2 Kasım 2018 Cuma




TÜKETİCİDE DİDEROT ETKİSİ

Denis Diderot(1713-1784, Fransa)

Günümüzde bir tüketim çılgınlığı almış başını gidiyor; buna bir son vermek veya bu çılgınlığı dizginlemek gerekiyor ama nasıl? Elbette kolay olmayacak tüketim çılgınlığını dizginlemek. Çünkü, tonlarca para yatırılan reklam kampanyaları, TV'lerde yayınlanan subliminal reklam videoları(ki bu videolar bazı ülkelerde yasaklanmıştır), arkadaş,eş,dost tavsiyeleri, kafamızı her kaldırdığımızda adeta gözümüze sokulan, kentin sokak ve caddelerine asılan dev bilboardlar tüketimde dengeyi sağlamamızı zorlaştıracaktır. Ben bunlardan etkilenmiyorum diyen biri de bir süre sonra etkilendiğini kendi kendine itiraf edecektir, kendimden biliyorum çünkü. 

Yeni bir ev aldığımızda, o evle bütünlüğü sağlamak için yeni eşyalar alırız veya bir elbise aldığımızda ona uygun ayakkabı, aksesuar alırız, ki bütünlük bozulmasın, kıyafetlerimizde bir ahenk olsun. İşte bu bütünlüğün olması gerektiğini kendisinde yaptığı gözlem ve deneyimle fark eden ve bunu yazıya döken ilk düşünür Diderot' oldu."Diderot Bütünlüğü" olarak da adlandırılan bu kavram, insanın yaşamındaki yeni bir eşyanın varlığının  nasıl daha çok ve yeni eşyalara yönelttiğini açıklamaya çalışıyor. Peki, Diderot'nun kendi adıyla anılacak bütünlüğü fark etmesi nasıl oldu dersiniz? 

18. yüzyıl Aydınlanma Çağı düşünürlerinden Fransız yazar ve düşünür Denis Diderot'nun borç içinde olduğunu duyan Rus Çariçesi Büyük Katerina(Çariçe, Diderot ve Voltair'le mektuplaşıyordu) Diderot'nun kütüphanesini satın alıp 25 yıllık maaşını da peşin ödeyerek onu zor durumdan kurtarır. Maddi durumu düzelen Diderot'ya bir arkadaşı çok şık bir kadife sabahlık(robdöşambr) hediye eder. Giydiği yeni sabahlığın verdiği keyifle çalışma masasına oturan Diderot bu eski masanın yeni ve gösterişli sabahlığa hiç uymadığını fark eder. Aldığı yüklü miktar paranın verdiği rahatlıkla yeni bir çalışma masası alır. Ancak bu kez yerdeki eski halı sabahlığına ve masasına yakışmamaktadır. Yeni bir halı alır. Bu şekilde eski resimlerini, koltuğunu, duvar halısını, sandalyelerini derken evindeki her şeyi tamamen yeniler. Sonunda bütün parası biter ve yine borçlanır. Ancak o zaman aklı başına gelir ve kendisini nasıl bir tüketim çılgınlığına kaptırdığını anlattığı "Eski Sabahlığım İçin Pişmanlık" adlı bir yazı yazar. Diderot yazısında şöyle der: "Eski sabahlığımın efendisi idim, yeni sabahlığımın kölesi oldum."

Bilinçli bir alışveriş düşüncesiyle ve ihtiyaca binaen yapılmayan ve ihtiyaç olmadığı halde alınan şeyleri açıklayan bu tüketim sarmalından bahseden ilk kişi olduğu için anlattığı bu kavrama "Diderot Etkisi" denmektedir. 

"Diderot'nun yaşadığı ve sonrasında yazıya döktüğü bu gözlem, kültürel antropoloji ile tüketici davranışlarının etkileşimi üzerinde çok önemli çalışmalar yapan McCracken'e ilham vermiş ve günümüzdeki tüketim olgusunun önemli bir boyutuna açıklamalar getirmesine neden olmuştur. McCracken'in "Diderot Etkisi" olarak adlandırdığı ve tanımladığı durum; bir kültürel tutarlılığı, uyumu birey ile onun tüketim ürünleri arasında  sağlamaya yönelik teşvik eden bir güçtür. Kısaca birbirleriyle kültürel olarak uyumlu, birbirini tanımlayan, bütünleyen bir grup tüketim ürününün etkileşimi söz konusudur. Bu açıdan bakıldığında, Diderot'nun deneyimi hiç şüphesiz kültürel olarak etkilenmiş ve teşvik edilmiş biçimde duyularımızın, parçaları bütünleştirerek bir bütün olarak algılamasını ifade eden "gestalt" durum ile bağlantılı. Gestalt teorisi, bir yandan parçaların bütünü oluşturduğunu, öte yandan  da bütünün parçaların toplamından çok daha fazla olduğunu söyler. Bu söylemle, edinilen robdöşambr bütünün bir parçasıdır, ancak çalışma odası bütün olarak görüldüğünde hem robdöşambrı hem de diğer unsurları kapsayan ; bireyin bütünleşme ve bütünleştirme çabası harcayacağı geniş bir alanı temsil eder." * 

Diderot, yukarıda söz konusu olan makalesini yazdığında, etkisinin yüzyıllar süreceğini biliyordu muhakkak ama günümüzde ürünlerin ve hizmetlerin tüketilmesinde sosyal ve kültürel anlamların öne çıkacağını ve dünyalıların tüketimi bir çılgınlığa vardıracağını öngöremezdi sanırım.

Bizim kültürümüzde çok güzel atasözleri vardır. İşte bunlardan biri olan "Ayağını yorganına göre uzat" sözünü hatırlayıp "Diderot Etkisi"ni azaltabilir miyiz? Ya da şöyle diyebilir miyiz? "Ben eşyaların değil, eşyalar benim kölem olsun!"


Not: Denis Diderot, toplumu eğitmek ve geliştirmek için tasarlanan ünlü Ansiklopedi'nin baş editörüydü.


*www.thebrandage.com                                                 


2 Ekim 2018 Salı




HİPPİLER VE "AŞKIN YAZI"NDAN GERİYE KALAN

Bir kitap, bilgi dünyasına açılan kapının altın anahtarıdır. Kapıyı açmak  için anahtarı bir kez çevirmek yeterlidir. Kapıyı ardına kadar açmak isterseniz itelemeniz gerekir..Bilgi dünyasını çok merak ettiğimden ben her zaman kapıyı ardına kadar açarım. Gördüklerim çok şaşırtıcıdır; bilmediklerim, bildiklerimden çok çok fazladır, okyanusta bir kum tanesi gibi.

Filiz Ali'nin "Yok Bi'şey, Acımadı ki..." adlı kitabında hippi bir arkadaşıyla yaşadıklarını okumasaydım eğer, bu yazıyı yazmamış olacaktım. 

Kimdi bu "beatnik"ler ve ardılı olan hippiler? Ne zaman, nasıl ve niçin ortaya çıkmışlardı, amaçları neydi? Bir zamanlar yerküreye yayılan en belirgin etkilerinden biri olan nükleer silahlara, savaşlara, ırkçılığa, çevre kirliliğine ve sömürüye karşı oluşturdukları ciddi bilinç ve aktivizmle büyük sermayedarları korkutup sindiren "hippiler" unutulacak mıydı?Hayır. Onlar unutulmamalıydı. 1950-60'lı yıllara damgalarını vurmuş  ve bir tarih yazmışlardı çünkü. Şimdi o tarihe kısaca göz atıp onları tanıyalım mı?

Her şey 1950'li yıllarda New York'un en sıradışı semti olan Greenwich Village'da başlar.

İkinci Dünya Savaşı sonrası, ABD'nin önde gelen şehirlerinin yanı başında kırlık ve ormanlık yerlerde"suburb" adı verilen üst-orta sınıf banliyölerin oluştuğu yıllar. İşte Jack Kerouac'ın çetesindeki birçok isim, bu "suburb"lere yerleşen konformist ve muhafazakar ailelerin çocukları.

