23 Şubat 2017 Perşembe




BLOG OKUYUCULARINA TEŞEKKÜR YAZISI


"Yazmak unutmaktır," demiş bir düşünür. Bu söz bazı zamanlar için doğru olabilir. Ama bazen de insan unutmamak, unutulmamak için yazar. Hani "söz uçar, yazı kalır," misali.. İster unutmak, ister unutmamak için yazılsın, "yazmak", sözü yazıya dökmek emek ister, sabır ister, biraz da cesaret ister. Bence, bu üçüne sahip olan herkes yazabilir.

Okumayı, araştırmayı ve öğrenmeyi çok seven biri olarak, okuduğum kitaplardan, araştırmalardan ve öğrendiklerimden bir kısmını (kendimce önemli gördüklerimi) bloggumda yazıyorum. Siz değerli blog okuyucuları da zamanınızı ayırıp -uzun ya da kısa olmasına bakmaksızın- yazdıklarımı okuyorsunuz. İşte bu okumalarınız beni yeniden yazmaya motive ediyor, mutlu kılıyor.

"Bizi güçlü yapan yediklerimiz değil, hazmettiklerimizdir. Bizi zengin yapan kazandıklarımız değil, muhafaza ettiklerimizdir. Bizi bilgili yapan okuduklarımız değil, kafamıza yerleştirdiklerimizdir." der ünlü İngiliz devlet adamı ve filozof Francis Bacon. Ben de inanıyorum ki hepimiz, okuyarak hem bireysel hem de toplumsal anlamda zenginleşebilir, okuduklarımızı zihnimize yerleştirip üzerinde düşünerek ve tartışarak daha iyi bir gelecek kurmak üzere adımlar atabiliriz. Çünkü bilgi paylaşıldıkça çoğalır, çoğaldıkça paylaşılır ve sonunda "bilgi" güce dönüşür..

Bu nedenlerle, bloggumu takip eden, yazılarımı okuyan, başta güzel ülkemdeki okurlar olmak üzere, dünyanın dört bir yanındaki tüm okurlara ayrı ayrı teşekkürlerimi sunuyorum...





13 Şubat 2017 Pazartesi




İNCİ DEYİP GEÇMEYİN. İNCİNİN TARİHİ, SAVAŞLAR VE KEŞİFLERİN DE TARİHİDİR.




İnci Avcıları Operası - Bizet

İnci kadar hikayesi olan, adına besteler yapılan ve dünyada çok bilinen  başka mücevher var mıdır bilmiyorum. Acı ve hüzünle yazılan bir tarihi vardır incinin; zengin ve soylu kadınların gerdanlarını, kulaklarını süslemek için derin sulara ölümüne dalış yapan inci avcılarının acı dolu hikayeleriyle birlikte anılan. İnci avcısı olmasa, sadece istiridyenin içinde saklı ve sedeflenmiş bir kum tanesi olarak kalacakken, avcı inciyi çıkarıp değerli kılar. Tıpkı içimizde saklı olan ama farkına varmadığımız yeteneklerimizin bir gün biri tarafından veya bir vesile ile ortaya çıkarılması gibi. İnci benim için saklı, gizli olanın ortaya çıkarılması anlamını taşır. Kim bilir, belki de Haiku'nun, "Toba' da yağmur yağıyor" da; "İncilere Tanrı' nın gözyaşları denir," diye yazmasının ve inciye kutsiyet addetmesinin nedeni de budur; Tanrı' nın gözyaşlarını görünür kılmak için.

İnsanlarda varolan inci sevgisi, gerçek bir inciye sahip olma isteği incilerin kendi mitolojilerinin unutulmamasından kaynaklanıyor olabilir. Zira Ondokuzuncu yüzyıl sonlarında Fransız doğabilimci Raphael Dubois'nin söylediğine göre insanların inci sevgisi oluşum konusunda bir şey bilmemekten doğmuştur. Bilim adamı, "En güzel bir inci bile minik bir canlının lahdidir." demiştir çünkü. 

İNCİ OLUŞUMU

Kabukların içine giren kum tanesi hikayesini inciler hakkında romantik bir şeyler söylemek isteyen kuyumcular anlatmış olabilir ama gerçekten de midye ya da istiridyeler içinde inci oluşumu minik bir parazitin kabukların içine girerek ölmesiyle başlar. Nehir midyelerinde bu süreç genelde parazitin kabuklardaki bir çatlaktan ve midyenin etiyle beslenmek için girmesiyle başlamaktadır. Midye bunun farkına vararak ondan kurtulmaya çalışır, parazit ise paniğe kapılır ve ileri geri harekete başlar. Parazit yorulunca midye onun tahrişinden kurtulmak için üzerini sedefle kaplamaya başlar ve ölene kadar devam eder buna. 

SEZAR'IN İNGİLİZ İNCİLERİ

Günümüzde dünyanın en iyi incileri Güney Pasifik, Çin, Kuzey ve Güney Amerika ve Avustralya' dan gelirken, bir zamanlar İngiltere' de önemli bir inci endüstrisinin olduğunu düşünmek garip gelebilir insana. Fakat İskoçya' nın pembe incileri, Cumbria' da Ennerdale siyah incileri ve İrlanda' nın beyaz incileri yüzyıllar boyunca tüm Avrupa' ya satılmıştır. Çok güzel inciler insanları savaşa bile sürüklemiştir.

Sezar'ın inci tutkusu olmasaydı, belki de İngiltere Romalılarca alınmazdı. Çünkü Sezar, Avrupa' daki en güzel nehir incilerine sahipti ve inci stoklarını garanti altına almak istiyordu. 

Sezar'ın emrine göre Roma' da sadece aristokratlar inci takabilir ve onlara uygun pembe togayı (erkeklerin resmi yerlere giderken sarındığı beyaz ve dikişsiz kumaş) sadece Sezar giyebilirdi. İnciler aşk tanrıçası Venüs'le ilgiliydi ve Sezar için önemli bir sohbet konusuydu. İnciler Romalı kızların en iyi dostuydu ve Sezar metreslerine hep inci verirdi. İki bin yıl önce bir tek inciye bile çok az insan sahip olabilirdi ve bir inci kolye sahibi olabilmek çok büyük zenginlik belirtisiydi. 

İNCİLİ KRALLAR VE KRALİÇELER

Kristof Kolomb'un batıya yapacağı deniz yolculuğuna dikkat çekmeye çalıştığı dönemde Basra Körfezi incileri Avrupa ve Asya' da en değerli taşlar arasındaydı. İspanya Kralı Ferdinand ve Kraliçe İsabella da onun 1492'deki bu riskli deniz yolculuğunu değerli inciler ve mücevherler hayal ederek desteklemişlerdi. Bir menkıbeye göre İsabella, karşılığını fazlasıyla alacağını düşünerek, bu seyahati desteklemek için mücevherlerini rehine koymuştu. 

Kolomb Yeni Dünya' da aradığını ancak 1498' de yaptığı üçüncü seyahatte buldu. O zaman yazdığı anılarına göre, Venezuella kıyılarındaki köylerde herkes inci kolye takıyordu. Ancak o bunları Ferdinand ve İsabella' ya gönderdiği raporlara yazmadı. Kral ve Kraliçe Seville' deki casuslarından incileri öğrenince çok kızdılar ve Kolomb 1500' de İspanya' ya zincirli olarak döndü.

Ondan sonra Avrupa'da İnci Çağı başladı. Çuvallar dolusu inciler İspanya' ya gemilerle gönderildi ve İspanyol Kraliyet Ailesi Avrupa saraylarında kıskanılır oldu. Kraliçe Elizabeth I kendisine bağlı İngiliz korsan kaptanlar John Hawkins ve Francis Drake'e emir vererek İspanyol gemileriyle gelen Amerikan incilerini her fırsatta ele geçirmelerini söyledi.

Ama İspanyol Philip II tarafından ablası Mary Tudor'a nişan hediyesi olarak verilen inci kadar güzel bir inciyi asla bulamadı. İspanyollar o inciye hacı ya da seyyah anlamına gelen La Peregrina adını vermişlerdi--hikayeye göre bu inciyi Panama' da bir köle bulmuş ve bu sayede özgürlüğünü kazanmıştı. Mükemmel bir damla şeklinde olan incinin ağırlığı on gramdı ve bir süre için İngiliz sarayının harikası oldu. Mary ölünce Philip ona hediye ettiği inciyi geri istedi ve bu inci daha sonraki yüzyıllarda, değişik zamanlarda İspanya'da Joseph Bonaparte'ın, Fransa'da Prens Louis Naleon'un oldu ve Abercom Markisi 1837'de onu karısı için satın aldı. Markiz bir kez Windsor Şatosunda bir divanda otururken, bir kez de bir baloda kaybetti onu ama her seferinde bularak ona geri verdiler. 1969'da aktör Richard Burton bu inciyi Sotheby's açık artırmasında 37.000 dolara satın alarak karısı Elizabeth Taylor'a verdi. Bir gün bir Las Vegas otel odasında  Taylor'un Pekin köpeği inciyi ağzına alarak biraz çiğnedi ama Taylor Burton'a inciye bir şey olmadığını söyledi.



