27 Şubat 2020 Perşembe




KİRMİR VADİSİ FLORASI

Kirmir Vadisi'nden bir görünüm

Kirmir Vadisi, kaynağını Kızılcahamam'ın kuzeyindeki Işık Dağı'ndan alan Kirmir Çayı'nın, Pazar Çayı ile birleştiği noktadan başlayarak Sarıyar Barajı'na döküldüğü yere kadarki kısmını ve Beypazarı ve çevresindeki jipsli, killi, marnlı tepelik alanları kapsar.

Buzul çağları öncesinde, çok sıcak iklim koşullarında göl tabanında tortulanmış olan jipsi kil, marn tortulları üzerine yerleşen Kirmir çayı, daha derinde bazalt ve andezit gibi volkanik kayaçların oluşturduğu katmana indiğinde de bulunduğu alanı aşındırmaya devam etmiş ve bugün, kuşların üremesi açısından büyük önem taşıyan yarma vadiler oluşturmuştur. Çevresine göre daha sıcak ve nemli koşullara sahip Kirmir Vadisi, bu özelliği nedeniyle karasal iklim koşullarında yaşayamayan pek çok bitki türüne ev sahipliği yapar. *

Endemik bitki türleri açısından önemli bu alan, flora bakımından da çok zengindir. Flora ya da bitey bir ülke, bir bölge veya belirli bir yöredeki bitki, mantar ve bakteri türlerinin tümüne verilen addır. Flora sözcüğü Latince olup, Roma Mitolojisi'nde bitkiler ve ilkbaharın tanrıçasına verilen isimdir.

23.02.2020 Pazar günü, Kirmir Vadisi'nin dere tabanından yükselmeye başladık. Yükseldikçe gördüm ki, bozkırın altın sarısı Ankara çiğdemleri birlik olup, önümüze halı sermişler, adeta bizi bekliyorlardı, hem de açılmış, serpilmiş en güzel halleriyle. Bu güzelliklere basmamaya özen göstererek tırmanmaya devam ettik ve en yüksek noktaya ulaştık. Rehberimiz burada fotoğraf çekme molası verdi. Hava açık ve güneşliydi ama yükselti fazla olduğundan, bulunduğumuz tepe rüzgarlıydı ve hepimiz terliydik. Ama terli olmak kimin umurundaydı? Gördüğümüz manzara muhteşemdi. Ben manzarayı doyasıya izledikten sonra, kaya diplerine ve kuytu yerlere bakmaya gittim. Biliyordum ki, en güzel çiçekler buralarda açarlar. Onlar göz önünde olmayı istemezler, onları bulmak isteyenler aramalı, biraz  zahmete girmeliydi. Güzelliklere öyle kolay ulaşılmazdı çünkü.

Derken, henüz topraktan tam olarak başını çıkaramamış ama sarı çiğdemlerin arasında "ben de varım" diyen üç küçük öksüzali çiçeğine gözüm takıldı. Evet o yükseltide sadece üç tanesi yaşam bulmuştu. Çevreye dikkatlice bakındım, daha sonra yürürken de gözlerim onları aradı ama göremedim öksüzali'nin arkadaşlarını. 

Öksüzali

Öksüzali

İnişe geçerek, İnönü Mağaraları'na dek yürüdük. Yol boyunca ve mağaraların oluştuğu kayalıklarda çiçekleri, otları ve bitkileri fotoğrafladım.  İşte, objektifime takılanlar:

Altın sarısı Ankara çiğdemi

Katır çiğdemi









Sütleğen

Göbekotu

Turna Gagası

Dalakotu

Kara Yosunu



*dogadernegi.org

Fotoğrafların tümü tarafıma ait olup, izinsiz kullanılamaz.

18 Şubat 2020 Salı




DAĞLARIN ÖZGÜR RUHLU KIZLARI; ÇİĞDEMLER



İlkbahar, benim için sadece bir mevsim değil, yaşamın ta kendisidir. Aynı zamanda, uykudan uyanışın, hayat sevinciyle doluşun, ruhun tazelenişinin simgesidir. Bu nedenle çok severim ilkbaharı. Öyleki, yaşamımızda var olan her şeyi -yaşadığımız üzüntüyü, sevinci, ölümü, kalımı, duyduğumuz  güzel-çirkin sesleri, güneşli güzel günleri, yağmurlu,sisli kapalı havaları, rüzgar ve kasırgadan sonra gelen hissettiğimiz sessiz ve dingin saatleri biz bir ömre sığdırırken, ilkbahar hepsini yalnızca doksan güne sığdırır. Yani bahar aylarında yaşanan yedi iklim, dört mevsim gibidir yaşadığımız ve yaşayacağımız hayat; acısıyla, tatlısıyla, iyisiyle ve kötüsüyle...

İlkbaharın gönlü geniştir, zengindir, cimri değildir. Güzelliklerini almak isteyen her ölümlüye, cömertçe sunar tüm bunları. Cömertliğinin değerini bilmeyenlere ise kızar, köpürür,  üstünde yaşadığımız toprağı bile kaydırır, soğuklarını üstümüze salar, kazma-kürek yaktırır.

Dokuz ay boyunca hasretini çektiğim bu güzel mevsimin gelişini müjdeleyen ulaklarını da severim. Güzelliklerini seyretmeye doyamadığım bu ulaklardan ikisi; kardelenler ve çiğdemlerdir. Bunlar özel ulaklardır, haberi vermek için size gelmezler, haberi almak için, sizin onların ayağına gitmeniz gerekir, ki ben bunu seve seve yaparım...

