28 Mayıs 2014 Çarşamba




 MAHATMA GANDHİ  VE PASİF  DİRENİŞİ


"Eğer zalimlere karşı zalimlerin usullerini kullanırsak, onlardan farkımız kalmaz" diyen Hindistan bağımsızlık lideri Mahatma Gandhi, İngilizlerin denetiminde bulunan Hindistan' da, İngilizlerin tuz tekelini hedef alan bir protesto dalgası başlattı. Öyleki bu ilk dalga büyüyerek tüm Hindistan'ı kapladı. Çünkü tuz, Hint mutfağının vazgeçilmeziydi. Ancak, İngiliz tuz düzenlemesi, Hintlilerin tuz üretmesini ve satmasını yasaklıyordu. Tuz üretme ve satma ayrıcalığı sadece beyaz efendilere aitti ve onlar da fahiş fiyattan satıyorlardı. Üstelik saldıkları yüksek tuz vergisi de cabasıydı.Buna rağmen Hintliler tuz tüketmekten geri durmuyorlardı. Dünya üzerinde her insanın yediği yemekten zevk almasını sağlayan tuz, lezzet açısından  olduğu kadar, insan sağlığı için de gereklidir.

Hintlilerin manevi önderi Mahatma Gandhi, Satyagraha olarak da bilinen "sivil itaatsizlik" politikasını hayata geçirmek için, söz konusu tuz politikalarına meydan okumanın iyi bir başlangıç olacağına karar verdi. 12 Mart 1930' da, 78 yandaşıyla birlikte Sabarmati' den yola çıktı. Hedefleri 241 mil uzakta bulunan Arap Denizi kıyısındaki Dandi' ye ulaşmaktı. Hintli lider oraya ulaştığında, İngilizlerin deniz suyundan tuz üretme politikasına meydan okumaya kararlıydı. Yol boyunca kalabalıklara politikasını anlatarak hitap etti. 5 Nisan' da Dandi' ye ulaştığında ardındaki kalabalık 10 bin kişiyi bulmuştu. Dualar edildi. Ertesi gün kalabalık, deniz kıyısına indi. Kendi tuzlarını kendileri elde edeceklerdi. Ama bir anda İngiliz askerleri o ana dek şiddetten uzak durmaya büyük bir özen göstermiş kalabalığa müdahale etti. Kopan patırtıya rağmen Gandhi, üzerinde kıyametin koptuğu sahilden bir parça doğal tuzu avuçlamayı başardı ve gururla kalabalığa gösterdi. İngiliz hukuku, sembolik de olsa delinmişti. Binlerce takipçisi de onu izledi. Olayın duyulmasının ardından Bombay ve Karaçi gibi sahil şehirlerinde Hint milliyetçileri, kendi tuzlarını üretmek için harekete geçen kalabalıklara önderlik etmeye başladı. Sivil itaatsizlik dalga dalga Hint topraklarına yayıldı. İngiliz hakimiyetine karşı sivil direniş başlamıştı...Ve, nihayetinde Hindistan Ağustos 1947' de bağımsızlığına kavuştu.     
                

Gandhi,"Sivil itaatsizlik felsefesinin temellerini Güney Afrika' da geçirdiği yıllarda atmıştı. Satyagraha (gerçeğe adanma) olarak dillendirdiği felsefenin ana hatlarını şiddet karşıtlığı, sivil itaatsizlik, pasifizm, uzlaşmacılık, çilecilik, Asya milliyetçiliği, Hinduizm akımının dinsel mistik ögeleri, dinlere saygı ve teknoloji karşıtlığı oluşturuyordu." 

Tuz deyip geçmeyin! Tuz, bir ülkenin bağımsızlığına giden yolu açmıştır. Tarihi doğru okuyanlar ya da tarihi olayların neden-sonuç ilişkilerini iyi analiz edenler bundan ders alarak bugünü anlamaya çalışırlar. Aksi takdirde, ülkemizde olduğu gibi, olup bitenlere "birkaç ağaç için, kıyamet koparıyorlar" diye küçümseyerek bakarlar.


- Kaynak: Ali Çimen-  Tarihi Değiştiren Günler.







22 Mayıs 2014 Perşembe




ÇİN  ASTROLOJİSİ



Kendimi bildim bileli mitolojiye ve destansı masallara ilgim hep vardı ve bu ilgim hiç azalmadı. Zaman zaman hayal gücümü harekete geçirmek, içimdeki çocuğu sevindirmek için bu masalları ve mitolojik öyküleri keyifle okurum. Canımın sıkkın olduğu bir gün, kendimi kitapçıya attığımda, yeni çıkan yayınların bulunduğu raflardan birinde Mark Daniels' in "Bir Nefeste Dünya Mitolojisi" kitabını gördüm ve satın aldım. Kitapta; kısa ve öz olarak, dünyanın dört bir köşesindeki görkemli medeniyetlerden, küçük yerel kabilelere kadar her insan topluluğunun kendi tanrılarını, canavarlarını ve mitlerini oluşturduğu mitolojik öyküler yer almakta.

İnsanlık tarihi boyunca insanın, hayat, ölüm, doğa olayları, astroloji ve insanların birbirleriyle ilişkileri konusunda sorular sorması, bu sorulara cevap bulmak üzere kafa yorması gerekmiştir. İnsan,soruların cevabını bulamadığında ya da zorlandığında bu sorulara mitler yaratarak cevap vermiştir ki, bu mitler açıklanmaz olanı anlamlandıracak hikayelerden başka bir şey değildir.

Yine insanlık tarihi boyunca insan, gök cisimlerinin "insan karakterini" etkilediğine inanmıştır. Bu gök cisimleri; Ay, Venüs, Jüpiter ve Aldebaran' dır. Aldebaran (kırmızı dev yıldız) gece gökyüzünün en parlak yıldızlarından biridir ve Arapça' da takip eden veya izleyen demektir.

Ben de gök cisimlerinin insan karakterini etkilediğine inanırım. Dolayısıyla, astrolojiye de. Bu nedenle, Mark Daniels' in kitabında yer alan "Çin Astrolojisi" ne ilişkin bölümü okuduğumda ve domuz yılında doğduğumu öğrendiğimde, karakterimde baskın olan "araştırmacı bir ruh" , kusursuz zevk ve akıllı olmamın doğduğum yılla ilişkili olabileceğine olan inancım güçlendi.

Sizler de astrolojiye inanıyorsanız eğer, Mark Daniels' in "Bir Nefeste Dünya Mitolojisi" kitabından aktaracağım, Çin Takvimi' nin her yılı, toplam on iki tane olmak üzere kendine has özellikleri olan ve o sene doğan herkese bu özellikleri aktaran farklı bir hayvanla bağdaştırılan "Çin Astrolojisi" ne ilişkin bu yazımı okuyabilirsiniz. Tabii, doğum yılınıza bakarak, doğduğunuz yıla ait özelliklerin siz de var olup olmadığını öğrenmek istiyorsanız.

-Fare Yılı: (1936, 1948, 1960, 1972, 1984, 1996, 2008)
Fareler zeki, popüler ve komiktirler. Çok sadık ve mücadelecidirler, ancak para hırsına ve açgözlülüğe de kapılabilirler.

-Öküz Yılı: ( 1937, 1949, 1961, 1973, 1985, 1997, 2009)
Öküzler güvenilir ve iradeli olurlar, liderlik vasıfları da güçlüdür. İnatçı bir damarları vardır ve bazen kendilerini yalnız hissedebilirler.

-Kaplan Yılı: (1938, 1950, 1962, 1974, 1986, 1998, 2010)
Kaplanlar sakin ve otoriter önderlerdir. Hırslı, cesur ve düşüncelidirler, ancak değişken ve gergin de olabilirler. Pençelere dikkat!

-Tavşan Yılı: (1939, 1951, 1963, 1987, 1999, 2011)
Tavşanlar aile ve arkadaşları arasında olmayı seven evcimen yaratıklardır. Dürüst bir kişilikleri vardır, oldukça güvenilirdirler ve çekişmelerden olabildiğince kaçarlar; bu da onları kolay lokma yapar.

-Ejderha Yılı: (1940, 1952, 1964, 1976, 1988, 2000, 2012)
En güçlü Çin burçlarından biri olan ejderhalar çok şanslıdırlar. Liderlik içlerinde vardır ve çok kişiliklidirler. Zirveye yükselmek için de her şeyi yapabilirler.

-Yılan Yılı: ( 1941, 1953, 1965, 1977, 1989, 2001, 2013)
Yılanlar akıllı insanlardır.Parayla uğraşmayı iyi bilirler, çekici ve alımlıdırlar. Kıskançlığa yatkındırlar ve hafif tehlikeli bir yanları vardır.

