6 Eylül 2019 Cuma




AKİRA KUROSAWA 


Akira Kurosawa, Japon film yönetmeni, film yapımcısı, senarist ve kurgucu. 23 Mart 1910'da Tokyo'da doğdu. 57 senelik kariyerinde 30 film yöneten Kurosawa, sinema tarihinin en önemli ve etkili yönetmenlerinden biri olarak görülmektedir. Kurosawa, 1936 senesinde Japon sinema endüstrisine kısa bir süreliğine ressam olarak girdi.

1976 yılında, Dersu Uzala filmi ile, Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ını, 1980'de Kagemuşa filmi ile Altın Palmiye ve birçok ödül aldı. 06.09.1998'de Tokyo'da öldü. *

Bugün Akira Kurosawa'nın ölüm yıldönümü. Bu nedenle, Dersu Uzala filminin iyi bir incelemesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu filmi, 1981 yılında sinemada izlemiştim. Öylesine etkilenmiştim ki, filmin bazı sahneleri zihnimde fotoğraf karesi gibi kalmıştı. Kurosawa ile bu filmiyle tanışmıştım. Geçenlerde filmi tekrar izledim. Bir doğaseverseniz ve filmi izlemediyseniz eğer, mutlaka izlemelisiniz. :)
Film incelemesi için lütfen linki tıklayınız: 

https://www.youtube.com/watch?v=72idYkWRAVU&feature=share&fbclid=IwAR3EfWU-6X053SUymDTiKh0k_WMEwCQQGmIKeJUWrJNNNGBoj-MjGxYZm-s





* Vikipedi
Görsel: sinemalar.com


4 Eylül 2019 Çarşamba




SHAKESPEARE GERÇEKTEN BİR DAHİ Mİ YOKSA BİR SAHTEKAR MIYDI?



Bir kitap düşünün, ki içeriği dolayısıyla  yazıldığı ana dilde  yayımlanmasın. Asıl adı Gene (E.C.) Ayres olan John Underwood tarafından yazılan Şeytan ve Şair kitabından söz ediyorum. İngilizce olarak yazılan kitabı ilk olarak İtalya yayımlama cesaretini göstermiş ve kitap çok satanlar listesinde yer almış.  İngiltere ve ABD'deki yayınevleri ise  kitaba temkinli yaklaşmışlar, içeriği nedeniyle. Şeytan ve Şair kitabı, şimdiye kadar altı dile çevrilmiş. Henüz anadilinde yayımlanmamış bir kitabın çevirisiyle çok satanlar listesinde yer alması ise, edebiyat dünyasında bir ilk niteliğindeymiş.(*)

Şeytan ve Şair'in Arkadya Yayınevince yayımlanan ilk baskısını okudum. Okudukça çok sarsıcı bilgilerle karşılaştım. Bu roman, gerçek belgelere dayandırılmış, yarı dokümanter, ezber bozan bir roman. Kitapta belirtildiğine göre, alıntı yapılmış bütün bulgular, belgeler, kitaplarla, el yazmaları gerçekmiş ve İngiliz Milli Arşivi, British Library veya başka yerlerde bulunabilirmiş. 

Romanın yazarı kitabında Shakespeare'in, Christopfer Marlowe'un eserlerini çalıp, onun kitaplarına kendi adını verdiğini iddia ediyor ve bu iddiasını belgelendirmeye  çalışarak soruyor; İnsanlığın en önemli isimlerinden biri olan eşsiz şair ve oyun yazarı Shakespeare, gerçekten bir dahi mi yoksa bir sahtekar mıydı? 
Aslında bu iddia yeni değilmiş ve iddiayı ortaya atanlardan biri, belki de ilki Mark Twain'miş. Mark Twain, yazdığı bir makalede "Shakespeare ile Şeytanı" kıyaslamış ve şöyle yazmış: "Biyografik yetersizlikleri göz önüne alındığında Şeytan ve Shakespeare'in birbirine bu kadar çok benziyor oluşu ne kadar garip ve ilginç bir tesadüftür. Onlar harikadır, eşsizdir, bağımsızdır, tarihte onlar gibisine rastlanmamıştır. Romantizmde ve hatta öğretilerde bile, kimse onların eline su dökemez. Ne kadar önemli bir konumları vardır ve bu iki Büyük Bilinmeyen, iki Ünlü Varsayım ne kadar üstün, ne kadar sınırları aşan ve yerlere göklere sığmayan bir azamete sahiptir. Onlar bu gezegendeki gelmiş geçmiş en iyi bilinen bilinmeyenlerdir."

Romanın adı da Mark Twain'in bu makalesine göndermede bulunuyor; Şeytan ve Şair.

