27 Eylül 2015 Pazar





DOĞADAKİ ALTIN ORAN: FIBONACCI DİZİSİ



"Omnia in numeris sita sunt" 
(Latince özdeyiş)
"Her şey sayılarda gizlidir."




Ünlü matematikçi Leonardo Fibonacci, bir problemi araştırırken bulduğu diziye kendi adını vermiştir. Fibonacci dizisi; her sayının kendisinden önce gelen iki sayının toplamı şeklinde yazılıp devam ettiği sayı dizisidir. Fibonacci Sayı Dizisi' nin bu kadar popüler olmasının  en önemli nedeni, doğada çokça rastlanması ve dizinin terimlerini kendinden sonraki terime bölünmesi sonucu elde edilen oranların giderek Altın Orana (1.618)  yaklaşmasıdır. Altın Oranın ifade edilmesi için kullanılan sembol ise  ' dir.




Ayçiçeği(günebakan), papatya, çam kozalağı, tütün bitkisinin ve armut ağacının yapraklarının dizilişi, ananas, lahana, eğrelti otunda, salyangoz ve deniz kabuklarında (temelinde altın oran yatan sarmallar)  Fibonacci dizisi vardır. Ayrıca bu sayılar, müzikte, sanatta, mimaride ve biyolojide kullanılmıştır.





15 Eylül 2015 Salı





ÖLÜMCÜL KİMLİKLER


                                                            
                               
                                                                                                 






Son zamanlarda Türkiye' de yaratılmak istenen kimlik çatışmalarına (Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Müslüman-Hristiyan) bakış açımızı genişletebilir, konuyla ilgili bizi düşünmeye sevk edebilir umuduyla, yıllar önce okuduğum kitabı yeniden okuyarak, önemli gördüğüm satırları paylaşmak istedim. Belki bir yararı olur diye. Çünkü herkesçe malum olan bir şey varsa o da gidişatın kötü olduğudur. Bu konuda kaygılı olmama rağmen, yazımda kendi düşüncelerime değil, çok yönlü kimliğe sahip olan kitabın yazarının düşüncelerine yer vereceğim. Bunun nedeni, güzel ülkemde "İfade Özgürlüğü" nün olmamasına olan inancımın yanı sıra, konunun hassasiyeti ve bu hassasiyetle yazıma olmadık anlamlar yüklenebileceği çekincesidir. Bir zamanlar altı-üstü tartışılan kimlik sorunuyla ilgili yazılıp çizilenleri düşündüğümüzde haksız da sayılmam sanırım.

Ölümcül Kimliklerde Amin Maalouf, özetle; kimliğe, sanıldığı gibi sadece ırksal boyutta yaklaşılamayacağı, kimliğin bir çok unsurdan oluştuğu ve kişiden kişiye farklılık gösterebileceği, kimliğin ırk, din, dil, kültür, gelenek, yaşam tarzı gibi öğeleri bir arada bulundurduğu ve  bunlardan birinin çekilmesi halinde kişiliğin yok olabileceğini kendi yaşamından ve tarihsel olaylardan örneklerle anlatıyor.

Amin Maalouf, "Ölümcül Kimlikler" de kimlik sorununu çok yönlü ve saydam bir sorgulamayla anlatır. 1976' da Lübnan' ı terk edip Fransa' ya yerleştiğinden beri, son derece iyi niyetli olarak, kendisine sorulan kendisini "daha çok Fransız mı, yoksa daha çok Lübnanlı" mı hissettiği sorusunun ne kadar çok sorulduğundan bahisle cevabının "Her ikisi de!" şeklinde hiç değişmediğini anlatarak başlar kitabına.

Kendisine soru soranlara sabırla Lübnan' da doğduğunu, yirmi yedi yaşına kadar orada yaşadığını, Arapça' nın anadili olduğunu, ilk sevinçlerini atalarının köyü olan dağ köyünde tattığını, ileride romanlarında esinleneceği bazı öyküleri orada dinlediğini açıklar. Ve devam eder: "Bunu nasıl unutabilirim? Bunlardan nasıl olur da kopabilirim? Ama öte yandan, yirmi iki yıldan beri Fransa topraklarında yaşamaktayım, onun suyunu ve şarabını içiyorum, ellerim her gün onun o eski taşlarını okşamakta, kitaplarımı onun diliyle yazıyorum, o artık benim için asla yabancı bir ülke olamaz.

Yani, yarı Fransız, yarı Lübnanlı mı? Hiç de değil! Kimlik bölmelere ayrılamaz, o ne yarımlardan oluşur, ne üçte birlerden, ne de kuşatılmış diyarlardan. Benim birçok kimliğim yok, bir kişiden diğerine asla aynı olmayan özel bir "dozda" onu biçimlendiren bütün öğelerden oluşmuş tek bir kimliğim var.

Bazen, bin bir ayrıntıya girerek tam olarak hangi nedenlerle aidiyetlerimin tümünü dolu dolu istediğimi açıkladığımda, biri yanıma gelerek elini omzuma koyup mırıldanıyor: 'Böyle konuşmakta haklısınız, ama içinizin derinliğinde ne hissediyorsunuz?'

Bu ısrarcı sorgulama beni uzun zaman gülümsetmiştir. Bugün buna gülümsemiyorum artık. Çünkü bu bana insanlarda pek yaygın ve benim gözümde tehlikeli bir bakış açısının ortaya konuluşu gibi geliyor. Bana 'içimin derinliğinde' ne olduğum sorulduğunda, bunda herkesin 'içinin derinliğinde' ağır basan tek bir aidiyetin, bir bakıma 'kişinin derin gerçekliğinin' , doğarken ebediyen belirlenen ve artık değişmeyecek olan 'öz' ünün var olduğu inanışı yatıyor; sanki geri kalanın, bütün geri kalanın - özgür insan olarak katettiği yolun, benimsediği inanışların, tercihlerin, kendine özel duygusallığının, yakınlıklarının, sonuçta yaşamının - hiçbir önemi yokmuş gibi. Bugün çok sık yapıldığı üzere, çağdaşlarımız 'kimliklerini vurgulamaya' yöneltildiğinde, bununla onlara söylenmek istenen, içlerindeki, çoğu zaman dinsel ya da ulusal ya da ırkçı ya da etnik nitelikteki sözümona temel aidiyete dönmeleri ve bunu gururla ötekilerin suratına çarpmaları gerektiğidir.

Daha karmaşık bir kimlik talep eden herkes toplum dışına itilmiş bulur kendini. Cezayirli ana babadan Fransa' da doğan bir genç, içinde apaçık iki aidiyet taşımaktadır ve her ikisini de üstlenecek durumda olması gerekir. Lafı bulandırmamak için iki dedim ama onun kişiliğinin bileşenleri çok daha fazla sayıdadır. İster dil söz konusu olsun, ister inanışlar, yaşam biçimi, aile ilişkileri, sanat ve mutfak zevkleri, Fransız, Avrupa, Batı etkileri ondaki Arap, Berberi, Afrika, Müslüman etkilerine karışmış durumdadır... Bu delikanlı bunu dolu dolu yaşamakta özgür hissetse kendini, tüm çeşitliliğini üstlenmede cesaretlendirildiğini hissetse, zenginleştirici ve verimli bir deneyim; tersine, Fransızlığını vurgulasa, bazıları ona bir hainmiş, hatta satılmış gözüyle baktığından, ne zaman Cezayir' le olan bağlarını, tarihini, kültürünü, dinini ortaya koysa, anlaşılmamak, küçümsenmek tehlikesiyle ya da düşmanlıkla karşılaşacağından, yolu yıpratıcı olabilir.

