21 Şubat 2018 Çarşamba




Bir küçük kara parçasından denizler hakimiyetine
HOLLANDA SÖMÜRGE İMPARATORLUĞU
(1600-1800)


Endonezya Prensi Dipo Negoro'nun Hollanda Generali De Kokck'a teslim oluşu - Nicolaas Pieneman'ın tablosu

Bugünün dünyasını anlamak için düne bakmak gerekir. Daha doğrusu, bugünü dünden hazırlarız, yarını da bugünden. Bu tespit yalnızca insanlar için  değil, devletler için de geçerlidir.  Özellikle coğrafi keşiflerin başladığı 16.yüzyıl ve sonrasında deniz gücünü elinde bulunduran ülkeler, tarihi şekillendiren sömürge imparatorluklarını dünyanın en ücra köşesine kadar genişletmişler ve yaşadığımız yüzyılın "siyasi coğrafyasını" oluşturmuşlardır.

Hollanda ile ülkemiz arasında bugünlerde yaşanan diplomatik gerilim nedeniyle, Hollanda'nın sömürge geçmişini ve günümüz dünyasına etkilerini anlayabilmek için Hollanda Sömürge İmparatorluğunu yazmaya karar verdim. Çünkü Hollandalıların sömürgeciliği, diğer sömürgeci devletlerden farklıydı: Felemenk genişlemesi, askeri bir fetih hareketi değildi. Başlıca amacı ticariydi. Yani Hollandalılar, sömürgecilikte silahtan ziyade ticari zekalarını kullandı. Bir anlamda, sömürgeler elde etmede kurnazca davrandılar diyebiliriz.

İşte bugününü, dünden hazırlayan devletlerden biri Hollanda Sömürge İmparatorluğu'ydu. İspanyolların ve Portekizlilerin doğudaki sömürgelerinden getirip Avrupa pazarlarına dağıtmada uzmanlaştıkları karlı egzotik mallardan mahrum kalan Hollandalılar, "Madem mallar bize gelmiyor, o halde biz mallara gideriz!" diyerek yola koyuldu. Haritalarında işaretli rota, bu malların üretildiği toprakları; Doğu Hind'deki Baharat Adaları'nı gösteriyordu. İyi de Hollandalıları sert kuzey denizi rüzgarlarına karşı yelken açmaya, maceraya ve bilinmezlere yol almaya iten neydi?

Hollanda'nın Kısa Tarihi

Hollanda, 1550'li yıllara kadar Avrupa'nın kuzeyinde küçük bir ticaret ülkesiydi. Toprakları İspanyollar, Avusturyalılar ve Burgonyalıların hakimiyeti altındaydı. Ama bu durum çok uzun sürmeyecekti. Hakim güçlerle aralarındaki mezhep farklılığından dolayı, William van Oranje önderliğinde ayaklanan Hollandalılar, özellikle ülkenin kıyı şeridinde İspanyol donanmasına zor anlar yaşattı. Kısa zamanda yedi ayrı Flaman bölgesi bir araya gelerek ve İspanyolların o dönemdeki baş düşmanı İngiltere'yi de yanlarına alarak kıran kırana bir dizi deniz savaşına girişti. Yıllara yayılan bu deniz savaşları sonunda Hollandalılar 1648'de İspanyolları topraklarından çıkardılar ve dünyanın sayılı deniz güçlerinden biri olarak uluslararası sahnede yerlerini aldılar.

"Peyniri, yel değirmenleri, bisikletleri, laleleri ve Holştayn inekleri ile meşhur Hollanda'ya Osmanlılar, Felemenk (Flaman Ülkesi) derdi. Flamanlar bir Cermen kavmidir. Avrupalılar ise, Alçak Ülkeler (Fl. Nederland, İng. Netherlands, Alm. Niederlande, Fr. Pays-Bas) diye anar. Zira ülkenin büyük kısmı deniz seviyesinden aşağıdadır. Kanallar ülkesidir. Fransız işgalinde kanal kapaklarını açarak işgalcileri suya boğmuş ve vatanlarını kurtarmışlardır. Deniz kıyısına yapılan setler sayesinde çok toprak kazanılmıştır. Eskiden Aşağı Lotharingia denen ülkeye  XI. asırda Hollanda kontu hakim olunca, Hollanda tabiri ortaya çıktı." *

Kuzey Avrupa'nın bu denizci milleti, coğrafi keşifler çağına rastlayan bağımsızlık sürecinde denizciliğe sarıldı ve bunu sadece düşmanı ülkeden kovmak için değil, aynı zamanda dönemin diğer egemen güçleri gibi, dünyanın bilinmeyen zenginliklerinden pay kapmak amacıyla da kullandı.

İlk Felemenk seferi ünlü Hollandalı kaşif ve denizci Cornelis de Houtman tarafından 1595-1597'de gerçekleştirilir. Deniz sevdalısı maceraperest bu adam, Lizbon'da adeta casusluk yaparak elde ettiği haritaları kullanarak yola çıkar ve Java Adası'na ulaşır. Bu ilk seferin ardından kurulan irili ufaklı donanmalarla doğudan batıya zenginlik akacak ve Hollanda ile Doğu Hind arasındaki baharat rotası vızır vızır işleyecektir.


Hollanda Doğu Hindistan Şirketi'nin gemisi.

Hollandalıların bu uzak diyarlara geliş amacı ticaret yapmak olduğundan bölgenin egemen güçleri olan Portekizlilerle askeri kapışmalardan kaçınılarak, bunun yerine uzaktaki adaların prensleriyle ticaret antlaşmaları imzalanıyor, hedefteki ülkelerin liman şehirlerinde ticaret ofisi kuruluyor, bazen de küçük bir birlik, oraları denetlemesi için bölgede bırakılıyordu. Böylelikle olası bir işgal operasyonunun astronomik maliyetinden kaçınılıyordu. Felemenkler geniş ve hantal İspanyol ve Portekiz donanmalarının arasından, genellikle silah kullanarak değil, mali güçleri, yön bulma ve denizcilik teknolojisindeki üstünlükleri ve ticari zekaları sayesinde sıyrılıyorlardı.