Bu yıl baharın müjdecisi çiğdemlere, 16 Şubat Pazar günü,  Sopçalan Yaylası'nda(Beypazarı) rastladım. İlk gördüğüm tomurcuk halindeki çiğdemin fotoğrafını çektim, onunla konuşup "hoş geldin güzellik" dedim. O da bana; "hoş bulduk" dedi, evet dedi. Tam o anda aklıma, Prof. Dr. Hikmet Birand'ın Ankara sırtlarında, altın sarısı Ankara  çiğdemleriyle yaptığı muhabbet geldi ve gülümsedim kendi kendime. Ben çiğdemlerle konuşmaya dalmışken bir baktım,  grup benden hayli uzaklaşmış ve tırmanışa geçmişti. Yükseleceğimize sevindim. Çünkü, biliyordum ki dağların bu özgür kızları yüksekleri sever ve orada çiçek  açmış olma olasılıkları fazlaydı. Altın sarısı çiğdemler beni yanıltmadılar ve her yükseltide beni daha bir güzel karşıladılar.



Anadolu'da yetişen çiğdemlerin çoğu endemik ve nadir türlerdir. Neredeyse her yörenin adıyla anılan bir çiğdem türü vardır. Örneğin; Ankara çiğdemi, Adana çiğdemi, Abant çiğdemi, Artvin çiğdemi, Antalya çiğdemi, İstanbul çiğdemi, Hakkari çiğdemi ve Pamfilya çiğdemi gibi.

Bu yazımda "Ankara çiğdemi"ni tanıtacağım sizlere. Hem de çiğdemlerle sohbet eden ve doğanın düğününü bizlere anlatan Prof. Dr. Hikmet Birand'ın kaleminden. Şimdiye kadar duymadığınız harika bir sohbete tanık olacaksınız.

ANKARA ÇİĞDEMİ

"- Senin adına botanik dilinde Crocus Ancyrensis diyorlar. Latince Ankara'nın adı Ancyra'dır. Soyadın ancyrensis yani "Ankaralı" demek olduğuna göre, senin adın "Ankara çiğdemi"dir. Sana bu adı kim verdi? Ankara'dan başka yerlerde yetişmez misin?

- Benim adım, soyadı kanunundan eskidir. Biz Ankara'nın eski  yerlisiyiz. Daha eski Ankara kurulmadan, hatta buralara ademoğulları bile ayak basmadan biz bu yamaçlara, Etlik'e, Keçiören'e, Hüseyingazi'ye, Teke Dağı'na, Çal Dağı'na, Çankaya sırtlarına yerleştik. Oldum olası buralıyız. Fakat yalnız Ankara'ya yerleşip kalmadık; bütün Anadolu'ya yayıldık. İstanbul'a kadar gidenlerimiz bile var. Yüz yıl kadar önce Herbert adlı bir İngiliz, şimdi üzerinde evler biten şu karşıki Kocatepe sırtlarında bizlerden birkaç baş topladı. İngiltere'ye götürdü ve bizi Spofforth'da yetiştirdi. O, bizi Kırım Yarımadası'nda yetişen ve bize çok benzeyen Crocus angustijfolis sanıyordu. Fakat bizim cinse çok merak sardıran Herbert'in hemşerisi G. Mav, hısım akrabamızı dünyanın dört tarafından toplattı. Ona o zamanlar İngiltere'nin Ankara Konsolosluğuna  vekalet eden Bayan Gaval Gatheral buradan, Sivas'taki Amerikan misyoneri rahip A. W. Hubbard da oradan bizim soğanlarımızdan gönderdi. Bir başkasından Bayan Danford'un 1876'da bizi Maraş'taki Ahır Dağı'nda ve Kayseri'deki Erciyes Dağı'nda gördüğünü işitti. Bayan Baker ona Londra yakınlarındaki Kew Krallık Müzesi'nde Lady Liston'un İstanbul civarından topladığı bitkiler arasında bizim de bulunduğumuzu haber verdi. G. Mav, bunları vuruşturduktan sonra seksen kadar akraba türden mürekkep olan cinsimizin güzel bir monografisini yaptı. Bizim Kırım çiğdemiyle bir olmadığımızı anlayan ilk botanikçi o oldu. Bize crocus ancyrensis adını veren de odur. Hülasa bizi burada tanıyan yoktu, ama ünümüz önce İngiltere'de, daha sonra da Fransa'da yayılmıştı. Çünkü Bay P. E. Botta'da buradan Paris'e bizim soğanlarımızdan götürmüş ve bizi Paris Nebatlar Bahçesi'nde yetiştirmişti. İşte o zamandan beri ben bütün dünyada Ankara çiğdemi diye anılırım. Hem biz kişizade bir ailedeniz. Safran da bizim cinstendir. Bilir misin, bir zamanlar ticareti ne kadar rağbette idi? 15. yüzyılda bizim safrana hile katanların cezası idamdı. Hatta 1449'da Almanya'da safrana başka şeyler katarak satan Friedenkern adlı bir vurguncu safranı ile beraber cayır cayır yakıldı.

-  Peki, adını, sanını, soyunu, sopunu öğrendim. Siz buralara nereden ve ne zaman geldiniz?

- Geçmişi bırakalım. Demin dedim ya, biz buralara göçeli çok oldu. Dünyanın büyük bir kısmını kaplayan buzlar erir erimez biz buralara yerleştik. Hatta o zamanlardan kalma alışkanlıkla sıcaktan pek hoşlanmam. Onun için kışın sonunda, baharın önünde açarım.

- O halde baharın, güzel, sıcak günlerini de görmezsin.

- Öyle. Benim dünya yüzündeki ömrüm pek kısadır. Şu birkaç gün içinde bütün hacetlerimi görmek, elimi kıvrak tutmak zorundayım. Önümde çetin bir yaz var; kurak ve sıcak. Onu ve bütün kışı toprak altında geçiririm. Şimdi bir yandan gelecek yıl sürecek, gelişecek olan cücüğümü yaratmakla, bir yandan da şu hoşlandığınız çiçeklerimin içinde sessiz, tantanasız geçecek olan düğüne hazırlanmakla meşgulüm.