Durum Ren' in öte yakasında daha da naziktir. Otuz yıl önce Frankfurt yakınlarında doğan, hep, dilini ailesininkinden çok daha iyi konuşup yazdığı Almanya' da yaşamış olan bir Türk' ün durumunu düşünüyorum. Benimsediği toplumun gözünde o bir Alman değildir; köklerinin geldiği toplumda ise artık tam olarak Türk sayılmaz. Sağduyu isterdi ki, o bu çifte aidiyeti tam anlamıyla talep edebilsin. Ama ne yasalarda, ne de zihniyetlerde hiçbir şey bugün onun bileşik kimliğini uyumlu bir şekilde üstlenmesine izin vermemektedir."

Sırp-Hırvat, Tutsi-Hutu, siyah baba-yahudi anne ve Avrupa' dan verdiği örneklerle devam eden Maalouf, seçtiği bu örneklerin özel bir yanı olduğunu kabul ederek şöyle diyor:

"Hepsi de içlerinde bugün şiddetli bir çatışma halinde olan aidiyetler taşıyorlar; bir bakıma içlerinden etnik, dinsel, ya da daha başka kırılma hatlarının geçtiği, sınırda insanlar. Aslında 'ayrıcalıklı' demeye dilimin varmadığı bu durum nedeniyle bağlar kurmak, anlaşmazlıkları gidermek, kimilerini mantığa davet etmek, kimilerini yatıştırmak, sorunları düzlüğe çıkartmak, barıştırmak gibi bir rol oynamak durumundalar...Çeşitli toplumlar, çeşitli kültürler arasında birleşme çizgisi, köprü, arabulucu olmaya çağrılırlar. Tam da bu yüzden, ikilemleri ağır bir anlam taşıyor; bu insanlar çok yönlü aidiyetlerini üstlenemiyorlarsa, sürekli olarak saflarını seçmek durumunda bırakılıyorlarsa, kabilelerinin safları arasına dönmeye zorlanıyorlarsa, o halde dünyanın gidişatı hakkında endişelenmekte haklıyız demektir.

'Seçmek durumunda bırakılıyorlar', 'zorlanıyorlar' dedim. Kim tarafından mı? Sadece her çeşidinden fanatikler ve yabancı düşmanları değil, sizin ve benim tarafından da, aramızdaki herkes tarafından. Gerçekten de hepimizin içinde kök salmış bu düşünce ve ifade alışkanlıkları yüzünden, bütün bir kimliği, öfkeyle ilan edilen tek bir aidiyete indirgeyen o dar, o sığ, yobaz, kolaycı yaklaşım yüzünden.

İçimden işte katiller böyle imal ediliyor' diye haykırmak geliyor! Kabul ediyorum, biraz hırçın ama sonraki sayfalarda açıkça ortaya koymayı tasarladığım bir doğrulama."

"Aidiyetlerimin her biri beni çok sayıda insana bağlıyor; buna karşın hesaba kattığım aidiyetlerim çoğaldıkça, kimliğim de özel bir durum olarak ortaya çıkıyor." diyerek aynayı kendisine tutan Maalouf gibi, biz de aynaya bakıp, aynadaki görüntüyü tutabilir miyiz?






14 Eylül 2015 Pazartesi




IŞIK DAĞI
(Karagöl)

Sonbaharın serin havasıyla birlikte, dağlara tırmanma vakti geldi, benim için. Ve ilk tırmanışımı Işık Dağı' na yaptım: Sonbahar ve kış mevsimi ışıklar içinde, aydınlık geçsin 
diye. :) Dağın adının nereden geldiğini tüm araştırma ve soruşturmalarıma rağmen bulamadım. Ama bir dağ için güzel bir ad olduğunu düşünüyorum. Dağı tırmandıkça,, dağın bize sunduğu güzelliklerin, adının bile  önüne geçtiğini gördüm ve Cahit Sıtkı Tarancı' nın;

"Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun."

şiirini, sanki burası için yazmış olduğu hissine kapıldım...

Işık Dağı, Kızılcahamam civarında, Ankara-Çankırı sınırında bulunur ve 2050 m. rakımla Ankara' nın en yüksek noktasıdır. Dağın zirvesine konuşlandırılmış verici istasyonu dağın geleceğini  yaydığı radyasyonla tehlikeye atsa da, henüz güzelliğine zarar verememiş.

Çok bilinmeyen bir rotadan, dağın kuzey yamacından tırmanmaya başladık. Altmış derecelik eğimle başlayan tırmanışımız, yükseldikçe 70-75 dereceye vardı. Bir ara burnumun toprağa değeceğini sandım. Gerçekten tehlikesi olan, zor bir tırmanıştı. Zorluk derecesi dağın yüksekliğine bağlı değildir. Çok daha yüksek dağlara tırmandım ama tırmanışları orta zorluktaydı. Tamamen orman dokusu içinde yürürken her yanımız böğürtlen çalılıklarıyla doluydu ve çok fazla böğürtlen yedim, çocukluğumdaki gibi. Tek tük de olsa dağ çileği (eylül ayı olmasına rağmen) görünce, ilaç niyetine çileklere saldırdım. Yüksekte geç çiçek açan çileklerin meyvesi de geç olgunlaşıyor. Zirveye vardığımızda, muhteşem bir manzara karşıladı bizi. Görüş alanı genişlediğinden, uzanan sıradağları, yayla evlerini, sulama göletlerini deyim yerindeyse kuş bakışı izlemenin  zevki tüm yorgunluğumu unutturdu. Öğle yemeğini zirvede yedikten sonra, dağ yolundan Salın Yaylasına doğru inişe geçtik. Varış noktamız Karagöl' dü.

Orman ve dağların arasında bir mücevher gibi parlayan Karagöl' e vardığımızda akşam olmak üzereydi. Gölü turlarken, piknikçilerin bıraktıkları çöp yığınlarını görmek üzücüydü. Arabalarıyla piknik için gelenler mangallarını yakmış, açtıkları son ses müzikle "Ankara' nın Bağları" yla oynarken zevk aldıkları belliydi. Ancak kirletmeye devam ettiğimiz sürece bu zevkten mahrum kalacaklarının pek farkında değilmiş  gibilerdi.Karagöl, gördüğüm göller içinde en kirli olanıydı. Buna rağmen, balıklar yaşayabiliyormuş. Olta atmış balık tutmaya çalışan balıkçı, kocaman sazan balıkları yakaladığını söyledi. Kirlilik böyle devam ederse, balıkların yaşam alanının yok olacağı da bir gerçek. Yakalanacak tek bir balık kalmayacak. Bizler doğaya zarar verir ve kirletmeye devam edersek,  doğa da bizden er  ya da geç intikamını alacaktır. Ve intikamı korkunç olacaktır: (Seller, toprak kaymaları, kirlenmiş sular, iklim değişiklikleri, kokan körfezler aklıma ilk gelenler)

Doğada güzel bir gün geçirmenin keyifli yorgunluğuyla eve döndük. Bu yürüyüşü düzenleyen Ankara Hiking'e teşekkürler. 
(http://www.ankarahiking.com/?SyfNmb=1&pt=Anasayfa) 







10 Eylül 2015 Perşembe




TANIŞMA

 (İnsanların, yüzlerinin ve gözlerinin rengi başka başka da olsa, gözyaşlarının rengi hep aynıdır.)



