18 Kasım 2016 Cuma




YEVGENİ ONEGİN:
BALE/OPERA





Ankara. Genç Türkiye Cumhuriyeti' nin başkenti. Başkent oluşundan tam on yedi yıl sonra (1940' ta) Atatürk' ün isteği gerçekleşiyor. Devlet Konservatuvarı' nın Carl Ebert yönetimindeki öğrencileri, ilk opera temsillerini Ankara Halkevi sahnesinde, Cumhurbaşkanı İnönü' nün huzurunda veriyorlar. Gerçi bu ilk temsil için seçilen ve provaları aylardan beri devam eden eserin - Puccini' nin Madama Butterfly'ının - sadece ikinci perdesi hazırlanabilmişti. Birinci ve üçüncü perdelerin çalışmaları devam ediyordu. Ama onun yanında, Mozart' ın tek perdelik Bastien ve Bastienne operası da sahneleniyordu. Tahmin edeceğiniz üzere bu ilk temsil olay oldu. Radyo, gazeteler, dergiler sonucun ne kadar başarılı olduğunu uzun uzun anlattılar. Ve opera birden Ankara' da herkesin gidip görmek istediği en önemli etkinlik haline geldi. Fakat bu kolay değildi. Hem temsillerin sayısı azdı, hem de bilet bulmak kolay değildi.

Altan Öymen, "Bir Dönem-Bir Çocuk" anı kitabında operaya ilişkin şöyle yazar: "Opera temsilini canlı olarak seyretmek, uzun süre sadece Ankaralılara özgü bir olanak halinde kaldı. İstanbul'da, Şehir Tiyatrosu' nun bazı operet denemeleri dışında düzenli bir opera çalışması yoktu.
İstanbul'da o zamanki Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası gibi bir orkestra da yoktu. Batılı konsoloslukların veya kurumların desteklediği bazı amatör gruplar oluşmuştu, bazen küçük çapta konserler veriyorlardı ama yapabildikleri de, toplayabildikleri ilgi de çok sınırlıydı. Özetle, İstanbullular, Klasik Batı Müziği etkinlikleri açısından, biz Ankaralılardan hayli gerideydi. Bununla övünebilirdik."

Bu tarihi hatırlatmayı neden yaptım? Dün akşam (17 Kasım 2016), Yevgeni Onyegin balesini izledim, opera sahnesinde. Salona girdiğimde, tüm koltukların dolu olduğunu, balkonda bile yer kalmadığını gördüm. Her kesimden, her yaştan izleyici topluluğu temsili heyecanla bekliyordu. İşte dedim "Ankara" seyircisinin farkı. Demek ki hala sanattan vazgeçmemişler. Ankara'nın ünlü ayazına aldırmayıp temsili izlemeye gelmişler. İçim umutla doldu...

Çukurdaki orkestranın çaldığı uvertürü dinlerken, bir yandan da düşünüyordum; Atatürk'ün ne büyük işler başardığı, ileri görüşlülüğü, sanata ve sanatçılara verdiği önem ve değer sayesinde bizi dünya kültürleriyle, sanatıyla nasıl tanıştırdığını. Tanıştırmakla kalmayıp bu tanışmayı sürekli kılacak eserler bıraktığını... Zira, hangi İslam ülkesinde, opera ve bale sahnelenebiliyordu ki? Araştırmadım ama sorunun cevabı, hiç galiba. Dünya sanatlarını izlemek için bile "laiklik" ilkesinin korunmasının şart olduğuna bir kez daha kani oldum.

Ben bunları düşünürken perde açıldı ve bale gösterisi başladı. Gösteri süresince, salondan çıt çıkmadı, cep telefonları çalmadı, kimse öksürmedi, kimse olur olmaz yerde alkışlayıp sanatçıların konsantrasyonunu bozmadı - olması gereken buydu zaten. Yine söylüyorum; Ankara seyircisinin farkı işte. :)


"Yevgeni Onegin" operasıyla ilgili kısa bir bilgi vermek istiyorum. Operanın Dünya Prömiyeri, 29 Mart 1879 - Moskova Konservatuarı, 23 Ocak 1881 - Bolşoy Tiyatrosu' nda, Türkiye Prömiyeri ise 1963 yılında yapılmış. Ve 2004' te yeniden sahnelendi. Yani Yevgeni Onegin tam 40 yıl sonra başkentte idi. Rus yazar Puşkin' in sinemaya da uyarlanan ünlü eseri "Yevgeni Onegin" Çaykovski' nin müziğiyle başkent sahnesinde yeniden hayat buldu. Prömiyeri kaçırmadım ve operayı izledim.  Gururla söyleyebilirim, ki Türk operası yakaladığı evrensel çizgiyi daha da ileriye taşımış...


Operanın konusuna gelince; Bir çiftlik evinde yaşayan Larina' nın iki kızı vardır. Büyüğü Tatiana, mütevazi, düşünceli ve kitaplara düşkündür. Küçüğü Olga ise hafif meşreptir. Şair Lenski Olga' ya aşıktır. Bir gün, Lenski, Larina' nın evine yakışıklı, genç, şımarık komşusu Onegin' i getirir. Tatiana, Onegin' e aşık olur ve gecenin bir vaktinde Onegin' e aşk mektubu yazar ve gönderir. Onegin, Tatiana' nın kendisine duyduğu bu saf aşkı aşağılar ve mektubu yırtar.


Larinler' in evinde Tatiana' nın doğum günü kutlanırken Onegin, Tatiana' yı dikkate almayarak Olga'yla flört eder. Bu durum, Olga' ya aşık olan Lenski' nin sinirlenmesine neden olur. Lenski, onurunu kurtarmak için Onegin'i düelloya davet eder. Düelloda Onegin, Lenski' yi öldürür.


Olayın üzerinden uzun zaman geçmiştir. Hızlı yaşamaktan yorulan ve aradığı aşkı bulamayan Onegin, Petersburg' a geri döner. Kendisini şımartan ve her şeye tepeden bakmayı öğreten bu kent artık ona yabancı ve yapmacık gelmektedir. Onegin, arkadaşı general Gremin ile karşılaşır. Gremin ona karısı Tatiana' yı takdim eder. İşte o anda Onegin' in içinde uzun zamandır beklediği aşk alevlenir. Tatiana' ya mektup yazar. Mektubun ardından Tatiana' nın evine giden Onegin, tüm tutkusuyla, zamanında hor gördüğü Tatiana' nın ayaklarına kapanır. Tatiana, Onegin' i hala sevmektedir, ancak onurlu ve şerefli bir kadın olduğundan Onegin' i reddeder ve mektubunu yırtar. Onegin, büyük bir üzüntü içinde hayatını boşuna yaşamış olduğunu anlar.


