29 Mart 2021 Pazartesi

 


ERGUVANLAR AÇARKEN





Bir zamanlar, Nisan/Mayıs ayları geldiğinde İstanbul Boğazı'nın yamaçlarında erguvan ağaçları çiçeğe dururmuş. Ve yine derler ki, boğazın yamaçları erguvan rengine büründüğünde dünyanın en güzel manzarası oluşurmuş. Nasıl ki, Japonya'da, Nisan ayında açan ve Japonlar için "yeniden doğuş"u simgeleyen kiraz çiçekleri (sakuralar) seyri doyumsuz manzaralar oluşturuyorsa, ondan bile daha güzel olurmuş İstanbul Boğazı kıyıları. Şimdi durum nasıl, parkların dışında, hala erguvan ağaçları boğazın yamaçlarını süslüyorlar mı bilemiyorum. Bu ömrü uzun olmayan, narin ve nazlı çiçeklere denk gelmedim; Nisan/Mayıs aylarında İstanbul'da bulunmadım çünkü. Benim doğduğum yerde erguvan ağaçları yoktu. Onların yaşaması, serpilip boy atması ve çiçeklenmesi için iklim müsait değildi. Ama ben, ağacın kendisini ve çiçeklerinin rengini görmeden önce, 14-15 yaşlarımda tanıdım, bildim erguvan ağacını. A. J. Cronin'in "Erguvan Ağacı" romanından. Şimdi, bu çok özel renge adını veren, erguvan ağacıyla ilgili çeşitli kaynaklardan almış olduğum notlarıma dayanarak yazacağım tarihi bilgi ve efsaneleri okumaya ne dersiniz?

- İsa Peygamber'in 12 havarisinden birisi olan Yahuda, İsa'ya ihanet ederek, otuz gümüş sikke karşılığında, onun yerini Romalı askerlere ihbar eder ve yakalanıp çarmıha gerilmesine neden olur. Sonra pişman olur. Bu pişmanlık onu intihara sürükler; kendini erguvan ağacına asar. Bu hainin alçaklığını sindiremeyen erguvan ağacının önceleri beyaz olan çiçekleri, utancından kırmızı/pembeye dönüşür. Bundan dolayı, erguvan ağacına Hristiyanlar Yahuda  ağacı(Judas tree) derler.



- Erguvan Eski Mısır'da asaletin ve erişilmezliğin sembolüydü. Roma'da ise,  erguvan rengi imparatorluk rengiydi ve Romalı askerler Hz. İsa'nın göğsüne "Yahudilerin Kralı" yaftasını asmadan önce, onunla alay etmek için erguvan rengi elbise giydirmişlerdir.

- Erguvan aynı zamanda Bizans İmparatorluğu'nun resmi rengi olarak kabul edilmiştir. İnanışa göre, imparatorluk, Mayıs ayında, erguvan çiçeklerinin açtığı zamanda kurulmuştur. İmparatorlar, sarayın erguvan renkli odasında dünyaya gelir, erguvan renkli giysiler giyerlerdi. Doğal erguvan rengini yaratmak çok zordu. Erguvan rengi boya, oldukça ender bulunan dikenli deniz salyangozunun ezilip toz haline getirilmesinden elde ediliyordu. Bu dikenli deniz salyangozu da en çok  Lübnan kıyılarında bulunmaktaydı. Doğal yollardan üretilmesi en zor renk olduğu için, bir zenginlik ve güç belirtisiydi. İmparator dışında hiç kimse erguvan rengi pelerin giyemezdi. Sadece imparator ailesinin giyebildiği erguvan renkli ipek elbiseleri boyama hakkı, imparatorluğun en eski loncalarından olan "Erguvan Boyası Loncası"na aitti. İmparatorlar için hazırlanan ve metni altın yaldızla yazılan İncillerin ciltleri de erguvan rengine boyanırdı.

- 29 Mayıs 1453'te, Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethetmesinin ardından yeniçeriler ve ordu İstanbul'a girerler. Bizans İmparatoru Konstantin çatışmada ölmüştür. Ancak ertesi gün, ceset yığınları arasında, altın kartallarla işlenmiş bir çift erguvan renkli ayakkabının fark edilmesiyle, son Doğu Roma İmparatoru'nun öldüğü anlaşılmıştır.
 
- "Erguvan" Farsça'da rengi tanımlayan bir sözcük olup, sonradan dilimize geçmiştir. Adı erguvandır, rengi de erguvan. Yani çiçeğin ismi, rengi tanımlamıştır.  Ve erguvan, adını tarihe yazdırmış çiçeklerden biridir.

- Erguvan, Osmanlı Devleti'nin de simgelerinden biriydi. Sultan Yıldırım Beyazıt'ın damadı Anadolu erenlerinden Emir Sultan'ın* her yıl, erguvanların açma mevsiminde, müritleriyle Bursa'da buluşması nedeniyle 14.yüzyıldan itibaren her bahar düzenlenmeye başlanan "Erguvan Şenlikleri", 19.yüzyıla kadar sürdürüldü. Erguvanın sert ve güçlü dallarından baston yapılır, çiçekleriyle salatalar süslenir (çiçekleri yeniliyor), hastalıklara şifa için ağacın kabukları kaynatılırdı.

- Derler ki, erguvan ağacı iklimini ve toprağını sevdiği için en kolay İstanbul'da yetişiyormuş. İstanbul Boğazı'nın yamaçlarını süsleyen bu görünüşü narin ama güçlü ağaç, hava kirliliğine de dayanıklıymış. 





Buhara'da doğan Emir Sultan, Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa'da yaşamış İslam ve tasavvuf dünyasında tanınmış bir düşünce adamıdır. Yıldırım Beyazıt Han'ın kızı Hundi Fatma Hatun'la evlenmiştir. Padişahın damadı olduktan sonra  "Emir Sultan" olarak anılmaya başlanmıştır. 1430'da Bursa'da vefat etmiştir. Türbesi Emir Sultan Camii yanındadır.




Beyaz çiçekli erguvan fotoğrafı: Ekrem Yıldırım
Diğer fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.





25 Mart 2021 Perşembe

 


DÜNÜN DÜNYASINDAN BİR KESİT



Bir Stefan Zweig hayranı olarak okumadığım tek kitabı olan, kendi yaşam öyküsünü anlattığı, 1942 yılında hayata veda etmeye karar vermeden kısa bir süre önce tamamladığı "Dünün Dünyası"nı okuyorum. Kitap ilerledikçe, dünün dünyasını, bugünle kıyaslama olanağı da buluyorum ve keşke diyorum kendi kendime; ben, sakin, huzurlu ve güvenli olan dünün dünyasında yaşasaymışım. Bugünler, kaos, salgın hastalıklar, savaşlar ve açlıktan ölümlerle yaşanılası değil artık, diye düşünüyorum çünkü.

500 sayfalık kitabı yarıladım ve neredeyse altını çizmediğim tek bir satır bile yok (bu çizik kitabı benden sonra başkası kolayca okuyamaz herhalde). Kitabın her bir satırı, ayrı bir kitap konusu olabilecek kadar derin ve geniş anlamlar içeriyor. Bugün, kitabı okurken, çiçeklere olan sevgim ve düşkünlüğüm nedeniyle, dikkatimi çeken ve oldukça ilgilendiğim bir konuyu kısa ve öz olarak yazmak istiyorum. Çünkü bilmediğim bir konuyu öğrenmiş oldum. Öğrendiğim bilgiler bende kalmasın, okuyanlar da faydalansın isterim. Bilgiyi paylaşma konusunda hiç cimri değilim, aksine oldukça cömertim. :)

Dünün Dünyasında Partiler Çiçek Açmışlar!

- Sanayi Devrimi'nden sonra, makine çarkını döndürdü ve daha önce dağınık olan işçi sınıfını sanayinin etrafında topladı. Dr. Victor Adler adlı önemli bir adamın önderliğinde Avusturya'da, proletaryanın haklarını kabul ettirmek için sosyalist bir parti kuruldu. İşçiler kırmızı karanfili parti sembolü olarak yakalarına taktılar. Avusturya'daki büyük halk hareketinin ilkini sosyalistler başlatmıştı. 

- Sosyalist partinin ardından, yetenekli ve popüler bir siyasetçi olan Dr. Karl Lueger, bütün küçük burjuvayı ve ürkek orta sınıfı bir araya getirecek olan Hristiyan Sosyal Demokrat Partisi'ni kurdu. Bu parti tam bir küçük burjuva partisi olarak esasen proletaryaya karşı organik bir hareketti ve o da makinenin bilek gücüne üstün gelmesiyle ortaya çıkmıştı. Hristiyan Demokrat Partisi'nin sembolü beyaz karanfildi ve parti üyeleri yakalarına beyaz karanfil takıyorlardı.

- Öte yandan üçüncü bir çiçek, Bismarck'ın çok sevdiği ve Alman Nasyonal Partisi'nin sembolü olan mavi kantaron çiçeği ortaya çıktı.

Hristiyan Sosyal Demokrat Partisi Viyana'da ve kırsal kesimde, sosyalistler ise sanayi bölgelerinde güçlenirken Alman nasyonalistleri de Bohemya'da ve Alpler'in eteklerindeki sınır bölgelerinde kendisine taraftar buluyordu. Bunlar sayıca yetersizdiler ama yetersizliklerini giriştikleri vahşi saldırılar ve sınırsız zorbalıklarla telafi ediyorlardı. Sonrası malum; Hitler'in 1933'te başa gelişi ve ardından tüm dünyayı yıkıma uğratan II. Dünya Savaşı.

Bu yazıyı neden yazdım? Dünün Dünyasında yani o zamanlar, parti sembolü olarak sıradan nesneler yerine çiçeklerin kullanılmış olması etkileyici değil mi? Günümüz partilerinin de (en azından bazılarının) sembolü çiçekler olsaydı, dünyamız çiçekli bir bahçeye dönüşür müydü acaba? Çok mu hayalperestim sizce? Öyle bile olsa güzel bir hayal değil mi?



