9 Nisan 2019 Salı




PUŞKİN VE GÖZYAŞI ÇEŞMESİ


Puşkin ve eşinin heykeli/Arbat Caddesi/Moskova

Puşkin'in doğduğu ev/Arbat Caddesi/Moskova



Rus edebiyatında doğuyu ilk defa gerçekçi çizgilerle işleyen Puşkin, 1799' da Moskova' da doğmuş ve 29 Ocak 1837' de, henüz 38 yaşındayken bir düelloda hayatını kaybetmiştir.
Puşkin' in nesir olarak yazdığı ilk eser, 1827 yılında başladığı, "Büyük Petro' nun Arabı"dır. Puşkin' in bu eserinde kahramanı büyük dedesidir.Petro' nun Arabı olarak tanımladığı dede, Osmanlı' ya giden ilk Rus elçisi Tolstoy tarafından satın alınan ve Rusya' ya gönderilen siyahi bir çocuktur. Tolstoy ve Puşkin gibi iki dev yazarın büyük dedeleri de, yaşamlarının bir dönemlerinde karşılaşmıştır böylece... Dede Tolstoy' un , dede Puşkin' i köle olarak" satın aldığı" yer İstanbul' dur.

Puşkin' deki Türk etkisi, ya da daha genel bir tanımlamayla doğu etkisi, Puşkin' in şiir sanatına farklı bir duygusallık kazandırır. Şairin Türkiye' den Rusya' ya göçen Kalipso Polihroni adlı İstanbullu bir Rum kızından çok sayıda Türkçe şarkı ve şiir öğrendiği bilinmektedir. Şair, bu İstanbullu kıza aşıktır da aynı zamanda.

Puşkin' in, 1829 yılında çıkan Rus-Osmanlı savaşı nedeniyle cepheye gitmesine izin verilmiştir.  1839 yılında yayınlanan "Erzurum Yolculuğu" kitabı, şairin ilk yurt dışı gözlemlerini yansıtması açısından ayrı bir değere sahiptir. Erzurum Yolculuğu, şair Ataol Behramoğlu tarafından Türkçe' ye çevrilmiştir. (1)

Temmuz 2018'de Rusya gezimle ilgili Moskova ve St. Petersbug başlıklarıyla iki yazı yazmıştım. Bugün okuduğumda,  iyi ki yazmışım dedim, kendi kendime. Sadece fotoğraflara bakmak yetmiyor, güzellikleri hatırlamak için. O anlarda neler hissettiğimi ve ne gibi düşüncelere sahip olduğumu ancak yazıyla aktarabilirim ve sonrasında da yazdıklarımı okuyarak hatırlayabilirim  çünkü. St. Petersbug gezimi yazdıktan sonra Puşkin Kasabası'nı yazmak istemiş ama ihmal etmiştim. Okuduğum bir kitap, bana ünlü yazarı  hatırlatınca yazmak istedim bu güzel kasabayı ve Puşkin'i.  

Puşkin kasabası, St. Petersburg'a bir saat uzaklıkta harika bir yer. Özellikle Katerina Sarayı ve bu sarayda bulunan "Kehribar Oda" çok ünlü. Kasabanın asıl adı, Çar Kasabası anlamına gelen Tsarskoe Selo iken Sovyetler Birliği döneminde kasabanın adı değiştirilerek Puşkin'in adı verilmiş. Ünlü şair ve yazarın okuduğu lise bu kasabada ve Katerina Sarayı'nın yanı başında bulunuyor. Bir de kasabanın hemen girişinde Puşkin'in heykeli yer alıyor; gelen konukları,  sanki "kasabama hoş geldiniz" der gibi selamlıyor bu heykel.


Puşkin Kasabası'ndaki Puşkin Heykeli


Puşkin'in okuduğu lise.

Liseyi yapan mimarın büstü.