Manevi boyutundan sıyrılmış ve hayatı, iş-kariyer-suburb üçgenine mahkum eden kapitalist muhafazakarlığın ruhlarında yarattığı derin boşlukla arayışına başlayan bu kuşak, Amerika'nın taşrasına doğru yola çıktılar. Kerouac, 1947, 1949 ve 1950 yıllarında yaptığı yolculukları 1951 yılında kaleme aldı, üç haftada bitirdi. Yazılışından sekiz yıl sonra okuyucuyla buluşan "On the Road" yirminci yüzyılın en çok okunan yol kitaplarından biri oldu.




Kerouac ve arkadaşları, 1950'lerin başından itibaren, Beat Kuşağı" diye anılacak kültürel hareketin çekirdeğini oluşturdular. Ve konformist Amerikan hayat tarzına başkaldırdılar.

20'li yaşlarındaki bu grup, 1950'lerin ortasında bir süreliğine San Francisco'ya taşınınca, hem kendileri hem de San Francisco tarihin en büyük "alt kültür" hareketlerinin birinin odağına dönüştü. San Franciscolu gazeteci, Herb Caen, o günlerde uzaya fırlatılan Sovyet uydusu Sputnik'ten esinlenerek bu Beatçileri "Beatnik" diye adlandırdı.Herkes "Beatniklerden" bahsediyordu artık...

1960'lara gelindiğinde Beatnik kuşağı yerini, bu alt kültürün belirgin özelliklerini çok daha ileri götürecek yeni bir kuşağa bırakacaktı; Hippiler...




Alışılmışın dışında giyinen, alışılmışın dışında bir müzik dinleyen, alışılmışın dışında bir kültür geliştiren bu kuşağın ilk temsilcileri, ABD'nin iki ucunda kümelenmeye başladılar. En doğudaki New York'un "Village" semti ve en batıdaki San Francisco'nun "Haight Ashbury" bölgesi.

Bu ucuz, arka mahalleler bir anda ünlendi ve ABD'nin her yerinden gençler buraya gelip bu çevreye katıldı. 1966 Haziran ayında bu mahallelerde 15 bin hippi yaşıyordu.

Amansız bir arayışın pençesine düşmüş bu hepsi birbirinden zeki, muhalif ve içten insanlar, sadece coğrafyanın yollarına değil, çocukluğumuzdan itibaren "alıştırıldığımız" sosyal yaşamın ötesine de yolculuğa hazırdılar. Kapitalizmden kaçarken Budizme iyice yönelmeye başladıkları dönemdir bu aynı zamanda.

Tek istedikleri, parçası olmaya zorlandıkları ve sahtelik üzerine kurulu sosyal düzenden, çocukluklarından itibaren anne babalarından, çevrelerinden edindikleri kimliklerinden özgürleşmekti. Ancak bu "arınma" yolunda çok fena bir kılavuzun pençesine düştüler; kimyasal maddeler.

Yeryüzünde çok ciddi bir politik ve kültürel açılım yapabilecek hareket, birkaç yılda uyuştu ya da "uyuşturuldu". Uyuşturulma olasılığından da bahsediyorum çünkü bazı komplo teorilerine göre, hippiler "derin devlet tarafından uyuşturucuya gömülerek pasifize edildiler."

Bugün bile yaşayan birçok kıdemli hippi o günlerdeki bu kontrolsüz gidişatlarını izahta güçlük çekiyor. Kapitalist düzenin banal tutuculuğuna isyan edip özgürleşmeye çıktıkları yolda kimyasalın köleleri haline gelmelerini esefle üzüntüyle anıyorlar.

Tabii ki "Hippilik" bu trajediden ibaret bir yaşam biçimi ve isyan değildi. Bugün bile hala onları konuşuyorsak, sosyal ve politik mücadeleleri, kıyafetleri, barışçılıklarıyla çok önemli izler bırakmalarındandır.

Hippiler, 1970'li yıllarda dünyaya açıldılar. Rengarenk desenlerle boyadıkları vosvos minübüsleri ile ülke ülke, şehir şehir aylak aylak dolaştılar. Ulaştıkları şehirlerden biri de İstanbul'du.Yıllarca  Sultan Ahmet'i mesken tutan Hippilere, uzun saçları, bakımsızlıkları nedeniyle halkımız "bitliler" adlandırmasını layık görecekti. 

Hippiler, özellikle Vietnam Savaşı'na karşı ciddi bir direnç gösterdiler. Budizm etkisiyle birçoğu vejetaryen oldu. Organik tarımı ve doğal yiyecekleri savundular. 

Gezegenimizin insanlar tarafından korkunç şekilde kirletildiğine ilk dikkat çeken Hippi hareketi oldu. Kullan-at-tüket kültürüne karşı, geri dönüşüm kavramını modern hayatın içine onlar soktu. Bebek mamalarının son derece popüler olduğu dönemde, bebeklerin anne sütüyle beslenmesi gerektiğini bir tek onlar savundular. Ama o dönemin modern toplumu fabrikaların ürettiği her şeye adeta tapan bir karakterdeydi.

Beatles'ın sekizinci albümü olan "Sgt. Pepper's Lonely Club Band"ın raflarda yerini aldığı 1 Haziran 1967 günü başlayan yaza "Summer of Love(Aşkın Yazı)" deniyor. Hippiliğin, arka sokaklardan kent meydanlarına çıktığı yazdır bu. Haight Ashbury'e 100 bin Hippi toplandı o yaz. Diğer on binlercesi de New York'tan Chicago'ya, Roma'dan Londra'ya her yerde meydanlarda boy gösterdi.

Şair Alen Ginsberg, 1965'te yazdığı bir yazıda, savaşlara karşı eylemlerin bir çiçek fırtınasına dönmesi gerektiğini ve herkesin çiçek taşıyarak, karşılarına çıkacak polise, askere, politikacıya çiçek uzatmasını savundu.Buna "flower power(çiçek gücü)" dedi. California Ü niversitesi'nin Berkeley kampüsünde başlayan bu gelenek Hippi hareketin sembolü haline geldi. Bundan dolayı "flower child(çiçek çocuk)" adıyla da anılmaya başladılar. Saçlarına birer toka gibi çiçek taktılar. 

Savaş karşıtı gösterilerinde çiçeklerle süsledikleri binlerce balonu gökyüzüne bıraktılar. Abble Hoffman'ın organizasyonuyla karşı çıktıkları Vietnam Savaşı'nda ölen gariban Amerikan askerlerini anmak için Çiçek Tümenleri kurarak şehirlerde çiçeklerle "resmi geçit" törenleri yaptılar.

Silahlı Güçler Bayramını, Çiçek Gücü Bayramı olarak kutlamaya başladılar. Bayramdaki askeri geçit törenlerine karşı Central Park'ta alternatif barış yürüyüşü yaptılar.

21 Ekim 1967 günü Washington DC'de toplanan 100 bin Hippiden 30 bin kadarı gruptan ayrılarak Pentagon'a yürüdü. Binlerce askerin kurduğu barikatla karşılaşan grup, askerlerin tüfeklerinin namlularına çiçek koyarak, Hippiliğin sembolü olan fotoğrafların doğmasına neden oldu. Dağılmaları çağrısına sivil itaatsizlik gösteren grup zor kullanılarak dağıtıldı. 647 kişi tutuklandı. Güvenlik görevlileri gösteri alanında 10 bin çiçek topladı.




Hippilerden Michael Lang ve Artie Kornfeld ile para kazanmaktan başka dertleri olmayan yatırımcılar John Roberts ve Joel Rosenman, New York'un hemen kuzeyindeki catskills dağının eteğindeki Woodstocks kasabası yakınlarında Max Yasgur'a ait boş arazide üç gün sürecek bir konser organizasyonu yaptılar.

Bu konserde kimler çıkmadı ki üç gün üç gece boyunca açık kalan sahneye...Jimi Hendeix, Joe Cocker, Santana, Grateful Dead, Joan Baez, Arlo Guthrie, Janis Joplin, Jefferson Airplane ve daha onlarca grup ve sanatçı. Bob Dylan hastalandığı için gelemedi. Beatles, son anda bilinmeyen bir sebeple katılmaktan vazgeçti. The Doors ve Led Zepplin de son anda konser alanına gelmeyenler arasındaydı.

