18 Ekim 2017 Çarşamba





OYUN İÇİNDE OYUN





Oyun kavramı, zihnimizde ilk önce çocukları çağrıştırıyor değil mi? Oyunu çocuklar oynar çünkü, toplumun genelgeçer algısı böyle.Çocuklar kendilerini kelimelerle ifade etmeye başlamadan önce oyun, hikaye anlatma, resim çizme ile ifade ederler. Oyunlar çocuklara hayatı tanıtır, ruh ve beden sağlıklarının (bilişsel, duygusal,sosyal ve fiziksel) gelişimine katkıda bulunur. Oyun oynamayan veya oyun oynamayı sevmeyen bir çocuk düşünebiliyor musunuz? (Engelli olanlar hariç, ki onlar için de engellerine göre oyunlar geliştirilmekte.)
Kısacası, çocuk oyunsuz kalmaz, oyun da çocuksuz olmaz.

TV'de, basında, Mavi Balina oyunu ile ilgili haberleri izleyince, okuyunca dehşete düştüm; farkında olmadan evlerimizde katil mi yetiştiriyoruz diye. Farkında olmadan diyorum, çünkü hiçbir ebeveyn çocuğunun katil veya suçlu olmasını istemez. Öyleyse bu zararlı oyunlar çocuklarımıza nasıl ulaşıyor ve ebeveynler çocuklarının bu oyunu oynadıklarını nasıl anlayamıyorlar? Üstünde durulması gereken asıl sorun bu.Tabii bana göre. Sorunun çözümü ise şöyle olabilir:

Bilgisayar, internet ve televizyon kesinlikle  çocukların odasına konulmamalı, ortak kullanım alanında bulundurulmalı. Bilgisayarın ekranı size dönük olmalı.  Böylece ebeveynler çocukları kontrol edebilir. Yasaklama olmamalı aksi takdirde çocuk-genç istediğini yine yapar ama gizli olarak. Bu da çocuğun, sizin kontrolünüzden çıkması anlamına gelir, ki tavsiye etmem.

Günümüzde teknolojisiz yapamayacağımıza göre, çocukları teknolojiden uzak tutamayız. Bilgisayar oyunlarını oynamalarına izin verebiliriz ama oynama süresini biz ayarlayabiliriz. Yani bağımlılık yaratmamak adına kısıtlı bir zaman tanıyabiliriz çocuklara. Böylece çocuk disipline olur; ne zaman ders çalışacağını, ne zaman oyun oynayacağını, ne zaman bilgisayar karşısında zaman geçireceğini bilir, planlı ve programlı çalışmayı öğrenir. Yani, "Ağaç yaşken eğilir."

Ben, 18 yaşından küçüklerin cep telefonu kullanmalarından yana değilim. Cep telefonlarından yayılan radyasyonun çocukların beyninde hasar yaratacağına inanıyorum çünkü. Elbette cep telefonunu sık kullanan büyüklerin de. Çocuğa cep telefonu vermek gerekiyorsa eski tip telefonlar da işini görebilir. Çocuk akıllı olsun yeter, telefonun akıllı olması şart değil!

Evimizdeki tehlikenin büyüklüğünün farkına varabilmek için Mavi Balina intihar oyununun nasıl oynandığına bakalım biraz.  
Bu oyuna bir şekilde katılan kişilerden, çoğu şiddet içeren 50 talimatı yerine getirmesi isteniyor.

"50 günlük bir süreyi kapsayan bu komutlar arasında derin olmayacak şekliyle kol ve bacakların kesilmesi, belirli bir süre boyunca kimse ile görüşülmemesi, yüksek sesli olarak müzik dinlenilmesi gibi aşamalar yer alıyor.

50 günün sonunda ise kişiye son aşama olan "yüksekten atlayarak ya da kendini asarak" intihar etme komutu veriliyor.


Mavi Balina adlı oyunda yönetici konumunda olan kişilerin, kişisel bilgilerini ele geçirdikleri kurbanlarına şantaj da yaptığı bu şekilde oyunda kalmaya zorladıkları ifade ediliyor." *

Şu veya bu şekilde Mavi Balina intihar oyununa katılıp oynayan çocuk ve gençler, hiç tanımadıkları birinin komutuyla, hipnotize edilmişçesine hayatlarını sonlandırırken, oyun sahibi ya da sahipleri bizim çocuğumuzun hayatı üstünden kasalarını parayla dolduruyor. Oyun yöneticisi tarafından verilen görevlerin, gece yarısından sonra saat 02.00'da gerçekleştirilmesinin istendiği göz önünde bulundurularak, ailelerin "uyanık" olması gerekiyor. Uyumak veya ders çalışmak için odasına çıkan çocuğun ara sıra kontrol edilmesi şart. Öyle bir çağdayız ki artık, çocuklarımız evde güvende olsalar bile, kontrolleri bizde değil!

"Gençler arasında yayılan ve dünya çapında yüzlerce intihar olayıyla bağdaştırılan Mavi Balina isimli oyunun yaratıcısı Rusya'da 3 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ancak "oyunla" ilişkilendirilen ölümler sonlanmış değil."

2016 yılı Kasım ayında tutuklanan, oyunun kurucusu 22 yaşındaki Philipp Budeikin, duruşmalardan birinde, toplumda temizlik yaptığını söyleyerek, kurbanlarını "biyolojik atıklar" olarak tanımlamıştı.

İşte bu "biyolojik atık" tanımı kanımı dondurdu diyebilirim. Buna kafadan sakat biri karar verebiliyor ve çocuklarımızı böyle birinin insafına terkediyoruz. Niçin? Çünkü, çocuğumuz oyun oynuyor, sıkılmıyor, bizi rahat bırakıyor diye. Oyun deyip geçmemeli ve "oyun oynama" basite alınmamalı. Aksi halde sonuçları çok ağır olabiliyor. Nasıl mı? İşte cevabı:

Bu haberi duyduğumda, elimde olan kitabı henüz bitirmiştim. Altını çizdiğim satırlar, yine bir oyunla ilgiliydi. Ama bu oyun, Mavi Balina gibi sanal bir oyun değildi. Canlı kanlı bir oyundu.
Hatta, Nazilerin Almanya'yı teslim almalarına aracı olmuş bir kutu oyunu idi. İnandırıcı gelmedi değil mi? İnanmak güç ama gerçeklerin gün yüzüne çıkma gibi bir alışkanlıkları vardır. Alttaki paragraf gün yüzüne çıkan gerçekleri işaret ediyor...

"Bugün Nazilerin Almanya'yı teslim alabilmiş olmalarının nedeni, 'Juden raus' yani, 'Yahudiler  dışarı' tarzında kutu oyunları piyasaya sürüldüğünde karşı çıkılmamış olmasında aranmalıdır. Oyundur diye küçümsenmeyip piyasaya sürüldüklerinde karşı çıkılma cesareti gösterilseydi, bugün daha büyük bir cesaret göstermeye ihtiyaç kalmayacaktı. Bilmeyenler için söyleyeyim, sözünü ettiğim oyunun kartonunda şu ibare var: Altı Yahudiyi kov, kesin zafer kazan!"  **

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, Nazilerin Yahudiler'e yaptıkları malümunuz. Şimdi, "Mavi Balina" oyunu ile ilgili haberi okuduğumda "dehşete düştüm" diye yazmamın  nedenini anladınız sanırım...




* İtalik yazılanlar ve görsel, bbc.com/turkce den alınmıştır.
** Osman Balcıgil - Ters Kanatlı Şahin (s: 254)

16 Ekim 2017 Pazartesi




ZORBA





Ankara Devlet Opera ve Balesi, Mikis Theodorakis'in müziği, Lorca Massine'in koreografisi ve  dansçıların mükemmel performansıyla bale sahnesinde bir şaheser sergiliyor. Şaheserin adı: ZORBA. 

