29 Eylül 2021 Çarşamba

 


"OCAĞINA İNCİR AĞACI DİKMEK" DEYİMİNİN ÖYKÜSÜ





Ocağına incir ağacı dikmek deyimi, halk arasında bir tür beddua olarak kullanılır, ki TDK Türkçe Sözlükte de "birinin evini barkını dağıtmak" anlamındadır. Neden bir başka ağaç değil de incir ağacı bu beddua içeren deyime girmiş? Merak edip araştırdım; bu sayede aslında incir yerken farkında olmadan incir arısını da yediğimi öğrenmiş oldum!

Dişi incir arısıyla erkek incir arısının nesillerini devam ettirmek için incire ihtiyaçları vardır. Çünkü bu arıların döllenmeleri incirde olur. Döllenme sonrasında tozlarına bulandıkları erkek incirden dişi incire uçarak ta incir ağacının neslinin gelecek kuşaklara ulaşmasını sağlarlar. Yani incir arısı yaşamak için incire, incir de incir arısına muhtaçtır; biri olmadan diğeri türünü devam ettiremez. Bu ilişkiye mutualizm adı verilir.

Hava bozduğunda, incir arısı korunmak için kendisine saklanacak kuytu bir yer arar. İncir arısı için en iyi kuytu yerler de terkedilmiş, içinde yaşam olmayan metruk binalardır. Bu metruk binaların bacalarının dibindeki ocak, incir arısına en kuytu yerdir. Çünkü o ocağın dibinde, rüzgar toprağı savurup biriktirmiştir. Bozuk havada bu ocağa sığınan incir arısının kanatlarına yapışmış olan incir tozları ocaktaki toprağa düşer. Zamanla bu toprakta bir minik incir fidanı boy verir. İşte "ocağına incir ağacı dikildi" nin öyküsü budur. *

İnciri hemen herkes bilir ve severek yer ama incir arısını ve görevini ancak incir yetiştiricileri, botanikçiler, ağaçlarla ilgilenenler ve uzmanlar bilir diye düşünüyorum. Bu nedenle incir arısını tanımak ve tanıtmak gerek. Dün yaptığım yürüyüşte beton bir duvarın içinden fırlamış gibi duran ve kocaman bir ağaç olan inciri görmeseydim, bugün bu yazıyı yazmak aklıma gelmezdi. :) İncir ağacının kökleri çok yayılmacıdır ve önüne hangi engel çıkarsa çıksın delip geçer. Dün, incir ağacının taş ve betondan oluşmuş duvarı delip çıktığını ve kendine güzel bir yaşam alanı yarattığını şaşkınlıkla izledim. İncir ağacının köklerinin bu yayılmacı ve engel tanımaz doğası  onun evlerden uzak bir yere dikilmesine neden olur.

İncir Arısı

Dişi incir arısı, yumurtalarını bırakmak için erkek incire girer (erkek incir yenmez, bizim yediğimiz dişi incirdir). Dişi arının kanatları ve anteni, erkek incirin minik aralığından içeri girerken kopar. Dolayısıyla içeri giren dişi incir arısı dışarı çıkamaz. Bundan sonra yaşam döngüsünü sürdürme görevi yavru arılardadır artık.

Erkek yavru arıları yumurtalardan kanatsız olarak çıkarlar. Tek bir görevleri vardır; dişileri döllemek ve içeriden çıkabilmek için incirin dışına doğru bir tünel kazmaktır. Dişi yavrular bu tünelden dışarı çıkarak poleni de beraberinde götürürler. 

Eğer incir arısı yanlışlıkla erkek incir yerine, yediğimiz dişi incirlerin içine girerse içeride üremesi için gerekli koşullar bulunmaz, dışarı da çıkamaz. Çünkü girişte kanatları ve anteni kopmuştur. Bu yüzden ne yazık ki arı içeride ölür. Ama bu gereklidir. Çünkü severek yediğimiz incirin polenleri ancak bu şekilde dağıtılabiliyor.

Kısacası, teknik olarak her incir yediğimizde aslında yanlışlıkla dişi incire girip oradan çıkamayan en az bir incir arısını da yemiş oluyoruz. :) Bu doğal ve olması gereken durum incir meyvesini sevmemizi engeller mi? Hiç sanmam. Beşer şaşar da incir arısı neden şaşmasın değil mi?


Yararlandığım Kaynaklar:

* Yılmaz Özdil - İsim, Şehir, Hayvan, Doğan Kitap.

https://www.ensonhaber.com/saglik/incirle-birlikte-yediginiz-seye-inanamayacaksiniz-o-citirtilarin-sebebi


22 Eylül 2021 Çarşamba

 


OTOMATİK PORTAKAL




Anthony Burgess'in Otomatik Portakal romanını okuyup bitirdiğimde, okumak için bu kadar geç kaldığıma üzüldüm. Yazar, romanı yazdığı 60'lı yıllarda post-endüstriyel dönem İngiltere'sinde var olacağını öngördüğü gençliği ve toplumsal yapıyı gençliğin şiddet içeren davranışlarıyla öylesine gerçekçi ve sarsıcı bir dille anlatıyor ki romanı okurken tüylerim diken diken oldu. Bir yerde okumuştum; Burgess'in Otomatik Portakal'ı psikoloji dizilerinde muhakkak okunması gereken kitaplar arasında gösterilmekteymiş. Romanı bitirdiğimde içinde anlatılan olaylar nedeniyle kitabı yarı distopik buldum. Çünkü distopik kitaplar, genellikle uygar toplumun unsurlarını içeren ve çağdaş görünen bazı eğilim ve davranışların sakıncalarına karşı bireyi ve toplumu uyaran kitaplardır. Otomatik Portakal romanına yarı distopik diyorum. Çünkü normal bir toplumda iyilik ve kötülük kavramlarını "şiddet-suç-ceza" üçgeninde irdelerken suçun önlenmesi için suç işleyen kişinin adeta makineleştirilmesini anlatmaktadır. Kitabın son sayfasını bitirdiğimde kendime şu soruları sordum; "Toplumun iyiliğine olan bir şey, aynı zamanda bireyin de iyiliğine olabilir mi? Bireyin iyilikle kötülük arasında seçim hakkı olmazsa yaptığı iyilik, kendisine yaptığı kötülük değil midir? Seçme hakkını kaybeden birey, özgürlüğünü de kaybetmiş olmaz mı? Sanırım yazarın okurdan istediği de bu soruların sorulması ve cevaplarının düşünülmesiydi. Öyle yaptım ben de.

Kitabın Kısaca Konusu:

Yazar kitabının adını neden "Otomatik Portakal" koyduğunu şöyle açıklamaktadır: "Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. 'Uqueer as as clockwork orange.' Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezya'da "canlı" anlamına gelen "orang" sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikayeye çok iyi oturduğunu düşündüm."

Romanın anlatıcısı ve baş kahramanı olan Alex 15 yaşındadır. Kendi yaş grubundan üç arkadaşı; Pete, Georgie ve Aptalof'la birlikte oluşturdukları dört kişilik "çete kardeşleri" adını verdikleri çete oldukça saldırgan, yakan yıkan, kadınlara tecavüz eden, ihtiyarları döven, diğer sokak çeteleriyle kavga eden, hırsızlık yapan son derece tehlikeli bir çetedir. Birkaç kez polis tarafından yakalanıp ıslahevine konulmuşlarsa da çıktıktan sonra yine aynı eylemlerine devam etmişlerdir. Alex neden kötülük yaptıklarını şöyle açıklar: 

"...Bu 'Toplum İçin Yararlı Ol' tekerlemelerini belleyen ve belletenlerin 'suç neden işlenir?' sorusunu düşündükçe hayalarım ağrıyor. Neden 'iyiliğin kökeni' ni  incelemezler, araştırmazlar? Herkesin derdi 'kötülük' ya da 'iblisin kökeni'. Eğer serseriler kötülük yapıyorsa bu onların tercih hakkı. Yani adamlar kötülüğü benimsemişler. İyiler de iyiliği...Ben kötülüğü yeğleyenler arasındayım. Yetke hiçbir zaman kötülüğe izin vermez ne yazık ki...İnsan kişiliği Koca Tanrı'nın en büyük eseridir. O bununla övünür. Kişiliksiz yaratıklar kişilik sahiplerini ezmeye uğraşırlar bu dünyada kardeşlerim. Çağdaş tarihimize bir göz atın. Bu makinelere karşı çıkıp onları bozmaya uğraşanlar hep kişilik sahibi, yüce yaratıklardır. Bunları anlatırken son derece ciddiyim kardeşlerim. Ben yaptıklarımdan zevk, mutluluk duyduğum için kötüyüm o kadar." (s: 36-37)

