17 Şubat 2021 Çarşamba

 

AĞLARSA ANAM AĞLAR, GERİSİ YALAN AĞLAR



Bugün anladım ki, insan bir yaş daha alınca, eski yıllarına duyduğu özlem artıyormuş. Durup düşününce de olumlu ve güzel olan anılarını bilinç üstüne çıkarmak için geri çağırıyormuş. Ben de öyle yaptım ve anılarımın eşliğinde, on beş yaşımdaki okul yıllarıma geri döndüm. Yazımı okuyan sizler de bugün bana yol arkadaşlığı yapacaksınız. Umarım bu yol arkadaşlığından memnun kalırsınız. :)

Lise birinci sınıfta, edebiyat öğretmenimiz, Maksim Gorki'nin "ANA" romanını dönem ödevi olarak vermişti. Okuma sonrası hazırlayacağımız kitap inceleme raporundan alacağımız not, direkt ortalamaya geçecekti. Ödev önemliydi yani.
O zamana kadar Rus Edebiyatı'nın tüm klasiklerini okumuştum. En sevdiğim Rus yazarlar, Dostoyevski ve Turgenyev'di. Ama Gorki'yi hiç okumamıştım. Ödev verildikten sonra, kitabı okumak için okul kütüphanesine gittim ve ANA'yı alıp  okumaya başladım. Sayfalar bir türlü ilerlemiyordu, kendimi zorladım ama ne mümkün. Baktım olmayacak, kütüphane memuruna gidip, "başka bir yazarın "ANA" kitabı var mı" diye sordum. Kütüphane memuru raflara gidip, bana Pearl S.Buck'un "Ana" romanını getirdi ve "bu var" dedi. Alıp okumaya başladım, kitap su gibi akıyordu adeta. Tamam dedim kendi kendime ben bu kitabı okuyup dönem ödevimi hazırlayacağım. Sonra edebiyat öğretmenimle görüştüm ve zoraki kabul ettirdim, Buck'un romanını incelemeyi. Okul dönemi sona erdi, tüm sınıf Gorki'nin Anasını okumuş, çok beğenmiş ve incelemelerini vermişti. Bir tek benim anam farklıydı. Sonuç olarak, her daim tam not aldığım edebiyat dersinden bu kez tam not alamamıştım. Üzülmedim çünkü kimsenin tanımadığı bir yazarla tanışmış, yazarla ilgili bilgileri de ansiklopediden edinmiştim. 

Aradan çok uzun yıllar geçti, Gorki'nin Anasını yeniden okumak istedim. Farklı zamanlarda iki kez romana başlamama rağmen yine bitiremedim. Roman beni darlıyordu sanki, bir türlü okuyamıyordum ve hala okuyamıyorum. Anlayacağınız üzere, Rus Edebiyatı'nda okumadığım, daha doğrusu okuyamadığım tek yazar olarak kaldı Maksim Gorki. Gorki'yi sevenleri duyabiliyorum, arkamdan konuşmayın lütfen. :)

Bu kadar açıklamadan sonra eminim Buck'un "ANA"sını merak etmişsinizdir ve yazarın adını duymayanlar da kim olduğunu merak etmiştir. Kısa bir bilgi vermek istiyorum; artık elimizde imkanlar çoğaldı. İsteyen, istediği bilgiye kolayca erişebiliyor ama olsun, yine de sizi zahmetten kurtarayım. :)

Pearl S. Buck, 1931 yılında 'The Good Earth' İyi Dünya adlı eseriyle Pulitzer Ödülü'nü kazanmış. İngilizce özgün adı 'The Mother' olan Ana eseriyle de 1938 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştır. Yazar Amerikan asıllı olmasına rağmen ömrünün büyük kısmını Çin'de geçirmiş, eserlerinde de Çin ve Çin'deki sosyal yaşamla ilgili konuları işlemiştir. Çin'de akademik çalışmalar yapmak için uzun süre bulunmuş, Amerika'ya döndüğünde kendini Çin'de çok daha iyi hissettiğini düşünerek Amerikalı bir misyoner rahiple evlenip tekrar Çin'e yerleşmiştir. Yazarın Ana adlı eserinde Çin'deki çiftçi bir kadının hayatı anlatılmıştır. 

Pearl S. Buck, Nobel Ödülü'nü alan Amerikalı ilk kadın yazardır. Yazar Ana adlı eseriyle Nobel Ödülü'nü aldıktan sonra, bu ödülü alması hakkında çeşitli söylentiler çıkmış ve ödülü hak etmediği anlamına gelecek çıkışlar ve eleştiriler almıştır. Kimi edebiyat çevreleri ve akademisyenler, onun bu ödülü hak edecek bir kültürel birikime sahip olmadığını, Nobel Ödülü'nün Buck'a verilmesinin İsveç Akademisi'nin kötü bir değerlendirilmesi olarak yorumlamışlardır.

Bu tepkiler bir hayli ses getirmiş, Nobel Edebiyat Ödülü Komitesi'nde bu olay Pearl Buck sendromu olarak nitelendirilmiş, sonraki yıllardaki ödül dağıtım kriterlerinde ödül, 5 kişilik kısa listeye ilk defa girene verilmemesi ilkesiyle çözümlenmiştir.

Ana'nın Konusu
Roman Çin'de kırsal bir kesimde tarımla uğraşan bir ailenin ve bir Ana'nın boşluk, hiçlik ile geçen hayatını, sadece doymak, aç kalmamak için yaşayan insanların mücadelesini, nine, ana, oğul, koca ile birlikte yaşayan bir köylü kadının hayatını ve  birkaç köylünün renksiz ve tamamen sıradan köy yaşantılarını dile getirmektedir. Köylü ve bir çiftçi ailesinin Ana'sı olan Çinli kadının yaşadığı yoksulluk, açlık, sefalet ve çaresizliğini anlatan roman, Çin'deki feodal hayatı tüm yalınlığı ile dile getirmektedir. 

Nerede, ne zaman çocuğu için ağlayan bir anne görsem bu anım gelir aklıma. Ve okuduğum Buck'un Ana'sındaki, adını bile söylemeyen adsız anayı hatırlarım. Romandaki Çinli ana, aslında her yerdedir; Anadolu'dadır, Afrika'dadır, Güney Amerika'dadır. Çinli adsız Ana evrenseldir çünkü. Ve biliyorum ki, "ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar." Diliyorum ve umuyorum ki, dünyanın neresinde olursa olsun "ANALAR AĞLAMASIN ARTIK." Ve sesimin yettiği kadarıyla bağırmak istiyorum, "ANALARA KIYMAYIN EFENDİLER." Çünkü:

Analardır adam eden adamı
aydınlıklardır önümüzde gider.
Sizi de bir ana doğurmadı mı?
Analara kıymayın efendiler.
           Bulutlar adam öldürmesin.

Nazım Hikmet
Şubat/1955


Kaynak: Yazar Pearl S.Buck ile ilgili bilgiler, edebiyatvesanatakademisi.com'dan alınmıştır. 





13 Şubat 2021 Cumartesi

 


14 ŞUBAT SEVGİLİLER GÜNÜYMÜŞ!



Oldum olası genele özgü günleri sevmedim. Gün eğer benim günümse, bana özel olmalı, aynı günü herkes kutlamamalı. Eğer ben özelsem, ki öyleyim kutlayacağım gün de özel olmalı, genel değil. Benimkisi, klişe tabirle "kapitalizmin icat ettiği gün/günler"e, tüketim toplumu yaratılmasına karşı çıkmak değil, tamamen duygusal bir tavır. Sevginin dolayısıyla sevgiyi göstermenin günü olmaz diye düşünüyorum. Ama sevgili olmanın, ilk aşkı tatmanın elbette bir günü vardır ve bu günlerde kişiye özeldir. Bu bağlamda sevgiyi tadanların günleri de farklı farklıdır, tek bir güne sığdırılamaz. 

Öyle insanlar tanıdım ki, eşinin veya sevgilisinin evlilik yıldönümünü, doğum gününü hatta çocuğunun doğum gününü unutur ya da unutmuş gözükerek kutlamazken, "Sevgililer Günü"nü hiç unutmaz ve mutlaka hatırlar. Neden? Çünkü, basın-yayın organları, sosyal medya, arkadaşları ve çevresi unutmasına izin vermez, bir hafta önceden o gün ile ilgili reklam ve afişleme başlar bile. Ha, o günü unutursa ne olur? Unutan kişi ,evde eşinden, buluştuklarında ya da konuştuklarında sevgilisinden azar işiteceğini çok iyi bilir. Efendim neymiş, falancanın eşi, karısına elmas yüzük almış, filancanın sevgilisi, sevdiği kıza o gün evlenme teklif etmiş v.s. gibi sitem ve küçümseyici tavırlardan kaçınmak için bu genel günü kaçırmak istemez ve günü beynine "mıh" gibi çakar. Maddi durumuna göre bir şeyler alır, hediye alım işi de genellikle erkeklerden beklenir. Kadın almasa da olur. Peki, bu durumda, yani sevgililer gününde alınması zorunlu olan hediyenin kıymeti var mı? Bence yok. Erkek/kadın üzerinde psikolojik ve sosyal baskıyla  oluşan "hediye alma/verme" zorunluluğu gönülden yapılmaz çünkü. Eğer isteniyorsa, o günü pas geçmemek adına, bir demet çiçek çok daha anlamlı olur, çünkü içten verilir.

Amerikalı Ester Howland, 14 Şubat 1800'de ilk "Sevgililer Günü" kartını sevgilisine göndermeseydi, böyle bir günden çoğu insanın haberi bile olmayacak, kapitalistler ticareti canlandırmak, tüketim ekonomisini güçlendirmek için tüketimi körüklemek amacıyla özellikle bu günü küreselleştirmeyecekti. Yukarıda da belirttiğim üzere benim bu güne karşı tavrım tamamen duygusal. Duygusal ama farkında...

Biliyorum; bir 14 Şubat'ta daha "Sevgili enflasyonu" yaşanacak. Hiç de inandırıcı olmayan tavır, davranış ve sözlerle sevgililer, eşler birbirlerinin gününü kutlayacaklar. 15 Şubat'ta ise, dün unutulacak ve "eski tas, eski hamam" sözü yeniden işlevselliğini kazanacak. Bu bir dilek değil, durum tespitidir. 