Kendi ordusu olan şirket: VOC

Onyedinci yüzyılın ilk yıllarında başlayan bu ticari atılım, sadece Hollandalılar ile diğer "yelkenli sömürgeciler" arasında değil, aynı zamanda Felemenkler arasında da rekabet doğurmuştu. 1602'de Hollandalı devlet adamı Johan van Oldenbarnevelt, birbiriyle çekişen Hollandalı tüccarları bir çatı altında toplayarak, İngilizlerin 1600'de yaptıklarına benzer şekilde, Hollanda East India Şirketi'ni (VOC) kurdu. Bu şirket Felemenk devletinin kendisine verdiği büyük yetkiyle, Amerika'nın batı sahillerinden Afrika'nın doğu kıyılarına kadar uzanan bölgede büyük bir otonomi kazandı. Antlaşmalar imzalayabiliyor, asker yetiştirip barındırıyor ve kurduğu ordu sayesinde, ticari açıdan uygun gördüğü topraklarda hakimiyet kuruyordu. Özetle, Hollandalılar ticaret yaparken silahlı gücü de el altında tutarak bu alanda belki de bir ilki gerçekleştiriyor, VOC ile sömürgecilikte "profesyonelleşmenin" temellerini atıyorlardı.

1590'lardan bu yana İspanyolların pastasına ortak olmaya çalışan Felemenkler, Batı Hindi'nde de rakiplere karşı planlı programlı bir askeri yapılanmaya gitmiş ama mümkün oldukça çatışmadan kaçınmış, işleri ve sorunları ticaret diliyle çözmeye çalışmıştı.

İber Yarımadası'nın limanları kendilerine kapatılmış olan Felemenkler, ünlü yiyecekleri haring (bir tür çiğ balık) için Windward Adaları'ndaki tuz kaynaklarına, Brezilya ve  Guyana ile ticaret yapabilecekleri mekanlara ve kürk için de Kuzey Amerika'nın doğu kıyılarına yöneldiler. 1620'lerde çok sayıda özel girişim, Hollanda Batı Hind Şirketi (GWC) etrafında toplanmıştı. 

Hollandalılar, işgal ettikleri Brezilya topraklarında sıkıntılar yaşamaya başlayınca, fethedilen yerler Portekiz'e geri verildi. Felemenk özel girişimcilerinin faaliyetleriyse 1621'de GWC çatısı altında birleşmiş ve New Netherlands (Yeni Hollanda) adında, merkezi Manhattan adasındaki New Amsterdam (ki sonradan günümüzün New York'una dönüşecektir) olan bir Felemenk kolonisi kurulmuştu. 1664'te İngilizlerin kontrolüne geçene kadar New York, Hollandalılara aitti.

Felemenklerin ticari gücü, 18. yüzyıldan itibaren yavaşlamaya ve İngilizlerin gölgesinde kalmaya başladı. 1780-1784 yılları arasındaki Dördüncü Felemenk-Anglo Savaşı'nda Felemenkler büyük kayıplar verdi ve sömürgelerini İngilizlere devretmek zorunda kaldılar.

Belçika'nın Doğuşu

1815 Viyana Kongresi'nden sonra İngilizler, ele geçirdikleri kolonileri geri vermeye niyetlendiler; ancak daha sonradan, o dönemdeki baş düşmanları Fransa'ya karşı tampon bölge olması amacıyla, İngiltere'ye bağlı yeni ve daha geniş bir Hollanda Krallığı oluşturmaya karar verdiler. Güney Hollanda eyaletleri de bu krallığa dahil edildi. Böylelikle krallığın sınırları iki katına çıkarılmış olan Hollanda Kralı I. Willem, Seylan da dahil olmak üzere Hindistan'daki iş hanları, Cape eyaletleri ve Batı Afrika'daki sömürgeleri İngiltere'ye devretmeye razı oldu. Buna itiraz eden Güney eyaletleri, bir süre sonra ayaklanarak bağımsızlıklarını ilan etti. Böylelikle tarih sahnesine "Belçika" adında yeni bir devlet çıkmış oldu. Bu yeni durum, Doğu ve Batı Hind adalarıyla Surinam'ın Felemenklerin elinde kalmasını sağlayacaktı.

II. Dünya Savaşı sırasında Japonlar, 1942'de Hollanda Doğu Hindi'ni istila etti ve Hollandalı sömürgeciler, Japonlar tarafından çalışma ve toplama kamplarına hapsedildi.

II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Japonya'ya atılan atom bombalarıyla işgal gücü devre dışı kalınca, Endonezya bağımsızlığını ilan etti. Doğudaki kolonilerinden zorla çıkartılan Hollanda, batıdakilerle bağlarını kendisi gevşetti ve onları içişlerinde serbest bırakan bir yasa çıkardı. Bir süre sonra Surinam bağımsızlığını ilan etti. Karayipler'deki diğer koloniler, Hollanda Birleşik Krallığı'nın yüksek otonomiye sahip bir parçası olarak kalmaya karar verdi.

Hollandalıların denizler üzerindeki hakimiyetlerine dayalı imparatorlukları, macera heyecanı, keşif merakı ve ekonomik güdülerle başlamış, kısa zamanda dünyanın dört bir yanına yayılmış, ama denizlerdeki diğer rakipleri İspanyollar ya da Portekizlilerinki gibi bir haçlı imparatorluğu olmamıştı.

Hollandalılar, İngiliz, İspanyol ve Portekizlilerin paylaştığı dünya kaynakları pastasından kendilerine düştüğüne inandıkları payı kapmaya çalıştılar. Dünyanın tüm dengelerini değiştiren II. Dünya Savaşı'ndan sonra, diğer Avrupalı emperyalist güçler gibi sömürgelerini terk etmek zorunda kaldılar. Geride çok kültürlü bir toplum, Brezilya'dan Japon Denizi'ne, Endonezya'dan Güney Afrika'ya uzanan tarihi bağlar ve sömürgeci bir geçmiş bıraktılar. Sömürgeleri gitti, denizcilikleri baki kaldı. Avrupa'nın en büyük, dünyanınsa ikinci büyük limanı olan Rotterdam'ın Hollanda'da olduğunu düşünürsek...



