28 Mart 2017 Salı




GRUPTAN AYRILANI KANGAL KAPAR MI?




Abant gölü ve çevresinin güzelliği dillere destandır. Bu güzelliği seyretmeye doyamayan biri olarak dört mevsim her fırsatta Abant Gölü'ne giderim ve orada bulunmaktan hiç bıkmam. 

İlkbaharın son günleriydi ve ben bir pazar günü, Macera Spor Kulübü üyeleriyle birlikte yine Abant'a gittim. Hedefimiz gölün çevresini dolanıp Keltepe'ye çıkmaktı. (Keltepe, gölün çevresini kuşatan yoğun çam ormanlarının aksine adı gibi kel bir tepedir. Zirveye ulaştığınızda (1794 metre) gördüğünüz manzara eşsizdir. Çevreyi seyrederken kendinizi apayrı bir dünyada hissedersiniz. Sizin için o anlarda zaman durur adeta.) Yemyeşil orman dokusu içinde yürümeye başladık ve öğlen yemeği için yüksekçe bir alanda mola verdik. Gruba yeni katılanlar yola devam edemeyeceklerini söyleyince, grup lideri Keltepe'ye çıkmamaya karar verdi. Ama programda Keltepe'ye çıkış vardı. Bunun üzerine grup lideriyle konuştum ve öğlen yemeğimi zirvede yemek istediğimi belirttim. Zaten zirveye yaklaşık 300 metre kalmıştı. Bu mesafe az gibi görünse de dağcılar bilirler tırmanışta epey zaman gerektiren bir mesafedir. Liderin izin vermesiyle, gruptakilere benimle tırmanmak isteyen var mı, diye sordum. Kimse cevap vermeyince tek başıma tırmanmaya başladım. Maksadım gruptakilerin öğle yemeği saatinde zirveye tırmanıp daha sonra onlara yetişmekti. Yani grup yemek yerken ben tırmanacaktım. Çevre açıklıktı, her tarafı rahatlıkla görebiliyordum. Dolayısıyla bir tehlike görünmüyordu. Tabii şimdilik...Dağda her türlü hava koşuluyla karşılaşılabileceğimi, her tür tehlikenin görünmese bile bir yerlerde varolduğunu bilmenin bilinciyle zirveye ulaştım. Oturdum ve sandviçimi çıkarıp keyifle yemeye başladım. Seyrine doyumsuz manzara ve zirvede yalnızlığın keyfi eşlik ediyordu yemeğime. Gruptakiler aşağıda minnacık görünüyorlardı. Manzaraya ve kendime dalmıştım ki arkamdan gelen ardarda havlamalarla   irkildim. Nasıl olmuştu da gelenleri hiç duymamıştım. Hoş duysam ne yapabilirdim ki? Havlama sesleriyle birlikte korku sardı her bir yanımı. Biliyordum ki bu havlamalar bekçi köpeği kangaldan başkasının olamazdı. Çevrede herhangi bir sürü görmemiştim, en ufak bir çıngırak sesi duymamıştım. Varsa bir sürü çok uzaklarda olmalıydı, öyleyse köpekler niye arkamdaydı? Acaba bana çok yakınlar mıydı? Aklımda bu sorularla, çabucak ne yapmalıyım, nasıl davranmalıyım diye düşündüm. Koşmamam gerektiğini biliyordum. Ve "panik yapma, korktuğunu belli etme" dedim kendi kendime. Yavaşça ayağa kalkarak, arkama döndüm, bana çok yakınlardı yine de soğukkanlı olmaya çalışıyordum. Havlamalar artınca aşağıdan arkadaşlar ıslık çalmaya başladılar. Saldırıya uğrasam beni kurtarmaları mümkün değildi. Bunu fark ettiğim an, önde bulunan köpeğin gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladım: "Ben sizin dostunuzum, düşmanınız değil. Sizin bölgenize izinsiz girdim; ama koruduğunuz, bekçilik yaptığınız sürüye asla zarar vermem. Bunu bilin. Bölge sizin bölgeniz." dedim son derece kararlı bir sesle. Öndeki kangal havlamayı kesti; ama hemen arkadaki üstüme atlamak için bir hamle yaptı tam o anda "Sana ne oluyor, bak arkadaşın bana inandı, sen neden inanmıyorsun?" dedim, bu sefer onun gözlerinin içine bakarak. Köpek bir anda olduğu yerde durdu. Ben ayakta, onlar olduğu yerde birkaç dakika bakıştık. Havlamayı kestiler, onu hatırlıyorum; ama arkalarından bakmama rağmen nasıl ve hangi yöne gittiklerini hatırlamıyorum inanın. Yaşadığım sanki bir hayaldi; göründü ve silindi.

İnişe geçtiğimde, ilk beş-on adımdan sonra dizlerim tutmadı, yürümek istiyordum ama ayakta duramıyordum. Yani korkudan dizlerimin bağı çözülmüştü. Ve ben bunu hayatımda ilk kez yaşıyordum. Kendi kendime verdiğim cesaretlendirici telkinlerle hızla, neredeyse koşar adımla aşağıya indim. 

Gruptakiler heyecanla beni bekliyorlardı, olan biteni uzaktan da olsa görmüşlerdi. İlk soruları: "Nasıl kurtuldun?" oldu. Benim cevabım: "Onlarla konuştum ve beni anladılar, dost olduğuma inandılar." dedim. Kimisi inandı bu söylediklerime, kimisi de inanmadı. İnanmayanların doğa yürüyüşüne yeni başlayanlar ve hayvanları iyi tanımayanlar olduğunu belirtmeliyim. Birisi de dedi ki: "Eyvah koşmaya başlarsa yandı..." diye düşündüm; ama siz koşmadınız. Gerçek şu ki, evet, çok korktum; ama kangal köpeklerinin bazı özelliklerini bilmemin yararını da bu deneyimimle gördüm, yaşadım. 




Kangal köpekleri çok cesur, hızlı ve çeviktirler. Kötü niyetli kişilere karşı acımasızdırlar, kangal köpeklerinin önsezileri son derece gelişmiştir, sahiplerine ve ailelerine aşırı derecede bağlıdırlar. Sahipleri tarafından azarlanırlarsa üzülürler ve beden dilleriyle bunu anlatabilirler. Hislerini yalnız hal, hareket, mimik ve jestlerle değil, çıkardıkları çeşitli tonlardaki havlamalarla da belli ederler. Kangal köpeklerinin başlıca özelliği bu saf ırkın (kangal köpeğinin saf ırk olduğu genetik araştırmalarla saptanmıştır.)  son derece sakin yapılı ve akıllı olmalarıdır. Ancak kendilerine bekçilik görevi verildiğinde bölgelerini korumak için oldukça agresif bir yapıya bürünmektedirler. Yaşadığı bölgeyi benimseyen kangallar, kendi yaşam alanı olmayan bölgelerde saldırgan ve agresif bir tavır takınmazlar. Yapısal ve güç olarak incelendiğinde, kangal köpeklerinin son derece kuvvetli ve kaslı bir bedene sahip oldukları görülmektedir. Bu beden yapısı genetiktir. Evliya Çelebi yazdığı seyahatnamesinde kangal köpekleri için "aslan kadar kuvvetli" tabirini kullanmıştır.

İşte bu akıllı ve hisli köpeklerle konuşarak atlattığım tehlikeyi bir kez daha yaşamak istemem. Bu deneyimden çıkardığım dersler oldu elbette. Ama "Sürüden ayrılanı, kurt kapar." sözü, bunlardan biri değil! Sürü, çoğunluk diye her zaman doğru hareket edemez, her şeyi doğru bilemez, değil mi? Başında bir çoban gerek. Sürü, çobanın sürüsüdür. Koyun da koyundur; savunmasız, belki düşünemeyen, belki de korkak bir hayvan. Ayrılırsa sürüden bir koyun, bilinçsizce ayrılmadır bu, kurda yem olacağını bilmez çünkü.  

Son olarak diyebilirim ki; "Gruptan ayrılanı kangal kapmaz." Korkmayın siz koyun değilsiniz! Bilincinize, bilgi ve görgünüze güvenin ve ancak ve ancak kendi omuzlarınız üstünde yükselebileceğinize de..