Eğer bir gün,
yüzünün renginden ötürü
çıkarsan mahkemeye,
'vallahi kalıtımdan oldu' diye
korkma, ben sana tanıklık ederim.

İnsanların,
yüzlerinin ve gözlerinin rengi
başka başka da olsa,
gözyaşlarının rengi hep aynıdır.

Ne bir kelimede anlaştılar,
ne aynı avuçtan su paylaştılar.
Yalnızca gözyaşında,
bir de kahkahada buluştular.

Yer tanık olsun, gök tanık olsun,
Bütün doğmuşlarla ve doğacaklarla
tanışmak mümkün.
Akıllarda ve yüreklerde göz göze geldik bugün.
Bin yıl önceden bana selam söylediler;
Bin yıl önceki anneler, annemden az mı sevdiler?

Üstün Dökmen












3 Eylül 2015 Perşembe




EİNSTEİN' İN TÜRKİYE SEVDASI...


1949 Kasım' ında, Amerika' da Princeton Üniversitesi' nde öğretimini sürdüren Münir Ülger' le yüzyılın büyük dahisi fizik bilgini Einstein arasında, üniversite koridorlarında tesadüfen ama oldukça manidar bir sohbet geçer.Ülgür' ün Türk olduğunu öğrenen Albert Einstein, Ata' yı kastederek "Biliyor musun" der; "Dünyanın en büyük liderine sahipsiniz." Ülgür, dahinin bu sözlerinden gurur duyar. Sohbetin sonundaysa Einstein şok sayılacak bir durumu daha hatırlatır.

"Atatürk, 1930' larda, Türkiye' deki üniversitelerde ders vermem için davet etmişti, ama olmadı!" Ülgür bu kez çok şaşırır, hayret eder, bir fırsatın kaçırılmış olmasından dolayı da buruklaşır. Ve gerçek, aslında öykü içinde öykü, yıllar sonra Başbakanlık arşivlerinde tesadüfen ortaya çıkan bir belgeyle aydınlanır. 1930' larda Yahudi Nüfusu Koruma Birliği Şeref Başkanı sıfatıyla Albert Einstein, Ekselansları hitabıyla Ata' ya bir mektup yazmış ve bu mektupta Almanya' da Nazi çizmesi altında tedirgin olan, kapana kısılan 40 kadar bilim adamının hiçbir ücret talep etmeksizin Türkiye' de ders verebileceğini yazmıştır. Ve hayret ki, yüzyılın başından beri dünyanın kafasını teorileriyle karıştıran, kimilerinin dahi, kimilerinin şeytan diye tanımladığı, fotoğrafları insanda gülme isteği uyandıran Albert Einstein' in bu mektubu, dönemin Başbakanı İsmet İnönü' nün önüne gelmiş, ailece bilime, fiziğe, kimyaya merakı bilinen İsmet Paşa mektubu Eğitim Bakanı' na havale etmiş, ardından mektubun üzerine " Teklif şartlara uygun değildir, kanunlarımız müsait değildir" notu düşülmüştür.

Peki " Yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etme cüretini buluyorum" diye biten mektubun üzerine "uygun değildir" diye yazılmasına rağmen, nasıl olur da aynı tarihlerde Yahudi bilim adamları Türkiye' ye gelir? Durum sonra anlaşılır; 1933' te üniversite reformu üzerine çalışmalar yapan Gazi' nin devreye girmesiyle, yani mektuptan haberdar olmasıyla söz konusu bilim adamları Ankara ve İstanbul üniversitelerine akın akın gelmeye başlarlar. İşte Einstein' e davet de tam bu dönemde yapılır. Davete kendisi katılmasa da meslektaşlarını gönderen Einstein, böylece sadece 40 Alman bilim adamının değil, Türkiye' nin de kaderini bir mektupla değiştirmiş oluyordu. Bu dahilerin dahisi, Türkiye' ye şöyle bir dokunmuş, çehresini değiştirmişti..

Ya gelseydi, kalsaydı?


Nebil Özgentürk - Türkiye' nin Hatıra Defteri (1923' ten Günümüze)
DenizKültür Yayınları No: 25









31 Ağustos 2015 Pazartesi




KOYUN MASALI






Sabahattin Ali, Türk Edebiyatı' nın büyük öykücülerinden biridir. Zamana karşı koyan 13 öyküsünün ve 4 Masalının yer aldığı "Sırça Köşk" ü bir solukta okunacak bir öykü kitabı.

Sosyal medyada bir-iki söz paylaşmakla ya da hazır kitap özetlerini okumakla, bir yazarı, bir şairi, bir öykücüyü tanımış olmayız. Onların  dünya görüşlerini, fikirlerini, düşüncelerini, topluma bakış açılarını, sistem eleştirilerini ancak onların kitaplarını okuyarak öğrenebiliriz dedikten sonra, kitaptan seçtiğim Koyun Masalını anlatmaya geçebilirim.

Bir zamanlar bir ormanın kenarındaki çayırlıkta, başında çobanı ve köpekleriyle bir koyun sürüsü yaşıyormuş. Çayırın otu bol, kenardan akan derenin suyu çok ve temizmiş. Kışın soğuktan kaçıp barınacak kuytu bir mağara, sürünün rahatını tamamlıyormuş.

Buna rağmen koyunların keyfi yerinde değilmiş. Çobandan şikayetçilermiş. Sakalına kır düşmeye başlayan bu adam, sabahtan akşama kadar bayırda uzanıp uyuklar, arada bir kavalını üfler, köpeklere bağırır, yine uykusuna dalarmış. Koyunların sütünü sağıp içebildiğini içer, içemediğini satar, canı istedikçe bir kuzu kesip kebap eder, yahut bir koyun boğazlayıp kışa kavurma hazırlar; iki üç haftada bir gelen celebe en yağlı koyunları, kuzuları satar, sonra yine yatıp uykusuna bakarmış. Hepsi bir tarafa, bu celebin eline düşenlerin eninde sonunda kasaba varacağını bilen koyunlar, celep her göründüğünde korkudan titreşirler, birbirlerine sokulurlar ve karşı koymayı akıl edemezlermiş. Ne yapsınlar? Bu dünyanın düzeni böyleymiş.

Ama koyunların arasında bu işe bir türlü aklı ermeyenler, günün birinde bıçak altına yatmak korkusuyla yaşamaktansa, bu işi kökünden halletmek isteyenler türemişti, günden güne de bunların sayısı çoğalıyordu. Mesela, sürünün içinden gözü kızmış bir koç fırlayıp çobanın kaba etine bir boynuz yapıştırıyormuş. Çoban da köpeklerin yardımıyla koçu yakalayıp bir ağaca bağlıyor ve ilk gelen celebe bu hayvanı teslim etse bile, bu hal öbürlerini yıldırmaya yetmiyormuş. "Sonu kasaba gitmek olduktan sonra, bugün de bir, yarın da bir!" deyip boynuz savuran koyunların sayısı günden güne artıyormuş.

