26 Nisan 2021 Pazartesi

 


STEFAN ZWEİG'İN  SON GÜNLERİ 



Benim için iyi bir kitap, başka bir kitabın ya da kitapların öncülüdür. Okuduğum kitabın içinde yer alan ve  adı geçen şair ve yazarlar hep ilgimi çekmiştir. Dolayısıyla, eğer bu şair ve yazarlardan tanımadıklarım varsa eserleri hakkında bilgi sahibi olmak için öncül kitabımın ardından bu eserleri okumaya çalışırım. Bu nedenle, bana göre bir kitap, sadece bir kitap değil, birkaç kitap demektir; kitapçıdan alırım bir tane, okumaya başlarım bin tane gibi. Yeni bitirdiğim Stefan Zweig'in otobiyografisi olan "Dünün Dünyası" da bu kitaplardan biri. Kitabı okurken, dünyaca ünlü bir yazarın yaşam öyküsünü değil de sanki kısa bir Avrupa tarihini, Avrupa edebiyatının yıldız isimlerinin eserlerini  de okur gibiydim. Bunun yanı sıra, iki dünya savaşı arasında geçen tarihi olayların  panoramik görüntüsü de cabası. 

Dünün Dünyası, Nazilerin Polonya'ya saldırmasıyla II.Dünya Savaşı'nın başladığını yazan gazete başlıklarını okuyan Zweg'in, beş yıldır bulunduğu Londra'dan ayrılmaya karar vermesiyle sonlanır. Kitabın son iki cümlesi ise çok manidardır: " ...Ama her gölge, sonuçta bir ışığın çocuğudur. Aydınlık ile karanlığı, savaş ile barışı, yükseliş ile çöküşü yaşamış olan bir kişi, hayatı gerçek anlamda yaşamış demektir."

Zweig'in eşiyle birlikte intihar ettiklerini önceki okumalarımdan biliyordum. Ama Londra'dan New York'a gidişleri, oradan Brezilya'ya geçip yerleşmeleri ve oradaki yaşamları hakkında ise  bilgim yoktu. Vatansız bir sürgün olarak nasıl karşılanmış ve orada neler yaşamıştı? İşte tüm bu sorularıma cevap verebilecek ve merakımı giderebilecek kitabı da otobiyografisinin hemen ardından okudum. Kitabın adı; Stefan Zweig'in Son Günleri, yazarı, Laurent SEKSIK. Zweig'in ve eşi Lotte'nin New York ve Brezilya günlerini okumak, insanın yüreğini burkuyor. Hele de gerçek olduğunu bilerek okumak çok daha hüzünlü...

1934 sonbaharında, Avusturya polisinin silah sakladığı gerekçesiyle evini aramasından sonra Zweig, Salzburg'daki evinden ayrılıyor ve Londra'ya yerleşiyor. Zweig'in arkasından, yurdunu terk edip gittiği için korkak muamelesi yapılıyor; vatanında kalıp Freud ve diğer yazarlar gibi mücadele etmediği ve kaçmayı seçtiği için. İşte bu suçlamalar, nereye giderse gitsin Zweig'in peşini hiç bırakmıyor ve kendisini içten içe kemirip suçluluk duymasına neden oluyor.

Zweig, ünlü bir yazardı ve kitapları altmış milyondan fazla satmıştı ama artık kendi ülkesinde kitapları okunmuyordu, çünkü Hitler tarafından yasaklanmış, mevcut kitapları da yakılmıştı. O bir yazardı ama artık yalnızca çevrilmek için yazıyordu. Bir zamanlar, dünya çapında en çok okunan yazardı oysa. Kitapları yaklaşık otuz dile çevrilmişti. Richard Strauss'un libretto yazarı olmuştu, Jeremias'ı Burgtheater'de alkış yağmuruna tutulmuştu. Münih'teki Staatstheater'de dostu Rilke'nin anısına resmi söylevi o vermiş, Moskova'da Tolstoy'un evinin açılışını yapmış, Londra'da Freud'un cenazesinin başında konuşmuştu. Hermann Hesse'yi yazmaya yeni başladığında teşvik etmişti. Umutsuzluğun batağına saplanmış olan Joseph Roth, onun yardımı olmazsa, Radezkymarsch'ı ını asla bitiremezdi. Einstein bile Zweig'le tanışmak istemiş, 1930 Haziran'ında Berlin'deki bir restoranda akşam yemeği yediklerinde Einstein ona; onun bütün kitaplarına sahip olduğunu itiraf etmişti.

Şimdi ise yersiz yurtsuz olarak Londra'da sürgündeydi, üstelik pasaportunu da kaybetmişti. Ve bundan sonra İngilizlerin vereceği beyaz bir kağıda muhtaçtı. Bir şekilde o beyaz kağıdı alır. İkinci eşi olan Charlotte, ağır astım hastasıydı ve Londra'nın havası ona iyi gelmemişti. Üstelik, kaçtığı Almanlar da yaşadığı Londra'ya yaklaşmaktadır. Bunun üzerine, yaklaşık altı yıl kaldığı Londra'dan eşi Lotte ile birlikte ABD'ye gitmeye karar verirler. Bir  gemiye binerler ve 1940 yılının Haziran'ında New York'a varırlar.

Lotte uğruna terk ettiği eski eşi Friderike'de New York'tadır. Zweig, otobiyografisini yazmaya karar vermiştir ve eski karısından yardım ister, çünkü elinde avucunda hiçbir belge yoktur, kaçarken yanına alamamıştır. Yirmi yıl evli kaldığı, iki kızının annesi olan Friderike'nin hafızasına güvenmektedir; o her şeyi hatırlardı. New York'ta kaldıkları sürede, Zweig "Dünün Dünyası"nı (otobiyografisini) yazmaya başlar. 

New York'un kirli havası Lotte'ye yaramamış, astımı ilerlemiştir. Tekrar gitmeleri  gerekmektedir. 15 Ağustos 1941 günü için Rio'ya  gitmek üzere bilet alır. Evet, Zweig yine kaçıyordu. Reich'ten kaçmıştı, sonra Londra'dan kaçmıştı, şimdi de New York'tan kaçıyordu. Bu gidişin sebepleri arasında Lotte'nin sağlığı vardı elbette. Ama aynı zamanda yöneticilerin verdiği tedirginlikler de vardı, düşman bir ülkeden gelmiş bir yabancıydı o. Hakim olduğu, kitaplarını yazdığı o lisan vardı; Almanca. Ayrıca, New York'un hayhuyundan, gürültüsünden ve havailiğinden de yakınıyordu.

Rio'ya vardıklarında, karı-koca daha önceden kısa bir ziyaret yaptıkları ve havasını bildikleri  Petropolis şehrine yerleşirler. Çiftin son altı ayı burada kiraladıkları evlerinde geçer. Hatta Lotte ile evliliklerinin ikinci yılını da bu küçük evde kutlarlar. İki yıl önce Bristol yakınındaki Bath'ta evlenmişlerdi. 

Zweig, kendisine ve eşine oturma izni veren ve doğasını çok sevdiği Brezilya'ya,  kaleme aldığı "Brezilya, Geleceğin Ülkesi" kitabıyla teşekkür etmek ister. Ancak bu kitabı Brezilyalılarca eleştirilir; devletin siparişi üzerine yazıldığı, Brezilya'ya methiyeler düzmek için cumhurbaşkanından para aldığı yönünde dedikodular yapılır.

28 Kasım 1941'de Zweig, altmışıncı doğum gününü kutlar; bu yaş onu yılgınlığa uğratır, yaşlandığını düşünmektedir çünkü. Doğum gününü kutlamak için evlerine gelen birkaç arkadaşına o gün için yazdığı şiirini okur.

Altmışlığın Şükranları

Daha yavaş döner saatler,

Saçlara kır düşmüşse çoktan,

Kadeh boşaldığında ancak,

Görülebilir dibindeki altın, Yaklaşan karanlığın önsezisi

Korkutmaz, rahatlatır!


Dünyayı seyre dalmanın sevincini

Artık hiçbir arzusu kalmayan tadabilir bir tek,

Nereye geldiğini artık sormayan

Kaybettiklerine artık ağlamayan

Yaşlanmayı gidişinin habercisi olarak gören.