Fotoğraf, (Elizabeth Taylor'un İncisi), milliyet.com.tr


Elizabeth Taylor'un ölümünden sonra mücevherleri açık artırmayla satışa sunuldu. Onların arasında en meşhuru "La Peregrina" incisi 11.8 milyon dolarlık (22 milyon TL) rekor fiyata satıldı. (milliyet.com.tr)

İNCİ HAKKINDA AZ BİLİNENLER

--İnci yapan nehirler somon balığı da üretir ve bu bir rastlantı değildir. Somon ve midye birbirine muhtaçtır ve nehirde ikisi varsa yaşayabilirler. Somon midyenin dadısı ya da belki de şoförüdür. Çiftleşmeden sonra her dişi midye yaklaşık iki yüz yumurta üretir ki bunlar ancak oradan geçen bir somonun solungaçlarına yapışabilirse yaşarlar. Yavrular bütün kış balığın üstünde kalır, baharda ayrılır, minik midyeler olurlar ve nehrin başka bir bölgesinde yerleşirler. Midyeler somonların kendilerini korumalarına karşılık olarak onlar için temizlik yapar ya da gıda maddesi sağlarlar.

--İnciler insanlar tarafından kullanılmaz ve kasada tutulurlarsa ne yazık ki kurur ve sarılaşırlar. Ama insan tenine değerlerse parıltılarını yansıtırlar. 

--En ucuz inciler "barok" denen pürüzlü incilerdi ki bunların oluşumunda sanki üzeri sedefle kaplanan çekirdek oluşumdan önce çok hareket etmiş gibidir. Fakat bazen de İskoç midye incilerinde olduğu gibi en değerli inciler en çirkin olanlardır, özellikle de hafifçe insan şekline benzedikleri zaman.

--Barok sözcüğünden bir başka anlam daha türedi. Avrupa'da on yedinci yüzyılda yeni ve coşkulu bir mimari tarzı doğdu ve birkaç yıl sonra bunu eleştirenler alay edercesine "barok" adını verdiler bu tarza. Onlara göre bu mimarı tarzı çirkin inciler gibi berbat bir şeydi. Fakat bu sözcük tuttu ve hatta olumlu bir anlam kazandı.

--Japon Mikimoto 1893'te ilk kültür yarı-incisini buldu fakat çekirdeği istiridye içinde nereye koyarsa daha iyi sonuç alacağını bilemiyordu. 1905'te yeni bir kızıl gelgit olayı yaşandı ve istiridyelerin hepsi öldü. Mikimoto ölen istiridyelerin hepsini açtı ve beş tane yuvarlak inci buldu. Not defterine, "İstiridyelerin ölmesi bir felaket ama bu olay bana çekirdeği nereye koymam gerektiğini öğretti," diye yazdı. Sonunda kültür incisi üretmenin sırrını öğrenmişti. Birkaç yıl sonra istiridyelerinden binlerce ve daha sonra milyonlarca inci almaya başladı Mikimoto.

--Dünya İnci Kralı olarak anılan Mikimoto, sadece insan eliyle inci üretmemiş, onları satın alacak bir kitle de oluşturmuştur. Mikimoto tüm teknolojik gelişmelere karşın incilerin eski mistik durumlarını muhafaza etmelerini, Jül Sezar zamanındaki gibi doğal kalmalarını sağlamıştır.

--Vejetaryenler inci takmamalı.






Kaynak: Victoria Finlay - Mücevherlerin Gizli Tarihi'nden (s:93-130) derlendi. Pegasus Yayınları, 1. Baskı: Kasım 2006






   

6 Şubat 2017 Pazartesi




LİKYA YOLU YÜRÜYÜŞÜNDEN NOTLAR
Fethiye-Kayaköy- Gemiler Koyu- Afkule Manastırı-Ölüdeniz- Ovacık-Kozağaç-Babadağ-Kirme-Faralya-Kelebekler Vadisi-Kabak 





29 Ocak 2017 gecesi saat 23.00'da Ankara'dan Fethiye'ye doğru yola çıktık. Hava ayaz mı ayaz. Soğuk insanın iliklerine işliyor. Tesellim, güneye gidiyor oluşumuz. Havanın sıcak olacağını düşlüyorum çünkü. Yolculuk yaptığımız araçta payıma iki kişilik koltukta tek başına yolculuk etmek düştü. Oh! Mis dedim kendi kendime; rahat bir yolculuk olacak. Ve uyumak-uyanıklık arasında, kulaklarımda Barış Manço'nun dizeleri: 

"Hava ayaz mı ayaz, ellerim ceplerimde.
 Bir türkü tutturmuşum, duyuyorsun değil mi?" 

Sekiz saatlik bir yolculuktan sonra sabah erken saatlerde Fethiye'ye vardığımızda gri bir gökyüzü, hafif hafif yağan yağmur ve mavi rengi uçup gitmiş bir deniz karşıladı bizi. Deniz kıyısında bir kafede yaptığımız kahvaltı sonrası merkezde bulunan hostelimize yerleştik. Unutmadan söyleyeyim. Benim hostelde ilk konaklamam olacaktı. Dolayısıyla üzerimde bir tedirginlik vardı. Sanırım birazda gergindim. Gerginliğimin nedeni: Evet, lüks aramıyordum ama hijyen olmazsa olmazdı benim için. Yani bir yerin lüks olmaması, hijyenik olmasını engellemez değil mi? Kısacası hostelde konaklamanın bana göre olmadığını anladım, dört günün sonunda. Böylece hostel konaklaması benim için ilk ve son deneyim oldu diyebilirim.

Hazırlıklarımızı tamamlayıp Fethiye Kalesi'ne doğru yola çıktık. Şehrin gece-gündüz tüm silüetinde yer alan Kaya Mezarlarına uzaktan bakıp kaleye doğru tırmanmaya başladık. Fethiye'nin simgesi olarak kabul edilen Amintas Mezarı, kenti çevreleyen tepenin eteklerinde muhteşem görüntüsüyle göze çarpmakta. Bu kaya mezarı, 4. yüzyılda Telmessos kentinin yöneticisi olduğu sanılan Kral Amintas'ın anısına inşa edilmiş. Çevreyi gözleye gözleye kaleye vardığımda gördüğüm manzara hava muhalefetine rağmen çok güzeldi: Kuşbakışı Fethiye manzarası.

FETHİYE(TELMESSOS)

Fethiye'nin antik dönemlerdeki ismi; Telmessos. Bu kentin Likya ve Karya uygarlıklarının sınırında İ.Ö. 5. yüzyılda kurulduğu biliniyor. Günümüze ulaşan kalıntılardan, Helenistik ve Roma dönemlerinde kentin oldukça zengin ve yüksek bir kültüre sahip olduğu ve tanrı Apollon' a adanmış ünlü bir kehanet merkezi olduğu bilinmekte, antik Telmessos'un Likya' ya özgü kaya mezarları, lahitleri, kale ve tiyatrosu bütün görkemiyle geçmişten günümüze bize bir şeyler anlatıyor, aktarıyor burada. Fethiye ve Antalya arasında uzanan Teke Yarımadası antik dönemlerde Likya olarak adlandırılmış. Anadolu'nun yerli halklarından olan Likyalılar, Homeros'un ünlü İlyada' sında ve Kadeş Savaşı'nı sona erdiren tarihin ilk yazılı antlaşmasında, denizci bir millet olarak tanımlanmıştır. 

FETHİYE KALESİ

Kalenin ve çevresinin harap bir biçimde olması, bakımsızlığı, terkedilmişliği, devletin ve halkımızın tarihi ve kültürel miraslara olan ilgisizliği insanı adeta isyan ettiriyor. Kale ve çevresi cam kırıklarından geçilmiyor, sevenler sanki başka bir yer bulamamışlar gibi sevgilerini yüzlerce yılın yükünü taşıyan taşlara yazmışlar çirkince! Bu ne vurdumduymazlık diye geçiriyorum içimden üzüntüyle. Sonra kendi kendime teselli veriyorum: Tüm bunların kaynağı bilgisizlik diye. Buranın tarihi ve dünya kültürleri açısından önemi bilinse(halk tarafından) hiç böyle harap, yıkık dökük olur muydu?

Fethiye'ye gitmeden önce Likya Yolu ve yürüyüş güzergahı hakkında geniş bir araştırma yaptığım için yer yer yörenin tarihiyle ilgili bilgiler de aktaracağım yazımda. 