Edebiyat, tarih ve polisiyenin harmanlandığı bu romanda yazılan Marlowe ve Shakespeare'in hayatıyla ilgili aldığım kısa notlar şöyle; okuyup iddianın gerçek olup olmadığı araştırabilirsiniz.

Okuryazar olmayan, hatta bir imza bile atamayan Shakespeare, çiftçi bir ailenin çocuğu olarak 23 Nisan 1564'te Stratford'ta dünyaya geldi. Stratford varoş, pis ve nüfusun büyük kısmının eğitimsiz olduğu bir köydü. Köyü yöneten on dokuz adamdan on üçü belgeleri onaylamak için "kendi işaretini" kullanmak zorundaydı, çünkü isimlerini bile yazamıyorlardı. 

Shakespeare (sahne-sarsan), aslında hiç okula gitmemiş,  Straford dışına bile çıkmamış. Hayatının ilk on sekiz yılı hakkında ise hiçbir şey bilinmiyor. Tamamen meçhul.

Cambridge mezunu olan Christopher Marlowe, Shakespeare ile aynı dönemde yaşamış ünlü bir şairdir. Marlowe, Cambridge'te teoloji okumasına rağmen ateistlikle suçlanmış, kilise ile ters düşmüş, yargılanmış ama Kraliçe I. Elizabeth'in yardımıyla idam cezasından kurtulmuştur. Ama herkese Marlowe'un öldüğü bildirilir, Kraliçe ve başdanışmanı hariç (Marlowe'un sözde ölümü:1593).  Oysa Kit Marlowe "Le Deux" takma adıyla, İtalya'ya sürgüne gönderilmiştir. Görünüşte Marlowe, Fransız Protestan ajanıydı. Le Deux, Kraliçe adına ve onun izniyle ajanlık yapmaktaydı (1595). Yani kendinin sözde ölümünden iki yıl sonra. Kit, otuz yıl, hatta daha fazla bir zaman İtalya'da yaşamıştır. 

Özetlemek gerekirse;
Shakespeare ve Marlowe 1564 yılında doğmuşlardı. İkisi de alt sınıftan geliyordu. Shakespeare, Stratford'ta bir eldivencinin oğluyken, Marlowe da Canterbury'de bir ayakkabıcının oğluydu. Ancak, Shakespeare'in aksine Kit, İngiltere'deki en iyi okullara girebilmek için burslar kazandı. İlk olarak İngiltere'nin en eski okulu olan Canterbury'deki King's School'a, ardından lisans ve yüksek lisans öğrenimlerini tamamladığı Cambridge Üniversitesi'ne gitti.

Marlowe, ilk kez kafiyesiz şiiri kullanan oyun yazarıdır. Eşcinsellere yapılan baskıyı konu alan ilk tarihi oyunu II.Edward'dır. İngiliz trajedisini başlatanlar ise yine Kit'in yazdığı  Dr.Faust ve Maltalı Yahudi'dir. 

Tüm ihtişamıyla, kral ve kraliçelerin taç giydiği ve gömüldüğü ünlü Westminster Manastırı'ndaki ünlü "şairler köşesi"nde Marlowe'un adı yoktur, menedilmiştir.

Shakespeare üzerine çalışan araştırmacılar hiçbir zaman bu güzel ve duygusal şiirleri, Shakespeare gibi evinden dışarı çıkmamış, sıradan ve sevgisiz bir hayatı olan biriyle özdeşleştirmeyi başaramamışlardır. Ancak, Shakespear'i tüm bu oyunların yazarı olarak gösteren kitap Folio'dur. Romanda Folio ile ilgili bilgiler bulunmaktadır.

Yazar, Shakespeare oyunları ve trajedilerinin İtalya'da geçtiğine dikkat çekerek doğduğu kent dışına çıkmamış, öğrenim görmemiş olan Shakespeare'in bunları yazamayacağını iddia ediyor ve o dönemde iletişim araçlarının olmadığını düşünürsek, Shakespeare, İtalya hakkındaki bilgileri nasıl bilebilir diye soruyor. Ve uzun yıllar İtalya'da sürgünde olan ancak ülkesi İngiltere'de öldü olarak bilinen Marlowe'un eserlerine Shakespeare  adını yazdırarak, kendi yazmışçasına piyasaya sürmüş olabileceğini düşündürüyor. On altıncı yüzyılda kitapların nasıl oluşturulduğunu da anlatan yazar, Şeytan ve Şair kitabının konusuyla ilgili mantıklı ve açık fikirli tartışmaların yapılamamasının nedenini de şöyle açıklıyor: " Bu yalnız iki şey yüzünden olurdu; din ve para. Shakespeare, İngiltere halkı için olduğu kadar akademik çevre ve onların takipçileri için de bir din haline gelmişti. Paraya gelince, ancak tahmin edilebilirdi."

