31 Ağustos 2017 Perşembe




KANLI KOLTAN :GELECEĞİN MADENİ Mİ?



Lise yıllarını geride bıraktığımdan beri kimyayla ilgilenmedim. Hoş, o yıllarda da kimyayı sevdiğimi söyleyemem. Dolayısıyla okuduğum bir kitapta geçen koltan cevheri benim için pek bir şey ifade etmiyordu. Ta ki, nerelerde kullanıldığını ve bu cevherin nasıl kanla çıkarıldığını öğrenene dek. "Kanlı Elmas" filmini izlemiştim, koltanın da kanla çıkarıldığını okuduğumda yazıma bu ismi verdim. Üstelik her gün, her saat, her dakika elimde küçücük bir koltanı tuttuğumun farkında olmayarak. Acaba kaç kişi bunun farkında? Cep telefonlarından söz ediyorum.

Bu madeni bilmeyenler için Jean-Christophe GRANGE'ın "LONTANO" adlı romanında koltan cevherine ilişkin yazdıklarından  kısa bir özetle tanıtımına başlayayım:

Afrika'yla ve oradaki hammaddelerle ilgilenen yabancı yağmacılar, en başta da her şeyi alıp götüren Çin, ya da teknolojik faaliyetleri çok miktarda koltan gerektiren ABD veya diğer Avrupa ülkeleri, hatta Kore ya da Japonya'nın gözünü Kongo'ya dikmesinin nedeni işte bu kimyasal element koltanmış. Geleceğin ne kobaltta, ne manganezde, hatta ne altında ne de elmasta olduğunu söyleyen yazar geleceğin koltanda olduğunu belirtiyor ve koltanla ilgili şu açıklamayı yapıyor: Koltan cevheri tantal içeriyor, üç bin derecenin üstünde ergimeye giriyor, sıklıkla elektronik sanayiinde süperalaşımlarda kullanılıyor. Cep telefonlarının içinde bulunan devrelerin ve çiplerin bulunduğu plakaların hepsi birbirlerine küçük bir gümüş damlasıyla bağlanırmış. Bu gümüş damlaları kazıyınca altından siyah renkli bir başka metal çıkıyormuş ki, işte o metal koltanmış. Bütün elektronik ve uzay havacılığı sanayileri gelecekte bu metali çıkarmanın ve elde etmenin peşine düşeceklermiş. Koltanın en büyük rezervleri de Kongo'da bulunmaktaymış.
Lontano'nun devam kitabının adı ise "KONGO'YA AĞIT".

Artık koltanı tanıyordum ve internette bir araştırma yaptım. İşte savaş madenlerinden biri olan koltan ve Kongo'yla ilgili çarpıcı bilgiler:

Kongo'nun doğusundaki maden işçileri, insan sağlığına ve çevreye verilen zarara aldırmaksızın pisliğin içinde, yerdeki deliklerde ve sarp kayalıklarda elleriyle ya da kör kazmalarla altın, bakır, elmas ve koltan çıkarıyorlar. Alman Jeoloji ve Hammaddeler Kurumu Başkanı Hans-Joachim Kümpel bu madenlerin, asi milisler tarafından kontrol edildiğini anlatıyor. Kümpel, "Savaş madenleri derken, Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ndeki durumu kastediyoruz. O ülkede madencilikten kazanılan parayla silahlı çatışmalar finanse edilip körükleniyor", diyor.

Savaşların sermayesi

Bütün dünya madenlerin savaş için kullanılmasını kınıyor. Amma kanlı madenler yine de alıcısını buluyor. Örneğin, tantal içeren koltan cevheri. Yoğunluğu ve dayanıklılığı çeliğin iki katını bulan bu maden aynı zamanda son derece esnek ve ısıya da oldukça dayanıklı. Çelikle karıştırılıp, akıllı telefon, yassı ekran ya da dizüstü bilgisayar yapımında kullanılıyor. Avustralya ve Brezilya'da da bulunan bu madenin %18'inin Demokratik Kongo'dan alındığı tahmin ediliyor. Alman Metal İşletmeleri Birliği Başkanı Rallf Schmitz, bütün boykot çağrılarına rağmen Kongo'nun dışarıya koltan satmasının neden önlenemediğini şöyle anlatıyor: "Tüccara tantalı nereden aldığını sorduğumuzda, Kongo'nun adı pek geçmiyor. Çünkü Kongo tantalı Çin ve diğer ülkelere gönderilip orada dökümü yapılıyor. Dökümhaneden çıkan tantal da metal şeklinde dünya piyasasına sürülüyor. Parmak izi sadece cevhere uygulanabildiği için işlenmiş tantalın menşei belirlenemiyor." *

Teknolojik gelişmeler hızla devam ederken  hava sanayii ve teknoloji için gerekli olan koltandan vazgeçilebilir mi? Vazgeçilemezse, o madenlerde çalışan insanların çalışma şartları iyileştirilebilir mi? Kongo'daki savaş madenlerini asi milisler işletip bu madenlerden kazandıkları paralarla savaşı finanse ettiklerine göre Birleşmiş Milletler bu konuda bir şey yapamaz mı? Daha çok soru sorulabilir, sorabilirim ama teknolojik yarar-zarar ve insan hayatı arasında orta bir yol bulmak gerekir diye düşünüyorum. Stuart Chase'in dediği gibi; "Teknolojiyi tümüyle yermek, tuzdan arındırılmış deniz suyu ile yeşeren bahçeleri görmezlikten gelmek, onu gözü kapalı övmek ise Hiroşima'yı unutmak demektir."

Not: 2018 yapımı bir İspanyol filmi olan "Sara'nın Defteri" Kongo'da geçiyor ve koltan madeninin çıkarılması ve dağıtılmasındaki vahşeti anlatıyor. Vahşet diyorum, çünkü bazı sahneleri izlemekte zorlandım. :( İzlemenizi öneririm.






İtalik kısım ve fotoğraf için link: http://www.dw.com/tr/cevherlerin-parmak-izi/a-16399591

23 Ağustos 2017 Çarşamba




ÇİÇEKLERE YAKIŞTIRILAN İSİMLER:
DULAVRAT OTU, DÖVÜLMÜŞ AVRAT OTU, 
KADIN TUZLUĞU

Başlığı okuyunca, nereden buldunuz bu başlığı?, dediğinizi duyar gibiyim. Bu yakıştırmaların, bilinçaltında nasıl bir kaynaktan beslendikleri- ni merak ediyorum doğrusu ve kendimce bazı nitelemelerde bulunacağım bu konuda. Doğru veya yanlış içimden geçenleri yazacağım.