Fethiye, çok sayıda medeniyete ev sahipliği yapmış. Şehrin güneyinde yükselen ve Hristiyanların en önemli ikinci ismi Aziz John'un şövalyelerine ait olduğu sanılan Fethiye Kalesi adeta bir açık hava müzesi. Duvarlara oyulmuş birkaç yazı, tarihi belirsiz bir sarnıç dışında, tepenin doğu yüzünde küçük ve basit iki kaya mezarı bulunmakta. Kalenin bedeninde toplu fotoğraf çektirdikten sonra kırmızı-beyaz işeretli yoldan Kayaköy'e doğru yürüyüşe devam ettik. Yol, orman içindeki patikalar ve yer yer taş döşeli patikalarla uzayıp gidiyordu. Kuş cıvıltıları ve yabani kekik kokuları arasında göze, kulağa ve burnumuza şölen sunan bu büyülü atmosferde yürürken, tarihi de duyumsuyordum: "Geleceği duyumsamak, geçmişi özlemekten kolay değildir." misali.  Galiba benim için mutluluk; sağlıklı olup yürüyebilmekti. Yükseklerde bu durumuma şükrettim hep...

Yolumuzdaki ilk yerleşim birimi Karakeçili Köyü idi. Köy, çukurda kalan düzlüğe inşa edilmişti. Tepeden baktığımda sıradan Anadolu köylerinden biri gibiydi. Gibiydi diyorum; çünkü ikinci gün aynı noktadan köye baktığımda fena halde yanıldığımı anlayacaktım. Zira köy sisler arasında kaybolmuş, adeta yok olmuştu. Gördüğüm, yalnızca köyü çevreleyen dağlar, yukarıda gökyüzü ve karşıda mübadelenin kırgınlığını yaşayan Kayaköy manzarası masaldan fırlamış hissi uyandırmıştı bende.

Karakeçili Köyü'ne varmak için asfalt yoldan orman içine inen patikaya geçmemiz gerekti. Küçük kardeşim gibi gördüğüm ve iyi fotoğraf çeken Salih ile birlikte çevreyi fotoğraflıyacağız diye grubun orman içine daldığını fark etmedik. Düdük çalıyoruz ses veren yok. Bizde karşıda gözüken Kayaköy'e varmak için yola devam ettik. Bulduğumuz ilk işaretli sapaktan patikaya girdik. Tam da burada önemli bir uyarı yapmam gerekiyor. Likya Yolu haricinde, Fethiye Belediyesince işaretlenen Fethiye rotaları yer yer Likya Yolu ile çakışıyor. Dikkat edilmesi gereken kırmızı-sarı işaretli yolun Fethiye Rotası olduğu, kırmızı-beyaz işaretli yolun ise Likya Yolu olduğudur. Biz, kırmızı-sarı işaretli yolda yaklaşık bir kilometre yürüdükten sonra, grubu göremeyince, telefonla ulaştığımız rehbere konum göndererek Likya Yolu rotasına geri döndük ve grupla birleştik. :) Hedefimiz Kayaköy'dü. Köy kahvesinde kısa bir dinlenme ve içtiğimiz nefis adaçayından sonra Kayaköy'ün arkasındaki tepeyi aşarak Gemiler Koyu' na indik.

GEMİLER KOYU VE St. NICHOLAS ADASI

Koyda bizi zeytin ve çam ağaçlarıyla çevrelenmiş bir başka güzellik karşıladı. Gemiler Koyunun tam karşısında St. Nicholas (Gemiler Adası) vardı. Adaya tekne ile ulaşmak mümkün; ama biz sadece uzaktan bakmakla yetindik. Adada Bizans döneminden kalma kalıntılar varmış. Öğrendiğime göre, 1990 yılında bir Japon Arkeoloji heyetinin Fethiye Müzesi ile birlikte başlattığı kazılarda gün ışığına çıkarılan buluntulardan, adanın erken Hristiyanlık döneminde önemli bir ziyaret merkezi olduğu ve denizler azizi Nicholas'ın bu adada yaşadığı anlaşılmış.

İkinci gün erkenden kalkıp Kayaköy'e vardık araçla. Köy kahvesinde yaptığımız kahvaltı sonrası Kayaköy'ü gezdik Köyün 4-5 ton kapasiteli su sarnıçlarını, köy evlerini, köy okulunu, köydeki kiliseleri gezdik. 

KAYAKÖYÜ'NÜN HİKAYESİ





Mübadele hikayeleri beni hep hüzünlendirir. İşte bu hüzünle gezdim Kayaköyü. Hüznümün kaynağı ise sanırım okuduğum Yaşar Kemal'in "Bir Ada Hikayesi" dörtlemesi. (Dörtlemenin birinci cildi; "Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana", ikincisi; "Karıncanın Su İçtiği", üçüncüsü; "Tanyeri Horozları" ve dördüncüsü; "Çıplak Deniz, Çıplak Ada.")
Gerçi Bir Ada Hikayesi dörtlemesi, mübadele sürecini ve mübadele nedeniyle Yunanistan'dan Türkiye'ye göçmek zorunda bırakılan bir grup insanın değişen hayatlarını anlatır. Ama ne farkeder? Gerçekte Yaşar Kemal'in "Mübadeleyi yazdım." diyerek tüm mübadillerin yerlerinden, yurtlarından ayrılmak zorunda kaldıklarında çektikleri acıları, ızdırapları yazarak(Kendi ailesi de mübadil olduğu için hissederek yazmış) adeta mübadillerin ortak sıkıntılarını bizlere ulaştırmak için tercümanlık yapmıştır. Dörtlemeyi okuyup da "empati" yapamayan birinin varolacağına  inanmam çok zor diyebilirim.

Fethiye'nin 8 kilometre güneyinde bulunan bu köy tarihte "Lebessos and Lebessus" olarak biliniyor. Daha önce Likyalıların ve Yunanlıların yaşadığı bu köy, 1923 Türk-Yunan nüfus mübadelesi sonrası terkediliyor ve günümüzde ise müze kent olarak kullanılıyor. Köydeki evler taş Yunan evleri. Zamanında hiçbir ev, diğerinin güneşini kesmeyecek şekilde dizayn edilmiş. Köy içerisinde aşağı ve yukarı adlı kiliseler, okul, şapel, hastane bulunmakta. Bugün yıkık dökük bu taş evler bomboş. Köy, sonradan keşfedilen Likya Yolu üzerinde bulunuyor. UNESCO bu köyü, "Barış ve Kardeşlik Köyü" olarak adlandırıyor. Fakat evlerin neden yağmalandığını, pencerelerinin ve kapılarının dahi olmamasının nedenini öğrendiğimde köyün hikayesinin hiç de kardeşlik hikayesi olmadığını anladım. :( Mübadele sonrası Yunanlılar köyü terk edince, geri gelecekleri korkusu ile Türkler tüm köyü talan ediyor, Yunanlıların kalan eşyalarını kırıp parçalıyorlar. Kapı ve pencereleri çalıyorlar ve bugünkü köy görüntüsü ortaya çıkıyor; kırgın, harap olmuş, mübadele yorgunu bir Rum Köyü. 

Göçen Rumların yerine gelen Yunanistandaki Türkler bu köye yerleşmemişler. Çünkü burada yaşayan Rumlar geçimlerini bağcılık ve sanatla  sağlarlarmış. Onlar buradan gidince, tarımla (özellikle tütün ekimi) uğraşan Türkler ise taşlık, kayalık arazide tarım yapamayacakları için buraya yerleşmek istememişler.

Bugün hava günlük güneşlik. Dünkü yağmurlu havadan eser yok. Taşla örülü patikalarda yürürken hala ıslak olan taşlarda kaymamak için pür dikkat yürüyoruz. Bu kez, Kayaköy' den Afkule'ye doğru 5 kilometrelik yolu yürüyüp geri döneceğiz ve Kayaköy'ün ardındaki tepenin arkasından Ölüdeniz'e ineceğiz.

AFKULE MANASTIRI







Nemli orman patikalarından ilerleyip çıktığımız tepeden görünen "Soğuksu Koyu"nun rengi tam anlamıyla turkuazdı. En sevdiğim renklerden biri olan turkuazı denizde görmekten büyülenmiştim sanki. İzlemeye doyamadım. Fotoğraf çekip yola devam ettik. Yol boyunca gördüğüm güzellikleri, ya doğa yürüyüşü yaparak ya da bu saklı cennet koylara tekneyle gelerek görebilirdiniz ancak. Tekneden görünen manzara ise tepeden izlenen manzara kadar heyecan vermeyebilir insana. Görüş açısı bakımından. :) 

Dik bir patikadan Afkule Manastırına indik. Manastırın içini gezmeden önce manastırın önünde uzayan derin uçuruma şöyle bir baktım. Deniz çok sakindi. Afkule, aynı zamanda Türkiye' deki en güzel ve son derece güvenli dalış yapılabilecek yerlerden biriymiş. Sualtı mağaraları, renkli anemonları ve tül mercanları tek kelimeyle mükemmelmiş. 