Romanı bitirdiğimde, Shakespeare hakkında bildiğim her şey alt üst olmuştu sanki. Kitap öyle gerçek kanıtlar sunuyor ki okuyucuya, ister istemez daha önceki bildiklerinizden şüphe ediyorsunuz ve araştırıyorsunuz. Bizlerden saklanan, gizli kalması istenen yalnızca Shakespeare ve Marlowe ait bilgiler, belgeler miydi? İnsanlık ve Dünya tarihiyle ilgili olarak doğru bildiğimiz yanlışlar var mıydı, varsa nelerdi ve hangi amaçla kamuoyundan saklanıyorlardı? Ya da okuduğumuz ve bize öğretilen tarihi olaylar ve  tarihi kişiliklerin ne kadarı gerçek, ne kadarı efsane, ne kadarı yalandı? Artık hiçbir şeyden emin değilim. Siz emin olabilir misiniz? Kitap bitti ama zihnimdeki sorular çoğaldı...


*www.geneayres.com






4 Temmuz 2019 Perşembe




 YEDİGÖLLER  DOĞA YÜRÜYÜŞÜNDEN NOTLAR

Yedigöllere ilk kez 2012 yılının Ekim ayında gitmiştim. Ormanlardaki renk dönüşümünün çeşitliliği(sarıdan kırmızıya dek ara tonlar) ve güzelliği büyülemişti beni. Ancak, mevsim  nedeniyle çok kalabalıktı; neredeyse ülkenin tüm fotoğrafçıları oradaydı.Çok fazla grup vardı. Öyleki, göl kıyısında yürürken eller, kollar birbirine karışıyordu. Çok keyif aldığımı söyleyemem bu nedenle. Sakin bir zamanda, yeniden görmek, yürümek istediğim rotalardan biriydi. Yedi yıl sonra da olsa o gün gelmişti.

30.06.2019 Pazar günü, Yedigöllere gitmek üzere, saat 07.30'da yola koyulduk ve beş saat süren yolculuğumuz sonunda Yedigöllere vardık. Hava yağmurluydu. İki saat yağmur altında yürüdük. Sonrasında güneş açtı ve mis gibi yosun, toprak, ot, çiçek ve ağaç kokularını içime çeke çeke  keyifle yürüdüm. 15 km boyunca, yürüyüşüme eşlik eden küçük derenin şırıltılı şarkısını dinlemeyi de ihmal etmedim tabii ki. Gözlerim renklerde, kulağım sesteydi.

Yedigöller Milli Parkı, Batı Karadeniz Bölgesi'nde, Bolu il sınırları içinde, oldukça engebeli bir arazide 1636 hektar büyüklüğündeki  bir alana yayılmakta,  Bolu'nun Mengen ve Yığılca ilçeleri sınırında yer almaktadır. Bolu'ya 42 km uzaklıkta olmasına rağmen, yolun bozuk olması, virajların çokluğu nedeniyle yolculuk bir saatten fazla sürdü. 





1965 yılında milli park ilan edilen ve çok zengin bir bitki örtüsüne sahip olan Yedigöller Milli Park'ını, Kapankaya Tepesi Seyir Terası'ndan izlemek gerek.  Panoramik manzara pitoresk ve büyüleyici. Ben, göz alabildiğine uzanan yemyeşil bitki örtüsünden dolayı "yeşil bir okyanus"a benzettim yöreyi. Teşbihte hata olmaz derler. :)   Dağlar, tepeler ve toprak sanki yeşil renge boyanmıştı. Sadece gökyüzü maviydi. Anladım ki, yaz mevsiminde Yedigöllerde mavi ve yeşilden başka renk görmek olanaksız. Ve ben, Yedigölleri bu mevsimde daha çok sevdim...





Yedigöllere giden herkese sorulan klişe bir soru vardır; gerçekten yedi göl var mı, diye. Bana da soruldu. Evet, yedi göl var ve göllerin isimleri de en az kendileri kadar güzel, diye cevap verdim. Bu yedi adet doğa harikası heyelan-set göllerinin isimleri şöyle: Sazlıgöl, İncegöl, Nazlıgöl, Küçükgöl, Deringöl, Büyükgöl ve Seringöl. Göller, heyelan nedeniyle kayan kütlelerin, vadilerin önünü kapatması sonucu arkada suların biriktiği set gölleridir. Bu göllerden bazıları yeraltı akışlarıyla, bazıları da yüzeysel akıntılarla birbiriyle bağlantılıdır. Yüzeysel akıntıların üstünde, doğaya uyumlu küçük tahta köprüler bulunmaktadır.