-Düğün mü dedin? Bu ilgimi çekti.

Düğünü de yazarsam yazım uzayacak ve okunmayacak. Bu nedenle profesör ve Ankara çiğdemi arasındaki konuşmaları burada kesiyorum. Doğanın düğününün nasıl olduğunu merak ediyorsanız ya da davetsiz misafir olarak(doğa kimseyi özel olarak davet etmez, kim olura olsun düğünde hır çıkarmayacak herkesi başının üstünde kabul eder) düğüne katılmak istiyorsanız Prof. Dr. Hikmet Birand'ın TÜBİTAK (Popüler Bilim Kitapları) yayını olan "ANADOLU MANZARALARI" kitabına başvurabilirsiniz.  Anlayacağınız düğüne katılmak için davete gerek yok, para harcayıp gelin ve damada bir hediye almanıza da. Ev sahibi orada bulunmanızdan büyük keyif alacaktır. Tabii ki siz de...














4 Şubat 2020 Salı




DOĞA YÜRÜYÜŞÇÜLERİNİN FARKINDALIK YARATMASI



02.02.2020 Pazar günü dağlarda kar yürüyüşü yapmak için çok erken kalkmam gerekiyordu. Telefonumun alarmı çaldı ama hava karanlık olduğundan yataktan fırlayamadım, biraz tembellik yaptım. Saate baktığımda, geç kalacağımı anlayınca bir taksi çağırdım. Benim gecikmem ve aracın beni beklemesi, diğer duraklardan binecek arkadaşları soğukta bekletmek olacaktı, ki buna izin veremezdim. Doğa yürüyüşçüsü disiplinli olmak ve doğada geçerli olan kurallara uymakla yükümlüdür. Ve ben bu kurallara uymak için titiz  davranıyorum.

Taksiye bindiğimde, hava hala karanlıktı. Taksi sürücüsü sırt çantamdan anlamış olacak ki, "doğa yürüyüşüne mi gidiyorsunuz" diye sordu. "Evet" deyince, "ben de yürümek istiyorum" dedi. Ve sosyal medya'da takip ettiği doğa yürüyüş gruplarının adlarını saymaya başladı. Saydığı gruplarla yürümüştüm ve yürüyordum. Galiba azıcık gururlandım kendimle. Çünkü, Ankara'da, düzenli doğa yürüyüşü yapan kişilerin  en eskilerinden biriydim. Demek ki, bizler doğa yürüyüşleri yaparak doğayı ve çevreyi koruma bilinci oluşturabilmişiz ve çevremizde konuyla ilgili farkındalık yaratabilmişiz. Bence, gururlanılacak bir başarı. Ve her doğa yürüyüşçüsünün bu başarıda payı var...

Taksi sürücüsüyle sohbet ede ede  araca bineceğim durağa vardığımda, sürücü bana iyi yürüyüşler diledi ve yoluna devam etti. Artık biliyordum ki, bir kişi daha kazanmıştık ve o kişi çevresine yayacaktı doğada yürümenin, doğayı sevip korumanın yararlarını. Daha da önemlisi; "Doğaya hoyratça davranan toplumlarda, insanlar arasındaki ilişkiler de hoyratça oluyor" diyen John Bennett'in sözünün doğruluğuna inanacak olursak, insanlar arasındaki ilişkiler daha nazik ve saygılı olacaktır. Tabii, doğaya hoyratça davranmayı bıraktığımız takdirde...

Ve unutmamak gerekir: "İnsanın; hürriyet, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları sağlayan onurlu ve refah içinde bir çevrede yaşamak temel hakkıdır. İnsanın bugünkü ve gelecek nesiller için çevreyi korumak ve geliştirmek için ciddi bir sorumluluğu vardır." (İnsan Çevresi Konferansı, Stockholm Bildirgesi)

Bu ciddi sorumluluğu duyan ve üstlenen doğaseverlere ve doğa yürüyüşçülerine ne mutlu...Çünkü onlarda hem yaşama sevinci, hem de doğa sevgisi vardır ve küçük mutluluklara benliklerinin kapılarını sonuna kadar açmışlardır. Yaşamakta  bu değil midir zaten?

Yaşamak...
Göğe bakmak hürriyeti,
Çiçek koparmak keyfi,
Kedileri, köpekleri okşamak saadeti...
Yürümek, durmak, etrafa bakmak, kendi kendine söylenmek, taşın sertliğini, yaprağın yumuşaklığını, bulutların beyazlığını idrak etmek..
Hele nefes almak, şöyle göğsünü şişirerek bol bir nefes almak..
Ya güneş, ya yağmur, ya kar...
Kardeşim, yaşamak başlı başına harikulade bir hadisedir...

Cahit Sıtkı Tarancı



20 Aralık 2019 Cuma




KENDİME DÜŞÜNCELER

M.Ö. 600'lü yıllarda, bazı insanlar hayret ettiler, felsefe başladı ve "niçin" sorusuna cevap arandı.

Aradan yüzyıllar geçti. Avrupa'da Rönesans'tan sonra gelen, aklın ve bilimin gelişip egemen olduğu 18. yüzyılda(Aydınlanma Çağı) "niçin" sorusu, "neden"e dönüştü ve "neden" sorusuna cevap arandı.

Aradan üç yüzyıl geçti ve bugüne gelindi. Kimine göre Uzay Çağı, kimine göre de Bilgi Çağı olarak adlandırılan çağımızda, ki bana göre "Sibernetik Çağ" demek daha uygun- "neden" sorusu, "neden olmasın"a dönüştü. Ve şimdi "neden olmasın" sorusuna cevap aranıyor.

İnsanlık düşünce tarihinin gelişimini, çok kısa ve öz olarak 3N(Niçin, Neden, Neden Olmasın) ile anlatmaya çalıştım. Uzun uzun düşünmeye ne gerek!!!