Moskova ve St. Petersburg'da edindiğim izlenime ve rehberimizin söylediğine göre, Ruslar şair ve yazar Puşkin'e çok düşkünlerdi ve onu çok seviyorlardı. Öyleki Rus Devrimi'ni gerçekleştiren Lenin'den daha çok heykeli vardı Moskova ve St. Petersburg'da. Stalin'in ise, gözlemime göre esamisi okunmuyordu. Puşkin, genç yaşta düelloda ölmeseydi, ölümsüz eserlerini vermeye devam ederdi kuşkusuz. 18. yüzyılın sonlarına doğru başlayan Çağdaş Rus Edebiyatı'nın halen daha en önemli temsilcisi sayılan Puşkin'in adı ülkenin resmi kültür enstitüsüne de verilmiş. Rus diline yüzlerce kelime kazandırması nedeniyle bugün konuşulan Rusçanın da atası kabul ediliyor ve büyük saygı görüyor. Adına Rusya'nın her yerinde anıtlar ve heykeller bulunuyor. 

Benim Puşkin'in eserleriyle tanışmam "Yüzbaşının Kızı" romanıyla, erken yaşlarda oldu. Rus Edebiyatı'nı seviyordum çünkü. Rusya'yı tanımak, Ekim Devrimi'nin iç dinamiklerinin neler olduğunu öğrenmek istiyorsanız bu romanı okumanızı öneririm naçizane.


Şiir okuyan Puşkin Heykeli/St. Petersburg

St. Petersburg'da rehberimiz serbest zaman verdiğinde, hayat hikayesini bildiğim, eserlerini keyifle okuduğum Puşkin'in düellodan önce, son kahvesini içtiği Nevski Caddesi No:18'de bulunan tarihi kafeye gittim.  İki katlı, küçük bir yerdi. Kafenin içi Puşkin'in resimleri ve eşyalarıyla doluydu, sanki bir kafe değil de küçük bir Puşkin Müzesi'ydi. Kafe işliyordu ve kahve servisi yapılıyordu.

Bu kafenin önemi şuradan geliyor: Puşkin'in genç ve güzel karısının bir subayla ilişkisini anlatan bir mektup, ünlü yazara gönderilir. Bunun üzerine Puşkin, iyi silah kullanamamasına rağmen subayı düelloya davet eder. Puşkin, düelloya gitmeden önce son kahvesini bu kafede içer ve düelloya gider. Düelloda ağır yaralanan Puşkin, üç gün sonra ölür ve St. Petersburg'da gömülür (29 Ocak 1837, henüz 38 yaşındadır). Bu kafede Puşkin'in masa başında oturan bal mumu heykeli vardı. Heykeli izlerken, tarihe kısa bir yolculuk yaptım. Orada içtiğim kahvenin kırk yıl değil, yüz kırk yıl hatırı olacaktır, benim nezdimde.


Puşkin 


Puşkin Kafe







Puşkin Kafenin Tavan Süslemesi


Başlıkta yazdığım Puşkin'in Gözyaşı Çeşmesi'yle ilişkisine gelince, Puşkin'in Bahçesaray(Gözyaşı) Çeşmesi ile ilgili dillere destan bir şiiri vardır. Önce Bahçesaray Çeşmesi'nden bahsetmeliyim.

Diğer adıyla Gözyaşı Çeşmesi Hansaray'da bulunmaktadır. Kırım Hanı Giray Han tarafından, çok sevdiği ve genç yaşta ölen eşi Dilara Bikeç anısına "Dünya durdukça bu çeşme de benim gibi ağlasın" diyerek Bahçesaraylı bir taş ustasına (kimilerine göre İranlı Ömer Usta'ya) 1763 yılında bu çeşmeyi yaptırmıştır.

Çeşme asıl yerindeyken her bir su damlasının çıkardığı ses, akustiğin de yardımıyla insana ağlama, hıçkırık sesi gibi gelir ve bu sesi dinleyen herkesi derinden etkilermiş. II. Yekaterina'nın talimatıyla çeşme bugünkü yerine konulunca bu özelliği kaybolmuş.

1822 yılında ünlü Rus şair ve yazar Puşkin, sürgünde iken gezdiği Hansaray'dan ve çeşmenin hikayesinden çok etkilenmiş ve "Bahçesaray Çeşmesi" (Bahçısarayskiy Fontan) adlı eserini yazmış. Şiir, o dönemde Çarlık Rusyası'nda ve Avrupa'da meşhur olmuş. İşte o şiirden iki kıta:

Bahçesaray Çeşmesi

Aşk fıskiyesi, ölümsüz çeşme!
Sana armağan olarak iki gül getirdim.
Seviyorum bitimsiz konuşmanı
Ve şiirsel gözyaşlarını senin.
***
Ey, solgun yıldızı haremin!
Burada da mı unutuldun yoksa?
Yoksa sadece mutlu düşler miydi
Mariya ve Zarema.

