24 Şubat 2016 Çarşamba



HACI BEKTAŞ VELİ
"Dili, dini, rengi ne olursa olsun; iyiler iyidir."





Düşünüyorum da; değerlerimizi ayrıştırdık, böldük, parçaladık ve nihayetinde onları yitirmeye başladık. Böylece barış içinde yaşamanın sevincini de unuttuk. Sorabilirsiniz "değer" dediğiniz nedir ki, kaybolduğunda barış' ı yok edebilsin?  Değer; bir toplumda benimsenmiş ve yaşatılmakta olan her türlü duyuş, düşünüş, davranış, kural ve kıymettir. Tüm bunların toplamı bir toplumun kültürünü oluşturur, ki her bir toplumun kendine özgü değerleri olduğundan farklı kültürleri de olması kaçınılmazdır. Toplumların  kendiliğinin ayırt edici özelliği işte budur, yani kültürleridir.

Anadolu kültürünün  farklılıkları, aslında bizim zenginliğimizdir. Ve kültür yaşadıkça, yaşatıldıkça bu zenginliklerimiz  kaybolmaz. Belki, değerler "çağın ruhu" na göre değişebilir, dönüşebilir ama aslı kendini korur. Çünkü bizi biz yapan ögelerden biridir, değerlerimiz. İşte Anadolu kültürünün kıymetlerinden biri olan Hacı Bektaş Veli' yi ve düşüncelerini yazmak istememin nedeni ayrıştırılan değerlerden biri olması ve toplumumuzun en azından bir kısmı tarafından ya tanınmıyor  ya da yanlış tanınıyor olmasındandır. Yıllar önce Nevşehir' in Hacı Bektaş İlçesi' nde bulunan türbesini ziyaret ettiğimde türbenin giriş kapısında yazan sözlerini okuduğum zaman düşünce ve sözleriyle çağını aşan Hacı Bektaş Veli' ye hayran oldum. Kapıda yazan  "Kadınları okutunuz." sözü (13. yüzyılda söylediği düşünülürse) hayranlığımı bir kat daha artırdı.

"Sevgi, muhabbet kaynar yanan ocağımızda
Bülbüller şevke gelir, gül açar bağımızda
Hırslar, kinler yok olur aşkla meydanımızda
Aslanlarla , ceylanlar dosttur kucağımızda"

diyen Hacı Bektaş Veli XIII. yüzyılda yetişmiş ünlü bir düşünür ve gönül adamıdır.
Horasan' ın Nişabur kentinde doğmuştur. Annesi Hatem Hatun, babası Seyyit İbrahim Sani' dir. Ve her ikisi de Türk soyundandır.

"Hacı Bektaş Veli' nin çeşitli kaynaklarda doğum ve ölüm tarihleri değişik gösterilmektedir. Bazı kaynaklarda doğumu 1242, Anadolu' ya gelişi 1270-1280 yılları arası, ölümü ise 1337 olarak, bazı kaynaklarda ise doğumu 1209, ölümü 1271 olarak yazılmaktadır.
Akılcılığa ve bilime inanan Hacı Bektaş Veli dürüst kişiliğe sahiptir. İlk eğitim ve öğrenimini Türkistan Piri Hoca Ahmet Yesevi kültür ocağından alarak, çok sayıda bilim adamının yetiştiği Horasan' da engin bir bilgi birikimine ve geniş bir dünya görüşüne sahip olmuştur.
Hacı Bektaş Veli' nin Anadolu' ya gelişi, Anadolu Selçuklu Devleti' nin siyasi, ekonomik ve kültürel düzenin bozulduğu, yönetimde bölünmelerin ortaya çıktığı bir devreye rastlamaktadır. 
Hacı Bektaş Veli Kırşehir yöresindeki Suluca Karahöyük' e (Hacımköy) yerleşmiş, Orta Anadolu' yu dolaştıktan sonra Anadolu kültürünü, Anadolu insanının gelenek ve göreneklerini özümseyerek yeni bir bilim ve öğreti merkezi kurmuştur.
Burada çok sayıda öğrenci de yetiştiren ve yeniçeri ocağının da piri olarak bilinen Hacı Bektaş Veli Anadolu birliğinin sağlanmasına yardımcı olmuştur. Hacı Bektaş Veli, Türk dili ve kültürünün yabancı etkilerden ve her türlü yozlaşmalardan korunması çabalarını ömrü boyunca sürdürmüştür. Ortaya koymuş olduğu birleştirici ve yükseltici öğreti her türlü bağnazlıktan uzak, çağa uyan ilkeler haline gelmiştir. Hacı Bektaş Veli ibadet ve günlük yaşamda kadını erkeğin yanına almıştır. Güzel sanatlara sevecenlikle bakmış. Dergahta öğretisini yaşama geçirmiştir.
Makalat, Kitabu'-l Fevaid, Hacı Bektaş' ın Şathiyyesi ve Besmele Tesviri isimli eserlerinin olduğu bilinmektedir. Hacı Bektaş Veli' nin hayatı ve kerametlerini anlatan "Velayetname" önemli bir eserdir."
( www.hacibektas.bel.tr)

Hacı Bektaş Veli' den Altın Sözler

* Ara. bul.