Göller, iki plato üzerinde yer almakta ve platolar arasında 100 metre yükselti farkı bulunmaktadır. Ortalama 780 metre yükseklikte olan platodaki göllerin en büyüğü Büyükgöl'dür. Alanı 24895 metrekare, en derin yeri ise 15 metredir. Göller, kuzeyden güneye 1500 metre mesafede sıralanmıştır.

Bölge zengin bir bitki örtüsüne sahip. Hakim olan bitki örtüsü  kayın ağaçlarıdır. Ağaçları tanıdığım kadarıyla, meşe, gürgen, kızılağaç ve hatta titreyen kavak bile gördüm. Sayıları az da olsa karaçam, yabani fındık, göknar ve çam ağaçları da vardı. 





Göllerin çevresinde yürürken, yol kenarında gördüğüm bir tabelada yazan "Dikkat! Yabani hayvan çıkabilir" uyarısı dikkatimi çekti. Biraz korkmadım değil. Çünkü görmek istediğim geyik ve karacanın yanı sıra burada ayı, kurt, yabani domuz, tilki de yaşıyordu ve bu yırtıcılarla karşılaşmak istemezdim doğrusu. :) Karşılaşmadım da.

Türkiye'deki ilk kültür alabalığı üretme istasyonu 1969'da Yedigöller Milli Parkı'nda kurulmuş. Göllerde göl alası ve gökkuşağı alabalığı yetiştirilmektedir. Ne kadar dikkatli baktıysam da göllerde balık göremedim. Belki de hava yağmurlu olduğu için suyun yüzeyine çıkmamışlardı.





Yedi gölün de çevresini turladıktan sonra, yağmur dindi ve  güneş açtı. Saat 15.00' te, salata, sucuk-ekmek ve meşrubattan oluşan yemeğimizi yedik. Çay-kahve keyfi yaptıktan sonra, 12 kilometre sürecek olan yürüyüşümüze başladık. Kayın ağaçlarının gökyüzünü görülmeyecek şekilde kapatarak oluşturduğu ağaç tünelinde tek başıma yürürken aklımda David Le Breton'un sözleri vardı: "YÜRÜMEK, bir gün yürüyemeyeceğini bilmektir. Onun için yürümek, hep daha fazla yürümeyi istemek, yürümeye bir türlü doymamaktır. Yürümek, yetinmemektir. Yürümek, ufku geniş olmaktır. Uzlaşmamak, uzaklaşmaktır." Ya bir gün yürüyemezsem düşüncesi zihnimde dönüp duruyordu ki çiçekleri gördüm. İyi ki çiçekler var. Yol kenarında onları görünce, olumsuz düşüncelerim bir anda uçup gittiler. Güzellik, her daim çirkinliği bertaraf edermiş meğer. :) Doğadan öğrendim.

Yürüyüşün sonunda aracımızı gördüğümde, gülümseyerek  lastiklerine baktım. Aklıma yine David Le Breton'un sözü gelmişti çünkü. " Dünyanın araba lastiklerinden çok ayaklar için yaratılmış olduğunu asla unutmayacağız, bir bedene sahip olduğumuz müddetçe ondan yararlanmak gerektiğini de." Ben unutmuyorum, siz de unutmayın olur mu?

Sağlıklı nice yürüyüşlere...










Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.

  

26 Haziran 2019 Çarşamba




YAKIN TARİHTEN ANTİK ÇAĞA BİR YOLCULUK
DUATEPE'DEN GORDİON ANTİK KENTİ'NE

22.06.2019 Cumartesi günü gerçekleştirdiğim Duatepe-Gordion-Sakarya Nehri doğa yürüyüşümü yazdığım yazıma  kaldığım yerden devam ediyorum. Duatepe'den aşağıya inip ekili tarlalar arasında bulunan traktör yolundan Gordion Antik Kenti'ne doğru yürümeye başladık. Havanın boğucu sıcak olması bir yana, bir gün önce yağan sağanak yağmurla tarla toprağı balçığa dönüştüğünden ara sıra kaygan çamurlarda adeta dans ederek yürümeye devam ettik. Yürürken, bu topraklarda savaşan askerlerimizin sadece yiyecek-içecek-teçhizat yokluğuyla değil, çevre ve iklim koşullarıyla da zorlu bir mücadeleye girişmiş olduklarını çok daha iyi anladım. Ve Mustafa Kemal Paşa'nın Sakarya Meydan Muharebesi'nin kazanılmasındaki azmine, başarısına, taktik dehasına ve öngörüsüne bir kez daha hayran oldum. Burada can veren şehitlerimizi saygıyla andım. O şehitlerimizin canları, bizim bugün bağımsız ve güvende yaşamamız için verilmişti ve bunu hiç unutmamalıydık.