-At Yılı: (1942, 1954, 1966, 1978, 1990, 2002, 2014)
Atlar çalışkan ve girişken, alımlı ama sabırsız insanlardır. Seyahat etmeyi çok severler; ancak bu geçici, istikrarsız kişiler oldukları şeklinde de yorumlanabilir.

-Keçi Yılı: (1943, 1955, 1967, 1979, 1991, 2003, 2015)
Keçiler yaratıcı kişilerdir. Zihinleri kendi iç dünyalarının derinliklerine yolculuk edebilir, bu da onları büyük düşünür ve felsefeciler yapar. Ancak keçiler aynı zamanda endişeye ve güvensizliğe de eğilimli oldukları için güvensizliklerinin giderilmesine de muhtaçtırlar.

-Maymun Yılı: (1944, 1956, 1968, 1980, 1992, 2004, 2016)
Maymunlar zinde ve canlıdırlar. İyi birer dinleyicidirler, ancak anı yaşamayı sever ve kendi menfaatlerini ön plana koyarlar. Eğlencelidirler, ancak uzun süreli ilişkilerde zorlanabilirler.

-Horoz Yılı: (1945, 1957, 1969, 1981, 1993, 2005, 2017)
Horozlar açık sözlü ve pratiktir, her konuyu enine boyuna düşünürler. Mükemmeliyetçi ve çalışkandırlar, bu yüzden bazen aşırı titiz oldukları söylenebilir.

-Köpek Yılı: (1946, 1958, 1970, 1982, 1994, 2006, 2018)
Köpekler mert ve dürüsttürler.İş yaşamında başarılıdırlar, ancak arada bir yalan söylemekten yahut kapris yapmaktan da çekinmezler.

-Domuz Yılı: (1947, 1959, 1971, 1983, 1995, 2007, 2019)
Domuzlar çok iyi arkadaşlardır ve başkalarına yardımcı olmayı severler. Kusursuz bir zevke, araştırmacı bir ruha sahiptirler. İş bitirici ve akıllıdırlar. Ancak onları fazla sınamayın, tepki gösterirler.

Hepsi bu kadar işte! İnanıp inanmamak size kalmış...






16 Mayıs 2014 Cuma




SOMA  FACİASI  TEKRAR  YAŞANMASIN


Soma' daki kömür madeninde çıkan yangında şu an itibariyle 283 can kaybı olması yüreklerimizi dağlıyor. Üzüntümüz çok büyük, ülke olarak yastayız. Çıkan yangında ihmalin olup olmadığı, gerekli önlemlerin alınıp alınmadığı elbette araştırılıp, incelenip sonucu kamuoyuna açıklanacaktır. Hazırlanan rapor, ne yazık ki ölen canları geri getirmeyecektir, ancak diğer maden ocaklarında  önlemler alınacağı umudunu verecektir; madende çalışanlara, ailelerine ve de bizlere. Dileğimiz, Soma' daki gibi bir facianın tekrar yaşanmaması...

Eskilerin deyimiyle; "Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür" yani "insan hafızası unutma ile sakattır." Soma' daki acıyı tekrar yaşamamak için unutmamak ve unutturmamak gerekir. Yoksa, biz çabuk unuturuz. 17 Ağustos depremini ve sonrasında yaşanan acıları unuttuğumuz gibi. 
Bir yerde okumuştum; Japonlar 1945' te Hiroşima ve Nagazaki' ye atılan atom bombalarının yaptığı tahribat ve dehşeti unutturmamak ve yeni nesillere anlatmak için muhafaza ettikleri beton duvarları, demir ve çelik enkazlarını öğrencilere ve gençlere gösteriyorlar ve ölenler için tören düzenliyorlar, dua ediyorlar. Japonlar, geçmişte yaşadıkları acıları unutmuyorlar, unutturmuyorlar; aynı acıları bir daha yaşamamak için.

Daha ne diyebilir, ne yazabilirim ki? Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bu durumda; "başımız sağolsun" demekten başka...





6 Mayıs 2014 Salı





RABINDRANATH TAGORE







Tagore adını ilk kez, çıkmış olduğu bir TV programında rahmetli Bülent Ecevit' ten duymuştum. Tagore' dan yaptığı şiirlerin çevirilerini okuyordu ve şiirlerinin yer aldığı kitabın "baş ucu" kitabı olduğunu anlatıyordu. Öyleki, sıkıntılı olduğu, zor zamanlarında Tagore okuduğunu da ekleyerek. Program sona erdiğinde Tagore' u bayağı merak etmiştim; işleri yoğun bir politikacıyı rahatlatacak, zor günlerinde ona yol gösterecek neler yazmış olabilirdi ki dİye. Araştırdığımda, Tagore'u tanımak için oldukça geç kaldığımı fark ettim.

Kitapçıdan aldığım 1999 yılı basımı, Adnan Cemgil' in çevirisi "Gora" romanını ilgiyle okudum. Kitabın Tagore' u tanıtan bölümünde şöyle yazıyor: "1913' de Nobel Edebiyat ödülünü kazanan Rabindranath Tagore' un çoğu mensur şiir biçiminde yazılmış olan yapıtları arasında, Türkçesini sunduğumuz "GORA" romanı, onun yaşam felsefesini olduğu kadar, Hindistan' ın kurtuluşu yolundaki inançlarını, en derin fikirlerle, en tatlı, en ince duyguları, çok namusluca bir gerçekçilik ile yansıtması bakımından da büyük bir değer taşımaktadır.
Romain Rolland' ın söylediği gibi Gora, Rabindranath Tagore' un en büyük yapıtıdır."

Tagore' un yaşamından ve düşüncelerinden sunacağım kısa bir kesitle, derin bir insan sevgisiyle dolu, doğa tutkunu bu şairi sizlere tanıtmak istiyorum. Olur ya, bir gün benim ilk paragrafta yazdığım gibi, siz de Tagore' u benim blogumda okuyup tanıdığınızı söylersiniz, belki...:)

Tagore, 1861 yılında Hindistan' da doğdu. "Kalküta' nın en varlıklı ve en ilerici ailelerinden birinin çocuğuydu. Kişiliğini biçimlendiren yılları nasıl bir ortam içinde geçirdiğini anlatırken şöyle der: 'Ailemin tüm bireyleri yetenekli kişilerdi - kimi ressam, kimi şair, kimi müzisyen. Evimizin tüm havası yaratıcılık ruhuyla doluydu. Neredeyse bebekliğimden beri, doğanın güzelliğini ta içimin derinliklerinde duyuyor, ağaçlara, bulutlara karşı yakın bir dostluk besliyor; kendimi mevsimlerin havada titreşen müziğiyle uyum içinde hissediyordum." (Romantizmden Modernizme Rabindranath Tagore, Rahajit Sarkar. Çeviren: Ünal Aytür)

"17 yaşında hukuk eğitimi için İngiltere' ye gidişine kadar Hindistan' ın en köklü ve zengin ailelerinin birinin içinde çok iyi bir eğitim alarak, İngiliz sömürgesi bir ülkede, vatansever bir Hintli olarak yetişti. Anlama, kavrama ve yaşama ekseninde şiir, tiyatro, resim ve müzikle ilgilendi. İngiltere yıllarında Hindistan' ın teknolojik geriliğine daha yakından şahit oldu. Bu gerilik, geriliğin getirdiği aşağılık kompleksi ve ardından gelen çaresizlik ancak eğitimle aşılabilirdi.

Eğitim, Tagore için kurtuluşun mayasıydı, ama eğitim milleti kökünden uzaklaştırmamalıydı. Batı' nın teknolojisi, tıbbı, fenni alınmalıydı, kültürü değil. Her millet kendi kültürünü yaşamalıydı. Dışarıdan gelen unsur milleti ancak taklitçi yapardı. Bir mektubunda oğluna diyordu ki: 'İyilik ve kötülük kavramlarını aklından çıkarma. Başkalarının sözleri, eylemleri seni etkilemesin. Modern dünyanın göz alıcı yapaylıkları seni bozmasın, yalın ve düz bir yaşam sür, zengin sarayına da, yoksulun kulübesine de gönül rahatlığıyla, açık alınla gir. Hindistan' ın dışı yoksul, içi zengindir, ona göre yaşa.'

Şiirlerinde güneş, ay, bulut, ışık, çakıl taşları, dalgalar gibi unsurlara geniş yer veriyor ve onlarda sonsuzluğu arıyordu. Ölümü sonsuzluk olarak görüyor; 'bu yaşamı sevdiğim için ölümü de seveceğim / biliyorum' diyordu.
Hastalandığı bir gün arkadaşına diyordu ki; 'kelebeğin ömrüne bir gün deme, o senin gibi ayları değil, anları yaşar.'" (Çeviri: Bülent Ecevit - ortabahçe mecmuası)

Tagore, 1941 yılında vefat etti ve seveceğini bildiği ölüme kavuştu.