*İncinsen de, incitme.

*Kadınları okutunuz.

*Murada ermek sabır iledir.

*Araştırma açık bir sınavdır.

*Eline, diline, beline sahip ol.

*Her ne ararsan, kendinde ara.

*Arifler hem arıdır, hem arıtıcı.

*Bir olalım, iri olalım, diri olalım.

*Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.

*İnsanın cemali, sözünün güzelliğidir.

*Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayınız.

*Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme.

*İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.

*Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.

*Nebiler, veliler insanlığa Tanrı' nın hediyesidir.

*Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız.






Dip Not: "Çağın ruhu" deyimi Amin Maalouf' un "Doğu' dan Uzakta" romanında geçmektedir. Ve beğendiğim için kullandım.


22 Şubat 2016 Pazartesi




VENEDİK' DEKİ İKİ KAHVENİN REKABETİNİN TARİHİ KÖKENİ
(Florian Kahvesi ile Quadri Kahvesi)

Photo by I like Venice Grup


Yakın sayılabilecek bir tarihte tamamen sular altında kalabileceği tahmin edilen, bir zamanların büyük ticaret merkezi, maskeli balolarıyla ve gondol' la gezilen kanallarıyla ünlü, her yolunun San Marco Meydanı' na çıktığı  Venedik, İtalyanların deyimiyle Venezia: Öylesine güzel, sihirli ve etkileyici bir şehir ki sulara gömülmeden önce mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri, eğer imkanınız varsa tabii.

Yeni bir Milenyum' a girmek için ailece tercih ettiğimiz Venedik' i gezip görmenin mutluluğunu yaşadım ama istememe rağmen ikinci kez gidemedim. Hani fotoğraflar olmasa arada bir baktığım, seyahatlerimin sonunda yaşadığım o yanılsama duygusuyla baş edemezdim herhalde. Venedik' le ilgili unutamadığım anılarımdan biri, San Marco Meydanı' nı sular bastığında, meydana konulan ve köprü görevini üstlenen yan yana dizilmiş  tahta bankların üstünde seke seke yürümekti.

Venedik' i gezerken, o tarihlerde bilmediğim ama " Raillife Dergi" sinde okuduğum bir yazıda ilgimi çeken şey, Venedik' deki iki kahvenin rekabeti ve bu rekabetin tarihsel kökeni oldu. Hem tarih okumaya meraklı, hem de kahveyi seven biri olarak "tarih-kahve" ikilisini yazmalıydım. İşte o dergide  yazılanlar:

" Napolyon' un 'yeryüzünün en güzel salonu' olarak adlandırdığı San Marco Meydanı, karnavalın kalbi, San Marco Kilisesi, Çan Kulesi, Doclar Sarayı, Saat Kulesi ve Manastır vekilharçlarının evlerinin bulunduğu meydanın en göz alıcı özelliği mermerleri, meydanda karnavalın duraklarından biri 1720 tarihli Florian kahvesi var. Sadece atmosferiyle değil, kahve, tarihteki yeriyle de ünlü. Avusturyalılar 1814' te Viyana Kongresi kararları çerçevesinde kenti işgal edince Venedikli vatanseverler Florian kahvesine çekildiklerinde tam karşıdaki Quadri kahvesine de işgalci Avusturyalılar yerleşmiş. İki kahvenin rekabeti bugün hala sona ermiş değil. Yazarların ve sanatçıların tercih ettiği Florian, karnaval zamanı 18. yüzyıl günlerine dönüyor. Venedik' te kaybolmaya karşı koymayın. Öncelikle bu, turist kalabalığından uzaklaşabilmek demektir. Elbet otele dönme vaktiniz geldiğinde, esrarengiz maskelerin altından size yol gösterecek bir İtalyan çıkacaktır."

Eğer Venedik' e giderseniz, meydandaki hangi kahvede oturup kahve yudumlayacağınızı önceden  belirleyin derim: Florian kahvesinde mi, Quadri kahvesinde mi?