Abbie Hoffman, 1970'li yıllarda şiddet olaylarına karışıp tutuklandığında kim olduğunu soran hakime, "Woodstock milletindenim" yanıtı verecekti. Aşkın Yazı, Woodstock'ta zirveye çıktı. Ve sonra da yerini Hippi güzüne bıraktı.Hippi yıldızlar art arda genç yaşta ölmeye, çiçekler solmaya, kültürün bünyesinden onlarca şiddet hareketi çıkmaya başladı. Hippilerin bir kısmı şehirleri, modern yaşamı terkederek Vermont, Maine gibi ücra eyaletlere gidip köylerde, kurdukları çiftliklerde tarım yaparak yaşamaya başladı.

Kerouac, Woodstock'tan yaklaşık iki ay sonra 47 yaşında öldü. Vicdanın ozanı Allen Ginsberg 1997 yılında 71 yaşında öldü. Abbe Hoffman 1989 yılında öldü. Bob Dylan hala Hippi türküleri söylemeye devam ediyor. Beatles'tan hayatta birtek Paul Mc Chartny kaldı. ABD'nin her yerinde birinci ağızdan Woodstock maceralarını dinleyebileceğiniz onbinlerce ihtiyar Hippi hala hayatta...**



Kaynaklar:

* Filiz Ali - Yok Bi'şey, Acımadı ki...YKY, s:158
** http://amerikabulteni.com/2017/08/14/hippiler-ve-askin-yazindan-geriye-kalan/  Cemal Tunçdemir'in yazısından kısaltarak derledim. Yazının tam metnine linkten ulaşabilirsiniz.



26 Eylül 2018 Çarşamba




GÖLCÜK YAYLASI'NDA SONBAHARI KARŞILAMA




Sonbahar - ki, acının değişmez dipnotudur- demiş şair. Bana göre hüznü de eklemeliydi acının yanına. Ne zaman Eylül gelse, düşen sarı sarı yapraklar, masmavi gökyüzünün griye dönüşmesinin ardından dökülen bulutların göz yaşları, benliğimden atamadığım bir hüzün çökertir içime. İçsel duygulanımı ortaya çıkarır sonbaharda renk değişimine uğrayan doğa. Sanırım "idil", "eglog" diye adlandırılan pastoral şiir bu mevsimde keşfedilmiş olmalı.

Mevsimler, canlıların yaşam döngüsünü hatırlatır bana; ilkbahar doğum, yaz büyüme, sonbahar gelişme, kış ise ölümdür. Doğanın dört mevsimi, insanın dört farklı yaş aralığını simgeler sanki. Simgem sonbahar oluncada; Nazım'ın dizelerini anmadan geçemeyeceğim:

Hava puslu,soğuk
Kırlar koyu kırmızı
Saman sarısı, ölü yeşil
Kış gelmek üzere oysaki gönül
Kışa girmeye hazır değil.

Bu düşünceler arasında gidip gelmenin bana bir yararı yoktu. En iyisi "hazan"la yüzleşmek, içimden geçenleri sessizce yüzüne fısıldamak. Bunun için doğaya gitmeliyim, ağaçlarla konuşup, düşen yapraklara "söylediklerimden çok sustuklarımda saklıyım" demeliyim. Onlar beni anlarlar. "Beni anlamak için; konuştuklarımdan çok, sustuklarıma kulak verirler"* çünkü. Biliyorum...




23 Eylül Pazar sabahı hava yarı karanlıkken kalktım ve erkenden yola çıktım, Bolu'nun o çok sevdiğim yaylalarına gitmek için. Muhtelif duraklardan  arkadaşları topladıktan sonra yola koyulduk. Yol uzun sayılırdı. Böylece araçta uyuyabilirdim ve uyudumda. Kahvaltı molasından sonra yola devam ettik. Nihayet, saat 10.30'da Sarıalan Yaylası'na vardık ve hazırlıklarımızı tamamlayıp yürümeye başladık. Heyecanlıydım, çünkü ilk kez bu parkurda yürüyecektim. Yayladan yaylaya(dört yayla) yürüyerek terk edilmişlik hissi veren boş yayla evlerine kısa bir süreliğine de olsa sahiplik edecektim.




Yumuşak bir tırmanışla yükselmeye başladık, sonbaharın o can yakmayan güneşi altında. Orman içi patikalardan geçtikçe ve sık çam ağaçlarının arasından ilerledikçe sonbaharla ilgili negatif düşüncelerim uçup gitmişti bile. Her bir yan yemyeşildi çünkü. Sarı mı? Yalnızca birkaç çiçek. 



En yükseğe ulaştığımda durdum ve çevreyi incelemeye başladım. Göz alabildiğine uzanan yeşil dağların mavi ufuk çizgisiyle birleştiği yere baktığımda ise sanki beni, "geriye bakarak ileriye yürüyemezsin" diye uyardılar. Uyarıyı benden başka duyan var mıydı acaba? Yoksa ben, doğayla iç içe olmaktan aldığım keyifle, doğa filozoflarına mı öykünmeye başlamıştım? 
Ah! Homeros, her şey senin başının altından çıkmadı mı? Sen, "İlyada" ve "Odysseia" yı yazmasaydın ilahları; insanlar gibi bencil, çıkarcı ve kindar olarak göstermiş olmasaydın ve bu cesur adımı atmasaydın ilk filozoflar çıkar mıydı insanlık sahnesine? Hem de bu topraklarda. Miletos Üçlüsü'nün(Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes) fikir babası sen değil misin? Bu üçlü senin sayende varoluş üzerine düşünmediler mi? Farklı ancak asgari müşterekte birleştikleri teoriler üretmediler mi? Soruların cevaplarını sen göremedin ama insanlık yaşayarak gördü: Onların ortaya attıkları teoriler doğru olmasa da kendilerinden sonra gelen düşünürlere ışık oldular. Bu ışık; gerçeği, tabiatüstü güçler yerine, doğal olguların yardımıyla anlamlandırmaya çalışmalarıydı. Onlar, farklı bakış açılarıyla doğada gözlemler yaparak kendi düşüncelerini korkmadan dile getirmeselerdi ve sen Homeros hiç yaşamamış olsaydın Doğa Filozofları hiçbir teori ortaya atmamış olsaydı, belki de bugün 21. yüzyılda hala mitsel düşüncenin egemenliği altında varlığımıza devam ediyor olurduk. İşte bu nedenle, ulaşabildiğim en yüksek noktadan  sana ve Doğa Filozofları'na selam gönderdim en içten sevgilerimle. Ve dedim ki kendi kendime:

"Geçmişi unut
 Koy bir kenara
 Yeni bir sayfa aç
 Kurtar benliğini dünden
 Bugünün çocuğu ol"**

Doğada yürümek, tüm bedenimiz gibi beynimizi de çalıştırır, yaratıcılığımızı artırır, ruhumuzu besler ve insanı şair, ressam, yazar hatta filozof yapar. Doğa filozofu olmaya ne dersiniz? :)

Sonra,yürümeye devam ettim; geçmişi bir kenara koyarak. Yabani nane ve kesilmiş çam tomruklarından fışkıran keskin kokular öylesine güçlüydü ki başka hiçbir şey düşünmeden bu güzel kokuları içime çektim. Etrafımı saran güz çiğdemlerine ellerimle dokundum, bir kelebeğin peşinden koştum, yere düşen bir yaprağı sevgiyle okşadım. Bugünün çocuğu olmuştum bile. Yaşamak, nefes almak güzeldi. Ve bu anı hiç terk etmek istemedim. Ama hayatta olduğu gibi, her çıkışın bir inişi vardı. İnmeye başladık. 

15,50 kilometrelik yürüyüşün sonunda Gölcük Yaylası'na ulaştık. Kavun ikramı, çay ve kahve keyfinden sonra aracımıza binerek, büyük şehrin kirlilik, gürültü, kargaşa dolu yaşamına geri dönmek için yola koyulduk. Ama olsun, başka bir hafta sonu yine kaçacaktım şehirden; yaşamdan ve doğadan güzel bir gün çalmak için. Güzel şeyleri çalmak hırsızlık sayılmaz değil mi? :)

Keyifle yürüdüğüm bu cennet rotayı keşfeden ve bu keşfini bizimle paylaşan rehberimiz Halil Yiğit'e, Alternatif Trekking ve Ata Kafka Tur'un yöneticisi Teoman Bulduk'a, ayrıca yürüyüşe katılan doğasever arkadaşlarımın dostluklarına çok teşekkürler. 