Gözler hiç olmadığı kadar ışıltılı ve hür

Günbatımının ışığında,

Hayat hiç olmadığı kadar içten sevilir

Vazgeçişin gölgesinde.


Zweig, Petropolis'in sakinliğinde kitaplarını yazmaya devam etmektedir. Montaigne'in biyografisi, Satranç kitabının yazımı tamamlanmış Clarissa ise yazılmaktadır (Clarissa, intiharıyla yarım kalan tek kitabıdır). Bir taraftan da hayran olduğu ve yazmayı düşündüğü Balzac'ın biyografisi için Petropolis kütüphanesinde araştırma yapmaktadır. Londra'da bulunduğu yıllarda, Balzac'a ilişkin yaptığı inceleme ve araştırmalarına ait sandıklar dolusu bilgi notlarının ve belgelerin, Londra'dan yola çıkan gemiyle Petropolis'e ulaşmasını beklemektedir. Atlantik'te savaş tüm şiddetiyle sürdüğünden geminin bir Alman denizaltısıyla batırıldığını düşünmektedir. Çünkü beklediği sandıklar, çok uzun bir zaman geçmesine rağmen Petropolis'e ulaşmamıştır. Oysa Londra'daki arkadaşı, sandıkları kendi elleriyle gemiye teslim ettiğini bildirmiştir. 

Bunları düşünüp karamsarlığa kapıldığı bir anda, radyodan ABD'nin savaşa katıldığını duyar. Roosevelt, Japonya ve Almanya'ya savaş ilan etmiştir. Tarih 8 Aralık 1941'dir. Zweig ve eşi için artık sürgün günleri sona erecek, vatanına geri dönebilecektir. Zafer, müttefik devletlerin olacak, Hitler yenilecektir; böyle düşünüyordu. Daha bir şevkle yazmaya devam eder ama sevinci fazla uzun sürmez. Çünkü başkent Rio'da Alman casuslarının kol gezmekte olduğu, otellerin Gestapo ajanlarıyla kaynadığı haberini almıştır dostlarından. Kısa sürede kendisine ulaşabileceklerini tahmin eder, ki tahmininde yanılmaz; on gün içinde üç tehdit mektubu alır. Üçüncü mektupta şunlar yazmaktadır: " Seni bulduk. Seni geberteceğiz; seni de, Yahudi kancığını da."

Birkaç gün önce gazeteler yazmıştı; orada sürgünde olan Alman Komünist Partisi eski üyesi Arthur Wolfe, limanda kafasına bir kurşun sıkılmış halde ölü bulunmuştu. Bunu okuduktan sonra, korku ve kaygıları artan Zweig, kendi kendisine bir söz verir; Gestapo'nun eline asla canlı olarak geçmeyecektir. Bunun üzerine her daim yanında taşıyacağı bir Veronal şişesi hazırlar. Veronal onların, izi sürülenlerin büyülü iksiridir sanki. Şişeyi hazırlarken de Romain Rolland'ın son mektubunda söylediklerini hatırlar; " Sizi Brezilya'ya yerleşmiş olarak düşünemiyorum. Orada derin kökler salmak için hayatınızın çok geç bir dönemindesiniz. Ve köksüz olunca, insan bir gölgeye dönüşüyor."

Kudretli olan yazar ve şairlerden ziyade Zweig'in ilgisini lanetliler çekiyordu. Sonu trajik biten şairlere sınırsız bir hayranlık besliyordu. En iyi denemesini onlar için yazmıştı: Kendileriyle Savaşanlar; Kleist, Nietzsche ve Hölderlin'i anlatmıştı. Kleist'e olan hayranlığı ise başkaydı; Kleist'te ilk karısı Marie'yi terk edip son yoldaşı olarak kendinden genç ve hasta bir kadını seçmişti. Kendisi de aynısını yapmıştı.

Zweig çifti, 1942 yılının 16 Şubat'ında başlayan Rio Festivaline katılırlar ve eğlenceli zaman geçirirler. 17 Şubat sabahı gazetelerin birinci sayfasında Singapur'un düştüğünü ve Japonlara teslim olduğunu okurlar. "İngilizler savaşı kaybetti" diye alt başlık atan gazeteler, başlığın altında ise; "Son kale düştü. Dünya barbarların ayakları altında şimdi. Singapur düştü. Petrol yolu Japonlara açılıyor. Savaş sona erdi. Almanlar Süveyş Kanalı'na doğru saldırıya geçiyorlar. Bir yıl içinde barbarlar Rio'da olacak" yazıyordu. Bu haberi okuduktan sonra Zweig, acı ve keder içinde düşünür; onları uçurumun kenarında durduran hiçbir şey kalmadı artık. Bu dünyadan ayrılma, Petropolis'e dönme vakti geldi.

Rio'dan ayrılıp Petropolis'teki evlerine dönerler. Kahya kadına yol verirler. 1942 yılının 22 Şubat  Pazar günü Zweig, ilk karısı Friderike'ye ve birkaç dostuna son mektuplarını yazar. Karar vermiştir; bugün dünyaya veda edecektir, isterse karısı da bu yolculuğunda ona katılabilir. Pazar günü olduğu için spor bir takım elbise giyinir; kahverengi bir gömlek, düz renkte bir kravat, golf pantolonu. Saçını tarar, traş olur. Karısı Lotte, yolculuğunda yanında olacağını ve onu yalnız bırakmayacağını söyler. Yolculuk için en sevdiği çiçekli elbisesini giyinir ve kocasına hazır olduğunu işaret eder. Küçük beyaz kristallerle dolu iki şişecik hazırlayan Zweg, önce kendisi içer ve yatağa uzanır. Arkasından Lotte beyaz kristal dolu şişeciği bardağa boşaltıp içer ve kocasının yanına uzanır. Artık ikisi de özgürdür; ne kaçmaları gerekecek ne de saklanmaları.



24 Nisan 2021 Cumartesi

 



ÜNLÜ ŞAİRLERİMİZDEN İLKBAHARA DAİR SÖZLER





-- İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer. Ne olursa olsun...

Sabahattin Ali

-- Bu sabah mutluluğa aç pencereni / bir güzel arın dünkü kederinden / bahar geldi, bahar geldi güneşin doğduğu yerden / çocuğum uzat ellerini...

Ataol Behramoğlu

-- Çömeldim toprağa, otlara bakıyorum, böceklere bakıyorum, mavi mavi çiçek açmış, onlara bakıyorum / sen bahar toprağı gibisin sevgilim, sana bakıyorum...

Nazım Hikmet



-- Bu bahar güleceğiz en içten sevinçle, bir melek oradan bize uzatacak elini / beni bırakma kalbim, kalbim sen bana söyle, ümitlerin en güzelini...

Ziya Osman Saba

-- Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz / bir ömür karşılığı, bir ömür yani, ne saçma.../ Bahar mıdır bizi bu hale getiren? Galiba...

Can Yücel

-- İki sevgilinin gülüşüne benzer / Nisan havası değil mi esen...

Cahit Sıtkı Tarancı




-- Düşler mi ki şu burcu burcu kokan havada, renk mi ki üzerimden akaduran bu nehir? / Bahar seni bir al güle döndürebilir...

Ahmet Muhip Dıranas

-- Ben seni yalansız / bahar gibi sevdim...

Metin Altıok

-- Her vazoya baktıkça karşımdasın, ne tuhaf / her kokladıkça dönüp dönüp geliyorsun / düşünceler gibi filizleniyorsun gün geçtikçe, yaprak yaprak gelişiyorsun...

Rıfat Ilgaz





-- Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde / bir yanlışı düzeltircesine açmış...

Cemal Süreya

-- Tüyden hafif olurum böyle sabahlar, karşı damda bir güneş parçası, içimde kuş cıvıltıları, şarkılar / bağıra çağıra düşerim yollara, döner döner durur başım havalarda / her sabah böyle bahar, ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum / derim ki sıkıntılar duradursun, avunurum...