Türkiye Prömiyeri 11Aralık 2010, Ankara'da yapılan Zorba'yı izlemeyi çok istiyordum. Çünkü balenin müzikleri Mikis Theodorakis'e aitti. Ege'nin iki yakasının dostluğu için Zülfü Livaneli'yle birlikte verdikleri konserleri hatırladım. Komşu Yunanistan'la güzel ülkemizin müzik düzeyinde de olsa dostluk tohumlarını attığı ve bu tohumların yeşermesinin zamana bırakıldığı günleri. Bu nedenle çok heyecanlıydım salona girerken. Salon tıklım tıklımdı. Ankara seyircisinin opera ve baleye olan ilgisi ve sevgisi takdire şayandır; nerede alkışlayacağını bilir, gereksiz alkışlardan kaçınır ve gösteri süresince salonda çıt çıkmaz. "Olması gereken budur zaten" dediğinizi duyar gibiyim. Doğru ama farklı yer ve zamanlarda izlediğim gösterilere binaen yazıyorum bunları. Gösteri sırasında "lütfen konuşmayın, susun lütfen" demekten bir türlü odaklanamadığım oyunları, gösterileri düşündükçe Ankara seyircisinin farkını anlamamak, onlara haksızlık olur.





Balenin Konusu

Küçük bir Yunan kasabasına John isimli bir Amerikalı gelir. Etkilendiği ve parçası olmak istediği geleneklerin cazibesine kapılarak güzel bir dul olan Marina'ya aşık olur. Marina'dan da karşılık bulur. Üstelik Marina, köyün yakışıklı delikanlısının aşkını da yok saymıştır. Yabancı birine aşık olduğu için Marina'ya köylüler karşı çıkar. Ancak John ile Marina'ya, John'un dostu Zorba sahip çıkar. Çift kimsesi olmayan, ancak güçlü ve özgür bir adam olan Zorba'nın sayesinde aşklarını yaşama fırsatı bulurlar...Köylüler birlik ve geleneklerini korumak gayretindedir.Zorba, zavallı John'u köylülerin elinden zor da olsa kurtarırken sevgilisi Marina, intikam peşinde koşan kalabalığın kurbanı olur. Sevgilisi Madam Hortance de ölünce yaşama küsen Zorba, sirtaki oynayarak teselli bulurken, John ve diğerleri de bu dansa katılır. Herkes yeni bir yaşam için teselli, af ve dayanma gücü arayışı içindedir...

Perde açılıp gösteri başladığında sahnedeki tüm dansçıların erkek(balet) olması balenin ne yönde gelişeceğinin ve olayların geçtiği toplumun "erkek egemen" bir toplum olduğunun habercisi gibiydi. Zorba'nın yazarı Nikos Kazancakis'in (Doğumu:1883, Girit) bizimle aynı topraklarda doğmuş olduğunu, bale müziklerini yapan Mikis Theodorakis'in ise annesinin İzmir-Urlalı olduğunu  düşünürsek, bu folklorik benzerliği(erkek egemen toplum) normal karşılayabiliriz. 

Baletlerin dansıyla başlayan gösteri için estetik kaygısı taşıdıysam da gösteri ilerledikçe yanıldığımı anladım.  Öyleki, sahnede dans eden balerinlerin rengarenk kostümlerinin etekleri uçuştukça duygularımda bir kelebek gibi uçuyordu onlarla birlikte...




Balenin sonunda geleneklerini korumak adına köylülerin Marina'yı linç etmesi son derece üzücüydü. Bu coğrafyaya ait olduğunu sandığım linç kültürü, ahlak ve fazilet kavramlarını kullanarak komşuda da yapacağını yapıyor ve masum bir cana kıyıyordu. Theodorakis, sanki bu çaresizliği, koyvermişliği umuda ve coşkuya çevirmek için  baleyi güzel bir sirtaki ile sonlandırıyor; Zorba ve John'un dansıyla başlayan sirtakiye tüm kadro katılıyor. İşte müziğin gücü; "Akdenizli, hüznü sevince dönüştürür." dedirtiyor seyirciye...

Gösteri sona erdiğinde, tüm salon ayakta alkışladı ve dansçılar beş kez bis yaptılar. Böylesine bir beğeniye daha önce tanık olmamıştım. Baleyi sahneye koymak için emek verenler, dansçılar ne kadar gururlansalar azdır diyorum.

Salondan ayrılırken kafamda, Halide Edip Adıvar'ın "Vurun Kahpeye" romanının Aliye öğretmeni vardı.  Bir yobazın ona "kahpe" demesiyle köylülerin paramparça ettiği Aliye öğretmen...Marina ve Aliye öğretmen aynı kaderi paylaşmışlardı, komşu ülkelerde. Ne acı bir son...





7 Ekim 2017 Cumartesi




TANRI'NIN TEMSİLCİLERİ
Gök Tanrı Dini (Tengricilik) - Şamanizm


Çifte Minareli Medrese/Erzurum (Çift Başlı Kartal)


Branşım olmamasına rağmen tarihe, beşeri coğrafyaya ve değişik kültürlere duyduğum merak ve ilgi bu kültürleri araştırmaya, incelemeye itti beni. Hala, araştırmaya,  okumaya devam ediyorum. Okumak sonlu bir eylem değildir çünkü.

Bilgi Yayınevi'nin internet sitesinde, Kutsal Topaloğlu'nun yazdığı "Tanrı'nın Temsilcileri" romanının  içeriğini okuyunca,  ilgimi çekti. Kitabı alıp okumaya başladım.  İlgimi çekmesinde yanılmamıştım; okudukça, istediğim bilgilere ulaşmış, bilmediklerimi bilir olmuştum. 

Tarih kitaplarında pek söz edilmeyen veya kısaca geçiştirilen ilginç bir konuyu anlatıyordu aldığım roman ve belli ki romanı yazmadan önce çok geniş bir araştırma yapmıştı yazar. Bir ilk roman olmasına rağmen sürükleyici kurgusu ve zihinde yer eden karakterleriyle başarılı bir eser diyebilirim rahatlıkla. Romanın çatısı, genelde Dinler Tarihi ve Mitoloji üstüne kurulu olsa da özelde Türklerin Müslüman olmadan önceki dini ve inançları olan Atalar Kültü, Şamanizm ve Gök Tanrı Dini' ni anlatmakta. İşte romanın ana konusunu bu üç inanç ve bu inançların günümüze yansımaları oluşturmaktadır. Bu ana konunun yanında, eski Türklerde kadın ve aile, Türklerin Müslüman oluşu, Sümerler, Mezopotamya dinleri ve bu dinlerin bugünkü inançlarımıza etkileri anlaşılır, akıcı bir dille yazılmış. Romanı kısa sürede bitirdim.

Kurgu, Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan 22 yaşındaki Joshua isimli ana karakterin etrafında şekillenen olaylardan oluşuyor. Her şey Joshua'nın başına gelen tuhaf birkaç olayla başlar. Onun seçimi, yaşı, vatandaşlığı, geçmişi, anne-babası, Türkiye ile ilgisi başına gelen bu tuhaf olaylarla ilgilidir. Yani hiçbir şey Joshua açısından tesadüf değildir. İkinci önemli karakter ise Dedektif Darren'dir. Dedektif Darren, seri cinayetleri takip ederek Joshua'yı olası bir ölümden kurtarır.

Gök Tanrı Dini (Tengricilik) - Şamanizm

Müslümanlığı kabul etmeden önce Türklerin dini Gök Tanrı diniydi. Gök Tanrı dininin, Şamanizmle aynı din  olduğu sanılır. Orta ve Kuzey Asya Şamanizmiyle Gök Tanrı dininin aynı olduğu söylenebilir.  Ancak, genel anlamdaki Şamanizmle Gök Tanrı dininin aynı din olduğunun söylenmesi karmaşaya ve yanlış anlaşılmalara neden olmaktadır. Bugün dünyanın her tarafındaki şifacılık, hekimcilik, büyücülük inançlarına genel olarak Şamanizm denilmektedir. Oysa içinde tanrının gökte olmasını, Çift Başlı Kartal'ın tanrının temsilcisi olmasını ve Hayat Ağacı'nı barındıran ve uygulayıcılarının da genellikle Kam, Kaman, Şaman ve Baksı olarak isimlendirildiği Orta ve Kuzey Asya'daki inanç çok farklıdır. Dünyada Gök Tanrı dinine en çok benzeyen inançlar, Amerikan yerlilerinin inançlarıdır. 