Özel veya genel günler fark etmez maddi hediyelerin hep bir ömrü, son kullanma tarihleri vardır. Siz siz olun sevdiğiniz insana etkisi bir yaşam sürecek, anımsandığında uzaklara daldıracak, tebessüm ettirecek, hissettirdiği duyguların asla silinmeyeceği sözleri hiçbir önemi olmayan sıradan günlerinizde armağan edin. Tıpkı Nazım Hikmet'in Piraye'ye yazdığı mektubundaki son satırları gibi; 

"Senin bana nasip olman, şahsi hayatımın en değer biçilmez talihidir. "




7 Şubat 2021 Pazar

 


KARA ŞİFRE VE APPLE'IN LOGOSUNUN SIRRI



1982 yılında okumuş olduğum "Kara Şifre" kitabı, İkinci Dünya Savaşında, cephe gerisindeki ölüm-kalım mücadelesinin gizli belgelerini gün ışığına çıkaran gerçekçi bir romandır. Almanların asla çözülemez dediği "Enigma" yani "Bilmece"nin, İngilizlerin MI6 Şifre Okulu'nda nasıl çözüldüğü ve bu çözülüşün savaşın gidişatını  nasıl değiştirdiği anlatılmaktadır. Tabii ki, 1982 yılında internet ve sosyal medya yoktu. Savaşa ilişkin bilgileri ya kitaplardan öğreniyorduk ya da sinemada gösterilen filmlerden. Ben hem sinemasever hem de kitap okuyan biri olarak hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemezdim. Bu nedenle de bulduğum her şeyi okurdum.Kitapçıda "Kara Şifre"nin  adı ve içeriği dikkatimi çekmişti ve kitabı alıp, bir solukta okumuştum. Bilgisayarlar yaygınlaşıp her evde internet kullanılmaya başladıktan sonra Alan Turing adını tüm dünya duydu ve yaptıklarını öğrendi. Ben de elimde bulunan kitabın değerini anladım. İnternette yaptığım araştırmada "Kara Şifre"nin yeni basımı yok ama ikinci el satışları var. 

Bu kitabı hatırlamamın nedeni şu: Apple'ın logosu olan ısırılmış elma, çok uzun zamandır dikkatimi çekiyordu; neden bütün bir elma değil de bir ısırık alınmış elma? Bunun bir anlamı olmalı diye düşünüyordum ama kime sorduysam sorumun cevabını alamadım. Dün akşam, tesadüf eseri ısırılmış elmanın sırrını öğrendim ve cevaptan tatmin oldum. Bu sır, bana çok ilginç geldi ve tam 39 yıl önce okuduğum kitabı hatırlattı. Kitaplığımın arka taraflarından çıkardığım "Kara Şifre" adlı kitabım, durduğu yerde eskimiş, sayfaları sararmıştı (Fotoğrafta görüldüğü üzere).

Apple'ın logosunun sırrına geçmeden önce, bu değerli kitabın "Giriş" yazısını aynen aktarmak istiyorum; sırrın önemine binaen.

"1940 yılının ilkbahar sonlarında Orta Avrupa, Adolf Hitler'le Üçüncü Reich'e aitti. Almanya'ya karşı koymak içinse geride yalnız İngiltere'yle Britanya Adaları kalmıştı. Blitzkrieg'i (Yıldırım Savaşını) izleyen on iki ay boyunca sürdürülen gizli savaşın, Almanya'nın yenilgiye uğratılmasında en etkin rolü oynadığı söylenmiştir.

10 Mayıs 1940 ile 10 Mayıs 1941 arasında neler olup bitti?

Alman Hava Kuvvetleri (Lutwaffe) Britanya Savaşında İngiliz Hava Kuvvetleri( RAF)ı ezemeyince, Hitler İngiltere'nin istilasını erteleyerek tüm dikkatini Rusya'nın fethine yöneltti. 

Sıradaki üçüncü Nazi olan Führer vekili Rudolf Hess, barış pazarlığı yapmak üzere tek başına İskoçya'ya uçunca, tüm dünya şaşkınlığını gizlemedi. Ne çare ki, Hess savaşın geri kalan bölümünü Londra Kulesinde geçirecekti. 

Buckinghamshire eyaletinin göze batmayan bir malikhanesindeki suntadan kulübelerde MI6'nın Şifre Okulu, çağımızın en büyük sırrı Ultra'yı barındırmaktaydı. O ultra ki, sonunda Alman Yüksek Komutası'nın "asla çözülemez" denilen Enigma şifre mekanizmasını çözecekti.

Ele geçen Wehrmacht belgeleri ve Ultra şifreli mesaj suretleri, bu olaylar sonucunda Hitler'in Bin Yıllık Reich hayalinin nasıl yok olduğuna tanıklık etmektedir.

Evet, Goethe'nin, "En önemli şeyler her zaman dosyalarda bulunmaz," sözleri ne kadar doğru..." (*)

Gelelim Apple firmasının logosundaki sırra. Dünyaca ünlü Apple firmasının logosundaki elmanın doğuşuyla ilgili pek çok hikaye var. Ben bu hikayelerden yalnızca birini, bana ilginç gelen, doğruluğuna inandığım ve bu yazımı yazmama neden olan Alan Turing'le ilgili olan hikayeyi anlatacağım. Diğer hikayeleri arzu edenler araştırıp okuyabilirler.

Alan Turing, İkinciDünya Savaşı'nda Almanların kullandığı Enigma (Bilmece) isimli şifre mekanizmasını çözerek savaşın gidişatını ciddi bir biçimde etkiliyor, Almanlar yeniliyor. 

Savaş sonrasında ise Alan Turing'in başına korkunç şeyler geliyor; dahi matematikçi Alan Turing bir eşcinsel ve bir gün üniversitedeki odasında bir erkek öğrenciyle yakalanıyor.

O tarihlerde İngiltere'de eşcinsellik büyük bir suç ve yasalar Turing'e iki yol öneriyor; birincisi uzun bir hapis cezası, ikincisi ise bir ilaç tedavisiyle hadımlaştırılmak. Her iki alternatif de Turing'e kabul edilemez geliyor ve bir elmanın içine bir gergedanı dahi hemen öldürecek miktarda bir zehir enjekte ediyor, bu elmadan bir ısırık alarak yaşamına son veriyor. Öldüğünde 42 yaşındaydı.

Alan Turing'in cesedi bulunduğunda yanında üzerinden bir ısırık alınmış elma da bulunuyor.

Macintosh firmasının kurucularının da, kendileri bu konuda bir açıklama yapmamış olmalarına rağmen, bu ucundan bir ısırık alınmış elmayı, bilgisayarların babası sayılan Alan Turing'e saygılarından oluşturdukları düşünülmektedir. (**)

İngiliz matematikçi ve kriptolog olan Alan Turing savaş sırasında kahraman ilan edildi. Savaş sonrasında özellikle bilgisayar ve yapay zeka üzerinde çalışmalar yapan Turing, bilgisayarın olmadığı 1948 yılında hazırladığı bir programla modern bilgisayarın öncülerinden biri olmuştur.

1966'dan beri, Alan Mathison Turing anısına "Bilgisayar Mekanizmaları Birliği" tarafından her yıl, bilgisayar camiasına teknik makaleler yazan bir kişiye bilgisayar biliminin Nobel'i sayılan "Turing Ödülü" verilmektedir.

23 Haziran 2001'de Manchester'da Whitworth Sokağındaki üniversite binaları arasında bulunan Sackville Park'da Turing'in bir bronz heykeli dikildi. (***)


Kaynaklar:

* lawrence block - harold king, KARA ŞİFRE (Code of Arms). Türkçesi; Meral Gaspıralı. ALTIN KİTAPLAR / 1982.

** Apple'ın logosunun hikayesi; galeri.mynet.com

***haberler.com


 

3 Şubat 2021 Çarşamba

 


ÇAĞIRAN KEDİ MANEKİ NEKO'NUN HİKAYESİ


Japoncada "Çağıran Kedi" anlamına gelen Maneki Neko'nun Japonya'da para ve bereket çağırdığına inanılır. Bu nedenle Maneki Neko, özellikle ticaretle uğraşanların dükkanlarında bulundurduğu bir Japon figürüdür. Batı kültüründe "Lucky Cat" olarak bilinir. Japon inanışına göre, Maneki Neko sağ patisini sallıyorsa para ve iyi talihi, sol patisini sallıyorsa müşteri ya da insanları davet eder.  Maneki Neko eğer beyaz ise mutluluğa, sarı ise zenginliğe işaret eder.

Bir efsaneye göre, 17. yüzyılda Gotokuji Tapınağı'nda yaşayan yoksul Japon bir rahibin Tama isimli bir kedisi varmış. Rahibin yiyeceği çok az olmasına rağmen yiyeceğini kedisiyle paylaşırmış. Bir gün zengin bir samuray, Tama'nın yaşadığı tapınağın yakınlarından geçerken yağmura yakalanır ve ıslanmamak için bir ağacın altına sığınır. Tam o sırada Tama ortaya çıkarak zengin adama sol patisini kaldırarak bir şeyler anlatmaya çalışır. Zengin adam, kedinin kendisini çağırdığını düşünüp kediye doğru giderken ağaca bir yıldırım düşer. Adam, kedi sayesinde yıldırım çarpmasından kurtulur ve hayatta kalır. Bunu fark eden samuray, tapınağa yüklü bir bağış yapar, tapınağı himayesine alır ve onararak genişletir. 1697'de tapınağın adını Gotokuji olarak değiştirir. Kedi Tama öldüğünde , kedi mezarlığına gömülür. Maneki Neko(çağıran kedi) Tama'nın heykeli ilk o zaman yapılır ve tapnağa konulur.

Maneki Neko'nun doğum yeri olarak kabul edilen Gotokuji Tapınağı'nın bahçesinde yüzlerce Maneki Neko figürü bulunmaktadır.

Maneki Neko, Japonya'nın Edo döneminde (1603-1868) zenginlerin evlerinde kolye, çan ve önlüklerde şans sembolü olarak kullanılmıştır.

Meowth (miyav) isimli Pokemon karakteri Maneki Neko'dan esinlenilerek yaratılmıştır. Çinliler arasında da popüler olduğu için çoğu zaman Çin orijinli zannedilir. 

Her yıl Eylül ayında, Japonya'nın Seto şehrinde, bir tür Halloween'a benzeyen Maneki Neko Festivali yapılır. Şehrin her yerinde Maneki Neko'lar görülür. Çocuklar ve yetişkinler yüzlerini kedi gibi boyarlar. Seto şehrinde bir de Maneki Neko Müzesi bulunmaktadır.