Orhan Veli Kanık

-- Bana bir şey söyle, ilkbahar gibi. Çiçek aç mesela veya yağ rahmet olarak içime veya gökkuşağı ol sar ruhumu. Bir şey söyle, sözü aşsın, öze değsin. Bir şey söyle, yanındayım mesela? 

Turgut Uyar






19 Nisan 2021 Pazartesi

 


KARANFİLLİ TÜRKÜLER



Zengin Anadolu kültürüyle beslenerek büyüyen ve bununla gurur duyan, üzüntümü, sevincimi türkülerle dile getiren, türkülerin ana sütü kadar temiz ve saf olduğuna inanan biri olarak bugünkü yazımı "karanfilli türküler"e ayırdım. 

Türkülerimiz seni, beni, onu, "biz" yapan değerlerimizden biri ve ortak kültürümüzdür. Kederde, tasada, sevinç ve mutlulukta aynı türküleri söylemiyor muyuz? Aynı türkülerle düğünlerde halay çekip, acılar karşısında aynı ağıtları yakmıyor muyuz? Yayla vakti yollara düştüğümüzde, aynı yol havalarını söylemiyor muyuz? İşte bizi manen birleştiren türkülerimizin güzelliği ve derinliği karşısında şairliğinden utanan bir şairimiz vardır; Bedri Rahmi Eyüboğlu. Türküler Dolusu şiirinde ne güzel söylemiş:

Şairim

Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası

Ayak seslerinden tanırım

Ne zaman bir köy türküsü duysam

Şairliğimden utanırım

Nisan ayındayız ve dağlarda yabani karanfiller açmıştır çoktan. Dağlara gidip o güzelim dağ karanfillerini yerinde ziyaret edemesem de, koklayamasam da türkülerini dinleyerek avunurum ben de. Bu düşünceyle ufacık bir araştırma yaptım ve gördüm ki, güzel ülkemin dört bir yanında karanfil için yakılmış onlarca türkü varmış meğer. Hatta, bu karanfilli türküler, başı dumanlı, karlı ve sisli dağlara yazılan türkülerle nicelik bakımından çok rahat rekabet edebilirmiş. Belki, sizler de bu türkülerin çoğunu ilk kez duyacaksınız, benim gibi. :)

Aşağıda  isimlerini ve linklerini verdiğim karanfilli türküleri keyifli dinlemeler. İlk türkünün linki, Muammer Sun'un düzenlemesi olan "Karanfil Deste Gider". Yakın bir tarihte kaybettiğimiz Muammer Sun ( D: 15 Ekim 1932, Ankara - Ö: 16 Ocak 2021, Ankara), besteci ve müzik eğitimcisidir. TRT Ankara Radyosu Çoksesli Korosu ve TRT'nin müzik dairesinin kurucusudur. Anısına saygıyla...


1- Karanfil Deste Gider

https://www.youtube.com/watch?v=eEkOqiAXZos

2- Karanfil Eken Bilir

https://www.youtube.com/watch?v=sK3zwfRVeaI

3- Karanfil Ekeceğim

https://www.youtube.com/watch?v=EPzbD9D_6Tw

4- Karanfil Oylum Oylum

https://www.youtube.com/watch?v=JzqraGgqEJA

5- Karanfil Suyu Neyler

https://www.youtube.com/watch?v=WYsbnDQrDUM

6- Karanfilim Dağ Başında

https://www.youtube.com/watch?v=bwZdokM7rr0

7- Karanfil Olacaksın

https://www.youtube.com/watch?v=bh4WYL2ucaY

8- Karanfilin Moruna

https://www.youtube.com/watch?v=8lZjn7Az0Rc

9- Karanfilsin Tarçınsın

https://www.youtube.com/watch?v=Y0zrFEMJOT0

10- Karanfil Mengisi

https://www.youtube.com/watch?v=dkJh7GIhSCI

11- Karanfil Eker misin?

https://www.youtube.com/watch?v=sOqieRQ7GCQ

12- Karanfil Yalakları

https://www.youtube.com/watch?v=rFdXpNON0W4

13- Karanfil Ocak Ocak

https://www.youtube.com/watch?v=KUutwg0_krY

14- Karanfil Üzer Gider

https://www.youtube.com/watch?v=uJ-bm7G6-Zc

15- Karanfilim Saksılarda Çanakta / Bolu

https://www.youtube.com/watch?v=U6apdLFHPFs

16- Karanfilim At Beni /Bucak

https://www.youtube.com/watch?v=TPVjGyeZuBs

17- Karanfilim Budama / Kayseri

https://www.youtube.com/watch?v=9ArPM6Zkhhc&t=0s

18- Karanfilsin Bibersin / Akşehir

https://www.youtube.com/watch?v=LgE8G_LCrXk

19- Karanfilli Allı Yar

https://www.youtube.com/watch?v=_X96gyoWAWg

20- Karanfilim Serende

https://www.youtube.com/watch?v=oceATG-cm4w

21- Bünyan Karanfil Halayının Türküsü

https://www.youtube.com/watch?v=LTe4X9SY6d0&t=75s

22- Karanfil Ekmişim, Gül Ekmemişim

https://www.youtube.com/watch?v=6ka_uC7zKHY


Araştırma sonucunda gördüm ki, daha başka karanfilli türküler de var ama bu kadarı yeterli diye düşünüyorum. Türkülerimizden başka Pop Müzik ve Türk Sanat Müziği'nde de "karanfil" için bestelenmiş olan popüler birkaç şarkının adını da vereyim, türkü sevmeyenler için. :)

1- Karanfil / Yeni Türkü

2- Karanfil / Sıla

3- Karanfil Oylum Oylum / TSM


Görsel: Sıtkı Özkaya(Türkiye Florası). Dağ karanfili.



15 Nisan 2021 Perşembe

 


AĞLAYAN GELİN ÇİÇEĞİ



Halk arasındaki adıyla Ağlayan Gelin Çiçeği yani ters lale endemik bir bitkidir. Latince adı; Fritillaria Imperialis'tir. Soğan olarak dikilen, Mart ve Mayıs ayları arasında çiçek açan Ağlayan Gelini, Güneydoğu Anadolu, Doğu Anadolu, Ege ve Akdeniz Bölgeleri'nde gözlemlemek mümkündür. Yoğun olarak görülen iller; Hakkari, Adıyaman, Tunceli, Van Gölü Havzası, İzmir, Muğla ve Antalya'dır.

Ülkemizde 37 Ağlayan Gelin Çiçeği türü vardır ve bunlardan 21'i endemik olarak nitelendirilmektedir.

Mezopotamya'nın önemli merkezlerinden biri olan Hakkari'de yaşamış olan Asurlular zamanından itibaren var olup adına "Ağlayan Lale" denilmesinin nedeni, bu bitkinin çiçeklerinin alt kısmında çiçek özlerinin damlacık oluşturması ve bunların da sarkan çiçekler nedeniyle yere damlamasındandır. Ayrıca, Hz. İsa'nın çarmıha gerildiği zaman Meryem Ana'nın gözlerinden yere akan gözyaşlarına benzetildiği için bu ismin verildiği de rivayet edilir. Meryem Ana'nın gözyaşlarının düştüğü yerde yetiştiğine inanılan ters laleler, Hristiyanlar nezdinde kutsal çiçek olarak kabul edilmektedir. 

Kaynak: peyzax.com








Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.



13 Nisan 2021 Salı

 


TOLSTOY'UN KARISINA YAZDIĞI VEDA MEKTUBU, EVİNDEN KAÇIŞI, ÖLÜMÜ VE MEZARI



Dev eserlere imza atan dünyaca ünlü Rus yazar 82 yaşındaki Leo Tolstoy, evden kaçışının üçüncüsünde geri dönmemeye kararlı olarak bir daha görmek istemediği karısına bir veda mektubu yazmıştı. Mektubu kısaca şöyleydi:

"Gidişim sana acı verecek, üzgünüm, bana inan ve başka türlü yapamayacağımı anla. Benim evdeki durumum çekilmezdi ve çekilmez oldu. Öteki nedenlerin yan ısıra, şatafatlı koşullar içinde, eskiden olduğu gibi, yaşamayı sürdüremedim ve benim yaşımdaki ihtiyarların göreneğine uyarak, dünyayı terk edip, yaşantımın son günlerini sessizlik ve yalnızlık içinde geçirmek istedim.(...)