Fotoğraflar: www.seyahatdergisi.com

Aziz Mark' ın Çan Kulesi

Dükler Sarayı 

San Marco Bazilikası

Büyük Kanal


Fenice Tiyatrosu



15 Şubat 2016 Pazartesi




ILGAZ KAZANÇAL TEPE TIRMANIŞI (2048 m.)


İlkokul yıllarında öğrendiğim o güzel "Ilgaz Şarkısı" benim için bir şarkıdan çok öteydi; hayallerimi zenginleştiren, çocuk zihnimde Anadolu' nun o en yüce dağını, Ağrı Dağı' ndan üstün kılan şarkının sözleriydi: Yalçın kayalıklar, yüksek tepelerden akan  berrak sular, eteklerinde otlayan sürüler, baharda açan çiçeklerle cennet bağına benzetilen Ilgaz...

O yıllarda, gün gelip Ilgaz Dağı' nın tepelerinden birine tırmanacağımı tahmin edemezdim elbette. Güzel ülkemin hemen hemen dört bir yanını gezmiş biri olarak, Ilgaz' a bir türlü gidememiştim. Ankara Hiking' in sayfasında Ilgaz Kazançal Tepe tırmanışı yapılacağını öğrendiğimde, hiç düşünmeden gitmeye karar verdim, hem de ayağımın tozuyla. Uzun bir süredir yürümemiştim ve bu bir kar yürüyüşü olacaktı. Olsundu, ben zorlukları ve o zorluklarla başa çıkmayı, mücadele etmeyi seviyordum. 

14 Şubat Pazar günü erkenden yola çıktık. Ilgaz' a varmak için 2,5 saatlık bir yolumuz vardı ve havanın erken kararması nedeniyle yürüyüşe erken başlamalıydık. Büyük otobüsle gitmemizin avantajı rahat bir yolculuk oldu. Çankırı' yı geçip Ilgaz yoluna saptığımızda yükselti arttıkça sis başladı. Öylesine yoğun bir sis vardı ki çevreyi görmek mümkün değildi. Bu nedenle çevrenin güzelliklerinden bahsedemeyeceğim. Ilgaz Milli Park girişinde otobüsten indiğimizde bir metre öteyi zor görüyorduk, sisler içinde sadece çevredeki sesleri duyabiliyorduk. Görsel bir şölenden ziyade, işitsel bir şölen yaşadım bu yürüyüşte diyebilirim. Oteller mevkii, kayak pistlerinin olduğu yer adeta insan kaynıyordu. Tedbirli olmayan araçlar yolda kalmıştı ve grup üyeleri arabaları iterek sürücülere yardımcı oldular.Bu kalabalıktan kurtulup bir an önce orman içine girmek ve yürüyüşe başlamak için sabırsızdım. İnsan seslerini şehirde de duyabiliyordum, ama doğanın sesini duyamıyordum. 50 kişilik gruptan yürümek isteyenler ayrılınca karlarla süslü çam ağaçlarının arasından ormana daldık. Kar bir metreyi geçiyordu ve düşe kalka ilerlemeye başladık. Şöyle tarif edeyim; ayağım kara gömülünce, gömülen kısım tam bacak boyu, diğer ayağım havada çok komik bir görüntü oluşturuyordu. Kendimi tek bacak üstünde duran flamingolara benzettiğim için gülmeye başladım. Yardım almadan gömülen yerden çıkmak çok zordu. Yükseldikçe artan yoğun sis ve gökyüzü birleşmiş gibi görünüyordu. Bunu fotoğraflamak zor ama  bana hissettirdiklerini anlatmaya çalışayım. Görüş mesafesi çok düşük olduğu için hiçbir şey gözükmüyordu, bu da bende bir boşluk hissi, bir hiçlik, evrende bir hiç olduğumuz duygusu yarattı. Yani, kısa süreli "doğmadan önce bir hiçtik, ölünce de bir hiç olacağız" duygusu yaşadım. Ve düşündüm ki; Sadece olduğum şu anın sahibiyim, olacağım zamanın bile değil. Sanki bir varız, bir yokuz; hem varız, hem yokuz ikilemi sardı zihnimi... Bunları düşünürken omzumda bir tıpırtıyla kendime geldim: Sis yağıyordu üstüme. Dİrekt ıslatmıyor ama varlığını hissettiriyordu. Sonra çamlardan gelen sesi duydum, dinledim. Çamların üstündeki karların damla damla erirken çıkardıkları bir sesti bu. İnsanı rahatlatan, huzura erdiren en güzel şarkıdan bile daha güzel bir melodi, dinlemesini bilene.

Başta "işitsel şölen" dememin nedenini şimdi anlamışsınızdır sanırım. Çevreyi görememek, insanı seslere ve içine odaklıyor. Bu nedenle bu yürüyüşün benim için farklı bir anlamı oldu, asla unutamayacağım.