"Eh, koyun deyip geçmeyelim. Onların içinde de ne koçlar, ne yiğitler vardır. Dünya kuruldu kurulalı bütün koyunlar çobanla, köpekle yaşamadılar ya! Onlar da bir zamanlar kasaptan, celepten, çobandan, köpekten habersiz yiyeceklerini kendileri arayıp bulurlar, düşmanlarını kendi sert boynuzları ile yıldırıp kaçırırlardı.

Ama onların yağlı etlerine göz dikenler, sütünden yağ ile peynir, derisinden kürk ile çarık yapanlar, her şeyden önce koyunları, çobansız kalırlarsa kurdun kuşun şikarı (av) olacaklarına, kendi başlarına açlıktan öleceklerine inandırdılar. Bu böyle sürüp gittikçe koyunlar da kendilerine inanamaz, kuvvetlerine güvenemez oldular. Sandılar ki çobanın onları canavardan koruması, önlerine bir tutam ot atması, yumuşak etleri için değil, kara gözleri içindir."

Yavaş yavaş koyunların aklı başına gelmeye başlamış. Çobanlar da günden güne kötülemişler. Hele sonuncusu iyice dalgacıymış, keyfinden, rahatından başka bir şey düşünmez, sürüye canavarlar saldırınca, eski çobanın aksine canavarların önüne birkaç koyun kuzu atıp başından savmaya bakarmış.

Günün birinde bitişik ormandaki yabani hayvanlar, canavarlar birbirine girmişler. Çünkü o sene kış sert olmuş, kurtlar, ayılar yiyecek bulamayınca azmışlardı. Ormandaki kavgadan yararlanıp kaçan, yahut açlıktan pek zebun düştükleri için kavgaya katılamayan birkaç sıska kurt, ormanın kenarına sığınmışlar. Korkudan şaşırmış koyunları görünce: "İşte dişimize göre düşman!" diyerek ileri atılmışlar. Koyunlar işin şakaya gelmeyeceğini anlamışlar, köpekler de, koyunlar elden gidince kendilerinin aç kalacağını düşünüp gayrete gelmişler; hep beraber bu sıska kurtlara saldırmışlar. Zaten dermansızlıktan dört ayakları üzerinde zor duran aç kurtların birkaçı gerisingeriye ormana kaçmış, öbürleri cansız yere serilmiş.

Bu sırada saklandığı yerden çıkan çoban sopasını savura savura sürünün başına geçmek isteyince, koyunlar akıllarını başlarına toplamışlar, köpekler de onun sopasından kurtulmanın ve koyunlarla baş başa kalmanın sırası geldiğine hükmetmişler. Hep birlikte çobanın üstüne yürümüşler. Ödlek çoban kaçıp canını zor kurtarmış ve bir daha da ortada görünmemiş.

Bu kavgadan en karlı çıkan köpekler olmuş. Hem kurt leşlerini hem de kavgada ölen koyunları yemiş, karınlarını doyurmuşlar. Kuyruklarını keyifli keyifli sallayıp ortalıkta dolaşmaya, "Gördünüz ya, sizi kurtlardan da, çobanlardan da kurtardık!" diye caka satmaya başlamışlar. Aradan zaman geçtikçe  daha da burunları büyümüş. Meğer köpekleri köpekleten çoban korkusuymuş, çobansız kalınca ondan beter olmuşlar. Hatta, kendilerinin öyle rastgele köpeklerden olmadıklarına inanıyorlar, "Köpek ne demek? Bizim de aslımız kurt değil mi?" diye övünüyorlarmış.

Yavaş yavaş bu kuruntu hepsinin zihnini sarınca, koyunlara tepeden bakmaya başlamışlar. Koyunların etlerinin tadına vardıkları için, kenarda köşede yakaladıkları kuzuları parçalayıp yemeye, hatta sürüden ayrılan iri koyunlara bile saldırmaya başlamışlar. "Bizim gibi soyu ormanlara hükmetmiş kahramanların miskin miskin koyun bekçiliği etmesi ne demek?" diye hayıflanıyorlar, tekrar vahşi ormanlardaki saltanatlı günlere dönmek istiyorlarmış. 

"Köpeklerden kurtulmak çobandan kurtulmak kadar kolay değildi. Bunların hem sayısı çok, hem dişleri keskindi. Üstelik bir niza çıksa fırsat bilip üç beş koyunu paralayıveriyorlardı. Bunun için koyunlar, işin sonu neye varacak? diye telaş içinde bekleşiyorlar, çobanı kovdukları gibi bu köpekleri de defetmeyi bir türlü gözlerine kestiremiyorlardı. Ama köpekler en sonunda hem kendilerinin hem de koyunların başını nara yaktılar; bir gün, daha fazla sabredemeyip, ormanı zapt etmeye karar verdiler. Bu işi kendi başlarına yapamayacaklarını bildikleri için koyunları önlerine kattılar:
'Siz boynuzlarınızla yol açar, karşınıza çıkanları tepelersiniz,, biz de etrafınızda bağrışır, size cesaret verir, düşmanları yıldırırız!' dediler. Bu seferin sonu hayra varmayacağını ileri sürerek katılmak istemeyenleri, 'Alçak, korkak, miskin, hain! Sen bizim gibi damarlarında asil kurt kanı taşıyan köpeklerle bir arada yaşamaya layık değilsin!' diye parçaladılar ve ...iştahla yediler."

Ormanın kenarındaki çalılıklarda, dört taraftan üzerlerine saldıran kurtlar, ayılar, parslar, hatta sırtlanlar ve çakallar sürüyü kısa zamanda perişan etmişler.

Hasta, yahut ihtiyar oldukları için bu sefere katılamayan dört beş koyunla bir hayli körpe kuzu çayırın kenarındaki mağarada ormandan gelen acı sesleri dinleyip korkudan titreşiyorlarmış. Sesler kesildiğinde, ormanı zapt etmeye giden koyunlarla köpeklerin başına geleni anlamışlar ve aralarındaki iki ihtiyar koç mağaranın kapısına ağır ağır yürüyüp, kendilerini beklemek üzere orada kalmış olan iki sakat köpeğe yaklaşmışlar. Henüz kuvvetini kaybetmemiş olan boynuzlarını, şimdi karşılarında şaşkın şaşkın uluyan itlerin karınlarına geçirdikleri gibi, ta ilerdeki dereye fırlatmışlar. Sonra mağaradaki kuzulara dönüp şöyle demişler:
"Bu dünyada çobansız da, köpeksiz de yaşanabilirmiş. Ama bunu anlamak için her defasında bu kadar kanlı kurbanlar verecek olursak pek çabuk neslimiz kurur. Bari siz gözünüzü açın da, ileride başınıza yeniden itler, hele kendilerini kurt sanan palavracı itler musallat olursa, sürüyü canavarlara paralatmadan onları defetmeye bakın! "
                                                                                                                                      1946


Sabahattin Ali - Sırça Köşk (YKY)
Siyah puntolarla yazılanlar, kitaptan direkt alıntıdır.