"Bunu anlamanı ve nerede olduğumu öğrenecek olursan gelip beni aramamanı yalvararak rica ediyorum. Senin gelişin sadece ikimizin de durumunu kötüleştirir ama benim kararımı değiştiremez. (...)

"Benimle birlikte namusluca geçirdiğin kırk sekiz yıllık yaşam için sana teşekkür ederim ve sana yapılan ve bana yüklenen suçlamalar için beni bağışlamanı dilerim, senin bana karşı yaptığın haksızlıkları da benim bağışladığımı bilmeni isterim. Benim gidişimle, senin için oluşacak değişiklikleri kabullenmeni öğütlerim. Bana bir haber iletecek olursan Saşa'ya söyle, o beni nerede bulacağını bilecek ve gerekeni iletecektir. Ama benim nerede olduğumu açıklayamaz, çünkü bulunduğum yeri hiç kimseye söylememek konusunda bana söz verdi."

Tolstoy, karısına yazdığı bu veda mektubunu istasyonda aceleyle yazmış ve mektubu arabacıyla göndermişti. Tolstoy, 28 Ekim 1910 günü sabahın altısında Yasnaya Polyana'daki evinden gizlice kaçar. İstasyonda adını T. Nikolayev olarak söyler, çünkü kimse tarafından tanınmak istemez. Trenle Şamardino Manastırı'nda rahibe olan kız kardeşinin yanına gider ve onunla da vedalaşır. İki gün sonra yanına kızı gelir. 31 Ekim'de sabahın dördünde, birdenbire kızını uyandırarak daha uzağa, nereye olursa olsun gitmek, kaçmak istediğini söyler. Bulgaristan'a, Kafkasya'ya, yabancı ülkelere, insanların, şan ve şöhretin artık kendisine ulaşamayacağı, sonunda yalnız kalabileceği, kendini ve Tanrı'yı bulacağı yerlere gitmek için ısrar eder.  Kızıyla trene binerler ama trende büyük ustayı tanıyanlar olur ve şehirden şehire telgraflar işlemeye başlar. Trenin geçeceği istasyonlar gazetecilerle dolup taşar ve Tolstoy'un sınırdan geçmesine izin verilmez. Astapova İstasyonuna vardıklarında Tolstoy aniden titremeye başlar, tükenmiş bedeninin her tarafından ter fışkırır. Hastanın daha uzağa gidemeyeceği anlaşılınca istasyon şefinin evindeki küçücük çalışma odasına yatırılır. Dışarıda meraklılar, gazeteciler, gözcüler, polisler, jandarmalar, bir papaz ve çarın gönderdiği subaylar beklemektedirler. Tolstoy'un yanında ise kızı ve doktoru vardır. 4 Kasım gecesi, hasta olan Tolstoy, son bir kez kendine gelir ve içini çekerek; "Peki ama köylüler nasıl ölüyorlar?" diye sorar ve üç gün sonra 7 Kasım'da son nefesini verir. Karısı Sofiya'nın, Tolstoy'u görmesine ise  ancak ölümünden sonra izin verilir. *

Hayat ne gariptir ki, "Leo Tolstoy, 1890 yılında, ölümüyle yarım kalacak olan ve "Karanlıkta Bir Işık" başlığıyla yayınlanıp sahnelenen bir tiyatro eseri, kendi hayatını yansıtacak bir dram yazmaya başlar. Bu yarım kalmış dram, Tolstoy'un evinde yaşadığı kendi dramının büyük bir açıklıkla anlatılmasından başka bir şey değildir ve şairin bunu, tasarladığı bir kaçışı haklı göstermek ve aynı zamanda da karısını bağışlamış olmak için yazdığı açıktır; büyük bir ruhsal çöküntü içindeki bir insanın manevi dengesini en iyi biçimde yansıtan bir eserdir bu." 

Eserde geçen olayların büyük bir bölümü hayal ürünü olsa da Tolstoy'un bu dramı yaşamsal sorunlarından kurtulmak için yazdığına kuşku yoktur. Tolstoy, dramının eksik kalmış son perdesini tamamlamayı hiç düşünmedi, ama bundan çok daha önemlisini yaptı: Onu yaşadı. Kendisiyle yaptığı dramatik bir hesaplaşma sonucunda ve düştüğü bunalımın pençesinde tam zamanında evinden kaçıp kurtuluyor. Ve hayatı küçük bir tren istasyonunda son buluyor. **

Tolstoy'un vasiyeti üzerine, naaşı, yaşadığı Yasnaya Polyana'da kendi diktiği ağaçların altına gömülür. Stefan Zweig, yapmış olduğu Rusya gezisinde Tolstoy'un mezarını ziyaret eder ve Dünün Dünyası kitabında mezarla ilgili şunları yazar:

"Ben Rusya'da Tolstoy'un mezarından daha muhteşem, daha etkileyici bir yer görmedim. Ormanın derinliklerine yerleştirilmiş bu yüce kutsal mekan tek başına ve yapayalnızdı. Hiç kimsenin uğramadığı ve hiç kimsenin korumadığı, sadece birkaç büyük ağacın gölgelediği, dikdörtgen biçimindeki bir toprak yığınından başka bir şey ifade etmeyen bu tepeye, dar bir patika yoldan gidiliyordu. Torununun mezarı başında bize anlattığına göre, boylu boyunca uzayıp giden bu ağaçları Lev Tolstoy kendi eliyle dikmişti. Erkek kardeşi Nikolay ve kendisi, çocukluklarında bir köylü kadından bir efsane dinlemişlerdi, efsaneye göre ağaçların dikildiği yer, dikenlerin mutluluk mekanı oluyordu. İşte bunun için oyun oynar gibi onlar da birkaç fidan dikmişti. Yıllar sonra yaşlı bir adam olan Tolstoy bu olayı, yani ağaç dikilen yerin mutluluk mekanı olacağını anımsamış ve kendi elleriyle diktiği ağaçların altına gömülmeyi istemişti. Arzusu yerine getirilmiş, isteğine uygun olarak oraya defnedilmişti ve burası, insanın duygularını altüst eden bu sadelik sayesinde, dünyanın en etkileyici mezarı oldu. Ormandaki gür ağaçların ortasındaki bu dikdörtgen biçimindeki küçük toprak yığınının üstünde ne bir haç ne mezar taşı ne de bir yazıt vardı. Adı ve ünü yüzünden hiç kimsenin çekmediği kadar acı çeken bu büyük adam, tesadüfen bulunmuş bir sokak serserisi, kimliği bilinmeyen bir asker gibi üzerinde adının yazmadığı bir mezara gömülmüştü. Onun bu son dinlenme yeri herkesin ziyaretine açıktı. Çevresindeki ince parmaklık da kapalı değildir. Ömrü boyunca huzursuz bir yaşam süren bu adamın sonsuz huzura kavuştuğu bu yeri, insanların gösterdiği büyük saygıdan başka hiçbir şey korumuyor. Genelde gösterişli mezarlara yoğun ilgi gösterilirken bu mezarın sadeliği karşısında insan büyüleniyor. Bu isimsiz ve sahipsiz adamın mezarında Tanrı kelamı gibi uğuldayan rüzgardan başka hiçbir ses duyulmuyor. İnsan burada yatan adamın herhangi bir Rus olduğunu düşünerek önünden geçip gidebilir. Ne Napolyon'un Les Invalides'in mermer kemerlerinin altındaki mezarı ne Goethe'nin prensler mezarlığındaki tabutu ne de Westminister'daki o ünlü mezarlar, üzerinde hiçbir sözün ve mesajın yer almadığı, sadece rüzgarın hışırdattığı bir ormanın içindeki bu sade mezar kadar insanın içini burkar." ***

Eserleriyle Rus edebiyatında olduğu kadar, zamanımızın fikir, düşün ve edebiyat dünyasında da derin izler bırakan Leo Tolstoy'un 28 Ağustos 1828'de Moskova'nın yüz elli kilometre güneyinde yer alan Tula eyaletine bağlı Yasnaya Polyana kasabasındaki doğumuyla başlayan hayatı, ne hazindir ki küçük bir tren istasyonunda, istasyon şefinin kirli yatağında son bulur. Varlıklı ve asil bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan Tolstoy, yersiz yurtsuz bir yoksul gibi, dünyaya veda eder.