Not:
Kışın, karlar altında bu rotanın büyüleyici olacağını düşünüyorum. Kışın tekrar yürümek üzere.




Kartalkaya/Bolu









BONUS (Vivaldi - Autumn)




* Nazım Hikmet - Üç Noktalar Koymaz Bana

**Mevlana Celaleddin-i Rumi


13 Eylül 2018 Perşembe




GERÇEKTİ MASAL OLDU:
PAMUK PRENSES VE YEDİ CÜCELER



Masal dinlemeyi sevmeyen bir çocuk var mıdır? Hiç sanmıyorum. Çocukken dinlediğimiz, hayal gücümüzü zorlayan, bizi devler ve cüceler ülkesine götüren o güzelim masalları hangimiz unutabiliriz ki? Ya masal dinlemeden büyüyen çocuklar? "Masal dinlememiş çocuklar, büyüyünce kedi resmini bile cetvelle çizerler." der Cemal Süreya, ki bu çocukların hayal güçleri sınırlıdır.

Dinlemeyi  çok sevdiğim masallardan biriydi "Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler" masalı; yetişkin olduğumda bile birkaç kez filmini izleyecek kadar hem de.
Bir gün elime geçen bir kitapta okuduğum "Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler"in aslında bir masal olmadığı, yaşanmış bir hikaye olduğu gerçeği, adeta tüm çocukluk hayallerimi elimden aldı, çocukluğumun o güzel günlerini çaldı. Okuduğum kitap, anılarımın hırsızıydı sanki...

Masallar genellikle mutlu sonla biterlerdi, ya gerçekler mutlu sonla biterler miydi? Her zaman değil; tıpkı anlatacağım gerçek hikayede olduğu gibi.

Grimm Kardeşler'in "Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler" masalını bilmeyen yok gibidir. Bilindiği gibi; Pamuk Prenses, üvey annesinin hışmından kaçarak ormanda yaşayan Yedi Cüceler'in yanına sığınır. Üvey annesi Pamuk Prenses'i ormanda bulur. Pamuk Prenses, yaşlı bir köylü kadın kılığına girmiş olan üvey annesini tanıyamaz. Üvey annesinin verdiği zehirli elmayı ısırınca komaya girer. Akşam eve geldiklerinde Pamuk Prenses'i hareketsiz yatarken bulan ve öldü sanan Yedi Cüceler, onu cam bir tabuta yerleştirirler. Oradan geçmekte olan beyaz atlı prens, cam tabuttaki Pamuk Prenses'i görünce aşık olur. Prens dayanamayıp Pamuk Prenses'i öpünce boğazındaki zehirli elma parçası düşer. Böylece Pamuk Prenses hayata döner ve prensle evlenir. Masal mutlu sonla biter.

Gerçek ise masalda anlatıldığı gibi değildir. Aslında Pamuk Prenses Margarethe adında Alman asıllı bir genç kızdır. Bad Wildungen yakınlarında yaşamaktadır. Margarethe'nin ağabeyi Kont Samuel'in ise bir bakır madeni vardır.

Güzel Margarethe, annesi öldükten sonra 1533'de İspanya'daki büyükannesinin yanına gönderilir. Mutlu bir şekilde büyükannesinin yanına giden Margarethe'i büyük bir tehlike beklemektedir. İspanya Kralı Feliepe, Margarethe'yi görür görmez aşık olur. Bu aşk karşılıksız kalmaz Margarethe de krala aşık olur.

Kral Feliepe'nin etrafında dolaşan İspanyol Gizli Servisi, Alman gelin Margarethe'den hoşlanmamıştır. Katolik İspanyol tahtına, Protestan bir gelinden doğacak veliahtların oturması gelecek açısından tehlikeli bulunur.

Durumdan vazife çıkarmasını bilen İspanyol Gizli Servisi, Margarethe'den kurtulmak için bir meyveyi zehirler ve zehirli meyve bir yakını tarafından Margarethe'e yedirilir. Zehirli meyveyi yiyen Margarethe oracıkta ölür. Genç kadını ölüm uykusundan uyandıracak yakışıklı beyaz atlı prens asla gelmez. Gelmemesi için de İspanyol Gizli Servisi her türlü tedbiri almıştır.

Güzel Margarethe'nin cenazesini almak için ağabeyi Kont Samuel, bir grup maden işçisiyle birlikte İspanya'ya gelir. Yeraltında çalışan maden işçileri, yeterli hava ve gıda alamadıkları için Yedi Cüceler gibi ufak tefektirler. Ellerinde fenerleri, omuzlarında kazmaları ve başlarında o döneme göre madencilerin giydikleri bereleriyle tam da Yedi Cüceler'in görüntülerini tamamlamaktadırlar. Güzel Margarethe'nin cenazesini alarak Almanya'ya dönerler. İşte Grimm Kardeşler'i dilden dile dolaşan bu öykü etkilemiş ve Pamuk Prenses masalı böylece doğmuştu.

Gerçek Pamuk Prenses Margarethe'nin İspanyol Gizli Servisi tarafından zehirlenmesi ise, İspanya Devlet Arşivleri'nin tozlu raflarına kaldırılmıştı.Taa ki, General Franko, İspanya'da iktidara gelene kadar bu bilgi gizli kalmıştı.İspanya'da Falanjistler, Almanya'da ise Naziler iktidara gelince; istihbarat servisleri ortak çalıştı ve iki devlet arasında sır kalmadı. 400 yıllık bu sır da ortaya çıktı. Sonuç masaldaki gibi mutlu sonla bitmemişti.

Kim bilir daha ne gerçekler saklıdır, gizli servislerin arşiv odalarının tozlu raflarında, bizim masal sandığımız...Ama, gerçekler er ya da geç gün yüzüne çıkmayı severler.


Kaynak:
Timuçin Mert - Gri Kardinal Vladimir PUTİN



4 Eylül 2018 Salı




TİTANİK HAKKINDA GİZLENEN GERÇEK NEYDİ?



Hakkında birçok söylenti olan Titanik, Kuzey Atlantik'te bir buzdağına(aysberg) çarptığında, tarih 14 Nisan 1912, saat 23.39'u gösteriyordu. Tahminlere göre, çarpmadan yaklaşık iki saat kırk dakika sonra da Atlantik'in serin sularına gömüldü. Hollyvood yapımı romantik aşk hikayesiyle süslenmiş Titanik filmi böyle düşünmemizi sağladı: Dev gemi, buzdağına çarptı ve battı. Peki, batmaz denilen gemi nasıl olur da batardı? Dünya kamuoyundan gizlenen gerçek neydi? Gizlenen gerçek şuydu: Batan dev Titanik gemisi buzdağına çarparak değil, kazan dairesindeki korkunç bir patlama sonucu batmıştı. Gerçeğin ortaya çıkışı da ilginçti, Çünkü Titanik hakkında film yapan ünlü prodüktörler ortaya çıkarmıştı gerçeği ama 200 milyon  dolar harcadıkları filmin gösterim sonrası tartışmalarla gölgelenmemesi için gözlerini kapatmışlardı. 

Titanik hakkında film yapan prodüktörler, ilk kez çekilecek gerçek su altı görüntüleriyle filmlerine ayrı bir tat katmaya karar verdiler. Bu görüntüleri elde etmek için özel bir denizaltıyla geminin kalıntılarına indiler. Ardından Atlantik Okyanusu'nun dibindeki batıktan ilk görüntüler gelmeye başladı. Görüntüleri izleyen herkes şok olmuştu. Çünkü geminin kazan dairesinin olduğu bölümde içten kaynaklanan dev bir patlamanın yol açtığı kocaman bir delik vardı. Buzdağı çarptı denilen yer ise pürüzsüzdü.