27 Ağustos 2015 Perşembe




BOSNA SAVAŞI' NIN ZAMAN TÜNELİNDE YOLCULUK


Ortadoğu' da ve sınır komşumuzda süren kirli savaş neredeyse kapımızı çaldı, çalacak. Söze gelince, toplumun her kesiminden insanlar, politikacılar hatta dünyada yaşayanlardan hiç kimse savaş istemiyor! Madem öyle neden savaşların ardı arkası kesilmiyor? Savaşları kim veya kimler neden çıkarıyor? Klişe cevaplardan başka cevaplar vermek gerekiyor. Fransız düşünür ve yazar, her zaman birey özgürlüğünden yana ve savaş karşıtı olan Emile Chartier (ALAİN), bu soruyu; "Savaşları besleyen cesarettir, ama doğuran korkudur." diye cevaplar. Anlayacağınız; Korku  dağları beklediği (yani korku her yerde varlığını gösterir) sürece savaşlar son bulmayacak maalesef. Savaş sonrası onca ölüm, onca yıkıma rağmen.

Bugün 30 yaşlarını sürenler, medeniyetin beşiği olarak kabul edilen Avrupa' da hem de tam ortasında yıllarca süren savaşı, katliamı ve insanın insana yaptığı soykırımı hatırlayacaklardır. Hatırlamayanlar ise Bosna' da yaşananlarla ilgili yazılan kitapları okumalı, çekilen filmleri izlemeli: Savaşın sonuçlarına ilişkin bellekleri tazelemek için. Bosna Savaşı' nı seçmemin nedeni, yakın tarihte gerçekleşmesi  ve sonuçlarının çok ağır olması nedeniyle hatırlamanın kolay olacağını düşünmemdir.

Okumaya başladığım, Glenn Meade' in "Son Tanık" kitabı parçalanmakta olan Yugoslavya' yı ve Avrupa' nın göbeğinde Saraybosna' da yaşanan soykırımı anlatmaktadır. Aynı konuda okuduğum kaçıncı kitap olduğunu hatırlamıyorum bile. Üstelik savaşı TV' de canlı yayınlarda izlediğim halde, unutmamak için okuyorum. Kitapta, toplama kampına gönderilen Lana' nın günlüğünde savaşı sorguladığı bölümde şöyle yazıyor: " Bahtsızlığımız yüzünden Tanrı' yı suçladığım anlar oldu. Yardımı için yalvardığım, umutsuzluk içinde ona seslendiğim. Ve ondan yardım gelmeyince ona kahrettim. Oysa Tanrı' nın suçlanmaması gerektiğini öğrendim.

Toplama kamplarında  insanın insana uyguladığı zulümle ilgili bir soruyu hatırladım. Soru soruldu: 'Söylesenize, Auschwitz' de Tanrı neredeydi?'
Ve yanıt geldi: ' İnsan neredeydi?'
Çünkü bu kötülüğü sadece insan yaptı. Ne Tanrı, ne din, ne Tanrı ya da din adına hareket eden insanlar. Sadece basit insan. İnançlarına veya ırklarına bakmaksızın, herkese ıstırap çektiren insanlar: Sırp, Boşnak veya Hırvat. Hristiyan ya da Ortodoks, müslüman ya da ateist.

İdraki aşan, bağışlamanın ve pişmanlığın ötesinde bazı cinayetler vardır. Cezasız kalan ve ders alınmayan cinayetler.

Böylesi cinayetler işleyenler çoğu zaman aramızda dolaşmayı, insanlığı kötülükleriyle lekelemeyi sürdürüyor. Onun için bu günlüğü ailemi infaz eden insanların da yakalanması umuduyla yazıyorum.

Günahlarının dünyaya haykırılacağı umuduyla. Çünkü eğer yakalanmazlarsa, ceza görmezlerse, o zaman hiçbirimiz için umut kalmadı demektir."

İşte savaşın "Zaman Tüneli" :

1989 - 1991

* Berlin Duvarı yıkılır. Sovyetler Birliği çöker.

1990 - 1991

* Eski Sovyet Cumhuriyetleri ve Baltık devletleri bağımsızlıklarını ilan eder.

* Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti parçalanmaya başlar.

* Sırbistan lideri Slobodan Miloseviç, Hırvatistan, Slovenya ve Bosna' daki Yugoslav bölgelerine egemen olmaya çalışır. Etnik ve dini ayrımlara göre bölünen ülkeye kanlı bir mücadele hakim olur.

1992

* Sırp ordusu ve milisleri etnik olarak "saf" bir Sırp bölgesi oluşturmak için köy ve kasabaların Müslüman ve Hristiyan halkını katlederken etnik arındırma, toplama kampları ve kitlesel tecavüz raporları yayımlanmaya başlar.

* Bosna' da Saraybosna kuşatması'nın başlangıcı - Sırp kuşatması üç yıldan fazla sürecek.

1992 1994

* Tüm taraflarca işlenen ve genellikle sivilleri hedef alan katliamlar yaşanır. Uluslararası barış planları başarısız olur.

* Bosna' da BM denetimindeki güvenli bölgelerin Sırp eline düşmesinden sonra Srebrenitsa' da 8.000 erkek ve çocuk katledilir.

* Savaşta 250.000' i aşkın insan ölür ya da yaralanır, 1.000.000 sivil yerlerinden edilir.

* NATO, Sırp askeri hedeflerini bombalar.

* Amerika Birleşik Devletleri, Sırpları Boşnak ve Hırvatlarla birlikte Dayton Barış Konferansı' na katılmaya zorlar.

* Kosova Savaşı 2001' e kadar sürer; NATO Sırp önderi Slobodan Miloseviç' i savaş suçlusu ilan eder.

* Slobodan Miloseviç savaş suçlusu olarak yargılanmak üzere 2001 yılında tutuklanır, ancak 2006' da hapiste ölür.







23 Ağustos 2015 Pazar




BİR ŞAİR, BİR ŞİİR: AHMET NECDET
(1933, İnegöl - 4 Mayıs 2010, İstanbul)


20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi' nde yer alan  şair Ahmet Necdet, edebiyatımıza yaptığı katkılar, çevirileri ve aldığı ödüllerle adını duyurmuş şairlerimizden biri. O, şairliğinin yanısıra çevreci, araştırmacı, yazar ve bir akademisyen aynı zamanda.

"Yükseköğrenimini Çapa Yüksek Öğretmen Okulu ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümünde tamamladı (1954). Bir süra lise öğretmenliği yaptı. Sonra Atatürk Üniversitesi' ne girdi , Beşeri ve İktisadi Coğrafya Bölümünde Profesör oldu(1974). Muğla İşletmecilik Yüksek Okulu ve sonra Ege Üniversitesi' nde görev aldı. Bu üniversitede Coğrafya Bölümünü ve Ege Coğrafya Dergisini kurdu. Edebiyat çevrelerinde ilkin özellikle çağdaş Fransız şiirinden çevirdiği şiirler ve Çağdaş Fransız Şiiri (1959) antolojisi ile tanındı. Sonra kendi şiirlerini Uzuneşek (1977) adlı kitapta topladı. Bu şiirler, 'ölçülü, hesaplı, dengeli' ve içerik yönünden zengin olma özellikleriyle dikkati çekti. P. Gelan, G. Apollinaire, L. Aragon' dan çevirdiği şiirlerden oluşan kitapları Bademlerden Say Beni (1983), Dünya Gülü (1986), Mutlu Aşk Yoktur (1988) adlarını taşır. Daha sonra gene kendi şiirlerini Ne Çok Enkaz (1988), Sana Bunca Yangından (1991), İnegöl Hey İnegöl (1992), Gün Yüzleri (1992) adlarıyla kitaplaştırdı. Charles Baudelaire' den çevirdiği şiirleri Kırk Kötülük Çiçeği (1991) adıyla yayımladı."