Kaynaklar:

* Sofiya Tolstoy'un Güncesi, Çevirmen: Muzaffer Kuşuloğlu, Düşün Yayınları.

** Stefan Zweig - İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Can Yayınları.

*** Stefan Zweig - Dünün Dünyası, Can Yayınları.

Görsel alıntıdır.



9 Nisan 2021 Cuma

 


ZEYTİNDAĞI



Belki de Zeytindağı'nın  adını ilk kez duyuyorsunuz. Arapçada "Cebel ez-Zeytün", İngilizcede "Mount of Olives" ve Almancada "Ölberg" olarak adlandırılan Zeytindağı, Kudus'ün doğusunda yer alan ve Eski Ahit'te, Yeni Ahit'te ve çağdaş edebiyatta bahsi geçen bir tepedir. Zeytindağı tepesi, Yahudilerce kutsal kabul edildiği için, ölünce buraya gömülmek istemektedirler. Bu nedenle, tepede bazıları ünlü kişilere ait yüz elli bine yakın mezar bulunmaktadır.

Zeytindağı adını ilk kez lise birinci sınıfta duymuştum; okulumuza yeni atanan edebiyat öğretmenim sayesinde. Falih Rıfkı Atay'ın hatıralarını anlattığı "Zeytindağı" kitabını ve ardından yine Falih Rıfkı Atay'ın Atatürk Devri hatıralarını anlattığı "Çankaya" kitabını okumamızı önermişti. İki kitabı da okumuştum. Öğretmenim  yalnızca edebiyat öğretmeni değil, benim için o, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Tarihi'ni de çok iyi bilen bir tarih öğretmeniydi. Bu vesileyle kendisini sevgi ve saygıyla anıyorum. Bugün ise üzülerek, nerede o eski öğretmenler ve o eski öğrenciler diye sormak geliyor içimden, cevabını bildiğim halde. :(

Zeytindağı kitabını kaç kez satın aldığımı hatırlamıyorum; ara sıra açıp okuduğum bölümlerini tekrar okumak istediğimde kitaplığımda bulamadığım çoğu zaman, kitabı kime ödünç verdiğimi hatırlayamayınca, gidip yeniden satın alıyordum çünkü. Artık kimseye vermiyorum. :)

Falih Rıfkı Atay Birinci Dünya Savaşı'na yedek subay olarak katıldı. Bir süre sonra 4. ordu komutanı Cemal Paşa'nın emir subayı olarak, Kudüs'te ve Suriye'de bulundu. İşte Zeytindağı kitabında Kudüs ve Suriye anılarını anlatır. Kimi siyasetçi ve yazarlar, Falih Rıfkı'yı, Cemal Paşa'nın adamı olarak gördükleri için eleştirirler (Birinci Dünya Savaşı sırasında, İttihat ve Terakki Partisi yönetimdeydi ve Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa partinin en güvenilir ve sözü geçen isimleriydi. Ancak Birinci Dünya savaşına girilmeden önce, parti üst yönetiminde yaşanılan fikir ayrılıkları nedeniyle İttihat ve Terakki Partisi'nde gruplaşmalar oluşmuştu. Bu gruplaşma neticesinde de Falih Rıfkı'yı Cemal Paşa'nın adamı olarak damgalamışlardı). Bence, kitap oldukça tarafsız bir gözle ve çok iyi bir gözlem yapılarak yazılmış. Zeytindağı'na ilişkin Behçet Kemal Çağlar'ın söylediklerini yazmadan geçemeyeceğim. Şöyle söylemiş:

"...Gençlere kitap, mekteplere kıraat, milli edebiyata numune...İşte; bu kitap, o kadar çok beklenen ve o kadar çok aranan hayati ihtiyaçlara tek başına cevap vermek kudretine haizdir.

Ne kadar muhteşem; kimsenin dudağını bükmeye hakkı olamaz. Halep ordaysa arşın buradadır...

Bu kitabı okumak adeta bir borçtur ve bir vazifedir."

Ben, kitabı okuyarak borcumu ödemiş ama vazifemi yerine getirmemiştim. Uzun zamandır kitabı tanıtmak ve hatırlatmak için yazmayı düşündüğüm yazımı yazarak vazifemi de yerine getirmek istiyorum. Özellikle bu günlerde, vazifesini yapmış olmanın verdiği rahatlığı duyumsamak istiyorum çünkü.

Osmanlı İmparatorluğu, üç kıtada egemen olmuş, sahip olduğu bu coğrafyanın büyük bir kısmını Arapların yaşadığı bölgeler oluşturmuştu; Kudüs, Şam, Filistin, Hicaz gibi. Osmanlı, sadece coğrafyada büyüyebilmişti. Çünkü, kazanılan bu toprakların hiçbirinin kültürlerine, dillerine, ticaretlerine, mal mülk ve para gibi şeylerine dokunulmamıştı. Bu nedenle olsa gerek ve ne hazindir ki, Osmanlı, Arapları Türkleştireceğine, oradaki Türkler Araplaşmıştır. Falih Rıfkı Atay Zeytindağı kitabında konuyla ilgili "Bizim İmparatorluk" başlığı altında aynen şöyle yazar:

"....Çıplak İsa, Nasıra'da marangoz çırağı idi; Zeytindağı'nın üstünden geçtiği zaman, altında, kendi malı bir eşeği vardı. Biz Kudüs'te kirada oturuyoruz. Halep'ten bu tarafa geçmiyen şey, yalnız Türk kağıdı değil, ne Türkçe, ne de Türk geçiyor.

Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim değildi. Sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz. 

Osmanlı saltanatı som bürokrat iken, bürokrasi bile tam- Arap, yahut yarı- Araptır. Türkleşmiş hiçbir Arap görmedikten başka, Araplaşmamış Türk'e az rastgeliyordum.

Arap milliyetçiliği güden Şamlı Azimzadeler, Konya'dan gelme Kemik Hüseyin torunları idi. Haleb'in esas familyalarının asılları Türklerdi. Osmanlı İmparatorluğu'nda itibar, azınlığın imtiyazı olduğu için ve Türk unsuru imtiyazsız olduğu için herhangi bir Müslüman azınlığın çocuğu olmak, Türk olmaktan faydalı idi."

Falih Rıfkı Atay, Arapları anlatırken din sömürüsü konusuna da değinmiş ve din sömürüsünün bütün dinler için geçerli olduğunu "İsa'nın Mezarı" başlığı altında örneklerle anlatmıştır. "

Kitabın "Çöl Destanı" bölümünde, Bedevi kültürünü ve çölde savaşmanın zorluklarını  (sıcaklık ve susuzluk) anlatır. Bu zorlukları bizzat yaşamış biri olarak. "İstanbul" başlıklı son bölümde ise şöyle yazar Falih Rıfkı:

"Tenha çöllerde Türklerin harbini görmeyenler, Türklerin kahraman olduğunu nasıl anlayabilir?..Irak, Çanakkale, Kafkasya, Galiçya ve Romanya cephelerinde her mevsime, her düşmana ve her iklime karşı harb eden bu cesur adamlar Herkül'ün on iki imtihanını verdiler.

Daha sonra Hicaz hattını, Medine'yi, Yemen'i müdafaa edenler var. Hicaz çölünde düşman sabit bir şey değildir. İstikametini bulmamış bir rüzgar gibi şuradan buradan az veya çok, gece ve gündüz çıkıverir. 

...........

Her tarafta bir neslin kahramanları var, kahramanlar için iklimler, düşmanlar, denizler ve karalar birdir" diyerek kitabını sonlandırır.

