28 Eylül 2020 Pazartesi

 


KİTAPLAR



İki alışveriş (dostluk ve aşk), rastlantılara ve başkalarına bağlıdır; biri aramakla bulunmaz kolay kolay, öteki yaşla solar gider. Onun için hayatımı doldurup doyuramazdı onlar. Üçüncü alışveriş, kitaplarla kurduğumuz ilişkidir ki daha sağlam ve daha çok bizimdir. Ötekilerin başka üstünlükleri vardır, ama bu üçüncüsü daha sürekli ve daha kolayca yararlıdır. Ömür boyu yanı başımda, her yerde elimin altındadır. Kitaplar yaşlılığımda ve yalnızlığımda avuturlar beni. Sıkıntılı bir avareliğin baskısından kurtarır, hoşlanmadığım kişilerin havasından dilediğim zaman ayırıverirler beni. Fazla ağır basmadıkları, gücümü aşmadıkları zaman acılarımı törpülerler. Rahatımı kaçıran bir saplantıyı başımdan atmak için kitaplara başvurmaktan iyisi yoktur; hemen beni kendilerine çeker, içimdekinden uzaklaştırırlar. Öyleyken, onları yalnız daha gerçek, daha canlı, daha doğal rahatlıklar bulamadığım zaman aramama hiç de kızmaz, her zaman aynı yüzle karşılarlar beni.

Atını yularından tutup ardından çekene yürümek kolay gelir, derler. Bizim Jacques, Napoli ve Sicilya kralı, o genç, güzel, gürbüz adam sedyeyle taşıtırmış kendini uzun yollarda, başı fukara işi bir yastığa dayalı, boz kumaştan bir giysi ve takkeyle; ama şahane bir alay gelirmiş ardından: tahtırevanlar yularından çekilen türlü türlü binek atları, rütbeli cübbeli kodamanlar, görevliler: Bu ne perhiz, bu ne turşu dedirtecek gibi. İyileşmek elinde olan bir hastaya acınmaz. Pek doğru olan bu atasözünü ben denemiş ve kullanmış olarak, kitaplardan gördüğüm yarar için söyleyebilirim. Gerçekten ben kitapları, kitap nedir bilmeyenlerden fazla kullanmam diyebilirim. Cimriler nasıl nasıl günün birinde kullanacağım diye hiç dokunmazlarsa definelerine, ben de öyle saklarım kitaplarımı. Ruhum onların benim olmasıyla doyar, yetinir. Savaşta, barışta kitapsız yola çıktığım olmaz, yine de hiç kitap açmadığım günler, aylar olur. Biraz sonra, yarın, canım istediği zaman okurum,  derim. Zaman yürür gider beni dertlendirmeden; çünkü kitaplarımın dilediğim zaman bana sevinç verecekleri, yaşamıma destek olacakları düşüncesi anlatabileceğimden daha büyük rahatlık verir bana. İnsan hayatı denen bu yolculukta benim bulduğum en iyi nevale kitaplardır ve ondan yoksun anlayışta insanlara çok acırım.

KİTAP III, BÖLÜM III

Vermekte aşırı giden bir kralın uyrukları istemekte aşırı giderler: Akla göre değil örneklere göre pay biçerler kendilerine.

KİTAP III, BÖLÜM VI


Bir düzeni sarsanlar, onun yıkılmasıyla ilk ezilenler olur çoğu kez. Kargaşalığı çıkaran, yararını kendi görmez pek: Başka balıkçılar için suları bulandırmış olur.

KİTAP I, BÖLÜM XXIII


Kaynak: MONTAIGNE - DENEMELER, s: 223-224. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.Fransızca aslından derleyerek çeviren: Sabahattin Eyüboğlu



19 Eylül 2020 Cumartesi

 


BİR KARGA , İKİ ŞAİR VE BİR YAZAR




Akşam yürüyüşümde rastladım ona. Bankın üstünde tüneyen bir karga, havuzun öte yanındaki arkadaşıyla muhabbet ediyordu. Gülümseyerek yanına yaklaştım, baktım ki ürküp kaçmadı benden,  onunla sohbet etmeye karar verdim. Kargaların çok zeki aynı zamanda da kindar olduklarını bildiğimden, oldukça sempatik davranarak kargayla konuşmaya başladım. Fotoğrafını çekmek için de elimde cep telefonum hazır bekliyordum. Konuşmamı anlamış gibi kafasını bana döndürdüğü an, parmağımla telefonuma dokunup, bu fotoğrafı çektim.

"Karga, kargagiller familyasının corvus cinsinden iri yapılı, pençeli, düz gagalı, genellikle siyah tüylü, yüksek tonda rahatsız edici sesi olan kuş türleridir. Büyük ve leşle beslenen türlerine karakarga ya da kuzgun denilir. Çıkardıkları tuhaf seslerle, siyah renkleriyle ve parlak şeylere düşkünlükleriyle mitolojide ve sanattaki konularda adı geçer. Bazı hikayelerde akılsız olarak anlatılırsa da, araştırmalar en zeki kuş olduğunu gösterir.Yapılan araştırmalarda 100 kelime ve 50 cümle öğrenen kargalar tespit edilmiştir."*

İşte bankta tüneyen karganın bana hatırlattıkları:

Jean de la Fontaine 17. yüzyılda yaşamış Fransız şair ve yazardır. La Fontaine, o  zamanlar, nereden bilebilirdi ki, kargaların ne kadar zeki ve kurnaz olduğunu. Bilebilseydi eğer, yine de "Karga ile Tilki" fablını yazar mıydı acaba? Hani ağzında kocaman bir peynirle bir ağaç dalına konan kargayı gören kurnaz tilki, kargayı kandırıp ötmesini sağlıyordu, karga "gak" deyince de yere düşen peyniri, afiyetle yiyordu. Fabla göre, karga budala olduğu için kolay kandırılıyor, tilki de  kunazlığıyla  karnını doyuruyordu!

Ne zaman bir karga görsem ya da "gak" sesini duysam mutlaka iki şair ve bir yazarı hatırlarım; çocukluğumdan kalma olduğu için öncelikle  La Fontaine'in "Karga ile Tilki" fablını, sonra Edgar Allan Poe'nun "Raven"(Kuzgun) şiirini, en sonunda da  George Orwell'in mecazi dille yazılmış, fabl tarzındaki siyasi hiciv romanı olan Hayvan Çiftliği'ndeki  Moses adlı kargayı. Moses, bir ajandır ve aynı zamanda çok akıllı bir konuşmacıdır. Karga Moses, çiftlikte bulunan hayvanlara öldüklerinde gidecekleri ve hayal ürünü bir yer olan Şeker Kaplı Dağlar'dan bahsedip durur. Hayvanlar ondan nefret ederler, çünkü hiç çalışmaz ve sadece öykü anlatır.

Edgar Allan Poe ise, ünlü olan  Raven (Kuzgun) şiirinde "bir daha asla" haykırmak için başka bir kuş yerine kuzgunu kullandığında ne yaptığını biliyordu. Kuzgun uzun zamandır ölüm ve karanlık alametlerle ilişkilendirilmiştir, ancak gerçek kuş biraz gizemlidir. Merakınızı uyandırabildiysem eğer, çok uzun olan Edgar Allan Poe'nun "Kuzgun" şiirinden bir bölümü aktarayım:

...........................

Ama kuzgun tek başına oturarak sakin büstün üzerine;

Yalnızca bir sözcük söyledi, o sözcük taşıyordu sanki ruhundan;

Ne tek bir tüyünü kıpırdattı, ne de başka bir şey çıktı ağzından.

Ta ki ben zoraki mırıldanana kadar, "Daha önce diğer arkadaşları uçup gitti;

Yarın o da terkedecek beni, tıpkı uçup giden umutlarım gibi,

Ama kuş dedi: "Hiçbir zaman!"


Ürktüm sessizliği bozan bu yerinde yanıttan,

"Kuşkusuz," dedim, bildiği bu birkaç sözcüğü,

Öğrenmiş, insafsız belaların kovaladığı mutsuz bir sahipten;

Şarkıları tek nakarat oluncaya kadar kovalanan o mutsuz kişiden.

Öğrenmiş, umudun ağıdı olan şu kederli nakaratı:

"Hiç-hiçbir zaman!"