"Her kadın bir çiçektir" mottosu, özünde kadınları bakıma ve  korunmaya muhtaç varlıklar olarak gösterirken, bazı otlara halk ağzında verilen isimler ise kadınları aşağılayıcı niteliktedir. Doğa yürüyüşlerimde rastladığım ve isimlerini öğrendiğimde üzerinde düşündüğüm bazı bitkileri bu aşağılayıcı tavra örnek verebilirim: Güzelavrat Otu, Dulavrat Otu, Kadın Tuzluğu (Berberis Vulgaris), Dövülmüş Avrat Otu, Loğusa Otu gibi. 

Anadolu'da karı, eş anlamında kullanılan ''avrat'' sözcüğünden hoşlanmadım hiçbir zaman. Bana sanki "kaşık düşmanı" da denilen kadını küçümseme olarak gelmiştir bu sözcük. Arapçadan dilimize geçen "avrat" sözcüğünün halk ağzından anlamlarını araştırınca, erkeklerle alay etmek için de kullanıldığını gördüm. Örneğin, karısının sözüyle hareket eden erkeklere ve çok konuşkan, geveze, dedikoducu erkeklere de avrat deniliyormuş meğer. Yani bu sözcükten hoşlanmamamın haklı bir gerekçesi varmış.

Bilimsel adı Atropa belladonna olan bitki (İtalyanca belladonna, güzel kadın demek) her nasılsa İtalya'dan ülkemize yaptığı uzun yolculuk sonrası güzelavrat oluvermiş. Kadını şeytan olarak nitelendiren mantaliteye sahip olanların bu çok zehirli ota "güzelavrat" adını vermesi tesadüf olabilir mi? Hiç sanmıyorum. "Dışı seni, içi beni yakar" misali görünümü çok güzel, albenisi yüksek güzelavrat otunun cazibesine kapılıp da çiçeklerine dokunduğunuzda ya da meyvesini yediğinizde farkında olmadan zehirleniyorsunuz demektir. Hem de çok güçlü bir zehirle, ki bu zehirin adı atropindir. Siyah renkte kiraza benzeyen meyveleri olan, mor renkli çiçekler açan, boyu 1,5 metreye kadar ulaşabilen, nahoş kokulu ve zehirli bir bitki olan güzelavrat otunun kök ve yaprakları ilaç yapımında kullanılır. Özellikle, ağrı kesici ilaçların üretiminde bu ottan faydalanılır.



güzelavrat otu

Adı ''dulavrat'' olan bir diğer ot ise, çok eski zamanlardan beri bilinen ve hem doğu, hem de batı kültürlerinde alternatif tıpta kullanılan adeta mucize bir bitkidir. Latince adı Arctium lappa olan dulavrat otu papatyagiller familyasından olup soğuğa ve kötü hava koşullarına oldukça dayanıklıdır. Kim bilir, belki bu dayanıklılığından dolayı "dulavrat" diye adlandırılmıştır bu bitki. Hani dul kalan kadınlar her işlerini kendileri yapmak, kendi omuzlarında yükselmek için güçlü olmak zorundadırlar ya, o nedenle! Halk ağzında bu otun hepsi birbirinden manidar çeşitli adları vardır; dulkarı gömleği, hanımyaması, pıtrak gibi. Şimdi bu mucizevi bitkiye yakıştırılan isimler, kadınları küçümseyici ve aşağılayıcı isimler değil midir?

Bazı mutfaklarda dulavratotu sebze olarak kullanılır. Enginara benzetilen tadıyla dulavrat otunun kökünün besin değeri yüksektir. Bu nedenle sağlıklı yaşam diyetlerinde adına sıkça rastlanır. Dulavrat otu ve güzelavrat otunu kullanmadan önce mutlaka bir uzmana danışılmalıdır. Ordan burdan duyup aktardan alınıp kullanılabilecek bitkiler değildir bunlar.


dulavrat otu


Batı kültüründe, çiçeklere verilen isimler; Bella donna (güzel kadın), Madonna lily(beyaz zambak) iken (Madonna, Meryem Ana'ya verilen ad) bizim kültürümüzde bu çiçek ve bitkilerin güzelavrat, dulavrat, dövülmüş avrat ve kadın tuzluğu isimleriyle anılması sizce de rahatsız edici değil mi? Sanırım bu isimleri verenler, bitkiler dünyasında bile olsa "erkek" hegemonyasının sürmesini isteyenlerdir.



Dövülmüş Avrat Otu



Kadın Tuzluğu


Görseller alıntıdır.




9 Ağustos 2017 Çarşamba




HAVA ŞARTLARI DEĞİŞTİRİLEBİLİR Mİ?


2005 yılında güneyde bir deniz kıyısında tatil yaparken, şezlongda uzanmış bir turistin okuduğu kitap dikkatimi çekmişti; kitabı elinden bırakamıyordu. Çaktırmadan ismine baktım. Kitabın adı: ARE YOU AFRAID OF THE DARK? tı. Karanlıktan korkmadığım için, kitap neyi anlatıyor diye merak ettim. Eve döndüğümde, acaba bu kitabın Türkçe çevirisi var mı diye kitapçıları dolaştım ve Altın Kitaplar'dan "Karanlık Korkusu" adıyla yayımlandığını öğrendim.  Kitabı satın aldım, ve duraksamadan okumaya başladım. Kitap gerçekten de çok akıcıydı ve benim bilmediğim bir konuyu anlatıyordu: Hava koşullarını değiştirmeye yönelik deneyleri ve hava koşullarına ilişkin felaketlerin nelere neden olabileceğini. 

Sidney Sheldon'un yazdığı "Karanlık Korkusu" romanını okumamın üzerinden uzun zaman geçmişti, okuduğumu bile unutmuştum ki, yakın zamanda gerçekleşen İstanbul'u vuran sel felaketi (hem de yazın ortasında) sonrası yapılan açıklamaları dinleyince, okuyunca romanı hatırladım. Kitaplığımın arka raflarından romanı çıkarıp altını çizdiğim yerleri ve Son Söz'ü yeniden okudum. 

İşte kitabın Son Söz'ünde yazan gerçekler:

"Herkes hava koşulları hakkında bir şeyler söyler ama kimse bu konuda bir şey yapamaz diyen eski atasözü artık geçerliliğini yitirmiştir. Günümüzde iki süper güç olan Birleşik Devletler ve Rusya dünyanın dört bir yanındaki hava koşullarını denetleyebilme yeteneğine sahiptir. Diğer ülkeler de onlarla yarışabilmek için canla başla çalışmaktadırlar.