BONUS:
1- 1585- 1702 yılları arasındaki dönem Hollanda'da "Altın Çağ" olarak adlandırılır. Bu dönemde Hollanda bilim, ticaret ve sanat dallarında dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri olmuştu. Hollandalı ünlü ressamlar Rembrant ve Rubens de Altın Çağ'ın parlak isimleridir.

2- Hollanda İmparatorluğu, köleliği 1864'e kadar sürdürdü. Bu süre içinde 600 bin Ganalı köle olarak kullanıldı. 1650'de Hollanda, Avrupa'daki köle ticaretinin merkeziydi.

3- Hollanda kraliyet ailesinin simgesi olan turuncu renk, ülkenin kurucu babası Willem Van Oranje'nin İngilizcede portakal manasına gelen Orange kelimesini çağrıştıran soyadından gelir. Ülke bayrağı kırmızı, beyaz ve mavi olsa da turuncu, halk tarafından da benimsenmiş ve ulusal sembol olarak kabul edilmiştir.


Kaynaklar:

* www.ekrembugraekinci.com
** Ali Çimen - tarihi değiştiren imparatorluklar, Popüler Tarih (s: 347-363)

Görseller, ekrembugraekinci.com'dan alınmıştır.


15 Şubat 2018 Perşembe




HAFIZASI EN İYİ HAYVAN HANGİSİDİR?


Derler ki; "Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür." Yani "İnsan hafızasının eksikliği(hastalığı) unutkanlığıdır" ve "Unutkanlık insan halidir" anlamında kullanılan bir sözdür bu. Hafızanın yalnız insana özgü olduğunu düşünürüz. Oysa, son yıllarda yapılan araştırmalar gösterdi ki hayvanların da hafızaları varmış; insanlarınki kadar gelişmiş olmasa da. Hafızası en iyi hayvan hangisidir peki? Denizaslanıymış. Şaşırdınız değil mi? Hafızası güçlü olan kişiler için söylenen  "fil hafızalı" sözü geçmişte kaldı. Artık "denizaslanı hafızalı" deme zamanı. :) Şöyle ki:

İnsan dışındaki canlılar içinde en iyi hafızaya sahip olan hayvan denizaslanıdır. Makak maymunu ve şempanze de dahil olmak üzere diğer pek çok memelinin etkileyici uzun süreli hafızaları vardır, ancak denizaslanlarının hafızası hepsininkinden üstündür. 2000 yılında California'da Rio isimli dişi bir denizaslanı harfler ve sayılardan oluşan karmaşık bir gösteri numarasını --hem de öğrendikten tam on yıl sonra -- hatırlayarak hayvan hafızası rekorunu kırmıştır. Seksenli yılların ortasında resus maymunları için tasarladığım hafıza modeline (Vorta ve Rheaume, 1986) garip bir biçimde benzeyen bir model kullanan deniz biyologları (Kastak ve Schusterman, 2001), denizaslanlarına belirli jest ve mimik işaretlerini nesnelerle (beysbol sopaları, toplar, halkalar, vs.), niteleyicilerle (büyük, küçük, siyah, beyaz, vs.) ve eylemlerle (bir şeyi alıp getirmek, kuyrukla dokunmak, paletle dokunmak, vs.) ilişkilendirmeyi öğrettiler. Örneğin, en basit 'tek nesneli' eğitimde KÜÇÜK/SİYAH/HALKA/KUYRUKLA/DOKUN işaretlerinin verilmesiyle denizaslanı havuzdaki diğer nesneleri pas geçerek küçük siyah halkaya kuyruğuyla dokunurdu. *

Ayrıca yapılan çalışmalar, denizaslanlarının mantıklı düşünme yeteneğine sahip olduklarını göstermiştir. Deniz biyologları, denizaslanlarına kendi oluşturdukları yapay işaret dilini öğretirken komut ve hareketleri çok kolay bir şekilde öğrendiklerini keşfettiler. Bu hayvanlar, mantıklarını kullanarak karar verme yeteneklerine sahipler. Örneğin; a=b ve b=c ise a=c şeklinde çıkarımlar yapabilmektedirler. **

Biz insanları hayvanlardan ayıran özellikler olan bilişsel, duygusal ve algısal yeteneklerimizin en farkında olan canlı türü  olmamız, dünyada tek olduğumuz anlamına gelmez. Çünkü bu özelliklere sahip tek canlı türü değiliz. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, hemen hemen her hayvan bu yetilerden bir kısmına sahiptir. 



Kaynak:
* Jeffrey Moore, Sinestezya - Dr. Vorta'nın Notu, s:201)
** onedio.com




2 Şubat 2018 Cuma




 MAHMUTBEY CAMİİ / KASABA KÖYÜ /KASTAMONU



Mahmutbey Camii, Kastamonu ilinin kuzeybatısında, kente 18 kilometre uzaklıkta Daday ilçesi yolu üzerindeki Kasaba Köyü'nde  yer alır. 

1366 yılında Candaroğulları Beyliği hükümdarı Emir Mahmut Bey tarafından Cuma Camii olarak yaptırılmıştır. Dış duvarları moloz taştan yapılan caminin içi tamamen ahşap olup yalnızca mihrap kısmında alçı kullanılmıştır.

Caminin ahşap çatısı bindirme tekniğinde yapılmış ve hiç metal çivi ve herhangi bir aksam kullanılmamasıyla Türkiye'deki ender örneklerden biridir.

Caminin göz alıcı ve en önemli öğelerinden biri de Ankaralı Nakkaş Mahmut oğlu Abdullah tarafından yapılan kapısıdır. Türkiye'de çok az örneği bulunan bu kapının orijinali güvenlik nedeniyle Kastamonu Etnografya Müzesi Liva Paşa Konağında bulunurken, orijinali yerine Kastamonu'nun en eski ahşap oymacılık ustalarından Hikmet Değirmencioğlu tarafından yapılan benzeri yerleştirilmiştir.