 

24 Mart 2021 Çarşamba

 


ATATÜRK KÖŞKÜ / TRABZON


Eski kitapların sayfalarını karıştırmak, hatıra defterinizi (tutmuşsanız günlüğünüzü) yeniden okumak gibidir. Sayfaları çevirdikçe, aralarında kurutulmuş bir çiçek, geçmişte herhangi bir güne ait bir not, atmaya kıyamadığınız eski bir fotoğraf, yıllara meydan okuyan kitabın sararmış sayfaları arasından size göz kırpar sanki. Ya da gezip gördüğünüz, çok önem verdiğiniz galeri veya müzelere ait bir giriş bileti bulabilirsiniz ve bu sizi bir define bulmuş gibi sevindirebilir.. Dün akşam, eski bir kitabımın arasında bir bilet buldum. Bu biletle beraber zamanda yolculuğa çıktım ben de. Yolculuk çok güzeldi, geriye dönmeyi istemeyecek kadar hem de. Ama dönmem gerekti ve yolculuk için Wells'in zaman makinesinin içine zor attım kendimi; makine çok hızlı hareket ettiği için koşmam gerekti çünkü. Şimdi Trabzon'a yaptığım bu yolculukta gördüğümü sizlere aktarma zamanı. Belki bir gün siz de zaman makinesiyle yolculuk etmek istersiniz. Kim bilir.

Trabzon'un mesire yerlerinden biri olan soğuksu semtinde Trabzonlu bankerlerden Konstantin Kabayanidis'in yazlık konutu olarak 1890 tarihinde yaptırılmıştır.

1923 yılında hazineye intikal eden köşk, 15 Eylül 1924 tarihinde Trabzon'a yaptığı ilk ziyarette Atatürk tarafından gezilmiş ve çok beğenilmiştir. Bunun üzerine köşk, Trabzon İl Daimi Encümeni'nin 18.05.1931 tarih ve 361 sayılı kararıyla Trabzonluların bir armağanı olarak Atatürk adına temlik ettirilmiştir.

Bu zamana kadar birçok kaynakta yazıldığının aksine yalnızca 10-12 Haziran 1937 tarihinde Trabzon'a yaptıkları son ziyarette burada konaklayan Atatürk, Cumhuriyet tarihimiz açısından son derece önemli bir kararı burada vererek mal varlığını hazineye bağışlama kararını burada almış ve bir telgrafla Başbakan İnönü'ye iletmiştir. Ölümü üzerine kardeşi Makbule Hanım'a intikal eden köşk, Trabzon Belediyesi tarafından 06.04.1943 tarihinde satın alınarak Atatürk Müzesi olarak düzenlenmiş ve ziyarete açılmıştır.



17 Mart 2021 Çarşamba

 


"ÇANAKKALE, YENİ TÜRKİYE'NİN ÖNSÖZÜDÜR." *



Çanakkale Destanı'nın yazıldığı, toprağının her bir parçası şehit kanlarıyla sulanmış Gelibolu Yarımadası'na iki kez gittim. Her gidişimde de, Gelibolu'nun ayazına, ürkütücü uğultusuyla hiç durmadan esen ve adeta insanı döven rüzgarına göğüs gerdim. Çünkü rüzgardan ve rüzgarlı havalardan hoşlandığımı söyleyemem. Ege'de böyle bir ayaz ve rüzgarın olduğuna inanmak çok zor. Belki de bu çok sert esen rüzgar, orada yatan binlerce şehidin hikayelerini tüm dünyaya duyurmak ve unutturmamak için hiç durmadan esiyordur. Kim bilir.

Çanakkale Boğazı'nı geçilemez kılan, askeri birliklerimizden bir alay var ki, savaş sonunda,  alaydan tek bir kişi hayatta kalmamış, tümü şehit olmuştur. Bu alay, Yarbay Mustafa Kemal'in komutasındaki 19. Tümen'e bağlı olan 57. Alay'dır. Çanakkale Savaları sırasında alayın 49 subay ve 3 bin 638 erden oluştuğu, 57. Alay'ın Yarbay Mustafa Kemal'in emriyle bu bölgeye geldiği ve savaş sonuna kadar bu bölgenin savunmasında birçok kahramanlıklar gösterdiği bilinmektedir.

"18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazı geçiş harekatı başarısızlıkla sonuçlanınca karadan çıkmayı planlayan düşman birlikleri, bu eylemlerini 25 Nisan 1915 sabahında Arıburnu bölgesinden gerçekleştirmek için harekete geçti.

"19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, 25 Nisan sabahında Arıburnu bölgesinden duyulan top sesleri üzerine 57. Alay'ı, bir top bataryası ve süvari birliğiyle bölgeye gönderdi.

"Tam teşekküllü olan düşmanın 8 taburuna karşı koyan ve neredeyse tüm askerlerini şehit veren 57. Alay, kahramanlıklarıyla ve vatanı için bile bile ölüme gitmeleriyle adını tarihe altın harflerle yazdırdı.

"Mustafa Kemal'in "Ben size taarruz emretmiyorum ölmeyi emrediyorum" sözüyle gözünü kırpmadan düşmanın üzerine yürüyen 57 Alay ve diğer birliklerin katıldığı taarruzla ilgili İngiliz Subay General Hamilton'un "Gebe dağlar Türk doğurmakta devam ediyor." sözü de o yıllarda Türk askerinin ortaya koyduğu mücadeleyi hiç çıkmamak üzere akıllara kazıdı." **



Çanakkale Savaşı'nda, insan üstü bir güçle kaldırdığı 215 kilogramlık top mermilerini top kundağına yerleştirerek Birleşik Krallık'a ait Ocean Zırhlısı'nı dümenden vurarak kontrolden çıkmasına ve Nusret mayın gemisinin döktüğü bir mayına çarpıp batmasına sebep olan Seyit Ali Onbaşı'yı ve tüm şehitlerimizi  rahmet ve minnetle anıyorum. 1918 yılında terhis olup köyüne dönen Seyit Ali Onbaşı, Kurtuluş Savaşı sırasında tekrar orduya çağrıldı ve 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz'a katıldı.1934 yılında Havran'da Atatürk'le görüşen Seyit Ali Onbaşı, soyadı kanunu ile Çabuk soyadını aldı; Seyit Ali Çabuk(Eylül 1889 - 1 Aralık 1939).

57. Alay'ın öyküsünü, Buket Uzuner'in 85 yıllık bir sırrı(1915-2000) kurguladığı "uzun beyaz bulut GELİBOLU" romanından okumuştum. Bu romanı okuduktan sonra, tam on yıl önce ilk kez gitmiştim Gelibolu'ya. Ancak, kitapta bahsedilen mavi gözlü, beyaz yüzlü, yüz yaşında kadar yaşlı, bastonuyla dolaşan Beyaz Hala'yı görememiştim Çanakkale Milli Parkı'nda. Ama o hiç bitmeyecekmiş gibi esen rüzgarda," Aman marı dikkat edin kendinize! Gelibolu'nun ayazı yamandır, çarpıverir insanı. Yabancı felan annamaz, heç acımaz ha!" diye uyaran sesini duymuştum sanki...

Yazım uzamasın diye burada Gelibolu romanını özetlemeyeceğim. Sadece kitabın arka kapak yazısından bir bölümü aktaracağım. İlgi duyarsanız, okumanızı öneririm. Ben çok beğenmiştim.

"Çanakkale 1915

Osmanlı teğmeni Ali Osman Bey ile Anzak Er Alistair John Taylor'ın birlikte insanlığa verdiği dehşetengiz ders...

Tarih kitaplarında yer almasına henüz hiçbir milletin izin vermeye hazır olmadığı büyük insanlık sınavı: Aynı adam aynı savaşta iki düşman ülkede savaş kahramanı olur mu? Ya da: Tarih düz okunacak bir metin midir? Ve tarih yeniden yazılmalı mıdır?"

Çanakkale Savaşı'nın önemli sonuçlarından biri, dünya tarihini değiştiren bir savunma olmasının yanında, Çanakkale'nin geçilemez olduğunu, diğeri ise savaşın düşman yaratmayacağını tüm dünyaya göstermesidir. Şöyle ki; İngiltere sömürgesi olan Avustralya ve Yeni Zelanda, ANZAC(Australian and New Zealand Army Corps) adındaki birlikleriyle savaşmak için Çanakkale'ye gelmişler, belki de hiç görmedikleri İngiltere ve onun kralı için canlarını vermişlerdi. Atatürk ise, savaşta hayatını kaybeden Anzak askerlerine ve annelerine hitaben söylediği "Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra bizim de evlatlarımız olmuşlardır." sözleriyle dünyaya bir kere daha örnek olmuştur. 








* Fazıl Hüsnü Dağlarca - Çanakkale Destanı.

** aa.com.tr



9 Mart 2021 Salı

 


SON 100 GÜN



13 Ağustos 1961'de yapımına başlanan ve Doğu Almanya ile Batı Almanya'da bulunan Berlin şehrini ikiye ayıran utanç abidesi Berlin Duvarı, 9 Kasım 1989'da  yıkılmıştı. Sovyetler Birliği'nde Mihail Gorbaçov'un öncülük ettiği ve başı çektiği Perestroyka (yeniden yapılanma) ve Glasnost (ekonomik sorunlara son verme) politikalarının amacı, mevcut ekonomik ve siyasi sistemi yeniden yapılandırmaktı.  Bu politikalardan Doğu Blok'u ülkeleri de etkilenmiş, bazılarında ise yer yer ayaklanmalar başlamıştı. Bu ülkelerden biri de Avrupalıların çok fazla umursamadığı, Bay ve Bayan Çavuşeskuların yönettiği Romanya'ydı.