1800'lü yılların başında Nicola Tesla'yla başlayan elementlerin hakimiyetiyle evrende elektrik enerjisinin iletilmesi artık gerçek olmuştur.

Bunun sonuçları çok önemlidir. Hava koşulları iyi amaçlı olduğu kadar ölümcül silahlar olarak da kullanılabilir.

Gerekli tüm unsurlar artık yerli yerindedir.

1969 yılında ABD Patent Bürosu "yapay deniz suyu buharının atmosfere düşme olasılığını arttıran bir yönteme" patent vermiştir.

1971 yılındaysa Westinghause Elektrik Şirketi'ne gezegenin dış yüzeyinin aydınlatılması için gerekli olan sisteme patent verildi.

Yine aynı yıl, Ulusal Bilim Konseyi'ne hava koşullarını değiştirme konusunda bir patent verildi.

1970'li yılların başında, ABD Deniz ve Kara Çevre Komitesi hava koşullarıyla iklimin değiştirilmesini içeren askeri bir araştırmayla ilgili olarak bir dava açılmış ve Savunma Bakanlığının denizaltı yer sarsıntısından ileri gelen büyük dalgaların nükleer silahlarla koordineli olarak kullanmayı planladığını ortaya çıkarmıştı.

Birleşik Devletler'le Rusya arasındaki sorunlar 1977 yılında doruk noktasına ulaşmış ve Birleşmiş Milletler nezdinde Birleşik Devletler'le Rusya arasında hava koşullarını değiştirme ve denetleme konusunun düşmanca amaçlar doğrultusunda kullanımı yasaklayan bir anlaşma imzalanmıştı.

Ne yazık ki, bu anlaşma hava koşullarına ilişkin deneylerin sona erdirilmesine neden olamamıştı. 1978 yılında Birleşik Devletler Kuzey Wisconsin'deki altıdan fazla eyalette sağanak yağmurların yağmasına neden olan bir deney yapmıştı. Fırtına rüzgarın saatte 175 mil hızla esmesine ve elli milyon dolarlık hasara neden olmuştu. Bu arada Rusya da kendi projeleri üstünde çalışmayı sürdürmüştü.

1992 yılında Wall Street Journal, Elat Bilgi Teknoloji Şirketi'nin "Sipariş Üzerine Hava Koşulları" sloganıyla hava koşullarını denetleyen ekipmanları satışa çıkararak özel gereksinimlerin karşılanabileceğini öne sürmüştü.

Deneyler her iki ülkede de süregelirken hava koşullarında somut değişiklikler gözlemlenmişti. 1980'li yılların başında hava koşullarında olağanüstü değişiklikler saptanmıştı.

"Son iki ay içerisinde Kaliforniya kıyılarından yaklaşık 800 mil ötede yüksek basınçtan ötürü Pasifik Okyanusu'ndan gelen  doğal nemli hava akışı engellenmiştir." Time dergisi, Ocak 1981.

"...Batıdan doğuya doğru akan hava koşullarının olağan akışını engellemek amacıyla durağan ve aşırı nemli hava bir engel olarak ortaya çıkmıştır." New York Times, 29 Temmuz 1993.

Hava koşulları bildiğimiz en güçlü güçtür. Bunu kim denetlerse denetlesin dünya ekonomisini sürekli yağışlar ya da kasırgalarla alabora edebilir; ekili alanlara zarar verebilir, depremlere, kasırgalara ve tusinamilere; uluslararası havaalanlarının kapanmasına neden olabilir."

Hava koşullarının denetlenmesi ve değiştirilmesine yönelik yapılan araştırmaları ve anlaşmaları okudunuz. Bunlar açığa çıkan ve bilinen gerçekler. Ya bilmediklerimiz ve gizli olanlar varsa? Bunun garantisini kimse veremez değil mi? 



Kaynak kitap: Sidney Sheldon - Karanlık Korkusu (s: 334-335)




6 Ağustos 2017 Pazar




BİR KİTAP TANITIMI



Bilgi pahalı olabilir, ama cehaletten çok daha ucuzdur.

Faydacı der ki: "Gerçekler değiştiğinde fikrimi değiştiririm."

Dogmacı der ki: "Ben kararımı verdim, gerçeklerle kafamı karıştırma."




İlk kez, satın aldığım bir kitabı okuyup bitirmeden tanıtımını yapmanın heyecanını duyuyorum. Elimde okumayı bekleyen hatırı sayılır miktarda kitap olmasına rağmen, kitapçıya girdim ve ne var ne yok diye kitapçı raflarını taradım; yeni çıkanları, çok satanları. Sonra, indirimde olan kitaplara baktım. İşte "Zırvalar"ı böyle gördüm. Kıyıda köşede sıkışıp kalmıştı sanki. Kitabı elime alıp incelediğimde, alanlarında uzman ve dünyaca ünlü dokuz bilim adamı  tarafından yazıldığını gördüm. Bu bilim adamlarının biyografilerini okuyunca da ilgimi çekti zırvalar. Kitap, "Kıyamet gözlükleriyle dünya" başlık yazısıyla başlıyor ve "Kıyamet yakın değil...Dünyanın sonu gelmedi..."arka kapak yazısıyla bitiyordu. İlginç geldi içindeki konular ve kitabı satın aldım. Diğer kitaplarımın yanına, okumada öncelikli sıraya yerleştirdim.

İşte arka kapak yazısıyla "Zırvalar"ın tanıtımı:

"Kıyametin eşiğinde olduğumuz fikri tarihin kendisi kadar eskidir. Kalkınma ve gelişme yolunda atılan her adım, doğa ile uyum içinde olduğu iddia edilen ilkel bir yaşam tarzından vazgeçmememiz gerektiği iddiasıyla karşı karşıya geliyor. Sanayileşme, modern tarım yöntemleri, genetiği değiştirilmiş ürünler, bilimsel tıp, nükleer enerji ve içten yanmalı motor uygarlığın sonunun işaretleri olarak kabul ediliyor. Günümüzde politikacılar ve etkili lobi örgütleri bu korku üzerine oynuyorlar. Bizi, ürettiğimiz karbondioksitin neden olduğu kaçınılmaz küresel ısınma felaketi ile korkutuyorlar. Obezite salgınının çocuklarımızı yetişkinliğe ulaşamadan öldüreceğini iddia ediyorlar. Doyumsuz hayat tarzımızla dünyanın değerli kaynaklarını tüketmekte olduğumuzu savunuyorlar. Ve bunun gibi daha pek çok kötü senaryo...