Öğle sıcağı iyice bastırmıştı  ve acıkmıştık. Gölge bir yer bulmanın imkanı yoktu. Ucu bucağı yokmuş gibi görünen ovada tek bir ağaç bile bulunmuyordu. Bu nasıl olur, insan neden tek bir ağaç bile dikmez tarlasının başına diye kendi kendime söylendim. Sonra, sorumun cevabını kendim verdim; Orta Anadolu insanının tembelliği olabilirdi bunun nedeni. Çünkü biliyordum ki,  15. yüzyılda bu topraklar, ormanlarla kaplıymış ve Ankara Savaşı öncesi Timur, o önüne gelen her şeyi yakıp yıkan ünlü fillerini bu ormanlarda saklamıştı. 

Bir ağaç ya da çalı gölgesi bulamayınca güneşin altında öğle yemeğimizi yedik. Rehberimizin ikram ettiği çay ve kahve keyfinden sonra, antik çağlara doğru yola devam ettik. Yaklaşık on iki kilometre sonra Sakarya Nehrini de göreceğimiz Gordion'a(Yassıhöyük) vardık.








Gordion'da kazı çalışmaları devam ediyordu, kazı alanı çevresini gezdik. Antik kentin kalıntılarına bakarken, kendimi zamanda yolculuk yapmış gibi hissediyordum. On iki kilometre öncesinde 20. yüzyıldaydım, şimdi ise ilk çağda. Sanki ışınlanmıştım bu şehrin ortasına ve gözlerim Kral Midas'ı arıyordu. Midas'ı bulacaktım ama daha sonra. :)
O anda, Ahmed Arif'in dizeleri aklıma geldi. Yani böyle hissetmem normaldi...

Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar
Havva Anan dünkü çocuk sayılır
Anadoluyum ben
Tanıyor musun?

Tanıyordum elbet, insan doğduğu, yaşadığı ve hayatını verecek kadar sevdiği, vatanım dediği toprakları tanımaz mı hiç?

Gordion neden önemli, kısa bir bilgi vermek istiyorum. Çünkü, günümüz gençliği "Gordion"u Çayyolu'ndaki bir AVM sanıyor!!!

Frigler, Ege göçleri sırasında M.Ö. 1200 yıllarından itibaren Balkanlar'dan Trakya ve Boğazlar üzerinden Anadolu'ya gelen Trak(Balkan) kökenli halklardı. Geldikleri bu topraklarda, M.Ö. 800 yıllarında Gordion(Polatlı) merkezli bir devlet kurdular.Hitit İmparatorluğunun parçalanması üzerine Frigler, efsanevi kralları Midas döneminde bütün Orta Anadolu'ya hakim oldular. Başkentleri Gordion'u ve önemli bir dini merkez olan Midas(Yazılıkaya) şehirlerini kurdular. Baharda Eskişehir sınırları içinde kalan Frig Yolu'nun Midas(Yazılıkaya) etaplarını yürüdüğümü de hatırlatmalıyım.

Friglerin bilinen ilk kralı, ülkenin başkenti Gordion'a adını veren Gordias'tır. Dağınık Frig topluluklarını siyasal bir birlik altında toplamayı başaran bu kral ve yaşadığı döneme ait bilgiler yok denecek kadar azdır. "Tarihçi Arianos'a göre, Gordias, Thelmesosslu(Fethiye) bir kadınla evlenmiş ve Midas adını verdiği bir oğlu olmuştur. Midas Friglerin bilinen tek kralıdır (Araştırmacılar Frig krallarının hepsine Midas denildiğini belirtmektedirler). Midas'ın ünü kendi ülkesinin sınırlarını aşıp, Batı Anadolu kıyılarındaki Yunan kentlerine, hatta kıta Yunanistan'ına dek yayılmıştır."

M.Ö. 700 yıllarına doğru, Kafkaslar üzerinden Doğu Anadolu'ya giren Kimmerler, önce bölgeye hakim olan Urartuları güçsüzleştirdikten sonra Kızılırmak'a kadar ilerlerler. Frig-Kimmer savaşı sonunda Frigya tamamen tahrip olur. Kral Midas, öküz kanı içerek yaşamına son verir(M.Ö. 676). Batıya kaçan Frigler, küçük beylikler halinde bir süre daha  varlıklarını sürdürmüşseler de sonunda Lidyalıların egemenliğine boyun eğerler. Ve bir uygarlık daha tarihin karanlık dehlizlerinde kaybolur.