"Aslında şaşılacak bir şey yoktu. Olayın bir sabotaj olduğunu hem İngiliz hem de Alman gizli servisleri gayet net bir şekilde biliyordu. O senelerde Birinci Dünya Savaşı'nın ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Hatta gizliden gizliye bir savaş başlamıştı bile. İngiltere ve Alman Gizli Servisleri bir savaşın kaçınılmaz olduğunu görerek birbirlerinin ekonomilerini daha o günlerden yıpratmaya başlamışlardı. Birbiri ardına düzenlenen sabotaj ve patlamalar her iki ülkeyi de sarsıyordu." *

Alman Kimya Fabrikası'na yapılan sabotajın intikamını almak isteyen Alman Gizli Servisi hedef olarak İngilizlerin gururu Titanik'i seçti. Geminin ilk seferinden önce içeriye sızan ajanlar, yüklü miktarda patlayıcıyı geminin kazan dairesine yerleştirmeyi başardı. Sonuçta batmaz denen; fakat, içeriden gelecek bir patlamayı hesap edemeyen İngilizlerin gururu Titanik, karanlık bir gecede patlayan bir bombayla Atlantik'in derin sularına gömülüverdi. Kimya Fabrikası'nın intikamı alınmıştı. Geminin içindeki yüzlerce masum insan da bu intikamın kurbanı oldu. Burada ölen insanlar, yakın bir zamanda başlayacak olan Dünya Savaşı'nda ölecek olan milyonların habercisiydiler. 

Olay, İngilizler tarafından başarısızlıkları ortaya çıkmasın diye, örtbas edildi. Almanlar da masum insanların katili olarak gözükmemek için olayı üstlenmediler. Titanik adlı romantik film büyük bir başarı kazanınca da olay unutuldu gitti. 


Kaynak: 
Timuçin Mert - Gri Kardinal Vladimir PUTİN, (s: 59-60)

Görsel, alıntıdır.



29 Ağustos 2018 Çarşamba




YAKIN AMA UZAK KOMŞUMUZ: RUSYA
Merhaba! St. Petersburg: Kuzey'in Başkenti 

Sabah erkenden başkent Moskova'ya 800 Kilometre uzaklıktaki eski başkent St. Petersburg'a doğru yol alıyoruz hızlı trenle. Yolculuğumuz dört saat sürecek. Tren hızlı olsa da, manzara yavaş akıyor ve ben pencereden bakarak manzaranın tadını çıkarıyorum bu devasa büyüklükteki coğrafyada. Sanki hiç yükselti yok, her bir taraf yeşile boyanmış. Sık ara minik, şirin evler görüyorum, yeşil örtünün aralarında. Sonradan öğrendiğime göre bu evlere "Daça" deniliyormuş. Rusların yaşamında Daça kültürünün önemli bir yeri varmış. Şehrin kalabalığından ve kaosundan uzaklaşıp, doğayla baş başa kalmak isteyen Ruslar, buldukları her fırsatta şehir dışındaki bu minik evlere kaçıyorlarmış. Öyleki, "Daça, Sovyetler Birliği'nin ömrünü uzattı" esprisini yapanlar bile varmış. Rusya'da tatil ve dinlenme kültürü çok önemli. Haliyle daçalara gidip stres atınca da ortalık süt liman gözüküyor Ruslara.

Tam dört saat sonra St. Petersburg garındaydık. Rusya'da trenler dakik. Devrimi başlatmak üzere Lenin'in İsviçre'den  yola çıkarak İsveç üzerinden başkente girdiği gardayız yani. Garın bir tarihi var. Şöyleki: Lenin, sürgünden on dört yıl sonra 9 Nisan 1917'de Rusya'ya geri dönüyor. Tren, Petrograd(o zamanki adıyla) İstasyonu'na girdiğinde,öndeki büyük alan, binlerce işçi ve  deniz, hava ve kara birliklerinden oluşan şeref kıtalarıyla hıncahınç dolmuş bulunuyor. Enternasyonal marşı ortalığı çınlatıyor. Lenin, trenden iner inmez yüzlerce el tarafından alınıp, zırhlı bir otomobile bindiriliyor ve Lenin bindirildiği zırhlı otomobilden halka ilk nutkunu veriyor. Çok geçmeden de "dünyayı sarsan on gün" başlıyor. İşte tam  burada,  tarihi duyumsamak isterdim ama öylesine kalabalıktı ki her yer , adeta Çinlilerin istilasına uğramıştı. Bir an önce dışarı attım kendimi. Moskova ve St. Petersburg'da sokaklarda hiç kedi ve köpek görmediğimi söylediğimde şu esprili cevabı almıştım daha sonra: "Çinliler geldiğinden onları saklıyoruz." :)

Şans bu ya, Avrupa son 40 yılın en sıcak günlerini yaşıyordu. Dışarısı çok sıcaktı ve Moskova'da olmayan nem olanca  ağırlığıyla  kendini hissettiriyordu. Otobüsle şehir turuna başladık. Neva Nehri genişliği, masmavi rengi, üstündeki birbirine benzemeyen dantel gibi örülmüş köprüleri ve çevresinde yer alan göz kamaştırıcı yapılarıyla insanı büyülüyordu adeta. 

Neva Nehri, St. Petersburg yakınlarında bulunan Ladoga Gölü'nden doğup 74 kilometre yol aldıktan sonra Fin Körfezi'nde Baltık Denizi'ne dökülüyor. Nehrin 30 kilometresi şehrin içinden geçiyor ve genişliği 400-1200 metre, derinliği 14-24 metre arasında değişiyor. Nehir üzerinde 500'e yakın köprü bulunmakta. Bu köprülerden 22 tanesi gemilerin geçişi için 01.30- 06.00 saatleri arasında açılıyor. Ünlü iki köprü ise, heykellerle süslü olan Anichkov Köprüsü ve St. Petersburg'un kuruluşunun 200. yılında, Eyfel Kulesi'ni yapan mimar tarafından yapılan ve Fransızların armağanı olan Fransız Köprüsü'ymüş(yatay Eyfel Kulesi'ne benzetiliyor ama ben benzetemedim). 

Kışın -30, -40 dereceye düşen hava sıcaklığı nedeniyle Neva Nehri buz tutuyormuş ve karşıdan karşıya arabayla geçilebiliyormuş. Nehrin bir başka özelliği de Ruslar, küçük çocuklarını, bebeklerini buraya getirip soğuğa karşı dirençli olmalarını sağlamak için buzlu suya sokuyorlarmış. Eskiden çarların, çariçelerin ve çocuklarının birçoğunun zatürreden öldüğü düşünülürse soğuğa karşı bağışıklık geliştirmeleri bakımından iyi bir yöntem bence. Nehirde tekneyle yaptığımız bir saatlik yolculuk bu masal gibi şehrin tüm ihtişamını gözler önüne seriyordu. Acaba ben hangi masalın hangi kahramanıydım? Cevabı bana kalsın, masalın büyüsü bozulmasın. 

Bizim "Deli" diye adlandırdığımız, dünyanın ise "Büyük" olarak tanıdığı Petro, çarlık koltuğuna oturup taç giydiğinde Rusya için kurduğu hayallerini de gerçekleştirmeye başlamış. Petro tahta çıktığında Karasal bir devlet olan Rusya'nın gelişip büyüyebilmesi için açık denizlere bir çıkış bulması gerektiğine inanmış. Bugünkü St. Petersburg şehrinin olduğu yerler 18. yüzyılda İsveç'e aitmiş ve her bir tarafı balçık bataklıkmış. Petro, ilk iş İsveç'e savaş açmış ve toprakları geri almış. Ruslar bu verimsiz, bataklık arazinin hiçbir şeye yaramayacağını düşünmüşler ama Petro kararlıymış; buraya bir şehir kurulacakmış. Ama nasıl? Önce bataklığın kurutulması gerekiyormuş. Bunun için Petro, tüm Rusya'da geçerli olmak üzere "her kim bu şehre gelirse, cebinde bir taş getirecektir" diye yasa çıkarmış ve eklemiş; "İlerde Ruslar, benim büyük büyük dedem de buraya bir taş koymuştu diyecek ve gururlanacak."