Not: O günkü yürüyüşe katılanlar beni her gördüklerinde kangal köpekleri karşısındaki duruşumu hatırlar ve hatırlatırlar. :)



-Abant Gölü fotoğrafı - milliparklar.gov.tr
-Kangal köpeği fotoğrafı - vikipedi



23 Mart 2017 Perşembe




 BONSAİ VE ÖZGÜRLÜK




Başlığı okuyunca, ne alaka diyeceğinizden kuşkum yok. Ben de böyle düşünebilirdim, eğer Jean-Christophe Grange'in "KAİKEN" kitabını okumasaydım. Kitapta bonsainin yetiştirilmesine ilişkin birkaç cümleyi okurken kafamda çakan bir şimşek aklıma özgürlük metaforunu getirdi, nedense... Ha, düşüncelerime katılmayabilirsiniz; ama yine de yazımı sonuna kadar okumanızı öneririm. Hiç değilse "bonsai" hakkında bilgi sahibi olursunuz. :)

Özgürlük, adını söylerken bile insanı mutlu eden bir sözcük. Şarkılara, şiirlere, romanlara, filmlere konu olmuş, insanın uğruna savaştığı ve ondan vazgeçmektense ölümü göze aldığı sihirli sözcük aynı zamanda da.
Kime sorsanız özgürlük nedir diye, herkesten farklı cevaplar alırsınız; sanki herkesin özgürlüğü kendineymiş gibi. Çünkü özgürlük; bağlı olmamayı, dışardan etkilenmemiş olmayı, engellenmemiş olmayı, zorlanmamış olmayı gerektirir. Diğer bir deyişle; insanın kendi istemesi, kendi iradesi ile eylemde bulunabilme olanağı, insanın dıştan etkilenmeden etki yapabilmesi anlamına gelir, ki bu da tüm insanların hakkıdır. 
Abraham Lincoln'un dediği gibi; "Koyunu, kurdun elinden kurtaran çoban, koyuna göre kurtarıcı, kurda göre de özgürlüğüne engel olan bir kimsedir. Demek ki, koyunla kurdun özgürlük deyince söylemek istedikleri şeyler birbirinden değişiktir."

Özgürlükler sınırsız değildir; bir başkasının özgürlüğünün başladığı yerde, bizim özgürlüğümüz sona erer. Yani "özgürlük yasaların izin verdiği her şeyi yapmaktır." diyen Montesquie, özgürlüğü yasalarla sınırlarken, özgürlüğü insanın omzundaki bir yük olarak gören Jean Paul Sartre ise, ".... çünkü" der, "özgürlük kendisiyle birlikte sorumluluk, suç ve ceza getirmektedir. Buna rağmen özgürlük, yine de insan soyluluğunun biricik kaynağıdır."

Peki insan ahlaki eylemde bulunurken özgür müdür? Bu sorunun cevabını daha önce yazmıştım. İlgilenenler aşağıdaki linki tıklayarak o yazımı tekrar okuyabilirler:

http://sahriye.blogspot.com.tr/2013/12/insan-mudur-bu-soruyu-cevaplamadan-once.html


İnsan özgürlüğü bir taraftan desteklenirken, diğer taraftan toplumu oluşturan bireyler adına, yasalarla özgürlüklere sınırlamalar konulmaktadır. Tıpkı minik bonsailer gibi...

"Bonsai, özel tekniklerle ağaçların saksılar içinde budanarak ve bodurlaştırarak büyütülmesi sanatıdır. Japonca olan bu sözcük, tepsi (tabak) anlamına gelen "bon" ve bitki anlamına gelen "sai" sözcüklerinden türetilmiştir. Saksıdaki ağaç veya bitki anlamına gelir. Bonsai sanatı Japonya'ya 7-9. yüzyıllarda Çin'den gelmiştir. Çin'de Penjing adı verilen ağaç minyatürleştirme sanatının binlerce yıllık geçmişi vardır. Yalnız Penjing'in bir farkı vardır. Penjing'de bir tek saksıda bir ağaç değil, örneğin birkaç minyatür ağacın gölgesinde oturan bir köylü tasvir edilmekteydi."
(tr.wikipedia.org)


Penjing


Bonsai, yaşayan ağaçlara duyulan saygıyı ifade eden bir sanattır. Bonsailer minyatür olmalarına rağmen çevremizde gördüğümüz ağaçlardan hiçbir farkı yoktur. Küçük sırıklarla hem desteklenmiş hem de engellenmiş bonsaileri doğaya bırakırsanız hemen gelişirler ve bir daha saksılarına koyamazsınız. İşte tam da bu nedenle "bonsai" ve "özgürlük" metaforunu düşündüm. Özgürlük de, bonsai gibi değil midir? Sınırlar (engeller)  olmasa insan  özgürlüğü, ne kanun tanır ne de nizam. Bir kez raydan çıktı mı insan eski haline döndüremezsiniz, bonsailerde olduğu gibi... 


Görseller: tr.wikipedia.org





16 Mart 2017 Perşembe




 ZERDÜŞTİLİK ÜZERİNE





Anadolu coğrafyasında da müritler bulmuş kadim dinler arasında yer alan  Zerdüştilik ile ilgili basılı yayımdaki artış dikkatimden kaçmadı; kitapçı raflarında göz gezdirirken. Elime aldığım kitapları incelerken, Zerdüştilik hakkında Nietzche'nin "Böyle Buyurdu Zerdüşt"ünden başka bir bilgiye sahip olmadığımı farkettim.

Zerdüştilik desem, aklınıza ilk gelen sözcük ne olurdu? Ateş olurdu sanırım ve Zerdüştilerin ateşe taptığı. Kulaktan kulağa yayılan fısıltılarla edinilen bilgiler doğrultusunda bazen doğru bildiğimiz yanlışlar, bazen de yanlış bildiğimiz doğrular vardır elbette. Okudukça, Zerdüştilikle ilgili bilgimin ne kadar az ve bildiklerimin de neredeyse tümüyle yanlış olduğunu gördüm. İnanıyorum ki,doğruyu öğrenmek, yanlış bilmekten iyidir.. Bazen öğrenmek için öğrenci olmak, öğretmek için öğretmen olmaktan daha önemlidir. Çünkü öğrenmenin sınırı yoktur.

Zerdüştilik Nerede, Nasıl Doğdu? 

Zerdüştilik, şimdi Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan ve Afganistan'ın birbirine yakın bölgelerini içine alan ve ismi Baktria olan, uzun zamandır tarih sahnesinde bulunmayan bir ülkede doğdu. Mevlana'nın filizlendiği ünlü Belh şehri de bu topraklar içindedir.


Map: visit-uzbekistan.com

Neredeyse tüm yorumcular Zerdüştiliğin çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçişte bir dönemeç olduğunu söylüyorlar. Tek tanrılı dinler olan Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlığın kapısını açanın Zerdüşt olduğu görüşü savunuluyor. Hatta tek tanrılı dinlerin en eskisi Yahudilik gibi görünse de geçmişten bugüne en eski kayıtları bırakan ilk tek tanrılı din Zerdüştilikmiş. 
Pers İmparatoru I. Darius'un egemenliğini pekiştirdiği yıllar Zerdüştiliğin de geliştiği yıllardı. (Din meseleleri, toplumların yaşama koşullarından ve içinde bulundukları egemenlik ilişkilerinden kopuk değildir. Bir dinin yayılması, onun köklü bir din halini almasına yetmiyor. Devamlılık gerekiyor.) 

Darius ölünce yerine geçen oğlu Kserkses, Zerdüştiliğin arkasında babasının durduğu kadar güçlü durmadı. Böyle olunca, Zerdüştilik egemen olduğu devasa coğrafyada gelişimini kendi dinamikleriyle bir süre devam ettirdi, sonra durdu, ardından gerilemeye başladı. Bütün bu süre zarfında, kendisinden sonra gelecek tek tanrılı dinler için zemini uygun hale getirdi. 

Zerdüştiliğin ortaya çıktığı dönemde, bugünün Kuzeydoğu İran'ında ve öteki bölgelerinde çok sayıda tanrıya tapılıyor, onlara vahşilere özgü törenlerle kurbanlar sunuluyordu. Zerdüşt bu duruma son verilmesi gerektiğini düşündü. Topluma tevhid inancını teklif etti. Kurban adı altında kan dökülmesinden vazgeçilmesini de tavsiye etti. Başlangıçta değilse de zaman içinde etrafında sözlerine kulak verenler çoğaldı. Aynı zaman diliminde geniş bir coğrafya da egemen olmaya çalışan Darius da dağınık vaziyetteki insanları aynı devlet çatısı altında toparlamaya çalışıyordu. İki liderin çıkarları denk düştü.

O zamanlar bugünün İran'ının tamamında, Arap Yarımadası'nda ve yine bugünün Türkiye'sinin doğusunda, rahipler egemenliği hüküm sürüyordu. Mag (rahip) denilen bu ruhban sınıf, halkı yöresel bir bitkiden yaptıkları ve kutsal içki adını verdikleri uyuşturucu özelliği olan Haoma (Avesta'da sözü geçen, günümüzde botanikçilerin hangi bitkiden yapıldığını çözemediği, uyuşturucu özelliği olan bir içecek.) aracılığıyla elinde tutuyor, tanrılara adaklar adamalarını, kurbanlar vermelerini sağlıyordu. Zerdüşt işte buna bir tepki olarak ortaya çıktı. Evrenin yaratılış amacının iyilik olduğunu savundu, bunun için kötülüğe boyun eğilmemesi gerektiğini söyledi. Ona göre iyiliği, evreni yaratan Ahura Mazda temsil ediyordu. Kötülüklerin kaynağı ise Ahriman'dı. Zedüşt'ün söyledikleri her ne kadar akıllıca, insanca ve birleştirici olsa da kendi başına kalsaydı yani Darius'un bölük pörçük ulusları bir araya getirmek isteyen güçlü eli onun sesiyle birleşmeseydi, Zerdüşt'ün sözleri cılız bir haykırıştan öteye gidemezdi. Biri maddi gücü diğeri manevi bakışı büyük bu iki adam, inanılması zor genişlikte bir coğrafyada güçlü ve yekpare ses oldular.


Ne Vardı Her Şey Başlarken?