1989 yılının Aralık ayı. Yer Romanya'nın başkenti Bükreş. Nikolay Çavuşesku İran'da resmi bir ziyarette bulunurken, yerine eşi Elena Çavuşesku vekalet eder. Temaşver ve Braşov'da maden işçilerinin başlattığı ayaklanma, Devlet Başkanı  Vekiil Elena Çavuşesku'nun talimatıyla kanlı bir şekilde bastırılır. Üç-dört gün sonra, olaylar başkent Bükreş'e sıçrar ve Bükreş sokakları hareketlenir. Haberi duyan Nikolay Çavuşesku, İran ziyaretini yarıda kesip Romanya'ya döner. Ayağının tozuyla hiç vakit kaybetmeden radyo ve televizyondan ulusa sesleniş konuşması yapar ve halka çeşitli vaatlerde bulunur. Ancak Ulusal Kurtuluş Cephesi, bu konuşmanın ardından birkaç dakika geçmeden bir beyanat yayınlayarak Çavuşesku'yu istifaya ve çalışanları genel greve uymaya çağırır. Sokakların hareketliliği artarak devam eder.

Sokak hareketlerini durduramayacağını anlayan Çavuşesku, Merkez Komite Binası'nın balkonundan canlı olarak halka hitap edeceğini duyurur. O ve eşi halkın kendilerini kayıtsız ve şartsız sevdiklerine inanmakta ve bunu da tüm dünyaya göstermek istemektedirler. Daha sonra, Elena yargılama sırasında şöyle diyecekti; "İnsanlar bizi seviyorlar ve bu zorbalığa asla izin vermeyecekler..."

Bu gövde gösterisi için otobüslerle başkente işçiler taşınır. Merkez Komite Binası'nın önündeki Zafer Meydanı, oraya zorla getirilen memnuniyetsiz işçilerle  dolduktan sonra Çavuşesku yorgun ve yıpranmış yüzüyle balkona çıkar ve konuşmasına başlar. Konuşmasını sürdürürken kalabalıktan bir haykırış; "Temaşver! Temaşver! Temaşver! Çavuşesku, bu haykırışlardan rahatsız olarak halka; daha fazla yiyecek, daha fazla para, bir ulusal bayram daha vaat eder ama nafile. Kalabalığın sesi iyice yükselirken, koruması tarafından Çavuşesku balkondan içeri alınır. Çünkü artık, işçiler ve halk onu konuşturmaz.

Çavuşesku ayaklanan birlikleri bastırma girişiminde başarısız olunca helikopterle kaçar. Ancak kendisi ve eşi yakalanır ve yargılama başlar. Noel tatilidir. Targoviste'de bir sığınakta yapılan yargılama sırasında Nikolay ve Elena Çavuşesku, kibarlıklarını  korumaya çalışırlar. Elena, şaşkınlık ve korku içinde olmasına rağmen boynuna eşarp bağlamış, yanından hiç ayırmadığı çantasına sıkıca sarılmış bir durumdayken, kaç yaşında olduğu sorulduğunda, "Bir hanıma yaşı sorulmaz" diye cevap verir, vurulmalarından sadece yarım saat önce.

Yargılama sonunda Nikolay ve Elena Çavuşesku kurşuna dizilerek infaz edilirler. Akılda kalan ölülerin yüzleri değil, üzerindeki giysiler olur: Elena'nın ayakkabılarından biri yok, Nikolay'ın astragan şapkası yanında; Elena'nın elinden sonuna kadar bırakmadığı çantası dirseğinin kıvrımında duruyor.

Çavuşeskuların kurşuna dizilmesinden sonra, Romanya'da durumun nasıl olduğunu merak edenler için, yazar Bir Rumen atasözüyle kitabına son noktayı koyuyor: "Yeni genelev, eski orospular." "Nasıldır biliyorsun işte...Ne de olsa orospunun deneyimlisi makbuldür..."


Kaynak: SON 100 GÜN - PATRICK Mc GUINNESS, Habitus



8 Mart 2021 Pazartesi

 


KANDIRILMIŞ HİSSEDİYORUM!



Aktif İnternet kullanıcısı olmama rağmen, İnternetten yapılan alışverişleri sevmiyorum. Satılan ürünlere, iki değil üç boyutlu da baksanız, ürünü tanımanız yeterli olmuyor. Çünkü, sanal ortamda satın alacağınız ürüne dokunamıyor, koklayamıyor ve de tadamıyorsunuz. Hele satın alacağınız bir kitap ise, seçim daha da zorlaşıyor; sayfalarını çevirip bir ön okuma yapamıyorsunuz. Sadece süslü bir kapak görüyor, editör veya yayınevinin daha çok satsın diye kitabın arkasına yazdığı birkaç ibareyi okuyabiliyorsunuz, ki bu hiç bana göre değil. Çünkü ben, zarfa değil, mazrufa bakanlardanım. Ama pandemi nedeniyle kitapçılara gitme, elimde kahve fincanımla  kitapları inceleyerek alma keyfinden mahrum olduğum için, istemesem de internetten kitap satın alıyorum. Şartlar gereği.

Geçen hafta internetten satın aldığım dört kitaptan, üçünü çok beğendim ve severek okuyacağımı biliyorum. Ancak bir kitap var ki, aldığıma pişman olsam gene iyi, resmen kandırıldığımı hissediyorum. Livaneli'nin "Bizi Sürükleyen Nehir / Hayat üstüne düşünceler" adlı derleme kitabından bahsediyorum. Kitabın kapağında, "Hayat üstüne düşünceler" cümlesini görünce güzel bir deneme okuyacağımı sanmıştım. Yanılmışım. Üstelik, kitabın adı, bir roman adını da çağrıştırmıyor değil(Kanmış olduğuma bir bahane olur mu). Şunu özellikle belirtmeliyim; iyi bir Livaneli okuruyum. İsveç'te sürgünde olduğu zamanlarda yazmış olduğu kitapları dahil, tüm kitaplarını severek okudum ve onlardan çok şey öğrendim. Bu bakımdan minnettarım kendisine. Ama "Bizi Sürükleyen Nehir" beni fena halde hayal kırıklığına uğrattı. Öyle ki, hayatımda ilk kez bir kitaba verdiğim 39 TL'ye üzüldüm, boşa gitti diye. Neden? Dün, 28. baskısı yapılan 307 sayfalık kitabı okudum. Kitapta, Livaneli'nin 30 yıldır yaptığı röportajlardan, konuşmalardan ve yazdığı kitaplardan seçilerek derlenmiş sözleri her sayfaya üç-dört aforizma sığacak  şekilde aralıklı olarak sıralanmış. Seç, beğen, OKU misali. Çoğu sözlerinin hangi romanlarından alındığını bilerek okudum. Aforizma ve sözler Livaneli'ye ait ama derleyenler, literatür taraması yapanlar, Ozan Bilge ve Durmuş Cevlan. Dolayısıyla bu derleme kitabın adı "Livaneli'den Aforizmalar" olmalıydı, diye düşünüyorum. Böyle olsaydı, bilerek alırdım kitabı ve de verdiğim paraya üzülmezdim. Üstelik, derlemeyi de hiç başarılı bulmadığımı belirtmek isterim. Livaneli, bu görevi bana verseydi eğer, çok daha iyisini yapardım. Sanırım, bu kitap, tamamen ticari bir kaygıyla hazırlanmış ve piyasaya sürülmüş. Kitabın çok baskı yapması, çok satması  bana bir şey ifade etmiyor. Derleyen arkadaşlara ve yazarına hayırlı olsun.

Livaneli'nin kitabı, aforizmalar olarak değerlendirildiğinde, başlıklar altında toplanan sözleri su götürür. Ancak, roman ve denemelerinde çok daha derinliği olan sözlerinin altını çizmiştim ben. Buradakileri sığ buldum açıkçası. 

Fotoğrafta, "Aforizmalar"a ne kadar önem verdiğimin göstergesi olarak elimin altında bulundurduğum kitapların adlarını görebilirsiniz. Bu kitapları bilerek, isteyerek aldım. İnternette dolaşan çoğu aforizmanın yalan yanlış olduğunu görerek, çok fazla bilgi kirliliğine maruz kaldığımız düşüncesiyle, sayfamda paylaşacağım söz ve aforizmaların kaynağından doğru olarak paylaşmak amacıyla satın almıştım. İyi de yapmışım. :) Şimdi, neden kandırıldım dediğimi anlatabildim sanırım. Kitabı okuduktan sonra, tek tesellim, Abidin Dino'nun desenlerini izlemek ve anlamaya çalışmak oldu.

Kitaptan seçtiğim ve düşüncelerime yakın bulduğum aforizmalarla yazımı sonlandırmak istiyorum. Bu aforizmaları seçme nedenim; beni duygusal olmamakla(bizde sulu gözlü olmak, duygusallıkla eş tutuluyor maalesef)  eleştirenler için güzel bir cevap olmasıdır. Ben duygusal değil, duyarlıyım çünkü, hem de çok.

"Duyarlılık ile duygusallık birbirinin zıddı."

"Duyarlılık, kimseye bir şey satmaya çalışmaz, kendini belli belirsiz ele verir. Duygusallık ise insanları feryat figan kendine acımaya çalışır. Genellikle sahtedir."

"Duyarlı olmak, sadece acıları ve çirkinlikleri değil, sevinçleri ve güzellikleri de algılamamızı sağlar."

"Duygusallıkta hiçbir gerçek duyguya yer yok."


Kaynak: Livaneli, Bizi Sürükleyen Nehir, 28. Baskı. s: 23-24





1 Mart 2021 Pazartesi

 


İSİM ALERJİSİ!

Alerjinin tıptaki hastalık tanımına eş olarak bir de mecaz anlamı vardır; bir kimseye veya bir şeye karşı olumsuz yönde duyulan aşırı duyarlılık. Beni üzen, kızdıran ve mutsuz eden kişilerin isimlerine karşı, tedavisi mümkün olmayan bir alerjim var. Öyle ki, bazı isimleri duymak bile alerjimi tetikliyor. Kendi kendime koyduğum bu tanıya, "isim alerjisi" adını verdim. Rahat bir kafayla düşünürseniz, sizde de isim alerjisi olup olmadığını, kendiniz teşhis edebilirsiniz.