Kaynaklar:

kedimag.com

web-japan.org

Görsel alıntıdır.



26 Ocak 2021 Salı

 


MEĞER DÖRT YÜZYILDIR AĞUSTOS BÖCEĞİNE  BÜYÜK HAKSIZLIK YAPILMIŞ




İlkokulu bitiren herkes,Türkçe kitabında yer alan La Fontain'in ünlü "Ağustos Böceği ile Karınca" fablını mutlaka okumuştur. Hikaye şöyle: Ağustos böceği yaz boyunca saz çalmış, karınca ise durmaksızın çalışarak kışlık yiyeceğini biriktirmiş. Derken kış gelmiş çatmış, aç kalan ağustos böceği, komşusu karıncadan yiyecek istemiş. Karınca da cevabı yapıştırmış; madem yaz boyunca saz çaldın, şimdi de oyna biraz!  demiş ve ağustos böceğine yiyecek vermemiş. 

Çocuklara ders vermek maksadıyla okutulan bu hikayede, tembelliğin çok kötü, çalışkanlığın ise iyi ve işe yarar olduğu vurgulanmak istenmiş. Zaten fabl ya da öykünce'nin yazılış amacı da bu değil midir? İnsana ait bir özelliğin insan dışında bir varlığa verilmesi fablın esasıdır. Fablların kahramanları genellikle hayvanlardır. Ama bu hayvanlar, insanlar gibi düşünür, konuşur ve insan gibi davranırlar. Hikaye güldürürken, düşündürmeyi de amaçladığından olsa gerek.

Ağustos böceğine neden haksızlık yapıldığını açıklamadan önce fabl denilince, La Fontain'den önceki yazarları ismen de olsa hatırlamak gerek diye düşünüyorum. Çünkü kimi edebiyatçılara göre, La Fontaine, kendinden önceki bu fabl yazarlarından etkilenmiştir. Bunlardan ilki, Beydeba'dır. Kelile ve Dimne'nin, M.Ö.1. yüzyıl civarında yaşadığı düşünülen Hintli Beydeba tarafından kaleme alındığı ve zamanın Hint hükümdarına sunulduğu düşünülmektedir. Zira eserin, hükümdara bir tür nasihat niteliğinde olduğu öne sürülmüştür. Bu bağlamda fabl türünün ilk ve en önemli örneklerinden olan Kelile ve Dimne'deki hikayeler siyasetten erdeme kadar birçok farklı konuyu ele almıştır. Eser, adını ilk bölümdeki bir hikayenin kahramanları olan iki çakaldan almıştır; doğrunun ve dürüstlüğün simgesi olan "Kelile" ile yanlışın ve yalanın simgesi olan "Dimne" den.

İkincisi ise, masal anlatıcısı olan Ezop'un anlattığı masallardır. Ezop masalları Antik Yunan'a aittir. Bu masallara fabl denir, çünkü masallarda hayvanlar, bitkiler ya da cansız varlıklar insanlar gibi düşünüp konuşurlar. Ezop masallarında adalet, dostluk, doğruluk, bağışlamak, alçakgönüllülük gibi meziyetler övülüp yüceltilirken, zalimlik, düşmanlık, hainlik, kendini beğenmişlik, cimrilik ve cahillik  gibi tutum ve davranışlar yerilir.

Gelelim La Fontaine'e. 1621 yılında, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak Fransa'da doğan Jean de La Fontaine, özellikle fabl türünde yazdığı eserlerle ünlenmiştir. La Fontain'in yaşadığı 17. yüzyıl'da bilimin geldiği nokta düşünüldüğünde, yazarın ağustos böceğinin yaşam döngüsünü bilmemesi normal sayılabilir; o dönemde biyolog ve zoologların bile sınırlı bilgiye sahip oldukları var sayılırsa. Ancak, günümüzde hızla ilerleyen teknoloji ve bilim, evrenin sırlarının bir bölümüne açıklama getirirken, hayvanlar alemi de bu gelişmişlikten nasibini aldı ve insanlar hayvanlar hakkında daha geniş bilgiye sahip oldular. İşte bu bilgilerden biri de ağustos böceğine ait; hani her yaz gece-gündüz hiç durmadan öten gürültücü böceğe.

Yapılan araştırmalara göre, ağustos böceği Ağustos ayından sonra hayatta kalmıyor. Yani kış için yiyecek biriktirmesi gerekmiyor. Nedeni ise ağustos böceğinin yaşam döngüsünde saklı. Şöyleki:
 
Dişi ağustos böceği, uzantılı yumurtlama borusuyla yumurtalarını, ağaçların genç sürgünlerinin yarıklarının içine bırakır ve altı hafta sonra bu yumurtalardan "NİMF" adı verilen ve erginlere benzemeyen yavrular çıkar. Bu yavrular içgüdüsel olarak ağaç dallarındaki yarıklardan toprağa düşerler ve  kazıcı ön ayaklarıyla toprağı kazarak altına saklanırlar. 17 sene toprak altında kalan bu yavrular ağaç kökleri ve ağacın özsuyunu emerek beslenirler. Büyüdüklerinde ve zamanı geldiğinde yeryüzüne çıkarlar. Yeryüzüne çıktıktan sonra ömürleri 4 haftadır, yani bir ay. Türlerini  devam ettirebilmek için bu dört haftayı iyi kullanmak zorundadırlar. Bu sürede eş ararlar ve eşleşirler. Eşleştikten sonra da ölürler.Ölmeden önce dişi ağustos böcekleri aynı yöntemle yumurtalarını bırakmayı ihmal etmezler. Bu yaşam döngüsü böylece sürer gider.  Anlayacağınız üzere, ağustos böcekleri hiçbir zaman kış mevsimini göremezler. İşte bu durum, La Fontaine'nin ağustos böceğine yaptığı haksızlıktır, yoksa değil midir?

--Ağustos böcekleri hortumlarını ağaç filizlerine batırıp özsuyunu çekerler. Özellikle söğüt ağacının sürgünlerinin özsuyunu emerler.

--Gündüzleri yaprak aralarında gizlenirler. Gece ve gündüz ötmelerinin farklı anlamları vardır.

--Erkek ağustos böceklerinin karınlarının altı sağlı-sollu gergin bir zarla örtülüdür. Kas yardımıyla bu zarları titreterek ses çıkarıp öterler. Dişilerinde ses çıkarma organı yoktur. Yani yaz boyunca durmadan saz çalan erkek ağustos böcekleridir. Ses çıkarmaları kendi aralarında bir iletişim aracıdır da.



Görsel alıntıdır.
 

21 Ocak 2021 Perşembe

 

AZİZLER FİLM ELEŞTİRİSİ VE YALNIZLIK ÜZERİNE



Yalnızlık. Sözcüğe yüklediğimiz anlam bile ürkütücü geliyor; kimsesizliği, ıssızlığı, tenhalığı çağrıştırdığı için. Çünkü,"insan, toplumsal(sosyal) hayvandır" diyen Platon'u doğrular niteliktedir yaşadığımız dünya ve birey ancak toplumla var olur.

Azizler filminin ana teması "bireyin yalnızlığı" üstüne kurulu. Günümüzde, diğer her şey gibi yalnızlık da çeşitlendirildi; patolojik yalnızlık, seçilmiş yalnızlık, mecburi yalnızlık, derin yalnızlık, sosyal durum yalnızlığı, duygusal yalnızlık, gizli yalnızlık.  Yalnızlığın sebebi, adı her ne olursa olsun, toplumdan uzaklaşma hissi ve kendi içinde bir boşluk barındırma duygusudur. İster yalnızlığı tercih et veya etme yalnızlık, paylaşılabilen bir duygu değildir. Ancak, yalnızlığı gerçekten isteyenler vardır. Halil Cibran'ın "Yalnızlığı istedim. Çünkü nezaketi zayıflığın bir parçası, hoşgörüyü ödleklik, yücelmeyi böbürlenme fırsatı kabul eden kalabalığın terbiyesizliğinden usandım" diyenler gibi. Bu durum ise, tek başına kalmayı tercih edenler ve yalnız olmaktan zevk alanlar için sıradan bir yalnız olma halinden farklıdır. Çünkü yalnızlık duygusu istek dışı bir yalnız kalma durumundan dolayı ortaya çıkar. Uzmanlara göre, yalnızlık duyan insan terkedilme, dışlanma, depresyon, güvensizlik, umutsuzluk, anlamsızlık, değersizlik ve kızgınlık duygularıyla doludur. Kendisinin hiç kimsenin sevgisine değer olmadığını düşünür. Bu nedenle de sosyal yaşamında zorluk çeker, diğer insanlarla sosyal ilişkiler kurmadan kaçınır.

Taylan Biraderler'in  Azizler filmi bir kara mizah. Doğrusu ben filmi izlerken hiç gülemedim, ancak filmdeki bazı karakterlerin yaşam tarzının, günümüz yaşam tarzındaki  izdüşümleri oldukça düşündürücüydü. Azizler filmi kısaca, günümüz insanının yalnızlığını anlatıyor ve film bittikten sonra, kendimize şu soruyu sorduruyor: Yalnızlığın içinde kıvranan insanlar, yalnızlıklarını gidermek için ne yapıyorlar? 

Fimde; yalnızlığını gidermek için sanal yoldan arkadaş bulmaya, zenginliğine rağmen bir arkadaş edinebilme uğruna, elindeki maddi olanakları kullanmaya, küçük kızlarının youtuber olmasından maddi çıkar sağlamaya çalışan ebeveynlere ve yalnızlıktan kafayı yeme aşamasına gelip, buzdolabının kapağına yapıştırdığı on yıl önce ölmüş karısının siyah-beyaz cenaze fotoğrafıyla hayali konuşmalar yapan yaşlı ve hasta bir ihtiyara kadar toplumun farklı katmanlardaki insanları görüyoruz. Dokuz yaşındaki oyuncu Göktuğ Yıldırım'ı (filmdeki adı Caner) izlerken, günümüz aile yaşamında kimin aile reisi olduğunu tartışmasız kabul edebilirsiniz. Artık evde-ailede ebeveynlerin değil, çocukların sözü geçiyor; uzman teşhisiyle bu çocuklar "denyo" bile olsalar! Filmde aklı başında olarak yalnız kalmayı ve dolayısıyla evine çöken ablası, eniştesi ve canavar yeğeni Caner'den uzak kalmayı çok isteyen Engin Günaydın'ın canlandırdığı Aziz tiplemesi (seçilmiş yalnızlık). Sanki Aziz, deliler içinde tek kalan akıllı gibi. Sonunda istediği yalnızlığa kavuşuyor ama ileride yalnızlıktan  delirmeyeceği ne malum?