Zedüştiler bu soruya; "Ahura Mazda'nın nuru vardı" diye cevap verirler ve evrenin yaratılışını şöyle açıklarlar:
"Sonsuz gökyüzü ilk sözünü nuruyla söyledi.Uçsuz bucaksız çölün dışında, yeryüzünde bu nuru gören ne varsa dile geldi, onu selamladı. Sonra gece oldu. Güneş sustu, yıldızlar söyleşmeye başladı...Ta ki sabah oluncaya kadar...

Önce ilk insan ve ilk boğa dünyayı şereflendirdi.Altı bin yıl sürdü bu mutlu yalnızlık. Derken ilk çift yaratıldı. İlk yalan da. Angra Menyu'nun (Ahriman) günü gelmişti. Kastı kavurdu fitne fesadıyla ortalığı. Ta ki Ahura Mazda ona yeter diyene değin...Nur ve karanlık, hayat ve ölüm, doğru ve yalan...Kavga binlerce yıl sürdü..."

"Peygamber Zerdüşt, elle temas edilmeyen, kulakla duyulmayan ve gözle görünmeyen bir tanrının yeryüzündeki yegane temsilcisi olmuştu. Sonsuza kadar da öyle kalacaktı. Çünkü onun tanrısı Ahura Mazda, iyilikleri ve aklı temsil ediyordu. 

Zerdüşt yaşadığı sürece insanlara iyilik ve kötülüğün durmaksızın savaştığını öğretmişti. Savaşın bir tarafında akıllı ruha, iyi fikre ve doğru kanuna sahip Ahura Mazda, öteki tarafında bunların tersini savunan Ahriman'ın bulunduğunu anlatmıştı. Yalancı şeytan Ahriman, durmaksızın insanların kafasına girip, onları Ahura Mazda'dan uzaklaştırmaya çabalardı.Bazıları maalesf ona kanar, doğruluktan uzaklaşırdı. Zerdüştilere düşen görev işte tam burada başlardı. Hata yapan ya da yapmak üzere olan bu insanları doğru yola çekmek için savaşmaları gerekirdi. Aslında bu görev Ahura Mazda'nındı. İnsanlar olarak onların görevi, bu kutsal savaşta Ahura Mazda'ya yardımcı olmaktı."

İyi birer Zerdüşti olabilmek için; düşünce, söz ve işleri saf tutmak, temiz ve merhametli olmak, sadece insanlara değil hayvanlara da şefkatli davranmak, yararlı işler görüp, çocukları da böyle yaşasınlar diye iyi yetiştirmek gerekiyordu.

Ahura Mazda ve Melek Tavus

Genellikle Yezidiler ve Zerdüştilerin inançları birbirine karıştırılır. Her iki inançta da ateşin kutsal kabul edilmesi(Ateş tanrının sembolüdür.) buna zemin hazırlamış olabilir. Melek Tavus, Yezidilerin ibadet ettiği melektir. Yezidiler, başlangıçta yanlış anlaşıldığı için, Melek Tavus'un "kötü" olarak nitelendiğine, sonradan "iyi" olduğuna karar verildiğine inanıyorlar.

Zerdüştilerin ise Melek Tavus'la ilgili inanışları şöyle:
"Söz olarak ışığın nuru egemen olunca, Ahriman deliye döndü. Kötülerden oluşan kuvvetlerine daha fazla şehvet, kibir ve küfür aşıladı. Nerede güzel kokulu bir çiçek ya da parıltılı bir yılan varsa içine zehir koydu. Tanrının sembolü olan ateşten kötü duman üretti. Faydalı hayvanların üzerine zararlıları musallat etti. Sonra dönüp insana dedi ki: 'Bunda benim bir suçum yok. Bu sensin. Bu senin kıskanç yönün!' Buna karşılık Ahura Mazda'nın iyi kalpli kuvvetleri ona 'Sen o kadar zavallısın ki, iyi bir şey yaratamazsın!' dediler. Ahriman kızdı, 'Yaratabilirim tabii ki!' dedi. Hemen kollarını sıvadı ve dünyanın en gösterişli hayvanı olan tavus kuşunu yarattı. Oysa dalkavuk ve kendini beğenmiştir tavus. Ve dedi ki Ahriman: 'Tavus bundan böyle kraldır! İnsanlar onun önünde secde etsinler!' O zamandan sonra Ahriman'ın yani kötülüğe sapanların secde ettikleri tanrı oldu Melek Tavus.



Melek Tavus( www.persepolis.nu)

Benciller, açgözlüler, sadece kendini düşünenler, bütün kötülüklerin kaynağı olan Ahriman'ın öğrencileridir. Paylaşmaktan zevk alanlar, yarattıkları güzelliklere ortak arayanlar Ahura Mazda'nın yoluna girerler. Bu yolun sonu kutsala çıkar.

Avesta, Gathalar, Ateş ve Ateşgah

 Avesta, Zerdüşt'ün kutsal kitabının adı.Avestan, Avesta'nın yazıldığı dil. Avestan dili, 2600 yıl kadar  önce, ağırlıklı olarak Kuzeydoğu İran'da bulunan Baktria ve çevresinde Zerdüştilik dinini benimsemiş insanların kullandıkları bir dildi. Gatha'lar (Zerdüşt'ün söylediğine inanılan şiirler) bu dönemin yazıtları değil. Zerdüşt'ten çok sonra, eski Avestan değil yeni Avestan dilinde kaleme alındılar. Aslında en eski Avesta için bile bu geçerli. O da yeni dil kullanılarak yazılmış. Bir önemli nokta da yeni dilin eskisinden türetilmiş olmadığı.

Zerdüştilere göre ateş tanrının sembolüdür. Bu nedenle kutsaldır ve ateşe yaklaşırken yüzlerini bir bez parçasıyla kapatırlar. Çünkü onu kirletmekten korkarlar. Böylece ateşe saygılarını da göstermiş olurlar. Zerdüştilerin ibadetlerini yaptıkları ateşgahın ateşinin sürekli olarak yanmasının nedeni de aynı. Ve sadece ateşe değil, suya da aynı şekilde davranarak suyu asla kirletmezler.

Zerdüşt Diyor ki;

-Kadın ve erkek eşittir.

Ve Zerdüşt;

-İntiharı yasaklıyor, zinaya karşı çıkıyor, ölülerin bedenleri ile teması günah sayıyor.

-Kedi, köpek gibi hayvanları öldürmeye hep akıldan hareket ederek karşı çıkıyor.

-Gönül gözünü açtığını düşündüğü için Zerdüşt, şarap içilmesini tavsiye ediyor ve şarap içilmesini bir ibadet gibi görüyor.

-Ölülerin kurda kuşa terk  edilmeyip toprağa gömülmesini tavsiye ediyor.

-İnsanlara, kendi yarattıkları ilahlar için kurban kesmelerinin doğru olmadığını söylüyor.


Zerdüşt peygamber olarak toplumun karşısına çıkıp düşüncesini ortaya koyduğunda   insanlara aykırı gelmesi ve toplumda deprem etkisi yaratması kaçınılmazdı. Yaşadığı dönem göz önünde bulundurulduğunda Zerdüşt'ün yaptığı bir devrimdi. Çok eski zamanlarda gerçekleştirilmiş bir devrim. Çünkü Zerdüşt içinde yaşadığı topluma o döneme göre çok ileri bir inanış teklif etmişti. Bugün bile hiç kolay olmayacak bir inanış teklifi. 

Neticede 2600 yıldır dini inançlarını koruyan Zerdüştiler, uzun ve engebeli yollardan geçerek günümüze ulaşmışlar. Bugün sayıları az da olsa inanışlarını devam ettirmekteler.  Bu uzun, bilgelik yolculuğunu  nasıl tamamladıklarını soranlara ise şu cevabı verir Zerdüştiler:

"İnsanoğlunun geleceğe dair taşıdığı o bir avuçluk umut, eğer yüreğinin terkisinde duruyorsa hala, aşamayacağı yol yoktur. Çünkü insana yürümeyi öğreten şey; içinde hafif, narin, canlı, minicik ruhların uçuştuğu o umudun ta kendisidir işte!"



Dip Not: Pers Kralı Kserkses'in mensubu olduğu Ahameniş hanedanı, Makedonların ünlü kralı Büyük İskender tarafından yok edildi. Büyük İskender İ.Ö.330 yılında Persepolis'i alınca, kraliyet sarayında bulunanlar da dahil olmak üzere tüm Avesta'ları yaktırdı. Avesta'lar inek derisi üzerine altın harflerle yazılmıştı.




KAYNAK: Osman Balcıgil - ZERDÜŞT'ÜN SIRRI (Destek Yayınları, sayfa sayısı: 368)







7 Mart 2017 Salı




AĞLAMAK AYIP DEĞİL, AĞLATAN PROLAKTİN UTANSIN!!






Üzülünce ağlarız, sevinince ağlarız, duygulanınca ağlarız, sinirlenince ağlarız, öfkelenince ağlarız, içimizi boşaltmak isteyince ağlarız, özleyince ağlarız. Ağlamak eyleminin gerçekleşmesi için gözlerden yaş akması gerek. Gerçi ünlü yazar Victor Hugo, bir şiirinde gözyaşlarını içine akıtanlar için şöyle diyor:

Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı? 