Falih Rıfkı Atay, Birinci Dünya Savaşı sona erince, Bahriye Özel Kalem Müdür Muavinliğine  atandı. O sıralarda iki arkadaşıyla birlikte "Akşam" gazetesini kurdu(1918). Devrim aleyhinde bulunanlarla çetin bir savaşa girişen Atay, 1922 yılında Bolu'dan milletvekili seçildi, 1950'ye kadar milletvekili kaldı. Bu arada, "Hakimiyet-i Milliye", "Milliyet", "Ulus" gazetelerinin de başyazarlığını yaptı. 1950'de siyasi hayattan çekilerek kendini tamamen gazeteciliğe adadı. Kısa bir süre "Cumhuriyet" gazetesine haftalık sohbetler yazdıktan sonra, bir arkadaşıyla birlikte "Dünya" gazetesini kurdu. 20 Mart 1971'de İstanbul'da öldü.




29 Mart 2021 Pazartesi

 


ERGUVANLAR AÇARKEN





Bir zamanlar, Nisan/Mayıs ayları geldiğinde İstanbul Boğazı'nın yamaçlarında erguvan ağaçları çiçeğe dururmuş. Ve yine derler ki, boğazın yamaçları erguvan rengine büründüğünde dünyanın en güzel manzarası oluşurmuş. Nasıl ki, Japonya'da, Nisan ayında açan ve Japonlar için "yeniden doğuş"u simgeleyen kiraz çiçekleri (sakuralar) seyri doyumsuz manzaralar oluşturuyorsa, ondan bile daha güzel olurmuş İstanbul Boğazı kıyıları. Şimdi durum nasıl, parkların dışında, hala erguvan ağaçları boğazın yamaçlarını süslüyorlar mı bilemiyorum. Bu ömrü uzun olmayan, narin ve nazlı çiçeklere denk gelmedim; Nisan/Mayıs aylarında İstanbul'da bulunmadım çünkü. Benim doğduğum yerde erguvan ağaçları yoktu. Onların yaşaması, serpilip boy atması ve çiçeklenmesi için iklim müsait değildi. Ama ben, ağacın kendisini ve çiçeklerinin rengini görmeden önce, 14-15 yaşlarımda tanıdım, bildim erguvan ağacını. A. J. Cronin'in "Erguvan Ağacı" romanından. Şimdi, bu çok özel renge adını veren, erguvan ağacıyla ilgili çeşitli kaynaklardan almış olduğum notlarıma dayanarak yazacağım tarihi bilgi ve efsaneleri okumaya ne dersiniz?

- İsa Peygamber'in 12 havarisinden birisi olan Yahuda, İsa'ya ihanet ederek, otuz gümüş sikke karşılığında, onun yerini Romalı askerlere ihbar eder ve yakalanıp çarmıha gerilmesine neden olur. Sonra pişman olur. Bu pişmanlık onu intihara sürükler; kendini erguvan ağacına asar. Bu hainin alçaklığını sindiremeyen erguvan ağacının önceleri beyaz olan çiçekleri, utancından kırmızı/pembeye dönüşür. Bundan dolayı, erguvan ağacına Hristiyanlar Yahuda  ağacı(Judas tree) derler.



- Erguvan Eski Mısır'da asaletin ve erişilmezliğin sembolüydü. Roma'da ise,  erguvan rengi imparatorluk rengiydi ve Romalı askerler Hz. İsa'nın göğsüne "Yahudilerin Kralı" yaftasını asmadan önce, onunla alay etmek için erguvan rengi elbise giydirmişlerdir.

- Erguvan aynı zamanda Bizans İmparatorluğu'nun resmi rengi olarak kabul edilmiştir. İnanışa göre, imparatorluk, Mayıs ayında, erguvan çiçeklerinin açtığı zamanda kurulmuştur. İmparatorlar, sarayın erguvan renkli odasında dünyaya gelir, erguvan renkli giysiler giyerlerdi. Doğal erguvan rengini yaratmak çok zordu. Erguvan rengi boya, oldukça ender bulunan dikenli deniz salyangozunun ezilip toz haline getirilmesinden elde ediliyordu. Bu dikenli deniz salyangozu da en çok  Lübnan kıyılarında bulunmaktaydı. Doğal yollardan üretilmesi en zor renk olduğu için, bir zenginlik ve güç belirtisiydi. İmparator dışında hiç kimse erguvan rengi pelerin giyemezdi. Sadece imparator ailesinin giyebildiği erguvan renkli ipek elbiseleri boyama hakkı, imparatorluğun en eski loncalarından olan "Erguvan Boyası Loncası"na aitti. İmparatorlar için hazırlanan ve metni altın yaldızla yazılan İncillerin ciltleri de erguvan rengine boyanırdı.

- 29 Mayıs 1453'te, Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethetmesinin ardından yeniçeriler ve ordu İstanbul'a girerler. Bizans İmparatoru Konstantin çatışmada ölmüştür. Ancak ertesi gün, ceset yığınları arasında, altın kartallarla işlenmiş bir çift erguvan renkli ayakkabının fark edilmesiyle, son Doğu Roma İmparatoru'nun öldüğü anlaşılmıştır.
 
- "Erguvan" Farsça'da rengi tanımlayan bir sözcük olup, sonradan dilimize geçmiştir. Adı erguvandır, rengi de erguvan. Yani çiçeğin ismi, rengi tanımlamıştır.  Ve erguvan, adını tarihe yazdırmış çiçeklerden biridir.

- Erguvan, Osmanlı Devleti'nin de simgelerinden biriydi. Sultan Yıldırım Beyazıt'ın damadı Anadolu erenlerinden Emir Sultan'ın* her yıl, erguvanların açma mevsiminde, müritleriyle Bursa'da buluşması nedeniyle 14.yüzyıldan itibaren her bahar düzenlenmeye başlanan "Erguvan Şenlikleri", 19.yüzyıla kadar sürdürüldü. Erguvanın sert ve güçlü dallarından baston yapılır, çiçekleriyle salatalar süslenir (çiçekleri yeniliyor), hastalıklara şifa için ağacın kabukları kaynatılırdı.

- Derler ki, erguvan ağacı iklimini ve toprağını sevdiği için en kolay İstanbul'da yetişiyormuş. İstanbul Boğazı'nın yamaçlarını süsleyen bu görünüşü narin ama güçlü ağaç, hava kirliliğine de dayanıklıymış. 





Buhara'da doğan Emir Sultan, Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa'da yaşamış İslam ve tasavvuf dünyasında tanınmış bir düşünce adamıdır. Yıldırım Beyazıt Han'ın kızı Hundi Fatma Hatun'la evlenmiştir. Padişahın damadı olduktan sonra  "Emir Sultan" olarak anılmaya başlanmıştır. 1430'da Bursa'da vefat etmiştir. Türbesi Emir Sultan Camii yanındadır.




Beyaz çiçekli erguvan fotoğrafı: Ekrem Yıldırım
Diğer fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.





25 Mart 2021 Perşembe

 


DÜNÜN DÜNYASINDAN BİR KESİT



Bir Stefan Zweig hayranı olarak okumadığım tek kitabı olan, kendi yaşam öyküsünü anlattığı, 1942 yılında hayata veda etmeye karar vermeden kısa bir süre önce tamamladığı "Dünün Dünyası"nı okuyorum. Kitap ilerledikçe, dünün dünyasını, bugünle kıyaslama olanağı da buluyorum ve keşke diyorum kendi kendime; ben, sakin, huzurlu ve güvenli olan dünün dünyasında yaşasaymışım. Bugünler, kaos, salgın hastalıklar, savaşlar ve açlıktan ölümlerle yaşanılası değil artık, diye düşünüyorum çünkü.

500 sayfalık kitabı yarıladım ve neredeyse altını çizmediğim tek bir satır bile yok (bu çizik kitabı benden sonra başkası kolayca okuyamaz herhalde). Kitabın her bir satırı, ayrı bir kitap konusu olabilecek kadar derin ve geniş anlamlar içeriyor. Bugün, kitabı okurken, çiçeklere olan sevgim ve düşkünlüğüm nedeniyle, dikkatimi çeken ve oldukça ilgilendiğim bir konuyu kısa ve öz olarak yazmak istiyorum. Çünkü bilmediğim bir konuyu öğrenmiş oldum. Öğrendiğim bilgiler bende kalmasın, okuyanlar da faydalansın isterim. Bilgiyi paylaşma konusunda hiç cimri değilim, aksine oldukça cömertim. :)

Dünün Dünyasında Partiler Çiçek Açmışlar!