Alex klasik müzik hayranıdır. Şiddet istek ve arzusunu diri tutmak için özellikle Beethoven'in 9. Senfonisi'ni dinlemektedir. Alex ve çetesinin sürekli gittikleri sütbarda bir gece, Aptalof, arya söyleyen kadın sanatçıyla alay eder. Buna sinirlenen Alex,  Aptalof'a bir yumruk atar. Bu geceden sonra dörtlü çetede görüş ayrılıkları başlar ve çete liderliğinin kim olduğu sorgulanır. Yalnız kaldığından habersiz olan Alex'e arkadaşları bir kumpas kurarlar ve ihtiyar bir kadının evini soymaya giderler. Eve tek başına giren Alex, kaza sonucu ihtiyar kadının ölümüne sebep olur. Dışarı çıktığında arkadaşı Aptalof, barda yediği yumruğun acısını çıkarmak için çok iyi kullandığı zincirle Alex'in gözlerine vurarak, onun geçici görme kaybına neden olur. Polis sirenini duyan diğer arkadaşları kaçarak, suçu Alex'in üzerine yıkarlar. Polis Alex'i tutuklar. Mahkemede çete üyeleriyle beraber işledikleri tüm suçları itiraf eden ve arkadaşlarının adını veren Alex, ihtiyar kadını öldürmek suçundan 15 yıl hapse mahkum edilir. Hapishanede diğer adi suçlularla birlikte iki yıl geçiren Alex, dışarı çıkmak istemekte ve bu pis yerden biran önce kurtulmanın çarelerini araştırmaktadır. 

Bu arada, sokaklardaki güvenliği sağlayamayan ve suç işlenmesini engelleyemeyen, bu nedenle de oy kaybeden dönemin iktidar partisi seçimi kazanmak için "Suçluları Yeniden Topluma Kazandırma" programı kapsamında, "Ludovico" adlı bir laboratuvar çalışması geliştirmiştir ve suçlular arasından denek olarak kullanılmak üzere gönüllü aramaktadır. Ludovico yöntemi, suçluları topluma kazandırmanın yanı sıra yeniden suç işlemelerini de engellemektedir. Bu deneye katılan suçlu deneğe 15 gün yemeklerden sonra bir ilaç şırınga edilmektedir. İlaç sonrasında laboratuvara götürülen deneğin elleri, ayakları ve başı hareket etmeyecek bir şekilde bağlandıktan sonra göz kapaklarına kıskaç takılarak gözlerinin de açık kalması sağlanmaktadır. Bu işlemler yapıldıktan sonra deneğe şiddet içerikli korkunç filmler izletilmektedir. Birkaç gün sonra şiddet içeren bu filmleri izleyen denekte dayanılması güç ağrılar ve mide bulantısı, kusma gibi hastalık belirtileri gözlenmeye başlar. 15 günün sonunda ise deneğin zihninde şiddet arzusu, öfke belirdiğinde şiddetli ağrılar başlar ve denek kolunu bile kaldıramaz hale gelir. Bir tür beyin yıkama tekniği diyebileceğimiz bu yöntemden sonra suçlu, yeniden topluma kazandırılmış ve bir daha suç işlenmesi engellenmiş olur. Ancak bu yöntemin uygulandığı bireyin iyi ile kötü arasındaki seçim hakkı da elinden alınmıştır. Romanda hapishane rahibi bunu şöyle açıklamaktadır: " Bu yöntem gerçekten, kötü bir kişiyi topluma yararlı bir insan evladı yapabilecek mi? Asıl sorun bu bizce. İyilik kişinin içinden gelir. Kişi iyiliği seçebilmelidir. Kişiye seçme hakkı tanınmazsa, o kişiliğini yitirir." 

Bu deneye katılan suçluların 15 gün sonra özgürlüğüne kavuşacakları ve geri kalan cezalarının affedileceği bizzat dönemin İçişleri Bakanı tarafından açıklanır. 

İşte  Ludovico deneyinin ne olduğunu bilmeden sırf hapishaneden kurtulabilmek için Alex, bu deneye gönüllü olarak katılır. 15 günün sonunda özgürlüğüne kavuşur ve dışarı çıkar. Ama ne Alex eski Alex'tir ne de dışarısı iki yıl önce bıraktığı gibidir. Her şey değişmiştir, ailesi bile. Dışarı çıkar çıkmaz evine giden Alex, anne ve babasının kendi odasını oğlumuz dedikleri bir yabancıya kiraya vermiş olduklarını görür. Anne ve babası Alex'i artık evlerinde istememektedirler. Bunun üzerine çok içerleyen Alex, acısız ve kolay bir ölümün nasıl olabileceğini araştırmak üzere şehir kütüphanesine gider. Orada bulunan ve daha önce Alex'in döverek hastanelik ettiği bir ihtiyar onu tanır ve hıncını çıkarmak için Alex'e vurmaya başlar. Alex karşılık vermek istese de bunu düşündüğü an dayanılmaz ağrıları başlar ve bu ağrılardan kurtulmak için öylece durup ihtiyar ve arkadaşlarından dayak yer. Yani hastalanmamak ve ağrılardan kurtulmak için zorunlu olarak dayak yemeyi tercih eder. Kargaşayı önleyemeyen kütüphane görevlisi polis çağırır. Gelen iki polisten biri Alex'in eski arkadaşı ve kendi çetesinin üyesi Aptalof, diğeri ise Nazileri taklit eden bir başka çeteden olan ve geçmişte dövdüğü, aşağıladığı bir çete üyesidir. İki polis, Alex'in cezasını çektiğine aldırmadan, geçmişten gelen öfkeyle, şehirden uzağa götürdükleri Alex'i öldüresiye dövüp, kırsalda bırakırlar. 

Yardım almak için sürünerek yakında bulunan bir köye ulaşan Alex'e kapısını çaldığı ev sahibi yardım eder. Ev sahibi Alex'ten olan biteni en ince ayrıntısına kadar anlatmasını ister, Alex te anlatır. Hükümete muhalif bir yazar olan ev sahibi, insanlık dışı olarak nitelediği Ludovico yöntemine karşı savaş açarak, kamuoyu oluşturmayı başarır. Aslında yazar, Alex'in kim olduğunu sesinden tanımıştır. Çünkü iki yıl önce Alex'in dörtlü çetesi bu eve zorla girmiş, yazarı dövmüş, aşağılamış ve karısına tecavüz etmişlerdir. Yüzlerinde maske olduğu için yüzünü göremeyen yazar karısına tecavüz edenlerden birinin Alex olduğunu sesinden tanımış ama tanıdığını Alex'e belli etmemiştir. Çünkü yazarın da Alex'ten öç alma planı vardır. Bu plana göre, yüksek bir apartman dairesine götürülen Alex'e, Beethoven'in 9. Senfonisi dinletilir. Plağın sesi yükseldikçe Alex'in ağrıları ve sancıları dayanılmaz bir hal alır. Müziği duymamak için dışarı çıkmak isteyen Alex, kapının kilitli olduğunu görür ve acılardan kurtulmak için ölmesi gerektiğini düşünerek pencereden atlar. Yazarın istediği de budur; Alex'in intihar etmesi. Böylece hem karısının intikamını alacak hem de kamuoyunu hükümete karşı ayağa kaldıracaktır. Bir taşla iki kuş vurmuş olacaktır böylece. Ancak yazar istediğini elde edemez. Çünkü vücudunda birçok kırık olan Alex ölmemiş, hastanede tedavi altına alınmıştır. Hem de hükümetin kanatları altında güvendedir artık. Ludovico yöntemine karşı oluşan kamuoyu karşısında hükümet geri adım atmış ve Alex'in eski haline dönüşebilmesi için doktorlardan ellerinden geleni yapmaları istenmiştir. 