...............................**

Şiirden sonra, sıra geldi  kuzgunlarla ilgili büyüleyici bir gerçeği açıklamaya:

"Kuzgunlar en zeki hayvanlardan biridir. Zeka söz konusu olduğunda, bu kuşlar oralarda şempanze ve yunuslarla derecelendirilir. Bir mantık testinde, kuzgun bir parça ipi çekerek, pençesiyle tutturarak ve yiyeceğe ulaşana kadar tekrarlayarak asılı bir yiyecek parçası almak zorunda kaldı. Pek çok kuzgun yiyeceği ilk denemede, bazıları 30 saniye içinde aldı. Vahşi doğada kuzgunlar, yuvalarına tırmanmalarını engellemek için insanlara kayaları itti, buz deliklerinden bir balıkçı hattını çekerek balıkları çaldı ve diğer kuzgunları lezzetli bir ziyafetten uzaklaştırmak için bir kunduz leşinin yanında ölüyü oynadı. Bir kuzgun başka bir kuzgunun yemeğini sakladığını izlediğini bilirse, yiyeceği bir yere koyarken, gerçekten başka bir yere saklar gibi yapar. Diğer kuzgunlar da akıllı olduğu için bu sadece bazen işe yarıyor.

Kuzgunlar insan konuşmasını taklit edebilir. Esaret altında, kuzgunlar bazı papağanlardan daha iyi konuşmayı öğrenebilirler. Araba motorları, tuvaletler, hayvan ve kuş sesleri gibi diğer sesleri de taklit ederler." ***

Vee, karga sadece bir kuş değildir, kuş beyinli diyebileceğimiz. Oz Büyücüsü'ne kulak verelim; "Kafanın içinde beyin olsaydı, sen de diğerleri kadar iyi, hatta bazılarından çok daha iyi bir insan olurdun. İster karga ol, ister insan, beyin bu dünyada sahip olmaya değen tek şey."


Kaynaklar (Tırnak içindeki bölümler)

* kuslar.gen.tr/karga

** Kuzgun - Edgar Allan Poe. Çeviri: Burçak Özlüdil

*** https://www.mentalfloss.com/article




18 Eylül 2020 Cuma

 



OKUDUĞUM KİTAPLARDAN, ETKİLENDİĞİM 15 GİRİŞ CÜMLESİ




Yaşamımızda ilklerin çok önemli bir yeri olduğu ve kolay kolay unutulmadığı  yadsınamaz; ilk ev, ilk aşk, okuduğumuz ilk kitap, gittiğimiz ilk sinema, izlediğimiz ilk tiyatro v.s. Bir kitapsever olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, okuduğum kitabın ilk cümlesi ya da giriş paragrafı o kitabı keyifle, heyecanla okuyup okuyamayacağımı belirler. Bu durum, herkes için farklı olabilir. " Bir kitabın okuyucuyu ilk cümleden etkilemesi gibisi  yoktur. Okuyucunun okuduğu ilk cümle, kitabın giriş cümlesi, o kitabın satmasını, kapanış cümlesi ise yazarın daha fazla okuyucu kazanmasını sağlar" derler.

Okuduğum kitaplardan aklımda kalan ve unutamadığım giriş cümlelerini paylaşmak istiyorum. Mutlaka unuttuğum "giriş cümleleri" olacaktır. Çünkü bu cümlelerin bir listesini yapmamıştım; düşünürken hatırladıklarımı, kitapları önüme yığarak yazmakla yetineceğim bu nedenle.
İşte o ilk cümleler:

1- DÖNÜŞÜM, Franz Kafka

"Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu."

2- YABANCI, Albert Camus

"Bugün annem ölmüş belki de dün. Tam bilmiyorum."

3-  İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ, Charles Dickens

"Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana - sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece 'daha' sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi."

4- ÜÇ ANADOLU EFSANESİ, Yaşar Kemal

"Hey kardeşler, hey dostlar, yolda belde, tavlada tarlada, kırda ovada durup da bizi dinleyenler, okuyanlar, dünyanın kaç bucak olduğunu soranlar, bilenler, hey yedi iklim dört bucağı gezenler, size bir destanımız var. İnsanoğlu şu dünyada neyi arar, arasa arasa dostluğu kardeşliği arar, sözü çok uzatmak neye yarar? Biz başlayalım Köroğlu'nun hikayelerini anlatmaya birer birer."

5- ALİCE HARİKALAR DİYARINDA, Lewis Carrol

"Alice, ırmağın kıyısında, ablasının yanı başında hiçbir şey yapmadan öylece oturmaktan sıkılmaya başlamıştı; ablasının okuduğu kitaba bir iki kez şöyle bir göz attı; ne ki kitapta ne bir resim vardı, ne de konuşma, 'İçinde resim ve konuşma olmayan bir kitap, ne işe yarar ki,' diye geçirdi aklından, Alice."

6- MUHTEŞEM GATSBY, F.Scott  Fitzgerald

"Toy çağımda bir öğüt vermişti babam, hala küpedir kulağıma. 'Ne zaman' demişti, 'birini tenkide davranacak olsan, hatırdan çıkarma, herkes senin imkanlarında gelmemiştir dünyaya!"

7- TUTUNAMAYANLAR, Oğuz Atay

"Olay, Yirminci Yüzyılın ikinci yarısında, bir gece, Turgut'un evinde başlamıştı. O zamanlar daha Olric yoktu; daha o zamanlar Turgut'un kafası bu kadar karışık değildi. Bir gece yarısı evinde oturmuş düşünüyordu. Selim, arkasından bir de herkesin bu durumlarda yaptığı gibi, mektuba benzer bir şey bırakarak, bu dünyadan bir kaç gün önce kendi isteğiyle ayrılıp gitmişti."

8- ANNA KARENİNA, Lev Tolstoy

"Mutlu aileler birbirlerine benzerler. Her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır."

9- KÜÇÜK PRENS, Antoine de Saint - Exupery

"Altı yaşındayken, bir gün 'Yaşanmış Olaylar' adlı bir kitapta çok başarılı bir resim gördüm: Balta girmemiş ormanlarda bir boa yılanının bir fili nasıl yuttuğunu gösteriyordu."

10- YÜZYILLIK YALNIZLIK, Gabriel Garcia Marquez

"Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı. O zamanlar Macondo, tarihöncesi kuşların yumurtaları kadar ak ve kocaman, parlak çakıllarla örtülü yatağı boyunca dupduru akan bir ırmağın kıyısında kurulmuş, yirmi hanelik bir kerpiç köydü."

11- KOLERA GÜNLERİNDE AŞK, Gabriel Garcia Marquez

"Kaçınılmaz bir şeydi: Acıbadem kokusu ona mutsuz aşkların yazgısını anımsatırdı hep. Doktor Juvenal Urbino, yıllardır kendisi için önemini yitirmiş bir olayla ilgilenmek üzere koşup geldiği, hala alaca ışığa gömülü odaya girdiği an ayrımına vardı bunun. Antilli göçmen, harp malulü, çocuk fotoğrafçısı, satrançta en yufka yürekli rakibi, bir altın siyanürüyle belleğin işkencelerinden kurtarmıştı kendini."

12- MOBY DİCK, Herman Melville

"Ishmael deyin bana. Birkaç yıl önce - kaç yıl önce olduğu önemli değil, paramın azaldığı ya da hiç kalmadığı bir sırada-, karada da beni ayrıca bağlayan bir şey olmadığı için, bir engine açılayım, bu dünyanın denizlerini şöyle bir göreyim dedim. Ben böyleyimdir; böyle bulurum sıkıntıdan kurtulmanın, uyuşan kanıma hız vermenin yolunu."

13- BİR DİNAZORUN GEZİLERİ, Mina Urgan

"Küçük mutluluklar denilen şeyleri doğru dürüst değerlendirmesini bilirseniz, bunların aslında büyük, hem de çok büyük mutluluklar olduğunu anlarsınız."

14- YENİ HAYAT, Orhan Pamuk

"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Daha ilk sayfalarındayken bile, kitabın gücünü öyle bir hissettim ki içimde, oturduğum masadan ve sandalyeden gövdemin kopup uzaklaştığını sandım."