Bu bağlamda, bana, "yaşam nedir" diye sorarsanız; 
"Yaşam, NİÇİN, NEDEN, NEDEN OLMASIN sorularına verilmiş ve verilecek olan cevapların sentezinin bir yansımasıdır" diye cevap verebilirim.




14 Aralık 2019 Cumartesi




ALFRED NOBEL KİMDİR?




Her yıl 10 Aralık tarihinde sahiplerini bulan Nobel Ödülleri'nin mucidi Alfred Nobel'i ne kadar tanıyoruz ya da tanıyor muyuz? Nobel Ödülleri nasıl ve niçin ortaya çıktı biliyor muyuz? Ödüller dağıtıldıktan sonra, zaman zaman dünya kamuoyunda tartışma konusu olan edebiyat ve barış ödüllerinin, Nobel Ödül Komitesi tarafından  gerçekten nesnel olarak değerlendirilip değerlendirilmediği tartışmaya açık bir konu olmalı ki, bu ödüllere layık görülen iki yazar; Fransız düşünür Jean Paul Sartre,1964 yılı Nobel Ödülü'nü ve Rus yazar Boris Pasternak da 1958 yılı Nobel Ödülü'nü almayı reddetmiştir.

Ödülü reddeden Sartre'a göre, günümüzde Nobel, Batı Bloku yazarlarına  ya da Doğu'da başkaldıranlara verilen bir ödül olarak görünmektedir çünkü.

Boris Pasternak ise Nobel Ödül Komitesi'ne şu mektubu gönderir;"...Nobel ödülünün bana verilmesinin, çok çirkin sonuçlara varan siyasi amaçlı bir karar olduğu kanısına varınca kimsenin zorlamasıyla değil kendi irademle ödülü reddettiğimi belirtirim."

10 Aralık 2019'da açıklanan Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi Avusturyalı yazar Peter Handke oldu ve tartışmalar başladı. Çünkü Handke, Sırpların Srebrenitsa'da soykırım yaptığına asla inanmadığını ve Müslümanların kendi kendilerini öldürdüklerini ve suçu Sırplara attıklarını savunan bir yazar. 

Alfred Nobel'in, kendisi öldükten sonra bu ödüllerin verilme amacını bilenler, bu yıl verilen ödülün tartışılma nedenini de anlayabilirler diye düşündüğümden Alfred Nobel'i tanıtmak istedim bu yazımda.

Alfred Nobel, 21 Ekim 1833'te Stockholm'de(İsveç) doğdu.

Geçim sıkıntısı çeken baba Immanuel Nobel, Alfred dört yaşındayken Finlandiya'ya taşındı.

Finlandiya'da umduğunu bulamayan baba Immanuel, St. Petersburg'a taşındı. Mayınlara ilgi duyan baba, Kırım Savaşı sırasında Rusya'nın mayın siparişlerini karşıladı ve durumunu düzeltti.

Alfred 17 yaşına girdiğinde babası onu, kimya eğitimi alması için yurt dışına gönderdi. Alfred, ABD, Fransa, Almanya ve İsveç'te bulundu.

Alfred Paris'te bulunduğu sırada ünlü kimyager T.J. Pelouze'nin laboratuvarında çalıştı ve burada karşılaştığı nitrogliserinin mucidi Sobrero ile patlayıcı maddeler üzerinde araştırmalar yapmaya başladı.

Kırım Savaşı sona erdiğinde baba Immanuel Nobel, Stockholm'e geri döndü. Diğer oğulları Ludvig ve Robert  Rusya'da kalırken Alfred babasına eşlik etti ve Stockholm'e gitti. Çalışmalarına burada devam etti. 1864 yılındaki çalışmaları sırasında yaşanan patlama, kız kardeşi Emily'nin ölümüne neden oldu. Aynı patlamada dört kişi daha hayatını kaybetti. Bunun üzerine, Stockholm sınırları içinde patlayıcı üzerine çalışması yasaklandı. Ama o, inatla çalışmalarına devam etti.

Yaptığı çalışmalar sonucunda Alfred Nobel, 1864'te dinamit barutunu bulmayı başardı. Dinamitin patentini alan Alfred, çalışmalarını sürdürdü.

1879'da ise Paris'teki laboratuvarında dumansız barut adını verdiği itici barutu keşfetti. Dinamit ve itici barutun keşfiyle birlikte madencilik alanında çığır açıldı. Dinamitle patlatılan maden yatakları daha verimli olmaya başladı ve madenlerin bulunması işlemi kolaylaştı.

Bu sırada Alfred'in Rusya'da kalan kardeşleri Ludvig ve Robert ise dinamit sayesinde petrol yataklarını kolayca keşfetti. Bu keşifler sayesinde Kafkaslarda bulunan birçok petrol yatağı, Ludvig ve Robert tarafından işletildi. Bu petrol yatakları  Nobel ailesine  büyük kazançlar getirdi. 

Sadece petrol yatakları değil, Alfred Nobel'in yirmi farklı ülkede kurduğu 100'e yakın şirketi de büyük kazançlar getiriyordu. Bu şirketlerin birçoğu, silah ve patlayıcı üzerine kurulan şirketlerdi. Birçok ülkenin silah ve patlayıcı ihtiyacı Alfred Nobel'in kurduğu şirketler tarafından karşılanıyordu.

1888 yılında, kardeşi Ludvig'in hayatını kaybetmesi, Alfred Nobel için dönüm noktası oldu. Bu olay sonrasında Fransız gazetelerinde "Ölüm taciri, öldü!" manşeti atılmıştı. Manşet doğruydu ama ölen isim yanlıştı. Çünkü Fransız gazeteleri Ludvig'in ölümünü, Alfred Nobel öldü diye sunmuşlardı. Ortada büyük bir yanlışlık olsa da, Alfred Nobel'in öldükten sonra bu şekilde anılacak olması, Nobel'i büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. Gazetede; "İnsanları hiç olmadığı kadar hızlıca öldürmenin yollarını bularak zengin olan Dr. Alfred Nobel, dün öldü." yazıyordu.