Çeviri: Ataol Behramoğlu (2)

Kimilerine göre, Puşkin'in bu şiirinden dolayı Kırım'ın tamamında Türkçe(Kırım Tatarca) isimleri Rusça ve Yunanca uydurma isimlerle değiştiren Çarlık yönetimi, Bahçesaray isminin değiştirilmesine cesaret edemez. Bu popülarite Hansaray'ın da daha fazla tahrip edilmesini önler. Şimdi bu minnettarlığın bir göstergesi olarak Gözyaşı çeşmesinin yanı başında Puşkin'in de bir büstü yer almaktadır. Çeşme, daha sonraları Boris Asafyev'in aynı adlı bale eserine de ilham kaynağı olmuştur.

Adına çeşme yapılan, şiirler yazılan Dilara Bikeç'in türbesi Bahçesaray'da Hansaray'ın duvarına bitişiktir. Bazı kaynaklarda Gözyaşı Çeşmesi'nin türbenin duvarına bitişik olarak yapıldığı da belirtilmektedir.


Gözyaşı Çeşmesi



Kaynaklar:
(1) Orhun Şemin - Perihan Yücel, İki Kıyı Bir Deniz (Denizkültür Yayınları)

(2) Üstün Dökmen, Menderes-Irmağın Gölgesi

(3) Gözyaşı çeşmesinin hikayesi ve çeşme görseli- vatankirim.net

Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiş olup, izinsiz kullanılamaz.





29 Mart 2019 Cuma



MENDERES
Irmağın Gölgesi



Günümüzün önemli sorunlarından biri de bir toplulukta suçlanmak, dışlanmak, canından bezdirilmektir. Bir insanın ya da bir nesnenin ne zaman, kimin tarafından, neyle suçlanacağını, bezdiriye(mobinge) uğrayacağını kestirmek güçtür.*

Mobinge uğrayan kişi büyük bir çaba göstererek kendisine atılan suçlamalardan kurtulsa bile çevresiyle ilişkilerinde sıkıntı yaşar. İşte okuduğum kitabın baş kahramanı İsmail, babası İbrahim bey başta olmak üzere, annesi ve ağabeyi tarafından bezdiriye uğramış, Rus Dili ve Edebiyatı mezunu olan ve birkaç dil bilen bir gençtir. Aile içi mobinge uğrama nedeni, aklı ermeye başladığından itibaren aile içinde sürekli duyduğu; "Sen doğduktan sonra, annenin rahmi alındı. Sen doğacak kardeşlerinin katilisin" şeklindeki sözlerdir. Üniversiteyi bitirdikten sonra babasının aile şirketinde çalışmaya başlar İsmail. Ancak o, aile şirketinde çalışmak istememektedir. Çünkü ağabeyi Hasan Adnan, İsmail'le alay eder, onu çalışanların yanında küçük düşürür, tartışırlar sık sık. Ve bir gece babasıyla şiddetli bir tartışmaya giren İsmail, ertesi sabah bir karar verir; Büyük Menderes Irmağı boyunca, doğduğu yerden başlayıp, denize döküldüğü yere kadar tek başına yürüyecektir. Bu yürüyüş isteğinin nedenini ve niçin Menderes Irmağı'nı seçtiğini kendisi de bilmez. Bildiği, sadece yürümek istediğidir. Bunu ancak yürüyüşünü tamamladığında yani Menderes'in denize kavuştuğu yere vardığında anlayacaktır. Anladığı zaman ise tüm yaşamını değiştirecek bir karar verecektir. 