15- BABA, Mario Puzo

"Her büyük servetin arkasında bir suç gizlidir. (Balzac)
Amerigo Bonasera, New York Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesi'nin salonunda oturmuş, adaletin yerine getirilmesini bekliyordu; kızını insafsızca yaralayan, onun şerefiyle oynayan kişilerden adaletin eliyle intikam almış olacaktı."


Not: İlk cümle tanımına karşılık gelen bir de kelime var: "İncipit." Latince "başlangıç, giriş cümlesi" demek. Pek çok ülkede kitapların ilk ve son cümleleri derlenerek liste şeklinde meraklısına sunuluyor. 

Sizin de, okuduğunuz kitaplardan etkilendiğiniz giriş cümleleri var mı? Varsa hangileridir? Yorumda yazarsanız sevinirim...




13 Eylül 2020 Pazar

 


 AT KESTANESİ AĞACININ İSTANBUL'DAN PARİS'E SEYAHATİ



Yıl 1615. Fransa kraliçesi Marie de Medici, Paris'teki caddelerin etrafının ağaçlandırılmasını emreder. Uzmanlar araştırırlar ve "At Kestanesi" ağacında karar kılarlar. Çünkü at kestanesi ağacı elektriği çekmezdi, yani yıldırım düşmezdi. Hava kirliliğine karşı çok etkili olduğu gibi, tohumları, yaprağı ve meyvesi de şifalıydı. Tek bir sorun vardı; at kestanesi ağacı Avrupa ülkelerinde yoktu. Ağacın doğal olarak yetiştiği, en yakın yer İstanbul'du.

17. yüzyılda, İstanbul'da at kestanesi ormanı vardı. Fransa krallığının at kestanesi ağacı fidanları isteğini, Padişah I. Ahmet, geri çevirmedi ve Fransızlara binlerce at kestanesi fidanı hediye etti.

Bugün Arago Bulvarı'ndaki, parklardaki ve Paris'in ana caddelerindeki asırlık ağaçlar, Osmanlı'nın Fransızlar'a hediye ettiği o at kestaneleri ya da onların torunları. Paris adeta at kestanesi ormanı...Fransızlardan sonra, Avrupa'nın birçok kenti caddelerini bu güzel ağaçlarla süsledi. Peki, günümüzde İstanbul'daki at kestaneleri (ormanından vazgeçtik) ne durumda? Bilen var mı?




At kestanelerinin İstanbul'dan Paris'e seyahatinin ortaya çıkışı ise Makedonya doğumlu ressam Ömer Kaleşi'nin, Paris'te kesilen at kestanelerini tuvaline yansıtmasıyla gün yüzüne çıktı. Nasıl mı? Kendisinden dinleyelim: 

"Tüm dünyadan sanatçılar buraya ilham bulmak için gelir. Ama ben 50 yıldır Paris'teyim, fark ettim ki, bu şehre dair hiçbir şey çizmemişim. İçin için üzülüyor, acaba ne yapabilirim diye düşünüyordum. Sonra bu at kestanelerinin kesilişi beni öyle etkiledi ki 100 gün ne dışarı çıktım ne kimseyle görüştüm. Yaşım 83, sonunda Paris'ten ben de esinlendim ve diyorum ki Paris'e borcumu ödedim."

"Ancak Kaleşi, kestane ağaçlarının aslında Türkiye'den geldiğini ise tabloları tamamladıktan sonra tesadüfen öğrenmiş. Kaleşi tablolarını, İstanbul'da beraber çalıştığı sanat galerisine getirdiğinde o an orada bulunan birisi "kestane ağaçları sonunda yurduna döndü" yorumunu yapmış.

Kaleşi bu yoruma bir anlam veremez ve araştırır öğrenir ki, Arago Bulvarı'ndaki at kestaneleri 17. Yüzyılın başında İstanbul Boğazı ile Paris'teki Seine nehrinin kardeşliğini simgelemek üzere Osmanlı tarafından Fransa'ya hediye edilmiştir ve Fransa at kestanesiyle Osmanlı'nın sayesinde tanışmıştır."

At kestanesi ağacının İstanbul-Paris seyahati böyle. Hemen herkes, lalenin Hollanda'ya gidiş hikayesini bilir de, at kestanesininkini bilmez. Bu bilinirlikte, belki, "Lale Devri" yaşamış Osmanlı'nın "At kestanesi" devri yaşamamış olmasının etkisi vardır. Kimbilir? 

Ama, memleket özlemiyle yanıp kavrularak hayata gözlerini yuman büyük şair Nazım Hikmet'in bu hikayeden haberi olmalı ki, memleket özlemini, kestane ağacının şahsında   dizelerine şöyle yansıtmış:

Paris'te bir kestane ağacı olacak,
Paris'in ilk kestanesi,
Paris kestanelerinin atası,
İstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e, boğaz sırtlarından.
Hala sağ mıdır bilmem;
Sağsa iki yüz yaşında filan olmalı.






SULTAN I. AHMED (D:1590 - Ö: 617): I.Ahmed, 14. Osmanlı padişahı ve 93. İslam halifesidir. Sultan III. Mehmed ve Handan Valide Sultan'ın oğludur. Sancağa gitmeyip tahta çıkan ilk Osmanlı padişahıdır.
(Vikipedi) 

MARİE de MEDİCİ (D:1575 - Ö.1642): Bourbon Hanedanı'ndan Marie de Medici, Fransa Kralı IV. Henry'nin ikinci eşi. Fransa Kraliçesi ve Medici Hanedanı'nın bir üyesiydi.Kocasının taç giyme töreninden sadece bir gün sonra suikaste uğramasının ardından oğlu XIII. Louis taht için uygun yaşa gelene kadar kral naibliğini yapmıştır.
(Vikipedi)


Yararlandığım Kaynaklar:
--Tarihimizde Garip Vakalar - Reşat Ekrem Koçu, DOĞAN KİTAP.

---https://www.ntv.com.tr/sanat/i-ahmedin-fransaya-hediyesi-400-yil-sonra-tuvale-yansidi,Jufe2aO5cEyseEoBiHznGw

NOT: Reşat Ekrem Koçu'nun Tarihimizde Garip Vakalar, kitabında, at kestanesi ağacını Fransa'ya ilk defa olarak 1615 yılında Bachelier isminde bir zat tarafından İstanbul'dan götürüldüğünü ve o günden beri bu ağacın Paris bulvarlarının süsü olduğunu yazar.






5 Eylül 2020 Cumartesi

 

CHARLES BUKOWSKİ KİMDİR?



Bir anket yapılsa, sosyal medyada en çok paylaşılan kimin sözleridir diye, sanırım Bukowski'nin sözleri ilk sırayı alır. Nadiren bile olsa ben de paylaşmıştım önceden. Aslında Bukowski'nin ne bir şiirini okudum, ne de bir romanını. Hakkında bildiklerim, internetten okuduğum yüzeysel bilgilerdi o kadar. 23 Şubat 2016'da (satın aldığım her kitaba, o günün tarihini ve hangi şehirden aldığımı mutlaka yazma gibi bir huyum vardır) bir kitapçıdan aldığım ama okunmak için  dört yıldır sırasını bekleyen Bukowski'nin biyografisini nihayet okuyabildim.
Kitabın arka kapak yazısını okuyunca, bu "Bar Kelebeği" ve "Pis Moruk" diye anılan Bukowski kimdir, nasıl bir yaşam sürmüş olabilir ki, böyle anılıyor merakıma yenik düşmüştüm. İyiki de kitabı almışım; Bukowski'nin roman ve şiirlerini okumamama rağmen, biyografisinde gerektiği kadar bahsediliyor şiir ve romanlarından. Anladım ki, Bukowski'nin şiirleri, romanları hiç bana göre değilmiş meğer. Hatta üç yüz sayfalık biyografisini okumak da zaman kaybıydı, benim için.

Kitabı bitirdikten sonra kendi kendime şöyle dedim; şiddet ortamında büyüyen, sürekli babasından dayak yiyen, liseden sonra girdiği üniversiteden atılan, sabahtan akşama kadar içki içen, ayık kalmaya tahammül edemeyen, önüne gelene küfreden ve kavga çıkarmadan duramayan serseri ruhlu ve saldırgan bu adamın normal olması beklenemez. Ama Amerikan toplumu, onu harika ve dahi bir yazar olarak tanıma eğiliminde. En azından okuduğum biyografide böyle yazıyor.