Eğer yalnızsanız ve yalnız yaşamaya devam etmeyi düşünüyorsanız, ben bu tiplerden hangisiyim veya ileride hangisine benzeyeceğim diye düşünmeden edemeyeceksiniz. Çünkü filmin casting'i çok iyi.

Azizler filminde, iletişim teknolojisinin gelişimi ve sosyal medyanın günlük yaşam içinde bu kadar yoğunluklu ve etkin kullanıldığı günümüzde, insanlar arasındaki iletişimin çok daha sorunlu hale geldiğinin altını çiziyor adeta. Bu iletişim sorununun yeni nesile olan etkisini çok çarpıcı bir şekilde yansıttığı filmdeki iki çocuğun içler acısı haliyle tasvirinden anlıyoruz. Popüler kültüre çok erken yaşta maruz kalan Caner'in denyoluğunu izlerken insanın tüyleri diken diken oluyor. Diğer çocuk Cansu'nun sorunlu bir anne-baba'dan belki de kaçmak için youtuber olması ve kısa zamanda fenomen haline gelmesi,  ebeveynleri için Cansu'yu para makinesine dönüştürüyor. Daha fazla para kazanabilmek için kızlarından çok kendileri uğraşıyorlar ve ünlü bir reklam ajansından yardım almak için başvuruyorlar.

Samimiyetin kaybolduğu günümüz sosyal medya yaşantısında hangimiz içtenlikle duygularımızı dolambaçsız, doğrudan karşımızdakine aktarabiliyoruz? Samimiyetin lüks sayıldığı 21. yy dünyasında yalnızlaşmak bir kader mi, yoksa bir seçim mi? Sorunun cevabını haftalık yüzyüze görüşmeleriniz, telefon konuşmalarınızın süresi ile akıllı telefonunuzun haftalık raporunda sunduğu sosyal medya kullanım zamanınızı kıyaslayarak verebilirsiniz.

Aynada kendinize bakmak için keyifli seyirler... 


Görsel alıntıdır.


12 Ocak 2021 Salı



ELIZABETH BATHORY (KANLI KONTES)


Asırlardır anlatılagelen vampir hikayelerini duymayan yoktur sanırım. Gençler arasında popüler olan, "Alacakaranlık Kuşağı" filmini izleyip de Edward Cullen adlı 109 yaşındaki vampiri hatırlamayan çok az kişi vardır. Hele Bram Stacker'in yazdığı Drakula kitabını bilmeyen, filmini izlemeyen varmıdır ki? İşte tüm bu kitaplara konu olan vampir söylentileri gerçek, gerçekler masal oldu; söylentilere neden olan bir kadın yüzünden. Üstelik bu kadın, Avrupa'nın küçük bir ülkesinde Transilvanya'da 1560 yılında soylu ve oldukça zengin bir ailede doğdu. Bebeğin adı; Elizabeth Bathory idi. Ancak, icraatları nedeniyle tarih onu, gerçek adından daha çok kendisine yakıştırılan lakabıyla "kanlı kontes" olarak yazacaktı.

Elizabeth'in doğduğu yıllarda, bölgenin tek hakimi olan Osmanlı İmparatorluğu gücünü kaybetmeye başlamıştı. Elizabeth, altı yaşındayken, ailesine ait şatoda ileride kişiliği üzerinde derin izler bırakacak bir olaya şahit olmuştu. Olay şuydu: Eğlence için şatoya çağrılan bir grup çingeneden biri, çocuklarını Türklere satmakla (devşirme usulüyle alınmıştı muhtemelen) suçlanarak ölüm cezasına çarptırıldı. Küçük Elizabeth, şafak vakti cezalandırılacak çingenenin ölümünü izlemek için dadısının elinden kaçtı, şatonun dışına çıktı. Gördüğü manzara şuydu: Askerler, dışarıda yere yatırılan bir atın karnını yarıp ölüm cezası alan çingeneyi atın karnına yerleştirdiler ve adamın sadece kafası dışarıda kalacak şekilde atın karnını diktiler. Hem at hem de zavallı adam, çığlıklar içinde çırpınarak öldü. Bu ölümü baştan sona izleyen Elizabeth'in içindeki kötülük mekanizması işlemeye başlamıştı.

Genç bir kız olduğunda, o dönemde, prensler bile okuma-yazma bilmezken Elizabeth, Macarca, Latince ve Almancayı akıcı bir şekilde konuşabiliyordu. Zekiydi, küçük yaştan beri, asi köylülerle başa çıkma yolunun acımasızlık ve şiddetten geçtiğini düşünüyordu.

12 yaşındayken bir köylüden hamile kalmış, babasız olarak dünyaya gelen kızı, Elizabeth yaşadığı sürece bir daha ortaya çıkmamak şartıyla bir köylüye verilmişti.

Elizabeth, henüz 15 yaşındayken 1575 yılında, 21 yaşındaki "Macaristan'ın Kara Şövalyesi" ismiyle ünlenmiş, zalim ve merhametsiz savaşçı Ferencz Nadasdy ile evlendi ve Nadasdy ailesinin Macaristan'daki mülkü Sarvar Şatosu'na yerleşti. Kocası Ferencz, Türklerle savaştığı için vaktinin çoğunu evinden uzakta geçiriyordu. "Korkunç Beşli" olarak da bilinen, düşmana korku salan ve kılıcı keskin beş Macar savaşçıdan biriydi. Kara Şövalye ve Kanlı Kontes çok nadir biraraya geldikleri için, evliliklerinin ilk on yılında çocukları olmadı. Daha sonra Elizabeth, dört çocuk doğurdu.

Güzelliğiyle etrafa nam salmış olan Elizabeth, hizmetçilerine yaptığı kötü muamele ile kötü bir şöhret kazanmış ve şatosunu bir işkencehaneye çevirmişti. Özellikle genç ve güzel olan kızlara işkence yapmaktan büyük zevk alıyordu. Bir hizmetçinin kaçması Elizabeth'e göre affedilemez bir suçtu, cezası işkenceyle ölümdü. Hizmetçisi olan 12 yaşındaki Pola, bir şekilde evden kaçmış ama yakalanıp geri getirilmişti. Kanlı Kontes, Pola'ya beyaz bir elbise giyindirerek onu çok dar, içi çivilerle dolu bir silindir kafese sokmuş ve bir makara kafesi kaldırdığında çiviler Pola'ya saplanmış vücudu paramparça olmuştu. Kuralları çiğneyen hizmetçilerin tırnaklarının altına iğne yerleştirirdi. Elizabeth, kurbanları acı içinde kıvranırken mutlaka onların yüzlerini görmek isterdi.

Kendisi gibi sapık olan kocası Ferencz, 1603'te zehirlenerek öldü. Ama kocasının ölümü bile Kanlı Kontes'in işkencelerini durduramadığı gibi daha da artırdı. Kontes Bathory, uzun simsiyah saçları, bembeyaz yüzü ve kehribar rengindeki gözleriyle olağanüstü bir güzelliğe sahipti. Fakat hiçbir güzellik, yerçekimi ve ilerleyen zamana karşı koyamazdı.

Önceleri yüzündeki kırışıklıkları makyajla kapatıp pahalı elbiseler giyerek kendisini avutsa da geçen zamanda bunların yararının olmadığını gördü. Bir gün tesadüfen yüzüne sıçrayan hizmetçi kızın kanıyla kırışıklığın ve yüzündeki çizgilerin yok olduğunu fark edince yakın arkadaşı büyücü kadın Darvulia'ya nedenini sordu. Büyücü de; "Genç bedenlerin kanını alırsan, onların fiziksel ve ruhsal özellikleri de sana geçer!" deyince çok sayıda genç kızın kanı kovaları doldurmaya başladı.

Elizabeth'in ebedi gençliği elde edebimek uğruna, vahşice katlettiği genç kızların sayısı on yılda 650'yi bulmuştu. Öldürülen kurbanların etlerini pencereden dışarı savurmasıyla ünlüydü. Çürümüş cesetlerin kimliği teşhis edilemesin diye üstlerine kireç döktürüyordu. Ancak artan cesetlerin sayısı nedeniyle tüm şato çürüyen insan etinin ağır kokusuyla doldu. Koku öyle yoğundu ki, artık içeride durulamıyordu.

Yıllar boyunca Elizabeth'in sonsuz yaşam cinayetleri devam etti. Kurbanlar, her seferinde, ortadan kaldırılması kolay köylü kızları oluyordu. Bu arada şatoda yaşanan garip olaylarla ilgili söylentiler de ceset kokuları gibi hızla yayılıyordu. Artık kurban yakınları da yavaş yavaş seslerini yükseltmeye başlamışlardı. 

Elizabeth'in sosyal statüsü, onu kanun önünde dokunulmaz kılıyordu ve  o, güçlü bağlantılarıyla adaletin kollarının kendisine uzanmasını engelliyordu. Peki,hal böyleyken, adaletin kollarına nasıl düştü? İşte bu çok ilginç!

Çoğu kendi ailesinden miras kalan büyük bir servete sahip olan Kontes Batory, yine de parasızlıktan şikayet ediyordu. Macar soyluları şövalyelerin parasını genellikle kendi ceplerinden verirlerdi. Hükümdarın ise genelde parası olmazdı.Bu yüzden, Elizabeth'in kocası Ferencz zehirlenip ölmeden önce, Kral Matthias'a 17 bin 408 altın borç para vermişti.Elizabeth de bu parayı Macar Kralı'ndan almak istedi. Ekonomik sıkıntı çekiyordu. Bu nedenle, ailesinden kalan iki şatoyu sattı. Ailesinin çoğu Elizabeth'in yaptıklarından daha önce de haberdardı ve buna bir son vermek niyetindeydiler. Transilvanya prenslerinden kuzeni Kont Thurzo, yaptığı aile toplantısında, Elizabeth'in manastıra kapatılmasını istedi ama kabul görmedi. 

Elizabeth'le ilgili şikayetler nihayet Macar Parlamentosu'na gelmişti. Parlamento, Kontes'in aleyhine tanıklık edenleri üç gün boyunca dinledi. Kutsal Roma İmparatoru II. Arşidük Matthias, düzeni tekrar kurmaya kararlıydı. Soyluların kanun tanımayan olağanüstü güçlerinin sonu geliyordu. Kanlı Kontes'le ilgili şikayetler kulağına kadar gelen Arşidük'ün bizzat kendisi, Elizabeth hakkında soruşturma başlattı. 