(İlhami Soysal - 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi. s:464)


BEN ÇOĞU ZAMAN AKŞAMLARI

ben çoğu zaman akşamları
yolculuğa çıkarım yıldız yukarı

unutsun diye onca pisliği
ve çirkinliği gözün yuvarı

oradan seyrederim ayın som ışığında
tedirgin dünyamızı kirli sarı

yine de çıkıp gelir bir kara güneş
haklı kılmak için bir intiharı

yırtılır gökte sabaha kadar
suskunluğa dönüşen çığlığın zarı

bu senin şiirindir ahmet necdet
yaşanmamış aşkların sonbaharı






20 Ağustos 2015 Perşembe




ENTELEKTÜEL SÖZLÜK







Okuduğum kitaplarda altını çizdiğim satırları, bilmediğim ya da ilk kez duyduğum bir sözcüğün anlamını TDK Sözlüğü' nden ve İnternetten araştırarak  defterime kaydederim; unuttuğumda bakıp hatırlayayım diye. Hepsi bir arada olduğu için de işim kolaylaşır. Derken, bir baktım ki, defterim dolmuş taşmış. Ee, ne yapayım? Tüm bunları kendime mi saklayayım? Olmaz! Bilgi paylaşılmalı. Paylaşılmalı ki, çoğalsın, "bilgi" "bilgiler" olsun... Kendimce bir sözlük hazırladım, dikkat çeksin diye de adına "Entelektüel Sözlük" dedim. 

Genelleme yapmanın yanlışlığını, istisnaların kaideyi bozmayacağını bilerek, şunu söylemek istiyorum: Güzel ülkemde, kime sorsanız, kitap okuduğunu ve TV'de belgesel izlediğini söyler. Ama kitap satış oranlarına ve belgesel kanallarının ratinglerine baktığınızda, söylenenin tersini görürsünüz. Peki insanlar neden bunu söylemek ihtiyacı duyarlar? Cevabı basit, bana göre. Çünkü, entelektüel olduklarını göstermek isterler, diğer insanlara. "Entelektüel" in TDK Sözlüğündeki anlamına bakınca onlara kızamazsınız bile. Herkesin bir konuda ya da her konuda mutlaka fikirleri vardır zira!!

Entelektüel (Fr. intellectuel) 1-Bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel eğitim görmüş (kimse), aydın, münevver. 2-Fikir sorunlarıyla ilgili: Entelektüel bir çalışma.

Ha bir de benim argo olarak nitelediğim, kullanımını hoş görmediğim "entel" sözcüğü var. Hazır sözlüğü açmışken onun anlamına da bakalım.
Entel s. Fr. intellectuel' den. 1-Entelektüel olmaya özenen ancak bunun için gerekli olan niteliği kazanmamış. 2-Sahte aydın.

Sözlüğümün sözlük anlamını yazdığıma göre, sıra geldi kullanım sıklığına bağlı olarak notlarımdan seçtiklerime. Bazı sözcükler TDK sözlüğünde yer almadığından, İnternetteki değişik sözlüklerden yararlandığımı belirtmeliyim. Sözlük dediğime göre, usulüne uygun olsun. Yani alfabetik sıralı. (Sözcüklerin ilk harflerine göre)

Analoji: 1-Benzeşim, benzeşme.2- Andırış, andırışma. 3-Örnekseme.(Kıyaslama)

Alegori: Bir görüntü, bir yaşantı veya bir davranışın daha iyi kavranmasını sağlamak için göz önünde canlandırıp dile getirme.

Aura: İnsan bedeni etrafındaki manyetik alan.

Arkaik: Antik ve klasik dönem öncesi.

Aforizm: Özlü söz, özdeyiş.
Aforizmaları ile ses getiren Friedrich Nietzsche tanımı şöyle yapmıştır: "Benim arzum başkalarının bir kitapta anlattığı şeyi, on cümlede anlatmaktır." Nietzsche ve Schopenhaur edebi yönü baskın aforizma yazarlarıdır.

Betimleme: Tasvir etmek.

Brutal: Barbar.

Carry Trade: Düşük faiz getiren bir para biriminden borçlanıp krediyi yüksek faiz getiren bir para birimine yatırmaktır. (Örnek: Japon Bankası' ndan 1000 yen borç alıp Amerikan Doları' na çevirdiniz. Ve Amerikan  hazine bonosuna yatırdınız. Amerikan bonosu %4,5, Japon bonosu %0 faiz ödüyor. Karınız %4,5' tir.)

De Facto: Uygulamada, fiili olarak.

Darb-ı Mesel: Atasözü.

Domestik: 1- Evcil. 2- İç, ülke içi.

Egzantrik: Tuhaf, sıra dışı.

Egzotik: Uzak, yabancı ülkelerle ilgili, bu ülkelerden getirilmiş, yabancıl.

Egzotizm:Bir eserde uzak, yabancı ülkelerle ilgili olayları, kişileri, yöresel görüşleri yansıtma, yabancıllık.

Egosantrizm: Dünyada bireyin benliğini merkez sayan felsefe görüşü, beniçincilik.

Ekstrem: 1- En uç, en son. 2- Aşırı, müfrit.

Enstalasyon: Yerleştirme sanatı. Özellikle sanat ve bienallerde kullanılıyor. Bir tema seçilip sanat eserleri ona göre yerleştiriliyor.

Ezoterizm: Bir konudaki derin bilgilerin ve sırların ehil olmayanlardan gizlenerek, bir üstad tarafından sadece ehil olanlara insiasyon yoluyla öğretilmesidir.

Filantropist (Yunanca): İnsan sevgisi. Günlük hayattaki karşılığıysa gönüllü bağışçılık.

Focus Grup: Toplum bilimsel araştırmalarda kullanılan bir yöntem. Bir ürün ya da bir konu ile ilgili olarak tüketici ya da ilgili kişilerin "iç görülerini" ortaya çıkarmaya yönelik bir araştırma yöntemi.

Görü:1- Görme yetisi. 2- Bir yerin çevreyi görme özelliği, nezaret. 3- Dolaysız kavrama, birden kavrama.