Orta ve Kuzey Asya'da bulunan ve Gök Tanrı dininin  ritüellerini gösteren bazı kaya resimlerinin yaşının on bin yıldan fazla olduğu tespit edilmiştir. Yani Gök Tanrı dini çok eski bir din. Bu dinde uyulması istenen en önemli kural "Dengeli yaşam" dır. "İnsanın hem fiziksel hem de ruhsal alanda, tabiatla uyumlu ve dengeli yaşaması gerekir. Bunu yapmazsa bedensel ve ruhsal hastalıklara yakalanıp ruhunu kaybedebilir. Dengenin, ya kendiliğinden, yani insanın dikkatsiz yaşamından, ya da kötü ruhlar tarafından bozulduğuna inanılır. Dengesinin bozulduğunun farkına varan insanın bunu hemen düzeltmeye çalışması gerekir. Düzeltemezse çok özel yetenekleri olan şamandan yardım ister."
Şamanlar, hayvanlarla iletişim kurabilirler, onlar gibi hareket edebilirler ve hatta bazı hayvanların şekline bürünebilirler. Bu duruma hayvan donuna girme, yani onlar gibi olabilme deniyor. Şamanlar ayrıca ruhlarla bağlantı kurarak onların yeteneklerine sahip olabilen insanlardır. Şamanların kartal soyundan geldiklerine inanılır. İşte o efsane:

"Bir Sibirya efsanesine göre tanrı insanları kötülüklerden korumak için Çift Başlı Kartal'ı gönderir, ancak insanlar onun dilinden anlamazlar. Tanrı bunun üzerine, kudretini rastlayacağı ilk insana devretmesini ister kartaldan. Kartal da büyük bir ağacın altında uyuyan bir kadına rastlar ve onu hamile bırakır. İşte bu kadından doğan çocuğun, ilk şaman olduğuna ve daha sonraki tüm şamanların onun soyundan geldiğine inanılır." 
Şamanların kartal babalarının ruhunu taşıdıklarına inanılır. Ancak bu ruh, bazı şamanlarda az, bazılarında çok olur. Bu da onların gücünü gösterir. Bu nedenle her şaman her sorunu çözemez. Bir sorunu çözemeyeceğini anlayan şaman, tanrının temsilcisi ve aynı zamanda kendi atası olan Çift Başlı Kartal'dan yardım ister. O da, sorunun önemine göre şamana yardım edip etmeyeceğine karar verir."
Şamanlar ağırlıklı olarak yeraltından gelen kötü ruhlarla mücadele ederler. Dengeli yaşamı bozulup kötü bir hastalığa yakalanan veya kötü ruhlar tarafından ele geçirilen kişiyi o hastalıktan veya kötü ruhların elinden şaman kurtarır.
Gök Tanrı dininde sadece insanların değil, doğadaki bütün varlıkların ruhu olduğuna inanılır.

"Bu inanca sahip olanlar, insan odaklı düşünmezler tabiatı. Her şeyin bir nimet olduğu, insan için yaratıldığı düşüncesi yoktur bu inançta. Koyunlar, insanların sofralarında pirzola olsun diye dünyaya getirmezler kuzularını. İneklerin insanlara süt sağlamak gibi bir derdi, katırların, develerin yük taşıma gibi bir hevesi yoktur. Kiraz ağacının tabaklara meze yetiştirmek değildir hedefi. Ancak bu, insanın ihtiyaçlarını tabiattan karşılamaması gerektiği anlamına da gelmez. Dengesi bozulmadan yararlanılmalıdır ondan. Hayvanların ve bitkilerin de amacı, aynı insanlar gibi üremek, soylarını devam ettirmektir. İnsanın ihtiyacından fazlasını tabiattan almaması gerektiğine, bu bilinci yitiren her insanın zamanla ruhunu kaybedeceğine ve hastalıklı bir kişiliğe dönüşeceğine inanılır. İnsanların bir ruhu varsa eğer, çiçeklerin, atların, köpeklerin, fillerin, kaplumbağaların ve tabiattaki her şeyin de az ya da çok bir ruhu vardır çünkü."

Çift Başlı Kartal - Hayat Ağacı (Gök Tanrı dininin önemli iki sembolü)

"Gök Tanrı inancına göre evren; yeraltı, yeryüzü ve gökyüzü olmak üzere üç bölgeden oluşur.Kötü ruhlar yer altındadır. İnsanlar ile diğer canlı ve cansızlar yeryüzündedir. Tanrı ise gökyüzündedir. İnananlar işte bu yeraltı, yeryüzü ve gökyüzü üçlüsünü çok büyük bir ağaç ile sembolize ederler. Ancak Hayat Ağacı veya Dünya Ağacı dedikleri bu ağaç, sıradan bir ağaç değildir. O, tabiatın kanunlarını, dünyanın düzenini ve bütünlüğünü temsil eder. Meyvesizdir, ancak tüm meyvelerin özünü kendi içindeki suda barındırır, bu da hayatın kaynağıdır. Tüm canlılar, dolayısıyla insanlar bu sudan beslenir. O, tabiattaki her şeyin anasıdır. İnsanlar onu, doğuran, büyüten ve besleyen mitolojik bir kadın gibi düşünmüşlerdir."

Çift Başlı Kartal, gökyüzünde bulunan tanrıdan aldığı mesajları, sembolik hayat ağacına gidip gelerek yeryüzündeki hakanlara ve insanlara ilettiğine inanılan sembolik bir kuştur. Evrendeki her şeyin yaratıcısı ve kaynağı olan tanrının temsilcisi ve elçisi olarak görev yaptığına inanılır onun. Gök Tanrı dinine göre tanrıdan sonraki, en büyük ruhi güce sahip varlıktır, yani tanrının baş meleğidir. Çift başlı olması, düalist veya iki kutuplu düşünce yapısının göstergesidir. Asya kökenli bütün düşünce ve inanç sistemlerinde, evrendeki her şeyin iki kutuplu yapısı olduğuna inanılır. Akla gelebilecek her alanda hareketi doğuran bu ikili kutuplaşmalardır. Her şey, birbirinin içine geçmiş karşıtı ile açıklanır. Gök Tanrı dininde de, tanrının dışındaki her şey bu iki kutuplu yapı ile izah edilir. Tanrının temsilcisi için de geçerlidir bu kural, yani Çift Başlı Kartal için. O, hem maddi hem de manevi gücü temsil eder aynı zamanda.

Türklerin büyük bir kısmı din değiştirip Müslümanlığı kabul edince  eski dinlerine ait bu sembole sahip çıkmadılar. Zamanla da asıl anlamı neredeyse unutuldu ve daha çok Selçuklu İmparatorluğu'nun saltanat sembolü ve bayrağı olarak hatırlandı.

Selçuklu Türklerinin kullandığı Çift Başlı Kartal sembolü, Haçlı Seferleri sonrası bazı şövalye grupları tarafından Avrupa'ya götürüldü. Ayrıca Bizans, diğer adıyla Doğu Roma İmparatorları da Çift Başlı Kartal sembolünü Selçuklularda görüp kullanmaya başladılar. Selçuklular döneminde yapılan birçok medreseye, Gök Medrese adı verildi. Çift Başlı Kartal ve Hayat Ağacı sembollerinin kullanıldığı en ünlü iki yapı Erzurum'da bulunan Çifte Minareli Medrese ve Yakutiye Medresesidir.