Kral Matthias, Elizabeth'i yok etmeye kararlıydı. Eğer suçlu bulunursa tüm mallarına el konulacaktı; en önemlisi de Elizabeth'in Kral'dan geri almaya çalıştığı borç geçersiz sayılacaktı. Ve kral emretti: "Bana o kadının kellesini getirin!"

Bu karardan sonra bile kan dökme iştahını kaybetmeyen Elizabeth, Kral'ı ve kuzeni Kont Thurzo'yu zehirlemeye kalkıştıysa da başarılı olamadı.

Ve nihayet 1610 yılını 30 Aralık gecesi, kralın muhafızları şatoyu bastı. Baskın sırasında Elizabeth şatonun 50 metre altında yer alan bir hücrede saklandıysa da, kuzeni Kont Thurzo tarafından yakalandı. Elizabeth yakalandığında kuzenine, "Bu saygısızlığın bedelini ödeyeceksin" diye bağırınca Thurzo, "Maalesef hanımefendi, ben hizmetçilerinizden biri değil, bu lanetli mekana adalet getiren Macaristan prensiyim!" karşılığını verecekti.
Şatoda yapılan aramada, kanla dolu kovalar, yarı canlı, işkence görmüş genç kızlar ve elliden fazla ceset bulundu.

Mahkemede yapılan yargılamada, işkenceleri beraber yürüttüğü kadrolu cadılar ve yardımcıları, "vampirlik, büyücülük ve pagan ritüelleri uygulamak" gibi yapılanlara uygun düşen suçlamalarla yargılansa da, Elizabeth, sadece adi suçlardan hakim karşısına çıkarılmıştı. İmtiyazlı eller yine devredeydi.

Mahkemeye sunulan önemli bir kanıt, Elizabeth'in el yazısıyla yazdığı, kurbanlarının adının yazılı olduğu listeydi. Listeye göre, kurban sayısı 650'yi buluyordu. Mahkeme sonucunda, tüm yardımcılar vampirlere yaraşır şekilde idam edildi. Kendisine gelince, başlangıçta kazığa bağlanıp, yakılarak idam edilmesine karar verilse de saraylı olduğu için, cezası ömür boyu hapse çevrildi. 

Ve Elizabeth, 31 Temmuz 1614'te, hücresinde bir başınayken öldü. Daha cesedi çürümeden, günümüze kadar ulaşacak vampir hikayeleri dört bir yana yayılmaya başlamıştı...


Notlar:
-- Elizabeth'in kanlı geçmişine şahit olan Cachtice Şatosu'nun kalıntıları, halen Slovakya sınırları içindedir. Şato, Kontes'in ölümünün ardından bir daha hiç kullanılmadı.

-- Cinayetleri ve yargılanmasıyla ilgili kayıtlar, Macaristan devlet arşivinde saklanmaktadır.

Kaynak: Ali Çimen - Tarihi Değiştiren Kadınlar (Popüler Tarih)

Elizabeth Batory görseli alıntıdır.




8 Ocak 2021 Cuma





POZİTİF HER ZAMAN SEVİNDİRİR, NEGATİF ÜZER Mİ?



Covid-19 virüsünün hızla yayılım göstermesi nedeniyle WHO' nun (Dünya Sağlık Örgütü) pandemi kararı vermesinden bu yana uzun zaman geçti. Virüs, zengin, fakir, genç, yaşlı, gelişmiş-gelişmemiş ülke demiyor hiçbir engel tanımadan yayılmasına devam ediyor. Yayılması durdurulamayınca ve virüsten ölümler geometrik dizi şeklinde artınca, tüm dünyada  karantina günleri başladı. Böylece yaşlı gezegenimizde neredeyse hayat durdu. İlk olarak Çin'in Vuhan kentinde ortaya çıkan virüs, sanki Edward N. Lorenz'in "Kaos Teorisi"ni doğrularcasına kelebek oldu uçtu. Asya'dan sonra, "Kelebek Etkisi"yle Dünya'nın yarısında yaşayan nüfusu etkiledi ve binlerce insanın solunum yetersizliğinden  boğularak ölmesine neden oldu!

Hastalığın teşhisi için yapılan test sonucunu heyecanla bekleyen insanlar, içten içe sonucun negatif çıkması için dua ediyordur eminim. Oysa, negatif kelimesi her daim olumsuzluk içerir ve insan ruhunu bu olumsuzlukla etkiler. Örneğin; ilk karşılaştığınız birinden negatif enerji aldığınızda, o enerjiyi bir daha kolay kolay pozitif enerjiye  dönüştüremezsiniz. Zaman zaman sözcüklere yüklediğimiz anlamlar duruma göre değişiklik gösterebilir. Bu da iyi bir şey. Test sonucunun negatif çıkması, sevindiriyor ve "negatif" sözcüğüne yüklenen olumsuzluğu bertaraf ediyor çünkü. O an, insanın aklına olumsuzluk değil, olumlu, güzel şeyler geliyor ve ruhu rahat bir nefes alıyor. Ya test sonucu pozitif çıksaydı? Anlamı olumlu ama sonucu üzücü ve endişe verici olurdu değil mi?

Düşünüyorum da, negatif-pozitif karşıtlığının geçerliliği, bırakalım doğa bilimlerinde kalsın ve gerçek anlamını burada bulsun. Sosyal bilimlerde ise insan ve toplum için hangisi iyiyse o geçerli olsun, varsın sözcüklerde anlam değişikliği olsun. Yeter ki, bu değişiklik,  insan ruhuna iyi gelsin. Sonuç olarak, pozitif/lik  her zaman sevindirmez, negatif/lik de her zaman üzmez. Bunu, aklımızın bir köşesinde bulunduralım lütfen...


Covid-19 virüsü görseli alıntıdır.



4 Ocak 2021 Pazartesi

 


NORS HALKI KİMLERDİ? NORDİK ÜLKELER HANGİLERİDİR?

Normanlar, ya da diğer adıyla "Kuzey İnsanları", İskandinavya'nın Kuzey Avrupa ülkelerinde, Viking Çağı'nda, sekiz ile on birinciyüzyıllar arasında yaşamıştır. Nors dünyasının denizcilikteki hünerleriyle meşhur kaşifleri olan Vikingler, sandallarına binip Avrupa ve Batı Rusya topraklarını işgal etmiş, yağmalamış ve buralara yerleşmiştir.

İskandinavya'nın Hristiyanlaşmasından önce gelişen Nors mitolojisi, İskandinavya, Kuzey Almanya ve İzlanda'da anlatılan pagan tanrılarının, kahramanların ve kralların hikayelerinden oluşur. 11. yüzyıla kadar yazıya geçirilmemiş olmalarına rağmen -ki bu süreç 18. yüzyıla kadar sürmüştür- hikayeler bu tarihten öncesine dayanır.

Vikingler'in Avrupa üzerindeki etkisi ve Nordik mitolojiye ait kaynakların oldukça yakın bir tarihe kadar varlıklarını sürdürebilmeleri sebebiyle Nors mitolojisinin ve ikonografisinin günümüzdeki kullanımı sizi şaşırtmasın.

Nordik mitolojisinin günümüze etkilerine geçmeden önce, günümüzde yaşam koşullarının çok iyi olmasıyla ve insana değer veren uygulamalarıyla, doğal güzellikleriyle, kuzey ışıklarının büyüleyiciğiyle  herkesin dikkatini çeken Nordik  ülkelerini kısaca tanıyalım. Nordik ülkeler denilince akla buz gibi hava, yılın sekiz ayı yerden kalkmayan kar, uzun-karanlık kış geceleri, ileri medeniyet, kısa ama çok aydınlık yazlar geliyor. Nordik ülkeler şunlar; Danimarka, Norveç, İsveç, İzlanda ve Finlandiya.

Kitapsever ve iyi bir okur olarak Nordik edebiyattan kısaca bahsetmeliyim.21. yüzyıla kadar Norveç'ten Henrik İbsen'i ve Knut Hamsun'u, İsveç'ten Selma Lagerlöf'ü ve Danimarka'dan Anderson'u ve masallarını neredeyse tüm dünya tanıyordu; eserleri çeşitli dillere çevrilmişti çünkü. Günümüzde ise özellikle son zamanlarda "Nordic noir" denilen polisiye ve cinayet romanları tüm dünyada popüler oldu. Sadece iki örnek; "Ejderha Dövmeli Kız" romanını okumayan ya da filmini izlemeyen biri var mı? Veya bütün dünyada çok beğenilen, İskandinav mitolojisinden yararlanılarak yazılan romanı ve filmi çekilen "Yüzüklerin Efendisi"ni? Sanırım yoktur, herkes en azından adını duymuştur; kitabı okumasa ya da filmini  izlemese bile. 

Yılın sekiz ayı süren uzun ve karanlık geceleriyle kış mevsimi ve kar bu edebiyatın vazgeçilmez fonunu oluşturuyor. Polisiye ve cinayet romanlarının bu kadar tutulmasının nedeni bence, Nordik ülkelerde suç oranının düşüklüğü, halkın refah ve mutluluk içinde yaşamasından kaynaklanan rahatlık, yaşanılan  coğrafyanın  uçsuz bucaksız ormanlarla kaplı olması nedeniyle, yazarların hayal güçlerini sınırsızca kullanması ve hayallerinde suç ve suçluyu gerçeğinden daha iyi betimleyebilmeleridir. 

Şimdi Nordik mitolojideki dünyanın sonu bölümüne geçebilirim. Tek tanrılı dinlerde ve kutsal kitaplarda dünyanın sonu (İslam dininde "kıyamet") betimlenmiş ve kıyametin alametleri sayılmıştır. İşte Nordik mitolojisinde bu sona "Ragnarök" deniyor.

"Nors mitolojisinin masallarında, aralara bütün dünyanın sonunu getirecek dehşet verici bir felakete göndermeler serpiştirilmiştir. Ragnarök (hükümdarların sonu) olarak da bilinen ve gelecekte bir zamanda gerçekleşecek olan bu olayda, Odin'in (tanrıların babası olan tek gözlü tanrı) krallığının sonu gelecek, ayrıca önemli diğer birçok tanrı da tahttan düşecektir. Bu korkutucu kıyametin birkaç alameti olacaktır. Üç yıllık sonsuz bir kış her şeyi başlatacak ve üç horoz ötecektir: Birincisi devleri, ikincisi tanrıları, üçüncüsüyse Hel'de dirilen ölüleri uyandıracaktır.