Patlayıcı imalatı üzerine birçok şirketi bulunan Alfred Nobel, buluşlarının insanların ölümüne neden olması ve savaşlarda kullanılması nedeniyle büyük bir üzüntü içine girmişti.

Hiç evlenmeyen Alfred Nobel, öldükten sonra "Ölüm taciri" olarak anılmak istemediğinden, tüm servetini oluşturduğu Nobel Vakfı'na bağışladı. Alfred Nobel'in serveti, Nobel Vakfı aracılığıyla insanlığa en büyük hizmeti sağlayan kişilere "tıp, edebiyat, fizik, kimya ve barış" alanında  her yıl dağıtılacaktı.

Toplamda 355 patenti bulunan Alfred Bernard Nobel, 10 Aralık 1896'da İtalya'da hayatını kaybetti. Vasiyeti üzerine her yıl 10 Aralık'ta Nobel Ödülleri sahiplerine teslim ediliyor.

İster istemez aklıma şu düşünce geliyor; eğer Fransız gazeteleri,  kardeşinin ölümü yerine yanlışlıkla kendisinin öldüğünü sanarak "Ölüm taciri, öldü!" manşetini atmasalardı, yine de Nobel ödülleri verilir miydi? Her yıl bu ödüllerin verilmesi, Alfred Nobel'in "ölüm taciri" olduğu yargısını değiştirir mi ya da değiştirdi mi?

Aklım ermeye başladıktan itibaren, Nobel ödülleriyle ilgili şu kanım hiç değişmedi: Pozitif bilimlerde verilen ödüller tartışılamaz çünkü bilimsel olarak kanıtlanabilir. Ama edebiyat ve barış alanında verilen ödüller tartışılabilir, çünkü komite üyeleri de öznel davranabilir, siyasi düşünebilir. Böyle olabileceğini zaten Pasternak ve Sartre yıllar önce  söylememişler miydi?




--Alfred Nobel'in yaşam öyküsü, Erdal Ceylan'ın onedio.com web sitesindeki yazısından tarafımca derlenmiştir.



11 Kasım 2019 Pazartesi




BİR SÖZ SÖYLE, BENDEN OLSUN

O kadar okuyorum, kendi cehaletimle savaşıyorum ve hala hiçbir şey bilmediğimi biliyorum! Öyleyse şunu söyleyebilirim:

"Cehalet mutluluktur derler ya, ben mutsuzluğu seçtim ve bütün bildiklerimi öğrendim ve artık geri dönüşü yok. Seçim bana ait, mutsuzluğum da. Kime ne?"


1 Kasım 2019 Cuma




ATATÜRK VE İSTİKLAL YOLU

"Gözüm Sakarya'da, Dumlupınar'da, kulağım İnebolu'da."
Mustafa Kemal Atatürk



İki aydır dağlardan uzaktaydım, doğada yürümüyordum. Ne zamandır, Atatürk ve İstiklal Yolu'nu yürümeyi çok istiyordum. Çünkü, ihtiyar bedenine aldırmadan kıyıya yanaşan kayıktan kocaman top mermisini sırtlayan Hamamcı Kadı Salih Reis'in, bebeğini yanına alarak cephane taşıyan kağnısındaki mühimmat ıslanmasın diye üstündekileri çıkarıp silahlara örten ve soğuktan donarak şehit olan Şerife Bacı'nın, ailesi kız olması nedeniyle izin vermediği halde savaşmak için saçlarını keserek ve erkek kıyafetleri giyerek cepheye koşan Halime Çavuş'un ve vatanı için şehit olan nice adsız kahramanın ruhlarını yad etmek istiyordum minnetle ve saygıyla. Bugün güzel vatanımda özgürce yaşıyorsam ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin bir vatandaşıysam, bu uğurda can veren şehitlerimizin sayesindedir. Bu bilinçle yürüyecektim, Kurtuluşa giden yolu..

Cumhuriyet'in kuruluşunun 96. yıl dönümünde Atatürk ve İstiklal Yolu'nun İnebolu'dan Seydiler'e kadar olan 65 kilometrelik bölümünü üç buçuk günde yürümek üzere 25 Ekim gecesi 23.30'da İnebolu'ya gitmek üzere yola koyulduk. Sabah saat 06'da (gökyüzü hala karanlıktı) İnebolu'ya vardık ve motele yerleşip birkaç saat dinlendik. Kahvaltı sonrası, İnebolu Limanı'na gittik ve yürüyüşümüze başladık.

Havanın kapalı ve sisli olması Karadeniz'e geldiğimizin işaretiydi sanki. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan sağanak yağmur gözümüzü korkuttuysa da yürüyüşe başladığımızda ince ince yağmaya devam etmesi sevindirdi bizi. Gerçi sağanak durmasaydı da yürüyüşümüze devam edecektik. Bu yolda şehit düşenler yağmura, çamura, tipiye, kara aldırmadan silah ve mühimmatı bir an önce cepheye yetiştirmek için yola devam etmemişler miydi? Etmişlerdi hem de ölümüne...

İnebolu, Batı Karadeniz Bölgesi'nde Kastamonu'ya bağlı şirin bir sahil kasabası. Tipik Karadeniz yerleşkelerinde olduğu gibi sahilden dağların yamaçlarına doğru bir yapılaşma var. Zirveye yakın olan eski binalar yoğun sis altında bile aşı boyalarıyla dikkat çekiyorlardı. Öyleki, evlerin kırmızı-bordo arası eşsiz rengi zümrüt yeşili ormanların içinde yakut gibi ışıldıyorlardı. Sisten yağan  su zerrecikleri bile bu eşsiz güzelliği örtemiyordu.