Cami içindeki tüm ahşap yüzeyler kökboyasıyla kalem işi süslenmiş ve tüm bu süslemeler hala orijinal haliyle durmaktadır. 

UNESCO Dünya Miras Merkezince yapılan değerlendirme sonucunda Kasaba Köyü Mahmutbey Camii Dünya Mirası Geçici Listesi'ne girmeye hak kazanmıştır. *




Minare orijinal değildir.

Caminin kapısı
















Fotoğraflar: by........Gülden KAYA (Teşekkürler arkadaşım; bu eşsiz camiyi gezerken, hem yanımda olup mimari bilginle beni aydınlattığın hem de bu güzel fotoğraflar için.)

* kastamonukultur.gov.tr




26 Ocak 2018 Cuma




KAPADOKYA VADİLERİNDE TARİHE  YOLCULUK


Turistik amaçlı defalarca gittiğim Kapadokya'ya bu kez vadilerinde yürümek, tarihini duyumsamak ve orada yaşamış tüm kavimlerin nerede nasıl yaşadıklarını görmek için gidecektim. 19 Ocak Cuma gecesi yola çıktık ve sabah erken saatlerde vardık otelimize. Birkaç saatlik  dinlenme sonrası, kahvaltımızı ettik. Aracımızla yürüyüş yapacağımız Kızıl Vadi'ye geçmeden önce, şapkalı, zarif duruşlarıyla ilgi odağı olan "Üçgüzeller" peribacalarına uğradık. Çevreyi seyrettik. Hava günlük güneşlikti ama ayaz vardı ve çok soğuktu. İki gün önce yağan kar etrafı masalsı bir diyara dönüştürmüştü. Kar altındaki üçgüzeller daha bir güzeldi sanki.


Üçgüzeller

Üçgüzellerin halk arasında anlatılan çeşitli hikayeleri var. İki büyük, bir küçük şapkalı peribacasından oluşan bu güzeller Kapadokya'nın simgesi olmuş ve dünyada en çok tanınan peribacalarıymış. Yolunuz Ürgüp'e düşerse, seyir tepesinde durup fotoğraf çektirmeden geçmeyin. Burada arkadaşlarla poz verirken, farkına bile varmadığımız iki genç bizden habersiz fotoğrafımızı çekmiş ve on dakika içinde hatıra tabağına dönüştürmüştü bile. Aracımızın yanında ellerindeki tabaklarla bekliyorlardı bizi. Tanesi on liraydı ve aldık tabii. Güzel bir sürpriz olmuştu benim için. 

Kapadokya adı tek bir yeri değil, başta Nevşehir olmak üzere, Kırşehir, Niğde(Ihlara Vadisi), Kayseri(Soğanlı Vadisi) illerini içine alan bir bölgeyi tanımlar. Şimdi bu özel ve güzel bölgenin çok uzun olan tarihine kısa bir göz atalım.  :)

Kapadokya Tarihi
Kapadokya bölgesi 60 milyon yıl önce, Erciyes ve Hasan Dağı'nın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur, sel suları ve rüzgarın aşındırmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu aşındırma devam etmektedir ve peribacalarının oluşumu izlenebilmektedir. Hititlerin yaşadığı bu topraklar, daha sonraki dönemlerde Hristiyanlığın en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Kayalara oyulan evler ve kiliseler bölgeyi Roma İmparatorluğunun baskısından kaçan Hristiyanlar için büyük bir sığınak haline getirmiştir. Kapadokya'nın yazılı tarihi Hititlerle başlar. M.Ö. 12. yüzyılda Hitit İmparatorluğu'nun çöküşüyle, Asur ve Frigya etkileri taşıyan geç Hitit Kralları bölgeye egemen olur. Bu krallıklar M.Ö. 6.yüzyıldaki Pers işgaline kadar sürer. Kapadokya adı Farsça Katpatuka (Güzel Atlar Ülkesi) kelimesinden gelmekte ise de bazı tarihçiler bu görüşe katılmamaktadır. M.Ö. 332 yılında, Büyük İskender Persleri yenilgiye uğratır ama Kapadokya'da büyük bir dirençle karşılaşır. Bu dönemde Kapadokya Krallığı kurulur. M.Ö. 1. yüzyıl ortalarında artık bölgeye hakim olan Romalılar, generalleri sayesinde Kapadokya Kralı'nın atanmasına ve tahttan indirilmesine karar verirler. Son Kapadokya Kralı öldüğünde, bölge Roma'nın bir eyaleti olur.

M.S. 3. yüzyılda bölgeye, Romalıların baskısından kaçan Hristiyanlar gelir. Kapadokya'nın coğrafi yapısı, Romalı askerlere karşı Hristiyanlara güvenli bir sığınak sağlar. Lav ve tüflerden oluşan ve kolay işlenebilen kayaları oyarak kendilerine ev, şapel,kilise ve manastırlar yaparlar. Böylece bu bölge, Hristiyanlığın düşünce ve inanç merkezi haline gelir. 

11 ve 12. yüzyıllarda Kapadokya Selçuklu Türkleri'nin eline geçer. Daha sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun. Ve buradaki Hristiyanlar ibadetlerini rahatça sürdürürler. Bölgedeki son Hristiyanlar 1924-26 yılları arasında Lozan Antlaşması gereğince yapılan mübadeleyle Kapadokya'dan göç ederler. 


 Üzümlü Kilise/Kızıl Vadi. Photo: Jeffrey Doonan

 Üzümlü Kilise/Kızıl Vadi. Photo: Jeffrey Doonan

Üzümlü Kilise'ye Doğru. Photo: Jeffrey Doonan


Kapadokya'nın Keşfi

Peribacalarını dünyaya tanıtan kişi Paul Lucas'tır. Fransız asıllı tüccar, doğabilimci, doktor, arkeolojik eser avcısı ve kral XIV. Louis'in arkeolojik eser keşfiyle görevlendirilmiş özel delegesidir. Kapadokya Bölgesi'nin bilimsel yönden ortaya çıkışı, XVIII. yüzyılda bir Fransız gezgin olan Paul Lucas'ın anılarını yayınlaması ile olmuştur. Fransa Kraliyet ailesi adına Kraliyet Sarayı tarafından Akdeniz ülkelerini gezmekle görevlendirilen ve 1705 yılında Kapadokya yöresine gelen Lucas, bölgeden çok etkilenmiştir. İlk kez gördüğü peribacalarını "Kukuletalı rahiplere" benzetmiştir.