Halkı bile buna inanmazken, Petro inanıyor ve getirilen taşlar bataklık araziye dolduruluyor. Şehrin yapımında yoğun taş tüketimi nedeniyle Rusya'nın geri kalanında kaya kullanımı yasaklanıyor. Bataklık kurutulduktan sonra, 1703 yılında şehir inşa edilmeye başlanıyor. Başta İtalyan mimarlar olmak üzere Avrupa'dan ünlü mimarlar getiriliyor. Çünkü Petro, çok genç yaşında gizlice Hollanda'ya gitmiş, oradaki tersanelerde işçi olarak çalışmış ve Amsterdam'ı şehir olarak çok beğenmiş. Yeni kuracağı şehrin, Amsterdam'a benzemesini istemiş. Kurutulan bataklıkların üzerine kanallar ve köprüler inşa edilmiş. Bu nedenledir ki, St. Petersburg'un bir adı da "Kuzey'in Amsterdam'ıdır. Rusların kısaca "Piter" diye adlandırdıkları bu şehrin birçok unvanı vardır: "Kuzey'in Başkenti", "Kuzey'in Venedik'i", "Avrupa'ya Açılan Pencere".
Şehir yapımında çalışan savaş esirleri, işçiler, köylüler ve  eziyet çekenler nedeniyle o kadar çok ölüm olmuş ki, St. Petersburg'un bir diğer adı da "Kemikler Üzerindeki Şehir"miş. Ve böylece, Çarlık Rusya'sına 200 yıl başkentlik yapacak olan, aynı zamanda Rusya'nın ikinci büyük, Avrupa'nın dördüncü büyük şehri kurulmuş, hem de 42 irili ufaklı adalar üstüne. 

Bugün bile dünyanın en çok köprü barındıran kenti olan St. Petersburg'un adı, 1917 Ekim devrimini burada başlatan devrimin lideri Lenin'in ölümünden sonra, ona ithafen "Leningrad" olarak değiştirilmiş. 1991 yılında Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, Çarlık Rusya'sı yeniden gündeme gelince tartışmalı bir referandumla tarihi adını yeniden almış: St. Petersburg.

Fin Körfezi ile açık denizlere açılan şehrin kurucusu Petro,bilindiği gibi "Rus Jeopolitikası ve sıcak denizlere inme" vizyonunun da sahibi. Çarlığı döneminde denizciliği geliştiriyor ve ülkesini zorla da olsa modernleştiriyor. Önceliği Karadeniz ama 1711'de Prut Savaşı'nda Osmanlı'ya yenilince Baltık Denizi'ne yönelmiş. Prut Savaşı'nda, Petro'nun eşi Katerina ile Baltacı Mehmet Paşa arasındaki hikayeye Ruslar hayal ürünü diyor ve gerçeği yansıtmadığına inanıyorlarmış.

Petro, gerek fiziksel (boyu 204cm, ayakkabı numarası 38'miş. Bu yüzden hep büyük ayakkabı giyermiş) gerek ruhsal olarak farklı bir kişilikmiş. Yaptığı devrimler ve bunların yerleşmesi için acımasızlığıyla ünlenmiş. Rusya, ilk defa Petro döneminde imparatorluk olmuş. İşte St. Petersburg'da bu yeni imparatorluğun başkenti olarak unvanı Moskova'dan almış. 

Deli Petro, eğitime çok önem veriyor ve devlet kademelerinde öğretimin kurumsallaşmasını sağlamak için Avrupalı bilim adamlarını Rusya'ya davet ediyor. Rusların, kılık kıyafetiyle Avrupalılar gibi olmasını istiyor. Sakal bırakmayı yasaklıyor, bırakanlardan "sakal vergisi" alıyor. Bence en önemli reformu, devlet yönetimini daha seküler hale getirmesi, ki bunun için din adamlarına asla taviz vermediği bugün bile konuşuluyor. İçimden "Her ülkeye bir Deli Petro gerek" diye geçmiyor değil. 

Petro'yu tanımadan, onun ülkesi için çılgın hayallerini bilmeden St. Petersburg'u gezmek, yalnızca müze binalarına, katedrallere bakmak ve Neva Nehri'nde tekne turu yapmak olur, ki bu da "Piter"'in tarihine saygısızlık olur. Bu nedenle Rusya turu sonunda söylediğim; "Rusya demek Deli Petro demekmiş" sözümü hatırlayıp kısaca bilgi vermek istedim.

I. Dünya Savaşı'nda, Almanlara duyulan tepkiyle şehrin sonundaki "burg" eki atılmış, şehri Ruslaştırmak için "grad" eklenmiş ve şehrin adı; Petrograd olmuş. II. Dünya Savaşı süresince 25 Milyon kişinin öldüğü Sovyetler Birliği'nde bugün bile demografik yapı düzelmemiş; kadın nüfus, erkek  nüfustan fazlaymış. Petro'nun kurduğu şehir, savaşta Hitler'e karşı verdiği mücadeleyle de ünlüdür: O zamanki adı Leningrad olan ve 900 gün Alman kuşatması altında kalan şehir halkı büyük kahramanlık göstererek Lenin'in Şehri'ni düşmana teslim etmemiştir çünkü. Tarihe "Leningrad Kuşatması" olarak geçen kuşatmayı şehir halkı, 10 Ağustos 1942'de bir destan yazarak etkisiz hale getirmiştir:Dimitri Şostakoviç'in bu kent için özel olarak bestelediği 7 numaralı senfonisi (Leningrad Senfonisi), kuşatma altındaki şehrin meydanında seslendirilmiştir. Direnişin ve umudun simgesi bu senfoninin hikayesini daha önce yazmıştım. Aşağıdaki linke tıklayarak okuyabilirsiniz. Önemli, çünkü "İnsanlık despotluğu, müzikle yenmişti."

http://sahriye.blogspot.com/2017/07/direnisin-ve-umudun-simgesi-bir-senfoni.html


II. Dünya Savaşı'nda hava bombardımanında şehir neredeyse yerle bir olmuş. Şehir halkı gönüllü olarak saray ve müzelerdeki değerli eşyaları toprak altına gömerek, bazılarını da Ural Dağları'na götürerek kurtarmaya çalışmışlar. Saray ve müzelerin üstü, havadan gözükmesin diye toprakla örtülmüş. Savaş sonrasında şehirde bulunan yapılar uzun süren bir restorasyon döneminden geçmişler. Rus halkının tarihi geçmişine sahip çıkması, hem de gönüllü olarak beni çok etkiledi, ki bugün hala müze ve saraylarda çalışan kadınlar gönüllü olarak görevlerine devam ediyorlar. Müze ve saraylara galoş giymeden giremiyorsunuz. Bazı bölümlerde fotoğraf çekimi yasak. Sırt çantası ve su içeri alınmıyor. Bir tek Rusların bu su yasağını anlayamadım. İki üç saat sıcakta, kalabalıkta müze geziyorsunuz, haliyle susuyorsunuz ama yanınızda su bulunmadığı için su içemiyorsunuz. Sırf susuzluk ve yorgunluktan bir arkadaşımız fenalaştı ve hastaneye kaldırıldı.

Dostoyevski'nin bir romanına adını veren "Beyaz Geceleri" şehirde tam anlamıyla yaşayamadım, çünkü beyaz geceler Temmuz-Ağustos aylarında gerçekleşiyormuş. Biz, beyaz geceleri sonuna doğru yakalayabildik: Saat 22.30'u gösterirken hava hala aydınlıktı(Moskova ve St. Petersburg'la saatlerimiz aynı hatırlatayım). Otelin yeri merkezde ve Neva Nehri'nin hemen kıyısında olduğundan beyaz gecelerin keyfini yine de çıkardım, Dostoyevski'yi anarak hem de.

St. Petersburg'un tarihi hakkında bu kadar bilgi yeterli sanırım.Öyleyse şimdi  de şehrin tarihi ve turistik yerlerini gezelim.
Minik bir not eklemeliyim: Rusya'da çar ve çariçeler tarafından yaptırılan eserler, ne kadar kaba, estetikten yoksun ve çirkin olursa olsun, bir sonraki çar o eserlere asla dokunmuyor, kaldırmıyormuş. Tarihi birikime saygıya bakar mısınız?

Hermitaj Müzesi

Hermitaj Rusça'da sakin yer, inziva anlamına geliyor. Kurulurken amacı "inziva" olsa da, günümüzde tam tersi "iğne atsan yere düşmez" bir kalabalığı yaşıyor. Dünyanın dört bir yanından turistler, sanatseverler, sanatçılar akın akın bu müzenin içindeki değerli ve nadide eserleri görmeye geliyorlar. 