Kitap oldukça sürükleyici bir yol hikayesi, İsmail'le birlikte siz de yolculuk yapıyor, onun sıkıntılarını siz de paylaşıyorsunuz  sanki. Bir doğa yürüyüşçüsü olarak ben de İsmail'le birlikte yol aldım, ırmak boyunca. Yolculuğumuz çok keyifliydi doğrusu. Kısacası, Üstün Dökmen hayatın içinden seni, beni, onu anlatıyor kitabında. Bir kitabın başarısı da okudukça onda kendini bulmak değil midir zaten?

Kitabı bitirdiğimde bana çok şey kazandırdığını fark ettim. Bunun için kazançlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum. İşte kitaptan seçtiklerim(kitaptaki sayfa sırasına göre):

-Belki de onun için dostun iyisi, bir akarsu misali konuşmadan onu dinleyen, sözünü ve yolunu kesmeyen, yanında sakin sakin akan bir ırmak olacaktı.

-Genelde, karısına şiddet uygulayan maganda tabiatlı erkekleri annelerin yetiştirdiği söylenir, anneler, kadınlar, yani toplumun mağdurları suçlanır. Oysa bu yanlıştır. Erkek egemen toplumlarda, kendilerine sınır konmamış erkekleri anneler değil, erkek egemen toplumun erkekleri yetiştirir. Anneler ise kocalarına sadece ayak uydurur. Bu durumun örneği sayılamayacak kadar çoktur.

-Güç, bir noktayı aştığında, ahlaka,sevgiye ve vicdana, "allahaısmarladık" der.

-Geleneksel bir tavra göre eşyanın fiyatından söz edilebilirdi ancak bir kitabın fiyatından söz edilemezdi; çünkü kitapların gerçek değeri parayla ölçülemez, yalnızca kitaplar, insanların alım güçlerine göre ödenebilir bir miktara satılırdı, bu miktara ise "kitabın hediyesi" denilirdi.

-Geçmişimizi, bilinçaltımızı aydınlatacak kitaplar, bazen sahaflarda çıkar ortaya. Geleceğimizin anahtarı bugünümüzde, bugünümüzün anahtarı ise geçmişimizde. Sahaflar, en az bir sıra rafta, en son çıkan kitapları da bulundurmalıdır kimine göre.

-Meletos ve iki arkadaşı Sokrates'i ölüme götüren dava sürecini başlatan kişilerdi. "Herkesçe bilinen doğruların aksini savunuyor" diye Sokrates'ten davacı olmuşlardı. Sokrates de "herkesçe bilinen doğruları" bilemediği için öldürülmüştü.

-Herkes bir soru soruyor ama sorduğu sorunun cevabını dinlemiyordu. Çünkü, soru sormak özgürlüktür, dinlemek ise sınırlılıklar getirir. Bu yüzden olsa gerek, iyi niyetli dürüst insanlar bile, sormayı severler ancak mümkün olduğunca dinlememeye çalışırlar. Doğa ise insandan farklı bir dosttur ve bizi dinler, gözler, ona yaptıklarımızı hisseder ama asla soru sormaz bize.

-Eğer tartışılacak bir şeyler varsa, donmuş ve dogmatik şeylerden başka, yaşamda var demektir dünyada.

-Aslında para, her şeyin efendisidir ve parayla önyargılar bile el değiştirebilir.

-Dalgalar bir gelip bir gidecekti ama sonuçta kumsal ve deniz değişmeyecekti.

-Mahkemede muhakeme olmalı; eğer mahkemede muhakeme yoksa, mahkeme bir duruşma olur yalnızca.

-Tiyatro toplumları uyandırır, müzik ise farklı toplumlar arasında kardeşlik uyandırır. Tarihten günümüze diktatörler, tiyatrodan, operadan korkmuşlardır. Ya yasaklamışlardır bunları ya emir kulu yapmaya çalışmışlardır.

-Kontrol edemediğiniz bir dünyada, kontrol edebildiğiniz şeyler birer ilaçtır.

-Votka Rus kızına benzer, içersin, ödersin biter. Rakı Türk kızı gibidir, yanında meze ister, balık ister, roka ister, en önemlisi muhabbet ister; öyle hemen kalkamazsın masadan, bazen hiç kalkamazsın.

-Toplum içindeyken, ya ezbere uyarsınız ya da insanlarla zıtlaşır, sürekli eski defterleri karıştırırsınız. Doğanın içinde ise kendinizle baş başa kalırsınız. Uzaklara yolculuk etmek, belki de bu yüzden olgunlaştırıyordu insanları.