Türkiye'de ilk gösterimi, 5 Mart 2016 tarihinde yapılan, 2 perdelik Onegin balesini izlediğimde, koreografisine ve müziğe bayıldım. Balenin konuk koreografı Ukraynalı Yaroslav Ivanenko, harikalar yaratmış sahnede. Bale müziği Çaykovski' ye ait olmasına rağmen, yer yer  operadaki müzikten farklıymış gibi geldi kulağıma. Bir Çaykovski hayranı olarak dikkatimden kaçmadı ve sonrasında araştırdım. Yanılmamışım. Halen Kiel Balesi' nin direktörü ve koreografı olan Yaraslov Ivanenko, Devlet Opera ve Balesi dansçılarından koreograf Nurdan Sinkil' le yaptığı söyleşide; neo-klasik tarzı benimsediğini belirtmiş. Müzik için Tchaikovsky' nin bestelerinden "Serenad", "Francesca da Rimini", "İtalyan Kapriçyosu", "Rokoko Çeşitlemeleri", "Ballet İmperial", "Nocturne" gibi parçaları kullanmış.


Devlet Opera ve Balesi'nin sanatçılarını kutluyorum. Operadaki başarılarından sonra, Yevgeni Onegin'i balede de başarılı bir şekilde sergiledikleri için...


" Hangi çağda olursa olsun halk daima kötü yetiştirilmiştir. Sanatın hep genele hitap etmesini bekler halk, kendi zevklerini tatmin etmesini ister, o saçma gururunu okşamasını ister, görmekten sıkılmış olması gereken şeyi göstermesini ister ve en çok da kendi aptallığından sıkıldığında aklını dağıtmasını ister. Halbuki sanat asla genele hitap etmemelidir. Bilakis halk kendini sanatsal kılmaya çalışmalıdır."

Oscar Wilde





13 Kasım 2016 Pazar




HUZURSUZLUĞUN KİTABINI YAZAN BİR YALNIZ ADAM: 

FERNANDO PESSOA






Elimde okuyacağım kitap kalmayınca, kitapçıya gitmem gerekti. Uzunca bir süredir uğrayamadığım için de  raflarda dizili olan kitapların kokusunu özlediğimi fark ettim, kitapçıya girdiğimde. Kitap kokusu, beni yeni çıkanlar bölümüne doğru çekti. Aman Allah'ım ne çok kitap çıkmış! Kitap rafları ünlü-ünsüz yazarların kitaplarıyla dolu. Düşündüm de, güzel ülkemden uzak kaldığım sürede  ya kitap okuyan kesimde gözle görülür bir artış olmuş, ya da herkes yazar olmak istemiş sanki. Sevindirici yanı, isteyenin, parası olanının kitap bastırabilmesi galiba!! Önce raflara şöyle bir baktım: Hangi birini inceleyeyim? Gönlüm hepsini diyor; ama buna ne zamanım ne de gözlerimin feri yeter...
Her neyse, raflar arasında dolanırken, incecik birçok kitabın dizildiği sıraya takıldı gözlerim. Birini çekip aldığımda hazine bulmuşçasına sevindim; çünkü, uzun yıllardır aklımdan geçen bir fikri "Zeplin Kitap" hayata geçirmiş. Zira, dünyaca ünlü yazarların, filozofların eserlerinden alıntılanan cümleler ve aforizmalarla bir "aforizma dizisi" oluşturmuş. Zahmetsizce, tek bir kitaptan o yazarın veya filozofun sözlerini  okuyor, hayata bakışı hakkında fikir ediniyorsun. Kimler yok ki? Tolstoy, Oscar Wilde, Stefan Zweig, Arthur Schopenhauer, Goethe, Nietzshce ve Fernando Pessoa. Bunlar incelediklerim ve satın aldıklarım. Keşke yayınevi fiyatı biraz daha ucuz tutsaymış diye hayıflandım, hepsini alamadığım için-şimdilik.

İşte bugünkü yazım, ülkemizde fazla tanınmadığını düşündüğüm Fernando Pessoa' yı kısaca tanıtmak ve aforizmalarından seçtiklerimi paylaşmak üzerine kurulu. Ben Pessoa' yı daha çok şiirlerinden tanıyor, şair yönünü biliyordum: ama onun ressam yanını bilmiyordum, doğrusu. Hiçbir şey istememenin mutluluğunu tadan bu yalnız adamın yaşamak, hayal kurmak, tarih, siyaset ve yazmak üzerine söylediği aforizmalarının ilginizi çekeceğini umuyorum.

"Yazmak, unutmaktır." der Pessoa ve devam eder: "Edebiyat, hayatı hiçe saymanın en uygun yoludur. Müzik yatıştırır, görsel sanatlar coşturur, sahne sanatları (oyun ve dans gibi) eğlendirir. Şu var ki, edebiyat, uykuya dönüştürerek hayattan el çektirir. Diğer sanatlar böyle bir etki yaratmaz - bazıları görsel ve bu nedenle de yaşayan bağıntılar kullandığından, diğerleri de bizzat insan hayatından alımlandıklarından.
Edebiyatın durumu farklıdır. Edebiyat hayatı canlandırır. Bir roman asla olmamış bir şeyin öyküsüdür, bir oyun ise öykülemesi olmayan bir romandır. Bir şiir, dizelerle konuşmadığımızdan, hiç kimsenin kullanmadığı bir dilde duygu ve düşüncelerin ifade edilmesidir."

"Yazmak unutmaktır." diyen şairin hayatı, unutmak için yazmasına neden olabilecek gibidir sanki.  Fernando Pessoa. Şair ve ressam. 13 Haziran 1888' de Lizbon'da doğmuş, çocukluk yıllarını Güney Afrika'da geçirmiştir. On yedi yaşında yeniden Lizbon'a geri dönmüş ve hayatının geri kalanını orada sürdürmüştür. Milton Shelley, Poe, Shakespeare, Baudelaire'den etkilenen şairin, şiirlerinin yanı sıra çok sayıda eleştiri ve deneme yazısı yayımlanmıştır. Fütürizmi benimseyen şair, daha sonraları Portekiz modernist edebiyatının kurucularından olmuş ve "paulismo" akımına öncülük etmiştir. Genç yaşta hayatını kaybeden (47 yaşında) şairin hayatı boyunca dört kitabı yayımlanmıştır: 35 Sonnets, English Poems I-II, English Poems III, Mensagem. Geriye binlerce sayfa el yazması bırakmıştır.

Pessoa'yı daha iyi tanımak için kendisini nasıl anlattığına bakalım. Ölümünden 50 yıl sonra yayımlanabilen 'Huzursuzluğun Kitabı' adlı ünlü eserinde kendisini şöyle anlatıyor: "Hiçbir şey onu bir şey yapmaya zorlamadı. Çocukluğunu yalnız yaşadı. Hiçbir gruba katılmadı. Hiçbir sıkı çalışmanın içine girmedi. Hiçbir zaman kalabalığa ait olmadı. Yaşamının bu koşulları, tuhaf fakat bir o kadar da genel (belki de tüm yaşananlar için doğru olan) bir fenomenle damgalandı: Sonunda atalet ve vazgeçmeye yönelen içgüdülerine uygun şekilde şekillenen bir yaşam..."