İsim alerjimin olduğunu, ilk  ne zaman fark ettiğimi sorarsanız, kozmetik ürünleri kullanmaya başlamam ve  ünlü Vichy markasıyla tanışmamla birlikte oldu, diyebilirim. Yo, satın almadım, kozmetik reyonunda sıra sıra dizili ürünlerde Vichy adını okuduğumda, zihnimde şimşekler çaktı ve "bu o şehir" dedim, kendi kendime. Evet, kaplıcalarıyla ünlü Fransa'nın Vichy kentini kastediyordum ama zihnimde şimşekler çaktıran oranın kaplıcaları değil, Vichy Hükümeti'ni anımsamamdı. Vichy Fransası ile ilgili çok şey okumuş, çok fazla film izlemiştim. Dolayısıyla, II. Dünya Savaşı sırasında, Hitler Almanyası ile işbirliği yapmış bu kente, kent halkına ve yöneticilerine karşı hoşgörülü olamıyordum. Kafadan çatlak biri olduğumu düşünmemeniz için, yakın tarihin bu çok bilinmeyen dönemini kısaca açıklamak isterim. :)

Vichy Fransası, II. Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın Fransa'yı mağlup etmesinden sonra Fransa'nın Vichy kentinde kurulan Almanya'ya bağlı (kukla) ülke olarak tarihe geçer. Bu ülke, Temmuz 1940 - Eylül 1944 tarihleri arasında varlığını sürdürür. Devlet başkanlığına ise, I. Dünya Savaşı sonrasında, Fransızların milli kahramanlarından biri olan Mareşal Philippe Petain getirilir.

ABD ve Britanya kuvvetleri Kuzey Afrika'ya çıkarma yaptıktan sonra, Almanya 11 Kasım 1942'de Fransa'nın tümünü işgal ederek Vichy'deki "mütareke ordusu"nu dağıtır. Vichy Hükümeti, giderek Alman politikasının basit bir kuklası durumuna düşer. Aynı dönemde, Fransız gençlerinin Alman zorunlu çalışma kamplarından kurtulmak için dağlara ve kırlara çıkmasıyla birlikte Fransız direniş hareketlerinin gücü hızla artmaya başlar.

Haziran 1944'te Müttefiklerin Normandiya Çıkarması'ndan sonra, Fransa'ya geçen Charles de Gaulle başkanlığındaki geçici hükümet, bütünüyle çökmüş faşist rejimin yerini alır. Eylül 1944'te Paris'in kurtarılmasından sonra bu yeni hükümet Petain'in Fransız Devleti'nin bütün yasalarıyla birlikte ortadan kaldırıldığını ilan eder.

Almanya'ya kaçırılmış olan Petain, yargılanmak üzere kendi isteğiyle Fransa'ya döner. Mahkeme sonunda idam cezasına çarptırılır ama ölüm cezası, Charles de Gaulle tarafından ömür boyu hücre hapsine çevrilir. Ve Petain, 1951'de hapiste ölür. Böylece, I. Dünya Savaşı'nda milli kahraman ilan edilen Petain, II.Dünya Savaşı sonrasında vatan haini olarak ölür. Hayatın cilvesi bu olsa gerek.

İşte böyle. Vichy'ye olan isim alerjimin başladığı zamanlarda çok gençtim. Düşüncelerimde bireysellikten ziyade toplumsallık ön plandaydı. Şimdi geldiğim noktada ise, alerjim kendiliğinden şekil değiştirdi; toplumsal düzeyden bireyselliğe geçiş yaptı. Daha doğrusu tamamen bireyselleşti ve bana ihanet eden, kötülük yapan, canımı yakan insanların isimlerine karşı alerjiye dönüştü. Öyle ki bu isimleri duymak dahi istemiyorum. Gülmeyin lütfen. İsim deyip geçmemek lazım, isimlerin de negatif ve pozitif enerjileri vardır. Hele bu isimler sizin üstünüzde negatif enerji bırakmışlarsa "isim alerji" si geliştirmeniz  normal değil mi?


Not: Vichy Fransası ile ilgili tarihi bilgiler, Vikipedi'den tarafımca derlenmiştir.



17 Şubat 2021 Çarşamba

 

AĞLARSA ANAM AĞLAR, GERİSİ YALAN AĞLAR



Bugün anladım ki, insan bir yaş daha alınca, eski yıllarına duyduğu özlem artıyormuş. Durup düşününce de olumlu ve güzel olan anılarını bilinç üstüne çıkarmak için geri çağırıyormuş. Ben de öyle yaptım ve anılarımın eşliğinde, on beş yaşımdaki okul yıllarıma geri döndüm. Yazımı okuyan sizler de bugün bana yol arkadaşlığı yapacaksınız. Umarım bu yol arkadaşlığından memnun kalırsınız. :)

Lise birinci sınıfta, edebiyat öğretmenimiz, Maksim Gorki'nin "ANA" romanını dönem ödevi olarak vermişti. Okuma sonrası hazırlayacağımız kitap inceleme raporundan alacağımız not, direkt ortalamaya geçecekti. Ödev önemliydi yani.
O zamana kadar Rus Edebiyatı'nın tüm klasiklerini okumuştum. En sevdiğim Rus yazarlar, Dostoyevski ve Turgenyev'di. Ama Gorki'yi hiç okumamıştım. Ödev verildikten sonra, kitabı okumak için okul kütüphanesine gittim ve ANA'yı alıp  okumaya başladım. Sayfalar bir türlü ilerlemiyordu, kendimi zorladım ama ne mümkün. Baktım olmayacak, kütüphane memuruna gidip, "başka bir yazarın "ANA" kitabı var mı" diye sordum. Kütüphane memuru raflara gidip, bana Pearl S.Buck'un "Ana" romanını getirdi ve "bu var" dedi. Alıp okumaya başladım, kitap su gibi akıyordu adeta. Tamam dedim kendi kendime ben bu kitabı okuyup dönem ödevimi hazırlayacağım. Sonra edebiyat öğretmenimle görüştüm ve zoraki kabul ettirdim, Buck'un romanını incelemeyi. Okul dönemi sona erdi, tüm sınıf Gorki'nin Anasını okumuş, çok beğenmiş ve incelemelerini vermişti. Bir tek benim anam farklıydı. Sonuç olarak, her daim tam not aldığım edebiyat dersinden bu kez tam not alamamıştım. Üzülmedim çünkü kimsenin tanımadığı bir yazarla tanışmış, yazarla ilgili bilgileri de ansiklopediden edinmiştim. 

Aradan çok uzun yıllar geçti, Gorki'nin Anasını yeniden okumak istedim. Farklı zamanlarda iki kez romana başlamama rağmen yine bitiremedim. Roman beni darlıyordu sanki, bir türlü okuyamıyordum ve hala okuyamıyorum. Anlayacağınız üzere, Rus Edebiyatı'nda okumadığım, daha doğrusu okuyamadığım tek yazar olarak kaldı Maksim Gorki. Gorki'yi sevenleri duyabiliyorum, arkamdan konuşmayın lütfen. :)

Bu kadar açıklamadan sonra eminim Buck'un "ANA"sını merak etmişsinizdir ve yazarın adını duymayanlar da kim olduğunu merak etmiştir. Kısa bir bilgi vermek istiyorum; artık elimizde imkanlar çoğaldı. İsteyen, istediği bilgiye kolayca erişebiliyor ama olsun, yine de sizi zahmetten kurtarayım. :)

Pearl S. Buck, 1931 yılında 'The Good Earth' İyi Dünya adlı eseriyle Pulitzer Ödülü'nü kazanmış. İngilizce özgün adı 'The Mother' olan Ana eseriyle de 1938 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştır. Yazar Amerikan asıllı olmasına rağmen ömrünün büyük kısmını Çin'de geçirmiş, eserlerinde de Çin ve Çin'deki sosyal yaşamla ilgili konuları işlemiştir. Çin'de akademik çalışmalar yapmak için uzun süre bulunmuş, Amerika'ya döndüğünde kendini Çin'de çok daha iyi hissettiğini düşünerek Amerikalı bir misyoner rahiple evlenip tekrar Çin'e yerleşmiştir. Yazarın Ana adlı eserinde Çin'deki çiftçi bir kadının hayatı anlatılmıştır. 

Pearl S. Buck, Nobel Ödülü'nü alan Amerikalı ilk kadın yazardır. Yazar Ana adlı eseriyle Nobel Ödülü'nü aldıktan sonra, bu ödülü alması hakkında çeşitli söylentiler çıkmış ve ödülü hak etmediği anlamına gelecek çıkışlar ve eleştiriler almıştır. Kimi edebiyat çevreleri ve akademisyenler, onun bu ödülü hak edecek bir kültürel birikime sahip olmadığını, Nobel Ödülü'nün Buck'a verilmesinin İsveç Akademisi'nin kötü bir değerlendirilmesi olarak yorumlamışlardır.

Bu tepkiler bir hayli ses getirmiş, Nobel Edebiyat Ödülü Komitesi'nde bu olay Pearl Buck sendromu olarak nitelendirilmiş, sonraki yıllardaki ödül dağıtım kriterlerinde ödül, 5 kişilik kısa listeye ilk defa girene verilmemesi ilkesiyle çözümlenmiştir.