Bu iddia ve korkuların lehinde ve aleyhindeki kanıtları daha dikkatli incelemenin zamanı geldi. Alınmış olan önlemlerin bir kısmının haklı olduğu fakat çoğunun özgürlüğümüzü kısıtladığı görülüyor. Kanıtlar, sorgulamamız ve düşünmemiz gerektiğini ortaya koyuyor. Bize verilen bilgilerin birçoğu gerçek kılığına sokulmuş hipotez veya inançlardan oluşuyor. "Bilim adamlarına" göre, özellikle "yeni araştırmalar gösteriyor ki" gibi ifadelerle başlayan veya desteklenen cümleleri daima şüphe ile karşılamalıyız.

Biz de kesinlikle suçsuz değiliz. Ne yazık ki pek çoğumuzun batıl inançları var; sorgulamıyor ve eleştirmeye korkuyoruz. Sağlığımızın ve güvenliğimizin tehlikede olduğu söylendiği anda mantıksız, eleştirmeyen ve düşünmeyen insanlara dönüşüyoruz. Ne yazık ki bu ciddi kusurumuz, insanların çoğunluğunu kandırmanın kolay bir şekilde mümkün olduğunu kanıtlıyor.

Zırvalar ve Arkalarındaki Gerçekler insanları, gerçek diye körü körüne inanılan iddiaları sorgulamaya ve düşünmeye zorluyor. Özgür bir yaşam için şüphe duymanın, sorgulamanın önemine dikkat çekiyor. Bir an için soralım: Ürettiğimiz karbondioksit küresel ısınmaya yol açar mı? Böcek ilaçları okyanuslardaki hayatı yok edebilir mi? Yiyeceklerde kullanılan kimyasallar hepimizi zehirliyor mu? Cep telefonları ve enerji nakil hatları kanser hastalığına neden olur mu? Dünya'nın kaynakları tükeniyor mu?"

Kitabın amacı; okuyucunun sorgulamasını ve gerçek olduğunu düşündüğü gerçekler üzerinde bir kez daha düşünmesini sağlamak. Bakalım kitabı okumayı bitirdiğimde kitabın bu amacına ulaşabilecek miyim ya da özgürlüğümüzü kısıtlayan yerleşik doktrinlere meydan okuyabilecek miyim?






2 Ağustos 2017 Çarşamba




SABAHATTİN ALİ'NİN BESTELENEN ŞİİRLERİNİN HİKAYELERİ





Şair, yazar, çevirmen ve dramaturg Sabahattin Ali, yazdığı şiirleri kendinden beş yaş büyük arkadaşı Nazım Hikmet'e gönderir ve fikrini sorar. Nazım, şiirleri beğenir beğenmesine de Sabahattin Ali'yi hikaye ve roman yazması konusunda yüreklendirir, teşvik eder. Sabahattin Ali'nin kendisine verdiği "Bir Orman Hikayesi" başlıklı çalışmasını dikkatle okuyan Nazım Hikmet, hikayenin Alman romantizminin etkisi altında yazılmış olduğunu; ama konu ve içerik bakımından Türk edebiyatında bir yenilik oluşturduğunu fark eder ve Resimli Ay'ın sahibi Zekeriya Sertel'le görüşerek Sabahattin'in bu ilk hikayesinin Resimli Ay dergisinde yayımlanmasını sağlar. 

Şiir yazmaya (özellikle aşık olduğu kadınlara) devam eder Sabahattin Ali. Bunun yanı sıra hikaye ve roman yazmaya da başlar. İlk romanı Kuyucaklı Yusuf gezetede tefrika edilir ve çok tutar. Sonra kitap olarak basılır. Ardından Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan yayımlanır. Sabahattin Ali artık tüm memlekette tanınan ünlü bir yazardır.

Eğer genç yaşında öldürülmemiş olsaydı, devletin ve bürokrasinin derinlerinde ne tür hatalar yapıldığını, örnekleriyle anlatacağı "Ankara" ismini vereceği kitabını yazacaktı. Olmadı. Fırsat vermediler.

Çoğumuzun severek dinlediği ünlü şarkıcıların seslendirdiği o güzelim şarkı sözlerinin Sabahattin Ali'ye ait olduğunu biliyor muyuz? Ve o şiirlerin kime, hangi duygularla yazıldığından haberdar mıyız? İşte ben, bu şiirlerin şarkı sözüne dönüştüğü şarkıları ve  hikayelerini yazacağım bugün. 

Bu şiirlerin ilki; "Eskisi Gibi"

Sabahattin Ali'nin, İstanbul'da tanıştığı ve aşık olduğu; ama aşkına karşılık bulamadığı Nahit Gelenbevi Fıratlı Damar'a yazdığı "Eskisi Gibi" şiiri, Nükhet Duru ve Ali Kocatepe tarafından bestelendi ve bu şarkıyı Nükhet Duru seslendirdi.

"Seneler sürer her günüm
 Yalnız gitmekten yorgunum
 Zannetme ki sana dargınım
 Ben gene sana vurgunum
 Başkalarına gülsem de
 Senden uzakta kalsam da
 Sevmediğini bilsem de
 Ben yine sana vurgunum."




İkincisi "Dağlar" şiiri

Bilinenin aksine önceleri, Sabahattin Ali ve Nihal Atsız yolları ayrılana dek yakın arkadaştırlar. Öyleki, Sabahattin Ali'yi Almanya'ya yolculayanlar arasında iki yakın arkadaşı vardı; Bunlardan biri, Pertev Naili Boratav, diğeri Nihal Atsız'dı. 

Çok sevdiği arkadaşlarından Nihal'in "Bütün Türkler bir ordu, katılmayan kaçaktır." mottosuyla çıkartmaya başladığı Atsız Mecmua için bir şeyler yazmalıyım diye düşünür. Çünkü Nihal Atsız, ısrarla dergisi için yazmasını ister. Nihal'in "Türk" motifini öne çıkartmasına takılsa da, bir motto yüzünden geçmişten gelen dostluğunu bitirmesinin doğru olmadığına karar verir ve tamamlanmayan çalışmalarından bir şiiri olgunlaştırır. "Dağlar" ismini verdiği şiirini yayımlanmak üzere Atsız'a gönderir. "Dağlar" şiiri Atsız Mecmua'nın 15 Aralık 1931 tarihli yedinci sayısında yayımlanır.

Sonradan ırkçı, Turancı görüşleriyle Türk milliyetçiliğinin bir numaralı ismi haline gelen Nihal Atsız'la araları açılır ve mahkemelik olur Sabahattin Ali.

"Başım dağ saçlarım kardır
 Deli rüzgarlarım vardır
 Ovalar bana çok dardır
 Benim meskenim dağlardır..."