Türklerin Müslüman Oluşu

Resmi tarih kitaplarına bakarsanız, Türkler Müslümanlığı 751 yılında Çinliler ve Araplar arasında gerçekleşen Talas Savaşı sonrası kabul etmişler. İnandıkları Gök Tanrı dinine çok benzediğini düşündükleri için gönüllü olarak ve kitleler halinde bu dini seçmişler. (Romanda bireylerin din değiştirmelerinin mantıklı ve bilimsel nedenleri de  açıklanıyor.)
Gerçekte ise Müslüman Araplar, kafir gözüyle bakıyordu Türklere. Onların zengin bölgelerini işgal etmek, esir alıp ganimetler elde etmek Müslümanlara göre dini bir hak, hatta dini bir gereklilikti. Bölgeleri işgal edilmeye çalışılan halk, doğal olarak kadın, erkek, çoluk çocuk bu duruma karşı çıktı. Ancak kazanan Araplar oldu ve Türk bölgeleri işgal edildi. Böylece siyasi baskı gerçekleşti. İşgal sırasında ve sonrasında şehirlerde yaşayan bir kısım yönetici ve halk, canlarını mallarını kurtarmak için görünüşte Müslüman oldu, ancak Gök Tanrı dinine gizli olarak inanmaya devam ettiler. Görüntüde Müslüman olan bu insanlar, ölümden kurtuldukları gibi Müslümanlığa geçmeyenlere göre çok daha az vergi ödemeye, maddi teşvikler almaya başladılar. Büyük çoğunluğu oluşturan konar-göçer halk için Müslümanlığa geçiş, şehirde yaşayan halka göre çok daha zor ve yıpratıcı oldu. Onlar da bu yeni dini siyasi baskı ve maddi teşvik ile görüntüde kabul etmişlerdi, ancak gerçek anlamda atalarının dinini hiçbir zaman terk etmediler. "Toplumların din değiştirmesi genelde çok uzun zaman alır ama dünyanın  hiçbir toplumunun din değiştirmesi Türklerinki kadar uzun sürmemiştir. Bugün bazı konar-göçerler ve köylüler Müslüman olsalar bile, atalarının kültürüne  aykırı olan bazı temel dini kuralları hala kabullenememektedirler."

Türklerin eski dinlerini, inançlarını kafalarda soru işareti bırakmayacak şekilde yazmaya çalıştım.. Amacım blog yazımı okuyanların Gök Tanrı Dini ve Şamanizm'le ilgili yeterli bilgiye sahip olmalarını sağlamaktı. Bunu başarabildiysem ne mutlu bana. :)




Not:Roman 422 sayfa. Romanın farklı bölümlerinde anlatılanları uzun yazımın daha kolay okunabilmesi için başlıklar altında birleştirerek yazdım.


Roman içeriğinde Şamanizm ve Şamanlarla İlgili Bilgiler Bulunan Kitaplar. İlginizi Çekerse.

1- Jean Christophe Grange, Taş Meclisi.
2- Ruper Isaacson - At Çocuk







27 Eylül 2017 Çarşamba




TÜRK MİTOLOJİSİNDE KUTSAL KABUL EDİLEN BİR AĞAÇ: KAYIN AĞACI




Kayın ağaçları 


Çok bilinmese de kültürümüzde "kayın motifi", çok önemli ve yaşamsal ögeleri temsil eder ve Türk Mitolojisi'nde en önemli "köken mit"leri arasında yer almaktadır. Kayın ormanında yürürken bu köken mitini düşündüm. Ve çocukluğumun en güzel anılarını çağırdım zihnime; kayın sakızı yapılışını sabırsızlıkla beklediğim ve sonrasında keyifle çiğnediğim günleri...

Bilindiği gibi "mit"ler, özellikle de "yaşayan mit"ler, bir kültürün ve dolayısıyla bir dilin kendini idrakiyle başlayan süreçte ortaya çıkan dış dünyayı algılama ve kendini onun içinde kendince anlamlı bir yere oturtarak yorumlama alışkanlıkları olarak gelenekselleşen dünya görüşü veya halk felsefesi doğrultusunda bütün yenilenmelere rağmen tamamen ve kolayca ortadan kalkmazlar ve bir ölçüde hayatiyetlerini yeni oluşumlarda yer alan izleriyle devam ettirirler.

Bu bağlamda, Türk Mitolojisi'nde, Türklerin ortaya çıkışına dair köken mitlerinden birisi olarak yer alan "ağaçtan yaratılma" veya "kayın ağacı tarafından doğurulmuş olma" motifi ve buna bağlı olarak kayın ağacının "kutsal" kabul edilerek başta "adak" veya "dilek bezleri"yle dilek dilenmesi, kainatın kökleriyle "yeraltını", gövdesiyle "yeryüzünü" ve dal ve yapraklarıyla da "gökyüzü" şeklindeki "üçlü" tasnifini şahsında birleştiren bir yaşam sembolü ve kutsalı belirleyen, merkezi oluşturan axis mundi olarak "hayat ağacı" şeklindeki kabullerin "kayın ağacı" etrafında toplanması sonucunun nedenleri üzerinde yeterince durulmamıştır.

Kayın kelimesinin bütün Türk dillerindeki yaygınlığı, eskiliğinin ve erken dönemden itibaren Türk düşüncesindeki öneminin kolay kabul edilebilecek bir göstergesidir. Aynı şekilde "kayın" kelimesinin "kadın" anlamına gelmesi de onun doğurganlığının, dolayısıyla bir köken mitinin kaynağına dönüşmesinin doğal sonucudur. Ancak, asıl cevaplanması gereken soru; "neden kayın ağacı veya niçin kayın ağacı bu şekilde adlandırılarak etrafında söz konusu köken mitleri ve buna bağlı olarak çeşitli ritüeller ortaya çıkmış ve bu ağaç mitik zamanlardan beri gittikçe büyüyen bir kültün objesi olmuştur?" şeklindeki soru olmalıdır. (www.genelturktarihi.net)


Kayın ağacının pek bilinmeyen bir yüzü de, kabuk ve yapraklarıyla şifa dağıtmasıdır. Adeta tek başına bir eczanedir. Şimdi bu yeşil eczaneden şifa niyetine bir ilaç alalım. İlacımızın adı kayın sakızı olsun.

Kayın Sakızı
Sakız fabrikalarında üretilen ve çiğnendikçe lastik gibi uzayan sakızların haricinde, doğal yöntemlerle üretilen ya da doğadan ağıza  aracısız ulaşan sakızlar vardır; kenger  sakızı (kenger bitkisinden elde edilir), sakız ağacından elde edilen damla sakızı ve çam sakızı. Peki kayın ağacından elde edilen kayın sakızını duydunuz mu hiç? Duymadıysanız eğer yazımı okumaya devam. Benim için kayın sakızı ve çam sakızı demek, çocukluğumun en güzel yıllarını hatırlamam demek, çocukluğumun geçtiği cennet yerlerde yeniden  yaşamam demek...

Şimdi, halk arasında kara sakız da denilen kayın sakızının nasıl yapıldığını, çocukluktaki gözlemlerime dayanarak anlatabilirim. :)

Kayın ağacının üst kabuğunun altındaki ikinci kabuk soyularak bir kapta biriktirilir. Bu işlem yapılırken ağaca zarar vermemek için özen gösterilir. Toplanan ağaç kabukları (kalın talaş halindedir), ateşte kızdırılmış ve içinde tereyağı bulunan toprak güveçlere konulup karıştırılır. Kayın ağacı kabukları siyah renge dönüşene kadar kavurmaya devam edilir. Siyah renge dönüşen (katran karası) ve sakız haline gelen kabukların üstüne biraz su ilave edilerek soğutulur ve güveçten alınır. Kayın sakızımız çiğnenmek üzere hazırdır artık. 

Kayın sakızının iltihaplı yaraların üstüne konularak, kısa sürede iltihabın dışarı akıtılmasında kullanıldığı, eklem ve romatizma hastalıklarına da iyi geldiği (ağrıyan bölgeye kayın sakızı yapıştırılır) hatıralarım arasında yer almaktadır.


Kayın sakızı yapılması. (arsiv.kuzeyanadolugazetesi.com

Doğadaki doğal sistemin korunması ve bozulmaması için kayın ağaçlarına gereken ilgiyi göstermeliyiz. Bu sayede etkili bir oksijen kaynağı olan kayın ağaçlarından en verimli şekilde yararlanabiliriz. Kayın ağaçları aldığımız nefestir, diğer tüm ağaçlar gibi...