Zira kimi inleyerek ağlar, kimi hıçkırıklara boğularak, kimi de sessizce ağlar.

Ağlamak nam-ı diğer gözyaşı dökmek, vücudumuzdaki dış salgı bezi tarafından üretilen bir salgıdır. Yani salgı kan yoluyla taşınmaz özel bir kanalla taşınır.

Gözümüzü her kırptığımızda gözyaşı göz yüzeyine yayılır, özellikle korneayı nemlendirir, gözün en dış katmanı olan sklera tabakası üzerinde bulunan tozların temizlenmesini sağlar. Böylece alınacak görüntünün de net olmasına yardımcı olur.

Peki neden ağlarız?

"Neden ağlıyoruz?" sorusu sorulduğunda Vassar College Psikoloji Profesörü Randy Cornelius, "Bundan pek emin değiliz" diyor ve ekliyor: "Kuramlar yapısal olarak erkek ve kadın beyninin nasıl işleyip neleri birbirine bağladıklarıyla ilgili. Ancak henüz bir sonuç elde edilmiş değil."
Ağlamak, bizim diğer insanlara savunmasız olduğumuzu göstermenin bir yolu. Kadınlar, duyguları paylaşma konusunda daha iyi olduğundan, onlar için aynı zamanda bir güven belirtisi ağlamak. Güven, hayatta kalmamız için gereklidir. Ancak hayatta kalma yarışında erkek eğer ulu-orta ağlamaya başlarsa, bu dışarıdaki insanlar tarafından yadırganabilir. (1)

Bizim toplumumuzda "erkekler ağlamaz" şiarıyla yetiştirilen erkek çocuklar, yetişkinliklerinde  ağlamayı bir zaaf, zayıflık göstergesi olarak kabul ettiklerinden (ön kabul) toplumda güçlü görünmek adına ya ağlamazlar ya da ağlamayı ertelerler; kuytu, görünmeyen köşelerde ağlamak için. Halbuki, etiyle kemiğiyle insan olan herkes için ağlamak ayıp değil! Bu son cümle, Sezen Aksu şarkısı gibi oldu. :)

Bu açıklamadan sonra şöyle bir soru aklınıza takılabilir; "Bu dış salgı bezi kadın ve erkeklerde varolduğuna göre neden kadınlar, erkeklere oranla daha fazla ağlar?" 
Bu sorunun cevabı hormonlarla ilgili. 

Kadın ve erkeğin ağlaması da farklı

Ağlamakla ilgili şu anda üzerinde bilimsel olarak çalışılan bir diğer madde de prolaktin hormonu. Bu hormonun kadınlarda buluğ çağında, adetlerinde, hamilelikte, emzirirken ve stres altındayken arttığı tespit edilmiştir. Oran olarak da kadın bedeninde erkeklere göre yüzde 60 daha fazla prolaktin bulunuyor, Dr. William Frey'in ortaya koyduğu kurama göre prolaktin, kadınların duygularını etkileyerek, endokrin(salgı) sistemini etkiliyor ve daha fazla ağlama eğilimi yaratıyor.

Sonuç olarak, kadınlar daha çok ağlıyor. Hatta yılda ortalama 64 kez. Erkekler ise 17 kez. Kadınlar üzgün olduğunda, hüsrana uğradığında veya kızdığında ağlarken, erkekler ölüm gibi önemli kayıplarda, büyük hayal kırıklıklarında veya gerçekten çok sinirlendiklerinde ağlıyor.

Orta yaşları geride bıraktıkça kadınlar daha az ağlayıp daha fazla kızmaya başlıyor. Sebebi kadın hormonlarının azalması ve erkeklik hormonu olan testosteronun bunun yerini alması. Erkeklerde ise tam tersi, testosteronun seviyesi düşerken, dişilere özgü hormonlar devreye girer ve erkekler yaşlandıkça daha az kızar daha çok ağlamaya başlarlar. (2)

Bence erkek olsun, kadın olsun ağlamak, herkese yakışıyor. Çünkü ağlamanın iyi yönleri var. "The Natural and Cultural History of Tears" kitabının yazarı Tom Lutz şöyle diyor: "Ağlamak bizi içimizdeki endişelerden uzaklaştırır. Ağladıktan sonra ferahlar, içimizdeki kargaşayı akışına bırakır ve dikkatimizi zihinden uzaklaştırıp fiziksel olana odaklarız. Hatta genel olarak da bir süre sonra konudan iyice uzaklaşıp, akmakta olan burnumuzu silmek için bir mendil bulma işine girişiriz. Bu anlamda gözyaşları, iyileşme sürecinin bir parçası olur."

Ağlayın, çünkü ağlamak güzeldir..

Ağlamak şu gelip geçici dünyada
Her şeye rağmen var olmak demek
Ağlamak yaşayan binlerce duygu
İnsanca ve coşkulu güzel bir şeydir

Ağlamak güzeldir
Süzülürken yaşlar gözünden sakın utanma (3)






Kaynaklar: (1) milliyet.com.tr
                    (2) Hayvanların Gözünden Dünya Sergisinden.
                    (3) Sezen Aksu - Ağlamak Güzeldir




1 Mart 2017 Çarşamba




BİR KAPI AÇIP GİTSEM





Ben bu dünyaya yanlış gelmiş olacağım ben

Ben öyle her insandan , o kadar uzağım ben

Yine bu gözlerimdir okşanacak şey arar

Yoksa içimde başka bir dünya hasreti var



Uyanır gibi birden bir korkulu rüyadan

O içimden sevdiğim, benim olan dünyadan

Bir ses bana: 'Gel!' dese, ben o sesi işitsem

Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem...

Cahit Sıtkı Tarancı

Türk şair, yazar. Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en önemli şairlerinden birisidir. En ünlü şiirleri "Yaş Otuz Beş", "Memleket İsterim"dir.

Doğum: 4 Ekim 1910, Diyarbakır

Ölüm: 13 Ekim 1956, Viyana, Avusturya

Kitaplar: Gün Eksilmesin Penceremden, Öykü, Ziya'ya Mektuplar, Otuz Beş Yaş, Yazılar: makaleler, konuşmalar, yanıtlar.





Görsel alıntıdır.




23 Şubat 2017 Perşembe




BLOG OKUYUCULARINA TEŞEKKÜR YAZISI


"Yazmak unutmaktır," demiş bir düşünür. Bu söz bazı zamanlar için doğru olabilir. Ama bazen de insan unutmamak, unutulmamak için yazar. Hani "söz uçar, yazı kalır," misali.. İster unutmak, ister unutmamak için yazılsın, "yazmak", sözü yazıya dökmek emek ister, sabır ister, biraz da cesaret ister. Bence, bu üçüne sahip olan herkes yazabilir.

Okumayı, araştırmayı ve öğrenmeyi çok seven biri olarak, okuduğum kitaplardan, araştırmalardan ve öğrendiklerimden bir kısmını (kendimce önemli gördüklerimi) bloggumda yazıyorum. Siz değerli blog okuyucuları da zamanınızı ayırıp -uzun ya da kısa olmasına bakmaksızın- yazdıklarımı okuyorsunuz. İşte bu okumalarınız beni yeniden yazmaya motive ediyor, mutlu kılıyor.

"Bizi güçlü yapan yediklerimiz değil, hazmettiklerimizdir. Bizi zengin yapan kazandıklarımız değil, muhafaza ettiklerimizdir. Bizi bilgili yapan okuduklarımız değil, kafamıza yerleştirdiklerimizdir." der ünlü İngiliz devlet adamı ve filozof Francis Bacon. Ben de inanıyorum ki hepimiz, okuyarak hem bireysel hem de toplumsal anlamda zenginleşebilir, okuduklarımızı zihnimize yerleştirip üzerinde düşünerek ve tartışarak daha iyi bir gelecek kurmak üzere adımlar atabiliriz. Çünkü bilgi paylaşıldıkça çoğalır, çoğaldıkça paylaşılır ve sonunda "bilgi" güce dönüşür..

Bu nedenlerle, bloggumu takip eden, yazılarımı okuyan, başta güzel ülkemdeki okurlar olmak üzere, dünyanın dört bir yanındaki tüm okurlara ayrı ayrı teşekkürlerimi sunuyorum...





13 Şubat 2017 Pazartesi




İNCİ DEYİP GEÇMEYİN. İNCİNİN TARİHİ, SAVAŞLAR VE KEŞİFLERİN DE TARİHİDİR.




İnci Avcıları Operası - Bizet

İnci kadar hikayesi olan, adına besteler yapılan ve dünyada çok bilinen  başka mücevher var mıdır bilmiyorum. Acı ve hüzünle yazılan bir tarihi vardır incinin; zengin ve soylu kadınların gerdanlarını, kulaklarını süslemek için derin sulara ölümüne dalış yapan inci avcılarının acı dolu hikayeleriyle birlikte anılan. İnci avcısı olmasa, sadece istiridyenin içinde saklı ve sedeflenmiş bir kum tanesi olarak kalacakken, avcı inciyi çıkarıp değerli kılar. Tıpkı içimizde saklı olan ama farkına varmadığımız yeteneklerimizin bir gün biri tarafından veya bir vesile ile ortaya çıkarılması gibi. İnci benim için saklı, gizli olanın ortaya çıkarılması anlamını taşır. Kim bilir, belki de Haiku'nun, "Toba' da yağmur yağıyor" da; "İncilere Tanrı' nın gözyaşları denir," diye yazmasının ve inciye kutsiyet addetmesinin nedeni de budur; Tanrı' nın gözyaşlarını görünür kılmak için.