Üçüncüsü ve dördüncüsü sırayla; "Çocuklar Gibi" ve "Melankoli"

Sabahattin Ali, Konya'da öğretmenlik yaparken on beş yaşındaki öğrencisi Melahat'a  (Muhtar) aşık olur. İlk olarak Konya'da yayımlanan Yeni Anadolu gazetesinde tefrika edilen "Bir Kadın Dalaveresi" ni okuyanları haberdar etti bu büyük aşkından genç yazar. Hikayesindeki on beş yaşındaki genç kızın adı Beria idi.

1932 yılında, Melahat için "Çocuklar Gibi" şiirini yazdı.

"Şimdi şiir bence senin yüzündür
 Şimdi benim tahtım senin dizindir
 Sevgilim, saadet ikimizindir
 Göklerden gelen bir yadigar gibi..."



Önüne gelene, deliler gibi aşık olduğu Melahat'tan bahseder olmuştu Sabahattin. Konya'da kendine yakın bulduğu insanları harekete geçirir ve Melahat'in ailesine duygularını ve düşüncelerini aktarmak üzere araya aracılar koyar. Melahat'in ailesi bu isteğe kesin bir dille karşı çıkar. Melahat ise, bu gelişmeden sonra öğretmenine karşı alabildiğine soğuk davranır.
Genç şair bir kez daha yıkılır. Aynı günlerde yazıp Ayşe ve diğer yakınlarına gönderdiği "Melankoli" adlı şiirde, yine Melahat'la ilgili gönül kırıklığını dile getirdi.

"Ne bir dost, ne bir sevgili
 Dünyadan uzak bir deli
 Beni sarar melankoli
 Kafamın içerisi ölür."



Beşincisi "Hapishane Şarkıları"nın beşincisi olan "Başın Öne Eğilmesin"

Kuyucaklı Yusuf romanı Cemal Kutay'ın sahibi olduğu Yeni Anadolu gazetesinde tefrika edilir ve roman çok tutulur. Ama Sabahattin Ali, parasını alamaz Cemal Kutay'dan. Bunun üzerine gazeteye romanın devamını vermez ve Kutay'la araları açılır. Kutay, Sabahattin Ali'den intikam almak için bir fırsatını kollar. "Memleketten Haber" başlıklı şiirinin Atatürk' e hakaret ettiğini öne sürerek Sabahattin Ali'yi şikayet eder Cemal Kutay. Mahkemede Cemal Bey'le başından geçenleri anlatır genç adam. Gazetenin satışını artıran, romanı "Kuyucaklı Yusuf"un tefrika edilmesine izin vermediği Cemal Bey'in kendine düşmanlık ettiğini, şahitlerin de onun yakını olduklarını söylediyse de bir yıl hapis cezası almaktan kurtulamadı. Temyize başvurup olanları tüm açıklığıyla anlattı ama on iki aylık cezası on dört aya çıkartıldı.

Konya Hapishanesi'nde beş ay kalan Sabahattin, 12 Mayıs 1933 tarihinde Sinop Hapishanesi'ne nakledilir. "Hapishane Şarkıları"nın ilkini Aydın Hapishanesi'nden çıktıktan sonra Konya'da yazmıştı genç şair. Ne yazık ki çok geçmeden tekrar hapse düşmüş ve Konya Hapishanesİ'nde o şiir demetine üç tane daha eklemişti. Serinin beşinci ve sonuncusunu ise, Sinop'ta yazdı ve Nazım Hikmet'e gönderdi.

"Başın öne eğilmesin
 Aldırma gönül aldırma
 Ağladığın duyulmasın
 Aldırma gönül aldırma..."





- "Leylim Ley"

"Bazıları bu şarkıyı, yazanı-söyleyeni belirsiz bin yıllık bir halk türküsü sanıyor...Oysa sözleri Sabahattin Ali'ye, bestesi Zülfü Livaneli'ye aittir ve neredeyse milli marş olmuştur."
(Ahmet Hakan, 24 Mart 2017 hurriyet.com)


-Göklerde Kartal Gibiydim (Hapishane Şarkısı -1)

"Göklerde kartal gibiydim.
 Kanatlarımdan vuruldum
 Mor çiçekli dal gibiydim,
 Bahar vatinde kırıldım..."


Bonus:

16 Mayıs 1935 tarihinde Kadıköy Evlendirme Dairesi'nde Aliye Hanım'la nikahları kıyılır Sabahattin Ali'nin. Bunun üzerine, Mayıs ayını yücelten bir şiir yazar:

"Mayıs ayların gülüdür.
 Taze bir çiçek dalıdır.
 İçerim ateş doludur.
 Mayıs'ta gönlüm delidir."






Kaynaklar:
-Osman Balcıgil - Yeşil Mürekkep, Bir "Sabahattin Ali" Romanı.

-Hıfzı Topuz - Başın Öne Eğilmesin, Sabahattin Ali'nin Romanı.





29 Temmuz 2017 Cumartesi




DİRENİŞİN VE UMUDUN SİMGESİ BİR SENFONİ:
7. SENFONİ (LENINGRAD)


Kim bilebilirdi ki, 1703'te Rus Çarı Petro tarafından kurulan St. Petesburg (S.S.C.B. dönemindeki adıyla Leningrad), dünyayı kan gölüne çeviren II. Dünya Savaşı'nda "Direnişin Simgesi" olacak? 

Avrupa'nın dördüncü büyük şehri olan St. Petesburg, 200 yıl boyunca Çarlık Rusya'nın başkenti olmuştur. Rusya'nın kuzeybatısında, Baltık Denizi kıyısında UNESCO Dünya Mirası alanı olan Neva Nehri ve 42 ada üzerinde konumlanmış, 55 kanal, 500'e yakın köprü ile Kuzey'in Venedik'i olarak anılan güzel bir şehirdir St. Petesburg.

Rusya'nın Avrupa'ya açılan kapısı olarak da bilinen St. Petesburg'un ismi Rus Devrimi'nden sonra Leningrad olarak değiştirilmiştir. 

II. Dünya Savaşı'nda çok büyük dramlar yaşamış olan şehir, "Leningrad Kuşatması"nda  900 gün boyunca (kimi kaynaklarda 872 gün) direnerek ve asla pes etmeyerek tarihe adını altın harflerle yazdırmıştır. İşte o ünlü Leningrad Kuşatması'nın hikayesi ve direnişin ve umudun simgesi olan 7. Senfoni'nin hangi koşullarda nasıl yazıldığının da. Bundan böyle bu özel senfoniyi farklı bir kulakla ve farkındalıkla dinleyeceğinizi biliyorum...