Hem yöntemleri hem de sonuçları bakımından insanlık dışı olan Ludovico'nun etkilerini ortadan kaldırabilmek için Alex'e bir hafta komada kaldığı süre içinde "derin hipnopedya" uygulanmış ve komadan çıkan Alex, eski haline dönmüştür. Bu haliyle haber olan ve manşetlerden düşmeyen Alex sayesinde hükümet de aklanmıştır. Hastanede Alex'i ziyaret eden İçişleri Bakanı ona iyi bir iş ve güzel bir gelecek vadederek hükümetin aklanmasına yardımcı olmuştur. Artık 18 yaşında ve iyi bir işi olan Alex, eski arkadaşı ve çete üyesi olan Pete'le karşılaştığında onun evlendiğini öğrenir ve yanındaki eşiyle tanışır. Çete üyesi Georgi'nin ise bir soygun sırasında öldürüldüğünü öğrenen Alex, artık hayatına çeki düzen vermenin zamanının geldiğini, bunun için de evlenmesi gerektiğini düşünür. Ama öncelikle evleneceği bir kız bulması gerekmektedir.

Unutmayalım! "Kişi iyiliği seçebilmelidir. Kişiye seçme hakkı tanınmazsa, o kişiliğini yitirir." Bütün dünya ne çekiyorsa, bu kişiliğini yitirmiş insanlardan çekmiyor mu? 


Not: Romanı bitirdikten sonra "Otomatik Portakal" filmini de izledim; roman ve filmi kıyaslamak için. 1971 yılında, Stanley Kubrick tarafından sinemaya uyarlanan film, Kubrick'in ufak tefek eklemelerinin yanı sıra kitaba uygun çekilmiş diyebilirim. Ancak, kitabı okumadan filmi izleyenler, konu bütünselliği bakımından anlamakta zorlanabilirler. Kitabı okumadan filmi izlemek isteyenler için bu yazımı oldukça detaylı yazdım. Yararlı olduysa ne mutlu bana...:)




16 Eylül 2021 Perşembe

 


TÜRKİYE'NİN BÜTÜN AĞAÇLARI VE ÇALILARI



Boz bulanık bir Ankara günü. Griye çalan beyazımsı gökyüzündeki bulutların acaba yağsam mı, yağmasam mı diye düşünürken suratlarını asarak bir türlü karar veremediği o gri Ankara günlerinin başlangıcı sanki. Anlayacağınız tatsız tuzsuz bir gün. Güne böyle başlamak hoş olmasa da hoşluk bir anda gelebiliyor. 

Öğlen saatlerinde kapım çalındı. Günlerdir heyecanla yolunu gözlediğim kitabımın geldiğini bilerek açtım kapıyı ve kargoyu aldım. Paket öyle ağırdı ki iki elimle zor tutabildim. Kapıyı kapatır kapatmaz, delta varyantını bile düşünmeden hemen oracıkta paketi açtım. E yani o kadarcık da olsun. Uzun zamandır satın almak için peşinden koştuğum, benim için çok değerli olan referans kitabıma kavuşmuştum sonunda. Kızım sevincimi ve mutluluğumu görünce, "Annem" dedi "Bugünü unutmamak için, kitaba bir not yazmak istiyorum. Gözlerindeki sevinç pırıltısını hep hatırlamak için." Çok sevindim buna ama sevincim biraz buruktu; keşke büyük kızım da yanımda olsaydı, diye geçirdim içimden. İşte o zaman sevincim ikiye katlanırdı çünkü...

Kitabın elime geçmesiyle yaşadığım duyguları ve atmosferi sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü bir yıldır bu kitabı satın almak için adeta kitabın peşinden koştum. İlk baskısı tükenmişti. İkincisi yapılır mıydı bilmiyordum. Bir umut ikinci baskıyı bekliyordum. Ve ikinci baskı raflarda yerini alır almaz, siparişimi verdim. Beklemem aylar sürdü ama buna değdi. :)

Sözünü ettiğim kitabın adı, TEMA Vakfı ile Türkiye İş Bankası'nın ortaklaşa hazırladığı "Türkiye'nin Bütün Ağaçları ve Çalıları". Prof. Dr. Ünal Akkemik editörlüğünde, birçok değerli akademisyen ve bilim insanı tarafından yazılmış ve renkli fotoğraflarla görselleştirilmiş. Baskı çok kaliteli, fotoğraflar net.


 

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, kitabın sunuş yazısında şöyle diyor: "Elinizde tuttuğunuz bu kitap aracılığıyla sizleri; ormanların omurgasını oluşturan, kentlerde ise yeşil alanlarda gördüğümüz ancak yeterince tanımadığımız ağaç ve çalılarla buluşturuyoruz. Bu ağaç ve çalılar; gövdelerinden dallarına, sürgünlerinden yapraklarına, çiçeklerinden tomurcuklarına o kadar çeşitliler ki...Bu kitapta; ağaç ve çalılara ilişkin bu çeşitliliği, onların karakteristik özelliklerini ve yaşadıkları yerlerle ilgili pek çok bilgiyi bulacaksınız." 

Gerçekten de kitabın sayfalarına şöyle bir göz attığımda; Edirne'den Hakkari'ye dek uzanan dağlar, ovalar, yaylalar, dere ve tepelerde, ülkemizdeki parklar, korular, bahçelerde insanların yetiştirdiği ağaç ve çalılarla, yurtdışından ülkemize getirilen tüm ağaç ve çalı formlarını görmek, bu gri Ankara günümü güneşli bir yaz gününe çevirdi. Artık mevsim sonbaharmış, kışmış kimin umurunda? Bu harika kitap sayesinde, bundan böyle benim her günüm ilkbahar ve yaz tadında olacak. :) Güzel ülkemin ağaçları, çiçekli çalıları bu 1362 sayfalık kitapla her an elimin altında olacak. Sıkıldığımda, ormanları ve dağları özlediğimde açıp bir bir bakacağım o güzelim fotoğraflara. Daha ne olsun?

"Kitaplar beynin çocuklarıdır" der Jonathan Swift. "Türkiye'nin Bütün Ağaçları ve Çalıları" kitabı ise hem beynin hem gözlerin hem de güzellikleri görebilenlerin kitabı diyorum ben de. Dolayısıyla her doğaseverin kitaplığında bulunması elzem referans bir kitap. Ben bu güzellikleri gördüm, sizlerin de görmesini istiyorum. Çünkü doğanın her gün bizim için yaptığı sonsuz güzellikteki resimleri görebilecek gözlere sahip olduğunuzu düşünüyorum...

SEVGİYLE VE DOĞADA KALIN.






13 Eylül 2021 Pazartesi

 


YALNIZLIK MI, TEK BAŞINALIK MI?

Yalnızlık hissedilir, tek başınalık yaşanır. İkisi arasında fark vardır. Aslında "ben tercih ettim" denilen şey, yalnızlık değil, tek başınalıktır. Yani tek başına olmayı ve tek başına yaşamayı istemek ve bunu tercih etmektir. Tercihi nedeniyle de birey kendi kendine yeteceğinin bilincindedir. Bu bağlamda, tek başına olan birey mutlu, yalnız hisseden ise kalabalık içinde bile mutsuzdur.

Huzursuzluğun kitabını yazan bir yalnız adam, Fernando Pessoa der ki; "Yalnız başına yaşayamıyorsanız, bir köle olarak doğmuşsunuz demektir." Ve devam eder, "Özgürlük, yalnız kalabilmeye denir. İnsanlardan uzaklaşabiliyorsan, onlara hiçbir muhtaçlığın, paraya ihtiyacın, sürüye uyma içgüdün, aşka, şana şöhrete hevesin ya da merakın yoksa özgürsündür; bunların hepsi sadece yalnızlıktan ve sessizlikten beslenir." Sanırım Pessoa bunları söylerken ruhen hissedilen yalnızlığı değil, fiziksel ortamda bedenen yaşanan tek başınalığı kastetmişti.