Not: Thomas Adams ve oğlu Küçük Tom, 1869 yılında tekerlekler için yeni bir lastik üretme umuduyla Meksika'dan ağaç özsuyu getirtti. Thomas, dalgınlıkla reçineden bir parça kopardı ve çiğnemeye başladı. "Hey, hiç de fena değilmiş!" dedi. Kısa bir süre sonra New York'un bir numaralı Adams Sakızları'nı üretmek için fabrika kurdular.
( www.ensonhaber..com 5 adımda sakız nasıl yapılır)









18 Eylül 2017 Pazartesi




BOZKIRIN ABDALLARI
Neşet Ertaş




Neşet Ertaş'ı bilmeyen, tanımayan yoktur sanırım; türkülere gönül vermiş olsun ya da olmasın. Asırlardır yaşatılan Türkmen geleneğinin bir garip abdalıydı O. Ölünce defnedildiği yer, Garipler mezarlığıydı. Kendisini rahmetle anıyorum bu vesileyle. 

Türküleri dilden dile dolaşan bu Halk Ozanı hakkında bilinmeyenleri bilir kılmak, Abdalların kim olduklarını, nereden geldiklerini ve yaşatmaya çalıştıkları gelenekleri tanıtmak için okuduğum güzel bir yazıdan derlediklerimi sizlere aktarmak isterim. Çünkü Neşet Ertaş bir Abdal'dı ve yaşamı süresince bir yandan   Abdalları toplumumuza, dünyaya tanıtmaya ve onları sevdirmeye çalışırken bir yandan da Abdal geleneğinin sürdürülmesine yönelik çalışmalar yaptı.   

Ey garip gönüllüm, dertli yoldaşım
Niye belli değil, baharın kışın
Var mıdır sormazlar, ekmeğin aşın
Zengin isen ya bey derler ya paşa
Karaysan ya aptal derler, ya cingan haşa...

Neşet Ertaş "Dertli bir yoldaş" türküsünde, Abdalların tüm derdini bir dörtlüğe sığdırmış. Asırlarca horlanmış, hatırı sorulmamış, iş verilmemiş, hakarete uğramış bir kavim Abdallar...

Abdallar, 11. yüzyıl sonundan itibaren, Moğol baskısıyla Ortaasya'dan Anadolu'ya gelip yerleşmiş bir Türkmen aşireti...Bir dönem misyonları, erenlerin hikmetini dervişler aracılığıyla en uzaktaki Türk topluluklarına ulaştırmaktı. Zamanla bu işi saz çalarak yapmaya başladılar.

Gün gelip sazı "şeytan işi" sayanlar ortaya çıkınca, zındıklıkla, inançsızlıkla suçlandılar; lakin yine de sazlarını elden bırakmadılar.

Asırlar sonra bugün bile o önyargılarla, asılsız suçlamalarla, aşağılamalarla baş etmeye çalışıyor Abdallar...Kırşehir'de, Yozgat'ta, Kaman'da, Keskin'de, Hacıbektaş'ta, yılın üç-dört ayında düğün çalıp, kazandıkları parayla yıl boyu geçiniyorlar.

Göçtükleri yerlerde sepet örüyor, kulunç kırıyor, temizliğe gidiyor, sünnet yapıyorlar. Ve dertlerini de, sevdalarını da saza dökerek, asırlık bir Türkmen geleneğini yaşatmaya çabalıyorlar.

Bulduk ve Yusuf ustayla başlayıp, Muharrem Ertaş'a, Hacı Taşan'a, Çekiç Ali'ye intikal eden o geleneğin son bayrağı Neşet Ertaş oldu.Onun sayesinde Abdallar önce gönüllere kuruldu, sonra adını dünyaya duyurdu, sonunda da Çankaya sofrasına oturdu.

Neşet, sadece Abdalları her kesime sevdiren bir örnek değil, aynı zamanda Abdalların, bozlakların ve onun ardındaki toplumsal damarın yaşatılması mecburiyetini kanıtlayan bir efsaneydi.

Yine onun sayesinde ve onun girişimiyle 2001'de Kırşehir Ustalar Müzik ve Oyun Topluluğu kuruldu; Abdal geleneğini yaşatacak bir okul oldu.

Neşet Usta, onlara el verip gitti; efsanevi bir halk sanatçısı olarak, halkın ve devlet erkanının elleri üzerinde, babasının dizinin dibine defnedildi.

Defnedildiği yer, Garipler mezarlığıydı.

Neşet gitti, garipler yetim kaldı.

Yiten gariplerin evlatları, boşalan köylerde, org çalınan düğünlerde, müziğin, içkinin yasaklandığı yerlerde, işlerini, mesleklerini kaybediyor bugün...

Yerleşik düzeni, düzenli bir işi özlüyorlar. Artık mezar taşlarında "Garip" yazmasın, Abdallık işsizlikle, yoksullukla, cahillikle birlikte anılmasın, bir koca gelenek yok olmasın istiyorlar. *

Neşet Ertaş'tan 'Veda'

Tükendi ömrümün çoğu gidiyor
Cahil ömrüm geldi geçti yel gibi
Sevdiğim uzaktan seyir ediyor
Beni görüp bakınıyor el gibi

Geçti günler, yıllar, ömürse doldu
Giden gitti bilmem geri ne kaldı
Ömrümün baharı sarardı soldu
Yandı kaldı garip bağrım çöl gibi

Veren, geri almak için gözlüyo
Her an her saniye beni izliyo
Garip bağrım için için sızlıyo
Sazımda inleyen sırma tel gibi

Uzun yoldan gelmiş gibi yorgunum
Ne kimseye küskün ne de dargınım
Bir ahu gözlüye candan vurgunum
Garip gönlüm kapısında kul gibi



Belki dikkatinizi çekmiştir; yazımın başındaki fotoğrafta Neşet Ertaş'ın fotoğrafının yerine heykelinin fotoğrafını paylaşmam. 6 Eylül 2003 tarihinde Kırşehir'de törenle açılan bu heykelin ilk tasvirine Neşet Ertaş'ın kendisinin bir itirazı olur. Ertaş'ın İtirazının nedenini okuyunca, sadece insanlara değil, hayvanlara da ne kadar değer verdiğini gördüm ve bu heykeli paylaşmaya karar verdim. İtirazı ise şöyle imiş:

"Heykelin ilk tasvirinde, İç Anadolu'yu eşeğinin sırtında gezen Muharrem Ertaş ve onun ardında yürüyen oğluyla ilgili bir anlatım vardı. Hatta heykelin önemli bir kısmı tamamlanmış, açılış tarihi de belirlenmişti. Fakat Neşet Ertaş, dönemin Güzel Sanatlar Genel Müdürü Bayram Bilge Tokel'i bir gece yarısı arayıp, "eşeğin de bir can olduğunu, canın cana eziyet etmemesi gerektiğini ve babasının eşeğinin sırtından indirilmesinin daha doğru olacağını" söyleyince, heykeltraş Tankut Öktem tarafından yeni bir çalışmaya başlandı. Bu kez, uzun bir yolculuğun ardından mola vermişti baba oğul...Yol arkadaşlarının yanına oturan baba sazını çalıyor, oğul Neşet Ertaş da babasına kulak veriyordu." **


Neşet Ertaş'ın sazıyla, sözüyle dile getirdiği gibi; "Yalan dünya. Ah!Yalan dünya"yı dinlemeden olmaz. Hepimiz bir yalanın ortasında yaşıyoruz ama "yalan"ın yalan olduğunu ya unutuyoruz ya da gerçekten bilmiyoruz...

Neşet Ertaş - Yalan Dünya [ Hata Benim © Kalan Müzik ] - YouTube


Kaynak:  - BİZ Kültür Yolcuları, Türkiye'nin yaşayan, solan renklerinin peşinde.
DenizKültür Yayınları No:32 (s: 126)

** a.g.e (s:133)

Fotoğraf: Prof. Tankut Öktem'in web sayfasından alındı.