Yaşamı boyunca değişik kimlikler altında yazan, hatta edebiyat çevrelerinde "binbir surat" olarak da adlandırılan Pessoa'nın, henüz bulunamadığından şüphe duyulan yazıları edebiyat araştırmacıları tarafından aranmaktadır. Bu sıradışı şairi tanıttıktan sonra aforizmalarına geçebilirim artık.


"Ruhum gizli bir orkestra, bilmediğim kemanlar, arplar, davullar ve tamburlar çalıyorum ve içimde yankılanıyorlar. Bütün duyduğum bir senfoni."



"Başımıza gelen şeylerin değeri, sürece uzunluklarıyla değil, yoğunluklarıyla ilgilidir. Bu yüzden unutulmaz anlar, açıklanamayan şeyler ve bizim için eşsiz insanlar vardır."



"İnsanları sevmeyiz. Sevdiğimiz; birisi hakkında oluşturduğumuz fikirdir. Uydurduğumuz bir kavramı - aslında kendimizi- severiz."



"Mükemmelliğe taparız çünkü ona sahip olamayız; eğer sahip olsaydık, inkar ederdik. Mükemmellik insanlık dışıdır çünkü insanlık kusurludur."



"Çelişki evrenin özüdür."



"Kendin hakkında hiçbir şey bilmemek, yaşamaktır. Kendini fena halde bilmek, düşünmektir."



"Ben türlü oyuncunun türlü oyunlar oynadığı boş sahneyim."



"Sorun basittir. Bir şey ya özgürdür ya değildir. Ya biridir ya öteki. İkisinin ortası yoktur. Fiziksel anlamda özgür olmadığımız sürece, bir şey başka bir şeyden daha özgür değildir."



"Vicdan azabı değil, bilinç azabı çekiyorum."



"Siyaset, nasıl yönetildiklerini anlamadan toplumları yönetme sanatıdır."



"Siyasi fikirlere sahip olmak hiçbir fikre sahip olmamanın en kolay yoludur."



" Tarih, sinir hastası - toplumsal ya da kişisel- büyük adamların ya da ulusların başarısının kronolojisidir."



"Tarih, yüce şahsiyetlerin değil, anormalliğin kronolojisidir. Neron yüce değil, anormaldir."



"Harekete geçmek - gerçek bilgeliktir. Olmak istediğim şey olabilirim ama her ne ise onu istemem gerekli. Başarı, başarılı olmaya bağlıdır, başarılı olma olasılığına sahip olmaya değil."


"Yalnız başına yaşayamıyorsanız, bir köle olarak doğmuşsunuz demektir."



"Kalp düşünebilseydi, atmaktan vazgeçerdi."



Kaynak: FERNANDO PESSOA - Hiçbir Şey İstememenin Mutluluğu (Çeviren: hakan akdoğan)



Dip Not: Portekizli grup Teatro Praga "Zululuzu" oyununun dünya prömiyerini, 20. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında İstanbul'da yaptı. (19-20 Mayıs 2016) Oyun, Pessoa' nın Güney Afrika' da özgürlük peşinde geçirdiği gençlik yıllarını anlatıyor.






9 Kasım 2016 Çarşamba




 DEDİKODUYA DAİR KISA BİR DEDİKODU :)






Dedikodu, nam-ı diğer gıybet... Adı bile ürkütüyor değil mi? Ürkütücülüğü, olumsuz anlam ifade etmesinden, ya da  dedikoduya maruz kalma düşüncesinden kaynaklanır. Korkarız dedikodudan; ama insan korkmakla kendisine gelecek zararı, tehlikeyi önleyemez. Zira eskilerin deyimiyle; "korkunun ecele faydası yoktur." Hal böyle iken, korkudan korkmayı bir kenara bırakır, rahatça dedikodu yaparız. Ha ben yapmıyorum, diyebilirsiniz; ancak söylediğiniz şey, inandırıcılıktan uzak bir söylem olur. Söylediğinize kendiniz bile inanmazsınız; çünkü dedikodu, özel ve yakınlık içeren bir insan davranışıdır. Aslında bir iletişim biçimidir. Hayatımızdaki insanlarla - bazen olmayanlarla da- gündelik gelişmeleri tartışmaya, birilerini çekiştirmeye veya kınamaya yönelik sosyal bir araçtır dedikodu. İnsan sosyal bir varlık olduğuna göre, dedikodu yapmak sosyal bir olgu olarak karşımıza çıkar her halükarda. 

Bu girişten sonra dedikoduyu savunduğum sanılmasın. Aksine, dedikodudan hoşlanmadığım gibi, yapılan ortamlardan da uzaklaşırım. Çünkü  "benimle dedikodu yapan, benim dedikodumu da yapar." sözünün gerçekliğine inanırım.
  
BBC Dergide okudum: Dedikodu bazen kötücül olsa da bilim insanları dedikodunun toplumu birleştiren bir tür tutkal olarak olumlu bir işlev gördüğüne işaret ediyor. Filozof Julian Baggini ise dedikodunun "diğer insanları ahlaki olarak değerlendirme, insanların yaptıklarıyla ilgili doğru, yanlış, iyi, kötü gibi yargıda bulunma" anlamına geldiğini ifade ediyor. Bir başkası hakkında yargıda bulunma hakkını hangi duygu veriyor bize? Kıskançlık mı? Kıyaslama mı? Hırs mı? Kendini ispat mı? İtibarı eksiltme mi? Yoksa bunların tümü mü? Saydıklarım her insanda varolan duygular. Yani insani duygular. Dolayısıyla  bu duygulara sahip her insan -erkek, kadın farketmez- dedikodu yapma potansiyeli taşır içinde. Yeri ve zamanı geldiğinde mevcut potansiyel enerji şu ya da bu şekilde açığa çıkar. Açığa çıkan enerjinin büyüklüğü ve yıkımı, içinde biriktirdiklerinin büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Ne kadar acı çekmişsen, ne kadar üzülmüşsen, ne kadar yıkıma uğramışsan o kadar karşılığını verirsin. Ne kadar? O kadar.

Dedikodu yapmak, bütün dinler tarafından yasaklanmasına rağmen nasıl ve ne zaman ortaya çıktığına dair kesin bilgiler bulunmamakta. Ortaya atılan bazı tezler ise insanlık tarihiyle ilgili ilginç ipuçları veriyor. Dedikodunun gelişmesinde, insanların birbirinin bitini temizlemesi ve ateş yakmayı öğrenmesinin özel bir yeri olduğuna inanılıyor. Ve tabii ki, dedikodunun gelişmesi için dil (konuşma) gerekiyor. Dedikodunun tarihinin insanlığın konuşmaya başlamasından daha eskiye dayandığı söylenebilir. Çünkü dedikodu yapmak için el hareketlerimizi, gözlerimizi, yüz mimiklerimizi ve bedenimizin birçok bölümünü kullandığımız inkar edilemez.