İlgilenenler için: Andre Gide, Tagore' un şiirlerini Fransızcaya çevirmiştir. Tagore' dan etkilenen şairler ve ünlüler arasında; 1946 Nobel Edebiyat ödülünü alan Hermann Hesse, Bülent Ecevit, Nehru ve Rilke gibi isimler yer alır.





1 Mayıs 2014 Perşembe




NAZIM HİKMET'İN ÇİZDİĞİ DESENDEKİ KIZA TUTULAN VE ONUNLA EVLENEN ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR'İN ÖYKÜSÜ


Uzunca bir süredir, tarihin sararmış sayfalarından seçtiklerimi sizlerle paylaşmadığımı fark ettim. Ve bugün, bunu telafi etmek istiyorum. Paylaşacaklarım "sanat"la ilgili olacak. Umarım, keyifle okursunuz...

II. Dünya Savaşı sürerken Türkiye, 1940 yılının Haziran ayında savaşın eşiğine gelmişti. Ama I.Dünya Savaşındaki yanılgısına düşmemişti. O eşiği aşmasını bilmişti. Ankara, savaşa girmekten kurtulurken, konservatuvar öğrencilerinin ilk opera temsilini seyretti. Genç soprano Mesude Çağlayan' ın aryalarını dinledi. Gerçi bu, üç perdelik Madame Butterfly' ın sadece ikinci perdesiydi. Birinci ve üçüncü perdelerin çalışmaları daha bitmemişti. Ama çok önemli bir başlangıçtı. Devlet Konservatuvarı'nın  Carl Ebert yönetimindeki öğrencileri, ilk opera temsillerini Ankara Halkevi Sahnesinde, 21 Haziran 1940 gecesinde Cumhurbaşkanı İnönü' nün huzurunda verdiler. İnönü' yle birlikte tüm devlet erkanı ve kordiplomatik oradaydı. (Altan Öymen - Bir Dönem Bir Çocuk)


Verdi' nin  "Aida" operası Süveyş Kanalı' nın açıldığı yıl (1869) Kahire Operası için bestelenmiş olup Verdi, operayı yazarken Eski Mısır' dan esinlenmişti. Daha sonra Mısır' da Aida, Zafer Marşı olarak çalınıyordu. (Gilbert Sinoue - Yasemin Kokusu)

Bunu şunun için yazdım: Ülkemizde, 21 Haziran 1940 gecesinde ilk opera temsili verilirken (o da, sadece 2. perdesi), 1869' da Kahire Operası için, opera bestelenmiş!..

Nazım Hikmet hayranları bilirler; hapiste kaldığı yıllarda sadece şiirler ve yazılar yazmamış, resimler  de çizmişti. Resimleriyle ilgili şunları anlatacaktır yakın dostlarına Nazım:

"Bedri Rahmi' nin bende özel bir yeri vardır. Bir süre önce Eren' le birlikte beni görmeye geldiler, çok sevindim. Bedri' nin resimlerini de şiirlerini de çok beğenirim. Son günlerde burada boncuklu çanta yapmayı düşündüm. Resimleri Bedri çizecek, Adalet de (Cimcoz) bunları İstanbul' da satacaktı.

Geçenlerde birkaç resmimi Bedri' ye yolladım. Hiç ses çıkmadı. Benim resim yapmama icazet vermiyor mu acaba? Abidin' e de (Dino) bir iki çizgi yollamıştım. Belime hakkaklık peştamalı (ressamlık belgesi) bağlamasını rica ettim. Ondan da ses çıkmadı. Anlaşılan biz ellisinden sonra ressamlar loncasına çırak bile olamayacağız." (Hıfzı Topuz - Hava kurşun Gibi Ağır Nazım Hikmet' in Romanı)


Aslında Nazım gayet başarılı desenler çiziyormuş ki, çizdiği bir resimde Şevket Süreyya Aydemir' in  resimdeki kıza tutulmasına neden olmuş. Nasıl mı? Yine Hıfzı Topuz' un aynı kitabından aktarayım:

"Nazım ile Vala' nın Kafkasya maceralarında önemli bir olay, Şevket Süreyya' yla tanışmaları oldu. Şevket çok kitap okumuş, akıllı, becerikli bir aydındı. Cezaevinden kurtulduktan sonra soluğu Kafkasya' da almıştı. Batum' da Nazım ve Vala' yla sıkı fıkı dost oldular.

Nazım bir gün defterine desenler çiziyordu. Çizdiği desenlerden biri de Batum' da tanıdığı Hikmet Bey adında birinin kız kardeşi Leman' dı. Nazım kaküllü, saçları kurdeleli, yuvarlak yüzlü bir kız deseni çizmişti. Şevket bu kıza hayran oldu ve ' Bu kız bana varırsa alırım' dedi.
İnanamadılar. Nasıl olur da bir insan Nazım' ın çizdiği bir desene tutulur dediler. Ama Şevket' in kararı kesindi. Birkaç gün sonra Nazım ona kızı tanıtınca Şevket ne kadar isabetli bir karar verdiğini anladı. Hemen kızı ailesinden istedi ve evlendiler. Leman Hanım' da Ahmet Cevat, Nazım, Vala ve Şevket grubuna katıldı."







26 Nisan 2014 Cumartesi




GÜVEN  VARSA, SEVGİ DE  VARDIR!..


Her insanda doğuştan güven duygusu arayışı vardır. Anne karnında güven içinde olduğunu hisseden bebek, doğduktan sonra da annesinin kollarında bulur huzuru. "Annenin çocuğunu beslemesi, sevmesi, ilgi göstermesi, sıkıntısı olduğunda bebeğine sevecen davranarak, onu sıkıntısından kurtarması karşısında bebek kendisini güvencede hisseder ve anneye bağlanır. Anne ile çocuk arasında oluşan bu olumlu ilişki, temel güven duygusunun çekirdeğini oluşturur. Bebek kendisini, değer verilen ve sevilmeye layık biri olarak algılar. Yani kendisine güvenmeye başlar.Bebekteki ilk toplumsal güvenin belirtileri, beslenmesinin rahat bir hale gelmesi, uykusunun derinleşmesi ve bağırsaklarının rahatlamasıdır. Bu sağlıklı gelişim çocuğun kendine ve dünyaya güvenebilmesi demektir. Anneyle olan ilişkinin sağlıklı veya sağlıksız oluşuna göre temel güven duygusu veya temel güvensizlik gelişir. Ailesi içinde, sevgi ortamı içinde büyümeyen temel güven duygusu gelişemeyen çocuklarda, daha sonraki yıllarda içe kapanık, depresif davranışlar ortaya çıkabilir." (Prof. Dr. İlkay Kasatura - Kişilik ve Özgüven)

Çocuk için, öncelikli olarak aile içinde gelişen (güven ve sevgi) duygu ikilisi, daha sonraları okul, arkadaş, iş çevresi yani toplumsal ilişkilerde gelişmesine devam edecek ya da bireyin   ruhsal durumuna, davranışlarına bağlı olarak güvensizlik ve sevgisizlik olarak ortaya çıkabilecektir.
Birine korkmadan, çekinmeden ve kuşku duymadan inanıyor ve bağlanıyorsanız ona güveniyorsunuz demektir. Birine güvenme duygusunu kazanmak çok zor olduğu halde, güvenini kaybetmek çok kolaydır. Güveninizi kaybettiğinizde ise, kaybettiren kişiye bir daha güvenemezsiniz. Artık, o kişiyle kuşku duymadan  iletişimde bulunamazsınız. Çünkü, güven kendi içinde "kuşku" yu barındıramaz.

Hayatının herhangi bir döneminde "Güvendiği dağlara karlar yağdığını" görünce; üzülmeyen, güven kaybına uğramayan biri var mı? Bence yoktur. Bu güven kaybını yaşayan kişi, diğer insanlara güvenmekte zorlansa da, insanlarla olan iletişimi ve sosyal ilişkileri nedeniyle, daha da önemlisi kendi ruhsal sağlığı açısından biri veya birilerine güvenmek zorunda hisseder. 
La Rochefoucauld' un dediği gibi: " Başkalarına karşı beslediğimiz güvenin en büyük kısmını doğuran, kendimize olan güvenimizdir." Önemli olan kendimize olan güvenimizi kaybetmemek. Kendine güveni olmayanlar, başkalarına da güvenmezler çünkü...Ve unutmayalım! Güven sevginin temelidir...