7 Eylül 2017 Perşembe




GELEN AĞAM, GİDEN PAŞAMDAN 
PRENS'E  GÖNDERME!






"Gelen ağam, giden paşam" sözü, sadece hayatta kalmaya odaklı ve bu amaç için her türlü ahlaki yargıyı çiğnemeye hazır  bir Anadolu söylemi... Çocukken bu sözü duyduğumda hiçbir anlam veremezdim, ne anlama geldiğini de bilmezdim. Büyüyüp, gözlem yeteneğim gelişince çevremdekilerin siyasi iktidarlar değiştikçe çıkarlarını korumak için  bir bukelamunun renk değiştirmesini kıskandıracak bir biçimde görüş ve yaşam tarzlarından çark ettiklerini gördükçe "Gelen ağam, giden paşam" sözünün ne anlama geldiğini de kavradım. Hem de somut bir biçimde. 

Anadolu'da bu sözün hayat bulmasının ve günümüze kadar ulaşmasının nedeni, üzerinde yaşadığımız toprakların çok kültürlü olmasından ve tarih boyunca işgal ve savaş görmesinden kaynaklanıyor olabilir mi? diye düşünmeden edemiyor insan. Belki de egemen kimse, ona boyun eğme zorunluluğundan... Yoksa dönemin siyasi iktidarlarının yaptığı zulümlere baş kaldıran nice yiğitlerin vatanıdır bu topraklar. Neden böyle bir söze ihtiyaç duyulsun ki? Bu söz, kanımca kişisel ve toplumsal hayatta  ikiyüzlülüğe, kaypaklığa davet ediyor insanları. Korku ve hayatta kalma içgüdüsü ağır basıyor ve sonuçta "gelen ağam, giden paşam" oluyor.

Bu sözü neden hatırladım ve neden üzerinde düşündüm? N. Machiavelli'nin "PRENS" ini kaçıncı kez okuduğumu hatırlamıyorum bile. Aklıma takılan bir konuyu Prens'ten yeniden okumak istediğimde, kitapta gözüme takılan bir cümleyle aklıma geldi bu Anadolu deyişi. Bir farkla ki, Prens'te yöneticiler (prens, kral) için söylenenler, Anadolu'da halk tarafından yani yönetilenler tarafından söyleniyor: Yöneteni ve yönetilenleri sözünden dönmeye, gerektiğinde iki yüzlü olmaya iten amaca ulaşmak için aşındırılan yollar. 

Machiavelli, Prens kitabında aslında açıktan açığa yazmadığı halde kısaca, politik amacın her türlü aracı mübah kıldığı denilebilecek "Makyavelizm" diye bilinen "devlet aklı" modeli ortaya çıkmıştır. Elbette, bu model çok tartışılmış ve tartışılmaktadır. 

Veysel Atayman, kitabın önsözünde bu tartışmalara yönelik şöyle yazmıştır:

"Metnin 3. bölümü (13-18) 'Makyavelizm' (Machiavelizm) tanımıyla politik literatüre giren, geçerli ahlaki normları, amaçlar karşısında geri düzleme itme, tezini karşımıza çıkartır. Yönetim ve egemenlik tekniklerini tanıttığı bu bölümde düşünür, politik bir buhranın önlenmesi ya da buhran ortaya çıkmışsa, aşılması için şart olması halinde, aldatmayı, kandırmayı, hileyi, verilen sözden dönmeyi ve şiddete, zora başvurmayı meşru çareler olarak görür. Ancak burada ince bir çizgiyi gözden kaçırmamak gerekir. Dikkatli okur, Machiavelli'nin tiranlığı sürdürmek değil de, toplumun varlığını daha iyi şartlara yöneltmek adına, gerektiğinde bu ahlakdışı yollara belli ve sınırlı bir süre içinde başvurmanın kaçınılmaz olabileceğini söylediğini gözden kaçırmayacaktır. Durum gerektiriyorsa prens, 'kurnaz tilki' ya da 'zorba aslan' gibi tepki göstermeyi bilmelidir. Machiavelli kötüyü güzelleştirmez, kötünün adını koyar ve amaca yönelik olarak nasıl kullanılacağını öğretir. Bu bağlamda yaptığı tavsiyelerin, verdiği öğütlerin, bir bakıma negatif bir antropoloji içinde anlaşılabileceğini söyleyebiliriz. Bu negatif antropolojide (ön işareti olumsuz insanbilimde) insanların, ancak ve sadece zorlandıklarında, ahlaki davranmaya razı oldukları anlayışı hakimdir. Çünkü erdemli kişinin öteki (tabiatı gereği kötü) insanlar arasında en ufak şansı bulunmamaktadır. Her ne pahasına ve her ne şart altında olursa olsun, iyiyi kollayan ahlaklı, erdemli davranmaya kararlı kişi iyi olmayan öteki çok sayıda insan arasında yok olup gitmekten kurtulamayacaktır. Bu nedenle, kendini kabul ettirmek ve tebasına hakim olmak isteyen bir prens, iyi olmama becerisini gösterebilmeli ve bu beceriyi duruma ve şartlara göre kullanmayı öğrenmelidir."

Bir söylemden yola çıkarak Anadolu'dan İtalya'ya bir yolculuk yapacağımı ve bu yolculuğun felsefi bir yolculuk  olacağını düşünmezdim. Ta ki Prens'i son okumama kadar. Ne diyebilirim ki? Ama unutmayınız, her yolculuk insana bir şeyler öğretir. Buna aracı olduysam ne mutlu bana.





2 Eylül 2017 Cumartesi




ELİA İLE YOLCULUKTAN ÖĞRENDİKLERİM
(Her yolculuk insana bir şeyler öğretir.)


Zülfü Livaneli'nin son kitabı Elia ile Yolculuk, bir solukta okunan, biraz deneme, biraz anılar, biraz biyografi, biraz sanat, biraz da yolculuk hikayesi içeren enfes bir mozaik sanki. Kitap da her rengi bulmanız mümkün; okurken bu renkleri izleyebilirsiniz de.




Kitaptan yapacağım alıntılara geçmeden önce Elia Kazan'ı tanıtmalıyım, ki kitapta sözü edilen ve Elia'yı köylü bir yaşlı amca sanan lise öğrencilerinin konumuna düşmesin bu ünlü yönetmeni tanımayanlar. :)

Elias Kazancıoğlu ya da bilinen adıyla Elia Kazan, Amerikalı film yönetmeni, oyuncu, film yapımcısı, senarist, roman yazarı ve tiyatro yönetmenidir. Özellikle Tennesse Williams ve Arthur Miller'in oyunlarını sahneleyerek tiyatroda büyük başarı kazanmış, etkileyici filmleriyle sinema sanatının ustaları arasına girmiştir.

Elia Kazan 7 Eylül 1909 tarihinde, Kayseri kökenli bir Rum ailenin çocuğu olarak Kadıköy/İstanbul'da doğmuştur. Rum asıllıdır, babası George Kazancıoğlu ve annesi Athena Şişmanoğlu'da Kayserilidir. Annesinin köyü Kayseri'deki Germir köyüdür. Ailesi Elia henüz dört yaşındayken 1913 yılında Amerika'ya göç etmiştir. Yani anlayacağınız, pek çok oyuncuyu birlikte çalışmaya ikna ettiği "Anadolu gülüşü" dediği yetenegiyle   Elia, ya da İlyas veya Alia aslında bizden biridir.

Marlon Brando ve James Dean gibi efsane oyuncular yetiştiren Elia Kazan, 1952 yılında Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi'nce (HUAC) sorgulandı. Sinema sanayiinden komünist eğilimli sekiz arkadaşını ele vererek onların kariyerlerinin sona ermesine yol açmıştı. Kazan, Senatör McCarthy'yle işbirliği konusunda hiç geri adım atmadı. Zülfü Livaneli'nin yazdığı gibi; "Anadolu gülüşü yeteneği onu, hayatı boyunca taşıyacağı 'işbirlikçi' etiketinden kurtaramadı. McCarthy dönemindeki hataları, onu ömür boyu kovaladı."