NEDEN İSTİKLAL YOLU?

Kurtuluş Savaşı'nda; işgal ordularının el koyduğu Osmanlı silah ve cephanesi İstanbul'dan kaçırılarak güç koşullarda tekne ve takalarla İnebolu'ya getirilmiş, kayıklarla sahile boşaltılmıştır. İnebolu Limanı güvenlidir, çünkü Karadeniz Bölgesi işgal edilmemiştir. 23 Nisan 1920'de Ankara'da kurulan T.B.M.M. ve Ankara Hükümeti'nin düşmanla savaşmak için silah ve cephaneye ihtiyacı vardır. İşte bu silah ve cephaneler İnebolu sahiline boşaltıldıktan sonra, elden ele, yaşlı-genç, çocuk-kadın demeden omuzlarda ve kağnılarla, İnebolu-Küre-Seydiler-Kastamonu yolu ile bağımsızlık savaşı veren Kuvay-i Milliye güçlerine Ankara'ya ulaştırılmıştır. İnebolu halkının gönüllü olarak yapmış olduğu bu hizmet üç yıl boyunca durmaksızın devam etmiştir. İnebolu'dan Ankara'ya uzanan bu zorlu yola, İstiklal Yolu denmesinin nedeni budur.

Kurtuluş Savaşımız zaferle sonuçlandı ve 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildi. T.B.M.M., Kurtuluş Savaşı süresince İnebolu halkının ve kayıkçılarının yaptıkları fedakarlıkları ve kahramanlıkları unutmadı ve 11 Şubat 1924'te çıkardığı 66 No'lu kanunla İnebolu Mavnacılar Loncası'na, "Beyaz Şeritli İstiklal Madalyası ve Beratı" vererek İnebolu halkını ödüllendirdi. Böylece İnebolu, kayıkla kağnının mucizeler yarattığı, İstiklal Madalyalı tek ilçe oldu.

Ayrıca, Türk devrimlerinin(inkılap) en önemlilerinden birisi olan Şapka ve Kıyafet Devrimi, bizzat Atatürk tarafından  İnebolu  Türk Ocağı'nda başlatıldı. Burada yaptığı tarihi konuşmasıyla Atatürk, 25-28 Ağustos 1925 tarihlerinde üç gün kaldığı İnebolu'yu  ikinci kez onurlandırmış oldu. 





Türk Ocağı binasının önündeki İstiklal Madalyasının, maviye boyalı "Gazi İnebolu" isimli denk kayığının ve Atatürk Heykelinin fotoğraflarını çektikten sonra, ilçenin dar sokaklarında yürümeye başladık. Top mermisini omuzlamış Hamamcı Kadı Salih Reis'in heykelini, İnebolu'da doğan ve beş yaşına kadar burada yaşayan Oğuz Atay'ın  heykelini  ve doğduğu evi de fotoğrafladıktan sonra daracık sokaklardan tırmanışa geçtik; yol boyunca aşı boyalı  tarihi evlerin yanından yöresinden geçerek. Gün boyunca,  995 metre rakımlı Çuha Doruğu Geçidine kadar tırmanacağımızdan henüz haberdar değildim. Zihnim,  Nazım Hikmet'in İnebolu'yu betimlediği dizeleri  hatırlamaya çalışıyordu;

"Bu ne güzel memleket: Yüksek dağlarında kış,
 Yollarında sonbahar, deresinde ilkbahar,
 Altın güneşinde de yazın sıcaklığı var."




Üç gün kaldığım İnebolu'da Nazım'ın dizelerinde söz ettiği  dört mevsimi de yaşadım sanki..Ne üzücüdür ki, Kurtuluş Savaşı yıllarında on beş gün İnebolu'da kalan ve yukarıdaki dizeleri haricinde, İnebolu başlıklı güzel bir şiir de yazan bu dünyaca ünlü şairimizin adına İnebolu'da hiç rastlamadım, turistik amaçlı broşürlerde adının yazıldığını görmedim. Demek ki hala kendisi sakıncalı görülüyor. Oysa benim yürüyeceğim İstiklal Yolu'nu Nazım genç yaşında hem de İnebolu'dan Ankara'ya kadar yaklaşık iki haftada yürümüştü. Nereden mi biliyorum? Hıfzı Topuz ve Osman Balcıgil'in yazdıkları ve keyifle okuduğum Nazım Hikmet'in biyografisinden. İşte o, iki ayrı kitaptan okuduklarımdan aklımda kalanlar:

Nazım Hikmet ve yakın arkadaşı Vala Nurettin(Va-Nu), Milli Mücadeleye katılmak üzere İstanbul'dan Yeni Dünya vapuruyla 1921 yılı başında İnebolu'ya gelirler ve İnebolu'da yaklaşık iki hafta kalırlar. Yeni Dünya vapurunda Faruk Nafiz Çamlıbel ve Yusuf Ziya Ortaç da vardır. İnebolu'da, hep beraber Ankara'dan gelecek haberi beklerler. Ankara Hükümeti izin vermezse Milli Mücadele'ye katılamayacaklardır. Burada kaldıkları sürede, Nazım Hikmet İnebolulu gençlerle buluşur ve sohbetlere katılır. Bu sohbetler sırasında, Almanya'dan gelen Spartaküslerle tanışır. Onlarla yaptığı sabahlara kadar süren uzun  sohbetler sonrası Nazım, Spartaküslerin sosyalist görüşlerinden etkilenir ve ölünceye dek süren  siyasi fikirlerine kavuşur.