Peribacalarının, daha önceki antik yazarlar, Arap ve Türk araştırmacıları tarafından o güne kadar ele alınmamış olmasından dolayı Lucas'ın bu açıklamaları Batıda büyük yankılar uyandırmış ve yalan olduğu düşünülmüştür. Doğrulama amacıyla önce Fransa elçisi ardından İngiltere Büyükelçisi Cherac'da kendi adına başka bir inceleme yapmış, daha önce verilen rapor doğrulandığı gibi, peribacalarının söylenenden çok daha fazla olduğuna işaret etmiştir.


Ürgüp ve çevresinin daha gerçekçi tanıtımı ise bölgeye Lucas'tan 130 yıl sonra gelen Fransız seyyah Charles Texier'e aittir. Fransa Hükümeti tarafından Anadolu'da araştırmalar yapmakla görevlendirilen bu ünlü mimar, 1833 ve 1837 yıllarındaki seyahatleri sırasında Kapadokya bölgesini de ayrıntılı bir şekilde ele almış ve çok güzel gravürler bırakmıştır ardında. Lucas'tan sonra bölgeye, Avrupalı seyyahlar 19. yüzyılda daha çok bilimsel amaçlarla araştırmalar yapmaya gelmişler ve bu değişik jeolojik yapı karşısında şaşkınlıklarını gizleyememişlerdir. *


Ne acıdır ki, tarihsel ve kültürel zenginliklerimiz, yabancılar tarafından yüzyıllar sonra ortaya çıkarılmış ve biz, hüküm sürdüğümüz toprakların tarihini ve coğrafyasını bilmeden, o topraklarda yaşayan insanları yönettiğimizi sanmışız!

Günümüzde, Kapadokya Bölgesi UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer aldığından kısmen korunmuş diyebilirim ama hala yapılması gerekenler var. Ürgüp'te bize katılan ve emekli öğretmen olan yerel rehberimizin anlattığına göre Ürgüp ve çevresi üç hisardan oluşuyormuş: Başhisar(Ürgüp), Ortahisar ve Uçhisar. Ortahisar'da bulunan doğal yeraltı depoları nedeniyle Akdeniz Bölgesinde üretilen narenciye (limon, portakal, greyfurt v.b) henüz yeşilken ağaçlardan toplanıp buradaki depolara getiriliyormuş, ayıklandıktan sonra ince kağıtlara sarılıp sandıklara konuluyor ve sandıklar yeraltı depolarına yerleştiriliyormuş. Ortahisar'da bulunan 500 dolayındaki yeraltı doğal soğuk hava deposunda bekletilen yıllık 4 milyon sandık limon, burada yatak limon haline geliyormuş. Bu depolardaki sıcaklık 8 dereceymiş ve yaz-kış bu sıcaklık değişmediğinden narenciye için ideal olarak kabul ediliyormuş. Depolarda bekletilen limon hem tatlanıyormuş hem de kabuğu incelip daha kolay kullanılır hale geliyormuş. Limon, narenciye dönemi bittikten sonra da depolara patates konuluyormuş. Bu depoların ülke ekonomisine katkısı yadsınamaz. Kağıda sarılı limon veya portakal aldığınızda bunların Ortahisar depolarından geldiğini unutmayın sakın. :)

Ortahisar'dan Kızıl Vadi'ye indik ve vadi boyunca karda yürüyüşümüze devam ettik. Peribacalarının arasında bulunan daracık geçitlerden geçtik, buz tutmuş metal merdivenlerden indik ve  volkanik bir tüf platosu üzerinde yer alan tepe ve vadilerde on kilometre yürüdük. Kızıl Vadi, Kapadokya'nın tüm karakteristik özelliklerine sahip ve kızıl tüf kayalarının gün batımında daha da kızıl görünmesinden dolayı bu ismi almış.


 Kızıl Vadi

Kızıl Vadi

Öğle yemeğimizi Avanos'ta yeraltına inşa edilmiş, değişik mimarisiyle dikkat çeken Uranos & Sarıkaya Restaurant'ta yedik. Kanun nağmeleri eşliğinde yediğim çömlek kebabı nefisti. Yolunuz düşerse tadına bakmanızı öneririm. Yemek sonrası Chez Ali'de çanak-çömlek yapılışını izledik, tarihini dinledik ve alışveriş yaptık. Ali'den öğrendiğim ilginç bir bilgi de; Avanos'un içinden geçen Kızılırmak'ın bir yanında beyaz kil, diğer yanında ise kırmızı kil bulunmasıydı. Beyaz kilden yapılan çömlekler  ısıya dayanıksızken, kırmızı kilden yapılanların  ısıya dayanıklı olduğuydu.

Otelimize dönüp akşam yemeği yedik. Rehberimizin ayarladığı Türk Gecesi'ne katılmak isteyen arkadaşlar yemek sonrası eğlenmeye, kurtlarını dökmeye gittiler. Ben hasta olduğum için otelde dinlenmeye çekildim. Bu nedenle gece hakkında bilgi veremeyeceğim. Ertesi sabah kahvaltıda arkadaşlarımın çok eğlendiklerini öğrendim. :)

Kahvaltı sonrası Güvercinlik Vadisi'nde yürüyüşe başlayacağımız noktaya aracımızla gittik ve 4100 metre uzunluğundaki vadiyi yürüyerek, Uçhisar'a vardık. Kapadokya'nın en yüksek noktası kabul edilen Uçhisar'a çıktık ve tepeden çevreyi izledik. Havanın güneşli olması nedeniyle karşımda beyaz bir heykel gibi duran Erciyes'i (3916 metre)  arkamda ise Hasan Dağı'nı (3268 metre) görmek hoş bir duyguydu çünkü peribacalarının oluşumunu sağlayan bu ateş püskürten iki dağdı.