8 Eylül 1941'de kuşatılmıştı Leningrad.
Kentten dışarıya çıkmak mümkün değildi.
Takvimler 1942'nin Ağustos ayını işaret ettiğinde, Alman askerleri Leningrad'ı son bir hamleyle işgal etmenin peşine düşmüştü.

Hitler, Leningrad'ın düşeceği günü tam olarak söylemiş, "9 Ağustos" demişti.
Sovyetler Birliği için, bir ölüm kalım meselesi haline gelmişti Leningrad'ın düşüp düşmeyeceği. SSCB'yi teslim alacak bir Almanya'yı, bir daha hiçbir kuvvet tutamazdı çünkü.

10 Ağustos'ta  Leningrad bir destan yazmıştı: Dimitri Şostakoviç'in 7 numaralı senfonisi şehrin meydanında seslendirilmişti.

Eser, özel olarak bu kent için bestelenmişti ve ismi Leningrad Senfonisi'ydi.

Dört bölümden oluşan senfoni yetmiş beş dakika sürüyordu. Birinci bölüm halkın mutlu yaşamını, kendilerine ve geleceklerine duydukları güveni, ikinci bölüm güzel ve mutlu olayların bir araya gelmesini, üçüncü bölüm yaşama sevinci ve doğaya hayranlığı anlatıyordu. Dördüncü bölüm ise neşeye vurgu yapıyordu.

Şostakoviç, eserini Leningrad'da yazmaya başlamıştı. Savaş başladığında cepheye gitmek isteyen besteci, gözlerindeki bozukluk nedeniyle ateş hattına gönderilememiş, itfaiyeci olarak hizmet etmişti. Gündüz itfaiyeci olarak çalışan Şostakoviç, geceleri  7. senfoni üzerinde çalışmıştı.

Leningrad kuşatılmaya başlandığında, Şostakoviç çalışmasının henüz ikinci bölümündeydi. Leningrad Radyosu bu haberi dinleyicileriyle paylaşmıştı. Leningrad kısmen tahliye edilirken, besteci de kentten çıkartıldı, Samara'ya gönderildi.

Besteci, 27 Aralık'ta eserini tamamladı ve 5 Mart'ta eseri Samara'da Bolşoy Tiyatro Orkestrası tarafından seslendirildi.

Sırada, bu muhteşem ve anlamlı eseri, Leningrad Senfoni Orkestrası'nın Leningrad'da seslendirmesi vardı.

Savaş koşullarında, hazırlıklara girişildi.
Almanlar nasıl tarih vererek kenti alacaklarını ilan ediyorlarsa, Ruslar da bu eseri kentin meydanında çalarak kenti asla terk etmeyeceklerini dünyaya göstermek istiyordu.

Bir nevi, ölüm kalım meselesi halini almıştı Leningrad Senfonisi'nin seslendirilmesi. 
Nihayet büyük gün geldi.
Eser seslendirilirken bomba sesleri engel olmasın diye, Kızıl Ordu önce Alman siperlerini bir buçuk saat süreyle dövdü.
Sanatçılar havanın sıcak olmasına rağmen kalın giyinmiş, hatta bazıları eldiven bile giymişti. Çünkü, zayıflıktan üşüyorlardı.
Sonuç şahaneydi.
Bir kısım sanatçısını savaşa kurban vermiş, kalanları bitkin de olsa, Leningrad Senfoni Orkestrası, Leningrad Senfonisi'ni başarıyla seslendirmişti.

Bu çok önemli çabanın haber ve hikayesi, dünyanın her yerindeki Nazi karşıtları tarafından ağlayarak öğrenildi.
İnsanlık despotluğu, müzikle yenmişti.
Kent düşmemiş, tersine yükselen moralle daha da güçlü direnir olmuştu.

Leningrad Senfonisi seslendirildikten sonra şehir, Alman kuşatmasına karşı sekiz ay daha direndi. 27 Ocak 1944'te Almanlar geri çekilmek zorunda kaldı. Leningrad kuşatması, modern tarihin en uzun süreli ve yıkıcı kuşatmalarından biri olarak kabul edilir.Toplamda dört milyon civarında ölüme yol açtı.*

Leningrad Senfonisi'nin hikayesini okuduktan sonra, İbn-i Sina'nın o ünlü sözünü hatırladım, hiçbir zaman aklımdan çıkarmadığım: "Bilim ve sanat, itibar görmediği toplumları terk eder." Bilim ve sanat, itibar gördüğü toplumlarda ise, direnişin ve umudun hatta zaferin simgesi olur, halkının ve ülkesinin üstüne bir güneş gibi doğar...Güneş olmadan var olabilecek bir dünya düşünebiliyor musunuz? Tabii ki hayır. 

Dileğim; Güneş hep parlasın üstümüzde ve hiç sönmesin.



* Yeşil Mürekkep - Osman Balcıgil.





24 Temmuz 2017 Pazartesi




"RÖNESANS GİBİ KADIN"
"CUMHURİYET GİBİ KADIN"
"BİN DOKUZ YÜZ YİRMİ ÜÇ GİBİ KADIN"
"KÜÇÜK BURJUVA DUYARLILIĞININ ANASI"


Nahit Gelenbevi Fıratlı Damar

Bu adlandırmalarla anılan kim bu kadın diye merak ettiniz değil mi? Sizi fazla merakta bırakmayayım, bu kadının adı: Nahit Gelenbevi Fıratlı Damar. Nahit Hanım'ın adını bilmeyenler (ben de bunlardan biriydim), 2014 yılında yayımlanan "Yalnız Seni Arıyorum - Nahit Hanım'a Mektuplar"  adlı Orhan Veli'nin kitabıyla Nahit Hanım'ın Orhan Veli'nin sevgilisi olduğunu öğrendiler. Orhan Veli'nin onun için yazdığı; 

"Bir de sevgilim vardır, pek muteber;
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun." dizeleri, yıllar sonra ortaya çıkan sevgiliyle hayat buldu yeniden.

Doğrusu, ben bu kitapla haberdar olmadım Nahit Hanım'dan. Haberim olduğunda, yaptığım araştırma sonucunda ulaştım mektuplardan oluşan bu kitaba. Ve yazımın sonunda da kitabı tanıttım; okumak isteyenler olabilir diye. Benim Nahit Hanım'la tanışmam, Osman Balcıgil'in Sabahattin Ali'yi anlatan "Yeşil Mürekkep" romanıyla gerçekleşti. Şimdi ne alaka dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız. Orhan Veli gibi Sabahattin Ali de çapkınmış. Dönemin güzel kızlarına hemen aşık oluveriyormuş. İstanbul'da tanıştığı Nahit Hanım'ı görür görmez  aşık olmuş Sabahattin Ali. Ama tam anlamıyla karşılıksız bir aşkmış genç adamın yaşadığı. Aşkını ilan etmiş, olumsuz cevap almıştı.