7 Eylül 2021 Salı

 


DÜNÜ BUGÜNE BAĞLAYAN DRİNA KÖPRÜSÜ





İvo Andriç'in yazdığı "Drina Köprüsü"nü okumasaydım, böyle bir köprüden haberimin olmayacağı gibi, köprünün dünü bugüne bağlarken zamana meydan okuduğunu da bilemeyecektim. Balkanlardaki farklı etnik gruplar arasındaki ilişkinin son 300 yılını, köprünün tanıklığıyla anlatan İvo Andriç, Drina Köprüsü kitabıyla 1961'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Böylece, bu tarihi köprünün uluslararası ün kazanmasına  da neden oldu. Ayrıca Drina Köprüsü, UNESCO tarafından 2007 yılında Dünya Kültür Mirası Listesi'ne alındı ve bu listede yer alan altı tarihi köprüden biri oldu.

İşte bugünkü yazımda, İvo Andriç'in kitabında anlattığı Drina Köprüsü ile ilgili tarihi  bilgileri vermek istiyorum. 

Drina, Sava Irmağı'nın en büyük koludur. Diğer kolları ise Piva ve Tara akarsularıdır. Fazla eğimli bir toprakta aktığı için Drina üstünde ulaşım yapılamamaktadır. Odun kütüklerinin yüzdürülmesinde kullanılan ırmak güneyden kuzeye doğru akmaktadır. 

Drina, daha çok sarp dağlar arasındaki dar boğazlarda ve de derin uçurumlar arasında akar. Bu sarp dağların, yeşil köpüklü sularıyla ortaya çıktığı yerde büyük bir köprü yapılmıştır, ki bu büyük ve eşi benzeri olmayan köprü Drina köprüsüdür.

Drina köprüsünün yapılması emrini veren Osmanlı İmparatorluğu'nda üç padişaha sadrazamlık yapan Sokollu Mehmet Paşa'dır. Paşa, Vişegrad kasabasını çevreleyen dağlardan birinde yer alan Sokoloviç köyünde doğmuş, küçük yaşta Osmanlı askerlerince devşirme olarak toplanan çocukların içinde İstanbul'a getirilmiş ve imparatorluk bürokratı olmak üzere sıkı bir eğitimden geçirilmiştir. Sadrazam olduğunda doğduğu toprakları unutmamış ve azgın akan Drina'ya taş köprü yaptırarak, hem kendi adını hem de köprüyü yapan mimarın adını ölümsüzleştirmiştir. Drina Köprüsü'nün mimarı, Mimar Sinan'dır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Mimar Sinan için "susan taşın, konuşan hacimlerin şairi" der. Sinan usta, Drina Köprüsü'ndeki tekniğiyle taşlara şiir yazdırmıştır gerçekten de. Drina Köprüsü, Bosna'yı Sırbistan'a, oradan da daha uzaklara, Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer bölgelerine ve başkent İstanbul'a bağlayan yegane geçittir. Bu köprü sayesinde Vişegrad kasabası ekonomik ve demografik yönden büyüyerek dönemin önemli kasabalarından biri olmuştur.

Drina Köprüsü'nde yazar, Drina Köprüsü'nün yapım aşamalarını, bu aşamalarda halk arasında oluşan efsaneleri, ki bu efsaneler yüzyıllarca kulaktan kulağa aktarılarak günümüze kadar ulaşmıştır- ve köprünün özelliklerini anlatır. Yazar, köprüyü Mimar Rade'nin yaptığını söylemektedir. Köprünün yapımı için Vişegrad Kasabası'na gelen Osmanlı kafilesinin başında da sertliği ve acımasızlığıyla tanınan Abid Ağa ve yardımcısı mimar Tosun Efendi'nin bulunduğunu yazmaktadır. Ancak gerçekte Drina Köprüsü'nün mimarı, Mimar Sinan'dır. Tüm tarihi kayıtlar bunu doğrulamaktadır. Yazarın kitabında, neden hiç Mimar Sinan'dan bahsetmemiş  olduğunu ise  anlayabilmiş değilim. Neyse bu konu tarihçilerimizi ilgilendirir. Ben sadece, Mimar Sinan gibi döneminin en büyük mimarının adından bahsedilmemesini (ki projenin müellifi olmasına rağmen) üzüntüyle okuduğumu ifade etmek istedim. Ayrıca, kitapta köprünün Kapiya'sı üstüne asılan ve dönemin büyük şairi Baki tarafından yazılan beyaz mermer üstündeki manzum satırların İstanbullu şair "Badi" tarafından yazıldığı belirtilmiş, ki bu hata çevirmen tarafından, "Baki" olduğu tahmin edilerek düzeltilmiştir.

Vişegrad'da yaşayan Müslüman ve Hristiyan halkın yaşantısında Drina Köprüsü'nün bir hayli fazla rolü olduğunu kitaptaki şu satırlardan anlıyoruz: "Bu kasabada oturanların yaşamı bu köprüyle, Kapiya'sının üstünde, çevresinde ya da onunla ilgili olarak gelişir, akıp gider. Özel ya da genel yaşantıda, her geçen konuda, masallarda, her zaman 'köprü üstünde' sözü duyulur. Gerçekten de çocukların ilk gezintileri, ilk oyunları orada başlar." 

Romanın baş kahramanı Drina Köprüsü olunca, yazar betimlemeleriyle sanki  köprüyü anlatmamış, adeta sözcüklerle fotoğraflamış. Köprüyle ilgili olarak yazar şöyle yazmış; " Zarif biçimde oyulmuş, geniş aralıklı on bir kemerin üstünde yükselen bu taş köprünün uzunluğu iki yüz elli, genişliği de on adımdır. Köprünün tam orta yerinde birbirine eşit iki teras biçiminde genişleyen bölümüne yerel halk "Kapiya" der." Kapiya'da ise taştan yapılmış oturma yerleri ve kahvehane bulunmaktadır. Yapımına, 1566 yılında başlanan köprünün inşaatı tam beş yıl sürmüş ve 1571 yılında ulaşıma açılmış.

Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa, köprüden gelip geçen yabancıları da düşünerek konaklayacakları ve hayvanlarını besleyecekleri bir kervansaray da yaptırmış. Beyaz taşlardan yapılan bu kervansaraya halk "Taş Han" adını vermiş. Yıllarca yolculara bedava hizmet veren bu kervansarayın tüm gelirini sadrazam tarafından kurulan vakıf karşılıyormuş. 1579 yılında bir suikasta uğrayarak ölen Sokollu Mehmet Paşa'dan sonra vakıf gelirlerini kaybeden kervansarayı, yöre halkı işletmeye devam etse de bu uzun sürmemiş. Sonunda Bosna-Hersek ve Vişegrad'ı işgal eden Avusturya birlikleri tarafından top ateşine tutularak, yöre halkının Taş Han adını verdiği kervansaray yıkılmış.

Şimdi gelelim köprünün yapım aşamasında, gerçeklerden saptırılarak uydurulan efsanelere. Kitapta birçok efsaneden bahsediliyor ama ben, sadece birini yazacağım. Çünkü diğerlerini de yazarsam yazım çok uzayacak. :) Uzun yazıları okumayı da kimse sevmiyor. Deneyimle öğrendim artık.

İşte o efsanelerden biri: Mimar Rade tarafından yapılan köprüyü, su perisi daima baltalamış, gündüz yapılan yerleri, gece bozmuş. Böyle olunca da köprü yapımı bir türlü ilerleyemiyormuş. Sonunda Drina'nın azgın akan bol köpüklü sularından bir ses yükselmiş ve Mimar Rade'ye demiş ki; "Stoya (dur) ve Ostoya (kal) adlı biri erkek, biri kız ikiz kardeş bulup onları ortadaki sütunların içine koyup örersen bu yap-boz işi durur." Bunun üzerine tüm Bosna'da Stoya ve Ostoya adlı ikiz kardeşler aranmaya başlamış. Bulup getirene ödüller vadedilmiş. En sonunda seymenler ücra bir köyde yeni doğmuş ikiz iki kardeşi bulup, zorla getirmişler. Anneleri de ikizlerin ardından düşmüş yollara ama nafile. İkizleri duvarın içine örmüşler diye efsane sürüp gitmiş. Halk, çok kolay masal uydurur ve onu çok kolaylıkla yayar.