Grotesk: Tiyatro ve edebiyatta komik olanın bir çeşidi: Gülünç olan ile acıklı olanın yanyana yer aldığı, tuhaflık ve çarpıcılık kertesinde zorlanmış, bağdaşmaz komik durum. İtalyan Grotesk tiyatrosunda başlı başına işlenmiş, gerçeküstücü-avangart tiyatronun başlıca ögelerinden biri olmuş; saçma tiyatrosunda anlamlı bir biçimde kullanılmış, paradokslar kuramının özünü oluşturmuştur. (www.tiyatrotarihi.com)

Holografi: Laser ışınlarına dayanılarak gerçekleştirilen üç boyutlu görüntü işlemine verilen addır. Holografi adını Dennis Gabor vermiş olup "holos" Yunanca da bütün anlamına gelmektedir.

İçselleştirmek: Özümsemek, benimsemek.

İnsiasyon: Planlı, programlı, disiplinli eğitim.

Komprime: 1-Çoğu kez yassı veya silindir biçiminde katı ilaç, hap. 2-Bir konuyla ilgili olarak derinliği olmayan kalıplaşmış bilgi.

Konformizm: Yürürlükteki kurum, ölçüt veya şartlara kesin olmayan katı kalıplara, eleştirici bir değerlendirme yapmaksızın uyma, uymacılık.

Konzervatif: Muhafazakar.

Konjonktür: 1-Bir ülkenin ekonomik hayatının yükselme ve alçalma yönünde gösterdiği inişli çıkışlı, dalgalı hareketlerin bütünü. 2- Her türlü halin ve şartların ortaya çıkardığı durum.

Metafor: Bir şeyi başka bir şeye benzeterek anlatırken kullanılan unsurdur. Benzetmeyle arasındaki fark aleni olarak yapılmamasıdır, yani eğretilemedir. Cenap Şahabettin' in tiryaki sözleri buna güzel bir örnektir.

Nosyon: Bir şey üzerindeki gerekli bilgi, kavram.

Patetik: Dokunaklı, etkili.

Paradigma: (Dünya görüşü, model) Belli bir zaman dilimi içinde bir grubun ya da topluluğun düşünme biçimi ve davranışlarını belirleyen bir dünya görüşü, bir algı dayanağı, bir izlenceler bütünü, bir perspektif, bir model.
Paradigma kavramını yaygın hale getiren kişi Amerikalı Bilim Felsefecisi Thomas Khun' dur.

Paradoks: İki doğrunun veya yanlışın çelişkisi. Aslında doğru gibi görünen bir önerme veya fikrin tamamen yanlış olarak karşımıza çıkması ya da yanlış olanın doğru olarak çıkması. 
"Bütün Giritliler yalancıdır" diyerek ilk paradoks örneğini Giritli Epimendes vermiştir.

Pitoresk: Sözü, durumu ve görünüşü resim konusu olmaya değer (görünüş) anlamında kullanılmaktadır. Bu söze karşılık olarak; göz alıcı, resimsi kullanılabilir. Üslup için ise karşılığı renkli' dir.

Rustik: Kırsal.

Sinerji: Görevdeşlik. Birden çok etkinliği bir tek sonuç elde edebilecek biçimde bir araya getirerek araç tasarrufu sağlamak.

Sofistike: 1-Modayı ve trendleri takip eden. 2-Zor ve karmaşık konulardan anlayan kimse. 3-Yapmacık davranan kimse.

Sorunsal: 1-Çözümü belli olmayan. 2-Doğru olma ihtimali bulunmakla birlikte şüphe uyandıran, kesin olmayan, problematik.

Spritüel: İnsanın, kendi potansiyelinin farkına varması, düşünceleriyle yaşamını şekillendirebileceğini öğrenmesi. Bir nevi Neo-Kadercilik.

Yanılsama: 1-Yanlış algılama ve duyu yanılması. 2-psikol. Var olan nesne ve canlıyı yanlış, ayrımlı veya değişik olarak algılama, illuzyon.




-Bu sözcükler benim seçtiklerim. Siz de sözlüğe katkıda bulunmak isterseniz memnun olurum. :)






13 Ağustos 2015 Perşembe




YORGO  SEFERİS
( D: 13 Mart1900 İzmir - Ö: 20 Eylül 1971 Atina)





Yorgo Seferis adını ilk duyduğumda, henüz ortaokuldaydım. Türkçe öğretmenim, Batı Trakya' da görev yapmış, Yunan Edebiyatı' na aşina bir eğitimciydi.. Dolayısıyla, Yunan şairleri ve şiirlerini tanımamıza, daha doğrusu "çağdaş edebiyat" ı öğrenmemize, anlamamıza yardımcı olmak üzere kitap önerilerinde bulunurdu. Bu kitaplardan birini seçip okur ve sonra da kitapla ilgili incelememizi raporlaştırarak dönem ödevi olarak öğretmenimize teslim ederdik. Ben de Yorgo Seferis' in şiir, deneme ve anılarından oluşan "Üç Kırmızı Güvercin" kitabını almış, okumuş ve incelemiştim. Seferis' le işte bu kitapla tanışmıştım. Sonradan da,  Kazancakis ve Kavafis' le.

Yorgo Seferis 1900 yılında, o zamanlar oldukça zengin bir Rum topluluğunun oturduğu İzmir' de doğmuş. Birinci Dünya Savaşının çıkması üzerine, resmi makamların gözünde tehlikeli bir adam sayılan babası ailesini Atina' ya yerleştirme gereğini duymuş.

Genç Seferis 1918' de hukuk öğrenimi yapmak üzere Paris' e gitmiş. 1922' de Türklerle Yunanlıların arasındaki çatışmanın kızışması, İzmir' in yakılması, Yunanlıların bozguna uğrayarak kaçmaları ve binlerce yıllık bir geleneğin bir gece içinde yok olup gitmesi Seferis' in dünyasını altüst etmiş. Seferis hala Paris' te, fakat kendisini çocukluğuna bağlayan kökle ve anılardan birdenbire kopmuş bir sürgündür artık.Meslek olarak seçtiği diplomatlığın gereği yurdundan sık sık uzaklaşması da ayrıca yoğunlaştırmış bu sürgünlük duygusunu. Çağdaş Yunanistan' ın bu bölgede doğup büyüyen tek büyük şairidir Seferis. Bu yüzden Anadolu bozgunu hayatı boyunca sanatını etkileyen önemli bir yaşantı olmuş onun için. Hayatı başka bir ülkede başlayan birinin duyarlığı içindedir hep. 

Ne çağdaşları, ne de ondan sonra gelenler arasında Yunan Edebiyatının sınırlarını Seferis kadar genişleten ve bu edebiyat içinde çağdaş batı dünyasının şiir diline onun kadar yaklaşan bir şaire rastlayabiliriz. Seferis şiir diline yeni uyumlar ve sesler kazandırmakla kalmamış, sanatında hem en ince mecazlardan yararlanmış, hem de bütün bunları halk dilini kullanarak gerçekleştirmiş ve ülkesinde şiirin konuşulan dille yazılması gerektiği inancını tartışılmaz bir kesinlikle ortaya koymuştur.

