu kuşağın aşağıdaki özelliklerinden hangisine ya da hangilerine güvenip de bunu söylüyorsunuz? 

Z Kuşağı;

-Doğayı ellerinde bulunan amoled ekranlar ya da çarşıda, pazarda, yolda gözümüze gözümüze sokulan dijital ekranlardan tanıyıp severler. Bir ağaçtan meyve koparıp tatmamışlardır. Ağaçlar nasıl büyür, nasıl beslenir, nasıl meyve verir bilmezler. Kısacası, dört duvar arasında sıkışıp kalan ama bu sıkışıklığı ekranlarda aşmaya çalışan bir kuşaktır.

-Son derece bencildirler. "Önce ben" demeyi şiar edinmişlerdir.

-Emeğin ne olduğunu bilmedikleri için "emeğe saygı" kavramını anlayamazlar. Oturdukları yerden hiç çalışmadan, yorulmadan çok para kazanmak isterler. "Emeksiz yemek olmaz" dediğinizde, o söz eski zamanlarda geçerliymiş cevabını alırsınız büyük  olasılıkla.

-Takım çalışmalarına yatkın değildirler, bireysel davranmayı, kimseden emir almamayı tercih ederler.

-Özgüvenleri çok yüksektir. Onlar için "mümkün değil-imkansız" sözcükleri geçerli değildir.

-Z Kuşağı için dün geçmiştir, gelecek henüz gelmemiştir; öyleyse endişelenecek bir durum yoktur. Yalnızca şu an vardır ve "anı yaşa" mottosunu hayata geçirmeyi severler.

-Fedakarlık mı dediniz, o da neymiş? Bu kelimenin anlamının yanından bile geçmezler.

-Teknolojinin kucağına doğdukları için bilgiye hızlı erişmek isterler. Bu nedenle teknolojik gelişmeleri yakından takip ederler ve ellerindeki aygıtın bir üst modeli piyasaya sürüldüğünde hemencecik ona sahip olmak isterler. Para varmış yokmuş kimin umurunda? Anneler ve babalarının paraları çocukları için emre amade bekliyor nasılsa!

-Tutumlu olmak ne demektir bilmezler. Onlar için önemli olan istediği şeyin yenisine  sahip olmaktır. Eskidi mi at çöpe, tamir etmek boşuna zaman kaybından başka bir şey değildir.

-Bir iş yaparken ve de sosyal ilişkilerden(yüz yüze) çabuk sıkılırlar ama isteklerinde sonuna kadar diretirler.

-Toplumun koyduğu kuralları tanımazlar, asi ruhludurlar. Kendi kurallarım var benim; ben topluma değil, toplum bana uysun mantığı içinde hareket ederler.

-Aileleri ile sık sık çatışmaya girerler. Nasihat almaktan hiç hoşlanmazlar. Kendi doğruları vardır ve doğru bildiklerini sonuna kadar savunurlar.

-İnternet üzerinden sosyalleştikleri için hemen her sosyal kesimle iletişim kurmada zorlanmazlar.

Bütün bu gözlem sonuçlarım, diğer kuşaklar için olumsuz nitelikte görülebilir. Peki bu Z kuşağının hiç mi olumlu bir yönü yok diyebilirsiniz. Tabii ki var. Örneğin; Son derece iyimserler. Ayrıca teknoloji sayesinde bilgiye çok hızlı bir şekilde ulaşabiliyorlar. Hızlı bilgi edinme sayesinde düşünme yetileri gelişmiş. Dolayısıyla, herhangi bir düşünceyi, ideolojiyi sorgulamadan kabul etmeleri oldukça güç. Bu da iyi bir şey. 

Kuşaklarla ilgili benim düşüncem; siz siz olun Y kuşağına güvenin derim. Y kuşağı, X ve Z kuşağının ortalaması olmasının yanı sıra her iki kuşağın yaşadığı dönemi de  bilirler. Kısacası, eski ve yeni dönem kıyaslaması yapabilirler ve iyi olanın  ayrımına varabilirler...



10 Kasım 2021 Çarşamba

 


MUSTAFA KEMAL'İN GÖZÜNDEN ANKARA

Mustafa Kemal Atatürk'ün Yunus Nadi'ye Verdiği Röportaj, 7 Mayıs 1924



İstanbulumuz güzeldir, ancak Ankaramız bütün eksiklerine rağmen, daha az güzel değildir. Onu özellikle bizler biliriz, değil mi? Ayrıca fazla olarak şimdi Ankara, devletimizin merkezidir de. Gerçekte Ankara, durumu nedeniyle, merkezi yönetim için çok ilgi çekici ve güven verici bir noktadadır. Bu nedenle benim kararlarım, hareketlerim ve girişimlerim üzerinde doğal olarak etkilerini göstermiştir. Gerçekten işe ülkenin doğusunda, doğu sınırından başladım. Sonra daha batıya gelmek zorunluluğunu duydum. Sonunda Ankara'da durdum ve ülke işlerini, milletin arzusu doğrultusunda yönetmek için başka yere gitmeye gerek duymadım. Türkiye'nin ve Türk milletinin ve Türk milleti yararına işlerin en sağlam savunmasının da ancak Ankara'dan olabileceği olaylarla da belirginleşmiştir. En zor şartlar içinde, en az hazırlıklı olduğumuz halde en büyük darbelerin tersine çevrilebilmesinin en güçlü nedenleri arasında Ankara'nın coğrafi yeri de vardır.