Manastırın yüksek merdivenlerini tırmanırken aklımda manastırın efsanesi vardı.Efsaneye göre; manastırı Elefterios adında bir keşiş, dilenerek topladığı aletlerle ana kayayı oyarak yapmış ve ölünceye kadar burada çile çekmiş. Manastır gerçekten mükemmel bir manzaraya sahip. İki katlı olan manastırın üst katına içte bulunan merdivenle çıktım. İkinci katta iki oda bulunmakta. Odanın penceresinden ya da önündeki balkondan seyrine doyum olmayan bir manzara karşıladı beni. İşte tam burada tarih, kültür ve coğrafya içiçe geçmişti benim için. Bu duygum öylesine yoğundu ki, rehbere; "Beni burada bırakıp gidin. Cenneti uzaklarda aramaya ihtiyacım yok. Benim için cennet burası." deyiverdim.

Aşağıya inip manastırın çevresini dolaşmaya başladım. Bir de ne göreyim? Duvardaki nişlerden birinde mangal teli ve pet şişede yarısı kullanılmış sıvı yakıt vardı. Demek ki birileri burada mangal partisi vermiş, veriyor, verecek...Sözün bittiği yer. Ne diyebilirim ki? Tarihi binlerce yıla dayanan taş duvara yazılan kırmızı yazılar, çizilen kalpler, kalplerimizi incitti. 

Trabzon'da bulunan Sumela Manastırı'nın hikayesi ve manzarasından sonra beni etkileyen ikinci yer oldu Afkule Manastırı. Tek başıma manastırın denize bakan yamaçlarından inmeye başladım. Ağaçlara bakınıyordum. Ve bir  ağaç  beni kendine çekti sanki. Sessizce yanına gittim ve ağacı kucakladım. Başımı gövdesine dayayıp ağacı dinledim ve içimdekileri sözsüz ağaca aktardım. Yerden göğe doğru uzanan ağaç beni duyabildi mi, bilmiyorum. Ama duyduğunu umut ediyorum. 

Geldiğimiz patikayı tırmanıp Kayaköy'e geri döndük ve bugünkü yürüyüşümüzün son durağı Ölüdeniz' e doğru inişe geçtik. Ölüdeniz gözüktüğünde, başı karlı Babadağı da gördük akabinde. Babadağ ben burdayım diyordu adeta. Zaten dağı görmemek mümkün değildi. Dünyanın en güzel manzarasına sahip bu yerde, Babadağ'ın zirvelerinden kocaman renkli kuşlar gibi süzülen yamaç paraşütçülerini izlemek bile başımızı dağa çevirmeye yetiyordu.

Öğle yemeğimizi Belcekız Plajında yedik. Kahvemi içtikten sonra plaja indim birkaç arkadaşımla. Ayakkabılarımı çıkarıp çıplak ayakla kuma bastım. Sahil mevsim nedeniyle sakin ve sessizdi. Sırt çantamı yastık yapıp kumlara uzandım. Gözlerimi kapayıp sadece ve sadece dalgaların ninnisini dinledim. Ben bir saati böyle dalgaların sesini dinleyerek geçirirken güneşin iyice ısıtmaya başlamasıyla kendine güvenen ve cesur olan arkadaşlar, denize girdiler. Böylece tarih 31 Ocak 2017' yi gösterirken Fethiye' de denize girileceğini de kanıtlamış oldular. Bu arkadaşları kutluyorum.:)

ÖLÜDENİZ VE BELCEKIZ PLAJI





Ölüdeniz kumsalı %82  oyla 2006 yılında dünyanın en güzel kumsalı seçilmiş. Anadolu'nun güneybatısında yer alan Teke Yarımadası'nda bulunan Ölüdeniz, Türkiye'deki deniz kulağı (lagün) oluşumlarından biridir. Ölüdeniz adına uygun olarak durgun bir göl gibidir. En fırtınalı havalarda Belcekız kıyıları dalgalarla boğuşurken, Ölüdeniz'de sadece çırpıntılar meydana gelir. Ölüdeniz ve Belcekız efsanesi herkes tarafından bilindiğinden burada yazmama gerek yok sanırım. 

Akşam yemeğinden sonra dinlenmek üzere yatağıma uzanmış, kitabımı okurken çok yakından gelen gümbür gümbür bir müzikle irkildim. Kalktım sesin kaynağını bulabilmek için. Yanda bulunan barda canlı müzik yapılıyormuş meğer. Müzik bitene kadar uyumak mümkün olmadı, tabii dinlenmek de. Ertesi gün yürüyeceğimiz yol hem zorlu hem de uzundu. Artık uykusuz uykusuz yürüyecektim. Bu geceden sonra anladım ki, beni irite eden en önemli etkenlerden biri "kötü söylenen şarkı" ve "kötü çalınan müzik" imiş. Bu da bir kazanım oldu benim için.


BABADAĞ





Üçüncü gün de köy kahvesinde kahvaltı yaptıktan sonra Ölüdeniz'e araçla gittik. Kaldığımız yerden Babadağ'a doğru tırmanışa başladık. Hava yine güneşli ve sıcaktı. Uzun kar yürüyüşlerinden sonra sağda deniz, solda çam ormanları ve yer yer maki bitkileri arasından geçen dağ patikalarında yürümek nasıl desem, bana ilaç gibi geldi. Çünkü, benim için patikalarda yürümek sadece bir yürüyüş değidir, patika da sadece patika değidir; David Le Breton'un "Yürümeye Övgü" kitabını okuduktan sonra. 
Şöyle ki: "Patika hatta yol yere kazınmış bir bellektir, sayısız yürüyüşçünün toprağın damarlarında bıraktığı iz, zaman içinde yerlerle haşır neşir olmuş, manzara içinde bir tür güçlü kuşaklar dayanışması oluşturmuştur. Yürüyüşçülerin imzaları orada birbirine karışmıştır. Yürüyüşçünün, menzile varmak için bir an önce bulunduğu yeri terk etmek isteyen otomobil sürücüsünün kimi zaman kendisi ya da başkaları için ölümcül olan mücadelesi gibi bir derdi yoktur. Bu toprak yollarda yürümek görünmez ama gerçek bir zımni anlaşma içinde öteki yürüyüşçülere ayak uydurma sonucunu getirir. Yol, geçen insanların kayıtsızlığından rahatsız olan bitki ya da maden dünyasının içinde bir toprak izidir. Çok kısa bir süre içinde sayısız adımın bastığı toprak bir insanlık damgasıdır. Toprağa basan ayak, önüne çıkan her şeyi acımasızca ezen ve geçtiği yerde yara izi bırakan araba lastiği gibi saldırgan değildir. Hayvanların bıraktığı izler neredeyse farkedilmez."

Bu duygularla patikada yürürken masmavi gökyüzünde nazlı nazlı süzülen yamaç paraşütçülerini gördüm. Çok yükseklerde olduklarından demek henüz atlamışlardı Babadağın yamaçlarından. Babadağın iki zirvesi de karla kaplıydı. Dağın eteklerinde yürüyorduk ve çevrede çiçekler açmıştı. Açan çiçeklerden biri siklamen, diğeri mor süsendi. Sarı papatyalar da sereserpe yayılmıştı toprağa. Fotoğrafını çektiğim güzel bir çiçeğin adını ise bilmiyorum. Belki de endemik bir türdü. Babadağın zirvesine 5 kala eteklerinden çekiştirdik. :) 

Sizce, dağdaki güzel bir manzarayı ne çirkinleştirebilir? Tabii ki yapılaşma değil mi? İşte dağın eteklerine yayılmış beton yığınlarını görünce eyvah dedim kendi kendime, şimdi parası çok, doğal çevreye duyarlılığı az olanlar "yandı gülüm keten helva" telaşıyla doldururlar burayı kısa sürede diye hayıflandım. Keçilerin melemesi eşliğinde Babadağ'a en yakın noktada öğle yemeği molası verdik. Yemekten sonra yürüyüşe devam ettik. Yukarıda parlayan güneşe inat, yerlerde kırağı vardı. Yüz metre aşağıdaki bu hava değişikliği ise şaşırtıcıydı. Çam, sedir, zeytin ve keçiboynuzu ağaçlarının arasından yürüyerek Kelebekler Vadisi'ne vardık. Yalnızca kartpostallarda görüp beğendiğim vadiyi tepeden görmek, havasını solumak bile heyecanımı yatıştırmaya yetti. Gördüğüm manzara, yok böyle bir yer dedirtiyordu insana...