-Kadınlar ne ister, erkekler ne? Kadınlar şöyle şöyle düşünür, erkekler böyle; kadınlar Venüs'ten erkekler Mars'tan! Ortalıkta uçan gezen bu tür düşüncelere baktığınızda, sanırsınız ki kadınlar ve erkekler iki  ayrı dünya. Oysa cinsiyetin sınırını çizdiği iki ayrı dünya yoktur bu dünyada. Filmlerde anlatılan iyiler-kötüler alemi de yoktur. Yalnızca güçlüler vardır bir yanda, zayıflar öte yanda.

-İleri toplumların ileri insanları bilimden, sanattan, doğadan, şehirden, kendi iç dünyalarından söz ederler. Gelişmekte olan, daha doğrusu geri kalmış toplumlarda ise insanlar politikadan, bir de hayat pahalılığından söz ederler.

-Haksızlığı yapanlar, haksızlığa uğrayanlar değişir; ama haksızlık hep aynıdır dünyada, hep aynı çehreyle çıkar ortaya. Ahlaki olan haksızları yenmek değil, haksızlığa karşı çıkmaktır. Haksızlığı yapan baban bile olsa karşı çıkacaksın.

-Aklın da hafızası vardı ama akıl, sayıları, paraları, insan yüzlerini, köşeleri, tehlikeleri filan tutardı aklında. Kalp ise, mutlulukları, hüzünleri, üzüntüleri, bitmemiş işleri, kırıklıkları, kalp yaralarını saklardı içinde. Bezdiriye uğramışsanız eğer, aklınız unuturdu bunu belki; ancak kalbiniz unutmazdı; çarptığı sürece içinde saklardı. Niçin? Bilinmezdi; çünkü saklardı.

-"Bir toplumun yükselmesine yol açan nedenler, onun çöküşüne de neden olur."
İbn-i Haldun

Kitapta Büyük Menderes'in mitolojik öyküsü de anlatılmış. Efsane şöyle: "Dinar'ın eski adı Kelainai idi. Kelainai kralı Meandr, Frigya'yı egemenliğine almak için Pessinus'a savaş açar. Savaş sırasında Tanrıça Kibele Ana'ya, 'Savaşı kazanırsam beni zaferim için ilk kutlayacak kişiyi  kurban edeyim' diye adakta bulunur. Zafer kazanıp şehrine dönerken, oğlu, kızı, annesi onu kutlamaya koşar. Bunu gören Meandr ise aklını kaçırıp kendini ırmağa atar."

Efsaneye göre bu olay üzerine ırmak Meander adını almıştı.

Yazar, obsesif olan İsmail ile, Menderes Irmağı'nın efsanesi arasında öylesine güzel bağ kurmuş ki, okuyunca şaşırdım. Ve kitap içinde bir kitap; "Irmağın Gölgesi"ni de biraz hüzünlenerek okudum. Hüznümün nedenini yazmayacağım, merak edenler kitabı alıp okumalı çünkü.

* Kitabın arka kapak yazısından.




25 Mart 2019 Pazartesi



YAYLA ÇİÇEKLERİ
Gökbel ve Berçin Yaylaları/Gerede/Bolu





Yayla çiçeklerine göz gezdirirken, Tokat/Niksar yöresine ait olan ve Hüseyin Arsal ile Muzaffer Sarısözen'den alınan "Yayla Çiçeği misin?" türküsünü linki tıklayarak dinleyebilirsiniz:  https://www.youtube.com/watch?v=9L8ZhoimB88

24 Mart 2019 Pazar günü Gerede'nin Gökbel ve Berçin Yaylaları'nda kar yürüyüşü, yükseltisi daha az olan yerlerde ise orman içinde doğa yürüyüşü yaptık, ankarahiking grubundaki arkadaşlarımla birlikte. Hava sıcaklığı +4 Dereceydi ve soğuk esen rüzgar yürüyüşümüz süresince bize eşlik etti ve bizi bir türlü yalnız bırakmadı. Soğuk havası ile ülke genelinde dahi nam yapan Gerede; halk arasında söylenegelen, "Erzurum soğuğu demiş ki, beni Gerede'de bulun" diye bir darbımeseli de bizlere tescillettirmiş oldu böylece. 