Dünyanın en büyük ve en eski müzelerinden biri olan Hermitaj Müzesi, 1754 yılında Büyük Katerina tarafından kurulmuş. Dünyadaki en büyük resim koleksiyonunu da içeriyormuş ve üç milyondan fazla ögeyi barındırıyormuş. Büyük Katerina, Berlinli bir tüccardan resim satın alarak bir sanat koleksiyonu oluşturmaya başlamış.Daha sonra Prusya Kralı III. Frederick'in  koleksiyonunu toplamış. Yetinmemiş Çariçeliği döneminde Rusya'ya borcu olan devletlerin, borçlarına karşılık olarak para yerine ünlü ressamların tablolarını ve heykellerini istemiş. Hollanda'dan, Fransa'dan, İtalya ve İspanya'dan tablo ve heykelleri toplamış, bugün müze olarak kullanılan o zamanın Kışlık Saray'ında sergilemeye başlamış. Günümüzde, bu devletler, borçlarına karşılık verdikleri resim ve heykelleri  geri istiyorlarmış ama Rusya vermiyormuş. Bugün, çariçenin sanat aşkı ve koleksiyon merakı Rusya'ya iyi gelir sağlıyor kanımca.
1500 odalı sarayda bulunan tüm eserleri görmek için (her bir esere bir dakika ayrıldığı varsayımıyla) 11 yıl gerekiyormuş. 










Müzede en çok rağbet gören eserlerden biri Rembrant'ın "Savurgan Oğul'un Dönüşü" tablosu, ki önünde çok büyük kalabalık vardı. Diğerleri ise, Leonardo Da Vinci'nin "Meryem ve Çocuk İsa" ve "Benois Madonna"sı tablosu, Antonio Canova'nın "Üç Güzeller"i, Giorgione'in "Judith"i,Edgar Degas'ın "Place de la Concorde" tablosu, Michelangelo'nun "Düşünen Adam Heykeli", Lorenzetto'nun "Boy on a Dolphin" heykeli aklımda kalanlar. Benim ilgimi çekense Rubens'in "Latin Yardımseverliği" tablosuydu, çünkü öyküsünü biliyordum. Tablonun öyküsü kısaca şöyle: Ölüm cezası alan ve açlığa mahkum edilen Cimon'un hayatta kalabilmesi için  yeni doğum yapmış kızı Pero, hapishanede yatan babasını gizlice emzirir.  Haftalar geçip de Cimon açlıktan ölmeyince, nedenini takip için bir gardiyan görevlendirilir. Gardiyan gördüklerini krala anlatınca, bu fedakarlık karşısında derinden etkilenen kral, Cimon'u  affeder ve serbest bırakır. Etkileyici değil mi?



Latin Yardımseverliği - Rubens


 Savurgan Oğul - Rembrant


Meryem ve Çocuk İsa - L. Da Vinci


Benois Madonna - L. Da Vinci


 Judith - Giorgione 


Düşünen Adam - Michelangelo


Çariçe I. Katerina - Carel de Moor(1717)


Hermitaj aynı zamanda çar ve ailesinin kışlık sarayı yani evi. Böyle düşündüğümüzde günlük yaşamı sürdürebilmek için aydınlatma, ısıtma,temizlik, yemek v.b gibi ihtiyaçların karşılanması gerek. Genel olarak bu ihtiyaçları şöyle karşılamışlar:  St. Petersburg'da yılın neredeyse on bir ayı hava kapalı olduğundan bu büyük sarayların gece aydınlatılması ve güneş ışığından azami derecede yararlanılması çok önemli. Bunun için tavanlara pencereler yapılmış, geceleyin aydınlanmanın gücünü artırmak için devasa aynalar kullanılmış. Özellikle aynaların işlemeli çerçeveleri çok güzeldi. Aydınlanmayı sağlayan avizelerde beş bin adet mum yakılıyormuş. Tüm mumları yakmak çok uzun süreceğinden ve hava erken karardığından güzel bir yöntem bulmuşlar; avizelerdeki tüm mumlar iplerle birbirine bağlanıyormuş, sonra en baştaki mum tutuşturuluyormuş. Gerisini tahmin edebilirsiniz; domino etkisi ve kısa sürede dev avizenin ışıl ışıl yanması. Yılın büyük bölümü soğuk ve karlar altında geçen şehirde kışın sarayın ısıtılması da önemli tabii. Bunun için tabandan tavana dek uzanan Hollanda sobaları ve alttan ısıtma sistemi kullanılmış. O zamanlar Rusya'da ölümler genellikle zatürreden olduğundan, çar ve çariçeler yılda bir kez yıkanırlarmış, diğer zamanlarda silinerek temizlenirlermiş. Doğal olarak mücadele edilmesi gereken,  saçlarda ve elbiselerde gezen bitlermiş. Çariçenin giysilerinde, saçlarında fil dişinden yapılmış bit yakalayıcı kıskaçlar bulunurmuş.

Aziz İsaac Katedrali ve Meydanı

Çar I. Nikolay'ın emriyle 1818-1858 yılları arasında inşa edilmiş ihtişamlı bir katedral. Büyük kubbesinin yapımında 100 kilogram saf altın kullanılmış. Bu devasa kubbe II. Dünya Savaşı'nda düşman uçaklarının dikkatini çekmemesi için griye boyanmış.




Katedralin önündeki meydanda tarihi Astoria Otel'i bulunmakta. Bu otelin hikayesi ise şöyle: 900 gün Alman kuşatması altında kalan Leningrad(St. Petersburg) direnmiş ve pes etmemiş. Hitler, Leningrad'ın kazanılacağından emin olarak zaferini Astoria Otel'de kutlamayı planlamış.Hatta kuşatma son bulmadan davetiyeleri bile bastırmış. Ancak hiçbir şey Hitler'in planladığı gibi gitmemiş. Davetiyeler daha sonra Rus askerleri Berlin'e girdiğinde bulunmuş.



Kazan Katedrali

St. Petersburg şehrinin önemli silüetlerinden biri olan Kazan Katedrali, 1801-1811 yılları arasında, Roma'daki-Vatikan- San Pietro Bazilikası'ndan esinlenilerek yapılmış. San Pietro Bazilikasını görüp gezdiğim için ben benzetemedim ama sanat tarihçilerine saygım sonsuz. Napolyon'un Rusya'yı işgal edip ta Moskova'ya kadar ilerleyip şehri yakıp yıkmasının ardından Rus ordularının başkomutanı Mareşal Mihail Kutuzov, Napolyon'u yenmiş ve Fransızları Rusya'dan dışarı atmış. Bugün hala ülkede en çok sevilen figürlerden biri Mareşal Kutuzov. Ve öldüğünde naaşı 1813'de bu katedrale defnedilmiş. Mareşal Kutuzov, bir dönem İstanbul'da Rus Büyükelçisi olarak da görev yapmıştır.


Mareşal Mihail Kutuzov Heykeli

Kazan Katedrali'nin asıl önemi, içerisinde yer alan "Kazan İkonu"nun mucizelerinden kaynaklanıyormuş. Katedralde bulunan  ve "Kazanskaya" olarak adlandırılan Our Lady of Kazan ikonu 1579'da Kazan şehrinde bir bahçede bulunmuş ve daha sonraları ikonun kopyaları yapılmış. Orijinal ikon, Prens Pozharsky tarafından Polonyalılara karşı yapılan savaşa taşınmış ve savaş kazanılmış. Bu nedenle ünlenen ikon, Moskova'da tutulmuş. 1821'de, Our Lady of Kazan'ın orijinal simgesi, şehrin kalbinde yani Nevski Caddesinde inşa edilen yeni Kazan Katedrali'ne taşınmış. Bu zaman süresince ikonun ünü daha da artmış ve ülke çapında ikonun dokuz ayrı kopyası yapılmış. Katedrale girdiğimde Kazan İkonu'nun önünde aşırı bir kuyruk vardı; saygılarını ve dileklerini iletmek isteyen insanların sıra kuyruğu.







Dökülen Kan Kilisesi

Kırım  Savaşı'nın kaybedilmesi, Rusya'da önemli gelişmelerin de başlangıcı olmuş ve reformları tetiklemiş. Çar II. Aleksandr'ın 1861 yılında ülke genelinde serfliği kaldırmasıyla beraber Rus köylüsü(mujik) özgürlüğüne kavuşmaya başlamış. Buna rağmen çara karşı bir muhalefet oluşmaya başlamış. Bunun üzerine Halkçılık(Narodniki) akımı da güçlenmeye başlamış. Bu ve buna benzer örgütlerin amacı çarı devirmekmiş. Çar II. Aleksandr bir suikast sonucu 1881 yılında öldürülmüş. Öldürüldüğü bu yerde, adına  ince işlemeli Dökülen Kan Kilisesi inşa edilmiş. Kilisenin bir diğer adı da Kanlı Kilise'ymiş. Sanırım isminden dolayı, kilisenin içini gezmek istemedim.