İnsanlarda varolan inci sevgisi, gerçek bir inciye sahip olma isteği incilerin kendi mitolojilerinin unutulmamasından kaynaklanıyor olabilir. Zira Ondokuzuncu yüzyıl sonlarında Fransız doğabilimci Raphael Dubois'nin söylediğine göre insanların inci sevgisi oluşum konusunda bir şey bilmemekten doğmuştur. Bilim adamı, "En güzel bir inci bile minik bir canlının lahdidir." demiştir çünkü. 

İNCİ OLUŞUMU

Kabukların içine giren kum tanesi hikayesini inciler hakkında romantik bir şeyler söylemek isteyen kuyumcular anlatmış olabilir ama gerçekten de midye ya da istiridyeler içinde inci oluşumu minik bir parazitin kabukların içine girerek ölmesiyle başlar. Nehir midyelerinde bu süreç genelde parazitin kabuklardaki bir çatlaktan ve midyenin etiyle beslenmek için girmesiyle başlamaktadır. Midye bunun farkına vararak ondan kurtulmaya çalışır, parazit ise paniğe kapılır ve ileri geri harekete başlar. Parazit yorulunca midye onun tahrişinden kurtulmak için üzerini sedefle kaplamaya başlar ve ölene kadar devam eder buna. 

SEZAR'IN İNGİLİZ İNCİLERİ

Günümüzde dünyanın en iyi incileri Güney Pasifik, Çin, Kuzey ve Güney Amerika ve Avustralya' dan gelirken, bir zamanlar İngiltere' de önemli bir inci endüstrisinin olduğunu düşünmek garip gelebilir insana. Fakat İskoçya' nın pembe incileri, Cumbria' da Ennerdale siyah incileri ve İrlanda' nın beyaz incileri yüzyıllar boyunca tüm Avrupa' ya satılmıştır. Çok güzel inciler insanları savaşa bile sürüklemiştir.

Sezar'ın inci tutkusu olmasaydı, belki de İngiltere Romalılarca alınmazdı. Çünkü Sezar, Avrupa' daki en güzel nehir incilerine sahipti ve inci stoklarını garanti altına almak istiyordu. 

Sezar'ın emrine göre Roma' da sadece aristokratlar inci takabilir ve onlara uygun pembe togayı (erkeklerin resmi yerlere giderken sarındığı beyaz ve dikişsiz kumaş) sadece Sezar giyebilirdi. İnciler aşk tanrıçası Venüs'le ilgiliydi ve Sezar için önemli bir sohbet konusuydu. İnciler Romalı kızların en iyi dostuydu ve Sezar metreslerine hep inci verirdi. İki bin yıl önce bir tek inciye bile çok az insan sahip olabilirdi ve bir inci kolye sahibi olabilmek çok büyük zenginlik belirtisiydi. 

İNCİLİ KRALLAR VE KRALİÇELER

Kristof Kolomb'un batıya yapacağı deniz yolculuğuna dikkat çekmeye çalıştığı dönemde Basra Körfezi incileri Avrupa ve Asya' da en değerli taşlar arasındaydı. İspanya Kralı Ferdinand ve Kraliçe İsabella da onun 1492'deki bu riskli deniz yolculuğunu değerli inciler ve mücevherler hayal ederek desteklemişlerdi. Bir menkıbeye göre İsabella, karşılığını fazlasıyla alacağını düşünerek, bu seyahati desteklemek için mücevherlerini rehine koymuştu. 

Kolomb Yeni Dünya' da aradığını ancak 1498' de yaptığı üçüncü seyahatte buldu. O zaman yazdığı anılarına göre, Venezuella kıyılarındaki köylerde herkes inci kolye takıyordu. Ancak o bunları Ferdinand ve İsabella' ya gönderdiği raporlara yazmadı. Kral ve Kraliçe Seville' deki casuslarından incileri öğrenince çok kızdılar ve Kolomb 1500' de İspanya' ya zincirli olarak döndü.

Ondan sonra Avrupa'da İnci Çağı başladı. Çuvallar dolusu inciler İspanya' ya gemilerle gönderildi ve İspanyol Kraliyet Ailesi Avrupa saraylarında kıskanılır oldu. Kraliçe Elizabeth I kendisine bağlı İngiliz korsan kaptanlar John Hawkins ve Francis Drake'e emir vererek İspanyol gemileriyle gelen Amerikan incilerini her fırsatta ele geçirmelerini söyledi.

Ama İspanyol Philip II tarafından ablası Mary Tudor'a nişan hediyesi olarak verilen inci kadar güzel bir inciyi asla bulamadı. İspanyollar o inciye hacı ya da seyyah anlamına gelen La Peregrina adını vermişlerdi--hikayeye göre bu inciyi Panama' da bir köle bulmuş ve bu sayede özgürlüğünü kazanmıştı. Mükemmel bir damla şeklinde olan incinin ağırlığı on gramdı ve bir süre için İngiliz sarayının harikası oldu. Mary ölünce Philip ona hediye ettiği inciyi geri istedi ve bu inci daha sonraki yüzyıllarda, değişik zamanlarda İspanya'da Joseph Bonaparte'ın, Fransa'da Prens Louis Naleon'un oldu ve Abercom Markisi 1837'de onu karısı için satın aldı. Markiz bir kez Windsor Şatosunda bir divanda otururken, bir kez de bir baloda kaybetti onu ama her seferinde bularak ona geri verdiler. 1969'da aktör Richard Burton bu inciyi Sotheby's açık artırmasında 37.000 dolara satın alarak karısı Elizabeth Taylor'a verdi. Bir gün bir Las Vegas otel odasında  Taylor'un Pekin köpeği inciyi ağzına alarak biraz çiğnedi ama Taylor Burton'a inciye bir şey olmadığını söyledi.



Fotoğraf, (Elizabeth Taylor'un İncisi), milliyet.com.tr


Elizabeth Taylor'un ölümünden sonra mücevherleri açık artırmayla satışa sunuldu. Onların arasında en meşhuru "La Peregrina" incisi 11.8 milyon dolarlık (22 milyon TL) rekor fiyata satıldı. (milliyet.com.tr)

İNCİ HAKKINDA AZ BİLİNENLER

--İnci yapan nehirler somon balığı da üretir ve bu bir rastlantı değildir. Somon ve midye birbirine muhtaçtır ve nehirde ikisi varsa yaşayabilirler. Somon midyenin dadısı ya da belki de şoförüdür. Çiftleşmeden sonra her dişi midye yaklaşık iki yüz yumurta üretir ki bunlar ancak oradan geçen bir somonun solungaçlarına yapışabilirse yaşarlar. Yavrular bütün kış balığın üstünde kalır, baharda ayrılır, minik midyeler olurlar ve nehrin başka bir bölgesinde yerleşirler. Midyeler somonların kendilerini korumalarına karşılık olarak onlar için temizlik yapar ya da gıda maddesi sağlarlar.

--İnciler insanlar tarafından kullanılmaz ve kasada tutulurlarsa ne yazık ki kurur ve sarılaşırlar. Ama insan tenine değerlerse parıltılarını yansıtırlar. 

--En ucuz inciler "barok" denen pürüzlü incilerdi ki bunların oluşumunda sanki üzeri sedefle kaplanan çekirdek oluşumdan önce çok hareket etmiş gibidir. Fakat bazen de İskoç midye incilerinde olduğu gibi en değerli inciler en çirkin olanlardır, özellikle de hafifçe insan şekline benzedikleri zaman.

--Barok sözcüğünden bir başka anlam daha türedi. Avrupa'da on yedinci yüzyılda yeni ve coşkulu bir mimari tarzı doğdu ve birkaç yıl sonra bunu eleştirenler alay edercesine "barok" adını verdiler bu tarza. Onlara göre bu mimarı tarzı çirkin inciler gibi berbat bir şeydi. Fakat bu sözcük tuttu ve hatta olumlu bir anlam kazandı.

--Japon Mikimoto 1893'te ilk kültür yarı-incisini buldu fakat çekirdeği istiridye içinde nereye koyarsa daha iyi sonuç alacağını bilemiyordu. 1905'te yeni bir kızıl gelgit olayı yaşandı ve istiridyelerin hepsi öldü. Mikimoto ölen istiridyelerin hepsini açtı ve beş tane yuvarlak inci buldu. Not defterine, "İstiridyelerin ölmesi bir felaket ama bu olay bana çekirdeği nereye koymam gerektiğini öğretti," diye yazdı. Sonunda kültür incisi üretmenin sırrını öğrenmişti. Birkaç yıl sonra istiridyelerinden binlerce ve daha sonra milyonlarca inci almaya başladı Mikimoto.