Yürüyüşe başladığımızda gökyüzünden üstümüze kar değil, soğuktan kırağı yağıyordu adeta. Öyleki, eldivenlerin içinde ellerim, beremin altında kulaklarım neredeyse donma derecesine gelmişti. Ama ben ellerimden, kulaklarımdan ziyade yayla çiçeklerini düşünüyordum; cemrenin toprağa düşmesiyle birlikte, karları delerek toprak üstüne çıkan ya da karların eridiği yerlerde açmış olan, tomurcuklanan çiçekleri,  bu soğuğa nasıl dayanacaklar, diye.

Yükselti arttıkça gördüm ki, çiçekler için üzülmem yersiz değilmiş. Açan çiçekler iyi durumdaydı ama tomurcuk halinde olanlar soğuktan korunmak istercesine büzüşüp solmuşlardı. Hatta sarı ve mor çiğdemler, rüzgarın esiş yönüne doğru yan yatmışlardı, solgun ve ölgün bir biçimde. Ben, soğuğa rağmen diri kalabilen güçlü çiçekleri aradım, buldum ve fotoğraflarını çektim. Gözlerim dirençli çiçekleri ararken, dilimde de bizim oralara has bir mani vardı:
Yayla yayla gezersin de
Çimenleri ezersin
Yedi türlü çiçek var
Hangisine benzersin?

Gezdiğim, yürüdüğüm Gökbel ve Berçin Yaylaları'nda ne yazık ki yedi türlü çiçek göremedim. Gördüğüm çiçekler ise şu güzelliklerdi:



































Bu yayla çiçeklerini görmek, onlara dokunmak, elimle başlarını okşamak, eğilip kokularını içime çekmek bana "hayat döngüsü"nü hatırlattı; tüm canlılar doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Hayat döngüsü bozulan canlıların nesli tükenir.Türünün devamı, o canlının yaşam süresi içinde üreyerek yavrular meydana getirmesine bağlıdır. Bu güzel çiçeklerin yaşam döngüsü bozulmasın hiç, dedim kendi kendime. Ama bu düşünceyle gülümseyen yüzüm, birkaç metre yürüdükten sonra hüzünlü bir yüze dönüştü. Çünkü  ormanın içinde gördüğüm ölü bir ağaç, bana "yaşamın sonu" nu unutma sakın, der gibiydi. Hemen düşüncemi değiştirmeliydim ve ben de değiştirdim. Ölü ağaçlar, bizim anladığımız manada ölü olsalar da aslında onlar "yaşayan ormanlar" dı. 


Önemi henüz yeterince bilinmiyor olsa da; yaşlı, kurumuş ya da kurumaya yüz tutmuş ağaçlar, dikili ya da devrik ağaç gövdeleri, kurumuş kütükler, yere dökülmüş ağaç ve dal parçaları biyolojik çeşitlilik için en önemli yaşam ortamlarından birini oluştururlar. Böyle düşününce rahatladım ve yere, göğe, ormana, çiçeklere, devrilmiş ağaçlara, kurumuş kütüklere minnet dolu gözlerle bakmaya devam ettim. Ölü ağaçların orman ekosistemi için önemini Viyana'da bulunan ünlü Prater ormanında yaptığım yürüyüşler sırasında öğrenmiştim. Ormanda devrik, çürümüş, hastalıklı ağaçların çokluğu karşısında şaşırdığımı gören ve neden müdahale edilmediğini sorduğum kızım, gerekli açıklamaları yapmış, beni bilgilendirmişti. İşte ormandaki çürümüş ya da ölü ağaçlara müdahale edilmemesi gerektiğinin nedenleri:

"Uluslararası doğa koruma örgütü WWF'nin (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) yayımladığı 'Ölü Ağaçlar - Yaşayan Ormanlar' adlı rapora göre, yaşlı ve ölü ağaçların uzaklaştırılması, ormanlardaki biyolojik çeşitlilik kaybının en önemli nedenlerinden biri. Rapor, orman ekosisteminde bulunan türlerin üçte birinin, varlığını sürdürmek için ölü ya da ömrünü tamamlamak üzere olan ağaçlara, ağaç kovuklarına ve kurumuş dallara ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyor. Çürümekte olan ağaçların orman ekosistemi içindeki öneminin bilinmemesi nedeniyle, genel olarak üretim ormanlarında ve hatta korunan alanlarda gerçekleştirilen hatalı uygulamalar sonucu ormanlarda bulunan ölü ağaçların miktarı azalıyor. Oysa, yaşlı ve çürük ağaçların bulunduğu ormanlar, hastalık, böcek, iklim değişikliğine karşı genç, düzenli ağaçlar için organik madde ve besin sağlayarak ormanı daha verimli hale getiriyor, toprak erozyonunu önlüyor, karbon depolayarak iklim değişikliğinin bazı etkilerini azaltıyor. WWF Türkiye'den yapılan açıklamaya göre, ormanları yaşlı ve kuru gövdelerden temizlemek Türkiye'de de geleneksel bir yaklaşım. Biyolojik çeşitliliğin korunması yalnız korunan alanlarda değil, işletme ormanlarında da dikkatle ele alınması gereken bir konu. Bu nedenle, orman ekosistemine müdahalenin minimum düzeyde tutulması, kuru ya da çürük gövdelerin kendi haline bırakılması dünyada olduğu gibi Türkiye'de de giderek yaygınlaşan doğaya yakın ormancılık anlayışına en uygun yaklaşım. Ancak bunun gerçekleşebilmesi, orman kaynaklarının kullanımını planlayan ve bu alanları yönetenler arasındaki geleneksel anlayışın değişmesine ve doğa-dostu yaklaşımların içselleştirilmesine bağlı. WWF Türkiye, bu projenin anlaşılabilmesi ve çıktılarının uygulanabilmesi için, konuyla ilgili Orman Genel Müdürlüğü, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü gibi resmi kuruluşlar, sivil toplum örgütleri, bilim adamları, seçili Orman Fakülteleri ve İlköğretim okulları ile, işbirliği içinde çalışıyor."*


Ölü ağaç kütüğü üstünde yaşam bulan bir ağaç fidanı.

Bir Kızılderili atasözü der ki; İlkbaharda usul usul yürü, toprak ana hamiledir. İlkbaharda doğa uyanışa geçtiğinden, uyananları rahatsız etmemek adına doğada usul usul yürüyoruz zaten. Ama ölmüş, çürümüş ağaçları, kuru dalları, kütükleri gördüğümüzde de yanlarından usul usul geçelim, orada bizim görmediğimiz, bilmediğimiz nice hayatlar vardır çünkü. Bilmediğimiz dilleri  anlayabilmek için tercümana ihtiyaç duyarız. Ama Karl Detler'in dediği gibi; "Tabiatın tercümana ihtiyacı yoktur, onun güzelliğini anlamak için açık bir ruh yeter...







Aşağıdaki üç fotoğraf üretim ormanından.





* skalem@wwf.org.tr

Not: Bu yürüyüş sonunda tanıştığım  Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencileri Şule ve Ahmet Utku Dönmez'i tanımam, güzel ülkemin geleceği açısından beni çok umutlandırdı. Böylesine iyi yetişmiş, zeki, doğasever gençlere ihtiyacımız var. Teşekkürler Utku, adınla müsemma mutlu sonuca ulaşacağımıza(ülke olarak) inanmamı sağladığın için. 






20 Mart 2019 Çarşamba



MOMİJİ BEBEKLERİN MİSYONU NEDİR?



Yaklaşık on yıl önce küçük kızım eve, elinde  şirin mi şirin küçük bir bebekle çıkageldi. Kızımın oyuncaklarla oynama yaşı çoktan geçtiğinden doğal olarak şaşırdım tabii. Bebekle ilgili bilgi vermeye başlayınca, ilgimi çekti ve anladım ki bu şirin şey benim bildiğim bebeklerden değildi. Ona bir misyon yüklenmişti ve misyonu başarılı olursa, dünyaya sevgiyi yayacaktı.Ve kızım satın aldığı bu ilk bebekle sevgiyi yayma frekansında ufacık ta olsa bir titreşim yaratacaktı. Bebek, "Momiji" diye adlandırılmıştı. O tarihlerde, ülkemizde henüz bilinmediği için Momijilerin satışı da yoktu. İnternet üzerinden satın alınabiliyordu ancak.