Peki efsaneye kaynak olan gerçekler nelerdi? Osmanlı kafilesinin başında bulunan Abid Ağa, Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa'nın güvendiği biri ve sağ koludur. Sert ve acımasızlığıyla tanınan ağa, köprü yapımı için sadrazam tarafından kendisine verilen ödeneği zimmetine geçirir ve yöre halkının yanı sıra yoldan geçen yabancıları da zorla toplatarak inşaatta bedava çalıştırır. Bedava çalışmaktan bıkan köylülerden birkaçı kendi aralarında anlaşarak, gündüz yapılanları gece yıkmaya karar verirler. Köylülerin içinde bulunan Radisav adlı ufak tefek bir adam bu işi üstlenir ve arkadaşlarına şöyle der; "Sal neyimize yetmez? Gece gidip yapılan işleri bozacağız ve bunu perilerin yaptığını, Drina'nın üstünde bir köprü kurulmasını istemediklerini ortalığa yayacağız. Bir kere bunu deneyeceğiz. Çünkü başka çaremiz kalmadı." Ve iki gece anlaştıkları gibi ırmak üzerinde salla ilerleyerek gizlice yapılan yerleri yıkarlar. Abid Ağa, yapılanların yıkıldığını görünce deliye döner ve bunu yapanların yakalanmasını emreder. Üçüncü gün, Radisav yakalanır. Arkadaşlarının adını vermesi için Radisav'a korkunç işkenceler yaparlar ama o isim vermez. Bunun üzerine Abid Ağa, Radisav'ın kazığa geçirilmesini ve ölüsünün de köpeklere atılmasını emreder. Yazar, bu kazığa geçirilme safhalarını en ince ayrıntısına kadar anlattığı için okuyucu da dehşet uyandırmayı başardığını söyleyebilirim. Bence kazığa oturtma işlemini yazar gereksiz yere çok uzatmış. Belki de bilerek böyle yapmıştır. Radisav'ın arkadaşları ölüsünün köpeklere atılmaması ve Hristiyan adetlerine göre gömülebilmesi için cellat olan çingeneye büyük bir rüşvet vererek Radisav'ın cesedini alırlar ve uzakta bir yere gömerler. Bu gizlice gömülme işleminden sonra da başka bir efsane doğar.

İkiz bebeklerin sütunlara gömüldüğü yolundaki efsanenin gerçeği ise şöyle: Gündüz yapılan işlerin gece bozulmasını perilerin istediği masalı ortalığa yayılmıştır. O sırada Vişegrad'ın üst tarafında bulunan bir köyde, hizmetçi olarak çalışan kekeme ve aptal bir kız hamile kalır. Kimden hamile kaldığını bilmeyen bu kızın durumunun meydana çıkması, o zamana kadar duyulmamış, görülmemiş bir şeydi. Kızcağız kendi başına bir arsada doğum yapar. Bebekleri ikizdir ama ölü doğmuştur. Köylü kadınlar ölü doğan bu bebekleri bir erik ağacının altına gömerler. Anne olmayı çok isteyen ve bundan yoksun kalan kadıncağız, bebeklerinin öldüğüne inanmaz ve her yerde onları aramaya başlar. Onun bitmek tükenmek bilmeyen sorularından kurtulmak için, işaretle ona, çocukları Türkler tarafından yapılan köprüye götürdüklerini anlatırlar. Kadıncağız da köprünün oradan ayrılmaz olur ve çalışanlara hiç durmadan bebeklerini ne yaptıklarını sorar. Önceleri işçiler tarafından kovulup köprüden uzaklaştırılan kadını daha sonra kendi haline bırakırlar. İşte efsane böyle doğar.

Abid Ağa'ya gelince, iki yıldan sonra, sadrazam tarafından görevden azledilir ve zimmetine geçirdiği paralar kuruşuna kadar geri alınır. Canının bağışlanması karşılığında da ailesiyle birlikte parasız pulsuz uzak bir yere sürgüne gönderilir. Yerine çalışkan ve dürüst Arif Ağa atanır. Ağa hiç kimseyi bedava çalıştırmaz, çalışanların ücretini düzenli olarak öder ve köprü ile kervansaray tamamlanır. Yazar, Abid Ağa'nın yaptıklarını sadrazama ulaştıran ve anlatan kişinin Mimar Tosun Efendi olduğunu ima ederek, zalim ve acımasız yöneticilerin yanı sıra dürüst ve çalışkan yöneticilerin de varlığını anlatmaya çalışır. 

Not: Bu kitaptan öğrendiğime göre, Türkçe birçok kelime aynen Sırpçaya geçmiş. Hem de anlam kayması olmadan.

 



Drina Köprüsü görseli; aa.com.tr'den alındı.

31 Ağustos 2021 Salı

 


KÖY TÜRKÜLERİ


Günlük yürüyüşlerimi yaparken müzik dinlemekten keyif alanlardanım. Müziksiz yürüyüş, benim için kurak ve çorak bir tarlada biten ot gibidir. Ot, olduğu yerde kalıp büyümesini sürdürür yani yaşar ama ot gibi yaşar! Ota benzemek istemediğim için de müziksiz yürüyüş yapmam. "Teşbihte hata olmaz" demiş büyüklerimiz, hatırlatayım dedim.  :)

Yürüyüş süresince, sevdiğim müzikleri Spotify'dan dinliyorum artık. Arabesk ve Caz müziği hariç hemen her tür müziği dinlerim ama sevdiklerimi daha çok dinlerim. Genellikle Türk Halk Müziği'nin neşeli ve hareketli türküleri ilaç gibi gelir bana; ruhumu beslerim aynı zamanda. Halbuki, çocukluğumda rahmetli babam türküleri,  halk ozanlarını dinlediği ve plaklarını alıp evde sürekli çaldığı için nasıl da kızardım kendisine; müzik zevkimiz uyuşmuyor diye. O zamanlar pop müzik yavaş yavaş giriyordu hayatımıza ve biz çocuklar da modaya ayak uyduruyor ve pop müzik dinleyerek hoplayıp zıplıyorduk.

Bugün yine türkü dinlerken, belki yarım yüzyıldır dinlemediğim ve neredeyse unuttuğum bir türkü, çalma listesinden sürpriz yapıp kulaklarıma ulaştı. Müziği tanır tanımaz bir hüzün çöktü üstüme; anılarım depreşti çünkü. Türküyü tekrar tekrar dinledim. Ve düşündüm; eskiden türkülerimizin sözleri ne kadar güzelmiş, ne kadar anlamlıymış ve ne kadar da eğiticiymiş.  O an, Cengiz Aytmatov'un sözü geldi aklıma; "Ne güzel türküler yakarmış eskiler! Her türkü tek başına  bir tarih sanki." Bunları düşünmeme neden olan türkünün adı ise "Mektebin Bacaları" idi. 

Acaba diyorum, Anadolu topraklarında yakılan en son türkünün tarihi ne ola ki? Bir yazarın dediği gibi; "Çünkü türkü ağıttır, çünkü türkü başkaldırıdır, çünkü türkü yakılır. Bakın söylenir değil, yakılır." Uydur kaydır bestelenen ve saçma sapan sözler yazılarak güya icra edilen ve adına da türkü denilen "terelelli müzikten" bahsetmiyorum. Söz ve müziği anonim olan, Anadolu halkının acılarını ağıtlara, sevinçlerini, tasalarını, hüzünlerini, sevdalarını, kara sevdalarını söze ve saza döken gerçek türkülerden söz ediyorum. Böyle türküler yakılıyor mu hala yoksa çağa ayak uydurma modası altında kaybolup gittiler mi?  Bu soruyu soruyorum; çünkü devlet adına yayın yapan TRT 'de bile türkülerimiz rağbet görmüyor artık...Böyle olunca da gelecek nesle  kültürel aktarımı yapmak ailelerin inisiyatifine bırakılıyor ne yazık ki, hem de devlet eliyle...

Son sözü, bir köy türküsü duyduğunda şairliğinden utanan Bedri Rahmi Eyüboğlu'na bırakıyorum: "Ah bu türküler, köy türküleri. Ne düzeni belli, ne yazanı. Altlarında imza yok ama içlerinde yürek var."