- Sanayi Devrimi'nden sonra, makine çarkını döndürdü ve daha önce dağınık olan işçi sınıfını sanayinin etrafında topladı. Dr. Victor Adler adlı önemli bir adamın önderliğinde Avusturya'da, proletaryanın haklarını kabul ettirmek için sosyalist bir parti kuruldu. İşçiler kırmızı karanfili parti sembolü olarak yakalarına taktılar. Avusturya'daki büyük halk hareketinin ilkini sosyalistler başlatmıştı. 

- Sosyalist partinin ardından, yetenekli ve popüler bir siyasetçi olan Dr. Karl Lueger, bütün küçük burjuvayı ve ürkek orta sınıfı bir araya getirecek olan Hristiyan Sosyal Demokrat Partisi'ni kurdu. Bu parti tam bir küçük burjuva partisi olarak esasen proletaryaya karşı organik bir hareketti ve o da makinenin bilek gücüne üstün gelmesiyle ortaya çıkmıştı. Hristiyan Demokrat Partisi'nin sembolü beyaz karanfildi ve parti üyeleri yakalarına beyaz karanfil takıyorlardı.

- Öte yandan üçüncü bir çiçek, Bismarck'ın çok sevdiği ve Alman Nasyonal Partisi'nin sembolü olan mavi kantaron çiçeği ortaya çıktı.

Hristiyan Sosyal Demokrat Partisi Viyana'da ve kırsal kesimde, sosyalistler ise sanayi bölgelerinde güçlenirken Alman nasyonalistleri de Bohemya'da ve Alpler'in eteklerindeki sınır bölgelerinde kendisine taraftar buluyordu. Bunlar sayıca yetersizdiler ama yetersizliklerini giriştikleri vahşi saldırılar ve sınırsız zorbalıklarla telafi ediyorlardı. Sonrası malum; Hitler'in 1933'te başa gelişi ve ardından tüm dünyayı yıkıma uğratan II. Dünya Savaşı.

Bu yazıyı neden yazdım? Dünün Dünyasında yani o zamanlar, parti sembolü olarak sıradan nesneler yerine çiçeklerin kullanılmış olması etkileyici değil mi? Günümüz partilerinin de (en azından bazılarının) sembolü çiçekler olsaydı, dünyamız çiçekli bir bahçeye dönüşür müydü acaba? Çok mu hayalperestim sizce? Öyle bile olsa güzel bir hayal değil mi?



 

24 Mart 2021 Çarşamba

 


ATATÜRK KÖŞKÜ / TRABZON


Eski kitapların sayfalarını karıştırmak, hatıra defterinizi (tutmuşsanız günlüğünüzü) yeniden okumak gibidir. Sayfaları çevirdikçe, aralarında kurutulmuş bir çiçek, geçmişte herhangi bir güne ait bir not, atmaya kıyamadığınız eski bir fotoğraf, yıllara meydan okuyan kitabın sararmış sayfaları arasından size göz kırpar sanki. Ya da gezip gördüğünüz, çok önem verdiğiniz galeri veya müzelere ait bir giriş bileti bulabilirsiniz ve bu sizi bir define bulmuş gibi sevindirebilir.. Dün akşam, eski bir kitabımın arasında bir bilet buldum. Bu biletle beraber zamanda yolculuğa çıktım ben de. Yolculuk çok güzeldi, geriye dönmeyi istemeyecek kadar hem de. Ama dönmem gerekti ve yolculuk için Wells'in zaman makinesinin içine zor attım kendimi; makine çok hızlı hareket ettiği için koşmam gerekti çünkü. Şimdi Trabzon'a yaptığım bu yolculukta gördüğümü sizlere aktarma zamanı. Belki bir gün siz de zaman makinesiyle yolculuk etmek istersiniz. Kim bilir.

Trabzon'un mesire yerlerinden biri olan soğuksu semtinde Trabzonlu bankerlerden Konstantin Kabayanidis'in yazlık konutu olarak 1890 tarihinde yaptırılmıştır.

1923 yılında hazineye intikal eden köşk, 15 Eylül 1924 tarihinde Trabzon'a yaptığı ilk ziyarette Atatürk tarafından gezilmiş ve çok beğenilmiştir. Bunun üzerine köşk, Trabzon İl Daimi Encümeni'nin 18.05.1931 tarih ve 361 sayılı kararıyla Trabzonluların bir armağanı olarak Atatürk adına temlik ettirilmiştir.

Bu zamana kadar birçok kaynakta yazıldığının aksine yalnızca 10-12 Haziran 1937 tarihinde Trabzon'a yaptıkları son ziyarette burada konaklayan Atatürk, Cumhuriyet tarihimiz açısından son derece önemli bir kararı burada vererek mal varlığını hazineye bağışlama kararını burada almış ve bir telgrafla Başbakan İnönü'ye iletmiştir. Ölümü üzerine kardeşi Makbule Hanım'a intikal eden köşk, Trabzon Belediyesi tarafından 06.04.1943 tarihinde satın alınarak Atatürk Müzesi olarak düzenlenmiş ve ziyarete açılmıştır.



17 Mart 2021 Çarşamba

 


"ÇANAKKALE, YENİ TÜRKİYE'NİN ÖNSÖZÜDÜR." *



Çanakkale Destanı'nın yazıldığı, toprağının her bir parçası şehit kanlarıyla sulanmış Gelibolu Yarımadası'na iki kez gittim. Her gidişimde de, Gelibolu'nun ayazına, ürkütücü uğultusuyla hiç durmadan esen ve adeta insanı döven rüzgarına göğüs gerdim. Çünkü rüzgardan ve rüzgarlı havalardan hoşlandığımı söyleyemem. Ege'de böyle bir ayaz ve rüzgarın olduğuna inanmak çok zor. Belki de bu çok sert esen rüzgar, orada yatan binlerce şehidin hikayelerini tüm dünyaya duyurmak ve unutturmamak için hiç durmadan esiyordur. Kim bilir.

Çanakkale Boğazı'nı geçilemez kılan, askeri birliklerimizden bir alay var ki, savaş sonunda,  alaydan tek bir kişi hayatta kalmamış, tümü şehit olmuştur. Bu alay, Yarbay Mustafa Kemal'in komutasındaki 19. Tümen'e bağlı olan 57. Alay'dır. Çanakkale Savaları sırasında alayın 49 subay ve 3 bin 638 erden oluştuğu, 57. Alay'ın Yarbay Mustafa Kemal'in emriyle bu bölgeye geldiği ve savaş sonuna kadar bu bölgenin savunmasında birçok kahramanlıklar gösterdiği bilinmektedir.

"18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazı geçiş harekatı başarısızlıkla sonuçlanınca karadan çıkmayı planlayan düşman birlikleri, bu eylemlerini 25 Nisan 1915 sabahında Arıburnu bölgesinden gerçekleştirmek için harekete geçti.

"19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, 25 Nisan sabahında Arıburnu bölgesinden duyulan top sesleri üzerine 57. Alay'ı, bir top bataryası ve süvari birliğiyle bölgeye gönderdi.

"Tam teşekküllü olan düşmanın 8 taburuna karşı koyan ve neredeyse tüm askerlerini şehit veren 57. Alay, kahramanlıklarıyla ve vatanı için bile bile ölüme gitmeleriyle adını tarihe altın harflerle yazdırdı.