Gordion'dan yürümeye devam ettik. Bizi, çamurlu akan suyuyla Sakarya Nehri karşıladı. Gerçi, bu nehrin üstüne yapılan barajlar ve HES'ler nedeniyle suyu öylesine azalmıştı  ki, tabelada "Sakarya Nehri" yazmasa sıradan bir çay sanabilirdim. Tabelada yazılanları okuyunca, içim acıdı  nehrin bugünkü haline. Tabelada şöyle yazıyordu;" Gordion'un en belirgin özelliklerinden biri bugün höyüğün batısından geçen (önünüzdeki) Sakarya Nehri'dir.  Eskişehir'in güneyinden doğup Karadeniz'e dökülen Sakarya, Batı İç Anadolu'nun en büyük akarsuyudur ve Türkiye'nin en uzun nehirlerinden biridir. Gordion M.Ö. 3. binyılda ilk kurulduğunda Sakarya Nehri höyüğün öbür(doğu) tarafındaydı ama bölgede yoğun bir şekilde hayvan otlatılması ve yıllar içinde ağaçların kesilmesi erozyonun artmasına ve nehrin dengesinin bozulmasına neden olmuştur." Başka söze gerek var mı?





Tepeden yola inip sıcaktan neredeyse buharlaşan asfalt üstünde yürümeye devam ettik ve Frig Yolu'nun başlangıç noktasında kısa bir mola verdik. Frig Yolu, Friglerin hüküm sürdüğü antik dönemde Frigya olarak adlandırılan, günümüzde Ankara, Afyonkarahisar, Eskişehir ve Kütahya illerine dağılmış Frig vadilerinin sunduğu sıradışı tarihi, kültürel, jeolojik ve doğal güzellikleri bütünlük içinde yürüyerek keşfetmeyi sağlayan uzun yürüyüş ve bisiklet yoludur. Yolun toplam uzunluğu, alternatif ve bağlantı yollarla birlikte 501 km'dir. Yolun tamamı uluslararası standartlarda kırmızı-beyaz patika yol işaretleri ile işaretlenmiş ve belli noktalara yön levhaları dikilmiştir. Keşif ruhuna sahipseniz,  yürümeyi ya da bisiklet sürmeyi seviyorsanız, hiç durmayın ve bu tarihi yolda yolculuk yapın derim...Keşke ömrüm vefa etse de güzel ülkemde bulunan bu tarihi yolların tümünü yürüyebilsem. Gerçi birçoğunu yürüdüm. :)




Asfaltta yürümeye devam ederek Midas'ın tümülüsüne vardık. Tümülüs geleneği Friglerle beraber Anadolu'ya gelmiştir. Bu gelenek,  kral ailesi ve asil zenginlerin öldükten sonra üzeri yığma toprakla ötülen ve tümülüs adı verilen dikdörtgen bir çukurdaki ahşap mezar odasına gömülmesidir. Mezarların korunması amacı ile yapılan tümülüsler aynı zamanda birer anıt niteliği taşırlar. Mezara, ölen kral veya asil zenginin değerli eşyaları konulurdu. Midas'ın tümülüsünden çıkarılan değerli eşyalar, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmektedir. Bu müzeyi gezmiştim, yıllar önce.







Tümülüsün içine Kültür Bakanlığınca yapılan bir koridorla ulaşılıyor. Dışarıdaki sıcağa rağmen koridor öylesine serindi ki 15 km'ik yolun sonunda sanki mezara değil de cennete varmış gibi hissettim. Mezarda dikkatimi çeken ilk şey, üstteki ağaç tomrukları oldu. Bu ağaçlar, dile kolay dört bin yıllıktı ve zamana karşı direnmişlerdi. Neredeyse sapasağlam bir şekilde Kral Midas'ı korumaya devam ediyorlardı ve  görevlerinin bilincindeymişler gibi asla zamana yenik düşmemişlerdi. 

Tümülüsten çıktıktan sonra orada bulunan müzeyi de gezmek istedik ama tadilat nedeniyle kapalı olduğundan gezemedik. Artık bir dahaki sefere. Müzede bulunan gişe görevlisi asık suratlı ve görevini zorla yapıyormuş izlenimi veren biriydi. Ve çok önemli bir konuda ben ve arkadaşıma yardımcı olmadı. Bunu yazmak zorundayım, çünkü ben turistte olabilirdim. Neden böylesine önemli yerlerde çalışacak memurlar özel seçilmez ki?

Kasabanın küçük bir kafesinde bizim için hazırlanan çayları içerken, o hiç dinmeyecekmiş gibi yağan sağanak başladı. Yürüyüşümüz sona ermişti nasılsa, gök delinse de olurdu. :) Kafenin bahçesinde oturuyordum ve  kahvemi yudumlarken, tentenin çatısına düşen yağmur damlalarının şıpırtısı keyfime eşlik ediyordu sanki.   Ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Sabah başladığım tarihi yolculuk, romantik bir atmosferde sonlanıyordu çünkü. 