KELEBEKLER VADİSİ



Kaplan Kelebeği (Jessy Tiger)  Photo: yenikelebeklervadisi.org' dan alınmıştır. 




Sahip olduğu endemik türler nedeniyle "dünya mirası" olarak korunması önerilmiş 100 dağdan biri olan Babadağın eteklerinde bulunan Kelebekler Vadisi, birinci derece doğal SİT ilan edilmiş ve her türlü yapılaşmaya kapatılmıştır. 350 metreye ulaşan sarp kayalık duvarlarla çevrili olan Vadi ismini, barındırdığı seksenden fazla kelebek türünden ve özellikle kaplan kelebeğinden  (Jessy Tiger) almıştır. Mevsim kış olunca tek bir kelebek göremedik doğal olarak. Denize ulaşabilmek için vadi duvarlarında işaretlenmiş tek bir noktadan halatlarla zor bir iniş yapmak gerekiyormuş. Tabii bir de bunun çıkışı var. İniş ve çıkış teknik bilgi ve deneyim gerektirdiğinden biz uçurumun en uç noktasından görüntü almakla yetindik. Ve yola devam ettik.

Faralya'ya yaklaştığımızda şırıl şırıl akan dere boyunca ilerledik ve köye vardık. Kaynağı Faralya mahallesinde bulunan ve 50 metre yükseklikten dökülen şelale, vadinin ortasından geçen bu dere ile Akdeniz'e ulaşıyor. Bugün Ovacık-Kozağaç-Kirme ve Faralya etabını da tamamlamış olduk. Yorgun ama mutlu, hostele döndük.

KABAK KOYU



Kameramdan Kabak Koyu.

Ertesi gün erkenden kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra araçla Faralya' ya geldik, Faralya-Kabak arasını yürümek için. 9 kilometrelik yolu yürüdükten sonra Kabak Koyunu tepeden seyrettik. Arkada Babadağ, önde açık deniz manzarası eşliğinde çay-kahve içip, yemeğimizi yedik. Yüksek kayalarca korunan Kabak Koyu, birinci derece doğal SİT alanı. Koya ulaşmak pek kolay değil. İyi ki de değil. Çevre bakirliğini koruyabilmiş böylelikle. Kabak Köyüne kadar asfalt yol var. Ancak koya inmek için 20 dakikalık bir yürüyüş ya da kısa bir traktör yolculuğu sonrası ulaşabilirsiniz. Ben Kabak Koyu'nun olağanüstü doğa manzarasına bayıldım. Orada yaşayanların ne kadar şanslı olduklarını düşündüm. Keşke bu güzelliklerin kıymeti bilinse, korunabilse.

Ankara'ya dönüş yolunda bir kez daha anladım ki, ülkemiz cennet gibi bir doğaya sahip. Dört mevsimi, tüm güzellikleriyle birlikte yaşıyoruz. Dünyada kaç ülkede dört mevsim yaşanıyor dersiniz? Sanırım fazla değil. :)

İşte bunları düşünürken aklıma, vatanseverlik nedir diye bir soru gelmez mi? Vatanseverlik, bireyin ülkesini sevmesi ve ona bağlılık göstermesi diye tanımlansa da bence eksik bir tanımlamadır bu. Vatanseverlik, bireyin ülkesini sevmesi, ona bağlılık göstermesinin yanında vatan toprağı üzerinde bulunan tarihi ve kültürel mirası korumayı bilmesi, çevreyi ve doğayı sevmesi, doğaya zarar vermemeyi ilke edinmesidir, ki bu  da vatanseverlerin gelecek nesillere olan görevidir, borcudur.

Biliyorum, yazım çok uzadı. Ama, ne yapayım? Gezdim, gördüm ve yazdım... Ben yazarken yoruldum, siz okurken yorulmayın.  :)

Son olarak şunu söylemek istiyorum: Sağlıklı olmak için yürüyün. Şehirde, dağda, bayırda, çayırda. Neresi olursa olsun ama mutlaka yürüyün. Yürüyen insan kibirli olmaz der David Le Breton ve şöyle devam eder: " Kesin olan şu ki yürüyen insan genellikle otomobil kullanan ya da trene veya uçağa binen biri gibi kibirli olmaz. Çünkü attığı her adımda dünyanın acımasızlığını ve yolda rastladığı insanlarla dostça uzlaşma gerekliliğini hissederek asla insan olduğunu unutmaz."




Karakeçili Köyü


Karakeçili Köyü sisler altında kaybolmuş.


Likya Yolu'nda yürüdüğümüz güzergah. (Harita goole görsellerden alındı.)


Likya Yolu yürüyüşüne katılan ve insan olduğunu asla unutmayan 13 değerli arkadaşıma ve bu yürüyüşü düzenleyen rehberlerimiz Nedim Yılmaz ve Halil Yiğit'e teşekkürler.

Photos:...........by Salih Atak



25 Ocak 2017 Çarşamba




   GÜNEŞ ÇİÇEĞİ Mİ, AY ÇİÇEĞİ Mİ?







Malum, kış geldi, hem de eteklerini savura savura bir girişi var ki kuzey yarımküreye kibrinden yanına yaklaşılmıyor. Buz gibi gözlerine bakan donuyor adeta. Kışın kibrini kırmak için sıcağa, ısıya ihtiyacımız var. Güneş derseniz gökte parlasa bile yetmiyor parlaklığı, kışın buz gibi gözlerindeki soğuğu yumuşatmaya. Evlerde yanan sobalar, kaloriferler ısıtsa da dışımızı, pırıl pırıl bir güneşe ihtiyacımız var içimizi ısıtmak için. Güneşe ihtiyacımız var; şimdilerde çok moda olan "kış depresyonu" nu bertaraf etmek için de...Ne alaka demeyin. :) "Güneş girmeyen eve doktor girer" demişler.

Kentlerde  artık soba kullanılmadığı için, uzun kış gecelerinde ne etrafında ısınmak için toplanan hane halkı, ne de çıtır çıtır yanan sobanın üstünde kestanelerin  patlamasını bekleyen sabırsız çocuklar kaldı geriye. Ocakta demlenen çaya eşlik eden kuruyemiş ve daha ucuz olduğu için tercih edilen ay çekirdeği var artık kış gecelerinin ikramlarında. Hatta bazı ailelerde sadece ay çekirdeğinin çıt çıt sesleri karışır höpürdeterek içilen çay sesine. İşte böyle bir gecede düştü aklıma güneş çiçeğinin adının neden Türkçede ay çiçeği olduğu ve çekirdeğine neden güneş çekirdeği değil de ay çekirdeği dendiği. Sonra,kendi kendime "saçma bir soru" dedim. Kimin aklına gelir ki  bu soruya cevap aramak. Yine de merak duygum ağır bastı ve araştırdım. Araştırma sonucunda gördüm ki, benim saçma bulduğum soru akademik düzeyde araştırılmış ve bir sonuca varılmış. Araştırma raporu uzun olduğu için ben araştırmanın özünü ve sonucu yazmakla yetineceğim. Arzu edenler vereceğim web adresinden raporun tümünü okuyabilirler.

Araştırmanın özü kısaca  şöyle: "Bu çalışmada halk arasında genellikle günün her vakti güneşi takip eden, ona yüzünü dönen ve güneşe benzeyen özelliklerinden dolayı 'günebakan', 'gündöndü' gibi isimlerle anılan ay çiçeği bitkisinin yazı dilinde neden güneşle değil de ay ile ilişkilendirilerek 'ay çiçeği' olarak adlandırıldığı üzerinde durulmuştur." 

Daha sonra taranan kaynaklar, edinilen bilgilere yer veren araştırma raporunun sonuç bölümünde şunlar yazar:

"Ay çiçeği, Köktürk, Uygur, Karahan, Harezm, Kıpçak ve Çağatay gibi tarihi Türk lehçeleri eserlerinde tespit edilememiştir. Tarihi sözlüklerimiz içerisinde ilk olarak 19. yüzyılın ilk yarısında tespit edilebilmiş, ardından hazırlanmış olan Türkiye Türkçesi sözlüklerinde de genellikle yer almıştır. Ancak şu bir gerçektir ki esas olarak bu bitki, ay çiçeğinden çok günebakan, gündöndü, günaşığı gibi karşılıklarla bilinmiştir.

Yeryüzünde konuşulan dillerin hemen hemen hepsinde kelimenin adlandırılmasında güneş ana rolü üstlenmiştir. Bunda bu bitkinin çiçek şeklini aldıktan sonra hep güneşi takip etmesi, onunla birlikte aynı yönde hareket etmesi ve şekil olarak da güneşe benzemesi ana etkendir. Nitekim Türk lehçelerinde de adlandırmalar güneş üzerinden yapılmıştır. Ay çiçeği adlandırılması yapılırken bazı kelimelerde olduğu gibi başka bir dilden çeviri yoluyla da aktarılmış olabileceği akla gelebilir. Ancak baktığımız hiçbir dilde 'ay' ile kurulmuş bir adlandırma mevcut değildir.