"Güneş ve ay tükenecek, yıldızlar artık parlamayacaktır, insanlar ahlaklarını kaybedip birbirlerine çatacaktır. Vahşi kurt Fenrir, zincirlerinden kurtulacak ve Hel'in (ölüm tanrıçası - yeraltında yaşar) bekçi köpeği Garmr, yeraltı dünyasının girişinde uluyacaktır.

"Bütün evreni taşıyan ağaç Yggdrasil (dünya ağacı) titreyip inleyecek, Jormungad ise kıvrılıp bükülerek büyük bir zelzele yaratacaktır. Çeşitli canavarlar tanrıları öldürecek ve bütün dünyalarda (dokuz dünya) büyük savaşlar patlayacaktır. 

"Zaman içinde her yeri ateş kaplayacak ve dünya okyanusun dibine çökecektir. Bu anda kıyamet ve kasvet sona erecek ve dünya yeniden, bütün bereketi ve tazeliğiyle dirilecektir. Bazı tanrılar ya yerinde kalacak ya da yeniden doğacaktır ve sefalet, açgözlülük ya da günahkarlık tarihe karışacaktır."

Mitoloji, Eski Yunan'da "geçmişte söylenenlerin tekrar edilmesi" gibi bir anlam barındırmaktayken zamanla Doğu dillerinde "efsane", Batı dillerinde ise "mit" anlamı kazanmıştır. Kısaca mitoloji, bir milletle, bir dinle, özellikle Yunan ve Latin uygarlığıyla ilgili söylencelerin tümüdür. Ve bu söylencelerdeki ortak yan, dünyanın bir sonu olduğu ve bu sondan sonra yeni bir başlangıcın olacağı yönündedir...


Not: Nors mitolojisinin en kayda değer etkilerinden biri (İngilizcede) haftanın günlerinin isimlendirilmesinde görülür. Pazartesi (Monday) ve Pazar (Sunday) günleri isimlerini sırasıyla Ay (moon) ve Güneş'ten (sun) alırken, Salı (tuesday) ve Cuma (Friday) günlerinin isimleri tanrılarla ilintilidir. Nordikler, Latince gün isimlerini alıp kendi tanrılarının isimlerini her günle eşleşecek şekilde değiştirmişlerdir; İngilizce dahil Germen dilleri de bu isimleri muhafaza etmiştir.


Kaynak: Mark Daniels, Bir Nefeste Dünya Mitolojisi - Maya Kitap.




29 Kasım 2020 Pazar

 

MARİE CURİE 

(1867 - 1934)

Bilim İçin Ölen Kadın



Marie Curie, bilim alanında tanınan adıyla  Madam Curie'nin bilime yaptığı katkıları uzun uzun yazmayacağım, kısa bir hatırlatma yapacağım sadece. Eminim, yazımı okuyan herkes bu değerli bilim insanının buluşlarını biliyor zaten. Bu buluşların getirdiği teknolojiyle yaşamının bir evresinde mutlaka tanışmıştır çünkü.

Bugünkü yazımda, Marie Curie'nin kadın olduğu için yaşadığı gerçek aşkı nedeniyle, toplumdan dışlanmasının ve neredeyse ikinci Nobel Ödülü'nü kaybetmekle karşı karşıya gelmesinin öyküsünü yazacağım. Bir kadın olarak bunu yazmak ve bilmeyenlere bildirmek gerek diye düşündüğümden. Çünkü, biliyorum ki, böyle bir aşkı yaşayan bilim insanı erkek olsaydı, Marie'ye yapılan baskı ve yıldırmalar ona yapılmayacaktı...Nedense, biz sıradan insanlardan farklı olan bilim insanlarının, sanatçıların, yazarların, şairlerin de birer insan olduklarını ve bizim gibi davranışlar gösterebileceklerini unuturuz çoğu zaman. Ve bu unutuşla, onları davranışlarından dolayı çok kolay yargılarız. Oysa onlar da bize benzerler ama bizim gibi değillerdir. Bunu bir anlayabilsek keşke..

Bu girişten sonra, Marie Curie'nin hayat hikayesine geçebilirim; onu tanıyınca çok seveceksiniz. O, iyi bir eş, çocuklarına karşı ilgili bir anne ve çok başarılı bir bilim kadınıydı çünkü. Bugünün deyimiyle; "çocuk da doğurmuş, kariyer de yapmış." Hem de ne kariyer, hiç kimsenin onun tahtına oturamayacağı cinsten hem de...

Maria Sklodowski, 7 Kasım 1867'de Polonya'nın Varşova kentinde doğdu.Ailesinin büyük çoğunluğu öğretmenlerden oluşuyordu ve babası da öğretmendi.

Marie'nin okul çağı geldiğinde, ki o zamanlar Varşova Rusya'nın elindeydi- babası Marie'yi, tamamen Rusların kontrolünde olan bir okula verdi. Ancak bu okuldan mezun olanların Varşova'da iş bulma şansları yoktu, kadınların eğitimi sınırlıydı ve üniversiteye gitmesi yasaktı. Ama Marie, annesi gibi bir kız okulunda öğretmen olmak istiyordu. Bunun için hem ablası Bronia hem de Marie, eğitimlerini Polonya dışında sürdürmek istiyorlardı; ancak ailenin maddi durumu buna müsait değildi. Bunu bilen abla-kardeş bir karar verdiler; Bronia, Paris'te tıp öğrenimi görecek, Marie'de çalışarak ablasını okutacaktı. Bronia'da mezun olduktan sonra ileride Sorbonne'de okuyacak olan Marie'ye yardımcı olacaktı.

1891 yılında Marie, yirmi dört yaşındayken Paris'e ablasının yanına gitti. Sorbonne Üniversitesi sınavlarını kazandı ve Fen Bilimleri Akademisi'ne kaydoldu. Amacı, eğitimini tamamlamak ve fizik öğretmeni olmaktı.

İki yıllık eğitimin ardından sınıf birincilikleriyle birlikte, fizik ve matematik dallarında yüksek lisans dereceleri alarak mezun oldu. Aynı yıl bir arkadaşının evinde tanıştığı otuz beş yaşındaki Pierre Curie ile tanıştı. Pierre, aynı zamanda Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu Laboratuarı'nın Başkanı'ydı. Çift 26 Temmuz 1895'te evlendi.Maria Sklodawska, Marie Curie olmuştu.

İki bilim aşığı çift, radyoaktif elementler üzerine on dört yıl birlikte çalıştılar. Kızları İrene doğunca, Marie bir süre çalışmalarına ara verse de, öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra, kocasının ayarladığı bir laboratuarda, uranyum tuzlarının yaydığı ve sonraları radyoaktivite olarak adlandırılacak ışın üzerine detaylı araştırmalara başladı. Kocası da çalışmalarında kendisine yardım ediyordu.

Marie, nihayet araştırmaları sonunda radyoaktivitenin atomla ilgili bir kavram olduğu ve minerallerin moleküler yapısından kaynaklandığı tezini ortaya attı. 1900'lü yıllarda birçok bilim adamı atom diye bir şeyin varlığına inanmıyorlardı ve Marie'nin iddasına gülüp geçmişlerdi.

Bu arada aynı alanda çalışmalar yapmakta olan Becquerel de, iki farklı uranyum mineralinin daha aktif olduğunu keşfetmişti. Temmuz 1898'de karı-koca Curieler yeni bir radyoaktif element olan ve uranyumun radyoaktif bozunmasından ortaya çıkan polonyumu bulduklarını duyurdular.

Marie, 1903 yılında doktorasını vererek Fransa'da gelişmiş bilim alanında doktora unvanı alan ilk kadın oldu. Aynı yıl kocası ve Becquerel ile paylaştığı Nobel Fizik Ödülü'nü de alarak, Nobel Ödülü sahibi ilk kadın olarak tarihe geçti.

Radyasyon Curieleri öylesine etkilemişti ki Nobel aldıklarında ne Madam Curie'nin ne de eşinin ödülü almaya gidecek gücü vardı. Tabii o zamanlar aşırı radyasyona maruz kalmanın insan bedeninde yaptığı tahribatlar bilinmiyordu. Dolayısıyla, aşırı zayıflayan Madam Curie ve rahatsızlanan  eşine doktorlar teşhis koyamıyorlardı.

19 Nisan 1906'da Pierre bir at arabasının çarpması sonucu ölünce Marie, iki çocuğuyla dul kaldı. Ancak Sorbonne Üniversitesi, kocasının yerine fizik profesörü olarak Marie'yi atadı ve Madam Curie 1908'de Sorbonne'da görev yapan ilk kadın profesör olarak, bir ilke daha imza attı.

Şimdi gelelim Marie'nin aşk hikayesine. Bir biliminsanı olarak buluşlara imza atsa da ve kendini bilime adamış olsa da onun da bir kalbi vardı. Dahası bir kadındı; duyguları olan...1910 yılının yazında, aynı zamanda kocasının da bir öğrencisi olan Paul Langevin'le yaşadığı aşk, kariyerinin ve toplum içindeki saygınlığının gerilemesine neden oldu. Tümü erkeklerden oluşan Fransız Bilim Akademisi, Marie'nin üyeliğine karşı çıktı. Bu yetmezmiş gibi, bilim aşığı Marie'yi,  yaşadığı gerçek bir aşktan dolayı eleştiri bombardımanına tuttular. Mutsuz bir evliliği olan Paul Langevin ile Marie arasındaki bu ilişki, gazetelere "Langevin Skandalı" olarak yansıdı ve Marie'nin ikinci Nobel Ödülü'ne gölge düşürdü. 

Büyük aşk yaşadıkları dönemde, Paul, Marie'ye birçok mektup yazdı. Bu mektupların büyük bir kısmı Paul'ün eşi Jeanne'in eline geçti. Jeanne'in kardeşi Paris'te yayınlanan bir gazetenin editörüydü. Jeanne eline geçirdiği bu mektupları, kardeşi aracılığıyla gazetede yayınlattı. Böylece hem kocasından hem de Marie'den intikanını aldı ya da aldığını sanıyordu. Skandalın patlak vermesiyle birlikte, Marie'nin ülkeyi terk etmesini istemeye varacak kadar şiddetli bir propaganda başladı. Aşığı Langevin, gazetenin editörünü(kayınbiraderini) halkın önünde yapılacak bir düelloya davet etti; ancak her ikisinin de silahını çekememesi, konunun kapanmasını sağlayacaktı.