Güzel bir gün geçirmenin sevinciyle bir sonraki yürüyüşte buluşmak üzere, Ankara'ya doğru yola çıktık. Bu yolculukta bana ve grup üyelerine önderlik eden ankarahiking rehberi Nedim Yılmaz'a ve katılımcı arkadaşlara teşekkürler.

Not: Mitolojide Kral Midas'la ilgili üç efsane yer almaktadır. Birincisi; Eşek Kulaklı Midas Efsanesi, İkincisi; Midas'ın hırsının bir göstergesi olarak dokunduğu her şeyin altına dönüşmesi ve üçüncüsü; Midas'ın Gordion'a at arabasıyla gelişi ve Frig Kralı olması efsanesi. Üçünü de yazsam yazım çok uzayacaktı. Bu nedenle merak edenler araştırabilsin diye yazdım bu notu.





25 Haziran 2019 Salı




SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ'NDEN DUATEPE'YE TARİHİ BİR YOLCULUK

22 Haziran 2019 Cumartesi günü yapılan Polatlı-Duatepe-Gordion-Sakarya Nehri doğa yürüyüşüne katıldım. Ankara'ya çok yakın olmasına rağmen bir türlü gidemediğim, yürüyemediğim bir rotaydı. Özellikle Duatepe Anıtı'na varıp ta çevreye baktığımda burayı daha önce görmediğim için kendime kızdım. 

O gün Polatlı'da hava güneşli ve çok sıcaktı. Bozkırın kızgın güneşi yaktıkça yakıyordu. Duatepe'de çok az bir esinti vardı. Anıtın sağından aşağıya doğru inip Sakarya Meydan Muharebesi'nden kalan siperleri gezdim. Tepeden uçsuz bucaksızmış gibi görünen dümdüz tarlalara baktım. Sarı ve yeşil renkler içiçe geçmişti sanki. Daha sonra, tarla yolunda yürümeye başladığımızda bu yeşilliklerin soğan ve şeker pancarı ekili tarlalar, sarı renklilerin ise arpa ve buğday ekili alanlar olduğunu gördüm. 

Duatepe Anıtı'nın kompozisyonunu anlatmadan önce, şehitlerin kanıyla sulanmış bu tepeye, anıtın yapılmasına neden olan Sakarya Meydan Muharebesi'ni ve bu muharebenin Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluş temelindeki öneminden kısaca bahsetmeliyim. Gerçi okur-yazar olan hemen herkes biliyordur ama unutmamak, unutturmamak için hatırlatmak gerekir. Çünkü" hafıza-i beşer, nisyan ile malüldür."



23 Ağustos 1921 - 13 Eylül 1921 tarihleri arasında üç hafta süren Sakarya Meydan Muharebesi, "ya istiklal, ya ölüm" diye başladığımız Kurtuluş Savaşı'nın dönüm noktasıdır. Sakarya Meydan Muharebesi'nin adı, Atatürk'ün söylemi ile en kanlı ve en büyük savaş anlamına gelen Melhame-i Kübra ibaresinden gelir. Bu savaş o kadar önemlidir ki, savaşın kaybedilmesi halinde, Sevr Antlaşmasını hiç beklemeden uygulamaya geçirmek üzere hazır bekleyen milletler  bulunmaktaydı.

Sakarya Meydan Muharebesi'nden önce

Kütahya-Eskişehir Muharebeleri, 10 Temmuz 1921 ile 24 Temmuz 1921 tarihlerinde Yunanistan ile Ankara Hükümeti arasında gerçekleşmiştir. Muharebeyi kaybeden Ankara Hükümeti, Sakarya Nehri'nin doğusuna çekilmek zorunda kalmıştır. Kütahya-Eskişehir Muharebeleri, yeni kurulan düzenli ordunun Batı Cephesi'nde kaybettiği tek savaştır. Savaş sonunda Afyon, Eskişehir ve Kütahya Yunanlıların eline geçmiştir.

Kütahya-Eskişehir Savaşı'nın kaybedilmesi TBMM'ye olan güveni sarstı, Meclis'in Kayseri'ye taşınması ve Kuva-yı Milliye'ye dönülmesi gündeme geldi. Yunan ordusu Sakarya Nehri'ne kadar ilerledi. Durum ciddiydi ve ani kararlar alınması gerekiyordu. Bunun üzerine 5 Ağustos 1921'de meclisten "Başkomutanlık Kanunu" çıkartıldı ve bu kanunla Mustafa Kemal Paşa, Başkomutan seçildi. Ayrıca, Meclis tüm yetkilerini Mustafa Kemal Paşa'ya devretti. 