Ana'nın Konusu
Roman Çin'de kırsal bir kesimde tarımla uğraşan bir ailenin ve bir Ana'nın boşluk, hiçlik ile geçen hayatını, sadece doymak, aç kalmamak için yaşayan insanların mücadelesini, nine, ana, oğul, koca ile birlikte yaşayan bir köylü kadının hayatını ve  birkaç köylünün renksiz ve tamamen sıradan köy yaşantılarını dile getirmektedir. Köylü ve bir çiftçi ailesinin Ana'sı olan Çinli kadının yaşadığı yoksulluk, açlık, sefalet ve çaresizliğini anlatan roman, Çin'deki feodal hayatı tüm yalınlığı ile dile getirmektedir. 

Nerede, ne zaman çocuğu için ağlayan bir anne görsem bu anım gelir aklıma. Ve okuduğum Buck'un Ana'sındaki, adını bile söylemeyen adsız anayı hatırlarım. Romandaki Çinli ana, aslında her yerdedir; Anadolu'dadır, Afrika'dadır, Güney Amerika'dadır. Çinli adsız Ana evrenseldir çünkü. Ve biliyorum ki, "ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar." Diliyorum ve umuyorum ki, dünyanın neresinde olursa olsun "ANALAR AĞLAMASIN ARTIK." Ve sesimin yettiği kadarıyla bağırmak istiyorum, "ANALARA KIYMAYIN EFENDİLER." Çünkü:

Analardır adam eden adamı
aydınlıklardır önümüzde gider.
Sizi de bir ana doğurmadı mı?
Analara kıymayın efendiler.
           Bulutlar adam öldürmesin.

Nazım Hikmet
Şubat/1955


Kaynak: Yazar Pearl S.Buck ile ilgili bilgiler, edebiyatvesanatakademisi.com'dan alınmıştır. 





13 Şubat 2021 Cumartesi

 


14 ŞUBAT SEVGİLİLER GÜNÜYMÜŞ!



Oldum olası genele özgü günleri sevmedim. Gün eğer benim günümse, bana özel olmalı, aynı günü herkes kutlamamalı. Eğer ben özelsem, ki öyleyim kutlayacağım gün de özel olmalı, genel değil. Benimkisi, klişe tabirle "kapitalizmin icat ettiği gün/günler"e, tüketim toplumu yaratılmasına karşı çıkmak değil, tamamen duygusal bir tavır. Sevginin dolayısıyla sevgiyi göstermenin günü olmaz diye düşünüyorum. Ama sevgili olmanın, ilk aşkı tatmanın elbette bir günü vardır ve bu günlerde kişiye özeldir. Bu bağlamda sevgiyi tadanların günleri de farklı farklıdır, tek bir güne sığdırılamaz. 

Öyle insanlar tanıdım ki, eşinin veya sevgilisinin evlilik yıldönümünü, doğum gününü hatta çocuğunun doğum gününü unutur ya da unutmuş gözükerek kutlamazken, "Sevgililer Günü"nü hiç unutmaz ve mutlaka hatırlar. Neden? Çünkü, basın-yayın organları, sosyal medya, arkadaşları ve çevresi unutmasına izin vermez, bir hafta önceden o gün ile ilgili reklam ve afişleme başlar bile. Ha, o günü unutursa ne olur? Unutan kişi ,evde eşinden, buluştuklarında ya da konuştuklarında sevgilisinden azar işiteceğini çok iyi bilir. Efendim neymiş, falancanın eşi, karısına elmas yüzük almış, filancanın sevgilisi, sevdiği kıza o gün evlenme teklif etmiş v.s. gibi sitem ve küçümseyici tavırlardan kaçınmak için bu genel günü kaçırmak istemez ve günü beynine "mıh" gibi çakar. Maddi durumuna göre bir şeyler alır, hediye alım işi de genellikle erkeklerden beklenir. Kadın almasa da olur. Peki, bu durumda, yani sevgililer gününde alınması zorunlu olan hediyenin kıymeti var mı? Bence yok. Erkek/kadın üzerinde psikolojik ve sosyal baskıyla  oluşan "hediye alma/verme" zorunluluğu gönülden yapılmaz çünkü. Eğer isteniyorsa, o günü pas geçmemek adına, bir demet çiçek çok daha anlamlı olur, çünkü içten verilir.

Amerikalı Ester Howland, 14 Şubat 1800'de ilk "Sevgililer Günü" kartını sevgilisine göndermeseydi, böyle bir günden çoğu insanın haberi bile olmayacak, kapitalistler ticareti canlandırmak, tüketim ekonomisini güçlendirmek için tüketimi körüklemek amacıyla özellikle bu günü küreselleştirmeyecekti. Yukarıda da belirttiğim üzere benim bu güne karşı tavrım tamamen duygusal. Duygusal ama farkında...

Biliyorum; bir 14 Şubat'ta daha "Sevgili enflasyonu" yaşanacak. Hiç de inandırıcı olmayan tavır, davranış ve sözlerle sevgililer, eşler birbirlerinin gününü kutlayacaklar. 15 Şubat'ta ise, dün unutulacak ve "eski tas, eski hamam" sözü yeniden işlevselliğini kazanacak. Bu bir dilek değil, durum tespitidir. 

Özel veya genel günler fark etmez maddi hediyelerin hep bir ömrü, son kullanma tarihleri vardır. Siz siz olun sevdiğiniz insana etkisi bir yaşam sürecek, anımsandığında uzaklara daldıracak, tebessüm ettirecek, hissettirdiği duyguların asla silinmeyeceği sözleri hiçbir önemi olmayan sıradan günlerinizde armağan edin. Tıpkı Nazım Hikmet'in Piraye'ye yazdığı mektubundaki son satırları gibi; 

"Senin bana nasip olman, şahsi hayatımın en değer biçilmez talihidir. "




7 Şubat 2021 Pazar

 


KARA ŞİFRE VE APPLE'IN LOGOSUNUN SIRRI



1982 yılında okumuş olduğum "Kara Şifre" kitabı, İkinci Dünya Savaşında, cephe gerisindeki ölüm-kalım mücadelesinin gizli belgelerini gün ışığına çıkaran gerçekçi bir romandır. Almanların asla çözülemez dediği "Enigma" yani "Bilmece"nin, İngilizlerin MI6 Şifre Okulu'nda nasıl çözüldüğü ve bu çözülüşün savaşın gidişatını  nasıl değiştirdiği anlatılmaktadır. Tabii ki, 1982 yılında internet ve sosyal medya yoktu. Savaşa ilişkin bilgileri ya kitaplardan öğreniyorduk ya da sinemada gösterilen filmlerden. Ben hem sinemasever hem de kitap okuyan biri olarak hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemezdim. Bu nedenle de bulduğum her şeyi okurdum.Kitapçıda "Kara Şifre"nin  adı ve içeriği dikkatimi çekmişti ve kitabı alıp, bir solukta okumuştum. Bilgisayarlar yaygınlaşıp her evde internet kullanılmaya başladıktan sonra Alan Turing adını tüm dünya duydu ve yaptıklarını öğrendi. Ben de elimde bulunan kitabın değerini anladım. İnternette yaptığım araştırmada "Kara Şifre"nin yeni basımı yok ama ikinci el satışları var. 

Bu kitabı hatırlamamın nedeni şu: Apple'ın logosu olan ısırılmış elma, çok uzun zamandır dikkatimi çekiyordu; neden bütün bir elma değil de bir ısırık alınmış elma? Bunun bir anlamı olmalı diye düşünüyordum ama kime sorduysam sorumun cevabını alamadım. Dün akşam, tesadüf eseri ısırılmış elmanın sırrını öğrendim ve cevaptan tatmin oldum. Bu sır, bana çok ilginç geldi ve tam 39 yıl önce okuduğum kitabı hatırlattı. Kitaplığımın arka taraflarından çıkardığım "Kara Şifre" adlı kitabım, durduğu yerde eskimiş, sayfaları sararmıştı (Fotoğrafta görüldüğü üzere).

Apple'ın logosunun sırrına geçmeden önce, bu değerli kitabın "Giriş" yazısını aynen aktarmak istiyorum; sırrın önemine binaen.

"1940 yılının ilkbahar sonlarında Orta Avrupa, Adolf Hitler'le Üçüncü Reich'e aitti. Almanya'ya karşı koymak içinse geride yalnız İngiltere'yle Britanya Adaları kalmıştı. Blitzkrieg'i (Yıldırım Savaşını) izleyen on iki ay boyunca sürdürülen gizli savaşın, Almanya'nın yenilgiye uğratılmasında en etkin rolü oynadığı söylenmiştir.

10 Mayıs 1940 ile 10 Mayıs 1941 arasında neler olup bitti?

Alman Hava Kuvvetleri (Lutwaffe) Britanya Savaşında İngiliz Hava Kuvvetleri( RAF)ı ezemeyince, Hitler İngiltere'nin istilasını erteleyerek tüm dikkatini Rusya'nın fethine yöneltti. 

Sıradaki üçüncü Nazi olan Führer vekili Rudolf Hess, barış pazarlığı yapmak üzere tek başına İskoçya'ya uçunca, tüm dünya şaşkınlığını gizlemedi. Ne çare ki, Hess savaşın geri kalan bölümünü Londra Kulesinde geçirecekti. 

Buckinghamshire eyaletinin göze batmayan bir malikhanesindeki suntadan kulübelerde MI6'nın Şifre Okulu, çağımızın en büyük sırrı Ultra'yı barındırmaktaydı. O ultra ki, sonunda Alman Yüksek Komutası'nın "asla çözülemez" denilen Enigma şifre mekanizmasını çözecekti.

Ele geçen Wehrmacht belgeleri ve Ultra şifreli mesaj suretleri, bu olaylar sonucunda Hitler'in Bin Yıllık Reich hayalinin nasıl yok olduğuna tanıklık etmektedir.

Evet, Goethe'nin, "En önemli şeyler her zaman dosyalarda bulunmaz," sözleri ne kadar doğru..." (*)

Gelelim Apple firmasının logosundaki sırra. Dünyaca ünlü Apple firmasının logosundaki elmanın doğuşuyla ilgili pek çok hikaye var. Ben bu hikayelerden yalnızca birini, bana ilginç gelen, doğruluğuna inandığım ve bu yazımı yazmama neden olan Alan Turing'le ilgili olan hikayeyi anlatacağım. Diğer hikayeleri arzu edenler araştırıp okuyabilirler.