Neyseki bilim dünyası bu skandaldan fazla etkilenmedi.Madam  Curie ile Poincare 1911 yılında radyum ve polonyumun keşfi ve araştırılmasındaki çalışmalarından dolayı Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldüler. Böylece Marie, iki Nobel Ödülü alan ilk isim olarak ilkler listesine bir yenisini ekledi. Üstelik iki ödülü farklı (Fizik-Kimya) dallarda almıştı. Yaptığı çalışma, bir elementin radyoaktif işlemlerden sonra başka bir elemente dönüşebileceğini gösteriyordu. Bu, kimya alanında yepyeni bir sayfanın açılması demekti.

Bundan sonraki yaşamına geçirdiği depresyon damgasını vursa da, Madam Curie, 1914 yılında Paris Üniversitesi'nde kurulan Radyum Enstitüsü'nün ilk müdürü oldu. Hayatı boyunca radyumun tıptaki önemine dikkat çekti. Aynı yıl başlayan I. Dünya Savaşı sırasında kızı İrene ile birlikte, genç hemşire adaylarına X ışını teknolojisini öğretti ve fizik tedavi uzmanlarına savaş ortamında radyoloji ekipmanını nasıl kullanacaklarını gösterdi. Ancak bu çalışmaları sırasında kendisi ve kızı yüksek dozda radyasyona maruz kalmıştı.

1934 yılında Fransa'nın Savoy kentinde, aşırı radyasyona maruz kalmaktan dolayı yakalandığı kan kanseri sonucu öldü. Yaptığı çalışmalar sonucunda bilim dünyasında çığır açan Madam Curie, bu çalışmaları onun ölümüne neden olmuştu. Bu yüzden kendisine "bilim için ölen kadın" denilirken, radyoaktivite birimine de "curie" adı verilecekti.Curie'nin külleri, 1995'te Fransa'nın hem erkek hem de kadın kahramanlarının anıtının bulunduğu Pantheon'a gömüldü. Ölümünden 61 yıl sonra.

Kızı İrene de annesinin izinden giderek bu yoldaki çalışmalarını sürdürdü ve bir fizikçi olan kocası Frederick Joliot ile beraber yapay radyoaktiviteyi keşfettiler. Eşiyle birlikte yaptıkları keşiflerden dolayı da 1935 yılında Nobel Ödülü'ne layık görüldüler.


Notlar:

--Kendisi ile anılır olan radyumdan çıkan ışınların kanserin bazı türlerinde tümörleri yok ettiği ortaya çıkınca kanser tedavisinde, soyadından esinlenilerek, curieterapi (kemoterapi) olarak bilinen tedavi dönemi açıldı.

--1944'te bulunan yeni bir element, Marie ve kocası Pierre'in anısına "Curium" olarak isimlendirildi.


Yazımı hazırlarken yararlandığım kaynaklar:

--tarihi değiştiren kadınlar (POPÜLER TARİH), Ali ÇİMEN.

--tarihi değiştiren bilginler (POPÜLER TARİH), Ali ÇİMEN.

Görsel, alıntıdır.



23 Kasım 2020 Pazartesi

 

BİR BAŞKADIR


Son günlerde netflix'te yayınlanan "Bir Başkadır" adlı sekiz bölümlük mini dizi, adeta ülke gündemine oturdu, hakkında çok şey yazılıp çizildi, yoğun bir şekilde sosyal medyada yer aldı. Dolayısıyla, dizi hakkında, ister istemez bir merak uyanıyor. Dahası, popüler kitle kültüründen ayrı kalamıyor insan ve diziyi izlemek ihtiyacı hissediyor. Bu hafta sonu diziyi izledim ben de. Şunu söyleyebilirim; dizi, ne abartıldığı kadar harika, ne de yerildiği kadar kötü. Dizi, popüler kitle kültürü için üretilmiş. Çabuk tüketileceği aşikar olmakla beraber, toplumsal bilinçaltındaki bazı uf konuları, bilinç düzeyine çıkarmaya çalışmış. Bence, dizinin başarılı olup olmadığını belirleyecek olan, diziden sonra bakacağınız aynanın ne tür bir ayna olduğudur. Eğer evinizde bulunan düz bir aynaya bakarsanız, kendinizi görürsünüz. Dış bükey(tümsek) bir aynaya bakarsanız, yine kendinizi görürsünüz ama o aynada minicik görünür ve kendinizi dışlanmış, ötekileşmiş/ötekileştirilmiş hissedersiniz. İç bükey(çukur) aynaya bakarsanız da "vay be, ben neymişim" diye kendinizi dev aynasında görürsünüz. Yalnız çukur aynaya bakarken çok dikkatli olmak gerekir; sizin aynaya olan mesafenize göre görüntünüzün özellikleri değişir çünkü (Görüntü ters- küçük veya düz-büyük olabilir). Bilmem anlatabildim mi?

Zannımca dizi, toplumu oluşturan her kesimin beğenisini kazanacak iddiasıyla yapılmamış ama dizi içindeki bir dizi oyuncusunun da küçümseyerek söylediği gibi, reytinglerde, totale hitap etmeyi amaçlamış, ki bunda başarılı olmuş diyebilirim. Hakkında onca şey yazıldığına ve röportajlar yapıldığına göre. 

Dizinin ele almış olduğu konuların işleniş şeklini yüzeysel ve yer yer zorlama olarak  düşünsem de genel olarak diziyi beğendim. Çünkü diziyi, dizi olarak izledim ve ona çok fazla anlamlar yüklemedim. Amacım, neyi, nasıl anlattığını öğrenmekti. Yoksa uzayda yaşamıyoruz, bu ülkede yaşadığımız için gerçekleri görerek yaşıyoruz zaten. Yaşadığımız gerçekleri de diziden öğrenecek değiliz. Ancak,  dizinin Türkiye'nin sosyolojik, kültürel ve ideolojik güncel sorunlarına el atma cesaretini övgüye değer bulduğumu söylemeliyim. Ülkemizdeki kutuplaşma, kimlik çatışması ve kültürel kamplaşmayı, mevcut durum göz önüne alındığında karınca kararınca anlatmaya çalışmış.

Benim dikkatimi çeken ise, dizide anlatılan sınıfsal ve kültürel farklılıklardan ziyade, dizi karakterlerinin haletiruhiyeleriydi. Yani, başrolde oynayan karakterlerdeki  bastırılmış duyguların dışa vurulamaması (toplumsal çekince, mahalle baskısı) nedeniyle, içlerinde biriktirdiklerinin farklı biçimlerde patlamalara neden olmasını, kimi zaman açıkça kimi zamanda zımni olarak ima etmesi oldu. Bu bağlamda,  Ferdi Özbeğen'in "Aşkımı bir sır gibi, senelerdir sakladım" şarkısıyla da güzel bir uyum yakalamış yönetmen. Her şey bir yana, konuşamamak, konuştuğunda anlaşılamamak ya da yanlış anlaşılmak korkusuyla konuşmaktan sakınmak ve tüm dertlerimizi içimize atmak insan olarak hepimizde var olan bir durum. İşte dizi, bence tam da bunu anlatıyor. Kısacası, "Konuş, ki seni görebileyim" diyor.

Sonuç olarak, popüler kitle kültürüne hitap eden bir dizi. Yani, bugün popüler ama yarın unutulacak ve diğer popüler kültür varlıklarının bulunduğu raflarda yerini alacak. Bu nedenle, öyle çok fazla anlamlar yükleyip eleştirmeye veya yüceltmeye  gerek yok. Dünyayı diziler veya sinema filmleri kurtaramaz. Sadece, dizi olarak izleyin  derim ben...Keyifli izlemeler.


Görsel alıntıdır.



11 Kasım 2020 Çarşamba

 


KAVAKLAR



Canının nakışlarını
Bırakıp gövdelerine
Önce kavakları
Dikip yetiştiren gitti

Titredi toprak

Ellerinde baltalar
Öfkeli yüzlerle
Bölüştü kavakları
Geride kalanlar

Şaştı gökyüzü

Döküp dallarını yapraklarını
Nice güz uğultularıyla
Maviliği boydanboya yararak
Yıkılıp çatırtılarla
Sonra kavaklar gitti

Taş kesildi suskunluk

MEHMET BAŞARAN (1926 - 2015)


Kaynak: 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi - İlhami Soysal, s: 378.

9 Kasım 2020 Pazartesi

 

SAVARONA VE ATATÜRK



1989 yılında bir ihale yapılır deniz alemimizde. "Ata'nın yatı" olarak ünlenen Savarona, yap işlet usulü devredilecektir.. Bakımsızdır, çürümeye terkedilmiştir yıllar boyu, hatta jilet olması muhtemeldir.

Ama son anda farkına varılacak, tarih yeniden yüzdürülecektir. Yüzdürülür de! Bir armatör, ölümün kıyısındaki yatı satın alıp restore eder, turizme karışır ve Ata'nın yadigarı yeniden yaşatılır. İlginç mi ilginç bir hikayesi vardır Savarona'nın..

Ata'nın ağır hasta zamanlarında, Mayıs 1938'de alınıp ülkeye getirilmiştir Savarona. Aslında Amerikalı bir iş adamının kendisi için yaptırdığı bir aşk gemisidir Savarona. Çankaya'ya, devlete ve tabii ki Gazi'ye tahsis edilen yat, adını Hint Okyanusu'ndaki bir kuştan almıştır. Savarona bir ihtiyaçtan doğmuştu ve Atatürk gelişini heyecanla beklemişti hep. 

İki ay öncesine kadar hizmette Ertuğrul vardı ama yorgundu, kırılıp dökülmekteydi. Hatta İngiliz Kralı Edward'ın ziyareti sırasında mahcubiyet de yaşatmış, davetlilerin şık kostümleri ve beyaz pazenler bacasından dökülen kurumlarla islenmiş, simsiyah olmuştur. Ertuğrul kızağa çektirilir, Savarona sipariş edilir. 

Ve Ata, Savarona'ya Haziran'ın ilk haftasında bir çocuk heyecanıyla taşınır. Tabii ki hastalığına Savarona'da geçireceği günlerin iyi geleceğini düşünmektedir. Bir ay boyunca da toplantılarını, görüşmelerini bu yatta yapar zaten. Fakat, olmaz olamaz, yine hastadır, yine yorgundur. O günlerde yakın çevresine "Bir çocuk oyuncağını nasıl beklerse ben de bu yatı beklemiştim. Mezarım mı olacak bu tekne benim için?" diyecektir.

Çok geçmez rahatsızlığı ilerler, oyuncağını öksüz bırakır.