"Mustafa Kemal'in "Ben size taarruz emretmiyorum ölmeyi emrediyorum" sözüyle gözünü kırpmadan düşmanın üzerine yürüyen 57 Alay ve diğer birliklerin katıldığı taarruzla ilgili İngiliz Subay General Hamilton'un "Gebe dağlar Türk doğurmakta devam ediyor." sözü de o yıllarda Türk askerinin ortaya koyduğu mücadeleyi hiç çıkmamak üzere akıllara kazıdı." **



Çanakkale Savaşı'nda, insan üstü bir güçle kaldırdığı 215 kilogramlık top mermilerini top kundağına yerleştirerek Birleşik Krallık'a ait Ocean Zırhlısı'nı dümenden vurarak kontrolden çıkmasına ve Nusret mayın gemisinin döktüğü bir mayına çarpıp batmasına sebep olan Seyit Ali Onbaşı'yı ve tüm şehitlerimizi  rahmet ve minnetle anıyorum. 1918 yılında terhis olup köyüne dönen Seyit Ali Onbaşı, Kurtuluş Savaşı sırasında tekrar orduya çağrıldı ve 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz'a katıldı.1934 yılında Havran'da Atatürk'le görüşen Seyit Ali Onbaşı, soyadı kanunu ile Çabuk soyadını aldı; Seyit Ali Çabuk(Eylül 1889 - 1 Aralık 1939).

57. Alay'ın öyküsünü, Buket Uzuner'in 85 yıllık bir sırrı(1915-2000) kurguladığı "uzun beyaz bulut GELİBOLU" romanından okumuştum. Bu romanı okuduktan sonra, tam on yıl önce ilk kez gitmiştim Gelibolu'ya. Ancak, kitapta bahsedilen mavi gözlü, beyaz yüzlü, yüz yaşında kadar yaşlı, bastonuyla dolaşan Beyaz Hala'yı görememiştim Çanakkale Milli Parkı'nda. Ama o hiç bitmeyecekmiş gibi esen rüzgarda," Aman marı dikkat edin kendinize! Gelibolu'nun ayazı yamandır, çarpıverir insanı. Yabancı felan annamaz, heç acımaz ha!" diye uyaran sesini duymuştum sanki...

Yazım uzamasın diye burada Gelibolu romanını özetlemeyeceğim. Sadece kitabın arka kapak yazısından bir bölümü aktaracağım. İlgi duyarsanız, okumanızı öneririm. Ben çok beğenmiştim.

"Çanakkale 1915

Osmanlı teğmeni Ali Osman Bey ile Anzak Er Alistair John Taylor'ın birlikte insanlığa verdiği dehşetengiz ders...

Tarih kitaplarında yer almasına henüz hiçbir milletin izin vermeye hazır olmadığı büyük insanlık sınavı: Aynı adam aynı savaşta iki düşman ülkede savaş kahramanı olur mu? Ya da: Tarih düz okunacak bir metin midir? Ve tarih yeniden yazılmalı mıdır?"

Çanakkale Savaşı'nın önemli sonuçlarından biri, dünya tarihini değiştiren bir savunma olmasının yanında, Çanakkale'nin geçilemez olduğunu, diğeri ise savaşın düşman yaratmayacağını tüm dünyaya göstermesidir. Şöyle ki; İngiltere sömürgesi olan Avustralya ve Yeni Zelanda, ANZAC(Australian and New Zealand Army Corps) adındaki birlikleriyle savaşmak için Çanakkale'ye gelmişler, belki de hiç görmedikleri İngiltere ve onun kralı için canlarını vermişlerdi. Atatürk ise, savaşta hayatını kaybeden Anzak askerlerine ve annelerine hitaben söylediği "Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra bizim de evlatlarımız olmuşlardır." sözleriyle dünyaya bir kere daha örnek olmuştur. 








* Fazıl Hüsnü Dağlarca - Çanakkale Destanı.

** aa.com.tr



9 Mart 2021 Salı

 


SON 100 GÜN



13 Ağustos 1961'de yapımına başlanan ve Doğu Almanya ile Batı Almanya'da bulunan Berlin şehrini ikiye ayıran utanç abidesi Berlin Duvarı, 9 Kasım 1989'da  yıkılmıştı. Sovyetler Birliği'nde Mihail Gorbaçov'un öncülük ettiği ve başı çektiği Perestroyka (yeniden yapılanma) ve Glasnost (ekonomik sorunlara son verme) politikalarının amacı, mevcut ekonomik ve siyasi sistemi yeniden yapılandırmaktı.  Bu politikalardan Doğu Blok'u ülkeleri de etkilenmiş, bazılarında ise yer yer ayaklanmalar başlamıştı. Bu ülkelerden biri de Avrupalıların çok fazla umursamadığı, Bay ve Bayan Çavuşeskuların yönettiği Romanya'ydı.

1989 yılının Aralık ayı. Yer Romanya'nın başkenti Bükreş. Nikolay Çavuşesku İran'da resmi bir ziyarette bulunurken, yerine eşi Elena Çavuşesku vekalet eder. Temaşver ve Braşov'da maden işçilerinin başlattığı ayaklanma, Devlet Başkanı  Vekiil Elena Çavuşesku'nun talimatıyla kanlı bir şekilde bastırılır. Üç-dört gün sonra, olaylar başkent Bükreş'e sıçrar ve Bükreş sokakları hareketlenir. Haberi duyan Nikolay Çavuşesku, İran ziyaretini yarıda kesip Romanya'ya döner. Ayağının tozuyla hiç vakit kaybetmeden radyo ve televizyondan ulusa sesleniş konuşması yapar ve halka çeşitli vaatlerde bulunur. Ancak Ulusal Kurtuluş Cephesi, bu konuşmanın ardından birkaç dakika geçmeden bir beyanat yayınlayarak Çavuşesku'yu istifaya ve çalışanları genel greve uymaya çağırır. Sokakların hareketliliği artarak devam eder.

Sokak hareketlerini durduramayacağını anlayan Çavuşesku, Merkez Komite Binası'nın balkonundan canlı olarak halka hitap edeceğini duyurur. O ve eşi halkın kendilerini kayıtsız ve şartsız sevdiklerine inanmakta ve bunu da tüm dünyaya göstermek istemektedirler. Daha sonra, Elena yargılama sırasında şöyle diyecekti; "İnsanlar bizi seviyorlar ve bu zorbalığa asla izin vermeyecekler..."

Bu gövde gösterisi için otobüslerle başkente işçiler taşınır. Merkez Komite Binası'nın önündeki Zafer Meydanı, oraya zorla getirilen memnuniyetsiz işçilerle  dolduktan sonra Çavuşesku yorgun ve yıpranmış yüzüyle balkona çıkar ve konuşmasına başlar. Konuşmasını sürdürürken kalabalıktan bir haykırış; "Temaşver! Temaşver! Temaşver! Çavuşesku, bu haykırışlardan rahatsız olarak halka; daha fazla yiyecek, daha fazla para, bir ulusal bayram daha vaat eder ama nafile. Kalabalığın sesi iyice yükselirken, koruması tarafından Çavuşesku balkondan içeri alınır. Çünkü artık, işçiler ve halk onu konuşturmaz.

Çavuşesku ayaklanan birlikleri bastırma girişiminde başarısız olunca helikopterle kaçar. Ancak kendisi ve eşi yakalanır ve yargılama başlar. Noel tatilidir. Targoviste'de bir sığınakta yapılan yargılama sırasında Nikolay ve Elena Çavuşesku, kibarlıklarını  korumaya çalışırlar. Elena, şaşkınlık ve korku içinde olmasına rağmen boynuna eşarp bağlamış, yanından hiç ayırmadığı çantasına sıkıca sarılmış bir durumdayken, kaç yaşında olduğu sorulduğunda, "Bir hanıma yaşı sorulmaz" diye cevap verir, vurulmalarından sadece yarım saat önce.

Yargılama sonunda Nikolay ve Elena Çavuşesku kurşuna dizilerek infaz edilirler. Akılda kalan ölülerin yüzleri değil, üzerindeki giysiler olur: Elena'nın ayakkabılarından biri yok, Nikolay'ın astragan şapkası yanında; Elena'nın elinden sonuna kadar bırakmadığı çantası dirseğinin kıvrımında duruyor.

Çavuşeskuların kurşuna dizilmesinden sonra, Romanya'da durumun nasıl olduğunu merak edenler için, yazar Bir Rumen atasözüyle kitabına son noktayı koyuyor: "Yeni genelev, eski orospular." "Nasıldır biliyorsun işte...Ne de olsa orospunun deneyimlisi makbuldür..."


Kaynak: SON 100 GÜN - PATRICK Mc GUINNESS, Habitus