Rüzgarın sert estiği bir noktada verilen kısa bir molada, rehberimizin ikram ettiği çay ve kahvenin keyfini yaşamak, dağbaşında kahvemi yudumlamak, hem de kardan yapılmış tahtımda otururken. Daha ne olsun? Zorlu bir kar yürüyüşü sonrası vardığımız Kazançal tepe (2048 metre) bizi rüzgarın selamıyla karşıladı. Selamı aldık, fotoğraflar çekildi ve inişe geçtik. Sorunsuz bir şekilde tamamladığımız yürüyüş sonrası içtiğimiz ezogelin çorbası ve ekmek arası köftenin hiç bu kadar lezzetli olduğunu bilmiyordum. Bir saat dinlendikten sonra eve dönüş yolculuğumuz başladı, güzel bir günü geride bırakmanın keyfiyle...






















9 Şubat 2016 Salı




ÖZÜR DİLEMEK ÇOK MU ZOR ?


Hoşgörüsüz bir toplum olduk, gittikçe kabalaşıyoruz, çevremizde olup bitene duyarsızlaşıyor, "bana ne"ci tavrımızı pekiştiriyoruz zihinlerimizde. Bu benim gözlemim, yanılıyor da olabilirim. Ama bir gerçek var ki yadsınamaz; birbirimize (evde, okulda, iş yerinde) tahammülsüz olduk. En ufak bir hatada şimşekler çakıyor, gök gürlüyor. Oysa ne kolaydır şimşek çakmasını engellemek! Hatayı yapan hata yaptığının farkında olsa ve karşısındakine "kusura bakma, bunu yapmak istemezdim ama oldu işte!" ya da kısaca "Hatalıyım, özür dilerim." diyebilse. Ama hayır, bunu söylemek zor geliyor insanlara. Neden? Çok mu zor özür dilemek birinden?

Özür dilersem, haksız olduğum  ya da zayıf bir kişiliğim olduğu düşünülür endişesi kişiyi özür dilemekten alıkoyabilir. Oysa özür dilemek, karşıdaki insandan; bir kusur varsa elde olmadan yapıldığını ve bu kusurun hoş görülmesi gerektiğini ve bağışlanmasını istemektir. Tabii bu özrün  samimi ve içten olduğunun hissettirilmesi çok önemli. Aksi halde özür dilemek özde değil sözde kalır ve  kabul edilmeyebilir. Çünkü, özür dilemek tek taraflı olsa da, özür dilenen kişinin kabulüyle özür yerini bulmuş olur.

Kültürümüzde kusur ve kabahatları görmemek, hatta üstünü örtmek bir erdem olarak görülür. Bunu Mevlana şöyle dile getirir: "Başkasının kusurlarını örtmede gece gibi ol." 

Hatta bazen "kişi hatasını kendi anlasın" anlayışı ile o kişiye karşı tavır alınır (küsülür, kırgınlık hissettirilir v.s.) Belki de kusurları görmezden gelmemiz öğretildiği için özür dilemeyi bir acizlik, bir geri adım atma, bir küçük düşme olarak algılıyor olabiliriz, farkında olmadan.

Güçlü bir iletişimin, huzurlu bir yaşamın vazgeçilmezi nezakettir. Diğer bir deyişle karşımızdakine saygılı davranmaktır. Saygı görmek isteyen bir insan, önce  saygı göstermelidir. Çünkü toplum içinde yaşıyoruz ve yaşarken her gün onlarca davranış sergiliyoruz. Davranış biçimlerimiz bize göre doğru olsa da bir başkasına ters düşüyor olabilir. Bazen büyük bir yanlış, rahatsız edici bir tutum içten gelen bir özür dilemeyle telafi edilebilir. Tabii ki özür dilemekle telafi edilemeyecek kabahat ve suçlar hariç.


Öyle insanlar tanıdım ki, onlar hep haklıydılar, mükemmeldiler ve hiç hata yapmazlardı. Bu nedenle de hiç özür dilemezlerdi. Sizce bu mümkün mü?  Egoları tavan yapmış, kibirli ve kendini beğenmiş insanlar için mümkün. Varsa çevrenizde böyle birileri hızla uzaklaştırın yanınızdan veya siz uzaklaşın! Böyleleri kendi mutsuzluklarını, güvensizliklerini çevrelerine bulaştırıp yayarlar çünkü. 