Prof. Dr. Bengi Semerci, dedikodu, söylenti için şöyle diyor Sabah Gazetesi'ndeki yazısında:

" Dedikodular, söylentiler...Yaşamda uzak kalamadığımız, yakındığımız, kızdığımız ama bir şekilde içinde olduğumuz sosyal olgu. Kimi zaman kurban, kimi zaman fail olarak yer aldığımız ilişki biçimi. Bazen doğrusunu anlatmak için ruh sağlığımızı yitirdiğimiz, bazen uğruna yaşamaktan vazgeçtiğimiz, bazen şiddetle yalanladığımız, bazen de yalanlarken kabul edip övündüğümüz."

Şurası bir gerçek ki, eskiden iletişim araçlarının olmadığı ya da az olduğu dönemlerde dedikodu bir iletişim aracı, insanların birbirlerinden haber alma yöntemi olarak kullanılmış. Toplum içinde yaşayan insanların birbirlerini tanımak, meraklarını gidermek için oldukça masum bir yöntem olarak gözüküyor. Kabul. Peki ya günümüzde? Son derece gelişmiş iletişim araçlarının varlığına ve dünyanın bir ucundan diğer ucuna saniyelerle haberleşme sağlanırken insanoğlu hala neden dedikodu yapıyor? İşte sorunun cevabı. Prof. Dr. Semerci'ye göre; " Hızla gelişen teknolojinin sağladığı yöntemler çıktı. Ama insan psikolojisi bu denli hızla değişim gösteremediği için, dedikodu ve söylentiler devam etti, ediyor." Öyle anlaşılıyor ki, insan varoldukça da devam edecek. 


"Bu en eski iletişim yöntemini, büyük organizasyonlar da hala kullanmaktadır. Bazen olumlu bazen olumsuz etkilerinden yararlanılır. Bir yalan öykü, bir söylenti ve bunların yayılan dedikodusuyla yerini kaybeden liderler, politikacılar tarihin yaprakları arasında bulunabilir. Yine aynı yapraklarda kargaşaya sürüklenmiş toplum öyküleri de bulabilirsiniz. Biraz derine inince görürsünüz ki, her şey bir söylentiyle başlamıştır."

(Prof. Dr. B. Semerci)

Dedikodu deyip geçmek mi lazım? Yoksa geçmemek mi? Bu biraz karakterinizin gücüne, biraz dedikodunun niteliğine, biraz da söylentinin toplumda yarattığı etkiye bağlı olabilir. Ama ben diyorum ki, yaşamı süresince dedikodudan çok çekmiş Mevlana Celaleddin-i Rumi' nin sözüne  kulak verelim.

"Aldırma söylenenlere: Varsın, görenler seni bir ot sansın. Sen gül ol da, uğruna ötmeyen bülbül utansın."






1 Kasım 2016 Salı




SAFRANBOLU KÖŞK VE KONAKLARININ TABAKHANELERLE DANSI







Safranbolu. Bu şirin ilçemize kaç kez gittiğimi hatırlamıyorum. Osmanlı döneminden kalma evleriyle ünlü olan Safranbolu, UNESCO tarafından 1994 yılında Dünya Miras Şehri olarak koruma altına alınmıştır. 18. ve 19. yüzyıl Osmanlı kent dokusunu günümüze taşıyan Safranbolu Evleri, ilçenin simgesi niteliğinde adeta. Evlerinin yanı sıra safran çayı ve lokumuyla da ünlü olan Safranbolu' da, Ülkemizin 4. büyük mağarası olan Bulak Mencilis Mağarası, İncekaya Su Kemeri,Kristal Cam Teras, Tokatlı Kanyonu, Hıdırlık Tepesi ve Yörük Köyü (bu köyde dünyaca ünlü sopranomuz Leyla Gencer 'in doğduğu ev vardır) görülmesi gereken yerlerin başında gelmektedir.

Safranbolu' yu gezdim, gördüm, Tokatlı Kanyonu'nda yürüdüm ve tarihine ait bilgi edindim. Dolayısıyla ilçe hakkında bilmediğim yok sanıyordum. Ta ki bir bilgi yarışmasında sorulan tabakhane ile ilgili sorunun cavabını araştırıncaya kadar. Meğer, Safranbolu Osmanlı döneminde tabakhaneleriyle meşhurmuş. Ve bugüne kadar ulaşan bir deyime de ev sahipliği yapıyormuş: Anlamını bilerek ya da bilmeyerek kullandığımız "Tabakhaneye bok yetiştirmek" deyimine. İşte bu deyimin öyküsü:

Tabakhane, deri tabaklanan fabrikaya verilen addır. Her türlü hayvanın postu buraya yaş ya da tuzlanmış deri olarak gelir ve çeşitli aşamalardan geçtikten sonra tabaklanmış ya da bitmiş deri olarak fabrikadan çıkar. Deri tabaklanmasında esas derinin organik bir nesneden inorganik bir nesneye çevrilmesidir. Tabakhane debbağhaneden gelen bir kelimedir. Debbağ eski dilde deri işleyen kişiye verilen isimdi, bu işin yapıldığı yere de debbağhane denirdi. Günümüzde ise bu kelime tabakhane olarak gelmiştir. Osmanlıda debbağlık önemli zannaatlardan biriydi. Mesleğin ahilik ocakları vardı, bu işin piri de ahi Evrandı. Deri işlemesi meşakkatli, emek isteyen ve severek yapılması gereken bir iştir. Deri çeşitli kimyasal ve fiziksel işlemlerden geçerek bir mamül olur ve bizim hizmetimize sunulur. Her işlemin kendine has önemi vardır. Bir işlemi yanlış veya eksik yapmak deriyi kullanılamaz hale getirebilir. Osmanlı döneminde deri tekeli vardı...Safranbolu' da derinin tabaklanması olabilmesi için o dönemin ileri gelenleri çeşitli tedbirler almışlar...Safranbolu' da tabaklanmayan deriyi satanlardan o dönemin tüccarları alış veriş yapmazlar ve mecburen Safranbolu' da deriyi tabaklananlar satılırdı. O dönem çok para kazanan Safranbolu iş adamları köşkler, konaklar ve 99 odalı evler yaptırmış... Bazı evlerin içine çeşme dahi getirilmiştir.










Safranbolu' da taze köpek dışkısı için tabakhanelerde yaygın olarak binlerce köpek beslenirmiş. Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği sama safhasında, taze köpek dışkısı enzimlere ihtiyaç duyulduğundan, tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek dışkısı toplarlar, sama işlemi ancak dumanı tüten taze dışkı ile yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere yetişirlermiş...

Hayvanların derilerinin işlendiği atölyeler köpek dışkısı için yanar tutuşurlarmış. Çünkü bir tek taze köpek dışkısı içinde bekletilen deri yumuşacık, kıl köklerinden arınmış, gözenekleri açık, ince, homojen yani kaliteli olabilirmiş. Bu nedenle köpek çiftlikleri kurulmuş...Binlerce köpek beslenmiş, üretilmiş ve hatta köpeğin dışkısını sıcak ve kurumadan yetiştirmek için sistemli bir iş örgütlenmesi kurulmuştur.