Erciyes Dağı


 Güvercinlik Vadisi

Güvercinlik Vadisi

Uçhisar

Güvercinlik Vadisi adını, burada bulunan mağaralardaki güvercinliklerden almış. Yılda bir kez güvercinlerin gübreleri toplanıp, üzüm bağlarında toprağı verimli hale getirmek için kullanılıyormuş.Biliyorsunuz Kapadokya şaraplarıyla da ünlü.

Uçhisar'dan sonra, Paşabağ Vadisi'ne (Rahipler ya da Keşişler Vadisi olarak da adlandırılıyor) gittik. Rehberimizin söylediğine göre peribacalarının oluşumunu izleyebileceğimiz en iyi vadiymiş. Bu vadide iki ve üç şapkalı peribacalarıyla karşılaşmak ilginçti. Peribacalarının ana gövdesi volkan külünden (tüflerden), şapkaları ise yanardağın lavlarından yani bazalt kayalardan (monolit) oluşmaktadır. Bir peribacasının ömrü şapkasının dayanıklılığına bağlı olarak değişmektedir. 


Üçbaşlı peribacası / Paşabağ(Rahipler) Vadisi


Paşabağ Vadisi'ne Rahipler Vadisi denmesinin nedeni, Aziz Simon'un burada bulunan üçbaşlı bir peribacasında 15 yıl boyunca inzivaya çekilmesiymiş. Bu sürede hiç kimseyle görüşmeyen rahip, peribacasının en üst katında bulunan odasından yalnızca aşağıya bırakılan yiyecekleri almak için aşağı inermiş.


 Aziz Simon'un inzivaya çekildiği peribacası / Rahipler Vadisi

Güvercinlik Vadisi ile Paşabağ(Rahipler) Vadisi'nde 10 kilometrelik yürüyüşümüzü tamamladıktan sonra, Avanos'a geçtik ve öğle yemeğimizi Kadınlar Kooperatifi'ne ait olan restaurantda yedik. Yemek sonrası, Avanos'u ikiye ayıran Kızılırmak kıyısında yürüdüm ve nehir üstündeki asma köprüden geçtim. Nerede bir asma köprü görsem çocukluğuma dönerim. Yine öyle oldu ve ben köprünün ortasında hoplayıp zıplayınca köprü de sağa sola sallanmaya başladı. Harikaydı...

Avanos'u gezdikten sonra aracımıza binip, eve dönüş yolculuğuna başladık. Güzel anıları biriktirmiş olarak...

Çok keyif aldığım, bu hem kültürel, hem tarihi ve hem de doğa yürüyüşünü kapsayan çok yönlü gezi için ankarahiking yöneticisi ve rehberimiz Nedim Yılmaz'a, yardımcı rehberlerimize ve gruptaki tüm arkadaşlarıma teşekkürler. 

EK BİLGİ:Hitit Güneş Şarap Testisi

Hititler, çok tanrılı dinlere inanan bir uygarlık. Hitit dini, Hititlerin hüküm sürdüğü coğrafyadan ve çevresindeki diğer uygarlıklardan etkilenerek şekillenmiştir. İlk dönemlerinde Hatti-Avrupa tanrılarını benimseyen Hititler, daha sonra bu tanrılara Mezopotamya tanrılarını da eklemiştir. Su Tanrısı, Güneş Tanrısı, Ay Tanrısı gibi tanrılar Hitit inancında yer almıştır.

Hititler, Güneş Tanrısı'na saygı olarak ve güneşi temsilen, ortası delik şarap testisi yapmışlar. İçine şarap doldurdukları  testiyi, gün doğmadan önce, bulundukları yerin en yüksek noktasına çıkarak, güneşin ilk ışıklarını alacak  şekilde testiyi yere koyarlarmış. Doğan güneşin ışığı, bu testinin ortasındaki boşluktan geçtiğinde, şarabın kutsandığına inanıyorlarmış. Kutsanmış şarap, dini törenlerde veya savaşlarda kullanılıyormuş: Dini törenlerde halkın kutsanması için savaş zamanında ise savaşa gitmeden önce erkekler kendilerini savaş alanında güçlü, kuvvetli, onurlu hissetsinler diye. Kadınlar tarafından ortasındaki boşluktan kollarına takılarak ve erkeklerin önlerinde eğilerek servis yapılıyormuş. Testinin orijinali Ankara Medeniyetler Müzesi'nde sergilenmekteymiş.


Hitit Güneş Şarap Testisi



* Doç. Dr. Faruk Güçlü (hakgazetesi.net)




18 Ocak 2018 Perşembe




 SABAHATTİN ALİ'NİN AŞIK OLDUĞU KADINLAR


Sabahattin Ali, eşi Aliye Hanım ve kızı Filiz


Sabahattin Ali (D:25 Şubat 1907-Ö: 2 Nisan1948), 41 yıllık kısa yaşamına üç roman, on öykü, iki şiir kitabı ve yedi kitap çevirisi sığdırmış şair, yazar ve çevirmendir. 

Gerçek soyadı Alı'nın pek bilinmeyen hikayesi şöyle:
Soyadı Kanunu gereğince, Sabahattin soyadı almak için Nüfus memurluğuna gider ve memura; Ali soyadını almak istediğini söyler. Memur; isimleri soyadı olarak vermediklerini söyleyince "O halde 'i' harfini kullanmayın onun yerine 'ı' harfi koyun. Alı olsun. Yani 'kırmızıyı gibi' demiş ve nüfus kütüğünün soyadı hanesine 'Alı' yazdırmış. Gerçek adı-Soyadı; Sabahattin Alı'dır.

Burada yazacağım Sabahattin Ali'nin yaşam öyküsü değildir. Onun yaşam öyküsü çok yazılıp çizildi. Genç Sabahattin'e aşk acısı çektiren, evlilik tekliflerini reddeden ve dahası ona unutulmayacak ve gönüllerden silinmeyecek şiirler yazdıran kadınlar hakkında fazla bir bilgi yoktu. Nahit Hanım hariç tabii. Bu çok duygulu, aşık olmayı seven genç yazarın hayatına beş kadın girer. İşte bu kadınları yazacağım.