Mustafa Kemal Paşa, orduyu yeniden güçlendirmek amacıyla 8 Ağustos 1921'de Tekalif-i Milliye Emirleri'ni çıkardı. Bu sayede ordunun ihtiyaçlarının büyük bir kısmı halktan karşılanmaya çalışıldı. Böylece ordu savaşa hazırlanmaya çalışılmıştır. 23 Ağustos'ta Yunanlılar taarruza başlamışlardır. Mustafa Kemal Paşa "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır" diyerek orduyu costurmuş ve üç hafta süren Sakarya Meydan Muharebesi sonunda 13 Eylül 1921'de Türk ordusu büyük bir zafer kazanmış ve Yunan ordusu geri kaçmaya başlamıştır. Bu zaferle birlikte, Yunanlılar savunmaya, Türk ordusu taarruza geçmişlerdir.

Sakarya Meydan Muharebesi'nin zaferle sonuçlanması neticesinde şunlar gerçekleşmiştir:

-TBMM, Mustafa Kemal Paşa'ya "Mareşallik" rütbesi ile "Gazilik" unvanı vermiştir.

-Fransızlar bu savaştan sonra TBMM ile Ankara Antlaşmasını imzalamıştır.

-Doğu'da Rusya'nın kontrolünde Gürcistan ve Azerbaycan ile Kars Antlaşması imzalanmış ve bu antlaşmayla Doğu sınırlarımız kesinlik kazanmıştır. Böylece bu bölgede bulunan birlikler kesin bir zafer için yapılması planlanan Büyük Taarruz için Batı Cephesi'ne kaydırılmıştır.

Sonrası, 30 Ağustos 1922'de "Başkomutanlık Meydan Muharebesi"nin kazanılmasıyla gelen zafer ve Cumhuriyet'in ilanı.



İşte Duatepe Anıtı, cumhuriyet tarihimizde, çok önemli yeri olan ve Yunanlıların ilerlemesini durduran Sakarya Meydan Muharebesi'nin yapıldığı son savunma hattı üzerindeki Gazi Tepe, Türbe Tepe ve Mangal Dağı'nın ağaçlandırılmasıyla yapılmıştır.

Duatepe'nin önemi
(kulturportali.gov.tr)

"Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk'ün 10 Eylül 1921 tarihinde başlattığı taarruzla düşmandan geri alınan ilk tepedir. Duatepe düşmanın Ege Denizi'ne dökülünceye kadar kovalandığı, sonu aydınlık bir sürecin başlangıç noktasıdır.

Anıt simgesel olarak Anadolu halkının Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde coşkun bir ırmak gibi zafere ve uygarlığa koşma öyküsünü anlatır. Mustafa Kemal'in şahlanan atının üzerindeki figürü Türk Milleti'nin önderi olmaktan duyduğu gurur ve mutluluğu ifade eder. Geri planda yer alan Atatürk, İnönü ve Mareşal Fevzi Çakmak'ın heykelleri emir komuta birliğini, Halide Edip Adıvar'ın heykeli ise Türk kadınının Kurtuluş Savaşı'na katkısını anlatır. Atatürk ve yaverinin dürbünle ovayı izledikleri sahne ise biraz sonra kazanılacak olan zaferi ve ardından gelecek bağımsızlığı umutla bekleyen Türk ulusunu ifade eder.

Duatepe, Mustafa Kemal Paşa'nın Gazi Tepe'den attan düşmesi sonucu kaburga kemiklerinin kırılmasına rağmen görevini ısrarla sürdürdüğü ve bu nedenle Türk'ün azim ve kararlılığının simgesi olmuştur. Anıtta bulunan iki bayraktan biri 38. Alay'ın sancağını, diğeri ise Türk Bayrağı'nı ifade eder. Ayrıca Mustafa Kemal'in şahlanan atının üzerindeki figürü, bir çocuğun en çok sevdiği oyuncağı ile oynarken yaşadığı mutluluğu ve heyecanı ifade eder.

Anıt duvarlarında Duatepe'deki 81 şehidin pirinç harflerle yazılmış bilgileri yer alır. Anıtın ve heykellerin yaratıcısı Devlet Sanatçısı heykeltıraş Metin YURDANUR'dur."












Duatepe Anıtı ve çevresini gezdikten sonra, Gordion Antik Kenti ve Midas Tümülüsü'ne kadar sürecek olan bozkırın kızgın güneşi altında 15 kilometrelik yürüyüşümüze başladık. Bir sonraki yazım Gordion Antik Kenti ve Kral Midas üzerine olacak.

Cumhuriyet Tarihimiz bakımından bu çok önemli yeri Duatepe'yi görmemi sağlayan, sonrasında antik çağlara yaptığım tarihi yolculukta yol gösteren rehberimiz ve ankarahiking lideri Nedim Yılmaz'a ve katılımcı arkadaşlara teşekkürler.