--Dünya İnci Kralı olarak anılan Mikimoto, sadece insan eliyle inci üretmemiş, onları satın alacak bir kitle de oluşturmuştur. Mikimoto tüm teknolojik gelişmelere karşın incilerin eski mistik durumlarını muhafaza etmelerini, Jül Sezar zamanındaki gibi doğal kalmalarını sağlamıştır.

--Vejetaryenler inci takmamalı.






Kaynak: Victoria Finlay - Mücevherlerin Gizli Tarihi'nden (s:93-130) derlendi. Pegasus Yayınları, 1. Baskı: Kasım 2006






   

6 Şubat 2017 Pazartesi




LİKYA YOLU YÜRÜYÜŞÜNDEN NOTLAR
Fethiye-Kayaköy- Gemiler Koyu- Afkule Manastırı-Ölüdeniz- Ovacık-Kozağaç-Babadağ-Kirme-Faralya-Kelebekler Vadisi-Kabak 





29 Ocak 2017 gecesi saat 23.00'da Ankara'dan Fethiye'ye doğru yola çıktık. Hava ayaz mı ayaz. Soğuk insanın iliklerine işliyor. Tesellim, güneye gidiyor oluşumuz. Havanın sıcak olacağını düşlüyorum çünkü. Yolculuk yaptığımız araçta payıma iki kişilik koltukta tek başına yolculuk etmek düştü. Oh! Mis dedim kendi kendime; rahat bir yolculuk olacak. Ve uyumak-uyanıklık arasında, kulaklarımda Barış Manço'nun dizeleri: 

"Hava ayaz mı ayaz, ellerim ceplerimde.
 Bir türkü tutturmuşum, duyuyorsun değil mi?" 

Sekiz saatlik bir yolculuktan sonra sabah erken saatlerde Fethiye'ye vardığımızda gri bir gökyüzü, hafif hafif yağan yağmur ve mavi rengi uçup gitmiş bir deniz karşıladı bizi. Deniz kıyısında bir kafede yaptığımız kahvaltı sonrası merkezde bulunan hostelimize yerleştik. Unutmadan söyleyeyim. Benim hostelde ilk konaklamam olacaktı. Dolayısıyla üzerimde bir tedirginlik vardı. Sanırım birazda gergindim. Gerginliğimin nedeni: Evet, lüks aramıyordum ama hijyen olmazsa olmazdı benim için. Yani bir yerin lüks olmaması, hijyenik olmasını engellemez değil mi? Kısacası hostelde konaklamanın bana göre olmadığını anladım, dört günün sonunda. Böylece hostel konaklaması benim için ilk ve son deneyim oldu diyebilirim.

Hazırlıklarımızı tamamlayıp Fethiye Kalesi'ne doğru yola çıktık. Şehrin gece-gündüz tüm silüetinde yer alan Kaya Mezarlarına uzaktan bakıp kaleye doğru tırmanmaya başladık. Fethiye'nin simgesi olarak kabul edilen Amintas Mezarı, kenti çevreleyen tepenin eteklerinde muhteşem görüntüsüyle göze çarpmakta. Bu kaya mezarı, 4. yüzyılda Telmessos kentinin yöneticisi olduğu sanılan Kral Amintas'ın anısına inşa edilmiş. Çevreyi gözleye gözleye kaleye vardığımda gördüğüm manzara hava muhalefetine rağmen çok güzeldi: Kuşbakışı Fethiye manzarası.

FETHİYE(TELMESSOS)

Fethiye'nin antik dönemlerdeki ismi; Telmessos. Bu kentin Likya ve Karya uygarlıklarının sınırında İ.Ö. 5. yüzyılda kurulduğu biliniyor. Günümüze ulaşan kalıntılardan, Helenistik ve Roma dönemlerinde kentin oldukça zengin ve yüksek bir kültüre sahip olduğu ve tanrı Apollon' a adanmış ünlü bir kehanet merkezi olduğu bilinmekte, antik Telmessos'un Likya' ya özgü kaya mezarları, lahitleri, kale ve tiyatrosu bütün görkemiyle geçmişten günümüze bize bir şeyler anlatıyor, aktarıyor burada. Fethiye ve Antalya arasında uzanan Teke Yarımadası antik dönemlerde Likya olarak adlandırılmış. Anadolu'nun yerli halklarından olan Likyalılar, Homeros'un ünlü İlyada' sında ve Kadeş Savaşı'nı sona erdiren tarihin ilk yazılı antlaşmasında, denizci bir millet olarak tanımlanmıştır. 

FETHİYE KALESİ

Kalenin ve çevresinin harap bir biçimde olması, bakımsızlığı, terkedilmişliği, devletin ve halkımızın tarihi ve kültürel miraslara olan ilgisizliği insanı adeta isyan ettiriyor. Kale ve çevresi cam kırıklarından geçilmiyor, sevenler sanki başka bir yer bulamamışlar gibi sevgilerini yüzlerce yılın yükünü taşıyan taşlara yazmışlar çirkince! Bu ne vurdumduymazlık diye geçiriyorum içimden üzüntüyle. Sonra kendi kendime teselli veriyorum: Tüm bunların kaynağı bilgisizlik diye. Buranın tarihi ve dünya kültürleri açısından önemi bilinse(halk tarafından) hiç böyle harap, yıkık dökük olur muydu?

Fethiye'ye gitmeden önce Likya Yolu ve yürüyüş güzergahı hakkında geniş bir araştırma yaptığım için yer yer yörenin tarihiyle ilgili bilgiler de aktaracağım yazımda. 

Fethiye, çok sayıda medeniyete ev sahipliği yapmış. Şehrin güneyinde yükselen ve Hristiyanların en önemli ikinci ismi Aziz John'un şövalyelerine ait olduğu sanılan Fethiye Kalesi adeta bir açık hava müzesi. Duvarlara oyulmuş birkaç yazı, tarihi belirsiz bir sarnıç dışında, tepenin doğu yüzünde küçük ve basit iki kaya mezarı bulunmakta. Kalenin bedeninde toplu fotoğraf çektirdikten sonra kırmızı-beyaz işeretli yoldan Kayaköy'e doğru yürüyüşe devam ettik. Yol, orman içindeki patikalar ve yer yer taş döşeli patikalarla uzayıp gidiyordu. Kuş cıvıltıları ve yabani kekik kokuları arasında göze, kulağa ve burnumuza şölen sunan bu büyülü atmosferde yürürken, tarihi de duyumsuyordum: "Geleceği duyumsamak, geçmişi özlemekten kolay değildir." misali.  Galiba benim için mutluluk; sağlıklı olup yürüyebilmekti. Yükseklerde bu durumuma şükrettim hep...

Yolumuzdaki ilk yerleşim birimi Karakeçili Köyü idi. Köy, çukurda kalan düzlüğe inşa edilmişti. Tepeden baktığımda sıradan Anadolu köylerinden biri gibiydi. Gibiydi diyorum; çünkü ikinci gün aynı noktadan köye baktığımda fena halde yanıldığımı anlayacaktım. Zira köy sisler arasında kaybolmuş, adeta yok olmuştu. Gördüğüm, yalnızca köyü çevreleyen dağlar, yukarıda gökyüzü ve karşıda mübadelenin kırgınlığını yaşayan Kayaköy manzarası masaldan fırlamış hissi uyandırmıştı bende.

Karakeçili Köyü'ne varmak için asfalt yoldan orman içine inen patikaya geçmemiz gerekti. Küçük kardeşim gibi gördüğüm ve iyi fotoğraf çeken Salih ile birlikte çevreyi fotoğraflıyacağız diye grubun orman içine daldığını fark etmedik. Düdük çalıyoruz ses veren yok. Bizde karşıda gözüken Kayaköy'e varmak için yola devam ettik. Bulduğumuz ilk işaretli sapaktan patikaya girdik. Tam da burada önemli bir uyarı yapmam gerekiyor. Likya Yolu haricinde, Fethiye Belediyesince işaretlenen Fethiye rotaları yer yer Likya Yolu ile çakışıyor. Dikkat edilmesi gereken kırmızı-sarı işaretli yolun Fethiye Rotası olduğu, kırmızı-beyaz işaretli yolun ise Likya Yolu olduğudur. Biz, kırmızı-sarı işaretli yolda yaklaşık bir kilometre yürüdükten sonra, grubu göremeyince, telefonla ulaştığımız rehbere konum göndererek Likya Yolu rotasına geri döndük ve grupla birleştik. :) Hedefimiz Kayaköy'dü. Köy kahvesinde kısa bir dinlenme ve içtiğimiz nefis adaçayından sonra Kayaköy'ün arkasındaki tepeyi aşarak Gemiler Koyu' na indik.

GEMİLER KOYU VE St. NICHOLAS ADASI

Koyda bizi zeytin ve çam ağaçlarıyla çevrelenmiş bir başka güzellik karşıladı. Gemiler Koyunun tam karşısında St. Nicholas (Gemiler Adası) vardı. Adaya tekne ile ulaşmak mümkün; ama biz sadece uzaktan bakmakla yetindik. Adada Bizans döneminden kalma kalıntılar varmış. Öğrendiğime göre, 1990 yılında bir Japon Arkeoloji heyetinin Fethiye Müzesi ile birlikte başlattığı kazılarda gün ışığına çıkarılan buluntulardan, adanın erken Hristiyanlık döneminde önemli bir ziyaret merkezi olduğu ve denizler azizi Nicholas'ın bu adada yaşadığı anlaşılmış.