Yakın arkadaşı Pertev Naili Boratav'ın söylediğine göre, Sabahattin aşık olmayı seviyordu ve sık sık da aşık oluyordu. Sabahattin için aşık olmak hava almak su içmek gibi bir ihtiyaçtı. Her dem aşık olmalıydı genç adam. En azından her güne, yeniden aşık olma umuduyla başlamalıydı. Evleninceye kadar öyle de yaptı.

Melahat Togar

İstanbul-Berlin treninde yolculuk yaparken, kendisi gibi sınavı kazanıp Berlin'e giden yol arkadaşı Melahat'la tanışır Sabahattin.   Berlin'de çok iyi arkadaş olurlar, bir ara flört bile ederler, birlikte gezip tozarlar. Birlikte gezdikleri bir gün, Sabahattin, Melahat'a ilanıaşk eder ama geri çevrilir. Melahat (Togar), Sabahattin Ali'nin sonraki yaşamında mektup arkadaşı olarak önemini koruyacaktır hep.

Sabahattin Aydın'dayken, Melahat hasta olduğu için Türkiye'ye dönmüş ve İzmir Kız Lisesi'nde Almanca öğretmen vekilliği yapmaya başlamıştı. Sıklıkla Melahat'i düşünen Sabahattin, arkadaşını ziyaret için İzmir'e gider. . İzmir'de Melahat'la buluşan genç yazar onun nişanlandığını öğrenir. Geceler boyu düşündüğü Melahat'a, daha sorusunu soramadan cevabını almıştır. Üzgün olarak Aydın'a döner.

Nahit Gelenbevi

Sabahattin Ali, karşılıksız bir aşkla sevdiği Nahit Gelenbevi'ye yeşil mürekkeple Osmanlıca yazdığı şiirlerini bir deftere kaydeder ve Nahit Hanım'a postalar. O tarihte Nahit Hanım on dokuz yaşındadır. Sabahattin Ali, Yozgat'a gitmeden önce İstanbul'da aşık olmuştu Nahit'e. Aşkını ilan etmiş, olumsuz cevap almıştı. Yenilgisini, "Servet-i Fünun'da Bir Macera" başlığı altında yayımladığı bir şiirle ifade etmişti genç adam. Bu şiirin ilk dörtlüğü şöyle:

"Neticesiz bir aşka verdim gençliğimi
 Ne ufak bir temayül ne de bir iltifat gördüm.
 Önünde yalvararak söylerken sevdiğimi
 Gözlerinde yüzüme inen bir tokat gördüm."

Nahit Hanım'a karşı karşılıksız aşkının farkında olan genç adam, Melahat'la ilişkisini kesmez. Ama aklından bir türlü çıkaramadığı eski aşkı Nahit için yazdığı şiire "Eskisi Gibi" başlığını atar.

"Seneler sürer her günüm
 Yalnız gitmekten yorgunum
 Zannetme ki sana dargınım
 Ben gene sana vurgunum
 Başkalarına gülsem de
 Senden uzakta kalsam da
 Sevmediğini bilsem de
 Ben yine sana vurgunum" *

Zihninin büyük bir kısmını aralıksız olarak Nahit Hanım işgal etse de, yeniden aşık olur Sabahattin. O sırada Konya'da öğretmenlik yapmaktadır. Yeni aşkı, öğrencilerinden biri olan henüz on beş yaşındaki Melahat'tır. 

 Melahat Muhtar

"İlk olarak Yeni Anadolu gazetesinde "Bir Kadın Dalaveresi"ni okuyanları haberdar etti bu büyük aşkından genç yazar. Okurları, sözünü ettiği aşkın gerçek biri olduğunu ve isminin de Melahat olduğunu tabii ki bilmeyeceklerdi. Geri kalan neredeyse her şey doğruydu. Beria adını koymuştu Sabahattin, hikayesindeki on beş yaşındaki genç kızın adını."

Başta Pertev olmak üzere yakın arkadaşlarına ve bazı aile fertlerine yeni aşkını "Narin, beyaz tenli, kumral dalgalı saçlı" diye tarif ediyordu. Şiirler de yazmaya başlamıştı küçük aşkı için. Yeşil mürekkebi, bu kez Melahat'e yazıyordu. 1932 yılında yazdığı şiirin adı "Çocuklar Gibi" ydi. 

"Şimdi şiir bence senin yüzündür
 Şimdi benim tahtım senin dizindir
 Sevgilim, saadet ikimizindir
 Göklerden gelen bir yadigar gibi..."

Pertev'e yazdığı bir mektupta, aşkına karşılık gördüğünü heyecan içinde anlattı. Sabahattin aşık olur olmaz Konya'da kendine yakın bulduğu insanları harekete geçirdi. Yardım istediği aracılar, Melahat'ın ailesine konuyu açtılar. Aile bu isteğe kesin bir dille karşı çıktı; kızları henüz çocuktu. Mesele Melahat'ın kulağına gitmiş olsa gerek, bu gelişmeden sonra öğretmenine alabildiğine soğuk davrandı küçük kız. Genç adam bir kez daha yıkılmıştı. 

Aynı günlerde yazıp Ayşe ve öteki yakınlarına gönderdiği "Melankoli" başlıklı şiirde, yine Melahat'la ilgili gönül kırıklığını dile getirdi Sabahattin. Şiirin son dörtlüğü şöyleydi:

"Ne bir dost ne bir sevgili
 Dünyadan uzak bir deli
 Beni sarar melankoli
 Kafamın içerisi ölür" **

Ayşe Sıtkı (İlhan)

Ayşe'yi Almanya dönüşünde, arkadaşı Pertev vasıtasıyla tanımıştı Sabahattin. Kızın adresini hemen ertesi gün almış, Bursa, Aydın ve Konya'dan durmaksızın yazmıştı. Almanya'ya giderken ve orada geçirdiği günler süresince Melahat'la flört ettiğinden, bir ara Maria'ya (Kürk Mantolu Madonna'daki Maria Puder karakteri) gönül düşürdüğünden de söz etmişti Ayşe'sine. 