Türk lehçelerinde ay çiçeği kelimesinin karşılığı olarak kullanılan bütün kelimeler güneş (kün/gün) ile bağlantılıdır. Sadece Kazan Tatar Türkçesi ağızlarında 'ay bagar' şeklinde ay ile kurulmuş bir birleşik kelime görülmektedir.

Türkiye Türkçesi yazı dilinde bitki ay ile ilişkilendirilmiştir. Ağızlarda bu kelime yer almamıştır. Ay çiçeği, Türkiye Türkçesi dışında Ermeniceye de verinti bir kelime olarak Türkçeden geçmiştir. Bu bitkinin bütün dünya dillerinin aksine niçin güneş yerine ay ile ilişkilendirildiği konusunda kesin bir tespit yapmak gerçekten çok zordur. Çünkü kelimenin ağızlardaki şekli de güneş üzerine kurulmuştur.
................"
(Yrd. Doç. Dr. Yusuf ÖZÇOBAN - Balıkesir Üni. Fen-Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü)

Bazı insanlar vardır güneş çiçeği gibidirler. Güneş ne tarafa dönerse, hemen o yöne dönerler. Dönekliği bir çiçekle sembolize etmem gerekseydi o çiçek güneş çiçeği olurdu herhalde. Bu güzel çiçeğe yakıştıramasam da. :)




Kaynak: dergipark.ulakbim.gov.tr







18 Ocak 2017 Çarşamba




 FRİDA' NIN AYNASI'NDAN KENDİMİZE BAKMAK






"Ayna ayna söyle bana. Var mı benden daha güzeli bu dünyada?" diye sordu Pamuk Prenses' in kötü kalpli üvey annesi baktığı sihirli aynaya.
"Var" dedi ayna. "Senden çok daha güzel biri var." Kıskançlıktan, hırsından gözü döndü üvey annenin bu cevabı aldığında ve Pamuk Prenses'i ortadan kaldırmak için elinden geleni ardına koymadı. Her zaman kötüler kazanacak değil ya! Bu kez, Pamuk Prenses kazandı, üvey anne kaybetti.  Öyle ya, bu bir masal sonuçta, sihirli bir ayna yok gerçek hayatta diye düşünebilirsiniz. Doğrudur. Ayna sihirli olmasa da arkasındaki sır nedeniyle beni benle yüzleştirir, tüm çıplaklığıyla. Aynadaki aksine bakan kişi, ne görmek istiyorsa onu görür ya da  gerçeği. Herhangi bir camı ayna yapan arkasındaki sırdır. İnsanı insan yapan da içindeki duygular ve düşüncelerdir. Duygu ve düşünceleri çıkarılınca, insandan geriye et ve kemikten gayrı bir şey kalmaz. Dolayısıyla insanın "sır"rı ayna gibi dışta değil içtedir. İnsanın  içini gösterecek ayna da henüz icat edilmemiştir.

Ayna deyip geçmemek gerek, onun da bir tarihi var. Hem de dünyada birçok toplumda farklı anlamlar ifade eden, toplumu etkileyen bir "kültür tarihi" var. 17. yüzyıla kadar, yüzeyi iyice parlatılmış düz metal levhalardan yapılan aynalar, daha sonra yerini bir yüzü çok ince bir metal katmanıyla kaplanmış cam levhalara bıraktı. Bu metal kaplamaya sır adı verildi. Günümüzden yalnızca üç yüz yıl öncesine kadar Venedik Cumhuriyeti, Avrupa' da cam eşya ve özellikle de ayna yapımının sırrına sahip tek ülkeydi. Venedikliler bu sırrı büyük bir ihtimamla saklıyordu. Ayna ve cam eşya fabrikalarını Murano adasında kurmuş ve bu adaya camcı ustalarından başkasının girmesine de izin vermemişlerdi. Bu sırrı Fransızlar, adadan zorla kaçırdıkları dört usta sayesinde öğrendi ve bundan sonra ayna yapımı bir giz olmaktan çıkmaya başladı. (tr.wikipedia.org)


İnsanda bulunan "kendini tanıma" güdüsü, "kendini keşfetme" düşüncesi, insanoğlunun evrimsel gelişimi içinde hep varolan bir özellikti. İnsanoğlu bu özelliği ilk kez doğada fark etti. Çünkü doğa ona, henüz adını bilmese de bir ayna sunuyordu. Baktığı suda kendini görüyor, bağırdığı dağda  sesinin yankısını duyuyordu. Sanki doğa insana şöyle diyordu: "Bana bak ve kendini gör."  Efsanevi Narkissos da suya bakmış ve kendi görüntüsünü görmüş, suya düşen kendi aksine aşık olmuş.Suya atlamış ve su üstünde beliren aksinin peşi sıra dalmış derinliklere. Dalmış ama bir daha su üstüne çıkamamış, boğulmuş.  Efsanenin bir diğer yorumlanışına göre de sudaki aksinin sudan çıkmasını yemeden içmeden, oradan ayrılmadan beklemiş ve ölmüş.  İşte, Narkissos'un öldüğü yerde yetişen nergis çiçeklerinin, insanoğlunun ilk kez kendini görmesinin hikayesinden günümüze kalan tek şey olduğuna inanılıyor. Ünlü psikanalist  Freud'un "Narsizmi" bu efsaneye dayanarak tanımladığı ve adlandırdığı bilinmektedir.


"Ayna ilk örneklerinin görülüşünden bu yana, insanın merak duygusunu tatmin etmiş bir obje. Araştırmacılar için bilinmezlikleriyle üzerine kafa yorulan kültlerden biri olmuş hep. Güzellik duygusunun farklı şekillerde dışavurumuna öncelik ederek, belki de ilk sanat eserinin ortaya çıkışına modellik yapmış. Perspektifin icadı yolunda kullanılması ise mimariden, sanatın başka yönlerine kadar geniş bir yelpazede insanoğlunun önünü açmış, gözlerini doğru noktalara odaklandırmış. Artan bir hızla devam eden ve insanoğlunun en önemli araştırmaları arasında yer alan uzay çalışmaları sırasında da, ayna kullanılan objeler arasında yerini aldı." (Kadir İrfan Yalın, Aynanın Kültür Tarihi)


Aynanın ilk sanat eserinin ortaya çıkışına modellik edip etmediği net olmasa da, net olan bir olgu var ki, o da dünyaca ünlü Meksikalı ressam Frida  Kahlo' nun ressam olmasında etkili olan aynadır. İşte Rauda JAMIS' in kaleminden  bu aynanın öyküsü:


Frida Kahlo, 18 yaşındayken bindiği otobüsün trenle çarpışması sonucu ağır yaralanır. Birçok ameliyat geçirir ve aylarca yatağa mahkûm olur. Annesi Matilde, kızına moral olsun diye, Frida' nın sıradan yatağını aile fertlerinin yardımıyla krallarınki gibi sütunlu şık bir yatağa dönüştürür. Frida' ya en büyük sürpriz de yatağın tavanına asılan bir aynaydı. "Böylece, en azından kendini seyredebilirsin," dedi, girişiminden hoşnut olan Matilde.




Photo: amandaewing.wordpress.com (Aynalı Yatak)


Aynalı yatağa yatırılan Frida, güncesine şunları yazar: "Ayna! Günlerimin, gecelerimin celladı ayna. Üzüntülerim kadar acı verici görüntü. Her an, parmakla gösterilme duygusu. 'Frida, gör kendini.' 'Frida, kendine baksana.' Gizlenilecek gerçek bir gölgelik, saklanılacak kuytu bir yer yok artık, acıya teslim olup derim üzerinde iz bırakmadan sessizce ağlamak için. Her gözyaşımın genç ve pürüzsüz de olsa yüzümde derin bir iz bıraktığını açıkça gördüm. Her gözyaşı yaşamın parçalanışı.

Yüzümü, en ufak hareketimi, çarşafın kıvrımını, yükseltisini, perspektifini, yatağımda beni çevreleyen dağınık eşyaları yokluyordum. Saatler boyu, gözlendiğimi hissediyordum. Kendimi görüyordum. İçerdeki Frida, dışardaki Frida, her yerde, sonsuza değin Frida vardı.

Bu, annemin kötü bir şakası değildi. Aksine, ona göre incelikli, gerekli bir fikirdi. Onu suçlama cesaretini gösteremiyordum. Artık şiddetli mutsuzluğumu susturmak için yutkunarak, onunla birlikte yaşamam gerekiyordu.