16 Nisan 2014 Çarşamba




ŞEVÇENKO' NUN  KALEMİ
Nazım Hikmet



Dosya:Gipsy Fortune Teller by Taras Shevchenko.jpg



Blog yazmaya karar verdiğimde maksadım; okuduğum yüzlerce kitaptan aklımda kalanları, önemli gördüğüm ve not aldığım bilgileri sizlerle paylaşmaktı. Öyle ya! Bilgi paylaşılmadıktan sonra neye yarar? Bence, paylaşılmayan bilgi, kaybolmaya, unutulmaya ve yerinde saymaya mahkumdur. Çünkü paylaşılmayan bilgi, ilerleme kaydedemez. Bir düşünsenize; geçmişten günümüze düşünürler, filozoflar ve bilim insanları düşündüklerini, yaptıklarını, buluşlarını, keşiflerini bencillik edip kendilerine saklasalardı, sistematik bir bilgiden söz edebilir miydik? Tabii ki hayır. Bir sonra gelen, bir öncekinin düşüncelerini geliştirmiş, üstüne fazladan bir şeyler koymuştur. 

Bunu neden yazdım? Yakın çevremde bulunanlar, blogumda genellikle bilgi paylaşmamı  eleştirir oldular. Yazdıklarımdan bilgilendiklerini söylüyorlar ama biraz da duygu ve düşüncelerimi paylaşmamı istiyorlar. Bunu yapıyorum zaten. Ancak, ben ne bir yazarım, ne de bir gazeteci...Sadece bir blog yazıyorum hepsi o kadar. Bilginin güç olduğuna inanan biri olarak, "Bilgi Çağı"nda bilgi paylaşımını çok önemsiyorum ve bilgi paylaşımlarını keyifle yapıyorum. Umarım, blogumu okuyan sizler de aynı keyfi alıyorsunuzdur.
Gelelim;  Nazım Hikmet' in hayran olduğu, şiirlerinden etkilendiği Mayakovski ve Şevçenko ile  ilgili anılarına.

Nazım Hikmet' in yaşamında önemli rol oynayan bir olay 1926 yılında Moskova' da şair Mayakovski ile tanışması oldu. İşte tanışmalarının öyküsü:" Nazım' ın ilk başlarda kaldığı otelde iki kız kardeş vardı. Şura ve Lyolya. Bu kızlar Nazım' a büyük yakınlık gösterdiler ve şairi odalarına çağırdılar.Nazım odada gür sesli, iriyarı, geniş omuzlu, kafası usturayla tıraş edilmiş bir adamla karşılaştı.Şura bu kişiyi Nazım'la tanıştırdı.Nazım' ın o dönemde Rusçası çok kötü olduğu halde hemen dost oldular. Meğer bu kişi Mayakovski imiş. Şiirlerini okudu. Nazım bunları güçlükle anlıyordu ama şiirleri gördüğünde, şairin basamak biçimindeki dizeleri çok ilgisini çekti.

Onun şiirleriyle Nazım' ınkilerin ortak yanları vardı: Şiirlerdeki lirik ve eleştirel yaklaşımlar ile siyasal öğelerin ağırlığı. İkisi de tribün şairiydi. Yani kitlelerin önünde bağıra bağıra şiir okumayı seviyorlardı. Nazım Mayakovski' den çok şey öğrendi ama onu asla taklit etmedi.
Nazım Mayakovski' yle ilk kez halkın karşısında şiir okumaya çıktığı zaman korkuyordu. Mayakovski kendisine,"Korkma," dedi, "nasıl olsa anlamayacaklar." (Hıfzı Topuz - Hava Kurşun Gibi Ağır- Nazım Hikmet' in Romanı)

1930 yılında intihar eden Mayakovski' nin eşyalarının yer aldığı müzeyi Nazım 1955' te ziyaret eder ve çok sevdiği şairin eşyalarının önünde fotoğraf çektirir.

Nazım' ın etkilendiği bir diğer şair de Ukrayna' lı Hümanist şair ve ressam Şevçenko' dur. Kiev' e gittiğinde Nazım 56 yaşındadır ve kalbi onu zorlamaktadır. "Nazım Hikmet, ünlü yazar Şevçenko' nun kalemini görmek istediğini müze görevlisine söylediğinde adam işaret parmağıyla merdivenleri gösterir:
"Üst katta efendim!"
56 yaşındaki şair, yaşadığı ömrün neredeyse üç katı olan basamakları görünce, müze görevlisinin sandalyesine oturur. Zaten, müzeye gelmek için yürüdüğü yol hasta kalbini epey zorlamıştır. Bu yorgunluğun üstüne merdivenleri çıkmayı göze alamayacağını, biraz dinlenip gideceğini söyler...

Gözden kaybolan görevli iki üç dakika sonra Müze müdürüyle Nazım' ın yanına gelir. Müze müdürü konuşurken nefes nefesedir:
"Hoş geldiniz efendim. Duydum ki, Şevçenko' nun kalemini görmek istemişsiniz ama hastalığınızdan dolayı merdiven çıkamıyormuşsunuz. Siz lütfen istirahat buyurun, ben birazdan gelirim."
Nazım, merdiven basamaklarını hiç zorlanmadan hızlı hızlı çıkan müdürün arkasından gıptayla bakar. Ne olurdu şu kalp hasta olmasaydı da, o da basamakları birbiri ardına devirip, hayranı olduğu Şevçenko' nun eserlerini yazdığı kalemini görebilseydi!..

Müze müdürünün ayak seslerini duyan Nazım, tekrar merdivenlere çevirir başını...Adamın elinde itinayla taşıdığı bir kutu vardır!
Şairin yanına gelen müdür, kutuyu açarak uzatır:
"Buyrun efendim, Şevçenko' nun kalemi!..."

Kiev kentinde yaşanılan bu olay olmasaydı, yani Nazım Hikmet o kalemi göremeseydi "Şevçenko' nun Kalemi" adlı şiir yazılamayacaktı. Şiirin son kıtasında yer alan "Verdi bana kalemini" dizesi, işte bu yazıda anlattığımız hiç bilinmeyen bu öykünün eseridir. Nazım, kalemi görmek için merdivenleri çıkamazken, sanki Şevçenko ona kalemini uzatmıştır:

Konuştuk şiir üstüne
Yüreğim gibi dedi, yana yana
Şiir düşmeli, dedi, halkın önüne
Verdi bana kalemini. "
(Sunay Akın - Geyikli Park)

Nazım' ın hayran olduğu iki şairle ilgili anılarını, iki ayrı kitaptan aktardım. Nazım hayranları bilsinler, okusunlar istedim. Belki, kitap okumaya vakitleri yoktur diye...


İlgilenenler için: Şevçenko' nun resimleri de çok ünlüdür. Sayfa başına koyduğum resmini çok beğendim. Resim, tr.wikipedia.org web sitesinden alınmıştır.





10 Nisan 2014 Perşembe


HAYVANSEVER  BİR  PADİŞAH:
II. ABDÜLHAMİD




Osmanlı İmparatorluğu tahtına oturan 36 Padişah' dan hiçbirinin kişiliği ve saltanat dönemi, 33 yıl tahtta kalan II.Abdülhamid' inki kadar yoğun ve birbirine zıt yorumlara konu olmadı. Kimilerine göre, "Kızıl Sultan" dı, kimilerine göre de, "Ulu Hakan". II. Abdülhamid' i anlatan birçok kitap okudum ama , doğruyu söylemem gerekirse onun kişiliği ve yönetim anlayışına ilişkin düşüncelerim kafamda netleşmedi: "Hangi Abdülhamid?" sorusu hala zihnimi kurcalarken, bu sorunun cevabını, Abdülhamid kitabında Alpay Kabacalı veriyor: "Günümüzde, 'Hangi Abdülhamid?' sorusunu ortaya atmanın, onu şu ya da bu prizmadan görmenin, yanlış bilgi sahibi olmak ve tarihi yanlış değerlendirmek gibi sakıncaları bir yana, hiç yararı yoktur. Dolayısıyla, Osmanlı tarihinin oldukça uzun bir sürecinde tahtta kalmış ve üstelik imparatorluğu kendisini eksen olarak yönetmek için elinden gelen çabayı harcamış olan Abdülhamid, artık nesnel tarihin prizmasından geçirilerek incelenmeli, değerlendirilmelidir."

Kitaplarda yazılan, anlatılan Padişah ve Halife Abdülhamid' i tanıyorsunuz zaten. Ben bu yazımda, onun insani yanlarını yani insan Abdülhamid' i anlatmak istiyorum. II. Abdülhamid' in özel hayatına dair bilgiler hemen hemen aynı kaynaklara dayanılarak verildiğinden, kalıplaşmıştır. Tahtta kaldığı süre boyunca ülke içinde övgü ve duadan başka hakkında herhangi bir şey yazılamadığından, söylentiler(fısıltı gazetesi) yoluyla yalan yanlış birtakım şeyler kulaktan kulağa aktarılmış; sonradan bunlar yazıya geçirilmiştir. Bir de, dönemin ileri gelenlerinin anıları vardır ki, anıların tarihe kaynaklık etme niteliği sınırlıdır araştırmacılara göre. ( Alpay Kabacalı-Abdülhamid)

II. Abdülhamid, 1876 devriminden sonra, Dolmabahçe Sarayını duygusal nedenlerle terk ederek daha korunaklı olan Yıldız Sarayı' na yerleşti. Hayvanlara düşkün olan Padişah' ın Yıldız Sarayı' nda hayvanat bahçesi vardı. Bu hayvanat bahçesinde; " Zebradan zürafaya ve devekuşuna kadar pek çok hayvan vardı. Bilhassa dünyanın sayılı kuşları, mesela akla gelebilecek en değerli papağanlar ve güvercinler bulunuyordu. Özellikle papağanlar, 1909 yılında Sultan' ın tahttan indirilmesi üzerine Yıldız yağmasında paylaşılmış, kalan hayvanlar da dağılmıştır.