Eleştiri ve deneme alanında da önemli bir yeri olan Seferis yaratıcılığın gizini araştıran az bulunur sanatçılardan biridir. Dokimes (1962) başlığı altında yayımladığı denemelerde gösterişsiz bir anlatımla, fakat aynı zamanda yoğun bir inançla bir şair ve insan olarak kendisini en çok ilgilendiren konular üzerinde düşüncelerini açıklamıştır. Ebedi eleştiri Yunancanın da yeterince işlenmiş eleştiri terimlerine sahip olduğu söylenemez. Bu yüzden, Seferis' in denemelerinin çoğu konferanslar, radyo konuşmaları ya da açık mektuplardır.
(Yorgo Seferis - Üç Kırmızı Güvercin, Şiir-Deneme-Anılar
 Derleyen ve dilimize çeviren: Cevat ÇAPAN)

Seferis ilk kitabı "Strofi-Dönüm Noktası"nı yayımladığında Yunanistan' da tutucu kesimlerin eleştirisini aldı. 1932' de yayımladığı "Sarnıçlar" ,"Destansı Öykü", "Ardıç Kuşu" önemli eserlerindendir. 1963 yılında Nobel Edebiyat Ödülü' nü alan Yorgo Seferis, 20 Eylül 1971' de Atina' da hayata gözlerini yumdu.

"Üç Kırmızı Güvercin" den seçtiğim Seferis'in  güzel bir şiiriyle yazımı sonlandırmak istiyorum. 

Deniz...deniz nasıl bu hale gelmiş?
Yıllarca dağlarda dolaştım,
gözlerimi kamaştırdı ateşböcekleri.
Birinin demirlemesini bekliyorum
şimdi bu kıyıda-
bir tekne parçasını, bir salı.

Ama deniz kokuşur mu hiç?
Bir zamanlar bir yunus yırtmıştı denizi
sonra başka bir kez
bir martının kanadı.

Oysa ne tatlıydı çocukken
dalıp yüzdüğüm dalgalar,
sonra delikanlılığımda
değişik biçimli çakıllar,
uyumlu sesler ararken
benimle konuşmuştu Kocamış Denizci:
"Senin ülkenim ben;
ne olmamı istersen o olurum
şu anda kimse olmasam bile."




Görsel (Yorgo Seferis' in Urla' daki evi -cafe-restoran olarak işletiliyor-) www.wordpress.com' dan alınmıştır.







8 Ağustos 2015 Cumartesi




SIRTINDAN  VURULMAK


Güvendiğimiz, dost bildiğimiz, arkadaş olduğumuzu sandığımız kişiler tarafından ihanete uğramayan  biri var mıdır hiç? Merak ettiğim için soruyorum. Yoksa cevabı üç aşağı, beş yukarı tahmin edebiliyorum. Çünkü, kıskançlık, hırs insanın doğasında vardır. Bu duygulardır, ki insanı ihanete sürükler. İster evrimsel bakın, ister teolojik, Habil ile Kabil' den bu yana insan, yeri geldiğinde kardeşine bile ihanet edebiliyor. Yeri geldiğinde diyorum, çünkü insandaki bencillik duygusu, bir başkasının duygularının ne olacağını  düşünmeyi arka plana itiyor. Neden "ben" denildiğini sanıyorsunuz ki?

Zıtlıklardır, birbirini var eden; zira, biri olmazsa diğeri de olmaz. İhanetin gerçekleşmesi için, önce güvenin olması gerekir. Güven...Kazanılması o kadar zor ki yılları alır ama kırılması saniyeleri. Ve bir kez kırıldıktan sonra toparlanması için insan ömrü yetmez. Kuşku girdi mi zihne, o ilişki iflah olmaz artık, ilişkiyi sürdürmek için tüm çabalar nafiledir. Bu duyguyu yaşayanlar iyi bilirler. Ya aldatıldıklarını bile bile oyunu sürdürürler ya da "mızıkçılık yapıyorsun" nidalarına aldırmadan oyunu bitirirler. Maskeli balolarına devam edenler, kendilerince toplumdaki itibarlarının sürdüğüne inanadursunlar (çünkü toplum; "Kol kırılır, yen içinde kalır" mottosunu dayatır bireylere,) oyunu bitirenler, insanlara yeniden güvenmek konusunda zorlansalar da, cesur olduklarının ve bu cesaretle özgürlüğe kavuştuklarının bilincine varırlar. Bu bilinç ise oyunu bitirmelerinin ödülüdür. İster arkadaşlar, ister karı-koca arasında olsun ihaneti bir kez affettiğinizde, emin olun ikinci, üçüncü kez aldatılacaksınız demektir. Çünkü ihanet eden kişi sizin bu zaafınızdan yararlanacak, "nasıl olsa affediliyorum, yine affedilirim" diye eylemine devam edecektir. İnanın, bu durum şaşmaz. Çünkü, aldatan kişinin, bundan sonra neleri nasıl yaşayacağına dair merakı ihanetten kaçmasına izin vermeyecektir. Bu durumu,  Ahmet Altan' ın "Aldatmak" kitabında nasıl dile getirdiğine bir göz atalım :

"Onunla bir kere daha buluşması, yaşadıklarını bir kaçamak olmaktan çıkaracak, kendisini bir labirent gibi içine alıp bu yaşananları bir daha kolay kolay dışına çıkılamayacak bir maceraya dönüştürecekti. Bunu hissediyordu. Kaçacaksa şimdi kaçmalıydı, daha sonra çok geç olacaktı. Böyle olacağını hissettiği, hatta bildiği halde kaçmak, istemiyordu. Yaşadıklarının yarattığı heyecan ve zevk kadar, hatta belki de daha çok, bundan sonra neleri nasıl yaşayacağına dair içindeki merak, kaçmasına izin vermiyordu."


İhanet, bence sırtından vurulmakla eş anlamlıdır, neredeyse. Biri bize; "Sırtımdan vuruldum" dediğinde aklımıza ilk gelen şey, o kişinin  ihanete uğradığı değil midir? Beynimiz, ihanetin ağırlığını hafifletmek ve bizi korumak için bakın ne faaliyetlerde bulunuyormuş. Buket Uzuner' in "TOPRAK" romanından okuyalım:


"İnsan, çok güvendiği için sırtını döndüğü eşi-dostu ve / ya adına kader demeyi tercih ettiği hayat tarafından ilk kez sırtından vurulduğunda, yere düşene kadar yaralandığına inanmaz. Zaten bu 'sırttan vurulma' denen felaket de öyle aniden gerçekleşmez. Kötülük, geleceğine dair bazı işaretler vermeye çok önceden başlar ama insan beyni, özellikle sevdiklerimiz, duygularımızla değerlendirdiğimiz yakınlarımızın ihanetini hafifleterek aktarır bize. Beynimizin amacı asla onları korumak ve bizi aptal yerine koymak değildir aslında. İnsan beyni sadece şok geçirip, delirmemizi önlemeye çalışırcasına 'sırtımızdan ihanetle vurulduğumuz anda' yaralı olarak bir süre daha sanki bir şey olmamış gibi zaman kazanmamıza uğraşır. Bu yüzden insan ilk anda 'vurulmuş' olduğuna hiç inanmaz, ancak yere düşerken durumu kavrar ve buna çok şaşırır. Şaşırmanın acısı, her zaman yaradan daha büyüktür. 'Nasıl olur da benim başıma bu gelebilir?' "


Ne diyeyim artık. Paul Auster' in dediği gibi demekten başka: " Sana bir kez ihanet edeni affedersen, seni yine kullanır; Çünkü ihanet bir ruh hali değil, karakterin dökülüş biçimidir."