Bu uzun girizgahtan sonra kısaca Bukowski'nin hayatına ve üne nasıl kavuştuğuna bir göz atalım mı?

Asıl adı Heinrich Karl Bukowski olan Charles, 16 Ağustos 1920'de Andernach'ta (Almanya) doğdu. Babası Çavuş Henry Charles Bukowski, Amerikan işgal ordusunda görevli bir subay, annesi Katharina Fett ise kadın terzisiydi. Bukowski 1971 yılında yazdığı bir yazısında, "Bir piç olarak, yani evlilik dışı bir ilişki sonunda doğdum", demiş ve bu iddiasını hem yazılarında hem söyleşilerinde birçok kez tekrarlamıştı.

Charles, iki yaşındayken ailesiyle birlikte bir gemiyle Amerika'ya gitti. Baltimore'a geldikten sonra Bukowski'nin annesi kulağa daha "Amerikanvari" geldiği gerekçesiyle adını Kate olarak değiştirdi, ardından küçük Heinrich de Henry oldu. Babası, doğup büyüdüğü California'ya taşınmalarına yetecek kadar para biriktirdikten sonra, 1924'te Los Angeles'e taşındılar. Amerika'yı gezerek geçirdiği kırklı yılların tamamı ve ellili yılların ilk yarısı haricinde Bukowski yaşamının büyük bir bölümünü, yazılarında ağırlığını hayli hissettiren LA'da geçirdi.

Babasından ilk dayağını yediğinde, Bukowski Virginia Road İlkokulu'na gidiyordu. Henry, karısı Kate'i de dövmüştü. Babasından nefret eden Bukowski sonraki yıllarda yazdığı otobiyografik yazılarında, söyleşilerinde ve dostlarına gönderdiği mektuplarda çocukluğunun çok sıkıcı ve korkunç geçtiğini anlatıyor ve hiç olmazsa yaşamının o dönemine ait gerçekleri hiçbir şey saklamadan, çarpıtmadan aktarıyordu. "Geçirdiğim mutsuz çocukluk dönemi beni mahvetti," diye yazmıştı."Ama ben böyleyim ve böyle kalacağım."

İlkokulda fazla arkadaşı yoktu Bukowski'nin. Bunun nedenlerinden biri annesiyle babasının kendilerini mahalledeki herkesten üstün görmesi ve diğer çocukların arasına karışmasının yasak olmasıydı. Bir diğeri ise, çocuk Bukowski'nin disleksi hastalığıydı. İleride bunu "Eğitim" şiirinde dile getirecekti.

Bukowski'nin karakter gelişimini etkileyen ilk şey babasından yediği acımasız dayaklarsa ikincisi de on üç yaşındayken yüzünde belirmeye başlayan aknelerdi hiç şüphesiz. Bunlar öyle basit sivilceler değil, yüzünde oradan oraya atlayan, "her biri elma büyüklüğünde" çıbanlardı. Daha sonra vücudunun üst kısımlarında her yerde çıkmışlardı. Los Angeles Country Hospital'a götürüldü ve burada acne vulgaris teşhisi kondu. Doktorlar daha önce hiç bu kadar şiddetli bir vaka görmemişlerdi. Çıbanlar elektrikli iğneyle patlatılıp içlerinde biriken kan ve cerahat akıtıldı. Bu durumu Bukowski şöyle açıklıyordu; "İçimde biriken zehir artık dışarı taşıyordu.Sessiz çığlıklarla, bulduğu delikten büyük bir şiddetle dışarı fışkırıyordu."

Akneleri için o kadar yoğun bir tedavi gerekiyordu ki liseye başladığı ilk yıl kaydını dondurmak zorunda kaldı. Evde kaldığı bu dönemde şehir kütüphanesine gidip hayran olduğu Edgar Allan Poe'yu, ilk öykülerini çok sevdiği Hemingway'i okumayı çok seviyordu. Turgenyev'i beğenmiş, Tolstoy'a ise ısınamamıştı. Gündüz şehir kütüphanesinde kitap okuyor, gece de gizlice evden kaçıp barlarda takılıyordu. Bir gece bardan eve döndüğünde babasına yakalandı.  Babası onu dövmeye başlayınca, babasına karşılık vererek ona vurdu. Bu nedenle annesiyle de arası açıldı.

Ertesi yıl, çok iyi eğitim veren başka bir liseye kaydedildi. Oradaki arkadaşlarından biri Bukowski hakkında şöyle demişti; "Sivilceleri çok dikkat çekiyordu. Durumu gerçekten kötüydü, genç bir insan için dayanılması zor bir durumdu.Çok sessiz ve içine kapanık olmasının nedeni de buydu. Ortalarda gezinir, selam verir, ama asla gruba katılmazdı. Çok mutlu olduğu söylenemezdi. Girgin biri değildi."

Bukowski 1939 yılının Haziran ayında liseden mezun oldu. Beraber gideceği bir kız olmadığı için okul balosuna katılamadı. Hiç kız arkadaşı olmamıştı.

Gazete muhabiri olabileceğini düşünerek Gazetecilik, İngilizce, İktisat ve Halkla İlişkiler okumak üzere burslu öğrenci olarak Los Angeles City College'a kaydoldu. İlk yıl notlarının düşük olması nedeniyle burs hakkını yitirdi (1940).

Avrupa'da savaş söylentileri ve askere alınmalar başlarken Bukowski, Naziler'i ve Almanları savunan konuşmaları ve gazetelere yazdığı yazılardaki aşırı uçtaki görüşleriyle hem arkadaşlarını şaşırtıyor hem de ailesini korkutuyordu çünkü hala ailesiyle yaşıyordu. Neo-Nazi grupların toplantılarına katılmaya başlamıştı. Daha sonra böyle davranmasının nedenini sıradışı olmaktan hoşlandığını söyleyerek açıklayacaktı. Ancak annesi Kate Bukowski açık açık Hitler hayranıydı ve onun "işçi sınıfının" kurtarıcısı olduğunu söylüyor, Bukowski de annesiyle aynı düşünceyi paylaşıyordu.

Okuldan atılan ve evde huzuru kalmayan Bukowski, ailesinin evinden ayrıldı. Geçici işlerde çalıştıktan sonra 1941 yılının Haziran ayında pansiyonların, fabrika işlerinin ve barların "gerçek dünyası" hakkında yazabilmek için Amerika'yı keşfetmek üzere yollara düştü.

Atlanta'ya gitti. Damı muşamba kaplı küçük bir barakada kalıyor, favori romanı, Knut Hamsun'un yazdığı Açlık'ın hayal kırıklığına uğramış kahramanı gibi o da düzenli bir işe girip çalışmak yerine açlıktan ölmeyi tercih ediyordu. Atlanta, Bukowski'nin yollarda geçirdiği hayatının en sefil dönemini oluşturuyordu. Buna rağmen öyküler yazmaya çalışıyor ama New York gazetelerine gönderdiği öyküler iade edilmeye devam ediyordu.

1942 yılına kadar San Fransisco'da kalmış ve Kızıl Haç'ta kamyon sürücüsü olarak çalışmıştı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında askere yazıldı. Fiziki muayenesini geçti, ama bir dizi psikolojik testin ardından zihinsel nedenlerden ötürü 4-F kategorisine girdiğini ve askerlik yapamayacağını öğrendi. Kendi kendine koyduğu teşhis "sapık"tı. Ancak Bukowski ileride psikiyatrın raporunda, "aşırı duygusal" olduğu için askerliğe uygun olmadığı teşhisini koyduğunu öğrenecekti.

Gelecek on yılı içki içmek ve bir bar kelebeği olmak için yazmaya ara vererek geçirdiğini idia ediyordu ama bu sürede kısa öyküler yazmaya ve dergilere göndermeye devam etmişti. 1946 ilkbaharında ilk yayıncısı olacak olan Caresse Crosby'yle tanıştı. Bu yayıncının yardımıyla ilk iki şiir denemesi Matrix adlı dergide yayınlandı.

Bukowski gittiği bir barda kendisinden 11 yaş büyük olan Jane Cooney Baker'la tanıştı. Bukowski'nin en güçlü eserlerinin esin kaynağıdır Jane. Ayrıca Jane, yirmi yedi yaşındaki Bukowski'nin ilk ciddi kız arkadaşıdır. Jane'nin ölümünden sonra, Bukowski depresyona girmiş, hayatına giren hiçbir kadını Jane gibi sevmemişti.