Herkes bilir ki papağanlar kendilerine öğretilen sözleri gayet anlaşılır bir şekilde tekrar edebilirler. Fakat, tarihte öyle papağanlar vardı ki, bunlar öyle defalarca tekrar edilerek ezberledikleri şeyleri değil, tam aksine bir defa gördükleri ve duydukları şeyleri aynen rapor ederlerdi. Nasıl olduğunu bilmeye şimdilik imkan yoktur ama Yıldız Sarayı' nda II.Abdülhamid' in bir beyaz papağanı vardı ki, sarayda olup biten her şeyi aynen padişaha anlatabiliyordu.Bu marifetli papağan sarayın her tarafını dolaşır, duyduklarını sultana gayet güzel bir telaffuz ve sadakatle aynen tekrar edermiş. Abdülhamid' in çatalla yemek yiyen Ankara kedisi 'Ağa Efendi' ve de köpeği varmış yanından hiç ayırmadığı." ( Uzakları Görebilen Hükümdar Sultan II. Abdülhamid Han - Editörler: Osman Doğan-Selman Kılınç)

II. Abdülhamid, devlet işlerinden biraz uzak kaldığında, sarayın etrafında bulunan büyük bahçeye çıkarak dünyanın dört bir tarafından getirilerek buraya dikilmiş olan çeşit çeşit çiçeklerin bakımıyla da meşgul olurmuş.

Şimdi soruyorum sizlere;hayvanları ve çiçekleri seven bir insan ne kadar kötü olabilir ki? Sorunun cevabı, Arthur Schopenhauer' in şu sözünde saklı:
"Hayvanları sevmek insanın karakteri ile yakından ilgilidir. Rahatlıkla iddia edebiliriz ki, hayvanlara kötü davranan bir insan iyi bir insan olamaz..!"


Not: II. Abdülhamid' i ve dönemini tarafsız ve objektif bir şekilde anlatan Alpay Kabacalı' nın "TANZİMAT' TAN II. MEŞRUTİYET'E İMPARATORLUK VE NESNEL TARİHİN PRİZMASINDAN - ABDÜLHAMİD " kitabı bir DenizKültür yayını. II. Abdülhamid' i tanımak istiyorsanız eğer güzel bir kaynak kitap olduğunu söyleyebilirim. 

Görsel, en.wikipedia.org web sitesinden alınmıştır.





7 Nisan 2014 Pazartesi




NUH: BÜYÜK  TUFAN  FİLMİ  VE  YASAKÇI  ZİHNİYET



Bugün, keyifle sabah kahvemi içerken, radyo dinliyordum. Müzik arasına sıkıştırılan kısa bir haberle keyfim kaçtı diyebilirim. Habere göre, Nuh: Büyük Tufan filmi Malezya' da da yasaklanmıştı. 21. yüzyılda hala, filmler yasaklanıyor, keyfim nasıl kaçmasın? Filmlerden, kitaplardan, resimlerden, heykellerden korkmak niye? Korkuluyor ki, yasaklanıyor diye düşünüyorum. Yasakların başka açıklaması yok bence. Yasaklar, düşünce özgürlüğüne ve aklın sorgulamasına ve bunları ifade biçimlerine vurulan bir darbeden başka nedir ki?
Söz konusu filmi henüz izlememiş olsam da, (Daha küçücük bir çocukken dinlemiştim Büyük Tufanı)  3 Nisan' dan itibaren ülkemizde vizyonda. Bu durum; ülkem adına, ülkemin insanları  adına umut verici...

Kuran' da ve Tevrat' ta sözü edilen Nuh Tufanı, yalnızca kutsal metinlere özgü bir kavram olmayıp, kutsal metinlerden önce de var olan , pek çok mitoloji, masal, inanışlarda yer etmiş bir kavramdır. Yani, farklı kültür ve dinlerde tufan efsaneleri yer almaktadır. Örneğin; Sümerlerin "Gılgamış Destanı" nda tufandan söz edilmektedir. 

 Doğru yoldan ayrılan Ademoğullarına bir ders vermek için Nuh Peygamber' e bir gemi yapması ve her çeşit hayvandan birer çift alarak gemiye bindirmesi emredilir Allah tarafından. Tufandan sağ çıkmanın ve dünya üzerindeki canlıların neslini sürdürmenin tek yoludur bu gemi. Nuh Tufanı, Ahmet Cevdet Paşa' nın Peygamberler ve Halifeler Tarihi' nde şöyle anlatılmaktadır: "Tufan' ın hükmü altı ay kadar sürdü. Sonra Allah' ın emriyle yağmurların arkası kesildi, sular çekildi. Gemi Cudi dağının üzerine oturdu; gemidekiler kurtuldu. Alem bir başka alem oldu. Ondan sonra insanlar; Hz. Nuh' un üç oğlundan üredi. Onun için Nuh' a(a.s) ' ikinci adem' denildi. Arap, İranla ve Rum' un babası Sam; Sudan halkının babası Ham; Türk kabilelerinin babası Yafes' dir. 
Ademoğulları böyle büyük bir bela görmüşken, sonra yine azıttılar, yollarını sapıttılar. Allah' ın birliğini unuttular, putlara taptılar."

Yönetmeni Darren Aronofsky olan, başrollerinde; Oscar ödüllü Russell Crowe, Jennifer Connelly ve Emma Watson' un oynadığı" Nuh: Büyük Tufan" filmi, bu tufanı anlatmakta. Gelelim filmin bazı ülkelerde yasaklanma sebebine. Filmin Malezya' da da yasaklandığını duyunca, başka hangi ülkelerde yasaklandığını merak ettim ve araştırdım. "10 Mart 2014 tarihli Milliyet Gazetesi' nin (kültür-sanat) haberine göre film, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Bahreyn' de islami inançlara aykırı olarak Kuran' da adı geçen peygamberlerin yüzünü gösterdiği gerekçesiyle filmin gösterimini yasaklamış. Mısır' daki El Ezher Üniversitesi yayınladığı bir fetvayla filmin İslam' a aykırı unsurlar taşıdığını ileri sürmüş. Üç ülkenin ardından Mısır, Ürdün ve Kuveyt' in de filmi yasaklaması bekleniyormuş."

Yasakçı zihniyetin uyguladığı sansür, sadece yukarıda adı geçen ülkelere özgü değil. Hatırlarsanız, Dan Brown' un yazdığı ve yazarın kendisi tarafından bizzat açıkladığı "Da Vinci Şifresi" kurgusal bir romandır söylemine karşılık, kitapta Hz. İsa ile ilgili tarihi sırlar ve Da Vinci' nin eserlerinde bu sırlarla ilgili ipuçları  bıraktığını yazması nedeniyle başta Roma Katolik Kilisesi olmak üzere bir çok ülke adı geçen kitabı yasaklamıştı. Ülkemiz hariç.
Bir diğer kitap ki, adı çok fazla duyulmamış, din veya kutsal metinlerle ilişkili değil, ama bir ülkenin milli değeri kabul edilen şairle ilgili olduğu için kendi dilinde basılması uygun görülmüyor. Kitabın adını merak ettiniz değil mi? Adı: Şeytan ve Şair, yazarı.: John Underwood.
600 sayfalık kitabı okudum. Roman; ünlü İngiliz Şair Shakespeare' in soneleri, oyunları, tragedyalarıyla ilgili sırların gün ışığına çıkmasına yardımcı olabilecek gerçek belgelere dayandırılmış, ezber bozan bir roman. Ezberi bozmak zor olduğu gibi, sanırım, gerçekler bazen korkutucu olabiliyor. Çünkü, kitabın arkasında şöyle yazıyor: " Şimdiye kadar altı dile çevrilse de yazarın Şeytan ve Şair adlı kitabını, ilk olarak İtalya yayımlama cesareti göstermiş ve kitap çok satanlar listesinde yer almıştır. Ancak içeriği dolayısıyla İngiltere ve Amerika' daki yayınevleri, kitaba temkinli yaklaşmaktadır.Henüz anadilinde yayımlanmamış, bir kitabın çevirisiyle çok satanlar listesinde yer alması ise edebiyat dünyasında bir ilk niteliğindedir."