Mektebin Bacaları türküsünün taş plak kaydını dinlemek için linki tıklayınız:

https://www.youtube.com/watch?v=kKCXO8xAubQ


19 Ağustos 2021 Perşembe

 


BİR KİTAP; HÜRRİYET YOLU

BİR YAZAR; HOWARD FAST

BİR ŞİİR; H. FAST'IN NAZIM HİKMET'E ŞİİRİ



Bazı kitaplar vardır; ikinci kez okumak istersiniz. Çünkü sizi çok etkilemiştir ve çok şey öğrenmişsinizdir o kitaptan.  Her daim, ikinci okumalar daha verimli ve anlamlı olmaktadır. Bir kitabı anlamanın yolu onu iki kere okumaktan geçer diyen ve  bu düşüncenin önde gelen savunucusu olan Arthur Schopenhauer'un argümanı kısaca şöyle: " Kitabın başlangıcı, sonunun bilinmesini gerektirirken, son da aynı şekilde başlangıcının bilinmesini gerektirir. Bu durumda ilk okuma, ikinci okuyuş sırasında başlangıçla son ya da diğer parçalar arasındaki bağlantıyı kurmak için gereklidir ve asıl okuma ikinci okuma olacaktır." Schopenhauer'un bu düşüncesine katıldığım için bazı kitapları ikinci kez okurum, hem böylece unuttuklarımı da hatırlarım.

İşte o kitaplardan biri, yaklaşık 40 yıl önce okuduğum 1982 basımı Howard Fast'ın "Hürriyet Yolu" kitabıdır. Kitap, Amerikan İç Savaşı (Kuzey-Güney Savaşı) sonrasında yaşanan kısa bir özgürlük dönemini (dönem sekiz yıl sürer) anlatmaktadır. Bu dönemde kölelik kaldırılmış, feodalizm ağır bir darbe almış ve burjuvazi kendi iktidarını kurarak kapitalizmin yolunu açmıştır. Bundan sonra insanlar renk ve sınıf ayrımına bakılmadan "özgür" yaşayacaklardır. Bu geçiş dönemini müteakip yıllarda burjuvazi iktidarını sağlamlaştırır. Acaba, sağlamlaşan burjuvazi iktidarında,  özgürlükler devam edecek midir, yoksa köle tutsaklığının yerini bir başka tutsaklık mı alacaktır? Sorunun cevabını merak ediyorsanız eğer, büyük oranda gerçeklik payı olan hikayeyi ve yazarın o dönemin birkaç zenci devlet adamının(milletvekili, senatör) özelliklerini üstüne yükleyerek yarattığı zenci önderi  Gideon Jackson'u tanımak için kitabı okumalısınız.

Hürriyet Yolu kitabına ilişkin birkaç not:

* Yazar kitabını; " Faşizme karşı mücadelede hayatlarını vermiş olan kara ve beyaz sarı ve kızıl derili bacı, kardeş ve arkadaşların anısına" ithaf etmiş.

**Yazarın bildirdiğine göre, iki Afrika Kabilesi, Hürriyet Yolu'nu okuyabilmek için, dillerinin ilk alfabesini yaratıp, kitabı bastırmışlardır.

***Bu roman, birçok ülkede sahneye konulmuş, ayrıca operası yazılmış ve oynanmıştır. 

(Bu üç not, kitaptan aynen alındı.)

Howard Fast (D:11 Kasım1914, New York - Ö:12 Mart 2003, Connecticut) 

Howard Fast, 1940'lı yıllarda çok satan kitaplar listesine giren "Yurttaş Tom Paine", "Spartaküs" ve Amerikalı" kitapları ile ünlenmiştir. Howard Fast, ABD Temsilciler Meclisi'nin ABD Başkanı McCarthy öncülüğünde sanatçılar aleyhinde başlattığı cadı avı sırasında soruşturmaya çekildi ve kitapları okul kütüphanelerinden çıkarıldı. Soruşturma sonucunda mahkemeye verildi ve üç ay hapse mahkum oldu. Üç ay hapis yattıktan sonra dışarı çıkan Fast, "Spartaküs"ü yazdı. Federal Soruşturma Bürosu'nun(FBI) adamları birçok yayınevini gezerek romanın yayınlanmasını engelleyince Fast, "Spartaküs"ü kendisi yayınladı. Büyük bir başarı kazanan roman, 1960'da Kirk Douglas'ın yapımcılığı ve başrol oyunculuğuyla (Spartaküs rolü) filme çekildi. Stanley Kubrick'in yönettiği film, büyük bir başarı kazanarak sinema tarihine geçti.

Fast, 1953'te, yakın arkadaşı olan Paul Robeson dışında Stalin Uluslararası Barış Ödülü'nü alan tek Amerikalı oldu. Onlarca roman, deneme ve incelemelerin yanı sıra E.V. Cunningham takma adıyla gerilim romanları da yazdı. Aynı zamanda Fast, Komünist Parti'nin yayın organı The Daily Worker'ın kadrolu yazarıydı.

Pablo Picasso ve Neruda ile yakın arkadaşlığı bulunan Fast, Nazım Hikmet'e başlıklı bir şiir yazmıştır. İşte Howard Fast'ın Nazım'a yazdığı şiir:

NAZIM HİKMET'E

Kendi duvarların nasıl tutamadıysa kelimelerini,

bizim duvarlarımız da tutamadı kardeşim,

kelimelerin buldu bizi.

O gün cezaevinde geldi yanıma

pek iyi bildiğin cezaevi fısıltısıyla

o ince yazar, Albert Maltz...

Hayatı anlatan şeyler söylemekti onun suçu da,

barışı, umudu, özlenen şeyleri...

Özgür olduğunu söyledi bana.

Özgür, dedi, Nazım Hikmet özgür artık,

özgürlük içinde dolaşıyor kendi ülkesinde,

açık alınla söylüyor türkülerini bütün insanlar için.

Nasıl anlatırım dostum, yoldaşım, kardeşim,

hiç görmediğim ama çok yakından bildiğim,

başımın üstünde tuttuğum kardeşim benim...

Nasıl anlatırım bunun anlamını sana?

O anda biz de kurtulmuştuk çünkü.

Çünkü seninki gibi bir türkü tutturmuştu benim kalbim de,

kimseyi senin kadar yakından tanımadım,

senin kadar, senin gibiler, bizim gibiler kadar,

ulusların üstünde bir kardeşlik kuran;

bir de bizi susturacaklarını sanıyorlar,

suspus edeceklerini duvarların ardında.

Senin uğruna ufak bir tokat atmıştık bir zamanlar,

ama sen oldun bizi kurtaran.

Ülkenden millerce ötedeki bir ülkenin iki yazarını,

kötülerin kötü işler çevirdikleri bir ülkenin,

özgürlüğün utançla başını eğdiği bir ülkenin,

ama uyanacak bir ülkenin yazarlarını.

Sen kurtulunca anladık biz

kısa süresini kendi duvarlarımızın,

soytarıların, yılışık katillerin kurduğu duvarların;

ışığa, zafere giden yolda kısa bir süredir bu...

Ama bunları anlatmanın ne gereği var,

sen zaten biliyorsun yüreğimizin türkülerini!

Howard Fast

Çeviri: Ülkü Tamer


 Not: Nazım Hikmet'e şiiri, siirparki.com'dan alındı. 



15 Ağustos 2021 Pazar




ORMANIZ BİZ



Yaşayıp gidiyoruz bir arada
Meşe, çam, köknar, kayın...
Bırakın kirli kentlerinizi,
Biraz da aramızda yaşayın!

Varsın derinde olsun köklerimiz
Yükselmek için yarış bizde.
Görülmüş mü ağacın ağaca kıydığı,
Sevgiyle yaşamak barış bizde!

Mutluyuz birlikte yaşamaktan
Meşe, çam, köknar, kayın...
Sarılın toprağınıza bir çınar gibi
Bize de kendinize de kıymayın.

Ne demiş en büyük ozanımız
Neden kulak vermiyorsunuz sesine
Bir ağaç gibi hür yaşayın dememiş mi,
Ve bir orman gibi kardeşçesine?