Özür dilemek zor bir şey değildir. Kendine güveni olan, kalbi sevgiyle dolu, nazik ve hata yaptığının farkında olanlar özür dilemekten korkmazlar. Çünkü özür dilemekle küçülmeyeceklerinin bilincindedirler. Sık sık hata yapıp "nasıl olsa özür dilerim olur biter " anlayışıyla yapılan özür dilemeler, samimi olmadığı gibi size "özrü, kabahatinden büyük." dedirtir. Benden söylemesi. Bana inanmıyorsanız S. Freud' e inanırsınız sanırım. :)


"Özür dilemek, sizin haksız olduğunuz manasına gelmez. Karşınızdaki insana verdiğiniz değerin egonuzdan yüksek olduğunu gösterir."






29 Ocak 2016 Cuma




 PETROL (KARA ALTIN)  -  BUZUL İLİŞKİSİ
(Yeni bir Soğuk Savaş nedeni olabilir mi?) 



Yıl 1980, aylardan Mayıs. Ulusça radyonun başında, televizyonun karşısında Eurovision Şarkı Yarışmasının sonuçlarını bekliyoruz. O zamanlar bu yarışma neredeyse milli bir meseleydi.. Bir türlü ilk üçe giremediğimiz yarışmada bu sefer Süperstar Ajda Pekkan "Petrol" şarkısıyla ülkemizi temsil ediyordu. Bir umut işte! Sonucun iyi olacağını düşünüyorduk. Ülkemizde ve dünyada yaşanan petrol krizine gönderme yapan şarkı, güncel bir konuyu işlemenin yanı sıra oryantal melodisiyle de kulağa hoş geliyordu. Tabii bize göre. Sonuç açıklandığında, ki 23 puanla 15. olmuştuk doğal olarak  hayal kırıklığı yaşadık. Bunu yazdım çünkü bugün 36 yaşını sürenler ve daha altındakiler bilmezler ve "petrol nasıl bu kadar önem arz ediyormuş ki adına şarkı bile yazılmış" diyebilirler. Günümüzde durum farklı mı? Petrol şarkısının nakaratına bakalım:

Aman petrol canım petrol
Artık sana sana sana muhtacım petrol
Eninde petrol sonunda petrol
Artık dizginlerim senin elinde petrol

Bugün de yalnız bizim değil, diğer ülkelerin dizginleri de petrolün elinde. Yani atı süren dizginleri elinde tutar misali. İşte Ortadoğu' daki bitmeyen savaşın nedenlerinden biri de oradaki zengin petrol kaynaklarına sahip olabilmek değil midir? Enerjide güçlü olan dünyada da güçlü olur ve dünyaya hükmeder mantalitesiyle yola çıkan ülkeyi yönetenlerin hırsları o raddeye varmış ki, petrol uğruna yapılan savaşlar bir türlü bitmek bilmiyor.

Jean- Jacques Annaud' un yönettiği "Black Gold" filmi, 1930 yılında Arabistan' da geçen petrol merkezli bir hikayeyi, petrolün bulunmasını ve ardından yavaş yavaş altın değerinde önem kazanmasını ve  petrolün yol açtığı rekabeti genç bir prensin gözünden anlatıyor. Hatırlatmak isterim; Birinci Dünya Savaşı sonrasında galip devletlerce harita başında  çizilen Ortadoğu sınırları (Irak, Suriye, Kuveyt, Ürdün) tamamen petrol yataklarında söz sahibi olmak amacı güdülerek çizilmiştir. Ve  sınırların çizilmesinde İngiliz Gertrud Bell' in rolü  büyüktür.

Kara altının sanata konu olmasıyla ilgili bu bilgiden sonra dünya iklim kuşakları için tehlike çanlarının çaldığı iklim değişikliklerinin nedenlerinden biri, hatta en önemlisi olan Kuzey Kutbu  buzullarının erimesine  ve petrolle nasıl bir ilişkisi olduğuna geçebilirim. Öncelikle şunu belirtmeliyim; konuyu hatırlamama neden olan, okuduğum Marc Levy' nin "Korkudan Güçlü Bir Duygu" adlı romanıdır. Kitabı okurken, petrol şarkısını, Dallas dizisini hatırladım gülümseyerek. Ama kitapta okuduğum gerçekler öylesine acıydı ki, gülümsemem dondu kaldı yüzümde. Az çok bilmeme rağmen, resmi belgeler ve raporlarda yazılanları okumak yine de sarsıyor insanı. İşte o gerçeklerin kısa bir özeti:

ABD 1945' te, kutup bölgesinde  geniş askeri tatbikatlara girişti ve Musk Ox adı verilen bir operasyonla, buzkıranların yardımıyla beş bin kilometrelik bir yol açıldı. Amaç, kuzey yolundan gelecek bir Sovyet istilasının risklerini değerlendirmekti. 1954' te USS Nautilius denizaltısı bankizin altından geçerek kutba ulaştı. Operasyonun amacı, Kuzey Kutbu' ndan vuracak Amerikan nükleer gücünün kapasitesini kanıtlamaktı, kanıtladı. Yirmi yıl sonra, Sovyetler Kuzey Kutup Dairesi' nde nükleer denemeler yaparak Novaya ve  Zemlya bölgesindeki 80 milyon metreküp buzu yok ettiler. SSCB gibi ABD' de, düşük güçlü nükleer enerjiyi ticari ve sivil amaçlarla kullanmayı planlıyordu. Sovyetler hemen her fırsatta nükleer patlamalara başvurdu. Radyoaktif kirlilik endişesi, onların nükleer enerji sayesinde Kuzey Kutbu' nun jeolojik zenginliklerine ulaşmayı kolaylaştırabilecek bir yöntem konusundaki araştırmalarını engellemedi. Anchorage Konferansı sırasında, Kurçatov Enstitüsü başkanı, hazır bulunan topluluğa sıvı gaz sevkiyatının nükleer denizaltılarla nasıl sağlanabileceği konusunda açıklamalarda bulundu. 1969 yılında ABD kuzey yolunu kullanınca Kanada ile kıta sahanlığı konusunda sorunlar çıktı. Ve Ottawa hükümeti maden çıkarma işini hızlandırma düşüncesiyle, Kanada Kutup bölgesindeki mineral kaynaklarının haritasını çıkarmak için yüz milyon dolarlık bütçe ayırdı. Kremlin' de, Kuzey Kutbu' nda petrol ve gaz çıkartılmasının, Rusya' nın enerjide süper güç olarak kalmasının kilit faktörü olduğunu ilan etti. Grönland otoriteleri bile, mineral zenginliklerin çıkartılmasını Danimarka' ya karşı bağımsızlıklarının şartı olarak savunuyorlar. Petrol, gaz, nikel ve çinko; kutup topraklarında hak iddia edemeyenler ve Arktik kıtanın bütün milletlerin malı olduğunu ileri sürenler de dahil, bütün zengin devletler bu yataklara el koymak istiyorlar. Buzulların erimesi sebebiyle kuzey yolunun açılmasının an meselesi olduğu düşünüldüğünden beri, aralarında Fransa, Çin ve Hindistan' ın da bulunduğu pek çok ülke, yıllardır Panama Kanalı' nda yaptıkları gibi artık bankizleri de kontrol altında tutuyor. Norveç Savunma Bakanı, Rus petrol şirketlerinin gelecek on yıllarda kendi karasularının ötesinde petrol arama çalışmalarına başlayacaklarıyla ilgili bir senaryo sundu ve kelime oyunlarına kalkışmadan, Kuzey Kutbu' nun paylaşımının Batı ile Doğu arasında yeni bir soğuk savaş' ın başlangıcı olacağını vurguladı.

Söz konusu petrol olduğunda iştahlar kabarıyor ve dünya enerji piyasasını elinde tutmak ve enerji de en güçlü olabilmek adına zengin devletler arasındaki rekabet kızışıyor ve olan gezegenimizdeki masum tüm canlılara oluyor. Kısacası; filler tepişiyor, çimenler eziliyor...



Not: Korkudan güçlü bir duygunun ne olduğunu merak edenler için yazıyorum; Cesaret' miş.
 



20 Ocak 2016 Çarşamba




DİLLERİN KÖKENİ, GÜLMEK VE AĞLAMAK ÜZERİNE

Sizi bilmem ama ben yürürken düşünürüm. Viyana'daki rutin yürüyüşlerimden birinde, arkamda kahkaha atan, gülüşerek birbirlerine takılan kişilerin gülme seslerini duyunca(arkama bakmadan) bir yabancı memlekette dilini bilmediğimiz insanlar arasında ortak noktamız ne olabilir sorusu takıldı kafama. Cevabım hazırdı; kahkaha atmak veya gülmek. Gülmek eylemi, dünyanın neresinde olursanız olun sevinci, mutluluğu, memnuniyeti ifade eder. Ve daha da önemlisi gülme eylemin aynılığı. Gülmenin ses şiddeti değişse de yüze verdiği şekil  değişmiyor yani gülerken dişler gözüküyor, yanaklar geriliyor, gözler küçülüyor vs.