Alan Turing, İkinciDünya Savaşı'nda Almanların kullandığı Enigma (Bilmece) isimli şifre mekanizmasını çözerek savaşın gidişatını ciddi bir biçimde etkiliyor, Almanlar yeniliyor. 

Savaş sonrasında ise Alan Turing'in başına korkunç şeyler geliyor; dahi matematikçi Alan Turing bir eşcinsel ve bir gün üniversitedeki odasında bir erkek öğrenciyle yakalanıyor.

O tarihlerde İngiltere'de eşcinsellik büyük bir suç ve yasalar Turing'e iki yol öneriyor; birincisi uzun bir hapis cezası, ikincisi ise bir ilaç tedavisiyle hadımlaştırılmak. Her iki alternatif de Turing'e kabul edilemez geliyor ve bir elmanın içine bir gergedanı dahi hemen öldürecek miktarda bir zehir enjekte ediyor, bu elmadan bir ısırık alarak yaşamına son veriyor. Öldüğünde 42 yaşındaydı.

Alan Turing'in cesedi bulunduğunda yanında üzerinden bir ısırık alınmış elma da bulunuyor.

Macintosh firmasının kurucularının da, kendileri bu konuda bir açıklama yapmamış olmalarına rağmen, bu ucundan bir ısırık alınmış elmayı, bilgisayarların babası sayılan Alan Turing'e saygılarından oluşturdukları düşünülmektedir. (**)

İngiliz matematikçi ve kriptolog olan Alan Turing savaş sırasında kahraman ilan edildi. Savaş sonrasında özellikle bilgisayar ve yapay zeka üzerinde çalışmalar yapan Turing, bilgisayarın olmadığı 1948 yılında hazırladığı bir programla modern bilgisayarın öncülerinden biri olmuştur.

1966'dan beri, Alan Mathison Turing anısına "Bilgisayar Mekanizmaları Birliği" tarafından her yıl, bilgisayar camiasına teknik makaleler yazan bir kişiye bilgisayar biliminin Nobel'i sayılan "Turing Ödülü" verilmektedir.

23 Haziran 2001'de Manchester'da Whitworth Sokağındaki üniversite binaları arasında bulunan Sackville Park'da Turing'in bir bronz heykeli dikildi. (***)


Kaynaklar:

* lawrence block - harold king, KARA ŞİFRE (Code of Arms). Türkçesi; Meral Gaspıralı. ALTIN KİTAPLAR / 1982.

** Apple'ın logosunun hikayesi; galeri.mynet.com

***haberler.com


 

3 Şubat 2021 Çarşamba

 


ÇAĞIRAN KEDİ MANEKİ NEKO'NUN HİKAYESİ


Japoncada "Çağıran Kedi" anlamına gelen Maneki Neko'nun Japonya'da para ve bereket çağırdığına inanılır. Bu nedenle Maneki Neko, özellikle ticaretle uğraşanların dükkanlarında bulundurduğu bir Japon figürüdür. Batı kültüründe "Lucky Cat" olarak bilinir. Japon inanışına göre, Maneki Neko sağ patisini sallıyorsa para ve iyi talihi, sol patisini sallıyorsa müşteri ya da insanları davet eder.  Maneki Neko eğer beyaz ise mutluluğa, sarı ise zenginliğe işaret eder.

Bir efsaneye göre, 17. yüzyılda Gotokuji Tapınağı'nda yaşayan yoksul Japon bir rahibin Tama isimli bir kedisi varmış. Rahibin yiyeceği çok az olmasına rağmen yiyeceğini kedisiyle paylaşırmış. Bir gün zengin bir samuray, Tama'nın yaşadığı tapınağın yakınlarından geçerken yağmura yakalanır ve ıslanmamak için bir ağacın altına sığınır. Tam o sırada Tama ortaya çıkarak zengin adama sol patisini kaldırarak bir şeyler anlatmaya çalışır. Zengin adam, kedinin kendisini çağırdığını düşünüp kediye doğru giderken ağaca bir yıldırım düşer. Adam, kedi sayesinde yıldırım çarpmasından kurtulur ve hayatta kalır. Bunu fark eden samuray, tapınağa yüklü bir bağış yapar, tapınağı himayesine alır ve onararak genişletir. 1697'de tapınağın adını Gotokuji olarak değiştirir. Kedi Tama öldüğünde , kedi mezarlığına gömülür. Maneki Neko(çağıran kedi) Tama'nın heykeli ilk o zaman yapılır ve tapnağa konulur.

Maneki Neko'nun doğum yeri olarak kabul edilen Gotokuji Tapınağı'nın bahçesinde yüzlerce Maneki Neko figürü bulunmaktadır.

Maneki Neko, Japonya'nın Edo döneminde (1603-1868) zenginlerin evlerinde kolye, çan ve önlüklerde şans sembolü olarak kullanılmıştır.

Meowth (miyav) isimli Pokemon karakteri Maneki Neko'dan esinlenilerek yaratılmıştır. Çinliler arasında da popüler olduğu için çoğu zaman Çin orijinli zannedilir. 

Her yıl Eylül ayında, Japonya'nın Seto şehrinde, bir tür Halloween'a benzeyen Maneki Neko Festivali yapılır. Şehrin her yerinde Maneki Neko'lar görülür. Çocuklar ve yetişkinler yüzlerini kedi gibi boyarlar. Seto şehrinde bir de Maneki Neko Müzesi bulunmaktadır.


Kaynaklar:

kedimag.com

web-japan.org

Görsel alıntıdır.



26 Ocak 2021 Salı

 


MEĞER DÖRT YÜZYILDIR AĞUSTOS BÖCEĞİNE  BÜYÜK HAKSIZLIK YAPILMIŞ




İlkokulu bitiren herkes,Türkçe kitabında yer alan La Fontain'in ünlü "Ağustos Böceği ile Karınca" fablını mutlaka okumuştur. Hikaye şöyle: Ağustos böceği yaz boyunca saz çalmış, karınca ise durmaksızın çalışarak kışlık yiyeceğini biriktirmiş. Derken kış gelmiş çatmış, aç kalan ağustos böceği, komşusu karıncadan yiyecek istemiş. Karınca da cevabı yapıştırmış; madem yaz boyunca saz çaldın, şimdi de oyna biraz!  demiş ve ağustos böceğine yiyecek vermemiş. 

Çocuklara ders vermek maksadıyla okutulan bu hikayede, tembelliğin çok kötü, çalışkanlığın ise iyi ve işe yarar olduğu vurgulanmak istenmiş. Zaten fabl ya da öykünce'nin yazılış amacı da bu değil midir? İnsana ait bir özelliğin insan dışında bir varlığa verilmesi fablın esasıdır. Fablların kahramanları genellikle hayvanlardır. Ama bu hayvanlar, insanlar gibi düşünür, konuşur ve insan gibi davranırlar. Hikaye güldürürken, düşündürmeyi de amaçladığından olsa gerek.

Ağustos böceğine neden haksızlık yapıldığını açıklamadan önce fabl denilince, La Fontain'den önceki yazarları ismen de olsa hatırlamak gerek diye düşünüyorum. Çünkü kimi edebiyatçılara göre, La Fontaine, kendinden önceki bu fabl yazarlarından etkilenmiştir. Bunlardan ilki, Beydeba'dır. Kelile ve Dimne'nin, M.Ö.1. yüzyıl civarında yaşadığı düşünülen Hintli Beydeba tarafından kaleme alındığı ve zamanın Hint hükümdarına sunulduğu düşünülmektedir. Zira eserin, hükümdara bir tür nasihat niteliğinde olduğu öne sürülmüştür. Bu bağlamda fabl türünün ilk ve en önemli örneklerinden olan Kelile ve Dimne'deki hikayeler siyasetten erdeme kadar birçok farklı konuyu ele almıştır. Eser, adını ilk bölümdeki bir hikayenin kahramanları olan iki çakaldan almıştır; doğrunun ve dürüstlüğün simgesi olan "Kelile" ile yanlışın ve yalanın simgesi olan "Dimne" den.

İkincisi ise, masal anlatıcısı olan Ezop'un anlattığı masallardır. Ezop masalları Antik Yunan'a aittir. Bu masallara fabl denir, çünkü masallarda hayvanlar, bitkiler ya da cansız varlıklar insanlar gibi düşünüp konuşurlar. Ezop masallarında adalet, dostluk, doğruluk, bağışlamak, alçakgönüllülük gibi meziyetler övülüp yüceltilirken, zalimlik, düşmanlık, hainlik, kendini beğenmişlik, cimrilik ve cahillik  gibi tutum ve davranışlar yerilir.

Gelelim La Fontaine'e. 1621 yılında, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak Fransa'da doğan Jean de La Fontaine, özellikle fabl türünde yazdığı eserlerle ünlenmiştir. La Fontain'in yaşadığı 17. yüzyıl'da bilimin geldiği nokta düşünüldüğünde, yazarın ağustos böceğinin yaşam döngüsünü bilmemesi normal sayılabilir; o dönemde biyolog ve zoologların bile sınırlı bilgiye sahip oldukları var sayılırsa. Ancak, günümüzde hızla ilerleyen teknoloji ve bilim, evrenin sırlarının bir bölümüne açıklama getirirken, hayvanlar alemi de bu gelişmişlikten nasibini aldı ve insanlar hayvanlar hakkında daha geniş bilgiye sahip oldular. İşte bu bilgilerden biri de ağustos böceğine ait; hani her yaz gece-gündüz hiç durmadan öten gürültücü böceğe.