Uzun zamandır, mektuplarımda gündelik yaşamımdan sahneleri, dileklerimi resmetme gibi bir alışkanlık edinmiştim. Arkadaşlarım, henüz okuldayken bile hep, 'Yine çiziktiriyorsun,' derlerdi. Resim mi yapıyordum, hayır pek sayılmaz, bunlar gerçekten de karalamalardı.

Ama bu üzerime gelen aynanın altında birden şiddetli bir resmetme arzusu uyandı bende. Artık sadece çizgiler çizmek için değil, bu çizgilere bir anlam, biçim ve içerik vermek için de bol bol zamanın vardı; onlardan bir anlam çıkartmak, onları yaratmak, işlemek, sıkıştırmak, birbirlerinden ayırmak, birbirlerine bağlamak, içlerini doldurmak için bol bol zaman...Klasik biçimde, öğrenmek için bir modelden yararlandım. Bu model bendim. Kolay değildi, insan kendisinin en bariz modeli olsa bile aynı zamanda da en zor modelidir. Yüzünüzün her bölümünü, her çizgisini, her ifadesini bildiğinizi sanırsınız ama her şey sürekli oyununuzu bozar. İnsan hem kendisi hem de bir başkasıdır; kendimizi tepeden tırnağa bildiğimizi sanırız, sonra birden bakarız ki, kılıfımız sıyrılır, içini doldurandan tamamen yabancı bir hale gelir. Tam kendine bakmaktan bıktığını sandığı bir anda, insan karşısındaki görüntünün kendisi olmadığını görür.

Otoportre konusundaki ısrarım hakkında bana çok soru soruldu. Bir defa, seçme şansım yoktu ve zannedersem yaptığımda bu özne-ben'in sürekliliğinin temel nedeni budur. Bir an kendinizi benim yerime koyun. Tam kafanızın üzerinde kendi görüntünüz, özellikle de bedeniniz çoğu zaman çarşafların, yorganların altında olduğundan, yüzünüz. Yani, salt yüzünüz. Takılmamak elde değil, neredeyse çıldırtıcı bir şey bu. Ya bu takıntı sizi yutar ya da siz onun karşısına dikilirsiniz. Ondan daha güçlü olmak, sizi yutmasını engellemek gerekir. Bu iş kuvvet ister, cesaret ister.

En akademik biçimde, kendi kendinin modeli, eğitim nesnesi oldum. Titizlikle çalıştım.

Babam bana boya tüpleri getirdi ve yavaş yavaş renk denemelerine başladım. Renk benim açımdan vazgeçilmez oldu. Yaşamımın, kendine bir yol bulmak için çabalayan küçük bir ateşböceğini andıran yaşamımın içinde bulunduğu karanlıkta, rengin bu vazgeçilmez niteliği belki de simgeseldi. Dünya aydınlanıyordu. Zamanın başka bir boyut kazanıyordu. Sanatın zamana ihtiyacı vardır: Kimse bunun tersini söyleyemez. Düşünmek, çalışmak, derinleştirmek için zaman gerekir. Dolayısıyla ben -kazanın bir armağanı olarak- vazgeçilmez olmasa da en azından çok değerli olan bu etkene sahiptim. Keyfime göre, ritmime göre çalışabiliyordum.

O ana kadar resim yapma arzusu duyduğumu anımsamıyorum. Ben doktor olmak istiyordum. Resimle yalnızca tüm 'Cachucha'lar gibi ilgileniyordum; özümseme arzusunda olduğumuz kültürel bir evrenin parçasıydı resim. Ama örneğin Diego' yu Ulusal Hazırlık Okulu' nun duvarına resim yaparken seyrettiğimde büyük bir zevk almıştım. Göz kamaştırıcı, harika bir şeydi. Yine de bundan hareketle resme başlayacağımı düşünmezdim. 

................................


Sonuçta, ilk bakışta bana işkence çektiren aynayı kırmadım. Yoksa kendi bütünlüğüm de parçalanabilirdi. Hatta analizi daha da ileri götürürsek, görüntümü resme dökerken onu yansıtmakla kalmadım, bedenimin gerçeği olan gerçekten parçalanmış öteki görüntünün parçalarını da bir araya getirdim.


Bana eziyet edip her an beni sorgulayarak az kalsın kimliğimi elimden alacak olan aynadan görüntüyü çaldım. 


Ve aslında pek de önem vermeksizin, resim yapmaya başladım.


Frida, Alejandro aşkının bir armağanı olarak sunduğu ilk tablosunu yaptığında on dokuz yaşındadır.


Dolayısıyla, resim onda "erken bir yönelim olarak" adlandırılan biçimde doğmaz. Çifte bir baskı sonucu tomurcuklanır. Başının üzerinde, onu sarsan aynanın ve su yüzüne çıkan acı dolu kendi derinliğinin baskısıdır bu. Aynı anda var olan temel iki öğe sonucu resim ortaya çıkar. Titizlikle, yavaş yavaş bir düzlem kazanır. 


Matilde' nin girişimi mükemmelleştirilir. İplerle yatağın tavanına asılan bir tür resim tahtası, aynanın kullanımını tamamlayıcı olarak yerini alır. Hareketleri kısıtlı, doktorların emriyle neredeyse inmeli bir halde ve korseler içindeki Frida, işte bu cüretkar fikir sayesinde tablosunu geliştirir. 


Titizlikle yapılan bu ilk portre, onu mükemmel bir kadın biçiminde temsil etmektedir. Güzel, ulaşılmaz ama mevcut, üzerinde şarap rengi, şal modeli yakası işlemeli bir elbise, kendisini seyredeceklere doğrudan yönetilmiş düzgün bir bakış vardır. Tablonun önünde, ileri doğru uzanmış, ince, uzun sağ eli fildişi gibi pürüzsüzdür. Frida elini onu tutmak isteyene uzatır gibidir. Alejandro' ya bir çağrı gibidir bu. (Frida Kahlo, Aşk Ve Acı - Rauda JAMIS, s:106-107)



Photo: listelist.com

Pablo Picasso' nun "Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz." dediği sanatçının bu kadar iyi insan yüzü çizmesinde yatağının tavanındaki aynanın yeri yadsınamaz sanırım. Mevlana' nın dediği gibi; "Aynalar türlü türlüdür. Yüzünü görmek isteyen cam'a bakar. Özünü görmek isteyen can'a bakar."







9 Ocak 2017 Pazartesi




OSMANLI DEVLETİ' NİN GELECEĞİNDE ROL OYNAYAN BİR DAĞ:

MİRE DAĞI


Meteoroloji sürekli uyarıyordu; "hafta sonu yoğun kar yağışı olacak" diye. Uyarıyı dikkate alıp hafta sonunu sıcak evimde mi geçirseydim, yoksa  Mire Dağı' na yapılacak olan kış tırmanışına mı katılsaydım? Ruhta sergüzeştlik olunca soğuk, kar, yağmur, tipi dinlemez insan. Dağa gitmeye karar verdim. Benim için yeni yılın ilk tırmanışı olacaktı ve Mire Dağı iyi bir başlangıçtı. Bu dağ ki, Osmanlı Devleti'nin kaderini değiştirmişti. Biliyordum ki dağa tırmanmak, zirve yapmak sadece bir spor değildir. İnsanın düşüncelerinde, zihninde değişime de neden olmaktadır. Tabii bu benim görüşüm, tecrübe ettiğim. İşte bu düşüncelerle, sabah ezanı okunmadan kalktım ve hazırlandım. Dışarı çıktığımda her yer bembeyazdı ve kar sessizliği hakimdi sokağa. Hava hala aydınlanmamıştı.

Yoğun kar yağışı altında yaptığımız yolculuk sonrası, tırmanışa başlayacağımız Ankara' nın Çubuk İlçesi' ne bağlı Sancar Köyü' ne vardık. Hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra dağ yolunda ilerlemeye başladık. Tırmanışla ilgili hissettiklerimi, yaşadıklarımı yazmadan önce Mire Dağı' nın tarihi önemini  anlatmalıyım. Yani biraz tarih..

Mire Dağı, Ankara' ya 32 kilometre, Çubuk İlçesine ise 13 kilometre uzaklıkta, Çubuk İlçesi'nin batısında yer alan en yüksek tepedir. 1610 metre yükseklikte olup  dağcılık, trekking ve yamaç paraşütü tutkunları için harika bir yerdir. D.H.M.İ. tarafından 2006 yılında bu zirveye yapılan havacılık radar tesisleri ve ışıklandırması sayesinde artık geceleri de Mire zirvesini  Kazan, Çubuk, Akyurt, Pursaklar' dan rahatlıkla seyretmek mümkündür.



Sisler arasında radar üssü.