Faruk Nafiz Çamlıbel ve Yusuf Ziya Ortaç, sakıncalı bulunup İstanbul'a geri gönderilirken, 28 Ocak 1921'de Ankara'ya gitmesi için Nazım ve Va-Nu'ya izin çıkar ve Va-Nu ile Nazım Hikmet,  İnebolu-Kastamonu-Çankırı üzerinden Ankara'ya varmak için yaya olarak yola çıkarlar. Molalar dahil 13-14 gün sonra Ankara'ya varırlar. Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nin salonunda Mustafa Kemal ile tanıştırılırlar. Mustafa Kemal, Nazım ve arkadaşı Vala'ya; "Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız." der.* Sonrası mı? Biraz merak ediniz efendim, bir sonraki yazımda anlatacağım. :) Şimdi anlatırsam yazım çok uzayacak çünkü.

Bu kısa hatırlatmadan sonra artık yürüyüşüme başlayabilirim.
İnebolu'nun dar sokaklarını katederek dağlara doğru çıkmaya başladık. İnebolu'yu kuşbakışı gören tepeye vardığımda sisler altındaki kasabanın görünümü rüya gibiydi. Ben manzaranın keyfini sürerken bir yandan da fotoğraf çekiyordum. Kulağımda ise, Nazım'ın İnebolu şiirinin iki kıtası. Orada, bu büyülü ortamda  nasıl hatırlamam ki bu dizeleri?

"İki arkadaş tuttuk dağlara giden yolu,
Öyle yükselmişiz ki, sahilde İnebolu
İnce sokaklarıyla ufaldıkça ufaldı.
Minareler bir çizgi, camiler nokta kaldı.

Evleri birbirine giren şehri içinde
Ufuklar genişledi önümüzde git gide;
Denizi kucaklayan iki açık kol oldu.
Rüzgar esti denizin suları yol yol oldu."

Mevsim gereği renklenmeye başlayan ağaçlar ve çalılar bize tüm renklerini sunarken ağır ağır yağan sisin altında tırmanmaya devam ediyorduk. Yükseldikçe beyaz karanlık gittikçe arttı.  Beyaz karanlık deyince Tevfik Fikret'in "Sis" şiiri geldi aklıma; 
"Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
 beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan"

Tabii ki Fikret sis şiirini yazarken İstanbul'u düşünmüş ve onu  kişiselleştirmiştir ama sisi anlatan en güzel şiirdir bence. Ve o gün akşama kadar sisler diyarında yürürken şiirin dizeleri de benimle birlikte yürüdü. Sis yoğunlaşıp görüş mesafesi daraldıkça, sisin derinliğine iyice sokulamadım, korktum; Fikret gibi..

"ağırlığının altında her şey silinmiş gibi,
bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
 tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar,
 onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!"

Yürüyüşümüzün ilk günü, sıfır rakımdan başladık, sürekli tırmanarak  995 metre rakımlı Çuha Doruğu Geçidinde sonlandırdık. Hayli zorlu bir tırmanıştı. Geçitte bizi bekleyen aracımıza binip motele gittik. Ertesi günü kaldığımız yerden Küre'ye doğru yola devam etmek üzere.




Sabah kahvaltı sonrası Çuha Doruğu'na giderek 19 kilometre sürecek yürüyüşümüze başladık. Unutmadan söyleyeyim. İstiklal Yolu'nun bazı bölümleri asfalt olduğundan, alternatif trekking yolu oluşturulmuş ve kırmızı-beyaz çizgilerle işaretlenmiş. Anlayacağınız üzere  asfalt veya düz yol yürüyüşü değildi yürüyüşümüz.




İkinci gün, uzunca bir süre iniş yaptık ve Ersizlerdere Kanyonu'na vardık. Kanyon, büyüleyici güzellikteydi. Yolda rastladığım oralı bir kadına sordum; "Buranın adı neden Ersizler?" diye. Aslında bir tahminim vardı ama tahminimi doğrulatmak istiyordum, ki doğrulandı da. Milli Mücadele sırasında, köyün tüm erkekleri savaşa gitmiş ve geri dönememişler çünkü hepsi şehit olmuş. Köyde erkek kalmayınca da, köyün ve derenin adı Ersizler ve Ersizlerdere olmuş. En çok etkilendiğim kanyonlardan biri oldu. Derede o kadar az su vardı ki, böylesine derin bir vadiyi nasıl oluşturabilmiş diye şaşırdım. Elbette her inişin bir çıkışı vardır. Kanyondan tırmanışa geçerek Küre ilçesine vardık. Ertesi sabah Küre'den başlayacaktık yürüyüşümüze.Şimdi dinlenme zamanı.




Üçüncü günün sabahı aracımızla Küre'ye geldik. Küre, üç bin nüfuslu küçük bir orman kasabası. İsfendiyar dağları üzerinde, iki dağ arası bir vadide kurulmuş. İlçe halkının gelir kaynağı orman ürünleri ve oradan çıkarılan bakır madeniymiş. Maden önceleri Eti Maden İşletmelerine aitken özelleştirilmiş. İlçe halkından 900 kişi bu madende çalışıyormuş. İlçe girişinde gözüme ilk çarpan şey; maden çıkarılan alanlar oldu. Bu alanlar sırf toprak ve kayalardan oluşmaktaydı. Ormanlık alan yok olmuş ve kelleşmişti. Görünüm hiç hoş değildi..Maden varsa, orman yoktu, bu hep böyleydi.




Bizler, ilçe merkezinde alışveriş yapıp hazırlıklarımızı tamamlarken Küre Belediye Başkanı, tesadüfen bizi fark etmiş ve yanımıza geldi. Tanıştık kendisiyle, çay-kahve içtik. Ve ilçe hakkında bilgiler aldık. Ben, özellikle bakır madeni ile ilgili bilgi almak istedim. İşte başkandan  aldığım bilgiler:
Çıkarılan bakır madeni ilçe merkezinin üst tarafındaki işletmede parçalanıyor ve parçalar kamyonlarla İnebolu Limanı'na götürülüyormuş. Limandan gemiye yüklenen bakır cevheri Samsun Limanı'na götürülüyor oradan da İngiltere'ye gönderiliyormuş. İngiltere'de işlenen bakır cevheri geri ülkemize dönüyormuş. İster istemez kendi kendime sordum; neden biz işletmiyoruz, diye. Nedeni malumunuz.