Yapılan araştırmalara göre, ağustos böceği Ağustos ayından sonra hayatta kalmıyor. Yani kış için yiyecek biriktirmesi gerekmiyor. Nedeni ise ağustos böceğinin yaşam döngüsünde saklı. Şöyleki:
 
Dişi ağustos böceği, uzantılı yumurtlama borusuyla yumurtalarını, ağaçların genç sürgünlerinin yarıklarının içine bırakır ve altı hafta sonra bu yumurtalardan "NİMF" adı verilen ve erginlere benzemeyen yavrular çıkar. Bu yavrular içgüdüsel olarak ağaç dallarındaki yarıklardan toprağa düşerler ve  kazıcı ön ayaklarıyla toprağı kazarak altına saklanırlar. 17 sene toprak altında kalan bu yavrular ağaç kökleri ve ağacın özsuyunu emerek beslenirler. Büyüdüklerinde ve zamanı geldiğinde yeryüzüne çıkarlar. Yeryüzüne çıktıktan sonra ömürleri 4 haftadır, yani bir ay. Türlerini  devam ettirebilmek için bu dört haftayı iyi kullanmak zorundadırlar. Bu sürede eş ararlar ve eşleşirler. Eşleştikten sonra da ölürler.Ölmeden önce dişi ağustos böcekleri aynı yöntemle yumurtalarını bırakmayı ihmal etmezler. Bu yaşam döngüsü böylece sürer gider.  Anlayacağınız üzere, ağustos böcekleri hiçbir zaman kış mevsimini göremezler. İşte bu durum, La Fontaine'nin ağustos böceğine yaptığı haksızlıktır, yoksa değil midir?

--Ağustos böcekleri hortumlarını ağaç filizlerine batırıp özsuyunu çekerler. Özellikle söğüt ağacının sürgünlerinin özsuyunu emerler.

--Gündüzleri yaprak aralarında gizlenirler. Gece ve gündüz ötmelerinin farklı anlamları vardır.

--Erkek ağustos böceklerinin karınlarının altı sağlı-sollu gergin bir zarla örtülüdür. Kas yardımıyla bu zarları titreterek ses çıkarıp öterler. Dişilerinde ses çıkarma organı yoktur. Yani yaz boyunca durmadan saz çalan erkek ağustos böcekleridir. Ses çıkarmaları kendi aralarında bir iletişim aracıdır da.



Görsel alıntıdır.
 

21 Ocak 2021 Perşembe

 

AZİZLER FİLM ELEŞTİRİSİ VE YALNIZLIK ÜZERİNE



Yalnızlık. Sözcüğe yüklediğimiz anlam bile ürkütücü geliyor; kimsesizliği, ıssızlığı, tenhalığı çağrıştırdığı için. Çünkü,"insan, toplumsal(sosyal) hayvandır" diyen Platon'u doğrular niteliktedir yaşadığımız dünya ve birey ancak toplumla var olur.

Azizler filminin ana teması "bireyin yalnızlığı" üstüne kurulu. Günümüzde, diğer her şey gibi yalnızlık da çeşitlendirildi; patolojik yalnızlık, seçilmiş yalnızlık, mecburi yalnızlık, derin yalnızlık, sosyal durum yalnızlığı, duygusal yalnızlık, gizli yalnızlık.  Yalnızlığın sebebi, adı her ne olursa olsun, toplumdan uzaklaşma hissi ve kendi içinde bir boşluk barındırma duygusudur. İster yalnızlığı tercih et veya etme yalnızlık, paylaşılabilen bir duygu değildir. Ancak, yalnızlığı gerçekten isteyenler vardır. Halil Cibran'ın "Yalnızlığı istedim. Çünkü nezaketi zayıflığın bir parçası, hoşgörüyü ödleklik, yücelmeyi böbürlenme fırsatı kabul eden kalabalığın terbiyesizliğinden usandım" diyenler gibi. Bu durum ise, tek başına kalmayı tercih edenler ve yalnız olmaktan zevk alanlar için sıradan bir yalnız olma halinden farklıdır. Çünkü yalnızlık duygusu istek dışı bir yalnız kalma durumundan dolayı ortaya çıkar. Uzmanlara göre, yalnızlık duyan insan terkedilme, dışlanma, depresyon, güvensizlik, umutsuzluk, anlamsızlık, değersizlik ve kızgınlık duygularıyla doludur. Kendisinin hiç kimsenin sevgisine değer olmadığını düşünür. Bu nedenle de sosyal yaşamında zorluk çeker, diğer insanlarla sosyal ilişkiler kurmadan kaçınır.

Taylan Biraderler'in  Azizler filmi bir kara mizah. Doğrusu ben filmi izlerken hiç gülemedim, ancak filmdeki bazı karakterlerin yaşam tarzının, günümüz yaşam tarzındaki  izdüşümleri oldukça düşündürücüydü. Azizler filmi kısaca, günümüz insanının yalnızlığını anlatıyor ve film bittikten sonra, kendimize şu soruyu sorduruyor: Yalnızlığın içinde kıvranan insanlar, yalnızlıklarını gidermek için ne yapıyorlar? 

Fimde; yalnızlığını gidermek için sanal yoldan arkadaş bulmaya, zenginliğine rağmen bir arkadaş edinebilme uğruna, elindeki maddi olanakları kullanmaya, küçük kızlarının youtuber olmasından maddi çıkar sağlamaya çalışan ebeveynlere ve yalnızlıktan kafayı yeme aşamasına gelip, buzdolabının kapağına yapıştırdığı on yıl önce ölmüş karısının siyah-beyaz cenaze fotoğrafıyla hayali konuşmalar yapan yaşlı ve hasta bir ihtiyara kadar toplumun farklı katmanlardaki insanları görüyoruz. Dokuz yaşındaki oyuncu Göktuğ Yıldırım'ı (filmdeki adı Caner) izlerken, günümüz aile yaşamında kimin aile reisi olduğunu tartışmasız kabul edebilirsiniz. Artık evde-ailede ebeveynlerin değil, çocukların sözü geçiyor; uzman teşhisiyle bu çocuklar "denyo" bile olsalar! Filmde aklı başında olarak yalnız kalmayı ve dolayısıyla evine çöken ablası, eniştesi ve canavar yeğeni Caner'den uzak kalmayı çok isteyen Engin Günaydın'ın canlandırdığı Aziz tiplemesi (seçilmiş yalnızlık). Sanki Aziz, deliler içinde tek kalan akıllı gibi. Sonunda istediği yalnızlığa kavuşuyor ama ileride yalnızlıktan  delirmeyeceği ne malum?

Eğer yalnızsanız ve yalnız yaşamaya devam etmeyi düşünüyorsanız, ben bu tiplerden hangisiyim veya ileride hangisine benzeyeceğim diye düşünmeden edemeyeceksiniz. Çünkü filmin casting'i çok iyi.

Azizler filminde, iletişim teknolojisinin gelişimi ve sosyal medyanın günlük yaşam içinde bu kadar yoğunluklu ve etkin kullanıldığı günümüzde, insanlar arasındaki iletişimin çok daha sorunlu hale geldiğinin altını çiziyor adeta. Bu iletişim sorununun yeni nesile olan etkisini çok çarpıcı bir şekilde yansıttığı filmdeki iki çocuğun içler acısı haliyle tasvirinden anlıyoruz. Popüler kültüre çok erken yaşta maruz kalan Caner'in denyoluğunu izlerken insanın tüyleri diken diken oluyor. Diğer çocuk Cansu'nun sorunlu bir anne-baba'dan belki de kaçmak için youtuber olması ve kısa zamanda fenomen haline gelmesi,  ebeveynleri için Cansu'yu para makinesine dönüştürüyor. Daha fazla para kazanabilmek için kızlarından çok kendileri uğraşıyorlar ve ünlü bir reklam ajansından yardım almak için başvuruyorlar.

Samimiyetin kaybolduğu günümüz sosyal medya yaşantısında hangimiz içtenlikle duygularımızı dolambaçsız, doğrudan karşımızdakine aktarabiliyoruz? Samimiyetin lüks sayıldığı 21. yy dünyasında yalnızlaşmak bir kader mi, yoksa bir seçim mi? Sorunun cevabını haftalık yüzyüze görüşmeleriniz, telefon konuşmalarınızın süresi ile akıllı telefonunuzun haftalık raporunda sunduğu sosyal medya kullanım zamanınızı kıyaslayarak verebilirsiniz.

Aynada kendinize bakmak için keyifli seyirler... 


Görsel alıntıdır.


12 Ocak 2021 Salı



ELIZABETH BATHORY (KANLI KONTES)


Asırlardır anlatılagelen vampir hikayelerini duymayan yoktur sanırım. Gençler arasında popüler olan, "Alacakaranlık Kuşağı" filmini izleyip de Edward Cullen adlı 109 yaşındaki vampiri hatırlamayan çok az kişi vardır. Hele Bram Stacker'in yazdığı Drakula kitabını bilmeyen, filmini izlemeyen varmıdır ki? İşte tüm bu kitaplara konu olan vampir söylentileri gerçek, gerçekler masal oldu; söylentilere neden olan bir kadın yüzünden. Üstelik bu kadın, Avrupa'nın küçük bir ülkesinde Transilvanya'da 1560 yılında soylu ve oldukça zengin bir ailede doğdu. Bebeğin adı; Elizabeth Bathory idi. Ancak, icraatları nedeniyle tarih onu, gerçek adından daha çok kendisine yakıştırılan lakabıyla "kanlı kontes" olarak yazacaktı.