Ankara hem Osmanlı Devleti' nin hem de yeni kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti' nin geleceğinde önemli rol oynamış bir bozkır kentidir. Tabii 15. yüzyılda küçücük bir köydü. Cümhuriyet'in kuruluşuyla birlikte Ankara' nın ve ülkenin makus talihi de değişti. Ankara, 1402 yılının 28 Temmuz'unda Anadolu Birliğini yeni yeni sağlamaya çalışan bir devletin, Osmanlı Devleti'nin geleceğinde oynayacağı rolden habersiz küçük bir köyken Mire Dağı' nın büyük bir yenilgiyle anılacağını bilmiyordu. Evet "Ankara Savaşı" ndan bahsediyorum. Timur' la Yıldırım Beyazıt' ı karşı karşıya getiren savaştan.

Osman Gazi tarafından kurulan beylik, 14. yy boyunca temellerini sağlamlaştırdı ve bu yüzyıl boyunca hem Doğuya hem de Batı' ya doğru genişledi. Böylece askeri ve siyasi gücünü ispatladı. Aynı dönemde Osmanoğulları, Anadolu ve Balkanlarda gücünü artırırken, daha doğuda, Maveraünnehir'de bir başka Türk devleti gücüne güç katmaktaydı. Timur isimli büyük komutan ve devlet adamının önderliğindeki devlet güçlenerek büyüyor, aynı Osmanlılar gibi gün geçtikçe kontrolü altındaki alanı genişletiyordu. 

Hint seferinden sonra tekrar Batıya dönen Timur, Osmanlı sınırlarına dayanmıştı. 1400 yılından itibaren de Timur, Osmanlı sınırları içinde yer alan yerleri şiddet kullanarak işgal etti ve Osmanlı ile sürtüşme başladı. I.Beyazıt ile Timur arasında önce nazik ve saygılı ifadelerle yazılan karşılıklı  mektuplar, daha sonra hakaret ve tehditlerle  dolu mektuplaşmaya dönüştü ve sonuçta Timur ve I. Beyazıt'ın orduları Ankara' nın Çubuk Ovası'nda karşı karşıya geldiler. I. Beyazıt(Yıldırım) ordugahını Melikşah köyünde kurmuş, Timur ise Saray köyünün yakınlarında ordugahını kurmuştu. (Hatta, o zamanlar Timur'un su kaynaklarına hakim olduğu ve Orduy-yi Hümayun'un su sorunu çektiği bildirilir.)

Timur ordusunda süvariler fazlaydı ve oldukça süratli ve hareketli kuvvetlere sahipti. Ayrıca, Timur 32 adet savaş filine sahipti. Fillerin nazik kısımları zırhlarla örtülü idi. Bu kuleli ve son derece süslü koşumları olan fillerin üzerinden ok ve ateşler atıldığı da aktarılmıştır. Filler üzerinden nasıl ateş açıldığı konusu net değildir. Kimi kaynaklar ateş toplarından kimileri ise patlayan kumbaralardan bahseder. Okçular ve ateş topları veyahut 'Rum Ateşi' adı verilen silahlarla donatılmış bu fillerle Osmanlı ordusundaki piyadeleri ezmek ve süvarilerin atlarını ateşle korkutmak hedeflenmişti. Fil görmemiş Osmanlı atları müthiş ürkmüştü.Timur ordusunda fillere önem vermiş bir komutandı. Savaş alanında fil kullanmanın tüm zorluklarına rağmen Anadolu' ya kadar bunları getirmişti. (1)

İşte Timur'un ordusunda önemli bir işlevi olan bu 32 fil, bir rivayete göre Ankara Savaşı öncesinde Mire Dağı'nda saklanmış. Mire Dağı'nın zirvesine doğru yükseldikçe benim de aklıma bu filler geldi gelmesine de; bunu bastıran ve gülümsememe neden olan Nasreddin Hoca ve Timur'un Filleri fıkrasıydı.  Yer yer 70 cm' ye ulaşan karda yürümek, deveye hendek atlatmaktan daha zor olsa da, yine de fıkrayı hatırlayıp gülümsememi engellemedi. :)

Ankara Savaşı(28 Temmuz 1402), Yıldırım Beyazıt'ın yenilgisiyle sonuçlandı. Tarihçilere göre bu yenilgide Yıldırım Beyazıt'a ihanet ederek Timur'un ordusuna katılan 'Kara Tatarların' etkisi büyüktü. Bence, fillerin ordu üstünde yarattığı panik yabana atılmamalı; çünkü dişleri sökülerek, dişlerinin yerine takılan kılıçlarla savaş meydanına sürülen bu filler, savaş anında önüne gelen her şeyi yıkıp geçiyor, eziyor ve adeta bir savaş makinesi gibi etrafa ölüm saçıyormuş.

Gelelim yazımın başlığına. Neden bu başlığı seçtim? "Türk tarihinin en acı savaşlarından birini oluşturan Ankara Meydan Muharebesi sonucunda, büyük emeklerle kurulmaya çalışılan  Anadolu Türk Birliği dağıldı, rakip beylikler tekrar ortaya çıktı. Osmanlı'da taht kavgası başladı ve Osmanlı otoritesi zayıfladı. Fakat Osmanlı, Yıldırım' ın babası padişah I. Murad'tan beri meydana getirdiği sağlam kurumlar dolayısıyla, atılan sağlam temeller, Şehzade Süleyman ve Vezir Çandarlızade' nin savaştan kurtarmayı başardığı seçkin askeri birlikler sayesinde yıkılmamış, kısa bir toparlanma sürecinin ardından daha güçlü olarak, o zamana dek görülmemiş parlak bir döneme girmişti. Ankara'da muharebe alanından galip ayrılan Timur ise tekrar doğuya dönmüş Çin üzerine yürümüştür. 1405' te o da hayatını kaybetmiş ve kendisinden sonra kurduğu devleti kısa sürede parçalanmış ve yıkılmıştır." (2)

Ben bunları düşünerek dizboyu karda yürümeye çalışıyordum. Düşe kalka, bazen bir ayağım kara batarken diğer ayağım, sertleşmiş olduğundan batmayan kar yüzeyinde kalıyordu ve bu anlarda  kendimi topal ördek gibi hissediyordum. :) Normal koşullarda orta zorlukta olan parkur kış şartlarında neredeyse geçit vermemek için direniyordu. Ama biliyordum ki, sınırları (limiti) koyan zihnimizdir. İnandığımız sürece her şeyi yapabiliriz. Bu güvenle zirveye vardım. Her yere hakim zirveden gördüğüm panaromik görüntü tüm yorguluğuma değmişti. Sis bastırmadan önce doya doya seyrettim çevreyi. Radar üssünde kısa bir moladan sonra inişe geçtik. İniş daha da zordu. En zoru ise çantamdaki suyun donmasıydı. Çünkü donan suyu içemedim. Nemlenen saç tellerim dahi dondu. Dağda sürprizlere şaşırmamak gerek. Susuzluğumu unutturan sürpriz ise bir kez görünüp kaybolan tavşan oldu. Tavşancık  çok hızlı olduğundan  kimse fotoğrafını çekemedi.

Dönüş yolunda  kah dere kıyısına indik, kah yukarıya tırmandık. Artık o kadar yorulmuştum ki, yürürken dengemi sağlamakta zorlanıyordum. Kar üstünde yalpalaya yalpalaya 12 kilometrelik parkuru tamamladım. Yorucu ama bir o kadar da bilgilendirici, tarihe yolculuk yaptığım ender yürüyüşlerimden biri olarak  kazındı hafızama  Mire Dağı.

Aracımızın beklediği Yılmazköy'e vardığımızda, misafirperver köylülerin konukevinde bizim için hazırladığı çay ve kahveleri içtik, ısındık ve köylülerle sohbet ettik. Böyle sıcak, içten sohbetleri özlemişim meğer bu iki yüzlü dünyada. Köyden ayrılırken köy muhtarının söylediği "Bizi unutmayın. Yılmazköyü hatırlayın." sözleri kulaklarımda  aracın sıcaklığına ve yorgunluğa yenik düşerek dönüş yolunda uykuya daldım. Uyandığımda, "Baki kalan bu kubbede bir  hoş  sada imiş" diyen Baki' yi hatırladım...








Not: Bir rivayete göre, başkent Ankara' da bulunan ve başkentimizi dünyaya bağlayan havaalanının ve Çubuk ilçesinin bir mahallesinin adı olan "Esenboğa" adı o bölgeye karargahını kuran Timur'un Moğol komutanı İsen Buga' dan gelmektedir. İsen Buga' nın fil ordusunun komutanı olduğu da söylenmektedir. Türkçede "Huzurlu Boğa" anlamına gelen İsen Tuga' nın söylenişi zamanla değişerek Esen Boğa olmuştur.


Kaynak: Tarihi bölüm, (1) ve (2) Abdullah Turhal' ın "academia.edu" web sitesindeki yazısından derlenmiştir.