Sonuç olarak; dünyadaki en ileri demokrasilerde bile, düşünce özgürlüğünü özgürce kullanabilmenin sınırsız olduğunu söyleyemiyoruz. Yasakçı zihniyet, şu veya bu nedenle yasaklayarak veya sansürleyerek zihinlere engel koyabileceğini sanıyor. Tarihi doğru okuyanlar bilirler ki, yasaklar ve sansür uzun vadede hiç bir işe yaramıyor. Aksine, yasaklanan şeyi cazip hale getiriyor. Bu konuda, güzel ülkemin geleceğine ilişkin hala umudum var; yasaklar ve sansürle ilgili eleştirilecek yanları olsa da...En azından, yukarıda bahsettiğim iki kitabı satın alıp rahatça okuyabildim. Bazı ülkelerde tepkiyle karşılanan söz konusu film hala vizyonda. Bu da umut verici değil mi?






31 Mart 2014 Pazartesi




MONTAIGNE' İN  KÜTÜPHANESİ



Montaigne ünlü "Denemeler" ini yazdığı, yeni bir felsefe geliştirdiği kütüphanesini şöyle tanımlar: " Kütüphanem, evimin bir kulesinin üçüncü katındadır. Kulenin ilk katında ibadet yerim bulunur. İkinci katta, zaman zaman yalnız kalmak istediğimde kullandığım yatak odam vardır. Kütüphanemin olduğu yer eskiden evin en işe yaramaz kısmıydı. Şimdi ise, günlerimin çoğunu ve her günün de çoğu saatini burada geçiriyorum.
Kütüphanem ovaldir. Tek boş duvar masamın ve sandalyemin olduğu duvardır. Oval olduğu için etrafımda beş kat raf üzerinde düzenlenmiş tüm kitaplarımı aynı anda görmem mümkün olur." (1)

Okumak hayatının tesellisi olan Montaigne' in yaşamıyla ilgili daha fazla şey öğrenmek için, onun, oval kütüphanesinin içine daha doğrusu kütüphanesinin tavanına dikkatlice bakmak, hatta  tavanı incelemek gerekir." Çünkü Montaigne 1570' lerin ortalarında, İncil' den ve klasiklerden seçtiği 57 kısa alıntıyı tavanı bölen kalaslar üzerine yazdırmıştı. Bunlar akla sahip olmanın insana çok büyük faydalar sağladığı yolundaki görüşlere şüpheyle yaklaşan kişiler tarafından söylenmiş sözlerdi:

-Ben bir insanım, insanca olan hiçbir şey bana yabancı değildir.
 Terence

-En mutlu yaşam düşünmeden geçirilen yaşamdır.
 Sophokles

-Bilge olduğunu sanan bir adam mı gördün? Bir deliden beklemeyeceğin davranışları bu adamdan bekle.
 Atasözü

-Kesin olan bir tek şey vardır, o da hiçbir şeyin kesin olmadığı, yeryüzünde insandan daha sefil, daha kibirli bir yaratık bulunmadığı.
 Pliny

-Her şey insan aklının kavrayamayacağı kadar karmaşıktır.
 Vaiz " (2)

"Kütüphanenin tavanında yazan sözlerin hepsi Latince' dir. Sonuncusu hariç. Kendi dilinde, Fransızca yazan o söz:

"Ne biliyorum? " dur." (3)

Montaigne geliştirdiği yeni felsefesinde; " pek çok antik çağ filozofunun iddialarına zıtlık oluşturacak biçimde, biz insanların mantıktan, sükunetten ne denli uzak olduğunu gözler önüne seriyordu. Sağlık ve erdem gibi konularda hayvanlar bize örnek olabilirlerdi; oysa biz genellikle duygularını denetleyemeyen, yoldan çıkmaya müsait, kibirli, huzursuz yaratıklardık. İşte felsefenin görevi bu gerçeği yansıtmaktı ama ne yazık ki bunu yapan çok az filozof vardı:
Yaşamımızın bir yanına çılgınlık, bir yanına da bilgelik hakim: Yaşamla ilgili bir şeyler yazan herkes, saygıda kusur etmemek ve kuralların dışına çıkmamak için yaşamımızı oluşturan şeylerin yarısından çoğunu bir kenara bırakıyor.
Eğer zayıflıklarımızı kabul eder, olmadığımız halde üstün olduğumuzu iddia etmekten vazgeçersek, Montaigne' in o zenginliklerle dolu, yol gösteren felsefesinden şu dersi çıkarabiliriz: Aslında biz bu yarı bilge, yarı ahmak halimizle bile yetersiz değiliz. " (4)


Kaynaklar:(1),  Montaigne-Aforizmalar (Tutku Yayınevi)
(2), (4), Alain de Botton-Felsefenin Tesellisi (Sel Yayıncılık)
(3), (Montaigne) Stefan Zweig, Çeviren:Ahmet Cemal (Can Yayınları)



27 Mart 2014 Perşembe




MONTAIGNE' İN  BAHÇESİ


File:Michel de Montaigne 1.jpg



Baştan söyleyeyim; Montaigne adını görünce, derinlikli bir yazı okuyacağınızı düşünüyorsanız, yanılırsınız. Ben, yalnızca ondan cesaret alarak, kendime ilişkin duygu ve düşüncelerimi gözden geçirdiğimi, iç sesime kulak vermeyi öğrendiğimi belirtmek istiyorum. Beklentiniz yüksekse, bu yazıyı okumamanızı önerebilirim sadece...

Montaigne ile tanışmam eskiye dayansa da, onu, yazdıklarını daha iyi anlayıp kavrayabilmem için yeniden tanışmam gerekti kendisiyle. Aslında, o hep yanıbaşımda duruyor, kendisine merhaba dememi bekliyormuş meğer. Tabi ki, başucu kitaplarımdan biri olan Alain de Botton' un "Felsefenin Tesellisi" kitabından söz ediyorum sık sık başvurduğum. Düşkırıklığı mı yaşadım? İlacı; Seneca. Zorluklarla başa çıkma da mı zorlanıyorum? İlacı; Nietzsche. Kalbim mi kırıldı? İlacı; Schopenhauer. Yeterince paraya sahip olmadığımı mı düşünüyorum? İlacı; Epikuros. Anlayacağınız üzere "Aspirin" gibi bir kitap, her derde deva olan. En çok Schopenhauer' i okuduğumu söylesem, kırılan kalbimin tesellisi olduğunu, bana inanır mısınız? Birinin ya da birilerinin kalbini kırmaktan özellikle sakınmama rağmen, benim kalbim hep kırıldı. Öyleki, kırılan kalbimin acısını dindirebilmek için, Irvin D. Yalom' un "Schopenhauer Tedavisi" kitabını da okudum. Yararı oldu sanırım.

Seneca, Nietzsche, Schopenhauer, Epikuros' un, ruh halime uygun olan düşüncelerini okuyup, düşünme egzersizleri yaparken, söz konusu kitapta Montaigne' e ayrılan bölümü okuyup geçmiş olduğumun farkına vardım. Demek ki, kendimi yetersiz hissetmemişim hiç diye düşündüm. Çünkü Montaigne, kendini yetersiz hissedenlerin ilacıydı.

Montaigne' e hayran olmamın nedenlerinden biri," Denemeler" in her satırında Ben, Kendim diye konuşması ( hem bilincini hem de öz varlığını çekinmeden biz okurlarla paylaşması), diğeri ise  kitaplara olan düşkünlüğüdür. Kitaplara o kadar düşkündü ki Bordeaux Parlamentosu' nda 13 yıl danışman olarak çalıştıktan sonra (1582-1585 yılları arasında Bordeaux Belediye Başkanlığı da yapmıştı) kendini kitaplara adamak için emekliye ayrıldı. Okumak hayatının tesellisiydi:
 " Okumak beni çekildiğim bu inzivada avutuyor; hem aylaklığın ağırlığından hem de  sohbetleriyle canımı sıkan misafirlerden kurtarıyor. Eğer çekilen acı, altından  
 kalkılamayacak kadar ağır değilse okumak acının açtığı yaraları da iyileştiriyor. Tatsız 
 düşüncelerden kurtulmak için tek yapmam gereken kitaplara başvurmak."

Bu aralar okumak benim  hayatımın da tesellisi olunca kitaplığımın baş köşesinde bulunan "Denemeler" i indirdim ve okumaya başladım. Fransızca aslından derleyerek çeviren Sabahattin Eyüboğlu' nun çevirisi  yalın ve  akıcı. Üstelik muhtelif tarihlerde yazdığı dört önsözle, Montaigne' in düşüncelerini daha iyi anlamamıza ve kavramamıza yardımcı oluyor: Önsöz II de:
  ............. ............
 " Montaigne hep kendini anlatıyordu; ama kendini anlatırken insan düşüncesini yeni bir 
  yola sokuyor, köhne inanışları, doğaya, akla aykırı alışkanlıkları, safsataları baltalıyor, 
  dünya sevgisine, müspet düşünüşe, gerçekçi edebiyata yol açıyordu. Bir insanda bü-
  tün insanlığın meseleleri bulunduğuna inandığı için kendini anlatırken, yalnız kendini 
  düşünmüş olmuyordu.Kendini değil de başkalarını anlatmış olsaydı, Denemeler' de 
  yine aynı düşünceler, aynı duygular olacaktı. Onun zamanında kendini, insanlığı ve 
 doğayı keşfe çıkmak, cüret, iman ve çaba isteyen bir işti."
 .......................