Elizabeth'in doğduğu yıllarda, bölgenin tek hakimi olan Osmanlı İmparatorluğu gücünü kaybetmeye başlamıştı. Elizabeth, altı yaşındayken, ailesine ait şatoda ileride kişiliği üzerinde derin izler bırakacak bir olaya şahit olmuştu. Olay şuydu: Eğlence için şatoya çağrılan bir grup çingeneden biri, çocuklarını Türklere satmakla (devşirme usulüyle alınmıştı muhtemelen) suçlanarak ölüm cezasına çarptırıldı. Küçük Elizabeth, şafak vakti cezalandırılacak çingenenin ölümünü izlemek için dadısının elinden kaçtı, şatonun dışına çıktı. Gördüğü manzara şuydu: Askerler, dışarıda yere yatırılan bir atın karnını yarıp ölüm cezası alan çingeneyi atın karnına yerleştirdiler ve adamın sadece kafası dışarıda kalacak şekilde atın karnını diktiler. Hem at hem de zavallı adam, çığlıklar içinde çırpınarak öldü. Bu ölümü baştan sona izleyen Elizabeth'in içindeki kötülük mekanizması işlemeye başlamıştı.

Genç bir kız olduğunda, o dönemde, prensler bile okuma-yazma bilmezken Elizabeth, Macarca, Latince ve Almancayı akıcı bir şekilde konuşabiliyordu. Zekiydi, küçük yaştan beri, asi köylülerle başa çıkma yolunun acımasızlık ve şiddetten geçtiğini düşünüyordu.

12 yaşındayken bir köylüden hamile kalmış, babasız olarak dünyaya gelen kızı, Elizabeth yaşadığı sürece bir daha ortaya çıkmamak şartıyla bir köylüye verilmişti.

Elizabeth, henüz 15 yaşındayken 1575 yılında, 21 yaşındaki "Macaristan'ın Kara Şövalyesi" ismiyle ünlenmiş, zalim ve merhametsiz savaşçı Ferencz Nadasdy ile evlendi ve Nadasdy ailesinin Macaristan'daki mülkü Sarvar Şatosu'na yerleşti. Kocası Ferencz, Türklerle savaştığı için vaktinin çoğunu evinden uzakta geçiriyordu. "Korkunç Beşli" olarak da bilinen, düşmana korku salan ve kılıcı keskin beş Macar savaşçıdan biriydi. Kara Şövalye ve Kanlı Kontes çok nadir biraraya geldikleri için, evliliklerinin ilk on yılında çocukları olmadı. Daha sonra Elizabeth, dört çocuk doğurdu.

Güzelliğiyle etrafa nam salmış olan Elizabeth, hizmetçilerine yaptığı kötü muamele ile kötü bir şöhret kazanmış ve şatosunu bir işkencehaneye çevirmişti. Özellikle genç ve güzel olan kızlara işkence yapmaktan büyük zevk alıyordu. Bir hizmetçinin kaçması Elizabeth'e göre affedilemez bir suçtu, cezası işkenceyle ölümdü. Hizmetçisi olan 12 yaşındaki Pola, bir şekilde evden kaçmış ama yakalanıp geri getirilmişti. Kanlı Kontes, Pola'ya beyaz bir elbise giyindirerek onu çok dar, içi çivilerle dolu bir silindir kafese sokmuş ve bir makara kafesi kaldırdığında çiviler Pola'ya saplanmış vücudu paramparça olmuştu. Kuralları çiğneyen hizmetçilerin tırnaklarının altına iğne yerleştirirdi. Elizabeth, kurbanları acı içinde kıvranırken mutlaka onların yüzlerini görmek isterdi.

Kendisi gibi sapık olan kocası Ferencz, 1603'te zehirlenerek öldü. Ama kocasının ölümü bile Kanlı Kontes'in işkencelerini durduramadığı gibi daha da artırdı. Kontes Bathory, uzun simsiyah saçları, bembeyaz yüzü ve kehribar rengindeki gözleriyle olağanüstü bir güzelliğe sahipti. Fakat hiçbir güzellik, yerçekimi ve ilerleyen zamana karşı koyamazdı.

Önceleri yüzündeki kırışıklıkları makyajla kapatıp pahalı elbiseler giyerek kendisini avutsa da geçen zamanda bunların yararının olmadığını gördü. Bir gün tesadüfen yüzüne sıçrayan hizmetçi kızın kanıyla kırışıklığın ve yüzündeki çizgilerin yok olduğunu fark edince yakın arkadaşı büyücü kadın Darvulia'ya nedenini sordu. Büyücü de; "Genç bedenlerin kanını alırsan, onların fiziksel ve ruhsal özellikleri de sana geçer!" deyince çok sayıda genç kızın kanı kovaları doldurmaya başladı.

Elizabeth'in ebedi gençliği elde edebimek uğruna, vahşice katlettiği genç kızların sayısı on yılda 650'yi bulmuştu. Öldürülen kurbanların etlerini pencereden dışarı savurmasıyla ünlüydü. Çürümüş cesetlerin kimliği teşhis edilemesin diye üstlerine kireç döktürüyordu. Ancak artan cesetlerin sayısı nedeniyle tüm şato çürüyen insan etinin ağır kokusuyla doldu. Koku öyle yoğundu ki, artık içeride durulamıyordu.

Yıllar boyunca Elizabeth'in sonsuz yaşam cinayetleri devam etti. Kurbanlar, her seferinde, ortadan kaldırılması kolay köylü kızları oluyordu. Bu arada şatoda yaşanan garip olaylarla ilgili söylentiler de ceset kokuları gibi hızla yayılıyordu. Artık kurban yakınları da yavaş yavaş seslerini yükseltmeye başlamışlardı. 

Elizabeth'in sosyal statüsü, onu kanun önünde dokunulmaz kılıyordu ve  o, güçlü bağlantılarıyla adaletin kollarının kendisine uzanmasını engelliyordu. Peki,hal böyleyken, adaletin kollarına nasıl düştü? İşte bu çok ilginç!

Çoğu kendi ailesinden miras kalan büyük bir servete sahip olan Kontes Batory, yine de parasızlıktan şikayet ediyordu. Macar soyluları şövalyelerin parasını genellikle kendi ceplerinden verirlerdi. Hükümdarın ise genelde parası olmazdı.Bu yüzden, Elizabeth'in kocası Ferencz zehirlenip ölmeden önce, Kral Matthias'a 17 bin 408 altın borç para vermişti.Elizabeth de bu parayı Macar Kralı'ndan almak istedi. Ekonomik sıkıntı çekiyordu. Bu nedenle, ailesinden kalan iki şatoyu sattı. Ailesinin çoğu Elizabeth'in yaptıklarından daha önce de haberdardı ve buna bir son vermek niyetindeydiler. Transilvanya prenslerinden kuzeni Kont Thurzo, yaptığı aile toplantısında, Elizabeth'in manastıra kapatılmasını istedi ama kabul görmedi. 

Elizabeth'le ilgili şikayetler nihayet Macar Parlamentosu'na gelmişti. Parlamento, Kontes'in aleyhine tanıklık edenleri üç gün boyunca dinledi. Kutsal Roma İmparatoru II. Arşidük Matthias, düzeni tekrar kurmaya kararlıydı. Soyluların kanun tanımayan olağanüstü güçlerinin sonu geliyordu. Kanlı Kontes'le ilgili şikayetler kulağına kadar gelen Arşidük'ün bizzat kendisi, Elizabeth hakkında soruşturma başlattı. 

Kral Matthias, Elizabeth'i yok etmeye kararlıydı. Eğer suçlu bulunursa tüm mallarına el konulacaktı; en önemlisi de Elizabeth'in Kral'dan geri almaya çalıştığı borç geçersiz sayılacaktı. Ve kral emretti: "Bana o kadının kellesini getirin!"

Bu karardan sonra bile kan dökme iştahını kaybetmeyen Elizabeth, Kral'ı ve kuzeni Kont Thurzo'yu zehirlemeye kalkıştıysa da başarılı olamadı.

Ve nihayet 1610 yılını 30 Aralık gecesi, kralın muhafızları şatoyu bastı. Baskın sırasında Elizabeth şatonun 50 metre altında yer alan bir hücrede saklandıysa da, kuzeni Kont Thurzo tarafından yakalandı. Elizabeth yakalandığında kuzenine, "Bu saygısızlığın bedelini ödeyeceksin" diye bağırınca Thurzo, "Maalesef hanımefendi, ben hizmetçilerinizden biri değil, bu lanetli mekana adalet getiren Macaristan prensiyim!" karşılığını verecekti.
Şatoda yapılan aramada, kanla dolu kovalar, yarı canlı, işkence görmüş genç kızlar ve elliden fazla ceset bulundu.

Mahkemede yapılan yargılamada, işkenceleri beraber yürüttüğü kadrolu cadılar ve yardımcıları, "vampirlik, büyücülük ve pagan ritüelleri uygulamak" gibi yapılanlara uygun düşen suçlamalarla yargılansa da, Elizabeth, sadece adi suçlardan hakim karşısına çıkarılmıştı. İmtiyazlı eller yine devredeydi.

Mahkemeye sunulan önemli bir kanıt, Elizabeth'in el yazısıyla yazdığı, kurbanlarının adının yazılı olduğu listeydi. Listeye göre, kurban sayısı 650'yi buluyordu. Mahkeme sonucunda, tüm yardımcılar vampirlere yaraşır şekilde idam edildi. Kendisine gelince, başlangıçta kazığa bağlanıp, yakılarak idam edilmesine karar verilse de saraylı olduğu için, cezası ömür boyu hapse çevrildi. 

Ve Elizabeth, 31 Temmuz 1614'te, hücresinde bir başınayken öldü. Daha cesedi çürümeden, günümüze kadar ulaşacak vampir hikayeleri dört bir yana yayılmaya başlamıştı...


Notlar:
-- Elizabeth'in kanlı geçmişine şahit olan Cachtice Şatosu'nun kalıntıları, halen Slovakya sınırları içindedir. Şato, Kontes'in ölümünün ardından bir daha hiç kullanılmadı.

-- Cinayetleri ve yargılanmasıyla ilgili kayıtlar, Macaristan devlet arşivinde saklanmaktadır.

Kaynak: Ali Çimen - Tarihi Değiştiren Kadınlar (Popüler Tarih)

Elizabeth Batory görseli alıntıdır.