Rıfat ILGAZ
Kulağımız Kirişte adlı şiir kitabından 1983, Bütün Şiirleri (Çınar Yayınları)









12 Ağustos 2021 Perşembe

 


FENERBAHÇE PARKI'NDA ASIRLIK SAKIZ AĞAÇLARI



Geçen hafta İstanbul'a gittim. Şansımdan mıdır, nedir bilemiyorum, İstanbul, son yılların en sıcak günlerini yaşıyordu ve hava oldukça nemliydi, ki bu durum sıcaklıkları artırıyor ve çekilmez kılıyordu. Sıcak ve nemden bunaldığım bir gün, bir tatlı huzur alabilmek için Kalamış'a gittik ailece. Bırakın Kalamış'tan huzur almayı, Kalamış bizdeki mevcut huzuru da alıp götürdü. Çünkü her bir yanı beton yığınına dönüşmüştü ve marinasında bile hayat emaresi yoktu. Moralimi bozan bu görüntüden sonra, içimde kırıntısı kalan sevgili huzurumu artırmak için beni yeşil bir yere götürün dedim ve  Yahya Kemal'in ilkbaharda iri bir zümrüde benzettiği Fenerbahçe Parkı'na gittik.  Asırlık sakız ağaçlarını gördüğümde ise, şairin "Fenerbahçe" şiirindeki "Göğe ser çekmiş ağaçlar yücelir /Bu mücevherde" dizesiyle parkın güzelliğini az bile anlatmış diye düşündüm. Parkın yeşili ve asırlık ağaçları çok iyi korunduğundan, zümrüt yeşilinin masmavi denizle birleştiği noktalardan hayat fışkırıyordu adeta; martılar uçuyor, kuşlar şarkı söylüyor, kediler gölgelerde uyukluyor, insanlar neşe içinde konuşuyor, gülüp eğleniyorlardı.  İşte şimdi huzurum geri gelmişti. Sıra, parktaki ağaçları tanımak, yakından tanıdıklarımı da tanıtmaya gelmişti. :)



Sakız ağaçlarını ilk kez Çeşme Yarımadası'nda görmüştüm. Bu güzelim ağaçlar, Ege ve Akdeniz kıyılarında maki bitki örtüsü içinde yer aldığından ve bütün Akdeniz kıyılarında doğal yayılış gösterdiğinden, o zamanlar pek ilgimi çekmemişti. Ancak İstanbul'da Fenerbahçe Parkı'nda gördüğüm 600 yıllık sakız ağacı beni hem çok  şaşırttı hem de ilgimi çekti. Ağacı sevinçle kucaklarken ve sıcaktan bunalmış bir halde gölgesine sığınırken damla sakızı kokusunu aradı burnum ama kokuyu bulamadı. Belki de ağaç çok yaşlı olduğu için kokusu kalmamıştı ya da dişi bir sakız ağacıydı. Parkın girişinde bulunan bir tabelada yazdığına göre, buradaki sakız ağaçları parkın doğal bitki örtüsüymüş.  Bir sakız ağacından diğerine koştururken gözlerimden ziyade, damla sakızı kokusunu alabilmek için burnuma odaklandım. Sonunda genç yaşta olan sakız ağaçlarının minicik ve yuvarlak yeşil-kırmızımsı renkteki meyvelerini görebildim. Meyveleri koparıp elime alıp ezince damla sakızı kokusunu alabildim. O sıcakta nasıl güzel geldi bu koku anlatamam. Sakız ağaçları tanınmayı, tanıtılmayı ve de gözümüz gibi korunmayı hak ediyorlar, tıpkı diğer tüm ağaçlar gibi...Çünkü ağaç demek YAŞAM demektir. Ağaç demek HUZUR demektir...



Sakız ağacı ile ilgili İnternette yaptığım araştırma sonucunda bulduğum bilgiler ilginçti. İşte o ilginç bilgilerden notlar:

Ege Denizi'nde bulunan Sakız (Yunanistan'daki bugünkü adı Chios'tur) Adası'na adını verdiği, yediden yetmişe hemen herkesin bildiği sakızıyla, damla sakızının elde edildiği bir tarımsal üründür sakız ağaçları. Ağacından elde edilen özler ile üretimi yapılan damla sakızı da aynı ağacın  aromasından elde edilmektedir. Damla sakızı ağacı olarak bilinen ağaç ise sakız ağacının erkeğidir. Sakız ağacı iki evcikli (diotik) bir bitkidir. Yani erkek ve dişi olmak üzere iki farklı cinsiyette ağaç vardır. Ancak, damla sakızı üretimi sadece erkek ağaçlardan yapılmaktadır. Dolayısıyla çoğaltmada da sadece erkek bitkiler kullanılır.

Akdeniz bölgesinin doğal bir tarımsal ürünü olan sakız ağaçlarının kalın yaprakları vardır ve ağacının reçineleri son derece değerlidir. 

Sakız ağacı Latince Pistacia lentiscus adı ile bilinmektedir. Aynı terim, damla sakızı ağacı için de kullanılmaktadır. Sakız ağacının boyu 7 metreden 10 metreye kadar uzayabilir. Damla sakızı ağacının kuraklığa karşı olağanüstü bir dayanıklılığı vardır. Bu ağaçlar kışın yapraklarını dökmezler. Ancak hastalık durumlarında yapraklarını dökmektedirler. Sakız ağaçları 5 yaşından itibaren reçine vermeye başlarlar. Ağacın dal ve gövdesinin yaralı yerlerinden akan reçinenin pıhtılaşmasıyla "mastik" adı verilen sakız elde edilir. Toplanan bu usare 2-4 haftada katılaşır. Önceleri donuk yeşil renkte olan reçine durdukça soluk sarı renkli, kolayca kırılabilen parça ve damlalar haline gelir. Özel bir kokusu ve tadı vardır. Sakız içinde uçucu yağ, mastisik asit, mastisin ve acı maddeler bulunmaktadır.

Dünya pazarında Chios Mastiha adıyla tanınan damla sakızı, doğal olarak çiğnendiğinde sindirimi kolaylaştırırken, nefes açıcı etkide de bulunur. Sakız yağının antiseptik özelliği nedeniyle, yara merhemlerinin yapımında kullanılır. Doğal damla sakızı kandaki kolesterol seviyesini düşürerek, kalp krizi ve yüksek tansiyon riskini azaltmaktadır. Damla sakızı ülser ve gastrite neden olan Helicobacter pylori'yi öldürerek, söz konusu rahatsızlıkları tedavi etmektedir.

Eskiden balgam söktürücü olarak kullanılmıştır. Diş etlerini kuvvetlendirmek ve ağız kokusunu gidermek için de kullanılır. Bu nedenle diş macunu yapımında kullanılmaktadır.

Kozmetik sanayinde kullanılan sakız yağı, cilt bakım kremlerinin yanı sıra UV ışınlarını emme özelliği nedeniyle güneş yağlarının bileşimine girmektedir.

Sanat eserlerinin korunmasında kullanılan çok özel bir cilanın (MEGILP) hazırlanmasında kullanılır. 

Gıda sanayinde, çiklet, reçel, dondurma yapımında kullanılmaktadır. Sakız yiyeceklere güzel bir tat ve koku verdiğinden tatlılara, özellikle muhallebi, sütlaç gibi sütlü tatlılara katılır. Ayrıca Bulgaristan'da mastika adıyla bilinen rakı sakızdan yapılmaktadır.