Kilisenin dış cephesinde 7000 metrekare mozaik kullanılmış, pencereler ise Estonya mermeri ile süslenmiş. Kilisenin kulesi 81 metre yüksekliğinde. Kilise tam bir Rus mimarisi özellikleri taşıyor ve ben bu kiliseyi mimari açıdan  Moskova'daki St. Vasiliy Katedrali'ne benzettim.








Smolni Manastırı

St. Petersburg'da hemen her yerden görülen ve ilginç mavi rengiyle onu diğer tarihi yapılardan ayıran Smolni Manastırı birkaç binadan oluşan bir komplekstir. Ve kompleksin ortasında, Yeniden Diriliş Katedrali yer almaktadır. Neva Nehri kıyısında bulunan mavi-beyaz Smolni Manastırı, Büyük Petro'nun kızı Elizaveta için inşa edilmiş. Tahtta hak iddia eden Elizaveta'nın tahta çıkışı reddedildikten sonra rahibe olmaya itilmiş. Siyasi durumlar değişince ve Elizaveta için taht yolu yeniden açılmasına rağmen Rus Ortodoks Manastırı'nın inşası çar ailesi tarafından finanse edilip devam ettirilmiş. Smolni, Rusçada rıhtımlarda gemilerin gövdesini kapatmak için kullanılan katrana verilen isimmiş. İsmiyle bu kadar tezat oluşturan bir yapı daha görmedim. Smolni Manastırı'nın renklerini ve mimari tarzını çok beğendim.








Nevski Caddesi, No:18- Puşkin Kafe

Moskova ve St. Petersburg'da edindiğim izlenim Rusların yazar ve şair Puşkin'e olan düşkünlükleri ve onu çok sevmeleriydi, ki ben de çok severim. Genç yaşta düelloda ölmeseydi, ölümsüz eserlerini vermeye devam ederdi kuşkusuz. 18. yüzyılın sonlarına doğru başlayan çağdaş Rus edebiyatının halen daha en önemli temsilcisi sayılan Puşkin'in adı ülkenin resmi kültür enstitüsüne de verilmiş. Rus diline yüzlerce kelime kazandırması nedeniyle bugün konuşulan Rusçanın da atası kabul ediliyor ve büyük saygı görüyor. Adına Rusya'nın her yerinde anıtlar ve heykeller bulunuyormuş. 

Puşkin'in en önemli eserlerinin başında operaya uyarlanan "Yevgeni Onegin" ve "Yüzbaşının Kızı" romanı geliyor. Yevgeni Onegin sevdiğim operalardan biridir ve 2016 yılında izledikten sonra blogumda yazmıştım. Okumak için aşağıdaki linki tıklayabilirsiniz:

http://sahriye.blogspot.com/2016/11/yevgeni-onegin-baleopera-ankara.html

Rusya'yı tanımak, Ekim Devrimi'nin iç dinamiklerinin neler olduğunu öğrenmek istiyorsanız, "Yüzbaşının Kızı" romanını okumanızı da tavsiye ederim. 








Nevski Caddesi No:18'de bulunan kafenin önemi şuradan geliyor. Puşkin'in genç ve güzel karısının bir subayla ilişkisi olduğunu anlatan bir mektup kendisine gönderiliyor. Bunun üzerine Puşkin iyi silah kullanamamasına rağmen subayı düelloya davet ediyor. İşte düelloya gitmeden önce son kahvesini bu kafede içiyor ve düelloya gidiyor. Düelloda ağır yaralanan Puşkin, üç gün sonra ölüyor ve St. Petersburg'da gömülüyor (29 Ocak 1837, henüz 38 yaşındadır). Bu kafede Puşkin'in masa başında oturur durumda olan balmumu heykelinin karşısında, bugünden tarihe geri giderek içtiğim  kahvenin kırk yıl değil, sonsuza kadar hatırı olacaktır benim için...

Rus edebiyatına ve tarihe olan ilgim nedeniyle Rusya'ya ilişkin birçok blog yazısı yazmıştım. İstedim ki,  blog yazımı okurken kitap okur gibi keyif alabilesiniz. Bunun için önce yazdığım blog linklerini de veriyorum. İşte her yerde bulamayacağınız, çok ilginç bilgiler içeren bir yazımın linki daha. Linki tıklayarak okuyabilirsiniz:

http://sahriye.blogspot.com/2014/01/unlu-bilmediklerimiz-genel-kulturumuzun.html


Mariinski Tiyatrosu

Mariinski Tiyatrosu'nda yerleşik bale topluluğu, dünyanın en önemli bale topluluklarından biridir. 18. Yüzyılda Rus İmparatorluk Balesi olarak kurulmuştur. Moskova'daki Bolşoy Balesi ile tatlı bir rekabet halindedirler.

Dostoyevski Müzesi

Zaman darlığı nedeniyle müzeyi gezemedim ama bir Dostoyevski hayranıysanız gezmenizi öneririm. Ben Neva Nehri'nde tekne turu yaparken, Dostoyevski'nin bir süre mahkum olarak yattığı, döneminin en kötü hapishanesi olarak ünlenen hapishanenin önünden geçtim ve fotoğrafını çektim. Bu hapishaneye giren canlı çıkamıyormuş; aşırı nem, küf, pis koku, fareler nedeniyle. Hapishaneye bakarken aklımda Sabahattin Ali ve onun Sinop Cezaevi'nde yatarken yazdığı "Aldırma Gönül" şiiri vardı: Sabahattin Ali, koğuşunda yatarken Karadeniz'in deli dalgalarının seslerini dinlemiş ve dizelere dökmüş, Dostoyevski'de Neva Nehri'nin kışın donan sessizliğini dinlemiş ve çıktıktan sonra yazacağı romanını kurgulamıştır diye düşünerek...Dostoyevski  çar tarafından affedilip, son anda kurşuna dizilmekten kurtulduktan ve özgürlüğüne kavuştuktan sonra dünya edebiyatının şaheserlerinden biri kabul edilen "Suç ve Ceza"yı yazmıştır.




Çaykovski, Şostakoviç ve Rimski Korsakov,hayatlarının büyük bölümünü bu şehirde geçirmiş en güzel eserlerini yine burada vermişlerdir.

Puşkin, lise eğitimini burada almış, buradan sürgüne gönderilmiş, burada düelloda ölmüş ve burada gömülmüş. Dostoyevski "Suç ve Ceza"yı, Beyaz Geceleri bu şehirde yazmış. 200 yıl çarlara ev sahipliği, Rusya İmparatorluğuna başkentlik yapmış.

1917'de Lenin Ekim devrimini burada başlatmış, Rusya yeni bir çağa adım atmış.

II. Dünya Savaşı'nda Leningrad Kuşatması'nda Hitler'in ordusuna karşı gösterdiği dirençle tarihe adını altın harflerle yazdırmış. Adına senfoni yazılmış, umudun ve direnişin sembolü olmuş.

25 Aralık 1991'de Sovyetler Birliği dağılınca, eski kimliğine kavuşmuş.Dostoyevski'nin"dünyanın en muhteşem şehri" dediği St.Petersburg, UNESCO'nun Dünya Kültürel Mirası listesinde yer almış. Beş milyon nüfuslu bu şehir, görülmeye değer.

St. Petersburg'u gezdikten sonra kültür ve sanata doydum desem yeridir. Bu küçük adalar üstüne kurulu şehir ihtişamıyla, kültürüyle sonsuza dek yaşamalı. Ama ne yazık ki, Venedik, Amsterdam'ı bekleyen son gibi önlem alınmazsa St. Petersburg da sular altında kalacakmış.

Rusya'da grubumuza rehberlik yapan, sorularıma bıkıp usanmadan cevaplar veren, kitaplarda bulamayacağım bilgileri edinmemi sağlayan ve tur sonunda kendimi Rusya hakkında küçük bir kitap yazabilecek donanıma sahip olduğumu hissettiren güzel insan Nura Mamedov'a çok teşekkürler...



Not: Tüm fotoğraflar bana aittir, izinsiz kullanılamaz.