Bugün dericilik tamamen ölmüş olup, yapay olarak yeni kimyasallarla da aynı sonuç elde edilmeye başlanınca köpeklerin de, dışkı toplayıcıların da pabucu dama atılıvermiş. 

"Tabakhaneye bok yetiştirmek" de yeni kuşakların nereden geldiğini bilmediği, merak ettiğini de sanmadığım bir deyiş olarak - belki de içinde bok kelimesi geçtiğinden günümüze kadar gelebilmiş.

Safranbolu' da deriyi işleyip kullanılabilir hale getiren meslek erbabına. "Tabak mısın, it bokuna muhtaçsın." denirmiş.

Öyküyü okudunuz. Safranbolu köşk ve  konaklarının ihtişamının tabakhanelerden elde edilen paradan (zenginlikten) kaynaklandığını  söylemek sanırım yanlış olmaz. O zamanlar hızlı koşanlara, bugün ise deli gibi araba sürenlere "Tabakhaneye bok mu yetiştiriyorsun?" denilmesi  buradan gelmektedir.


Kaynak: tr.wikipedia.com

Photos: ntv.com.tr







25 Ekim 2016 Salı




KAVAK DAĞI / KAZAN DOĞA YÜRÜYÜŞÜ VE DOĞAYA DAİR







Yine bir Pazar günü rutinini bozmuyorum ve doğa yürüyüşü yapmak üzere erkenden kalkıyorum. Bu seferki rotamız, Ankara'nın ormanlık ilçesi Kazan' da bulunan Kavak Dağı ve Kuzuören Yaylası. Sonbaharın renklerini görecek olmanın yanı sıra, ilk kez gideceğim Kavak Dağı' na tırmanış da heyecanlandırıyor beni. 

Öte yandan merak ettiğim bir şey daha vardı: Acaba, Kavak Dağı  ismini kavak ağacından mı almıştı, yoksa başka bir öyküsü mü vardı? Zira, Anadolu'da  coğrafi yerlere verilen isimler öyle laf olsun diye  verilmez. İsimler ya bir efsaneye dayanılarak verilmiştir ya da o yerin bir öyküsü vardır.  Artık gidince görecek, öğrenecektim.

Büyük otobüsle rahat bir yolculuktan sonra tırmanışa başlayacağımız Otacı'da durduk ve hazırlıklarımızı tamamlayıp yürüyüşe geçtik. Hava kapalı ve ha yağdı ha yağacak modundaydı. Çevredeki çam ağaçlarının yeşili, sıcak günlerdeki canlılığını kaybetmişti.. Taa uzaklarda ise, sarı- yeşil; kırmızı- turuncu renklerin yan yana yer aldığı polokrom armoni insanı büyülüyordu. Tırmandıkça renklerin armonisini yakından görecek, bu doğal tabloyu doyasıya seyredecek ve unutmamak için hafızama kaydedecektim. Öyle de oldu. Bir ara, tamamı "titrek kavak"lardan oluşan orman dokusu içinde yürüdük. Orman oldukça sıktı. (Ve anladım ki, dağa adını veren işte bu kavaklardı.)  Yürürken, çıplak kalmış kavak sürgünlerinin incecik dalları ara sıra yüzüme kırbaç gibi inip canımı yakıyordu. Orman o kadar güzel, yaprakların sarısı öylesine baş döndürücüydü ki, bu acıyı unutturuyordu. Keşke kavakların sarısını sözcüklerle anlatabilseydim. Ama şöyle söyleyeyim, yaptığı resimlerde sarı rengi ve tonlarını cömertçe kullanan  Van Gogh'un  tablolarında bile göremeyeceğiniz güzellikte bir sarı... 

Ülkemizin çeşitli yörelerinde bulunan çam, köknar, meşe ve kayın ormanlarında yürümüştüm. Kavak ormanında ise, ilk kez yürüyordum, hem de "titrek kavak" ormanında. Yeri gelmişken yazmalıyım; ülkemizde biri melez olmak üzere 5 kavak ağacı çeşidi vardır. Bunlar; ak kavak, Fırat kavağı, kara kavak, boz kavak ve titrek kavaktır. Titrek (titreyen) kavak, Avrupa, Kuzey Afrika, Ön Asya, Kafkasya, Sibirya, Japonya ve Türkiye' nin orman bölgelerinde yetişen, çalı veya ağaçcık halinde bir tür kavak olup acı kavak, dağ kavağı (Populus tremula) olarak da adlandırılır.

Titrek kavakların hafif esintideki titreyişlerinin sesini dinlediniz mi hiç? Yaprakların salınışı sessiz değildir. Kulak verip dinlediğinizde insana ninni gibi gelen bir melodisi vardır. Dalgın dalgın bu melodiyi dinlerken renk değişimine takıldı gözlerim. Yükseldikçe kavakların arasına karışan  meşe ağaçlarının koyu sarıdan pas rengine dönüşen yapraklarının rengine. Zirveye ulaştığımızda karşı dağlarda görülen manzara muhteşemdi. Karma ormanda yeşil ve sarının tüm tonlarının iç içe geçtiği  görsel bir  şölen izliyordum adeta...

İnişe geçtikten sonra bir dere yatağında verdiğimiz yemek molasında, reçineleri akmış bir çam ağacının altında rehberimizin ikram ettiği kahveyi yudumlama keyfi, keyiflerin en güzeliydi benim için; orman, sessizlik ve kahve. Başka hiçbir yerde bulamayacağım üçü bir arada :)

10 kilometre yürüdükten sonra grup ikiye ayrıldı ve uzun yürüyecek olanlarla birlikte yürüyüşe devam ettik. Dağ yolunun bir tarafı tamamen çam ağaçlarından oluşan orman iken diğer tarafında meşe ve kavak ağaçları vardı. Bu dağ yolunda 5 kilometreyi 40 dakikada yürüyerek bir de rekor kırdık. Acele etmeliydik. Çünkü yol uzun, gün ise kısaydı. Akşam karanlığına kalmadan yürüyüşü bitirmeliydik. Ara sıra ince ince yağan yağmur altında bol oksijen soluyarak yürüyüşü tamamladığımızda  21.4 kilometreyi geride bırakmıştık. Aracımızın yanında hazırlanmış çay ve kahvelerimizi içip yorgunluk attıktan sonra eve dönüş için yola koyulduk; stresimizi dağda bırakmış olmanın verdiği  huzur ve dinginlikle...

Bizler şanslıyız; bu güzel ormanları, dağları, gökyüzünde uçan kuşları görebildiğimiz için. Eve dönerken, Sait Faik' in "Son Kuşlar" kitabındaki  dizeler geçti zihnimden:

"Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikayesi."