Elia Kazan 28 Eylül 2003'te New York'ta 94 yaşında hayata veda etti. Anadolu topraklarında başlayan yaşamı Amerika'da son buldu.


Photo: twitter.com aydın_orak


Kitabı okurken neredeyse tüm satırların altını çizdim. İşte altını çizdiğim satırlardan seçtiklerim:

--Kos adasında bir çınar ağacı var, iki bin beş yüz yıllık. Altında Hipokrat ders verirmiş. Paramparça olmasına, taşıyamadığı ağır dalları demir direklerle desteklenerek güç bela ayakta durmasına rağmen, bir türlü ölemiyor duygusu veren, romatizma ağrıları içinde bir ağaç. Üstelik onu tedavi edebilecek Hipokrat da binlerce yıl önce ölmüş. (s:16)

--Kendisine Güneş Kral ünvanını veren, 21 santim yüksekliğinde topuklu ayakkabılarla gezen 14. Louis, 72 yıl tahtta kalarak Avrupa'nın en uzun hüküm süren tacidarı olması belki anlaşılabilir ama onca yıl 21 santim topuklu ayakkabı üzerinde gezmeye nasıl dayandığı bence meçhul. Hem de üzerindeki onca süse, püse ve büyük peruklara rağmen.

Güneş Kral her sabah iki kere uyanırdı. Bunlara Kralın Küçük Uyanışı ve Kralın Büyük Uyanışı derlerdi. Majestelerinin ilk uyanışlarında çevresinde soylu insanlar bulunurdu; prensler, üst düzey devlet görevlileri, bürokratlar, muhafızlar. Kral bu süslü püslü, bu şatafatlı insanlar arasında, tam ortada, altına uzatılan lazımlıkta hacet giderirken, onlar gündemi aktarırlardı. Kral bazen en önemli kararlarını o anda verirdi. Bu durum sindirim ve boşaltım sisteminin dünya politikasında taşıdığı büyük önemi ortaya çıkarıyor. Mesela Güneş Kral o gün kabızlık çekiyorsa, o sinirli haliyle bir savaşa karar verebilirdi. Kral doğrulduktan sonra, Güneş Kralın kıçını silme ayrıcalığına sahip en önemli saray görevlisinin vazifesi başlardı: Elindeki özel bir bezle -ipek ve işlemeli elbette- sonsuz bir hürmet içinde majestenin mabadına eğilen görevli, bu önemli görevini iç huzuruyla yerine getirir, bu görev dolayısıyla da "Güneş Kral'ın Baş Kıç Silicisi" olarak her yerde saygı görür, bütün soylularca kıskanılırdı. Yarım saat süren bu uyanışın ardından kral ikinci kez uyanırdı. Kralın ikinci uyanışı törenine 100 üst düzey saraylı katılırdı. (s:18-20)

--Elia Kazan'da, Maria Callas da Yunan soyundan geliyorlar ama Callas Ellas'tan, Elia ise Anatolia'dan. Birine Helen, ötekine Rum diyoruz, yani Roma'lı; Doğu Roma İmparatorluğu soyu. (s:29)

-- Yoksa aklıma"Her insan tekrar çocuklaşmak için yaşlanır." diyen Sophokles mi geldi? Bazı kız evlatlar yaşlı babalarına annelik ederler. (s:34)

--İstanbul'da evin bulunduğu semtin adına dikkatini çektim önce: Burası Tarabya! Rumcası Therapia; yani terapi. İstanbul'un birçok mahallesi gibi Rumca bir ad taşıyordu. (s:51)

--"1453'te Konstantinapol'ü Türkler aldığı zaman, Roma medeniyeti sona ermedi." diyerek ona tarihten, bugünümüzü belirleyen ilginç bir tarihten söz etmeye başladım. "Sultan Mehmet, yeni Doğu Roma imparatoru oldu. Zaten resmi ünvanı da Kayser-i Rum idi. Yani Roma Sezar'ı. Çok iyi Yunanca ve Latince biliyordu. Homeros okuduktan sonra Truva'ya giderek, Aşil'in mezarını ziyaret etmişti. Papa Pius'a, "Helenlere karşı Truva'nın ve Hektor'un öcünü aldığını" yazmıştı. Kendisini yetiştiren üvey annesi (Mara Brankoviç) ve karısı da Ortodoks'tu. Hiçbir zaman İslam'a dönmemişlerdi. Konstantinopol'ün adını değiştirmediği gibi, Aya Sofya ve Aya İrini gibi kiliselerin adlarına da dokunmadı. Aya İrini camiye de dönüştürülmedi. Yüzyıllarca kilise olarak kaldı. Yeni patrik seçimi yapıldı ve Mehmet ona saygı gösterdi. Ama daha da ilginç bir şey söyleyeceğim sana. Helen'in oğlu Konstantin'in kurduğu şehir, başka bir Helen'in oğlu, başka bir Konstantin tarafından kaybedildiğinde çok ilginç bir şey oldu. Savaşırken elde kılıç ölen Konstantin Paleolog'un iki yeğeni -ki zamanı gelince Bizans imparatoru olabilirlerdi- Mehmet tarafından vezir yapıldı. İkisi de yıllarca Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetim kademelerinde en üstte yer aldılar. Mehmet de ölünce kendisini Büyük Konstantin, Justinianos, Theodora, Zoe ve diğerlerinin yattığı yere gömdürdü. Hristiyan karısını da." (s:51-52)

--Daha doğrusu bir yanımız Doğu Romalı! 18. yüzyıla kadar Bizans diye bir şey yoktu. Alman bir profesör bu adı verdi. Bu şehrin resmi adı, Konstantin'in ilan ettiği gibi 'Nova Roma' yani Yeni Roma'ydı." dedim ama onun bu işe ne kadar aklı yattı bilmem. (s:55-56)

--Yaşlanmakta olan erkek sanatçıların bir kısmında kadın düşkünlüğünün arttığı bilinir. Mesela Paris'te Rodin Müzesi'ni gezenler, üstadın son yıllarında hep genç kız heykeli yapmış olduğunu görürler. Bu genç kızlar öylesine uçucu, öylesine kırılgan, öylesine hayal gibidirler ki, insan onların yapıldığı malzemenin yüzlerce kilo mermer olduğunu aklına bile getiremez. Rodin, genç bir tenin yumuşak ve nemli dokusunu taşa geçirmeyi bilmiştir. Sevişen çiftleri gösterdiği heykellerinde, birbirine dolaşmış kollar bacaklar arasında erkek teniyle genç kadın teni rahatlıkla ayırt edilebilir. Oysa ikisi de aynı mermer blokundan oyulmuştur. Picasso'nun kadın düşkünlüğünü söylemeye bile gerek yok.  Roman Polanski, Roman adlı öz yaşam öyküsünde kendisini Lodz'daki okuldan dünya sinemasına taşıyan yolculuğun amacını sorar ve galiba her şeyi güzel kadınlara ulaşmak için yapmış olduğu sonucuna varır. Zaten, sanatın kökeninde iki cinsin birbirine kur yapması ve beğenilmek arzusu çok önemli bir rol oynamıyor mu? (s: 61-63)

--O anda kadını toplumdan çıkararak dışlayan İslam dünyasıyla, uygarlığı kadınla birlikte kuran Hristiyan kültürü arasındaki fark somut olarak belirdi gözümün önünde.İşte en temel sorun, en önemli farklılık buydu. Sadece erkeklerin rol aldığı, kadınların eve kapatıldığı ya da örtüler altında gizlendiği bir toplumda uygarlık kurulamıyordu. (s:64)