Ve doktor gözetiminde Dolmabahçe Sarayı'na yerleşir. Ve...

10 Kasım 1938...

O günün gazeteleri kısıtlı imkanlarına rağmen ikinci baskı yapmışlar, ülkenin kurucu önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kaybını sayfalarına taşımışlardı. Mesela, "Babamızı Kaybettik" diyordu Tan.

Diğer gazetelerde de kara puntolar hakimdi.

Hiçbir beklenen ölüm Atatürk'ün ölümü kadar keder yaratmamıştı. Herkes, bir zamanlar cephede birlikte savaştıkları da, 18 milyonluk Türkiye de hep bir mucize beklemişti...

O mucize gerçekleşmeyince onunla birlikte, yaveri Salih Bozok gibi, ölüme gitmeye kalkışanlar da olmuştu.

Yas yıllarca sürecekti.

Bir Fransız gazetesi ölümünü "Barış kubbesinin Doğu sütunu yıkıldı" başlığıyla duyurdu. "Artık evrende barışı kimse garanti edemez" diye devam edip gidiyordu, kehanet dolu Fransızca satırlar.

Yıl 1938'di...

Bir yıl sonra İkinci Dünya Savaşı başlayacak, hele Ortadoğu bir daha asla durulmayacaktı.


Kaynak: Nebil Özgentürk - Türkiye'nin Hatıra Defteri, 1923'ten Günümüze.(Belgesel - Kitap)



3 Kasım 2020 Salı

 


ORMANIN SAKİNLEŞTİRİCİ GÜCÜ

Shinrin Yoku (Orman Banyosu)



Orman denilince aklımıza hemen ağaçlar topluluğu ve o topluluk içinde yaşayan yabani hayvanlar gelir değil mi? Orman sadece ağaçlar topluluğu değildir; yabani hayvanlara ev, atmosfere oksijen, insanlara şifa veren doktor, hastalıkları iyileştiren ecza ve doğal afetleri(erozyon, sel, toprak kayması) önleyen güvenlik bariyeridir. Ormansız bir alan benim için çorak bir arazidir. Belki ormanlık bir yörede doğup büyüdüğüm için genetik kodlarım nedeniyle çoğu zaman orman olmadan hava bile alamadığımı hissederim. Bu nedenle, Ankara'dan, mümkün olduğunca her fırsatta ormanlara kaçarım; şehrin gürültüsünden uzaklaşmak, ormanın sesini dinlemek ve temiz havasını solumak için. Ormanlarla ilgili çoğu şeyi bildiğimi zannederdim. Yanılmışım. Okumalarım sonucunda, benim için yepyeni olan bir kavramla karşılaştım ve bu kavramı araştırdım. Eminim, çoğunuz için de yeni bir kavramdır; "Shinrin Yoku (Orman Banyosu). Öyleyse, yazımı okuyarak bir orman banyosu yapmaya ne dersiniz? Banyoda rahat olabilirsiniz, bu banyoyu tek başınıza yapabileceğiniz gibi, grupla da yapabilirsiniz. Ayıp yok, utanç yok, banyo için soyunup dökünmek yok, stres yok. Kısacası, dingin bir kafayla ve gevşemiş, rahatlamış olarak banyo sonrasında hayatınıza şevkle ve canlanmış bir şekilde devam edebilirsiniz. :) Benden de, yazımı okuyan sizlere kocaman bir "sıhhatler olsun" demek düşer. :) Orman banyosu için hazırsanız, başlayalım.

Orman Banyosu, modern dünyanın baskılarına karşı güçlü bir panzehirdir. Fiziksel ve zihinsel sağlığınıza kalıcı faydalar sağladığı ve içinizde doğa ile derin bir bağlantı yarattığı kanıtlanmıştır. Bir orman banyosu deneyimi sonucunda ormanın iyileştirici gücünü iliklerinize kadar hissedecek ve terapiden çıkmış gibi hissedeceksiniz.

Japonya'da ortaya çıkan - shinrin yoku (orman banyosu), sağladığı zihinsel, fiziksel ve ruhsal sağlık yararları nedeniyle Japon önleyici sağlık hizmetlerinin kabul edilen bir parçasıdır. Orman terapisi olarak da bilinen bu terapi, binlerce yıllık sezgisel bilgiden yararlanır - biz doğanın bir parçasıyız ve bu bağlantıyı hissetmek için derin bir  temasa ihtiyacımız var. 

Ama işe yarıyor mu? Orman banyosu, 1980'lerin başından beri Japonya'da bir konsept olarak varlığını sürdürüyor ve oradaki bilim adamları, Japon sağlık sistemindeki yerini hak ettiği sonucuna vararak, faydaları konusunda çok sayıda araştırma yapmaya devam ediyor. Doğa bağlantıları alanındaki daha genel araştırmalar, gerçek ve uzun vadeli faydaların, diğer şeylerin yanı sıra, stresi azaltmayı, bağışıklığı iyileştirmeyi, düşük kan basıncı sağlamayı,hastalık ve travmadan hızlı bir şekilde iyileşmeyi göstermektedir. 

Orman Banyosunun En Önemli Altı Faydası

Japon shinrin yoku veya orman banyosu uygulaması hem fiziksel hem de zihinsel sağlık için iyidir. Stres hormonu üretimini azalttığı, mutluluk duygularını artırdığı ve yaratıcılığı serbest bıraktığı, kalp atış hızı ve kan basıncını düşürdüğü, bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve hastalıktan iyileşmeyi hızlandırdığı kanıtlanmıştır.

1- Stresinizi azaltır

Japonya'daki Chiba Üniversitesi'nde profesör olan Yoshifumi Miyazaki, 2004'ten beri orman banyosunun faydalarını araştırıyor ve yavaş orman yürüyüşlerinin, şehir yürüyüşlerine kıyasla stres hormonu kortizolde yüzde 12.4'lük bir azalma sağladığını keşfetti. Çalışmalarına katılanlar ayrıca anekdot olarak daha iyi ruh halleri ve daha düşük kaygı bildirdiler.

2- Ruh halinizi iyileştirir

Derby Üniversitesi'ndeki akademisyenler, doğaya bağlanmanın mutluluk ve zihinsel sağlıkla bağlantılı olabileceği sonucuna varan mevcut araştırmanın meta çalışmasını yürüttü. Doğada vakit geçirmek, neşe peşinde koşmakla ilgili hormonları salgılar, sakinleştirir ve tehditlerden kaçınır.

3- Yaratıcılığınızı serbest bırakır

Utah Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olan David Strayer tarafından yapılan bir çalışmada, katılımcılar, modern teknolojiyle tüm erişimin kaldırıldığı doğada kalınan üç günün ardından yaratıcı problem çözmede yüzde 50'lik bir iyileşme gördüler.

4- Bağışıklık sisteminizi güçlendirir

Ağaçlar ve bitkiler, ormanda vakit geçirdiğimizde soluduğumuz  "fitokidler" yayarlar. Bunların bir Japon shinrin yoku araştırmacısı olan Qing Li'nin, vücudumuzun hastalıklarla savaşmasına yardımcı olan doğal öldürücü hücrelerin aktivitesini artırdığı araştırmalarla kanıtlanmıştır. Böylece bağışıklık sistemimiz güçleniyor.

5- Yüksek tansiyonu düşürür

Orman banyosunun, sağlıklı bir kalbi korumak için çok önemli bir faktör olan kan basıncını düşürdüğü kanıtlanmıştır. Japonya'da yakın zamanda yapılan bir meta çalışma, orman ortamındaki kan basıncı seviyelerinin orman dışı ortamdakilerden önemli ölçüde daha düşük olduğunu gösteren 732 katılımcıyı içeren 20 denemeyi gözden geçirdi.

6- Hastalıktan kurtulmanızı hızlandırır

Doğa, hastalıktan kurtulma sürecinde güçlü bir katalizör olabilir. Sağlıklı olma konusunda uzmanlaşmış Dr. Roger Ulrich'in bilinen en iyi çalışması, bir pencereden doğal bir görünümün bile, kentsel görünüme kıyasla iyileşme süresini bir gün azalttığını gösterdi.

Şimdiye kadar yapılan her çalışma, katılımcılar arasında stres, öfke, anksiyete, depresyon ve uykusuzlukta azalma olduğunu göstermiştir. Aslında 15 dakikalık orman banyosu kan basıncı düştükten sonra, stres seviyeleri azalır ve konsantrasyon ve zihinsel netlik artar.

Şu anda Japonya'da, 44 tane Shinrin Yoku ormanı bulunmaktadır. 

Orman banyosu yapabilmeniz ve bu banyodan azami fayda sağlamanız için takip etmeniz gereken 5 adım şöyle:

Adım 1- Telefonunuzu, kameranızı veya dikkat dağıtıcı unsurları geride bırakın, yanınıza almayın.

Adım 2- Hedeflerinizi, beklentilerinizi geride bırakın. Amaçsızca dolaşın, vücudunuzun sizi istediği yere götürmesine izin verin.

Adım 3- Bir yaprağa daha yakından bakmak veya ayaklarınızın altındaki yol hissini fark etmek için arasıra ara verin.

Adım 4- Oturmak ve çevrenizdeki sesleri dinlemek için rahat bir yer bulun. Varlığınıza alıştıklarında kuşların ve diğer hayvanların davranışlarının nasıl değiştiğini görün.

Adım 5- Başkalarıyla giderseniz, deneyimlerinizi paylaşmak için yürüyüşün sonuna kadar konuşmamak için bir anlaşma yapın. Yürüyüş sonunda toplanabileceğiniz bir alanda kendi deneyimlerinizi grupla paylaşın.

Tüm bunların gerçek olamayacak kadar iyi olduğunu düşünüyorsanız, neden kendiniz denemiyorsunuz? Shinrin yoku (orman banyosu) yapmak için en yakınınızda bulunan ormana koşmak için hala neyi bekliyorsunuz? 



Kaynaklar

1-https://www.forestholidays.co.uk/activities/forest-bathing/benefits/#:~:text=The%20Japanese%20practice%20of%20shinrin,and%20accelerate%20recovery%20from%20illness.

2-https://www.growwilduk.com/blog/5-simple-steps-practising-shinrin-yoku-forest-bathing

Bu iki kaynaktaki bilgiler Google Translate tarafından çeviri yapıldıktan sonra alındı. Cümle düşüklükleri tarafımdan düzeltildi. İngilizcesine güvenenler, verdiğim iki linkten yazıların aslını okuyabilirler.