İlk bakışta oyuncak gibi gördüğüm Momiji, aslında yetişkinler için koleksiyon ürünü olarak tasarlanmış. Reçineden yapılan ve her biri tek tek elde boyanan bu bebekler Asya stilinden esinlenilerek üretilmiş. Her birinin elle boyanması nedeniyle de, aynı modelden de olsa, birbirinin tamamen aynı iki adet Momiji bebek bulabilmeniz neredeyse imkansızdır. Ve bu bebekler sınırlı sayıda üretildiğinden koleksiyon ürünü olarak değerlidir. 

Ortalama 8 cm boyunda olan Momijilerin alt kısmında mesajınızı yazıp koyabileceğiniz bir oyuk vardır. Tam da bu ayrıntısı nedeniyle kendisine bir misyon  yüklenmiştir: Sevgiyi Yay!  Sevgilinize, sevdiğiniz birine ya da her kime hediye etmek isterseniz o kişiye vereceğiniz Momiji'nin altındaki oyuğa koyacağınız küçük bir not veya mesajla hediyeniz çok daha anlamlı hale gelecektir. Ben böyle bir hediyeyi seve seve kabul ederim...Duyurulur. :)

Yukarıda yazdığım gibi, Asya stilinden esinlenilerek tasarlanan Momijiler'in eski Japon bebekleri Kokeshilerin modern versiyonu olduğu söylenmektedir. Ancak Momijiler hem görünüm hem de yapıldığı malzeme bakımından Kokeshilerden farklıdırlar. Ve Kokeshilerin altında mesajınızı ya da notunuzu koyabileceğiniz bir oyuk yoktur. Bu da Momijileri, Kokeshilerden ayıran önemli bir farklılıktır.

Momiji adından dolayı Japon menşeli sanılan bu bebekler(ilk başta ben de öyle sanmıştım) bir İngiliz markasıdır ve 2005 yılında 12 Momiji bebekten oluşan ilk koleksiyon yaratılmıştır. İngiltere'nin küçük bir kasabasında, ufacık bir ofiste başlayan Momijilerin serüveni günümüzde dünyaya yayılmıştır. Bu nedenle, İngiltere, Avusturya, Malezya,Avustralya, Şili, Tayland, Almanya, Kanada, Slovenya gibi birçok ülkede yer alan tasarımcılar muhteşem ürünler ortaya çıkarmaktadır.

Kızımın tek bir bebekle başladığı koleksiyon, şimdi 50'ye varan sayıya ulaştı ve koleksiyon büyümeye devam ediyor. Her sabah, Momiji bebeklerle yüzleşmem, onlara bakmam bile  güne keyifle başlamama neden oluyor, o kadar şirinler ki...

Momiji Bebek Hakkında Bazı Bilgiler*

* Her bir Momiji bebeğinin farklı bir karakteri vardır ve hoşlandıkları şeyler de kendilerine özgüdür.

* Momiji bebeklerin fiyatları genellikle 45 TL'den başlamaktadır (Fiyat güncel mi bilemiyorum).

* Yılbaşı ya da sevgililer günü gibi özel durumlar için sınırlı sayıda ve duruma özgü olan Momiji bebekler üretilmektedir.

* Geçmiş koleksiyonlara vintage momiji denmektedir ve bulunması zaman geçtikçe zorlaşmaktadır.

* Momiji bebeklerin altında mesaj saklama kısmı ve içinde de boş not kağıdı yer almaktadır.

* Momiji bebeklerini sevenlerin sayısı dünya üzerinde 200.000'i aşmıştır.

* Önceki yıllarda üretilmiş olan bir Momiji bebek ne kadar popüler olursa olsun tekrar üretilmemektedir. Tam da bu sebeple koleksiyon bakımından değerlidir.

Koleksiyonumuzdan Seçtiğim Momijiler










(*) makaleler.com