Yenilgisini, "Servet-i Fünun'da Bir Macera" başlığı altında yayımladığı bir şiirle ifade etmişti genç şair:

"Neticesiz bir aşka verdim gençliğimi
Ne ufak bir temayül ne de bir iltifat gördüm.
Önünde yalvararak söylerken sevdiğimi
Gözlerinde yüzüme inen bir tokat gördüm."

Sabahattin Ali ilk şiirlerini bir deftere yazarak karşılıksız bir aşkla sevdiği Nahit Hanım'a gönderir. O sıralarda Sabahattin Ali, Almanya'da üniversite tahsili yapmaktadır. Kitabın dip notunda  Nahit Hanım'la ilgili kısa bir bilgi verilmişti. İlgimi çekti ve araştırdım. Çok ilginç bir kadınla karşılaştım desem abartmış olmam sanırım. Sonuçta bu yazı çıktı ortaya.

Nahit Gelenbevi'nin Kısa Hayat Hikayesi:

Nahit Gelenbevi 1909 yılında Girit'te doğdu. Erenköy Kız Lisesi'nden sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi.

Ankara, Edirne ve İstanbul'da edebiyat öğretmeni olarak görev yaptı. İlk eşi, milli eğitim müfettişliği ve Devlet Güzel Sanatlar Müdürlüğü görevlerinde bulunan eğitimci Halil Vedat Fıratlı idi. İlk eşinden ayrıldıktan sonra ikinci evliliğini (1955) yılında şair Arif Damar'la yaptı.

İki evlilik arasında Orhan Veli ile dillere destan bir aşk yaşadı. Onun şiirlerinin ilk okuyucusu oldu. Bu ilişki, 1950 yılında şairin ölümü ile son buldu.

Yaprak dergisinin çıkmasında, maddi manevi katkıları oldu. Orhan Veli ölmeden önce, içinde daha önce hiç yayınlamadığı şiirleri de bulunan iki şiir defterini "öldükten sonra yayınlaması rica"sıyla kendisine teslim etti.

Nahit Hanım, evinde gerçekleştirdiği "cuma sofraları" ile dönemin yazar çizerlerini bir araya getirdi. Nahit Hanım, o dönemin efsanevi kadınlarından biridir. Samet Ağaoğlu bir kitabında ondan "Rönesans gibi kadın" diye söz etmiştir. Cemal Süreya ise "Bin dokuz yüz yirmi üç gibi kadın" ve "Cumhuriyet gibi kadın" benzetmelerini yapmıştır. Yine Süreya'nın, Nahit Hanım'la ilgili olarak "Küçük burjuva duyarlılığının anası" diye bir benzetmesi vardır.

Can Yücel, Sabahattin Ali, Edip Cansever, Necip Fazıl Kısakürek, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dranas, Orhan Veli, Ece Ayhan, Turgut Uyar ve Cemal Süreya gibi birçok isimle kurduğu yakın dostluk ilişkileriyle tanınırdı. 

17 Mayıs 2002 tarihinde, 93 yaşında öldü ve Feriköy Mezarlığı'na gömüldü. Ölümünden sonra, 21 Mayıs 2002 tarihli Radikal Gazetesi'nde "Şairlerin mıknatısı toprağa karıştı..." başlıklı yazı yayınlandı.  İşte yazının linki:

http://www.radikal.com.tr/kultur/sairlerin-miknatisi-topraga-karisti-633095/




Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
ISBN: 9789750827082
Sayfa: 160 sayfa
Basım Tarihi: 2014
Bir de sevgilim vardır, pek muteber;
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun.

O zamanlar ismini söyleyemediği sevgilisi "Nahit Hanım"dı Orhan Veli'nin. Hayatta iki varlığı oldu: Şiiri ve sevdası. Şiirleri okurlarının ezberinde... Sevgisine gelince, onu, tek büyük aşkı "Nahit Hanım"a vermişti: Bu kitap onun belgesi.Şiirimizde çığır açmış ustanın aslında nasıl bir gönül ustası olduğunu kanıtlayan mektuplarını okuduğunuzda onu çok daha yakından tanıyacaksınız. "Istanbul Türküsü" gibi pek çok şiirini daha iyi anlayacaksınız. 36 yıllık ömrüne neler sığdırdığını görecek, onu daha çok sevecek ama belki biraz da üzüleceksiniz. Nereden bakılsa, gizli saklı yaşanmış kırık bir aşk hikâyesine tanık olacaksınız. 64 yıldır çekmecelerde kalmış mektuplar, ince ince akan bir mağara suyu gibi dingin, dupduru ilk kez gün ışığına çıkıyor.
(Tanıtım Bülteninden)





18 Temmuz 2017 Salı




KENT, SICAKLIK, DOĞA
Başlığı Siz Seçin!






"Dünya ısınıyor, buna bağlı iklim değişiklikleri olacak" diyen bilim insanlarının savı gerçekleşti. Bu yaz günlerinde, yalnız ülkemiz değil, Kuzey Yarımküre adeta sıcaktan kavruluyor. Mevsim normallerinin çok üstünde seyreden sıcaklıklar, yeryüzündeki canlı topluluklarının tümünü etkiliyor; sıcaklık ya açlık ve susuzluktan öldürüyor ya da yaşamdan bezdiriyor. Ben de sıcaktan bunalmış bir halde, tek bir yaprağın bile kımıldamadığı bir ortamda, yapacak bir şeyim yokmuş gibi dünyanın geleceğini düşünüyorum: Düşünmek, sıcaktan buram buram terleyen kafamı biraz olsun serinletiyor sanki. Bedenim burada olsa da, zihnimin ürettiği hayaller, serin ormanlarda, başları dumanlı yüce dağlarda gezinip duruyor. Ferahlıyorum...Çünkü benim için, doğayı düşünmek bile ondan zevk alabilmenin bir yoludur ve kendimi bu tatlı duygulara kaptırmak yeterlidir. Doğadaki binbir renkli ve kokulu çiçeklerden, otlardan, çeşit çeşit, irili ufaklı böceklerden, ağaçlardan, otlardan, taş ve topraktan etkilenmemek mümkün değildir. Benimle aynı duyguyu hissetmeyenler olabilir; bunların ya doğal duyarlılığı eksik ya da zihinleri başka düşüncelerle doludur, ki çevreye dikkat etmezler.  Doğada bulunduğumda ben, sadece oradaki yaşama ve çevreye odaklanırım. Başka hiçbir şey düşünmediğim ender zamanlardan biridir bu anlar. Diğer deyişle, "an"ı yaşadığımın hissine kapıldığım anlardır... 