-- Ona diyorum ki, "Aramızdaki tek Osmanlı sensin!"
Bu sözüm bir şaka değil, gerçeğin ta kendisi. Elias Canetti, Yorgo Seferis, Mikis Theodorakis, Nicolas Sarkozy, Klaust Gülbenkyan, Charles Aznavour, hatta Kim Kardashian gibi onun da kökü Osmanlı'da. Çünkü Elia Kazan, 1909 yılında, Kadıköy'de dünyaya gelmiş. Yani o gün padişah efendimizin kullarına bir kişi daha katılmış. Gülüyor. "Doğru" diyor, "ben Osmanlıyım." (s:67)

--Yemekten önce Elia'yla bir Kayseri turu yapıyoruz. Meşhur Kayseri Kalesi'ni görüyoruz. Kaleyi MS 500 yılında Bizans İmparatoru Jüstinyen yaptırmış, diye anlatıyorum ona. Kayseri tarihine müthiş ilgi duyuyor, her şeyi öğrenmek istiyor. Hatta benim amatör bilgilerim ona yetmiyor, bu konuda bir uzmanla tanıştırmamı istiyor. "Tamam" diyorum, "böyle birini tanımıyorum ama araştırıp bulacağım, söz." Sadece şehrin adının Ceasarea, yani "Sezar şehri" olduğunu anlatıyorum. "Kayser, Sezar'ın Arapçası, biz de onu kullanıyoruz." Bu konuyu okumuş olduğum için Rus çarının da (tsare) unvanını aynı kökten aldığını, Almanların kayzerlerine kadar giden bağı anlatabilirim ama Elia'nın artık çok yorulduğunu görüyorum. Gözümüze ilişen güzel bir lokantaya giriyoruz. Kayseri'nin zengin mutfağından yemekler seçip, rakı söylüyoruz. Rakı işin olmazsa olmazı. Çünkü efkar dağıtır. (s:102)

Kitabı bitirdiğim zaman içimden şunları geçirdim: Teşekkürler Zülfü Livaneli. Zulme karşı dimdik durduğunuz, eğilmediğiniz için. Mazlumların sesini, kaleminizle, bestelerinizle dünyaya duyurduğunuz için. Ve güzel ülkemizi her platformda başarıyla temsil edip halkımızın aydınlık yüzü olduğunuz için. Bir sonraki kitabınızı merakla ve heyecanla bekliyoruz.





31 Ağustos 2017 Perşembe




KANLI KOLTAN :GELECEĞİN MADENİ Mİ?



Lise yıllarını geride bıraktığımdan beri kimyayla ilgilenmedim. Hoş, o yıllarda da kimyayı sevdiğimi söyleyemem. Dolayısıyla okuduğum bir kitapta geçen koltan cevheri benim için pek bir şey ifade etmiyordu. Ta ki, nerelerde kullanıldığını ve bu cevherin nasıl kanla çıkarıldığını öğrenene dek. "Kanlı Elmas" filmini izlemiştim, koltanın da kanla çıkarıldığını okuduğumda yazıma bu ismi verdim. Üstelik her gün, her saat, her dakika elimde küçücük bir koltanı tuttuğumun farkında olmayarak. Acaba kaç kişi bunun farkında? Cep telefonlarından söz ediyorum.

Bu madeni bilmeyenler için Jean-Christophe GRANGE'ın "LONTANO" adlı romanında koltan cevherine ilişkin yazdıklarından  kısa bir özetle tanıtımına başlayayım:

Afrika'yla ve oradaki hammaddelerle ilgilenen yabancı yağmacılar, en başta da her şeyi alıp götüren Çin, ya da teknolojik faaliyetleri çok miktarda koltan gerektiren ABD veya diğer Avrupa ülkeleri, hatta Kore ya da Japonya'nın gözünü Kongo'ya dikmesinin nedeni işte bu kimyasal element koltanmış. Geleceğin ne kobaltta, ne manganezde, hatta ne altında ne de elmasta olduğunu söyleyen yazar geleceğin koltanda olduğunu belirtiyor ve koltanla ilgili şu açıklamayı yapıyor: Koltan cevheri tantal içeriyor, üç bin derecenin üstünde ergimeye giriyor, sıklıkla elektronik sanayiinde süperalaşımlarda kullanılıyor. Cep telefonlarının içinde bulunan devrelerin ve çiplerin bulunduğu plakaların hepsi birbirlerine küçük bir gümüş damlasıyla bağlanırmış. Bu gümüş damlaları kazıyınca altından siyah renkli bir başka metal çıkıyormuş ki, işte o metal koltanmış. Bütün elektronik ve uzay havacılığı sanayileri gelecekte bu metali çıkarmanın ve elde etmenin peşine düşeceklermiş. Koltanın en büyük rezervleri de Kongo'da bulunmaktaymış.
Lontano'nun devam kitabının adı ise "KONGO'YA AĞIT".

Artık koltanı tanıyordum ve internette bir araştırma yaptım. İşte savaş madenlerinden biri olan koltan ve Kongo'yla ilgili çarpıcı bilgiler:

Kongo'nun doğusundaki maden işçileri, insan sağlığına ve çevreye verilen zarara aldırmaksızın pisliğin içinde, yerdeki deliklerde ve sarp kayalıklarda elleriyle ya da kör kazmalarla altın, bakır, elmas ve koltan çıkarıyorlar. Alman Jeoloji ve Hammaddeler Kurumu Başkanı Hans-Joachim Kümpel bu madenlerin, asi milisler tarafından kontrol edildiğini anlatıyor. Kümpel, "Savaş madenleri derken, Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ndeki durumu kastediyoruz. O ülkede madencilikten kazanılan parayla silahlı çatışmalar finanse edilip körükleniyor", diyor.

Savaşların sermayesi

Bütün dünya madenlerin savaş için kullanılmasını kınıyor. Amma kanlı madenler yine de alıcısını buluyor. Örneğin, tantal içeren koltan cevheri. Yoğunluğu ve dayanıklılığı çeliğin iki katını bulan bu maden aynı zamanda son derece esnek ve ısıya da oldukça dayanıklı. Çelikle karıştırılıp, akıllı telefon, yassı ekran ya da dizüstü bilgisayar yapımında kullanılıyor. Avustralya ve Brezilya'da da bulunan bu madenin %18'inin Demokratik Kongo'dan alındığı tahmin ediliyor. Alman Metal İşletmeleri Birliği Başkanı Rallf Schmitz, bütün boykot çağrılarına rağmen Kongo'nun dışarıya koltan satmasının neden önlenemediğini şöyle anlatıyor: "Tüccara tantalı nereden aldığını sorduğumuzda, Kongo'nun adı pek geçmiyor. Çünkü Kongo tantalı Çin ve diğer ülkelere gönderilip orada dökümü yapılıyor. Dökümhaneden çıkan tantal da metal şeklinde dünya piyasasına sürülüyor. Parmak izi sadece cevhere uygulanabildiği için işlenmiş tantalın menşei belirlenemiyor." *

Teknolojik gelişmeler hızla devam ederken  hava sanayii ve teknoloji için gerekli olan koltandan vazgeçilebilir mi? Vazgeçilemezse, o madenlerde çalışan insanların çalışma şartları iyileştirilebilir mi? Kongo'daki savaş madenlerini asi milisler işletip bu madenlerden kazandıkları paralarla savaşı finanse ettiklerine göre Birleşmiş Milletler bu konuda bir şey yapamaz mı? Daha çok soru sorulabilir, sorabilirim ama teknolojik yarar-zarar ve insan hayatı arasında orta bir yol bulmak gerekir diye düşünüyorum. Stuart Chase'in dediği gibi; "Teknolojiyi tümüyle yermek, tuzdan arındırılmış deniz suyu ile yeşeren bahçeleri görmezlikten gelmek, onu gözü kapalı övmek ise Hiroşima'yı unutmak demektir."

Not: 2018 yapımı bir İspanyol filmi olan "Sara'nın Defteri" Kongo'da geçiyor ve koltan madeninin çıkarılması ve dağıtılmasındaki vahşeti anlatıyor. Vahşet diyorum, çünkü bazı sahneleri izlemekte zorlandım. :( İzlemenizi öneririm.






İtalik kısım ve fotoğraf için link: http://www.dw.com/tr/cevherlerin-parmak-izi/a-16399591