Çocuklarımızı kentlerde hapsoldukları dört duvar arasından çıkarıp doğaya götürmek gerek, hiç olmazsa haftada bir. Ve onlara ağaçları, çiçekleri, böcekleri, hayvanları sevmeyi öğretmek de. Daha da önemlisi doğayı gözlemlemeyi öğretelim. Öğretelim ki, hayal güçleri gelişsin. Çünkü doğa hayal kurdurur ve hayaller sonunda mutlaka gerçekleşir. Bir yerde okumuştum; hayallerin gerçekleşmesine doğanın katkısını. Şöyle ki;


"Helikopterin ilk çizim tasarımlarını yapan ressam Leonardo da Vinci' nin, günler boyunca yattığı ağaçların altında havada uçuşan yusufçukları incelediği söylenir. Japonya' nın hızlı trenlerini tasarlayan Eiji Nakatsu'nun balıkçıl kuşlarının gagalarından esinlendiği bilinmektedir ve Eiji Nakatsu mühendis olmakla beraber bir kuş bilimcisidir. Doğa gezisi sırasında kıyafetine takılan dulavrat otunu farkeden Georges de Mestral, bugün birçok alanda kullanılan velcro bantlarının (cırt cırt) öncüsüdür."



Geleceğin bilim insanları, hayal kurmayı bilen çocuklar arasından çıkacaktır. Ama öncelikle çocuklara hayal kurabilecekleri ortamı sağlamak (doğayı korumak) bizlerin yükümlülüğünde ve sorumluluğundadır- unutmayalım lütfen.


Doğada güzel bir gün geçirmemi sağlayan ankarahiking Doğa Sporları Grubunun ( http://www.ankarahiking.com/)   rehber ve yöneticilerine, ayrıca grup uyumu için tüm katılımcılara  teşekkürler.
































19 Ekim 2016 Çarşamba




İNTİHAR EDEN ÜNLÜ ŞAİR VE YAZARLAR


Ünlü şair ve yazarların biyografilerini okumayı seviyorum. Çocukluklarının nasıl bir ortamda geçtiği, nasıl bir ailede yetiştikleri, yaşadıkları dönemdeki toplumsal gelişmelerin ve toplum değerlerinin karakterlerinde nasıl izler bıraktığı ve tüm bunların yeteneklerini nasıl etkilediğini hep merak etmişimdir; çünkü onların yaşam öykülerinden çıkaracağım dersler olduğuna inanıyorum. Bu nedenle, eserlerini okuduğum şair ve yazarların yaşam öykülerini de okurum. Bu şair ve yazarlardan  bazılarının (ki içlerinde çok sevdiklerim var)  bilinçli bir şekilde yaşamlarını sonlandırdıklarını öğrendim. Elbette, hepsinin kendine göre nedenleri olabilir; kimi artık yazamadığı için, kimi psikolojik tedavi gördüğü için, kimi çok acı çektiği için, kimi düş kırıklıkları nedeniyle intihar etmişlerdi.

A. Mümtaz İdil "Hemingway İntihar etmedi Kendini Öldürdü" başlıklı yazısında şöyle der:

" İntihar etmiş yazarların yaşamlarına ve bıraktıkları eserlere bakıldığında, intihar edeceğine ilişkin bazı ipuçları bulmak mümkündür. Ölümün bir kurtuluş olduğunu, sanki her şeyi bir kalemde silip, yeniden ve başka bir yaşam döneminin ilk adımı göründüğünü yansıttıkları olmuştur. Sözgelimi, bütün yaşamı gerçek bir macera ile geçen ve iki romanı dışında, hemen tüm romanları yaşam sevinciyle donanmış Jack London' un bir kitabı vardır ki, bir yazarın otobiyografisini ölümünden önce yazması gibi bir şeydir: Martin Eden. Cesare Pavese' nin günlüğünün ilk sayfalarında, 14 Ağustos' ta intihar edeceğini okursunuz, kitap da zaten 13 Ağustos' ta biter. 14' ünde de artık yazar yoktur."

Araştırma yaptığımda, intihar eden ünlü şair ve yazarların çokluğu karşısında şaşırdığımı söyleyebilirim. Bu yazımda, kitaplarından tanıdıklarımı yazacağım. Bunun için tabi ki burada yazamadığım şair ve yazarlar da olacaktır. İntihar edenlerin yaşam öykülerini, eserlerini değil, neden ve nasıl intihar ettiklerini yazacağımı da belirtmeliyim. Merakınızı uyandırabildiysem eğer, isimlere geçebilirim. 

1-Stefan Zweig (D: 28 Kasım 1881, Viyana,  Ö: 22 Şubat 1942, Rio de Janeiro,Brezilya)
Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı.






II. Dünya Savaşı sırasında New York' a, Arjantin' e, Paraguay' a ve Brezilya' ya gitti. Zweig konferanslar için gittiği Brezilya' ya yerleşmeye karar verdi. Orada "Bir Satranç Öyküsü" nü kaleme aldı. Zweig, 1941' de Montaigne üzerine çalışmaya başladı ve "Dünün Dünyası - Avrupa Anıları" otobiyografisini kaleme aldı. "Dünün Dünyası" kitabı, 1900' lerin başında gençliğini yaşamış bir yazarın yaşadığı dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını farkettiğinde eski günlere düzdüğü bir övgüdür.

Avrupa' nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942' de Rio de Janerio' da karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Buna Hitler' in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu.
(tr.wikipedia.com)


2- Ernest Hemingway (D: 21 Temmuz 1899, Ö: 2 Temmuz 1961)
ABD' li romancı, hikaye yazarı ve gazetecidir.





Basit yazma tekniği ve sade üslubuyla 20. yüzyıl kurgu romancılığını etkilemiştir. Nobel ve Pulitzer Ödülü sahibi yazarın çoğu eseri, bugün Amerikan edebiyatının başyapıtlarından kabul edilir.

Seyahatlerine ve serüvenlerine de devam eden Heningway, bu yolculuklardan birinde uçak kazası geçirerek yaralandı. 1950' lerin ikinci yarısında alkolizmin de  etkisiyle ruhsal ve fiziksel sağlığı gittikçe kötüleşti. 1928 yılında Paris Ritz Otel' e bıraktığı iki sandığı bulduktan sonra anılarını yazmaya başladı fakat anılarını yazarken depresyona sürüklendi. Evinin sürekli ziyaretçi ve turistlerle dolmasından ötürü rahatsız oluyordu. Idaho' da ev aldı, oraya temelli taşınmayı düşünmeye başladı. 1959' daki Küba devriminden sonra Küba' ya gelip gitmeye devam etti.

Küba' daki yeni rejim Amerika mülklerini devletleştirmeye karar verince kesin olarak Idaho' ya taşındı. Ruhsal sağlığı kötüye gitti. Bir gün eşi onu evin mutfağında elinde tüfekle bulunca hastaneye kaldırılıp elektro şok tedavi gördü. Taburcu olduktan iki gün sonra 1961' de evinde kendini av silahı ile vurarak hayatına son verdi.
(tr.wikipedia.com)


3-Jack London (D: 12 Ocak 1876, San Francisco, Ö: 22 Kasım "1916, Kaliforniya)
ABD' li gazeteci ve roman yazarı.