" Denemeler' de hiçbir şüphenin, kararsızlığın izini taşımayan, her biri bir sistemin temeli olacak kadar sağlam, kendinden emin hükümler çoktur. Ruhla bedenin ayrılmazlığı, hayatın sürekli bir değişme olduğu, tabiatın aşmakla değil ona uymakla yenilebileceği gibi.
..........................
Denemeler' in her satırında Montaigne babacan bir eda ile hep SERBEST DÜŞÜN, RAHAT SÖYLE der gibidir."( Önsöz III)
............................

Sabahattin Eyüboğlu' nun deyimiyle;" Montaigne' in bahçesinden her geçişte insan çok değişik demetler yapabilir." Montaigne şehir hayatından kaçmış, Denemeler' i keyfi için yazmıştır. Keyifle yapılan her iş gibi Denemeler' de çok başarılı olmuş, Montaigne' in bahçesi dörtyüz yıldır bakım görmediği halde ilk günkü kadar yeşilliğini ve canlılığını korumuştur. Ben de sizlere, bu güzel bahçeden derlediğim küçük bir buketi vermek istiyorum. Buketteki çiçekleri tamamen kendime göre seçtim. O çiçekler ki "ben"i anlatıyor:
...........................
" Konumu (kendimi) hep aynı halde bulundurmak elimde değil. Tabii bir sarhoşlukla, salına serpile yürüyüp gidiyor. Onu belli bir noktada, canımın istediği bir andaki haliyle alıyorum. Duruşu değil, geçişi anlatıyorum: Fakat yaştan yaşa yahut halkın dediği gibi "yedi yıldan yedi yıla" geçişi değil, günden güne, dakikadan dakikaya geçişi. Hikayemi saati saatine yazmam gerekiyor. Az sonra değişebilirim. Yalnız halim değil, amacım da değişebilir. Benim yaptığım ,değişen ve birbirine benzemeyen olayları, kararsız ve bazen çelişmeli fikirleri yazıya dökmektir. Acaba benliğim mi değişiyor, yoksa aynı konuları ayrı şartlara ve ayrı bakımlara göre mi ele alıyorum? Her ne hal ise, kendi kendimden ayrıldığım oluyor.Fakat, Demades' in dediği gibi, doğrudan hiç ayrılmıyorum. Ruhum bir yerde durabilseydi, kendimi denemekle kalmaz, bir karara varırdım: Ruhum sürekli bir arayış ve oluş içinde.

Anlattığım hayat basit ve gösterişsiz; zararı yok. Bütün ahlak felsefesi alelade ve kendi halinde bir hayata da girebilir, daha zengin, gösterişli bir hayata da: Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır." ( KİTAP III, BÖLÜM II )

Yazım oldukça uzadı, ama Montaigne bir sayfada nasıl anlatılabilir ki? Montaigne' in yaşam öyküsünü okurken, bilmenizi isterim ki, Montaigne - La Boetie dostluğuna ve arkadaşlığına çok imrendim, birazda kıskandım galiba. İnsanların çoğu Montaigne' de düşkırıklığına yol açmış, kendini onlardan sakınmak zorunda kalmıştı. Onun için La Boetie' nin dostluğu çok kıymetliydi. Yıllar sonra, Montaigne, La Boetie' ye olan sevgisinin neden kaynaklandığını şöyle dile getirmişti:
" Yalnızca o benim gerçek yüzümü görme ayrıcalığına sahipti."

Yani, bütün başka arkadaşları arasında bir tek La Boetie onu tam olarak anlıyor, Montaigne' in olduğu gibi davranabilmesini sağlıyor, dostuna kendisi gibi olma olanağı sunuyordu. La Boetie ölünce, Montaigne bir daha böyle bir dostluk kuramadı ama bunu telafi etmek için Denemeler' de, kendi gerçek yüzünü, bir tek La Boetie' nin tanıdığı gerçek kişiliğini ortaya koydu. Bu nedenle, Denemeler' i okuyan herkes  Montaigne' in dostu sayılır ve La Boetie' nin sahip olduğu ayrıcalığa sahiptir diye düşünüyorum.

Az sayıda da olsa dostlarım oldu. Yeni dostluklar, arkadaşlıklar kurmak istedim. Ancak onlara, serbestçe düşündüklerimi, rahatça söyleme gafletinde bulundum. Diğer bir deyişle, onlara olduğum gibi göründüm. Sonuç ne mi oldu? Bilmiyorum; bunu zaman gösterecek...


Kaynaklar: 1-Alain de Botton - Felsefenin Tesellisi.  2- Montaigne - Denemeler (Fransızca aslından derleyerek çeviren: Sabahattin Eyüboğlu) 
                         


Not: Montaigne' in kütüphanesinin tavanını bölen kalaslara yazdırdığı 57 alıntıdan seçtiklerim bir sonraki yazımın konusu olacak.



21 Mart 2014 Cuma




NASIL  İNSAN  OLURUZ?


Hiç düşündünüz mü, insan ne demek, ne anlama geliyor? Hepimiz insan olduğumuza inanırız ve öyle kanıksamışızdır ki bu durumu, üstünde düşünme ihtiyacı duymayız bile. Ve insanı diğer canlılardan ayıran şeyin, sözle anlaşma,akıl ve düşünme yeteneği olduğunu biliriz de, nasıl insan olunacağını bilemeyiz. Çünkü, insanın bir anlamının da; huy ve ahlak yönünden üstün nitelikli kimse olduğunu unuturuz çoğu zaman. Unuttuğumuz için de, insanlığımızı kaybeder, içgüdülerimizle, dürtülerimizle hareket etmeye başlarız diğer memeliler gibi. Bazen, biri veya birilerinin insan olduğumuzu hatırlatması gerekir bu durumda. Ben de size, nasıl insan olunacağını anlatan güzel bir öykü anlatmak istiyorum.

Eski zamanların birinde, bir bilgeye" Nasıl insan oluruz?" diye sormuşlar.
"Üç adım atmakla" diye cevap vermiş bilge kişi:

"Önce sana kötülük yapanlara kötülük düşünmemen gelir; insanlığa attığın ilk adım budur...

Sana kötülük yapanlara iyilik yapabildiğin an ise, ikinci büyük adımı atar ve hakiki insan olmaya başlarsın.

Nihayet, sana iyilik yapanla kötülük yapan arasında bir fark hissetmeyecek hale geldiğin zaman insansın ve insan olursun..."

Dürüst olmam gerekirse;ben, birinci ve ikinci adımları hep attım, atmaya devam ediyorum. Sıra üçüncü adıma geldiğinde ise; bana iyilik ve kötülük yapanlar arasındaki farkı, fark etmeden duramıyorum...Fark etmem, onlara karşı hissizleşmemi engelliyor. Bu durumda, yerimde sayıyorum ama kendimden umutluyum: İnsanım ve insan olmak için, üçüncü adımı atacağım bir gün mutlaka gelecektir.


Öykü, Cevdet Kılıç' ın "Bilgelik Hikayeleri" kitabından alıntıdır.




17 Mart 2014 Pazartesi




DÜNYANIN  ÇATISI: EVEREST

Geçtiğimiz pazar günü, çalışan ya da çalışmayan herkes mışıl mışıl uyurken, erkenden kalktım ve şehrin gürültüsünden, karmaşasından uzaklaşıp, doğanın huzurlu kollarına atmak için kendimi, trekking yapacağım grupla buluştum. Kısa bir yolculuktan sonra, yürüyüşe başlayacağımız noktaya ulaştık. Küçük bir dağı tırmanırken sarf ettiğim efor, kullandığım güç ve sınırlarımı zorlama arzusu, ister istemez dağcıların neden zirveye çıkmak için her türlü tehlikeyi göze aldıklarını düşünmeme neden oldu. Nedir dağcıların zirveye ulaştıklarında yaşadıkları duygu?  Ve zirveye daha önce ulaşanları, yeniden aynı yere tırmandırmaya çalışan, o zirvede yaşadıkları duyguyu yeniden tatmayı arzulatan şey nedir? Zirveye ulaştığımda,daha önce yaptığım zirvede yaşadığım aynı duyguları yaşadığımda aldım cevabımı: Mutluydum, özgürdüm ve büyülenmiştim gördüklerim karşısında. Zirvede olmak, oraya tırmanmak için çektiğim zorlukları unutturmuştu. Dağın en keskin ve en dar yeridir zirvesi. Orada uzun süre kalamazsınız, buna izin vermez çünkü. İzin verdiği tek şey; kaldığınız o kısacık sürede, adeta zamanın durduğunu hissetmenizdir. Bu duygularla inişi gerçekleştirdim. Öyle ya, doğanın yasasıdır; her çıkışın bir inişi vardır.