Başkanla vedalaşıp yürüyüşe başladık. Köknar,kayın, meşe, çam, gürgen, kavak ağaçlarından oluşan orman içinden yürüdük. Benim gözüm yerdeydi, bakır madeni bulabilirim düşüncesiyle. Orman içine girmeden evvel irili ufaklı pırıl pırıl parlayan cevherleri gördüm, fotoğraflarını çektim. Hava güneşli olduğundan madenin  parıltıları göz kamaştırıcıydı.

Yürüyüş boyunca, coğrafi yapıdaki değişiklikleri izledim. Kastamonu'ya yaklaştıkça orman azaldı, İç Anadolu'nun bozkırlarını aratmayacak bir bitki örtüsü arttı. Akşam Ödemiş'te yürüyüşümüzü sonlandırdık.

Yürüyüşün dördüncü ve son günü, sabah kahvaltısında İnebolu Belediye Başkanı'nın bizlere( Yürüyüşe katılan 17 kişi) bir sürprizi vardı; İnebolu'ya verilen Beyaz Şeritli İstiklal Madalyası'nın küçük bir örneğini göndermişti bize. Tabii ki çok mutlu oldum ve bu anlamlı, manevi değeri yüksek madalyayı özenle saklayacağım.

Kahvaltı sonrası araçla Ödemiş'e gittik ve öğlene kadar sürecek 10 kilometrelik yürüyüşe başladık. Hava güneşli olmasına rağmen, sabahın nemi üstümüzü, çiy altındaki sararmış otlar da botlarımızı ıslattı. Sanki bozkırda yürüyordum; ne yana baksam sarı ve kuruydu. Öğle saatlerinde Seydiler'e vardık. Bir gün daha kalabilseydik eğer, İnebolu'dan Kastamonu'ya yürümüş olacaktık. Üç buçuk günün sonunda toplam 65 kilometre yol kat etmiştik. Kastamonu sadece 28 kilometre uzaktaydı. Yorgun ama gururluydum...

Seydiler'de Şehit Şerife Bacı Anıt'ını ziyaret ettik. Şerife Bacı, 1921 yılının çetin kış koşullarının hüküm sürdüğü Aralık ayında, sırtında çocuğu, önünde cephane yüklü kağnısı ile kışlası önüne kadar gelmiş, orada donarak şehit olmuştur. Şehit Şerife Bacı, Kurtuluş Savaşı'nda İnebolu'dan Kastamonu'ya cephane taşıyan kahraman Türk kadınını temsil etmektedir. O gün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı olmasına rağmen Şehit Şerife Bacı'yı bizden başka ziyaret eden yoktu. Bu durum çok üzücüydü.



Biraz dinlendikten sonra, Kastamonu'ya hareket ettik. Kastamonu Valiliği'nin önünde yapılan protokol konuşmalarını kısaca dinledikten sonra öğle yemeği yemek üzere alandan ayrıldık. Kutlamalar sönüktü. :(

Saat 15'te Ankara'ya dönmek üzere yola koyulduk.

Atatürk ve İstiklal Yolu'nu yürüyecek olanlar,  Milli Mücadeleye katılmak için o yollardan bir büyük şairin Nazım'ın da geçtiğini, hem de Ankara'ya kadar yürüdüğünü unutmayın olur mu? Kişiler unutturmaya çalışsa da, tarih asla unutmaz.

Atatürk ve İstiklal Yolu'nu yürümeme vesile olan ankarahiking yöneticisine ve rehberimize, ayrıca bu anlamlı ve özel yolu birlikte yürüyerek tamamladığımız değerli arkadaşlarıma teşekkürler.

Not: İnebolu'yu ziyaret edeceklere, belediyenin işlettiği Osman Sungur Motel'i gönül rahatlığıyla önerebilirim. Denize sıfır  bungalovlarda istediğimiz tüm hizmetleri aldık. Motel çalışanları çok ilgili ve çalışkandılar. Aldığım hizmetten memnun kaldım doğrusu.



* Hıfzı Topuz, Hava Kurşun Gibi Ağır - Nazım Hikmet'in Romanı

  


12 Ekim 2019 Cumartesi




ARAMAK 

Yaşam boyu insan arar durur, bazen neyi, kimi aradığını bilmeden. Varoluşunu  anlamlı kılmak için hayatın anlamını arar, mutluluğu arar, huzuru arar, güzelliği arar, iyiliği arar. Olumsuz hiçbir şeyi aramaz. Çünkü  "aramak" fiili iyiyi güzeli çağrıştırır, kayıp olanı bulmayı da. Peki insan neyi kaybetmiştir ki kaybettiğinin peşinde sürüklenip durur? Sevgiyi, hoşgörüyü, barış içinde birlikte yaşamanın zevkini, dolayısıyla huzuru  kaybetmiştir. Bunun için de  hep iyiyi, güzeli özler insan, özledikçe, belki bulurum düşüncesiyle aramaktan vazgeçmez.  İnsan aradığını  bulduktan ve özlemini giderdikten sonra, aramaya devam eder mi? Hırslıysa evet. Ama ne aradığını biliyorsa ve onu bulduysa hayır. 

Mutluluğu arayan insan onu hiçbir yerde bulamaz, çünkü "mutluluk" diye bir şey yoktur. Öyle öznel bir sözcüktür ki mutluluk, birinin kederi diğerinin mutluluğu olabilir. Öyleyse mutluluk elimize döktüğümüz kolonya gibi bir şey olmalı, anlık bir ferahlama yarattıktan sonra uçup giden..