Vahşetin Çağrısı, Martin Eden, Demir Ökçe, Beyaz Diş ve Deniz Kurdu başta olmak üzere elliden fazla kitabın yazarı olan Jack London, dünya ticari dergi romanının öncüsü ve yazarlıktan yüksek gelir elde edebilen Amerikalıların ilklerindendir.

Jack London'ın ölüm sebebi çok tartışılmıştır. Pek çok eski kaynakta intihar ettiği anlatılmıştır. Ölüm raporunda ölüm sebebi üremi olarak gösterilmiştir. 22 Kasım 1916' da, çiftliğinde bir uyku sundurmasında ölmüştür. Son döneminde çok acı çektiği ve morfin aldığı biliniyordu, kazayla ya da kasıtlı olarak aşırıdoz olması da ihtimaller dahilindedir. Clarice Stasz' a göre "London' un ölümünü takiben, bazı nedenlerle, onun sonunda intihar etmiş bir kadın avcısı olduğu yolunda bir biyografik efsane gelişti. Birinci el kaynaklara dayanan yakın zamanlı ciddi çalışmalar bu karikatürü reddetmektedir. London' ın eserlerinde intihar pek çok kez karşımıza çıkar ve bu durum söz konusu "biyografik efsane" nin oluşmasına katkıda bulunmuş olabilir.

Yaşam öyküsünü yazan Russ Kingman, London' ın "inme ya da kalp krizi" nedeniyle öldüğünü düşünmüştür. 

Jack London' ın külleri, eşi Charmian' ınkilerle birlikte Glen Ellen, Kaliforniya' daki Jack London Eyalet Tarih Parkı' na gömüldü. Çok sade olan mezarda sadece yosun tutmuş bir kaya parçası dikilidir.
(tr.wikipedia.com)


4-Vladimir Mayakovski (D: 19 Temmuz 1893, Bağdadi, Gürcistan,  Ö: 14 Nisan 1930, Moskova)

Rus şair, oyun yazarı, film ve tiyatro aktörü.






ABD' ye dolaylı olarak Meksika' dan geçerek giren Mayakovski, aynı yıl yakın dostu Sergey Yesen' in Leningrad' da İngiltere' de intihar eder. Yesenin, son şiiri; "Elveda dost, elveda" yı damarını açarak, kanıyla yazmıştı.. Bu olaydan tam 5 yıl sonra; 1930' da Lili Brik' i ve ailesini SSCB Hükümetine emanet ettiğini belirten bir mektup bırakarak silahla intihar eder. Ölümünden sonra doğduğu köy olan Bağdadi' ye şairin adı verilir.
(tr.wikipedia.com)

Nazım Hikmet' in hayran olduğu, şiirlerinden etkilendiği ve şairin  basamak biçimindeki dizelerinin çok ilgisini çektiği Mayakovski ile ilgili anısını okumak için lütfen linki tıklayınız.

http://sahriye.blogspot.com.tr/2014/04/anlayana-blog-yazmaya-karar-verdigimde.html


5-Sergey Yesenin (D: 3 Ekim 1895, Rusya İmparatorluğu, Ö: 28 Aralık 1925, SSCB)

Rus şair.







Sergey Yesenin, psikolojik bir rahatsızlık yaşadı ve bir ay akıl hastanesinde kaldı. Noel için hastaneden çıkarıldıktan birkaç gün sonra, 27 Aralık 1925' te İngiltere Oteli' ndeki odasında kendini asarak intihar etti. Cesedinin yanında, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski' ye yazdığı veda şiiri bulundu. Sergey Yesenin, Moskova' nın Vagankovskoye mezarlığına defnedildi.

Rusya' nın en popüler şairlerinden birisi olması ve cenazesi için devlet töreni düzenlenmesine rağmen Josef Stalin ve Nikita Khrushchev' in başkanlığı esnasında eserlerinin büyük bölümü Kremlin tarafından yasaklandı. Nikolay Bukharin' in Yesenin' i eleştirisi önemli şekilde yasaklamaya katkıda bulundu. Eserleri yeniden ancak 1966' da yayınlandı.
(tr.wikipedia.com)


6-Sylvia Plath (D: 27 Ekim 1932, Boston, Ö: 11 Şubat 1963, Londra)

ABD' li şair ve yazar.







Tirajik yaşamı ve intiharıyla tanınan Plath, aynı zamanda yarı otobiyografik bir roman olan ve depresyonu üzerine ayrıntılı bilgiler veren Sırça Fanus kitabının yazarı olarak bilinir. Anne Sexton ile birlikte, Plath gizdökümcü şiirin önemli isimlerinden biridir.

Plath eşi Hughes ile birlikte Londra' da kısa süre yaşadıktan sonra North Tawton' a yerleştiler. Çiftin Sylvia' nın kıskançlık krizleriyle başlayan sorunları bu dönemde başladı ve ilk çocuklarının doğumundan kısa süre sonra Sylvia Plath Londra' ya geri dönerek boşanma işlemlerini başlattı.

Kiraladığı evin eskiden İngiliz şair William Butler Yeats' e ait olduğunu öğrenen Plath bunu iyi bir işaret olarak değerlendirdi. 1962-1963 kışı Plath için çok zor geçti. 11 Şubat 1963' t, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olmak üzere bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

İntiharıyla ilgili olarak kocası Ted Hughes eleştirilere maruz kaldı. Hughes, yıllarca bu konuda konuşmadı. Daha sonra anılarını yayımladı.

1963 yılında daha 30 yaşındayken intihar eden Plath' ın hayatı, Oscarlı oyuncu Gwyneth Paltrow' un ünlü şairi canlandırdığı "Sylvia" filmine de aktarıldı.

Plath' ın Türkçe'ye çevrilen eserleri arasında bulunan "Sırça Fanus" adlı romanı, birçok kişi tarafından ilk Amerikan feminist romanı olarak değerlendirilir.
(tr.wikipedia.com)


7-Virginia Woolf ( D: 25 Ocak 1882, Ö: 28 Mart 1941)

İngiliz feminist yazar, romancı, eleştirmen.






Virginia Woolf, Perde Arası romanını yazdığı sıralarda artık kendini yeterince yetenekli hissetmiyor, yeteneğini kaybettiğini düşünüyordu. Her gün savaş korkusu ve yeteneğini kaybetmenin vermiş olduğu stres, dehşet ve korku sonucu ruhsal bunalıma girmiş. 28 Mart 1941' de içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp evlerinin yakınlarında bulunan Ouse nehrine ceplerine taşlar doldurarak atlayıp intihar etmiştir. Virginia Woolf, geride iki intihar mektubu bırakmıştır. Birisi kardeşi Vanessa Bell' e diğeri ise kocası Leonard Woolf' a.

Leonard Woolf'a, 18 Mart 1941

"Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. O korkunç yeniden yaşayamayacağımı hissediyorum. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri  beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum."
(tr.wikipedia.com)


8- Cesare Pavese (D: 9 Eylül 1908, Ö: 27 Ağustos 1950)

İtalyan şair, romancı, çevirmen ve eleştirmen.