Tanıştıklarında otuz sekiz yaşında olan Jane de Bukowski gibi alkolikti. Hoşuna gitmeyen erkeklerin üzerine saldırmasıyla tanınıyordu. Jane için yazdığı şiirlerde anlatmak istediği şey, Jane'in ahlak seviyesi düşük, fahişeden farksız bir kadın olduğuydu. Düşüncesi ne olursa olsun, bu ilişki Bukowski'nin kadınlar hakkında çok kötü izlenimler edinmesine neden olmuştu. Ayrıca Jane, Bukowski'yi at yarışı oynamaya yönlendirerek onun, yaşadığı sürece hipodromlardan çıkmamasına da sebep olmuştu.

Bukowski, Jane'den ayrıldıktan sonra, editörlüğünü yapacak olan Barbara Frye ile 29 Ekim 1955'te evlendi. Ancak evlilikleri yürümedi ve iki yıl sonra boşandılar. Boşandıktan sonra karısını şöyle tanımlıyordu Bukowski; " Barbara, soğuk, kindar, kaba, züppe kaltağın tekiydi."

1956 yılında annesi, iki yıl sonra da babası öldü. Babasının öldüğünü duyan Bukowski; "....öldü, öldü, öldü, tanrım sana şükürler olsun!" diye yazmıştı.

İlk şiir kitapçığı Ekim 1960'ta, 40. yaşgününden iki ay sonra yayınlandı. Artık yavaş yavaş tanınmaya başlamıştı. Ancak Bukowski çok içiyor, kavgalara karışıyor ve sabah kalktığında kendisini karakolda sarhoşların kapatıldığı hücrede buluyordu. 35 yaşında geçirdiği ağır mide kanamasından sonra, doktorların "içme, ölürsün" yasağına rağmen gece-gündüz içmeye devam ediyordu.

22 Ocak 1962'de, Jane öldü. 51 yaşındaydı öldüğünde. Jane'in ardından dünyası yıkılan, sürekli ağlayan ve içki içen Bukowski, bir dizi keder şiiri yazmaya başladı. Bu şiirler Bukowski'nin en dokunaklı eserlerini oluşturmaktadır.

LA Postanesi'ndeki gece işinden çıktıktan sonra doğrudan barlara gidiyor ve sarhoş oluncaya dek  içiyordu. "Bukowski, Postane adlı romanında bu sistemin işçilere yıllarca nasıl kan kusturduğunu anlatırken kesinlikle abartmıyordu. Çok katı bir sistemdi ve aralarında Bukowski'nin de bulunduğu pek çok çalışan şiddetli sırt ve omuz ağrılarından şikayetçiydi."
Sırt ağrısından kıvrandıran işine on iki yıl boyunca devam etti Bukowski. 1969'da Black Sparrow Yayınevi'nden ömür boyu 100 Dolar maaş teklifini alınca postaneden ayrıldı. 

Parasal yönden kendisini toparlamasına yardımcı olan "It Cathes My Heart in its Hands" başlıklı şiir kitabı yayınlandı ve tutuldu. Yayıncısı bu şiir kitabının tanıtım yazısında Bukowski'nin asıl başarısının "sevecenlikten, söz sanatlarından ve biçemden nasibini almayan ama akademik şiir karşısında pek çok üstünlüğü bulunan" dili olduğundan bahsetti.

FrancEYE ile tanışan Bukowski, onunla evlenmedi ama ondan bir kızı oldu; adını Marina koydular. Bukowski'nin Marina'dan başka çocuğu olmadı. Kızıyla çok yakından ilgilenen sevecen bir babaydı. Şiirleri artık dergilerde yayınlanıyordu.  Avrupa'da bile hatırı sayılır okuyucu kitlesine sahip olmuştu.

Tanınmaya başlayınca politikayla ilgili radikal yazılara yer veren Open City adlı gazetede haftalık köşe yazısı yazmaya başladı. Köşesinin adı; "Pis Moruğun Notları" idi. Gazetedeki köşe yazarlığına iki yılı aşkın bir süre devam etti ve bu iş, ona daha önceki bütün eserlerinden daha fazla ün kazandırdı. 

1976'da Bukowski, Linda Lee Beighle ile tanıştı. İki yıl sonra birlikte Los Angeles'ta bir liman şehri olan San Pedro'ya taşındılar. Linda ve Charles 1985'te evlendiler.

Bukowski, Pulp romanını henüz bitirdikten sonra 9 Mart 1994'te yetmiş üç yaşındayken omurilikten yayılan lösemi sebebiyle San Pedro'da öldü.  Bukowski, bir katolik olarak vaftiz edilmesine rağmen, kilisede din adamı yoktu. Linda Lee'nin isteği üzerine ölüm töreni Budist rahipler tarafından yönetildi.

Mezarı, Los Angeles'in güneyindeki Green Hills Memorial Park'ta bulunmaktadır. Ölümünden üç yıl sonra, Bukowski'nin ilk torunu Nikhil Henry Bukowski Sahoo doğdu.

Ve kitabın son sayfasında yazılanlar bu deli dolu, uçuk kaçık yazar hakkındaki bir fikir verebilir size:

"Gazetelerde ölümüyle ilgili çıkan haberler yaşadığı sefil hayat üzerinde yoğunlaşmıştı. Ondan "barların ozanı" olarak söz ediyor, neden bu kadar beğendikleri bir türlü anlaşılamayan kült bir okur kitlesi bulunan sıradan bir yazar olduğunu söylüyorlardı. Romanları hakkında aldığı tek olumlu eleştiri ve Barfly'ın dikkat çekici başarısı dışında medya hep olumsuz yönlerini öne çıkarmıştı.
......................

"Ancak hiçbir sınıflandırmaya dahil edilemeyen Bukowski, modern Amerikan edebiyatında en çok taklit edilen yazarlardan biriydi. Yalın düz yazı ve şiirlerinin kaynağı çok basit konulardı.

"Hep içkiyle ilgili konularda yazmaktan hoşlanması, yazılarında hayatını sansasyonel biçimlerde sunması ve kaba olmak için elinden geleni yapması yüzünden Bukowski eleştirmenlerin sürekli tepkisini çekmişti. Çok fazla kitap yayınlamıştı, özellikle de çok fazla şiir. Ama altı roman, düzinelerce kısa öykü, senaryo ve çeşitli şiir kitaplarından oluşan eserleri dikkatlice okunursa asla uzlaşmacı bir havaya bürünmeyen, hatta meydan okuyan bir tavrı görülür: ağır işlere, dayatılan kurallara, yalancılığa ve özentiye karşı çıkmış, insan hayatının çoğu zaman perişan olduğuna ve insanların birbirine kötü davranmasına rağmen hayatın yine de güzel, seksi ve komik olduğuna inanmıştı."

Biyografisinde, en seçme şiirleri yer alsa da, başta söylediğim gibi  bu şiirler bana hitap etmiyor. Ancak tek bir şiiri oldukça gerçekçi geldi ve ben  bu şiiri paylaşmak istiyorum:


...Cinayet işlemekte en usta olanlar
Cinayete karşı olduklarını söyleyenlerdir
VE nefret etmekte en usta olanlar
SEVGİ'ye övgüler yağdıranlardır
VE NİHAYET SAVAŞMAKTA EN USTA OLANLARSA
ÖVGÜLER YAĞDIRIP DURANLARDIR
BARIŞA


Kaynak: howard sounes - CHARLES BUKOWSKI, çılgın bir yaşamın kollarında tutsak

27 Ağustos 2020 Perşembe

 


DÜNYANIN BİLDİĞİ FRİG BAŞLIĞININ ÇIKIŞ YERİ ANADOLU TOPRAKLARIDIR




Frig ülkesinden (Ankara, Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar ve çevresi)  çıkıp, dünyaya yayılan Frig başlığının çıkış yerinin Anadolu toprakları olduğunu biliyor musunuz?