Eve döndüğümde, dinlenirken Everest' e tırmanan dağcıların çektikleri çileleri ve karşılaştıkları zorlukları düşünmeden edemedim. Çünkü hemen hemen herkes bilir ki, dünyanın en yüksek tepesi Himalayalarda bulunan Everest' tir.(8 bin 848 metre) Bu yükseklik, Everest' in dünyanın çatısı olarak anılmasını sağlamıştır.Bu öyle bir çatı ki, 28 Mayıs 1953 gününe kadar hiç bir insanoğluna geçit vermemiş. Zirvesi bugünkü yolcu uçaklarının seyir yüksekliğinde olan dağ için bölge halkı tarafından kullanılan başka isimler olsa da, İngiliz İmparatorluğu dağın isim babası olma ayrıcalığını kimseye bırakmamış. Dağ, 19. yüzyılda kraliçe adına Güney Asya' da keşfe çıkan Sir George Everest' ten hareketle bugünkü adını almıştır.

"İngilizlerin dağa olan ilgisi eskiden beri vardı. İlk tırmanış denemesini 1921' de yapan İngiliz ekibi kar fırtınasına yakalandığından fazla bir şey yapamasa da, en azından zirveye uzanan bir rota keşfedebilmişti. Bu ekipteki gezginlerden George Leigh Mallory' ın gazetecilerden birinin "Neden Everest' e çıkmaya çalışıyorsunuz?" şeklindeki soruya verdiği cevap, bir bakıma, Batı' nın dünyayı keşfetme iştahının da özeti gibiydi. "Çünkü orada!" demişti Mallory..."

İlerleyen yıllarda yine Mallory' nin de yer aldığı birkaç ekip daha Everest' in zirvesini zorlamış, ama başarılı olamamışlar." Edward Norton, zirveye bir saat mesafeye kadar çıkmayı başarmış, üstelik bunu oksijen tüpü kullanmaksızın gerçekleştirmişti! Ondan dört gün sonra Mallory ve Andrew Irvine bir kez daha zirveyi zorladı. Maalesef bir daha onları canlı gören olmayacaktı. Yine de bu durum keşfetme aşkıyla yanıp tutuşanları durdurmadı." Maceracılar Tibet üzerinden zirveyi zorlamaya devam etti. İkinci dünya savaşından sonra Tibet rotası yabancılara yasaklandı. 1949' da Nepal, kapılarını dış dünyaya açtı. İngilizler kaldıkları yerden devam etti ve 1950-51 yıllarında keşif amaçlı iki tırmanış daha yaptılar. 1952' de İsviçreli bir ekip Khumbu Buzulu üzerinden zirveyi hedef alan bir tırmanış gerçekleştirdi. İki dağcı, Raymond Lambert ve şerpa(Everest ve civarındaki dağlarda dağcılara rehberlik yaparak geçimini sağlayan yerli halka verilen ad)  Tenzing Norgay, zirveye çok kısa bir mesafe kala malzeme eksikliğinden dolayı dönmek zorunda kalacaklardı. Yüce dağın zirvesi, fethedilmekten bir kez daha kurtulmuştu. Öte yandan dağın zirvesi kadar insanoğlunun merakı da inatçıydı. İsviçrelilerin başarıya ramak kalan bu seferi, İngilizleri korkutmuştu. Zirveye ne olursa olsun onlar çıkmalıydı. İmparatorluğun şanıydı söz konusu olan. Bu kez aralarında Yeni Zelanda' dan George Lowe ve Edmund Hillary gibi isimlerinde olduğu İngiliz Uluslar Topluluğunun en iyi dağcıları bir araya getirildi. Zirve deneyimi olan şerpa Tenzing Norgay da kadrodaydı." (Ali Çimen- Tarihi Değiştiren Günler-Popüler Tarih)

1953 Mayısı'nda zirveye doğru yola koyulan ekip, Khumbu Buzulu' ndan açılan yeni bir koridordan geçti. Everest, insanoğlunun soluğunu ensesinde hissetmeye başlamıştı. 28 Mayıs' ta Tenzing ve Hillary nihayet dünyanın çatısına çıkmayı başarmışlardı!  Zirveye ilk adımını atan Hillary olmuş; iple çektiği Tenzing, dünyanın en yüksek noktasından aşağı bakan ikinci insan olma ayrıcalığını tatmıştı. Haber süratle ana kampa, oradan Londra' ya ulaştı. Ertesi günse tüm dünya öğrenmişti. Ertesi yıl Hillary ve Hunt, Kraliçe Elizabeth tarafından şövalye ilan edildi. Kraliçe için bu başarının ayrı bir önemi vardı çünkü kendi tebaasından olan Hillary' nin zirveye adım attığı gün, Elizabeth de tahta çıkmıştı. İngiliz Uluslar Topluluğu vatandaşı olmayan şerpa Tenzing' se ikinci dereceden bir İngiliz İmparatorluğu madalyasıyla yetinecekti.

Dünyanın çatısına, Everest' in zirvesine ulaşma başarısı, Hillary ve Nogay' dan sonra tırmanacak dağcıları yüreklendirmiş, onlara cesaret vermiştir: Yüreği keşif aşkıyla yanıp tutuşanlara imkansız denen bir şey olmadığını kanıtlamışlardır çünkü...İnsanoğlu; azmi, keşif merakı, ego' su ve yenme arzusuyla beslenen inatçılığı sayesinde doğaya boyun eğdirmeyi başarabilmiştir...




12 Mart 2014 Çarşamba




NERGİS  ÇİÇEĞİNİN MİTOLOJİK  ÖYKÜSÜ




             

Yurt genelinde yağmur ve kar yağışları devam etse de, soğuk rüzgarlar esse de nafile. Üçüncü cemre toprağa düştü bir kere. Artık ne yağan kar tutar ne de yağan yağmurlar üşütür insanı. Havanın  boz bulanık, soğuk olmasına inat kırlar, bayırlar çiçeklerle donanmış, meyve ağaçları çiçekler açmış; olası bir don tehlikesine aldırmadan. Doğa uykusundan uyanıyor, hareketleniyor ve bu uyanış insana yaşama sevinci aşılıyor. Umut vadeden" her kışın sonu bahardır" sözünü doğrularcasına...

Baharla birlikte çiçekçilerde bulunan çiçekler de değişiyor, çeşitleniyor. Çiçekçiden bir buket nergis aldığımda ve kokusunu derin derin içime çektiğimde nergisin o çok bilinen mitolojik öyküsünü anımsamadan duramam. Aslında her çiçeğin bir öyküsü vardır ya da insanoğlu tarafından bazı çiçeklere bazı anlamlar yüklenmiştir; vereceği çiçekle sevdiğine duygularını ifade edebilmek için...

Nergis çiçeği, Yunan Mitolojisinde narsizmi temsil eder. Freud, narsizmi tanımlarken Yunan mitolojisindeki Narkissos' tan etkilenmiş ve nergis çiçeğinin öyküsünü metafor olarak kullanmıştır. Gelelim öyküye:

"Mitolojik bir kahraman olan Narkissos çok yakışıklı bir avcıdır. Peri kızı Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Fakat Narkissos, Ekho' nun aşkına karşılık vermez ve peri kızı kara sevda ile günden güne eriyerek ölür. Olimpos dağında yaşayan tanrılar bu duruma çok kızar ve ve Narkissos' u cezalandırmaya karar verirler. Narkissos bir gün su içmek için nehre eğildiğinde sudaki yansımasını görür ve bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Kendine aşık olmuştur. Yansımasını izlediği için nehrin kenarından tek bir an bile ayrılamaz. O da Ekho gibi günden güne erir, kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeğine dönüşür." (Prof.Dr.Nevzat Tarhan-Yunus Terapi)

Güzelim nergis çiçeğinin öyküsü böyle. Bu öyküde, kendine aşık olma hali bir ceza olarak anlatılıyor. Narsist kişi, kendine aşık ve hayrandır, kendini herkesten üstün görür, her zaman kendine değer verilmesini ister ama başkalarına değer vermez ve bencildir.Dünyanın merkezinde yalnız kendisi vardır çünkü.

Bir gün, nergis çiçeği aldığınızda veya size verildiğinde bu öyküyü anımsayın olur mu? Çiçeği kendiniz almışsanız sorun yok! Ama, biri size armağan ediyorsa, anlamının üstünde düşünmeniz gerekir...


Görsel, ciceksepeti.com'dan alındı.