1935' te anti-faşist çalışmaları nedeniyle tutuklandı. 1936' da serbest bırakıldı. Brancaleone Hapishanesi' nde geçirdiği bir yıldan esinlenerek Carcera (Hapis) adlı romanını yazdı. 1950' de Yalnız Kadınlar Arasında romanı ile İtalya' nın önemli edebiyat ödüllerinden Strega Ödülünü aldı. Edebi kariyerinin doruğunda olmasına rağmen özel hayatı karışıktı. Sonu olmayan aşk ilişkileri onu bunaltmıştı. Ödülü aldıktan sonra Torino' daki bir otel odasında bütün özel kağıtlarını yok edip, 21 adet uyku hapı alarak intihar etti. 

İntiharından önceki gün, "Artık sabahı da kaplıyor acı" diye kısa bir not düştükten sonra 27 Mayıs' ta günlüğüne şunları yazmıştır.

"48-49' daki mutluluğumun hesabı görüldü. Bu soylu mutluluğun gerisinde şu vardı: Güçsüzlüğüm ve hiçbir şeye bağlanmayışım. Şimdi, kendime göre, girdabın içine girdim, güçsüzlüğümü seyrediyor, onu iliklerimde hissediyorum. Beni ezen siyasal sorumluluğu yüklenemiyorum. Bunun tek çözümü var: İntihar." Cesare Pavese - 27 Mayıs 1950
(tr.wikipedia.com)


9- Truman Capote ( D: 30 Eylül 1924,  Ö: 25 Ağustos 1984)

ABD' li yazar.







Capote' nın kısa öyküleri, romanları ve kurgusal olmayan yazıları arasında sinemaya da uyarlanmış Tiffany' de Kahvaltı ve Soğukkanlılıkla da yer alır.

Capote, yazarlığa ve alkole çok erken yaşlarda başladı. Eşcinsel yönelimi ve bu yönelimini yaşama biçimiyle - yakın arkadaşı ve uzaktan akrabası Tennessee Williams ile birlikte- çok sayıda skandala imza attı. Buna rağmen ABD sosyetesi içinde özel bir yer edinmişti. Ayrıca ABD' li yazar Harper Lee de onun çocukluk arkadaşıydı ve Lee ünlü eseri Bülbülü Öldürmek' teki çocuk karakter "Dill" İ yaratırken Truman Capote' den esinlenmişti.

Kendi hayatından ya da hikaye ve romanlarından senaryolaşmış çok sayıda film vardır. Bunlardan en önemlisi baş rollerini Audrey Hepburn ve George Peppard' ın oynadığı Blake Edwards' ın yönettiği "Tiffany' de Kahvaltı" (Türkiye' de 'Çılgınlar Kraliçesi' adıyla gösterildi) dır. Ayrıca 2005 yapımı Capote' nin kişiliği ve karakteri üzerine çekilmiş olan ve başlıca rollerinde Philip Seymour Hoffman, Catherine Keener, Clifton Collins Jr. gibi oyuncuların yer aldığı Capote adlı bir sinema filmi de bulunur.
(tr.wikipedia.com)

Yüksek dozda hap aldığı için karaciğeri iflas etti. 


10- Nilgün Marmara ( D: 13 Şubat 1958,  Ö: 13 Ekim 1987)

Türk şair.






Sylvia Plath üzerine incelemeler yaptı. Onun hayata bakış tarzından ve düşüncelerinden oldukça etkilendi. Şiirlerinde çoğunlukla 1. tekil kişinin düşle gerçek arasında gidip gelen, kırılgan izleklerini kullandı. Çeşitli dergilerde şiirleri yayımlandı.

13 Ekim1987' de 29 yaşındayken intihar etti.

Şair Ece Ayhan' ın Meçhul Öğrenci Anıtı şiirindeki 128 numara ile kastedilen kişi kendisidir. Seyhan Erözçelik, Cemal Süreya ve Ece Ayhan gibi isimlerle yakın arkadaştı. Kağan Önal ile evliydi. Cemal Süreya kendisine Zelda demekteydi. Seyhan Erözçelik, Nilgün Marmara' nın intiharının ardından Nilgün' ün Göztaşı isimli şiiri yazmıştır.
(tr.wikipedia.com) 


11-  Arthur Koestler ( D: 5 Eylül 1905, Budapeşte,  Ö: 1 Mart 1983, Londra)

Macaristan doğumlu çok yönlü bir  yazar. Asıl adı Kösztler Arturdur.







Babası Leopold Koestler, Kuzey Macaristan' a göçmüş bir Rus yahudisiydi. Roman, gazete yazıları, sosyal felsefe eserleri ve bilim alanında kitaplar yazdı. 1931 yılında Almanya Komünist Partisine katıldı ama yedi yıl sonra, Birleşik Krallığa göç edince ayrıldı. 1940' ların sonlarına doğru en tanınmış İngiliz anti-komünistlerden biri oldu. 1950' ler boyunca da aktif olarak siyasete devam etti. Sovyetler' de 1930' lardaki tasfiyeleri anlatan Gün Ortasında Karanlık romanı Stalinizmin kurgusal temsili olarak George Orwell' in 1984 romanı ile birlikte anılır. 13. Kabile adlı araştırmasında ise Aşkenaz Yahudilerinin tarih sahnesinden silinmiş olan Hazar Türkleri olduğu savını ortaya atmıştır. Bu sav bilimsel çevrelerde halen tartışılmaktadır. Ayrıca Britannica Ansiklopedisi için de maddeler yazmıştır.
(tr.wikipedia.com)

Kanser olduğunu öğrendikten sonra hastalığın kendisini yavaş yavaş öldürmesine tahammül edemedi ve yaşamına son vermeye karar verdi.
(www.haberturk.com)

Arthur Koestler' in " 13. Kabile" kitabını okumayı  bitirdim ve kitapla ilgili bir yazı hazırlıyorum. Yazımın konusu şu: Günümüz yahudileri gerçekten Sami ırkına mı mensuplar, yoksa asimile olmuş Hazar Türkleri' nin torunları mı?

Koestler' in yerleşik düşünceleri proveke eden bu muhteşem eseri, tarihi bilgi ve belgelere dayanıyor.

Yukarıdaki sorunun cevabını okuduğunuzda, hem çok şaşıracak hem de bugünkü Avrupa milletlerine farklı gözle bakacaksınız. Bunu garanti edebilirim.

Araştırma sonucunda gördüm ki, dünyaca ünlü şair ve yazarlardan intihar edenlerin sayısı benim bilip tanıdıklarımla sınırlı değildi. İşte kitaplarını okumadığım yazar ve şairlerin isimleri:

1- Heinrich Von Kleist. (Alman şair ve romancı)

2- Romain Gary. (Fransız yazar, yönetmen, senarist)

3- Yukio Mişima. (Japon romancı ve oyun yazarı)

4- Sadık Hidayet. (Modern İran edebiyatının önde gelen düz yazı ve kısa hikaye yazarı.)

5- Robert E. Howard. (Amerikalı yazar. "Conan" başta olmak üzere pek çok çizgi kahramanın yaratıcısıydı.)