Efsaneye göre, günün birinde çobanların tanrısı Pan ile güneş tanrı Apollo arasında müzik yarışması yapılır. Pan flütünü çalar. Apollo da lirini. Yarışma sonrasında orada bulunan dinleyicilerden biri hariç geri kalanı oylarını Apollo'ya verir ve onu galip ilan ederler. Frigya Kralı Midas ise oyunu flüt çalan Pan'a verir. Bunun üzerine öfkelenen, kibirli tanrı Apollo, "Ey ölümlü! Madem ki, kulakların bu kadar kötü işitiyor, o kulaklara en uygun şekil budur" diyerek Midas'ın kulaklarını eşek kulaklarına çevirir. Midas da kulaklarını gizlemek için başına geçirdiği başlık ile dolaşmaya başlar. Efsane bu ya, Frigya Kralı Midas'ın taktığı o başlık, kaba kuvvet ve otoriteye karşı başkaldırının, özgürlük ve bağımsızlığın sembolü olur.

Fransız Devrimi'nden Amerikan bağımsızlık mücadelesine, Latin Amerika ordularının armalarından Meksika ve Güney Amerika'daki sömürgecilik karşıtı hareketlerin sembollerine kadar birçok yerde görülen kırmızı başlığın anavatanı Anadolu topraklarıdır. 

Dünyaca ünlü olan ve ülkemizdeki TV'lerde gösterilen çizgi film "Şirinler"in de başlarında Frig başlığı vardır. "Peyo" adıyla tanınan Belçikalı çizer Pierre Culliford'un hayat verdiği mavi tenli Şirinler'in reisi Şirin Baba kırmızı Frig başlığı takar, diğerleri ise beyaz. 

Anadolu topraklarında yaşamış Friglerden çıkan bu başlığı dünya-alem bilir de biz hiç bilmeyiz, tanımayız. Ne ders kitaplarında yazar bu konu ne de basında yer bulur...


Not: Mitolojide Kral Midas'la ilgili üç efsane anlatılır. Birincisi; Eşek Kulaklı Midas Efsanesi. İkincisi; Midas'ın hırsının bir göstergesi olarak dokunduğu her şeyin altına dönüşmesi Efsanesi. Üçüncüsü; Midas'ın Gordion'a at arabasıyla gelişi ve Frig Kralı olması Efsanesi.

Friglerin başkenti, Ankara yakınlarında bulunan Gordion'du. Kral Midas'ın mezarı da (tümülüsü) burada yer almaktadır. Yassıhöyük / Gordion antik kentleri mutlaka görülmesi gereken tarihi yerlerden biri.





Görseller alıntıdır.


22 Ağustos 2020 Cumartesi

 

AKŞAM YILDIZI


Anadolu'da söylenegelen bir türkü vardır;

Bir yıldız doğdu nur ile

Alemi yaktı nar ile

Küsülüyem ben yar ile

Niye doğdun sarı yıldız, mavi yıldız

Evler yıkan, beller büken

Kanım döken, Kervankıran

Bu türkünün hazin bir hikayesi vardır. Vaktinden evvel yola çıkan kervanın dondurucu ayazda karlara gömülerek can verişi üstüne yakılmış bir türküdür. Türküde geçen sarı yıldız, mavi yıldız, güneş batarken ve henüz ay ve yıldızlar gökyüzünde parlamaya başlamamışken ilk doğan yıldız olması nedeniyle adı Akşam Yıldızı olan, şafak sökerken de adı Sabah Yıldızı'na dönüşen Venüs gezegeninden başkası değildir. Venüs'ün çıplak gözle görülen en parlak gezegen oluşundan sanırım, halk arasında yıldız olarak adlandırılmış. Türkülere konu olan Akşam Yıldızıyla ilgili yazımı okurken, türküyü de dinlemek istersiniz belki diye güzel bir yorumun linkini veriyorum:

https://www.youtube.com/watch?v=nyXbqfpJzuw

Akşam yıldızının, Sabah Yıldızı'ndan başka isimleri de var. Güneşin doğuş ve batış zamanlarında güneş ışıkları ve ufuk kızıllığını yansıttığı için Sarı Yıldız diyorlar. Akşam kızılının ve lacivert gecelerin en parlak yıldızı olduğu için de Mavi Yıldız. Kur'an'da adı "Tarık" diye anılıyor, Tevrat'ta "Sabah Yıldızı". Zühre deyip kızlarımıza ad olan da o; Mısır'da kurbanlar adanan da. Eski Türkler "Tan Yıldızı" veya "Yaruk Ilduz" - Işıklı Yıldız demek- Osmanlılar "Erte Yıldızı" diyorlar. Babilliler onu tanrılarından biri olarak saydı. Asurlular takvimlerini onun döngülerine göre hazırladılar. Ve Yunan panteonundan bildiğimiz Afrodit'in ta kendisi. Gezegenler sıralamasında ise Venüs...Son iki ismiyle dişi güzelliğinin sembolü...

Babil merkezli panteonlarda ve Orta Asya'da bazı Türk boyları ile Moğollar arasında Güneş ve Ay ile birlikte Akşam Yıldızı da kutsal sayılmaktadır. Hatta kuzeyin soğuk iklimlerinde onu Tanrı'nın ışıklı ülkeleri olan mavi gökle, doğurgan ana yağız yeri birleştiren kutsal bir kapı olarak gören obalar yaşamaktadır. Paganizm ve şamanik inanışlarda dünyanın sembolize edildiği Hayat Ağacı'nın, nam-ı diğer "Ulu Kayın"ın soyut dallarının bu yıldıza kadar uzandığına ve dünyayı öte aleme, Tanrısal aleme bağladığına, adeta yer ile gök arasında bir tür geçit, bir göbek bağı olduğuna inanılmaktadır.

Kadim Anadolu topraklarında süregelen bir inanışa göre; Bir erkekle bir kadın Akşam Yıldızı'na aynı anda bakıyorlarsa ikisinin arasında bir söz verilmiş olur. Birinin diğerini hiç bırakmayacağına dair bir söz...

Sana Kervankıran derler

Bana dertli Kerem derler

Yare ikrar veren derler

Niye doğdun sarı yıldız, mavi yıldız

Evler yıkan, beller büken

Kanım döken, Kervankıran


Kaynak: İskender Pala, AKŞAM YILDIZI (Bir Göbeklitepe Romanı), Kapı Yayınları.

Fotoğraf: Ay, Venüs ve Jüpiter Los Angeles üzerinde.Görmen Lazım facebook sayfasından alındı.


6 Ağustos 2020 Perşembe




GEÇMİŞ OLSUN LEBANON (BEYAZ ÜLKE)

Kredit by Debashis Das

4 Ağustos 2020 Salı günü, Lübnan'ın başkenti Beyrut limanında bir depoda başlayan yangının, içinde 2 bin 750 ton ağırlığında amonyum nitrat maddesi bulunan bir başka  depoya şıçraması nedeniyle meydana gelen patlamada hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifalar ve kayıpların yakınlarına da sabır diliyorum.

Bu üzücü ve yıkıcı patlama bana, yeni bitirdiğim kitaptaki eski Lübnan'ı hatırlattı. Tarihe olan düşkünlüğüm nedeniyle, sadece kendi tarihimizi değil, ilk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ ve Yakın Çağ Dünya tarihiyle ilgili de okurum. Ve artık biliyorum ki, "tarihi kazananlar yazıyor." Yani geçmişte ne yaşandığını, kazanan kendine göre yazdırır. Kaybedenin icraatı ise duruma göre, ihanet, duruma göre yenilgi, duruma göre de çöküş olarak kayda geçirilir. 

İşte Lübnan'ın tarihini çeşitli kaynaklardan okudum; bugünkü Lübnan'ın, tarihteki kıyı halkı olan Fenikelilerin yurdu olduğunu ve zamanlarında Akdeniz'deki ticareti kimsenin onlar kadar başarıyla örgütlemediğini ve uygarlığa kazandırdıklarını öğrenince, bu beyaz ülkeyi sevdim. Bir kere, tarihleri ve kültürleri var ve diğer Orta Doğu ülkeleri gibi sınırları  İngilizler tarafından masa başında cetvelle çizilen yapay devletlerden biri değil...

"Benzeşen diller olmalarına rağmen İbranca ve Arapçada renk isimleri farklıdır; tek ortak kelime beyaz anlamındaki "leban"dır. Her iki camianın beyaz diye nitelediği ülke; Orta Doğu'daki karlı dağlara sahip tek yer, yani Lübnan'dır. Lübnan'ın muhteşem ve dayanıklı sedir ormanları gümrahtır.