* * *

Ankara'nın doğal konumu ve coğrafyasına değer katan bir yön daha vardır: Ankaralılar en acı ve kötü günlerde millet her taraftan çeşitli araçlarla zehirlenirken Ankaralılar, ülke ve milletin gerçek kurtuluşuna yönelen girişim konusundaki inanç ve güvenlerini bir an olsun sarsmamışlardır. Ankara'ya ilk kabul olunduğum gün, sadece bir vatandaş; milletin bir bireyiydim. Hiçbir sıfatım, yetkim ve unvanım yoktu. Böyle olmakla birlikte Ankara ve çevresi çocuklarıyla, kadınlarıyla, yaşlılarıyla birlikte Ankara şehrinden Dikmen tepesine kadar bütün ovayı doldurmuş ve beni karşılamıştır. İstasyondan hükümet dairesine kadar uzayan caddenin iki tarafı eski Türk giysileri giymiş, bıçakları ve tabancaları ellerinde Ankara gençleriyle dolmuştu. Bu gençler ve onlarla birlikte bütün halk: "Yurdu ve milleti düşmandan kurtarmak için hepimiz ölmeye hazırız, emrinizi bekliyoruz." diye bağırıyorlardı.

O zaman Ankara istasyonu yabancı subay ve askerlerin işgali altında bulunuyordu. O güne kadar Ankaralıları ölü ve Ankara'yı bir yıkıntı alanı sanan bu yabancılar, bu yüce gösteri karşısında ilk endişelerini göstermekten kendilerini alamamışlardır. Ben Ankara'yı coğrafya kitabından çok tarihten cumhuriyet merkezi olarak öğrendim. Gerçekten Selçuklu yönetiminin parçalanması üzerine Anadolu'da kurulan küçük hakimiyetlerin adlarını okurken çeşitli beylikler arasında bir de Ankara Cumhuriyetini görmüştüm. 

Tarih sayfalarının bana bir cumhuriyet merkezi olarak tanıttığı Ankara'ya ilk defa geldiğim o günde gördüm ki orada geçen yüzyıllara rağmen hala o cumhuriyet yeteneği sürüyor. Türkiye'nin hemen bütün bölgelerini gezdiğim ve gördüğüm için anladım ki o zaman adları cumhuriyet olmayan diğer yerlerin bugünkü halkı da aynı yetenekten kesinlikle uzak değildir.

Beni Türkiye'ye en uygun merkez Ankara olabileceğini düşünmeye iten ilk neden çok eskidir ve ilmidir.


Kaynak: Panora Mecmua, No: 03, 27 Aralık 1919 - 8 sahife.


Bu görsel, politikyol.com'dan alınmıştır.

Dolmabahçe Sarayı'nda, 10 Kasım 1938'de saat 9'u 5 geçe aramızdan ayrılan ulu önder ATATÜRK'ün naaşı,15 yıl sonra 10 Kasım 1953'te çok sevdiği Ankara'sının 907 rakımlı Rasattepesi'nde yapılan anıtkabire taşındı. 

Anıttepe'nin eski adı "Rasattepe" idi. Anıtkabir yapılmadan önce burada, tepenin doruğunda birkaç küçük yapı vardı. Bu yapılar, rasat (meteoroloji) istasyonu olarak kullanılıyordu. "Rasattepe" adı da bundan ötürü verilmişti. Yerli Ankaralılar buraya "Beştepeler" diyorlardı. Bu ad buradaki tümülüslerden geliyordu. Anıtkabir yapıldıktan sonra "Rasattepe"nin adı, "Anıttepe" olarak anılmaya başlandı. 

Kabrinde rahat uyu ATAM. Bizler var oldukça kurduğun Türkiye Cumhuriyeti, söylediğin gibi ilelebet payidar ve Ankara da başkent olarak kalacaktır...



Anıtkabirle ilgili daha fazla bilgi için linki tıklayabilirsiniz:

https://anitkabir.org/anitkabir/anitkabirinyapimi/anittepe-rasattepe.html

Not: Atatürk'ün Ankara'ya ilk gelişi 27 Aralık 1919 Cumartesi öğleden sonradır.