İkinci gün erkenden kalkıp Kayaköy'e vardık araçla. Köy kahvesinde yaptığımız kahvaltı sonrası Kayaköy'ü gezdik Köyün 4-5 ton kapasiteli su sarnıçlarını, köy evlerini, köy okulunu, köydeki kiliseleri gezdik. 

KAYAKÖYÜ'NÜN HİKAYESİ





Mübadele hikayeleri beni hep hüzünlendirir. İşte bu hüzünle gezdim Kayaköyü. Hüznümün kaynağı ise sanırım okuduğum Yaşar Kemal'in "Bir Ada Hikayesi" dörtlemesi. (Dörtlemenin birinci cildi; "Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana", ikincisi; "Karıncanın Su İçtiği", üçüncüsü; "Tanyeri Horozları" ve dördüncüsü; "Çıplak Deniz, Çıplak Ada.")
Gerçi Bir Ada Hikayesi dörtlemesi, mübadele sürecini ve mübadele nedeniyle Yunanistan'dan Türkiye'ye göçmek zorunda bırakılan bir grup insanın değişen hayatlarını anlatır. Ama ne farkeder? Gerçekte Yaşar Kemal'in "Mübadeleyi yazdım." diyerek tüm mübadillerin yerlerinden, yurtlarından ayrılmak zorunda kaldıklarında çektikleri acıları, ızdırapları yazarak(Kendi ailesi de mübadil olduğu için hissederek yazmış) adeta mübadillerin ortak sıkıntılarını bizlere ulaştırmak için tercümanlık yapmıştır. Dörtlemeyi okuyup da "empati" yapamayan birinin varolacağına  inanmam çok zor diyebilirim.

Fethiye'nin 8 kilometre güneyinde bulunan bu köy tarihte "Lebessos and Lebessus" olarak biliniyor. Daha önce Likyalıların ve Yunanlıların yaşadığı bu köy, 1923 Türk-Yunan nüfus mübadelesi sonrası terkediliyor ve günümüzde ise müze kent olarak kullanılıyor. Köydeki evler taş Yunan evleri. Zamanında hiçbir ev, diğerinin güneşini kesmeyecek şekilde dizayn edilmiş. Köy içerisinde aşağı ve yukarı adlı kiliseler, okul, şapel, hastane bulunmakta. Bugün yıkık dökük bu taş evler bomboş. Köy, sonradan keşfedilen Likya Yolu üzerinde bulunuyor. UNESCO bu köyü, "Barış ve Kardeşlik Köyü" olarak adlandırıyor. Fakat evlerin neden yağmalandığını, pencerelerinin ve kapılarının dahi olmamasının nedenini öğrendiğimde köyün hikayesinin hiç de kardeşlik hikayesi olmadığını anladım. :( Mübadele sonrası Yunanlılar köyü terk edince, geri gelecekleri korkusu ile Türkler tüm köyü talan ediyor, Yunanlıların kalan eşyalarını kırıp parçalıyorlar. Kapı ve pencereleri çalıyorlar ve bugünkü köy görüntüsü ortaya çıkıyor; kırgın, harap olmuş, mübadele yorgunu bir Rum Köyü. 

Göçen Rumların yerine gelen Yunanistandaki Türkler bu köye yerleşmemişler. Çünkü burada yaşayan Rumlar geçimlerini bağcılık ve sanatla  sağlarlarmış. Onlar buradan gidince, tarımla (özellikle tütün ekimi) uğraşan Türkler ise taşlık, kayalık arazide tarım yapamayacakları için buraya yerleşmek istememişler.

Bugün hava günlük güneşlik. Dünkü yağmurlu havadan eser yok. Taşla örülü patikalarda yürürken hala ıslak olan taşlarda kaymamak için pür dikkat yürüyoruz. Bu kez, Kayaköy' den Afkule'ye doğru 5 kilometrelik yolu yürüyüp geri döneceğiz ve Kayaköy'ün ardındaki tepenin arkasından Ölüdeniz'e ineceğiz.

AFKULE MANASTIRI







Nemli orman patikalarından ilerleyip çıktığımız tepeden görünen "Soğuksu Koyu"nun rengi tam anlamıyla turkuazdı. En sevdiğim renklerden biri olan turkuazı denizde görmekten büyülenmiştim sanki. İzlemeye doyamadım. Fotoğraf çekip yola devam ettik. Yol boyunca gördüğüm güzellikleri, ya doğa yürüyüşü yaparak ya da bu saklı cennet koylara tekneyle gelerek görebilirdiniz ancak. Tekneden görünen manzara ise tepeden izlenen manzara kadar heyecan vermeyebilir insana. Görüş açısı bakımından. :) 

Dik bir patikadan Afkule Manastırına indik. Manastırın içini gezmeden önce manastırın önünde uzayan derin uçuruma şöyle bir baktım. Deniz çok sakindi. Afkule, aynı zamanda Türkiye' deki en güzel ve son derece güvenli dalış yapılabilecek yerlerden biriymiş. Sualtı mağaraları, renkli anemonları ve tül mercanları tek kelimeyle mükemmelmiş. 

Manastırın yüksek merdivenlerini tırmanırken aklımda manastırın efsanesi vardı.Efsaneye göre; manastırı Elefterios adında bir keşiş, dilenerek topladığı aletlerle ana kayayı oyarak yapmış ve ölünceye kadar burada çile çekmiş. Manastır gerçekten mükemmel bir manzaraya sahip. İki katlı olan manastırın üst katına içte bulunan merdivenle çıktım. İkinci katta iki oda bulunmakta. Odanın penceresinden ya da önündeki balkondan seyrine doyum olmayan bir manzara karşıladı beni. İşte tam burada tarih, kültür ve coğrafya içiçe geçmişti benim için. Bu duygum öylesine yoğundu ki, rehbere; "Beni burada bırakıp gidin. Cenneti uzaklarda aramaya ihtiyacım yok. Benim için cennet burası." deyiverdim.

Aşağıya inip manastırın çevresini dolaşmaya başladım. Bir de ne göreyim? Duvardaki nişlerden birinde mangal teli ve pet şişede yarısı kullanılmış sıvı yakıt vardı. Demek ki birileri burada mangal partisi vermiş, veriyor, verecek...Sözün bittiği yer. Ne diyebilirim ki? Tarihi binlerce yıla dayanan taş duvara yazılan kırmızı yazılar, çizilen kalpler, kalplerimizi incitti. 

Trabzon'da bulunan Sumela Manastırı'nın hikayesi ve manzarasından sonra beni etkileyen ikinci yer oldu Afkule Manastırı. Tek başıma manastırın denize bakan yamaçlarından inmeye başladım. Ağaçlara bakınıyordum. Ve bir  ağaç  beni kendine çekti sanki. Sessizce yanına gittim ve ağacı kucakladım. Başımı gövdesine dayayıp ağacı dinledim ve içimdekileri sözsüz ağaca aktardım. Yerden göğe doğru uzanan ağaç beni duyabildi mi, bilmiyorum. Ama duyduğunu umut ediyorum. 

Geldiğimiz patikayı tırmanıp Kayaköy'e geri döndük ve bugünkü yürüyüşümüzün son durağı Ölüdeniz' e doğru inişe geçtik. Ölüdeniz gözüktüğünde, başı karlı Babadağı da gördük akabinde. Babadağ ben burdayım diyordu adeta. Zaten dağı görmemek mümkün değildi. Dünyanın en güzel manzarasına sahip bu yerde, Babadağ'ın zirvelerinden kocaman renkli kuşlar gibi süzülen yamaç paraşütçülerini izlemek bile başımızı dağa çevirmeye yetiyordu.

Öğle yemeğimizi Belcekız Plajında yedik. Kahvemi içtikten sonra plaja indim birkaç arkadaşımla. Ayakkabılarımı çıkarıp çıplak ayakla kuma bastım. Sahil mevsim nedeniyle sakin ve sessizdi. Sırt çantamı yastık yapıp kumlara uzandım. Gözlerimi kapayıp sadece ve sadece dalgaların ninnisini dinledim. Ben bir saati böyle dalgaların sesini dinleyerek geçirirken güneşin iyice ısıtmaya başlamasıyla kendine güvenen ve cesur olan arkadaşlar, denize girdiler. Böylece tarih 31 Ocak 2017' yi gösterirken Fethiye' de denize girileceğini de kanıtlamış oldular. Bu arkadaşları kutluyorum.:)

ÖLÜDENİZ VE BELCEKIZ PLAJI





Ölüdeniz kumsalı %82  oyla 2006 yılında dünyanın en güzel kumsalı seçilmiş. Anadolu'nun güneybatısında yer alan Teke Yarımadası'nda bulunan Ölüdeniz, Türkiye'deki deniz kulağı (lagün) oluşumlarından biridir. Ölüdeniz adına uygun olarak durgun bir göl gibidir. En fırtınalı havalarda Belcekız kıyıları dalgalarla boğuşurken, Ölüdeniz'de sadece çırpıntılar meydana gelir. Ölüdeniz ve Belcekız efsanesi herkes tarafından bilindiğinden burada yazmama gerek yok sanırım. 