"Çok erken zenginleşip  denizlere açılan bu ülkenin insanları tarih boyunca genelde hep ortak bir dil konuşsalar da ayrı dinlere mensup olup zıt davranışları benimsemeyi sevmişlerdir. Fenikeliler, Akdeniz ticaretini başarıyla örgütlemişlerdir. Milletlere gemiciliği, cam üretimini, kumaşın alasını öğretenler onlardır.

"Yazı burada gelişmiştir; Biblos, yazıya kaynak olan bir şehirdir. Adı üzerinde kitap kelimesi de oradan geliyor. Asıl önemlisi, bugünkü Yunan ve Latin alfabesinin kökeni kolay okunup yazılan Fenike alfabesidir.

"Küçük Lübnan, Orta Doğu tarihinin en şiddetli dini çekişmelerine sahne olmuş ama buna rağmen insanlar bir arada yaşamıştır. Tarih boyu Lübnan'ın siyasi bakımdan bir birliği ve bağımsızlığı olmamış. Genelde büyük Suriye'nin bir parçası olan Lübnan'ın Lübnan haline dönüşmesi dört yüzyıllık Osmanlı egemenliğinin ürünüdür. Osmanlı, kıyı şehirleri Şam Beylerbeyliği'ne bağlamış, Cebel bölgesi ise Dürzilerin özerk yönetimine terk edilmiştir. Beyrut'un geliştirilmesi, bir ticari merkez haline dönüşmesi 19. yüzyıl Osmanlı yönetiminin başarısıdır." *

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra manda yönetiminin başına geçen Fransa, Lübnan'ı kolayca teşkilatlandırdı. Kanlı, uzun bir iç savaştan sonra Suriye işgalinin Lübnan'da hoş anılar bıraktığı söylenemez. 1943'te Fransa'dan bağımsızlığını ilan eden yeni devlet, -dini grupların çatışmalarını engellemek adına- dinlerin eşitlik ilkesi üzerine kurulmuştur. 1945'te Birleşmiş Milletler'e üye olmuştur.

Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf'un kitaplarından da tanıdığım bu güzel ülkenin, kısa zamanda yaşadığı faciayı atlatmasını ve eskiden Orta Doğu'nun "Paris"i diye anılan  Beyrut'un bir an önce imar edilerek eski günlerine kavuşmasını dilerim...

* İlber Ortaylı, Eski Dünya Seyahatnamesi, (s: 48-51)



4 Ağustos 2020 Salı




PİRİNÇLERİN KRALİÇESİ BASMATİ PİRİNÇ


Normal pirinç solda, basmati pirinç sağda.


Genç olsun, yaşlı olsun, Uzak Doğuluların neden kilo sorunu olmadığını yaşamlarının her döneminde kilo kontrolü yapabilmelerinin sırrını merak eder dururdum. Öyleki, pirinç denilince aklıma onlar gelirdi; çok fazla pirinç tükettikleri için. Malumunuz, pirincin besleyici değeri olsa da kalorisi yüksek. İçinde bulunan nişasta kilo aldırmaya birebir. Öyleyse neden Uzak Doğulular kilo almıyorlardı? İşte bu sorunun cevabının peşine düştüm ve pirinçlerin kraliçesiyle karşılaştım. Araştırdıkça gördüm ki,  basmati pirinç "kraliçe" unvanını bileğinin hakkıyla almış. :)

Ana vatanı Hindistan'ın Punjab(Pencap) eyaleti olan basmati pirinci, Himalaya Dağları'nın eteklerinde yetişiyor. Pirincin kraliçesi olarak da bilinen beyaz basmati, diğer pirinçlere oranla daha uzun ve daha büyük tanelidir. Himalaya Dağları'nın karlı sularından beslenen basmati pirincinin besin değeri ise oldukça yüksek. Şeker oranı hiç olmadığı için de şeker hastalarının vazgeçilmezleri arasında bulunuyor.

Hintçe basmati, kelimenin tam anlamıyla "kokulu" demek olup yüzyıllardır Hindistan ve çevresinde yetiştirildiğine inanılmaktadır. Basmati pirincinden bahseden ilk eser Heer Ranjha'dır (1766).

Basmati, Arap ve Müslüman Hintli tüccarlar tarafından Orta Doğu ve Orta Asya'ya tanıtıldı. Hint yarımadasının çeşitli mutfaklarının sadece önemli bir parçası değil, aynı zamanda Orta Asya, İran, Arap ve diğer Orta Doğu mutfaklarında da yaygın olarak kullanılmaktadır.

2018-2019 itibarıyla,Hindistan denizaşırı basmati pirinç pazarının %65'ini ihraç ederken Pakistan geri kalanını oluşturmaktadır.

Tüm bu öğrendiklerimden sonra mutfağıma basmati pirinçten gayrı pirinç sokmuyorum. Fiyatı, diğer pirinçlerden daha pahalı olsa da besin değeri onlardan yüksek. Üstelik pilav yaptığımda lapa olma durumu da yok. :) Bir bardak basmati pirince iki bardak su yeterli geliyor ve pilav tane tane görünüme sahip oluyor; hem göze hem de damağa hitap ediyor bu haliyle.Eğer aromayı seviyorsanız, bu uzun-ince taneli pirinci denemenizi öneririm. 


Kaynak: en.wikipedia.org



22 Temmuz 2020 Çarşamba




YOKSA BEN HAYVANSEVER DEĞİL MİYİM?




Temmuz başında gittiğim Kemer'de havanın nemli ve çok sıcak olması yetmezmiş gibi yerel
dilde yakarca(tatarcık) denilen görülmesi ve farkedilmesi zor minik sineklerin saldırısına uğradım. Sanırım kan grubumu sevdiler ki, gece gündüz kanımdan beslendiler. On gün sonra eve döndüğümde, her yanım delik deşikti ve ısırılan yerler açık yaraya dönüşmüştü.

Aşırı sıcaklardan mı, yoksa sinek ilaçlarına karşı sineklerin geliştirdiği dirençten mi bilemiyorum, tek tük de olsa evimde  de sivrisinek vardı. Tahmin edeceğiniz gibi yine beni buldular ve ısırdılar. Gecenin bir yarısı kalkıp sivrisinek avına çıktım mecburen. Sesimi duyan kızım da uyandı ve avcılığıma söylenmeye başladı; "Yok efendim, ben nasıl hayvansevermişim? Tüm canlıların yaşam haklarına saygı göstermeliymişim. Sinekleri öldürmeyip, camdan dışarı atmalıymışım." Saydı da saydı anlayacağınız. Bir taraftan tatlı tatlı kaşınırken bir taraftan da kızıma, sineklerin hayvan değil,  hastalık mikroplarını taşıyıcı haşerat olduğunu, insan sağlığı için onlarla mücadele edilmesi gerektiğini, karasineklerin trahom hastalığına, sivrisineklerin sıtmaya, çeçe sineğinin uyku hastalığına neden olduğunu anlatmaya çalıştım ama anlatamadım. Bu arada, hışmımdan kurtulan sivrisinekler, kızımın da yardımıyla canlarını zor kurtardılar.

Uykusuz bir gecenin ardından kızımla yaptığım  tatlı sürtüşmeyi düşündüm. Kızım "tüm canlıların yaşam haklarına  saygı duyulmalı" derken doğru söylemişti. Peki, bu canlılar, bizim yaşamımızı tehlikeye atıyorlarsa, ne yapmalıydı? Sorunun cevabı az çok belli değil mi? Öncelik insan hayatında. İnsan hayatına öncelik vermek bencillik gibi görünse de, tüm dünyada mevcut durum bu. Çünkü aklını ve mantığını kullananlar hayvanlar değil, insanlar. Dolayısıyla haşerat için savaş ilan etmem ve savaşmam hayvansever olmadığım anlamına gelmez. Bu düşünceleri kafamda evirip çevirirken, birden aklıma Schopenhauer'in böceklerin hayatıyla bizimki arasında kurduğu paralellik geldi. Şöyleki:
 
Schopenhauer, doğa bilimlerine meraklıydı ve kütüphanesinde doğa ve hayvanlarla ilgili birçok kitap vardı. Filozof , karıncalarla, böceklerle, arılarla, sineklerle, çekirgelerle, köstebeklerle, göçmen kuşlarla ilgili birçok şey okumuş, okumakla da kalmamış gözlemlemişti. Özellikle köstebeğin yaşam mücadelesine, hayatta kalmak ve soyunu devam ettirmek için elinden gelen her şeyi yapmasına ilgi duyuyordu. Ayrıca filozof, bir dizi kaniş besleyip en yakın dostluklarını onlarla kurmuştur. Ona göre hayvanlarda, insanların sahip olmadığı bir zarafet ve yumuşak başlılık vardır. Filozof köpeklerine düşkünlüğünü onlara 'efendim' diye hitap ederek gösterirdi ve hayvan haklarıyla da yakından ilgilenirdi.