Konya'da çalışırken, bu kez de öğrencisi Melahat'a olan aşkını yazmıştı.Hatta evlenme teklif ettiğini bile söylemişti mektubunda Ayşe'ye.

Nahit'in kalbinde kapanmaz bir yara olduğunuysa, sadece Ayşe değil, cümle alem biliyordu.

Sabahattin Ali, arkadaşı Ayşe Sıtkı'ya (İlhan) Konya ve Sinop hapishanelerinden yirmiden fazla mektup yazdı, evlenme teklif etti. Ayşe bu mektuplardaki evlenme tekliflerine net bir "hayır" cevabı verdi.
Buna rağmen genç adam vaz geçmedi ve Ayşe'ye yazdı da yazdı. Cevap maalesef yine olumsuzdu. Bunun üzerine Sabahattin Ali, Ayşe'ye çok ama çok karamsar bir mektup yazdı ve mektubuna bir de şiir ilave etti. Şiirin başlığı "Son Mektup"tu ve ilk dörtlüğü şöyleydi:

"Ey yar, bu mektubu aldığım demde
 Kara topraklara verdim kendimi...
 Her şey bana engel oldu alemde
 Bir coşkun nehirdim, yıktım bendimi..."

Sabahattin, son mektup der ama dayanamaz tekrar yazar iki gözü Ayşe'sine. Sabahattin nasıl Almanya'ya gönderilmişse, Ayşe'de Fransa'ya gönderilmiş ve öğrenimini tamamlayıp Türkiye'ye dönmüştü. Fransızca öğretmenliği yapıyordu. Daha sonra bir başkasıyla evlenen Ayşe Sıtkı (1912-2008), Sabahattin Ali'nin kendine yazdığı mektupları, 1991 yılında İki Gözüm Ayşe başlığı altında, kitap olarak Ataol Yayıncılık tarafından yayımladı.

Aliye Ali

Sabahattin, Almanya dönüşünde, Erenköy'e akrabalarına gittiğinde görür komşu kızı Aliye'yi. Kendi söylemiyle, Aliye sarı saçlı, lacivert gözlü, beyaz tenli, boylu boslu çok güzel bir genç kızdır. Babasi izin vermediği için ortaokul ikinci sınıftan ayrılmıştır. Sabahattin yine ilk görüşte aşık olmuştur ama henüz farkında değildir. "Düğüne gider zurnaya, hamama gider kurnaya aşık olurdu." Karakteri böyleydi. 

Aliye ile tanışmalarının ardından Sabahattin apar topar Bursa'ya gider. Yaz tatilinde denk getirip yeniden karşılaşmanın yolunu bulamaz. Ardından Aydın, Konya, Sinop... derken zaman geçer.

Evlenmeye, bir yuva kurmaya karar verir Sabahattin. Çünkü yaşının geçtiğini düşünmektedir. Aklına Aliye düşünce, durumu akrabalarına açıklar ve yardım ister. Aliye'nin babası Sabahattin poliste kayıtlı olduğu için biraz mırın kırın eder ama kızının Ankara'da yaşamayı (Sabahattin Ankara'da görevlidir o sırada)  çok istemesi üzerine nişanı kabul eder. Mevsim kış olduğu için Ankara-İstanbul arasında çok gidip gelme olmasın diye nişan posta yoluyla halledilir.

Nişanlanan Sabahattin ile Aliye arasında mektuplar gidip gelmeye başlar. Genç adam yazdığı hikayeleri, şiirleri de mektuplarına ekler ve Aliye'ye gönderir.

Nikah günü kararlaştırılmıştır; 16 Mayıs 1935 tarihinde Kadıköy Evlendirme Dairesi'nde nikahları kıyılacaktır.

"Mayıs ayların gülüdür.
 Taze bir çiçek dalıdır.
 İçerim ateş doludur.
 Mayıs'ta gönlüm delidir."

Sabahattin'in mayıs ayını yüceltmek için şiir yazması çok anlaşılır bir durumdu. Çünkü 16 Mayıs'ta Aliye'yle nikah masasına oturmuş ve evlenmişlerdi. Sabahattin mutluydu; artık evliydi ve çalışıyordu.

Evlilikle birlikte hayatı düzene girince,yazmaya Konya'da başlayıp bir kısmını Yeni Anadolu gazetesinde tefrika ettiği Kuyucaklı Yusuf isimli romanını 1936'nın sonuna doğru tamamladı. Sonra askere çağrıldı Sabahattin. Askerliğini İstanbul'da yapacaktı. Hamile eşiyle birlikte İstanbul'a gittiler. 30 Eylül'de kızları Filiz doğdu.

Ünlü yazarın hayatına giren kadınlar bunlar. Acaba hangisini daha çok sevmişti? Merak işte. :)

Not: Nahit Fıratlı'nın ilk eşi Halil Vedat Fıratlı idi. İlk eşinden ayrıldıktan sonra ikinci evliliğini (1955) yılında şair Arif Damar'la yaptı. İki evlilik arasında Orhan Veli ile dillere destan bir aşk yaşadı. Onun şiirlerinin ilk okuyucusu oldu. Bu ilişki 1950 yılında şairin ölümü ile son buldu.

Sabahattin'in Ali'nin yaşam öyküsünü, nasıl ve nerede öldürüldüğünü merak ediyorsanız "Yeşil Mürekkep" isimli kitabı okuyabilirsiniz. Yazarla ilgili bilinmeyen birçok bilgiye ulaşabilirsiniz böylece.


Kaynak:
Osman Balcıgil - Bir "Sabahattin Ali" Romanı, Yeşil Mürekkep.

Sabahattin Ali'nin aşık olduğu kadınlar başlığıyla yazdığım bu yazı, romanda anlatılanlardan tarafımca derlenmiştir.


* Besteyi Nükhet Duru ve Ali Kocatepe birlikte yaptılar. Nükhet Duru seslendirdi.

** Ali Kocatepe'nin bestelediği, Onno Tunç'un düzenlemesini yaptığı, Nükhet Duru'nun söylediği ünlü şarkı.