Bu nedenlerle, kentin tekdüze yaşamının verdiği sıkıntıdan kurtulmak, varoluşumun acı ve kederli yanlarını unutarak zihnimi ve gönlümü neşelendirmek için doğayla bütünleştiğim pazar günlerini iple çekerim. Bu hafta sonu yaptığım Gerede Toklar Yaylası'ndaki yürüyüşümün tek farkı, aşırı sıcaklardan kaçma isteğimin baskın oluşuydu. :)

Kırlarda, ormanlarda yaptığım bu yürüyüşlerde, biraz dinlenmek için  bir dere kıyısında yalnız başıma otururken ve derenin ninni gibi gelen şarkısını dinlerken sevdiğim şairlerin dizeleri, hayran olduğum düşünürlerin doğaya ilişkin sözleri belleğimin derinliklerinden yüzeye çıkar ve düşünürüm. İçim coşkunlukla dolar. Böylesi bir coşkunluğu yaşayan Rousseau kadar doğayı en güzel şekilde kim betimleyebilir ki? 
Kırlarda yaptığı bir gezinti sonrasında şöyle yazar, Rousseau:

"Ağaçlar, çalılıklar, bitkiler yeryüzünün giysisi ve süsüdür. Hiçbir şey, sadece taşların, kumun ve çamurun göründüğü çıplak ve çorak bir kırdan daha hüzünlü değildir. Oysa, doğanın hayat verdiği, kuş sesleri ve akarsuların ortasında düğün giysilerini giymiş olan toprak, insana, bu üç unsurun ahengi içinde hayat, cazibe ve güzellikle dolu bir alem gösterir ki, bu, gözlerle gönüllerin hiç bıkmadığı bir alemdir.


Seyreden kişinin ruhu ne kadar hassas ise, bu ahengin büyüsüne o oranda kapılır. O zaman tatlı ve derin bir düş, tüm duygularını ele geçirir ve o, kendisiyle özdeşleştiğini hissettiği bu güzel sistemin sınırsızlığı içinde tatlı bir sarhoşluk ile kendinden geçer. O andan itibaren ayrı ayrı fark edilen bütün özel nesneler gözünden kaçar ve her şeyi ancak bir bütün içinde hisseder. Tamamen kucaklamaya uğraştığı evreni parça parça inceleyebilmesi için düşüncelerini daraltan ve hayal gücünü sınırlayan olağanüstü bir olay gerekir."  (1)

Yürüyüş arasında verilen kısa bir molada, bazen yorgunluk ağır basar ve kısa bir uyku çekerim. Kırda uyuduğum o çok kısa süreli uykunun bana verdiği huzur ve dinginliği arasam da kentte bulamam.  A. Kutsi Tecer kır uykusunun benzersizliğini bakın nasıl dökmüş dizelere:

Ne hoştur kırlarda yazın uyumak!
Bulutlar ufukta beyaz bir yumak,
Ağaçlar bir derin hulyaya varmış,
Saçında yepyeni teller ağarmış.

Baş yorgun, yaslanır yeşil otlara,
Göz dalgın, uzanır ta bulutlara.
Öğleyin bu uyku bir aralıktır,
Saf hava bir kanat gibi ılıktır.

O zaman gönülde ne varsa diner,
Yüzlere tülümsü bir buğu iner.
Erirken sıcakta yaz kokuları,
Ne hoştur, ne hoştur kır uykuları! (2)

İşte böyle! Kentten, sıcaktan kaçtığım bir pazar günü, Gerede'nin Toklar Yaylasına tırmandım, orman içi patikalarda yürüdüm, dere kıyısında uykuya daldım, gözümü ve gönlümü neşelendirdim. Mutluluğu aramaya ya da mutluluğun resmini çizmek için uğraşmaya ne hacet. Mutluluk benim içimde ve onu nasıl ortaya çıkaracağımı biliyorum artık... Siz de öğrenmek ve bilmek istiyor musunuz? Cevabınız "evet" ise Anthony de Mello'ya kulak verin:

"Mutluluğun ne olduğunu öğrenmek istiyorsan bir çiçeğe, bir kuşa, bir çocuğa bak; onlar yaşamın kusursuz resimleridir..."

Sıra geldi yürüyüş süresince çektiğim fotoğraflara. Size bir kuş fotoğrafı gösteremeyeceğim; ama onun yerine son anda yakaladığım uçmaya hazırlanan güzel mi güzel bir kelebek fotoğrafı (Kelebeklerin bir günlük ömürlerine, bizim tüm yaşam süresince yaptıklarımızı sığdırdıklarını unutmadan) ile bazıları endemik tür olmak üzere rengarenk kır çiçeklerini göz ve gönül zevkinize sunacağım. Sırf fotoğraflara bakarken mutlu olun diye...

Bu güzel yaylada yürüyüşü düzenleyen ankarahiking yönetici ve rehberlerine teşekkürler.




 Gerede'yle ilgili kısa bir bilgi:

Gerede'ye kaç kez gittiğimi, yürümediğim yaylası kaldı mı hatırlamıyorum bile. Yüzlerce kez bıkmadan gidebilirim. Bolu iline bağlı bir ilçe  olan Gerede, İç Anadolu'dan Batı Karadeniz Bölgesine geçiş alanında bulunmaktadır. Doğal bitki örtüsü çok çeşitlidir. Her yürüyüşümde (dört mevsim yürürüm) ağaç-bitki çeşitliliği, iklimi ve doğal yaşamı beni şaşırtmıştır. Gerede ilçe merkezi, dalgalı bir arazi şeklinde, etrafı ormanlarla kaplı yeşil dağlarla çevrili küçük bir ova şeklindedir. İklimi sert ve bol yağışlıdır. Yaylalarında Kışın 70 cm'ye varan karda yürüdüğümü hatırlıyorum. İlçenin kuzeyinde, harika bir manzaraya sahip Esentepe yer almaktadır. Eski adı Ramazan Dede olan bu güzel tepede sürekli rüzgar estiği için Atatürk tarafından "Esentepe" olarak adlandırılmıştır.









































































Dip Not:
(1) Jean Jacques Rousseau - Yalnız Gezenin Düşleri

(2) Kır Uykusu - Ahmet Kutsi Tecer