Schopenhauer'e göre, dünya üzerindeki bütün canlılar aynı derecede anlamsız olan varoluşlarına aynı büyük istekle sarılmışlar:

"Şu küçücük karıncaların nasıl durup dinlenmeden çalıştıklarını bir düşünün...Çoğu böceğin hayatı, yumurtadan çıkacak yavrularını beslemek ve onlara bir yuva sağlamak için aralıksız çalışmakla geçiyor. Yavrular beslenip erişkin olduktan sonra, aynı işleri bu defa kendi yavruları için yapmaya başlıyorlar...Bütün bunların anlamı ne, diye sormaktan kendimizi alamıyoruz...Hayatları, açlığın ve cinsel isteklerin giderilmesinden...sonu gelmez gereksinimler ile bunların karşılanması için gösterilen bitmez tükenmez gayret arasında alınan...bir anlık hazlardan...ibaret.

"Biz insanlar da aşk ilişkileri kurabilmek için çabalıyor, müstakbel eşlerimizle kafelerde sohbet ediyor, çocuk yapıyoruz. Yani bizim seçeneklerimiz de köstebeklerin ve karıncaların seçeneklerinden daha fazla değil, üstelik çoğu zaman onlar kadar bile mutlu olamıyoruz." (Alain de Botton - Felsefenin Tesellisi, s:243)

İşte böyle, yakarcanın yaktığı ben, mantığımı bir kenara koyup diyorum ki; sinek varsa ben yokum, ben varsam sinek olmamalı." Sanırım, sözünü değiştirdiğim için Lucretius yaşasaydı, sineklerden ne çektiğimi anlar ve hoşgörürdü.

Görsel alıntıdır.



13 Temmuz 2020 Pazartesi




DÜNYANIN EN YALNIZ BALİNASI


Kemer-Ankara arası uzun yolculuğum süresince, radyonun çektiği yerlerde dinlediğim TRT FM'de anlatılan "Yalnız Balinanın Hikayesi" beni çok etkiledi. Bu yalnız balina insan olsaydı ve IQ'su ölçülseydi, Einstein'i bile geçerdi sanırım. :) Ama türlerinden farklı oluşu bu balinayı yalnızlığa sürüklemiş. Çünkü arkadaşlarıyla iletişim kuramıyormuş. Neden mi? İşte cevabı:

Okyanus bilimciler 1989 yılında Pasifik Okyanusu'nda yaptıkları araştırma esnasında bir ses duydular. Araştırmacılar bu sesin yeryüzünün en eski bestecileri olarak bilinen kambur balinadan geldiğini düşündüler. Fakat balina şarkısına benzeyen bu sesin garip bir yanı vardı. Balinalar normalde 12 ile 25 hertz arasında bir şiddette ses çıkartırken, bu şarkı 52 hertz seviyesinde söyleniyordu. 

Okyanus bilimciler ilk önce bu balinanın sağır olduğunu düşündüler. 20 seneyi aşan incelemeler ve alınan veriler sonucu balinanın sağır olmadığına karar verdiler. Balinanın 52 hertz ses düzeyinde şarkısını söylemesinin asıl sebebi yalnızlığıydı. Diğer balinalar bu yüksek frekanstaki sesi duymadıkları için ona cevap veremediler. Diğerleriyle iletişim kuramadığı için göç dalgasına katılamayan balina, hep tek başına kaldı. Bu sebeple "Dünyanın En Yalnız Balinası" adı verildi. 20 yıldır hiç cevap alamamasına karşılık şarkı söylemeye devam ediyor.

Yalnız balinanın belgesel filmi de çekilecekmiş. 

15 Haziran 2020 Pazartesi




MÜZİĞİN DOĞUŞU

Biyoloji, arkeoloji ve bunun gibi bazı bilim dallarında, eski zamana ait çeşitli bilgiler toplamak, çeşitli belgeler ele geçirmek ve bazı görüşler ortaya atmak mümkündür. Fakat müzikte bu böyle değildir. Çünkü kazılarla Milattan Önce seslendirilmiş bir ezgiyi ele geçirmek veya böyle bir ezginin olup olmadığını tesbit etmek mümkün değildir. Öyleyse müzik ne zaman doğmuştur? Bu soruya kesin bir cevap verilemez, bu nedenle.

Bilinen, müziğin tarihinin insanlık tarihi kadar eski olduğudur. Ancak insan çevresini, çevresinde olup bitenleri, var olanın kaynağını, oluş sebebini bilmek, anlamak ister.Bu bakımdan birçok filozof, müziğin doğuşu konusunda, görüşler ortaya atmış ve her filozof kendi görüşünün mutlak doğru olduğunu savunmuştur.

19. yüzyılda, bazı filozoflar  müziğin doğuşu hakkında, biyolojik teoriler ve linguistik(dil bilimi) teorilerini incelemek gerektiğini ortaya atmışlardır. Araştırmalara göre, biyolojik teoriler, doğa ve hayvan seslerini taklit etme yeteneğiyle müziği geliştirdiğini, linguistik teoriler ise müziğin manzum konuşmadan(şiir) dönüştüğünü öne sürmüşlerdir. İki teorinin birleştiği nokta ise ilk müzik insan sesidir ve müzik aletlerinden önce, müzik  insan tarafından yapılmıştır.
 
Jean Jack Rousseau ve Herbert Spencer, müziğin konuşma dilinden geldiğini öne sürmüşler ve konuşma dilindeki vurguların zamanla gelişerek ezgiyi oluşturduğunu savunmuşlardır. Fakat, insanlar konuşmadanda müzik yapabilirlerdi. Belki müziğin tarihi, insanların konuşma bilmediği tarihe kadar da inebilir. Bu konuda kesin bir şey söylenemez.

Alman Profesör Karl Bücher ise, müziğin doğuşunu, insanların toplu çalışmalarındaki ritme bağlıyor. Diyor ki; insanlar çok ilkelken bile, bugün "imece" denilen toplu çalışma metotlarını yine uyguluyorlardı ve bu çalışmalardan çıkan sesler belli bir ritim meydana getiriyordu ve bu müzik oluyordu. Bu görüşü de doğru sayamayız. Çünkü hem insanların toplu çalışmadan önce de müzik yapabileceği ve müzikte duygunun hakim olduğu biliniyor.

Yunan Mitolojisinde ise müzik, iyiliksever tanrıların insanlığa şöylece sunuverdikleri bir armağan olarak kabul edilmektedir. Kısacası, müziğin ne zaman ve nasıl  doğduğuna ilişkin kesin ve net bir bilgi olduğunu söyleyemeyiz.

Ancak ben, Leyla Pamir'in "Ayşe'nin Müzik Kitabı"ndaki  anlatımının doğruluğuna inanarak yazımı bitirmek istiyorum:

"Dünyada ilk yaşayan insanların kulakları ve sesleri olduğuna göre, müzik hep vardı. Belki de çok az şey bilirdi bu insanlar ama güneşi, ayışığını, dağı, dereyi, ormanı, denizi, fırtınayı çok iyi bilirlerdi.Bu kadarcığını bilmek ve duygularını dile getirmek için de müzik gerekliydi. Bu insanların da sevgileri, öfkeleri, inançları, yasları ve gündelik çalışmaları vardı. Müzik aslında bu sevinçlerden, sevgiden, çalışmaktan, acı ve yastan, inançtan doğmuştur diyebiliriz. Yüzde yüz bir sessizliğe kimse katlanamaz."