Gülmeyi düşünüp ağlamayı düşünmemek olur mu? Olmaz.  Bir söz okumuştum, kime ait  olduğunu hatırlayamadım ama güzeldi: "Gözlerinin rengi, biçimi ne kadar farklı olursa olsun gözyaşlarının rengi aynıdır." diye. Gülmeye uyarlarsam; "Ağızlarının rengi, biçimi ne kadar farklı olursa olsun gülmenin sesi aynıdır." İşte yürürken duyduğum gülmenin sesi her yerde aynıydı. Dünya insanlarının vaz geçmek isteseler de vaz geçemeyecekleri ortak payda olan gülmek ve ağlamak ikilisi insana özgü bir davranış çünkü. Tam da bunları düşünürken köpeğini yürüyüşe çıkaran biri geçti yanımdan ve köpek önünde yürüyen kargaya doğru bir hamle yapıp havladı. Havlama sesiyle birlikte benim düşüncelerimin yönü de değişti. Bu kez, dünyanın dört bir yanında bulunan tüm köpekler aynı şekilde havlıyorlar, neden diye düşünmeye başladım. Hatta düşünce sınırlarımı genişletip kediler aynı şekilde miyavlıyor, tavuklar aynı şekilde gıdaklıyor, horozlar, aynı cinsten olan kuşlar aynı şekilde ötüyor, aslanlar aynı şekilde kükrüyor, balinalar aynı şekilde ses çıkarıyor, sürüngen davranışları, sesleri aynı. Örnekler çoğaltılabilir elbette ama hayvanlara ilişkin davranış ve seslerde değişiklik olmaz. Ha, istisnalar varsa da bunlar kaideyi bozmaz..


Yorulunca dinlenmek için oturduğum taşın üstünde düşünmeye devam ettim. Çevremdeki insanların farklı diller konuşmasına kulak vererek. Tam o anda, insanlar neden hayvanlar  gibi değil sorusu geldi aklıma. Yanlış anlaşılmasın! Kendime sorduğum soru şundan kaynaklı: Peru' da yaşayan bir köpek, Moğolistan' da yaşayan bir köpekle yan yana geldiğinde havlayarak anlaşabilir pekala. İnsanların dili neden ayrı, anlaşmalarını sağlayacak yegane araç olan dili? Dünyanın oluşumundan sonra, insanoğlunun dünya üzerindeki varlığının bilindiği dönemlerde dilleri aynı mıydı? Aynıysa, ne zaman ve niçin farklılaştı? Dilin farklılaşmasının ardındaki nedenler neydi? Hayvanlarda (geçmişten günümüze) neden böyle bir farklılaşma olmadı? Sorular, sorular... Sorular olunca cevapları arayıp bulmak gerekir. Ben de öyle yaptım. Aklıma takılan sorularla ilgili ufak bir araştırma yaptım. Tabii eve gelip, dinlendikten sonra.

İşte araştırma sonucunda bulduğum, "Dillerin Çeşitliliği ve Dillerin Kökeni Nereden Geliyor? sorusunun cevabı:

"Sözel iletişim ve dil insanoğlunun en tanımlayıcı ve ayırıcı özelliklerinden biri. Dünya üzerinde konuşulan yaklaşık 7000 dilin kökeni insanoğlunun ortaya çıktığı yer olan Afrika ile bir şekilde kesiştiği düşünülüyor. Konuşulan dünya dilleri günümüzde birbirlerine pek de benzemiyor. Gittiğiniz ülkelerde neden burada bu dil konuşuluyor diye sormak hiç aklınıza gelir mi? Doğal olarak Fransa' da Fransızca, İtalya' da İtalyanca, Çin' de Çince, İngiltere' de İngilizce konuşulur diye düşünürüz.

Ancak günümüzden yaklaşık birkaç bin yıl öncesine kadar o ülkelerde o diller konuşulmuyordu. Peki ne oldu da bu kadar çok dil oluştu? Bütün bu diller nereden geldi, nasıl ortaya çıktı? Nasıl oldu da tek bir insan türü iletişim kurmak ve konuşmak için birbirinden bu kadar farklı diller kullanmayı seçti?

İnsan dilinin kökeni ve dilsel çeşitliliğin nasıl oluştuğu hala belirsizliğini koruyan konular. İnsanlığın ve dünyanın yaratılış ve oluşum hikayelerinin yanı sıra dilsel çeşitliliğin hikayesi de birçok efsaneye konu olmuş. Bunlardan en bilineni Babil Kulesi Efsanesi. Babil Kulesi, dünyanın birçok bölgesinde yerel efsanelerde sözü edilen, Tanrı' ya ulaşmak için inşa edilmiş bir kule. Efsaneye göre tanrı kendisine ulaşmaya çalışan insanların kendini beğenmişliğine kızar ve o zamana kadar aynı dili konuşmakta olan insanların dillerini karıştırarak birbirlerini anlamalarını engeller. Çok yaygın bir diğer efsaneye göre de tanrıların gazabına uğrayan dünyada meydana gelen büyük sel felaketi sonucunda hayatta kalabilenlerin her biri farklı bir dil konuşur, böylece farklı diller ve kültürler oluşur.