Akşam yemeğinden sonra dinlenmek üzere yatağıma uzanmış, kitabımı okurken çok yakından gelen gümbür gümbür bir müzikle irkildim. Kalktım sesin kaynağını bulabilmek için. Yanda bulunan barda canlı müzik yapılıyormuş meğer. Müzik bitene kadar uyumak mümkün olmadı, tabii dinlenmek de. Ertesi gün yürüyeceğimiz yol hem zorlu hem de uzundu. Artık uykusuz uykusuz yürüyecektim. Bu geceden sonra anladım ki, beni irite eden en önemli etkenlerden biri "kötü söylenen şarkı" ve "kötü çalınan müzik" imiş. Bu da bir kazanım oldu benim için.


BABADAĞ





Üçüncü gün de köy kahvesinde kahvaltı yaptıktan sonra Ölüdeniz'e araçla gittik. Kaldığımız yerden Babadağ'a doğru tırmanışa başladık. Hava yine güneşli ve sıcaktı. Uzun kar yürüyüşlerinden sonra sağda deniz, solda çam ormanları ve yer yer maki bitkileri arasından geçen dağ patikalarında yürümek nasıl desem, bana ilaç gibi geldi. Çünkü, benim için patikalarda yürümek sadece bir yürüyüş değidir, patika da sadece patika değidir; David Le Breton'un "Yürümeye Övgü" kitabını okuduktan sonra. 
Şöyle ki: "Patika hatta yol yere kazınmış bir bellektir, sayısız yürüyüşçünün toprağın damarlarında bıraktığı iz, zaman içinde yerlerle haşır neşir olmuş, manzara içinde bir tür güçlü kuşaklar dayanışması oluşturmuştur. Yürüyüşçülerin imzaları orada birbirine karışmıştır. Yürüyüşçünün, menzile varmak için bir an önce bulunduğu yeri terk etmek isteyen otomobil sürücüsünün kimi zaman kendisi ya da başkaları için ölümcül olan mücadelesi gibi bir derdi yoktur. Bu toprak yollarda yürümek görünmez ama gerçek bir zımni anlaşma içinde öteki yürüyüşçülere ayak uydurma sonucunu getirir. Yol, geçen insanların kayıtsızlığından rahatsız olan bitki ya da maden dünyasının içinde bir toprak izidir. Çok kısa bir süre içinde sayısız adımın bastığı toprak bir insanlık damgasıdır. Toprağa basan ayak, önüne çıkan her şeyi acımasızca ezen ve geçtiği yerde yara izi bırakan araba lastiği gibi saldırgan değildir. Hayvanların bıraktığı izler neredeyse farkedilmez."

Bu duygularla patikada yürürken masmavi gökyüzünde nazlı nazlı süzülen yamaç paraşütçülerini gördüm. Çok yükseklerde olduklarından demek henüz atlamışlardı Babadağın yamaçlarından. Babadağın iki zirvesi de karla kaplıydı. Dağın eteklerinde yürüyorduk ve çevrede çiçekler açmıştı. Açan çiçeklerden biri siklamen, diğeri mor süsendi. Sarı papatyalar da sereserpe yayılmıştı toprağa. Fotoğrafını çektiğim güzel bir çiçeğin adını ise bilmiyorum. Belki de endemik bir türdü. Babadağın zirvesine 5 kala eteklerinden çekiştirdik. :) 

Sizce, dağdaki güzel bir manzarayı ne çirkinleştirebilir? Tabii ki yapılaşma değil mi? İşte dağın eteklerine yayılmış beton yığınlarını görünce eyvah dedim kendi kendime, şimdi parası çok, doğal çevreye duyarlılığı az olanlar "yandı gülüm keten helva" telaşıyla doldururlar burayı kısa sürede diye hayıflandım. Keçilerin melemesi eşliğinde Babadağ'a en yakın noktada öğle yemeği molası verdik. Yemekten sonra yürüyüşe devam ettik. Yukarıda parlayan güneşe inat, yerlerde kırağı vardı. Yüz metre aşağıdaki bu hava değişikliği ise şaşırtıcıydı. Çam, sedir, zeytin ve keçiboynuzu ağaçlarının arasından yürüyerek Kelebekler Vadisi'ne vardık. Yalnızca kartpostallarda görüp beğendiğim vadiyi tepeden görmek, havasını solumak bile heyecanımı yatıştırmaya yetti. Gördüğüm manzara, yok böyle bir yer dedirtiyordu insana...

KELEBEKLER VADİSİ



Kaplan Kelebeği (Jessy Tiger)  Photo: yenikelebeklervadisi.org' dan alınmıştır. 




Sahip olduğu endemik türler nedeniyle "dünya mirası" olarak korunması önerilmiş 100 dağdan biri olan Babadağın eteklerinde bulunan Kelebekler Vadisi, birinci derece doğal SİT ilan edilmiş ve her türlü yapılaşmaya kapatılmıştır. 350 metreye ulaşan sarp kayalık duvarlarla çevrili olan Vadi ismini, barındırdığı seksenden fazla kelebek türünden ve özellikle kaplan kelebeğinden  (Jessy Tiger) almıştır. Mevsim kış olunca tek bir kelebek göremedik doğal olarak. Denize ulaşabilmek için vadi duvarlarında işaretlenmiş tek bir noktadan halatlarla zor bir iniş yapmak gerekiyormuş. Tabii bir de bunun çıkışı var. İniş ve çıkış teknik bilgi ve deneyim gerektirdiğinden biz uçurumun en uç noktasından görüntü almakla yetindik. Ve yola devam ettik.

Faralya'ya yaklaştığımızda şırıl şırıl akan dere boyunca ilerledik ve köye vardık. Kaynağı Faralya mahallesinde bulunan ve 50 metre yükseklikten dökülen şelale, vadinin ortasından geçen bu dere ile Akdeniz'e ulaşıyor. Bugün Ovacık-Kozağaç-Kirme ve Faralya etabını da tamamlamış olduk. Yorgun ama mutlu, hostele döndük.

KABAK KOYU



Kameramdan Kabak Koyu.

Ertesi gün erkenden kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra araçla Faralya' ya geldik, Faralya-Kabak arasını yürümek için. 9 kilometrelik yolu yürüdükten sonra Kabak Koyunu tepeden seyrettik. Arkada Babadağ, önde açık deniz manzarası eşliğinde çay-kahve içip, yemeğimizi yedik. Yüksek kayalarca korunan Kabak Koyu, birinci derece doğal SİT alanı. Koya ulaşmak pek kolay değil. İyi ki de değil. Çevre bakirliğini koruyabilmiş böylelikle. Kabak Köyüne kadar asfalt yol var. Ancak koya inmek için 20 dakikalık bir yürüyüş ya da kısa bir traktör yolculuğu sonrası ulaşabilirsiniz. Ben Kabak Koyu'nun olağanüstü doğa manzarasına bayıldım. Orada yaşayanların ne kadar şanslı olduklarını düşündüm. Keşke bu güzelliklerin kıymeti bilinse, korunabilse.

Ankara'ya dönüş yolunda bir kez daha anladım ki, ülkemiz cennet gibi bir doğaya sahip. Dört mevsimi, tüm güzellikleriyle birlikte yaşıyoruz. Dünyada kaç ülkede dört mevsim yaşanıyor dersiniz? Sanırım fazla değil. :)

İşte bunları düşünürken aklıma, vatanseverlik nedir diye bir soru gelmez mi? Vatanseverlik, bireyin ülkesini sevmesi ve ona bağlılık göstermesi diye tanımlansa da bence eksik bir tanımlamadır bu. Vatanseverlik, bireyin ülkesini sevmesi, ona bağlılık göstermesinin yanında vatan toprağı üzerinde bulunan tarihi ve kültürel mirası korumayı bilmesi, çevreyi ve doğayı sevmesi, doğaya zarar vermemeyi ilke edinmesidir, ki bu  da vatanseverlerin gelecek nesillere olan görevidir, borcudur.

Biliyorum, yazım çok uzadı. Ama, ne yapayım? Gezdim, gördüm ve yazdım... Ben yazarken yoruldum, siz okurken yorulmayın.  :)

Son olarak şunu söylemek istiyorum: Sağlıklı olmak için yürüyün. Şehirde, dağda, bayırda, çayırda. Neresi olursa olsun ama mutlaka yürüyün. Yürüyen insan kibirli olmaz der David Le Breton ve şöyle devam eder: " Kesin olan şu ki yürüyen insan genellikle otomobil kullanan ya da trene veya uçağa binen biri gibi kibirli olmaz. Çünkü attığı her adımda dünyanın acımasızlığını ve yolda rastladığı insanlarla dostça uzlaşma gerekliliğini hissederek asla insan olduğunu unutmaz."




Karakeçili Köyü


Karakeçili Köyü sisler altında kaybolmuş.


Likya Yolu'nda yürüdüğümüz güzergah. (Harita goole görsellerden alındı.)


Likya Yolu yürüyüşüne katılan ve insan olduğunu asla unutmayan 13 değerli arkadaşıma ve bu yürüyüşü düzenleyen rehberlerimiz Nedim Yılmaz ve Halil Yiğit'e teşekkürler.

Photos:...........by Salih Atak