Bu kadar değerli ve önemli olan sakız ağaçları ne yazık ki Çeşme Yarımadası'nda yok olmakla karşı karşıya kalmış. Çeşme Tarım İlçe Müdürlüğünün 1998 yılında yarımada genelinde yaptığı sayımda yaklaşık 250 adet hakiki sakız ağacı (P. lentiscus var. chia) olduğu saptanmış, bu ağaçların önemli bir bölümü yasal koruma altına alınmıştır. Koruma altına alınan ağaçların çok yaşlı ve yok olma tehlikesi altındakiler olduğu bilinmektedir. Başta yoğun yapılaşma olmak üzere, ilgisizlik ve kurumlar arası yetki karmaşası vb. nedenlerle yasal koruma altındaki ağaçlarda bile nitelik ve nicelik açısından  önemli kayıplar yaşandığı yetkililer tarafından bildirilmektedir. Yazık! Hem de çok yazık! 250 adet ağacı koruyamıyoruz çünkü. :(

Not: Sakız Adasını 14. yüzyılda ele geçiren Cenevizliler damla sakızı ticaretinde monopol oluşturmuşlar, çıkardıkları yasalarla özellikle sakız hırsızlığına karşı ağır cezalar uygulamışlardır. Kaptan-ı Derya Piyale Paşa tarafından 1566'da fethedilen Sakız Adası'na idari ve mali açıdan pek çok ayrıcalık tanınmıştır. Damla sakızı yüzyıllar boyu Sakız Adası'yla Osmanlı sarayı arasında bir iletişim aracı olmuştur. Günümüzde damla sakızı üretimi sadece Sakız Adası'nda yapılmaktadır. Adanın güneyinde bulunan 24 sakız köyünde (Mastichohoria) yıllara göre 120-140 tonluk bir üretim söz konusudur. Üretimin önemli bölümü Arap ülkelerine ihraç edilmektedir. Bunun yanında sakıza dayalı önemli bir endüstri gelişmiştir.















Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.

Yararlandığım Kaynaklar:

-sakizagaci.gen.tr

-tr.wikipedia.org

-hurriyet.com.tr



31 Temmuz 2021 Cumartesi

 


İNSANSIZ DOĞA MI?



Güzel ülkemin ormanları cayır cayır yanarken içimizi de yakıyor, kavuruyor. Yangın söndürülse bile, içimizdeki yangın süreceğe benziyor. Yanan, yok olan ağaçların yerine yenileri dikilse bile o ağaçların büyümesi, ormana dönüşmesi on yıllar alır. Ağaç bu; ot ya da çalı değil ki hemen büyüsün de kuşlara, börtü böceğe, bilumum canlıya hayat vermeye başlasın.

Hal böyleyken, sosyal medyada gördüğüm kadarıyla; "insanlar olmasa doğa nefes alır, insanlar olmasa doğa rahat eder, doğa insansız yaşar ama insan doğasız yaşayamaz" gibi paylaşımlar yapılmakta. Elbette bu paylaşımlarda doğruluk payı var; insan kadar doğaya zarar veren başka hiçbir canlı türü yok. Ama insanlar olmasa demek pek doğru değil, bana göre. Ne yani tüm insanlar ölsün mü, insan nesli yeryüzünden silinsin mi? İnsanlar da doğanın bir parçası değil midir? Üstelik düşünebilen ve aklı olan birer canlı. Öyleyse insanların yok olmasını istemek yerine, onları doğayla haşır neşir yapmak, eğitmek ve doğanın kıymetini bıkıp usanmadan anlatmak gerekmez mi? Bu da uzun bir zaman, yoğun bir emek ve de sabır gerektirir. Doğayı korumak istiyorsak bu emeği verip sabrı göstermeliyiz.

İnsanlar olmasa, belki doğa rahat bir nefes alırdı ama o zamanda  üzerinde yaşadığımız toprak parçasının adı "dünya" değil, "yerküre" olurdu. Aralarında fark var. Gezegenimizi dünya yapan insanlardır çünkü. Bunun için inançları bir olan ülke veya insanlar topluluğundan bahsederken "Batı Dünyası, Doğu Dünyası" deriz. Öyleyse doğayı, insanların kötülüklerinden korumak için ne yapmalıyız? Gezegenimizi değiştiremeyeceğimize göre, insanı, insanları değiştirmeliyiz. Peki ama nasıl? İşe, doğayı sevmekle başlayabiliriz çünkü doğayı, ormanları bekçi değil sevgi korur (hemen her ormanın girişinde gördüğümüz tabelada böyle yazar, ki doğrudur). İçgüdüsel olarak insan sevdiği şeylere zarar vermek istemez, kendi canının yanacağını bilir çünkü. Sevgi, çoğu zaman içten gelse de, içinden gelmeyenlere de sevgiyi öğretmek gerekir. Çünkü sevgi, dış dünyayla ilgili olarak öğrenilebilir bir duygudur. Vatan sevgisi, çiçek sevgisi, hayvan sevgisi, doğa sevgisi, evlat sevgisi hep sonradan öğrenilir ve geliştirilir. Kısacası sevgi verirsen(gösterirsen) sevgi alırsın.

Ardından eğitim gelir, ki teorik olarak değil, pratikte uygulamalı eğitimden söz ediyorum. 70'li yıllarda şehirde yaşadığı için doğayla bütünleşememiş  ilkokul öğrencileri zaman zaman yakın köylere pikniğe götürülürdü. İlkokul bünyesinde seçilen veya gönüllü öğrencilerden küçük izci grupları (yavrukurt) oluşturulurdu. Ve bu gruplar deneyimli öğretmenler tarafından eğitilirdi. Eğitim sürecinde, izcilik kurallarını, doğayı sevmeyi ve doğaya saygılı olmayı öğrenen bu öğrenciler de doğayı, kendi evleri gibi korumayı öğrenmiş olurlardı. Biliyorum. Çünkü ilkokulda ben de yavrukurttum. :) 

Sonrasında, iyi ve güzel olan şeylerin bir sonu olduğu gibi, saçma-sapan nedenlerle izciliğin ilkokullardan kaldırıldığını öğrendim. Tıpkı o yıllarda kutlanan ve "milli bilinç" oluşturulmasına katkı sağlayan "Yerli Malı Haftası"nın kutlanmasının kaldırılması gibi. :( 

Eğitim demişken Çinli bilge Konfüçyüs'ün günümüzden 2500 yıl önce söylediği şu sözünü yazmadan geçemeyeceğim.

"Doğa eğitimin önüne geçerse, bir dağ adamı yetiştirmiş olursunuz. Eğer eğitim doğanın önüne geçerse, katip yetiştirmiş olursunuz. Doğa ve eğitim doğru oranla harmanlanabilirse ancak o zaman üstün özellikleri olan insanlar yetiştirebilirsiniz."

Doğa ve eğitim harmanlamasını doğru ve dengeli yapmayı başarabilirsek, bu "eğitimli insanlar başkalarında iyi olanı beslerler, kötü olanı değil. Küçük insanlar ise tersini yaparlar" diye de ekleyen Konfüçyüs'ün üstün özelliklere sahip insanları doğaya daha az zarar verirler. 

Sözün özü; doğayı korumak adına, insanların yok olmasını istemek gerçekçi olmadığı gibi, işin kolayına da kaçmaktır. Doğaya zarar verenleri cezalandırmak ise önleyici bir etki yapmayacaktır. Zarar verenler, cezalarını çeker ya da öderler ama dışarı çıkınca zarar vermeye devam ederler. Tekrar ediyorum; doğayı korumak için sevmek ilk şartsa ikincisi eğitimdir. Bunun en güzel örneğini Avrupa'daki ormanlarda görebilirsiniz...

Atatürk'ün dediği gibi, unutulmamalıdır ki, "Ormansız yurt, vatan değildir." VATANIMIZA SAHİP ÇIKALIM...



Görseller sozcu.com.tr'den alınmıştır.


30 Temmuz 2021 Cuma

 


BOLU'NUN PAMUKKALESİ; AKKAYALAR TRAVERTENLERİ



Bolu'nun Pamukkalesi olarak ünlenmiş, Mudurnu'ya bağlı Çepni Köyü yakınlarında bulunan Akkayalar travertenleri doğal güzelliğiyle büyülüyor. Doğal yapısını korumuş olan bu travertenler, suda bulunan kalsiyum mineralinin katılaşması(çökmesi) ve güneş gördüğü zaman da beyazlaşması sonucunda oluşmuş. Oluşumun alt taraflarında irili ufaklı mağaralar bulunmaktadır. Ayrıca şifalı olarak bilinen ve içilen suyunun yanında, çeşitli deri hastalıklarına iyi geldiği söylenen, suyunun içindeki  kalsiyum değeri çok yüksek olan büyükçe bir yüzme havuzu da mevcuttur. Havuzda yüzerken, dört bir yanı yemyeşil ormanlarla çevrili manzarayı izlemek ise hem büyük bir keyif hem de ayrıcalıktır.
















Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.