İnsan dilinin kökeni dilbilimciler arasında uzun yıllardır kapsamlı olarak tartışılan bir konu. Uzmanlara göre modern insanların ataları Afrika' dan diğer kıtalara göç etmeye başladıklarında daha az kullanılan sesleri de arkalarında bırakmışlar. Birbirini takip eden her göç ile kullanılan ses dağarcığı da giderek küçülmüş. Yapılan bir çalışmada, analiz edilen 504 dil arasında en fazla ses birimi çeşitliliği gösteren dillerin Afrika kökenli, en az ses birimi çeşitliliği gösteren dillerin ise Güney Amerika ve Okyanusya kökenli olduğu tesbit edilmiş.

Günümüzde insan dilinin bağımsız olarak kaç defa değişim gösterdiği tam olarak bilinmiyor.  Var olan yaklaşık 7000 dil, 32 dil ailesi arasında paylaştırılmış. Dünyada bu kadar çok ve çeşitli dil olması gerçekten büyüleyici ve sadece insanoğluna has bir durum. Biyolojik türlerin yaşam alanı koşullarına uyum sağlaması gibi dil de aynı şekilde o dili konuşanların ihtiyaçlarına hizmet etmek için değişebiliyor. Yapılan birçok çalışma en fazla ekvator kuşağında ve tropikal kuşakta görülen dilsel çeşitliliğin, biyolojik çeşitliliğin bir yansıması olduğunu gösteriyor. Dünya üzerinde konuşulan yaklaşık 7000 dilin %60' ı tropikal orman kuşaklarında yer alıyor. Bu kuşaklardan biri Afrika' da, diğeri ise Asya' nın güneyinin karşısındaki tropikal bölgede. Dilsel çeşitliliğin en zengin olduğu yer ise Papua Yeni Gine. Yaklaşık 7 milyon insanın yaşadığı ülkede 830 farklı dil konuşuluyor. Nüfusu 160 milyon olan Nijerya' da ise 521 farklı dil konuşuluyor.

Dilsel çeşitliliği etkileyen bir başka faktör de genlerimizle ilgili olabilir. Yapılan yeni bir çalışmaya göre, özellikle Çin' de, Güney-Doğu Asya' da ve Afrika' daki Büyük Sahra' nın alt kısmındaki bölgede yaşayan ve konuşmalarında daha çok vurgu ve ses tonu sistemini kullanan insanlarda beyin gelişimini etkileyen iki genin farklı varyantlarının bulunduğu belirtiliyor. Çalışmalar henüz çok yeni, gelişmeleri izlemek heyecanlı olacak."

 Düşününce, soru, soruyu doğurur. Soru varsa cevap aranmalı, cevabı bulmak için araştırma yapmalı. Yani sorular cevapsız kalmamalı. Düşünmenin tadına varan bir kişi, düşünmeden duramaz... 

Viyana'da sıradan bir günden geriye kalanlar. :)


KAYNAKLAR: 

--- Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı: 531, Şubat 2012, Özlem Kılıç Ekici' nin Dillerin Çeşitliliği yazısı, s: 46

--- dunyalilar.org (Dillerin Kökeni Nereden Geliyor?) 




 




18 Ocak 2016 Pazartesi




FELSEFE YAPMAK


"İnsan ilk kez toprağı kazıp içine tohum ektiğinde, medeniyet başladı. İnsan toprağa ektiği tohumlarda güneşin sevgisini gördüğünde, din başladı. İnsan güneşi, bir şükran ilahisiyle yücelttiğinde, sanat başladı. İnsan toprağın ürününü yiyip sindirdiğinde, felsefe başladı."

Halil CİBRAN



Şimdi sormak gerekir; Karnı aç olan biri felsefe yapabilir mi?


Veya Karın tokluğu için yaşanan bir yerde, insan ilkeli düşünce üretimi yapabilir mi?




HALİL CİBRAN

Halil Cibran, Lübnan asıllı ABD' li ressam, şair ve filozof. Cibran, 1883 yılında Lübnan' da doğdu. Eserleri ve düşünceleri dünya üzerinde geniş yankı uyandırdı. Şiirleri yirmiden fazla dile çevrilmiş olan Cibran, aynı zamanda başarılı bir ressam idi. (Vikipedi)

Doğum: 6 Ocak 1883, Bsham, Lübnan

Ölüm: 10 Nisan 1931, New York, ABD





Görsel:
Artist: Alfred Basha
Work: Illustration